"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Yazar: Hz.Ateist

İsa Müjdeyi Duyurmaya Başlıyor – Matta 4

İsa, Yahya’nın tutuklandığını duyunca Celile’ye döndü. 13 Nasıra’dan ayrılarak Zevulun ve Naftali yöresinde, Celile Gölü kıyısında bulunan Kefarnahum’a yerleşti. 14-15 Bu, Peygamber Yeşaya aracılığıyla bildirilen şu söz yerine gelsin diye oldu: “Zevulun ve Naftali bölgeleri, Şeria Irmağı’nın ötesinde, Deniz Yolu’nda, Ulusların yaşadığı Celile! 16 Karanlıkta yaşayan halk, Büyük bir ışık gördü. Ölümün gölgelediği diyarda Yaşayanlara ışık doğdu.” 17 O günden sonra İsa şu çağrıda bulunmaya başladı: “Tövbe edin! Çünkü Göklerin Egemenliği yaklaştı.”

İsa Deneniyor – Matta 4

Bundan sonra İsa, İblis tarafından denenmek üzere Ruh aracılığıyla çöle götürüldü. 2 İsa kırk gün kırk gece oruç tuttuktan sonra acıktı. 3 O zaman Ayartıcı yaklaşıp, “Tanrı’nın Oğlu’ysan, söyle şu taşlar ekmek olsun” dedi. 4 İsa ona şu karşılığı verdi: “ ‘İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, Tanrı’nın ağzından çıkan her sözle yaşar’ diye yazılmıştır.” 5-6 Sonra İblis O’nu kutsal kente götürdü. Tapınağın tepesine çıkarıp, “Tanrı’nın Oğlu’ysan, kendini aşağı at” dedi, “Çünkü şöyle yazılmıştır: ‘Tanrı, senin için meleklerine buyruk verecek.’ ‘Ayağın bir taşa çarpmasın diye Seni elleri üzerinde taşıyacaklar.’ ” 7 İsa İblis’e şu karşılığı verdi: “ ‘Tanrın Rab’bi denemeyeceksin’ diye de yazılmıştır.” 8 İblis bu kez İsa’yı çok yüksek bir dağa çıkardı. O’na bütün görkemiyle dünya ülkelerini göstererek, 9 “Yere kapanıp bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim” dedi. 10 İsa ona şöyle karşılık verdi: “Çekil git, Şeytan! ‘Tanrın Rab’be tapacak, yalnız O’na kulluk edeceksin’ diye yazılmıştır.” 11 Bunun üzerine İblis İsa’yı bırakıp gitti. Melekler gelip İsa’ya hizmet ettiler.

İsa Vaftiz Oluyor – Matta 3

Bu sırada İsa, Yahya tarafından vaftiz edilmek üzere Celile’den Şeria Irmağı’na, Yahya’nın yanına geldi. 14 Ne var ki Yahya, “Benim senin tarafından vaftiz edilmem gerekirken sen mi bana geliyorsun?” diyerek O’na engel olmak istedi. 15 İsa ona şu karşılığı verdi: “Şimdilik buna razı ol! Çünkü doğru olan her şeyi bu şekilde yerine getirmemiz gerekir.” O zaman Yahya O’nun dediğine razı oldu. 16 İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve İsa, Tanrı’nın Ruhu’nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü. 17 Göklerden gelen bir ses, “Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum” dedi.

Yahyanın Çağrısı – Matta 3

O günlerde Vaftizci Yahya Yahudiye Çölü’nde ortaya çıktı. Şu çağrıyı yapıyordu: “Tövbe edin! Göklerin Egemenliği yaklaşmıştır.” 3 Nitekim Peygamber Yeşaya aracılığıyla sözü edilen kişi Yahya’dır. Yeşaya şöyle demişti: “Çölde haykıran, ‘Rab’bin yolunu hazırlayın, Geçeceği patikaları düzleyin’ diye sesleniyor.” 4 Yahya’nın deve tüyünden giysisi, belinde deri kuşağı vardı. Yediği, çekirge ve yaban balıydı. 5-6 Yeruşalim, bütün Yahudiye ve Şeria yöresinin halkı ona geliyor, günahlarını itiraf ediyor, onun tarafından Şeria Irmağı’nda vaftiz ediliyordu. 7 Ne var ki, birçok Ferisi’yle Saduki’nin vaftiz olmak için kendisine geldiğini gören Yahya onlara şöyle seslendi: “Ey engerekler soyu! Gelecek gazaptan kaçmak için sizi kim uyardı? 8 Bundan böyle tövbeye yaraşır meyveler verin. 9 Kendi kendinize, ‘Biz İbrahim’in soyundanız’ diye düşünmeyin. Ben size şunu söyleyeyim: Tanrı, İbrahim’e şu taşlardan da çocuk yaratabilir. 10 Balta ağaçların köküne dayanmış bile. İyi meyve vermeyen her ağaç kesilip ateşe atılır. 11 Gerçi ben sizi tövbe için suyla vaftiz ediyorum, ama benden sonra gelen benden daha güçlüdür. Ben O’nun çarıklarını çıkarmaya bile layık değilim. O sizi Kutsal Ruh’la ve ateşle vaftiz edecek. 12 Yabası elindedir. Harman yerini temizleyecek, buğdayını toplayıp ambara yığacak, samanı ise sönmeyen ateşte yakacak.”

Nasıraya Dönüş – Matta 2

Hirodes öldükten sonra, Rab’bin bir meleği Mısır’da Yusuf’a rüyada görünerek, “Kalk!” dedi, “Çocukla annesini al, İsrail’e dön. Çünkü çocuğun canına kıymak isteyenler öldü.” 21 Bunun üzerine Yusuf kalktı, çocukla annesini alıp İsrail’e döndü. 22 Ama Yahudiye’de Hirodes’in yerine oğlu Arhelas’ın kral olduğunu duyunca oraya gitmekten korktu. Rüyada uyarılınca Celile bölgesine gitti. 23 Oraya varınca Nasıra denen kente yerleşti. Bu, peygamberler aracılığıyla bildirilen, “O’na Nasıralı denecektir” sözü yerine gelsin diye oldu.

Mısıra Kaçış – Matta 2

Yıldızbilimciler gittikten sonra Rab’bin bir meleği Yusuf’a rüyada görünerek, “Kalk!” dedi, “Çocukla annesini al, Mısır’a kaç. Ben sana haber verinceye dek orada kal. Çünkü Hirodes öldürmek için çocuğu aratacak.” 14 Böylece Yusuf kalktı, aynı gece çocukla annesini alıp Mısır’a doğru yola çıktı. 15 Hirodes’in ölümüne dek orada kaldı. Bu, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: “Oğlumu Mısır’dan çağırdım.” 16 Hirodes, yıldızbilimciler tarafından aldatıldığını anlayınca çok öfkelendi. Onlardan öğrendiği vakti göz önüne alarak Beytlehem ve bütün yöresinde bulunan iki ve iki yaşından küçük erkek çocukların hepsini öldürttü. 17 Böylelikle Peygamber Yeremya aracılığıyla bildirilen şu söz yerine gelmiş oldu: 18 “Rama’da bir ses duyuldu, Ağlayış ve acı feryat sesleri! Çocukları için ağlayan Rahel Avutulmak istemiyor. Çünkü onlar yok artık!”

Yıldızbilimcilerin Ziyareti – Matta 2

İsa’nın Kral Hirodes devrinde Yahudiye’nin Beytlehem Kenti’nde doğmasından sonra bazı yıldızbilimciler doğudan Yeruşalim’e gelip şöyle dediler: “Yahudiler’in Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik.” 3 Kral Hirodes bunu duyunca kendisi de bütün Yeruşalim halkı da tedirgin oldu. 4 Bütün başkâhinleri ve halkın din bilginlerini toplayarak onlara Mesih’in nerede doğacağını sordu. 5 “Yahudiye’nin Beytlehem Kenti’nde” dediler. “Çünkü peygamber aracılığıyla şöyle yazılmıştır: 6 ‘Ey sen, Yahuda’daki Beytlehem, Yahuda önderleri arasında hiç de en önemsizi değilsin! Çünkü halkım İsrail’i güdecek önder Senden çıkacak.’ ” 7 Bunun üzerine Hirodes yıldızbilimcileri gizlice çağırıp onlardan yıldızın göründüğü anı tam olarak öğrendi. 8 “Gidin, çocuğu dikkatle arayın, bulunca bana haber verin, ben de gelip O’na tapınayım” diyerek onları Beytlehem’e gönderdi. 9 Yıldızbilimciler, kralı dinledikten sonra yola çıktılar. Doğuda görmüş oldukları yıldız onlara yol gösteriyordu, çocuğun bulunduğu yerin üzerine varınca durdu. 10 Yıldızı gördüklerinde olağanüstü bir sevinç duydular. 11 Eve girip çocuğu annesi Meryem’le birlikte görünce yere kapanarak O’na tapındılar. Hazinelerini açıp O’na armağan olarak altın, günnük ve mür sundular. 12 Sonra gördükleri bir düşte Hirodes’in yanına dönmemeleri için uyarılınca ülkelerine başka yoldan döndüler.

İsa Mesihin Doğumu – Matta 1

İsa Mesih’in doğumu şöyle oldu: Annesi Meryem, Yusuf’la nişanlıydı. Ama birlikte olmalarından önce Meryem’in Kutsal Ruh’tan gebe olduğu anlaşıldı. 19 Nişanlısı Yusuf, doğru bir adam olduğu ve onu herkesin önünde utandırmak istemediği için ondan sessizce ayrılmak niyetindeydi. 20 Ama böyle düşünmesi üzerine Rab’bin bir meleği rüyada ona görünerek şöyle dedi: “Davut oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma. Çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Ruh’tandır. 21 Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Çünkü halkını günahlarından O kurtaracak.” 22 Bütün bunlar, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu söz yerine gelsin diye oldu: 23 “İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel koyacaklar.” İmmanuel, Tanrı bizimle demektir. 24 Yusuf uyanınca Rab’bin meleğinin buyruğuna uydu ve Meryem’i eş olarak yanına aldı. 25 Ama oğlunu doğuruncaya dek Yusuf ona dokunmadı. Doğan çocuğun adını İsa koydu.

İsa Mesihin Soyu – Matta 1

İbrahim oğlu, Davut oğlu İsa Mesih’in soy kaydı şöyledir: İbrahim İshak’ın babasıydı, İshak Yakup’un babasıydı, Yakup Yahuda ve kardeşlerinin babasıydı, 3 Yahuda, Tamar’dan doğan Peres’le Zerah’ın babasıydı, Peres Hesron’un babasıydı, Hesron Ram’ın babasıydı, 4 Ram Amminadav’ın babasıydı, Amminadav Nahşon’un babasıydı, Nahşon Salmon’un babasıydı, 5 Salmon, Rahav’dan doğan Boaz’ın babasıydı, Boaz, Rut’tan doğan Ovet’in babasıydı, Ovet İşay’ın babasıydı, 6 İşay Kral Davut’un babasıydı, Davut, Uriya’nın karısından doğan Süleyman’ın babasıydı, 7 Süleyman Rehavam’ın babasıydı, Rehavam Aviya’nın babasıydı, Aviya Asa’nın babasıydı, 8 Asa Yehoşafat’ın babasıydı, Yehoşafat Yehoram’ın babasıydı, Yehoram Uzziya’nın babasıydı, 9 Uzziya Yotam’ın babasıydı, Yotam Ahaz’ın babasıydı, Ahaz Hizkiya’nın babasıydı, 10 Hizkiya Manaşşe’nin babasıydı, Manaşşe Amon’un babasıydı, Amon Yoşiya’nın babasıydı, 11 Yoşiya, Babil sürgünü sırasında doğan Yehoyakin’le kardeşlerinin babasıydı, 12 Yehoyakin, Babil sürgününden sonra doğan Şealtiel’in babasıydı, Şealtiel Zerubbabil’in babasıydı, 13 Zerubbabil Avihut’un babasıydı, Avihut Elyakim’in babasıydı, Elyakim Azor’un babasıydı, 14 Azor Sadok’un babasıydı, Sadok Ahim’in babasıydı, Ahim Elihut’un babasıydı, 15 Elihut Elazar’ın babasıydı, Elazar Mattan’ın babasıydı, Mattan Yakup’un babasıydı, 16 Yakup Meryem’in kocası Yusuf’un babasıydı. Meryem’den Mesih diye tanınan İsa doğdu. 17 Buna göre, İbrahim’den Davut’a kadar toplam on dört kuşak, Davut’tan Babil sürgününe kadar on dört kuşak, Babil sürgününden Mesih’e kadar on dört kuşak vardır.

Nas 6

Gerek cinlerden gerek insanlardan

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Mine l-cinneti ve n-nas (cinlerden ve insanlardan)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah, Nebi’ye cinlerin ve insanların şerrinden kendisine sığınmasını emretmiştir. Burada hem cin şeytanlarının hem de insan şeytanlarının verdiği vesvese ve kötülük kastedilmektedir.

Taberi Tefsiri
Yani vesvese veren bu şeytan, cinlerden de olabilir, insanlardan da olabilir. Cin şeytanı gizlice vesvese verir; insan şeytanı ise açıkça karşısına çıkarak insanı kötülüğe çağırır. Bu yüzden Allah, Peygamberine hem cinlerden hem de insanlardan gelen vesvesecilerin şerrinden kendisine sığınmasını emretmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nas 5

O ki insanların göğüslerine vesvese verir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezi yuvesvisu fi suduri n-nas (insanların göğüslerine vesvese verir)

Mukatil Tefsiri
Yani şeytan insanın kalbine vesvese verir, onu kötü düşüncelere sürükler ve kalbini kaplayıncaya kadar bunu sürdürür.

Taberi Tefsiri
Bununla, insanların göğüslerinde vesvese veren vesveseci şeytan kastedilmiştir. Buradaki “insanlar” ifadesi, hem cinleri hem de insanları kapsar.

Eğer biri, “Cinler insanlar mıdır ki ayette ‘insanların göğüslerinde vesvese veren; cinlerden ve insanlardan’ denilmiştir?” diye sorarsa, şöyle cevap verilir: Allah bu yerde cinleri de “insanlar” diye adlandırmıştır. Nitekim başka bir yerde onları “erkekler” diye adlandırmış ve “İnsanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı” buyurmuştur. Böylece cinlerden de “erkekler” bulunduğunu bildirmiştir. Burada da onlardan “insanlar” diye söz etmiştir.

Bazı Araplardan da şu söz nakledilmiştir: Cinlerden bir topluluk geldiğinde onlara “Siz kimsiniz?” denilmiş, onlar da “Cinlerden insanlarız” demişlerdir. Böylece Arap kullanımında cinlerden de “insanlar” diye bahsedildiği görülmüştür. Kur’an’daki ifade de bu şekildedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nas 4

O sinsi vesvesecinin şerrinden

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Min şerri l-vesvasi l-hannas (sinsice vesvese verenin şerrinden)

Mukatil Tefsiri
Burada kastedilen şeytandır. Rivayette onun, insanın kalbine bağlı bir domuz suretinde olduğu ve insan bedeninde kanın dolaştığı gibi dolaştığı anlatılmıştır. Allah onu insan üzerinde böyle musallat kılmıştır. O, insanın kalbine vesvese verir ve kötülüğü telkin eder. “Hannâs” ise, insan Allah’ı zikrettiğinde geri çekilen ve kalpten uzaklaşan demektir. İnsan Allah’ı andığında şeytan geri çekilir ve bedenden uzaklaşır; insan gaflete düştüğünde tekrar vesvese vermeye başlar.

Taberi Tefsiri
Burada “vesvese veren” ile şeytan kastedilmiştir. “Hannâs” ise kimi zaman geri çekilen, kimi zaman vesvese veren demektir. Rivayet edildiğine göre kul Rabbini zikrettiğinde şeytan geri çekilir.

İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: “Her doğanın kalbi üzerinde vesvese veren bulunur. İnsan akledip Allah’ı zikrettiğinde o geri çekilir; gaflete düştüğünde ise vesvese verir. İşte ‘vesvese veren hannâs’ budur.” Yine İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: “Şeytan Âdemoğlunun kalbinin üzerinde çökmüş durur. İnsan dalar ve gaflete düşerse vesvese verir; Allah’ı zikrederse geri çekilir.”

Mücahid şöyle demiştir: “O yayılır; Allah zikredildiğinde geri çekilir ve büzülür. İnsan gaflete düştüğünde tekrar yayılır.” Başka bir rivayette Mücahid, “Şeytan insanın kalbi üzerinde bulunur; insan Allah’ı zikrettiğinde geri çekilir” demiştir. Katade de şöyle demiştir: “Vesvese veren de hannâs da şeytandır. Kul Rabbini zikrettiğinde geri çekilir. O hem vesvese verir hem de geri çekilir.” Yine Katade şöyle demiştir: “Şeytan Âdemoğlunun göğsünde vesvese verir; Allah’ı zikrettiğinde geri çekilir.”

Rivayet edildiğine göre şeytan veya vesvese veren, insanın kalbine üzüntü anında ve sevinç anında üfler; insan Allah’ı zikrettiğinde ise geri çekilir. İbn Zeyd, “Hannâs, bir defa vesvese verip bir defa geri çekendir; bu hem cinlerden hem de insanlardan olur” demiştir. Şöyle de denilirdi: “İnsan şeytanı, cin şeytanından insanlar için daha şiddetlidir. Cin şeytanı vesvese verir ama onu görmezsin; insan şeytanı ise senin karşında açıkça durur.”

İbn Abbas’tan bir başka rivayette şöyle denilmiştir: “Vesvese veren, insanları kendisine itaate çağırarak göğüslerinde vesvese verendir. İnsan onun çağırdığı itaate uyunca o geri çekilir.” İbn Abbas, “Vesvâs şeytandır; insana emreder, ona itaat edilince geri çekilir” demiştir.

Bana göre bu konuda doğru olan şudur: Allah, Peygamberi Muhammed’e, kimi zaman vesvese veren ve kimi zaman geri çekilen şeytanın şerrinden kendisine sığınmasını emretmiştir. Allah, onun vesvesesini belirli bir türe, geri çekilmesini de belirli bir şekle has kılmamıştır. Şeytan bazen Allah’a isyana çağırarak vesvese verir; ona bu konuda itaat edilince geri çekilir. Bazen de Allah’a itaati engellemeye çalışarak vesvese verir; kul Allah’ın emrini hatırlayıp ona itaat eder ve şeytana karşı gelirse şeytan yine geri çekilir. Bu iki durumda da o vesvese veren ve geri çekilen hannâstır; bu sıfat onun sıfatıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nas 3

İnsanların ilahına

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İlahı n-nas (insanların ilahına)

Mukatil Tefsiri
Yani bütün insanların ibadet ettiği gerçek ilah olan Allah’a sığınırım.

Taberi Tefsiri
Yani insanların ibadet ettiği gerçek ilahına sığınırım. İbadet yalnız O’na aittir; O’ndan başka hiçbir şeye ibadet uygun değildir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nas 2

İnsanların Melikine

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Meliki n-nas (insanların hükümdarına)

Mukatil Tefsiri
Yani insanların hükümdarı olan Allah’a sığınırım. O, insanların iyisinin de kötüsünün de, günahkârının da salihinin de, itaatkârının da fasığının da sahibidir ve onların hepsine hükmedendir.

Taberi Tefsiri
Yani insanların sahibi, hükümdarı ve bütün yaratılmışların mutlak malikidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nas 1

De ki: İnsanların Rabbine sığınırım

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) euzü (sığınırım) bi-rabbi n-nas (insanların Rabbine)

Mukatil Tefsiri
Allah, Nebi’ye insanların Rabbine sığınmasını emretmiştir. Yani insanların terbiyecisi, yaratıcısı ve işlerini düzenleyeni olan Allah’a sığınırım demektir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, de ki: İnsanların Rabbine, insanların Malikine sığınırım. O, insanların, cinlerin ve bunların dışındaki bütün yaratılmışların Malikidir. Allah bununla, insanları müminlerin Rablerini yücelttikleri gibi yücelten kimselere şunu bildirmektedir: Yücelttikleri kimselerin de gerçek sahibi Allah’tır; onlar Allah’ın mülkü ve hâkimiyeti altındadır, Allah’ın kudreti onlar üzerinde geçerlidir. Bu yüzden asıl yüceltilmeye ve ibadet edilmeye layık olan, insanların yücelttiği ve ibadet ettiği başka kimseler değil, Allah’tır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Felak 5

Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve min şerri hasidin iza hased (haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden)

Mukatil Tefsiri
Yani Yahudilerin Nebi’ye karşı duydukları hasedin şerrinden Allah’a sığınırım. Rivayete göre Cebrâil Nebi’ye:

“Sana insanların sığındığı en üstün şeyi haber vereyim mi?”

dedi. Nebi:

“Nedir ey Cebrâil?”

diye sorunca Cebrâil:

“Muavvizeteyn’dir: ‘De ki: Sabahın Rabbine sığınırım’ ve ‘De ki: İnsanların Rabbine sığınırım.’”

dedi. Nebi de:

“Bana söylendi, ben de size söyledim; öyleyse benim söylediğim gibi siz de söyleyin.”

buyurdu. Rivayette İbn Mesud’un bu iki sureyi farz namazlarda okumadığı da zikredilmiştir.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli, Peygamberin hasedinin şerrinden Allah’a sığınmakla emrolunduğu hasetçinin kim olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun her hasetçi olduğunu, Peygamberin onun gözünün ve nefsinin şerrinden sığınmakla emrolunduğunu söylemiştir. Katade, “Gözünün ve nefsinin şerrinden” demiştir. Atâ el-Horasânî’den de buna benzer rivayet edilmiştir. İbn Tâvûs, babasından şöyle rivayet etmiştir: “Göz haktır. Kaderi geçecek bir şey olsaydı, göz geçerdi. Sizden biri yıkanması istenirse yıkansın.”

Bazıları ise bu ayetle Peygamberin, onu kıskanan Yahudilerin şerrinden sığınmakla emrolunduğunu söylemiştir. İbn Zeyd, “Bunlar Yahudilerdir; ona iman etmelerine engel olan şey yalnız hasetleriydi” demiştir.

Bu iki görüşten doğruya en yakın olanı şudur: Peygamber, haset ettiği zaman her hasetçinin şerrinden Allah’a sığınmakla emrolunmuştur; ister onu ayıplasın, ister ona büyü yapsın, ister ona kötülük istesin. Çünkü Allah “haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden” buyururken herhangi bir hasetçiyi diğerinden ayırmamış, bütün hasetçilerin şerrinden sığınmayı genel olarak emretmiştir. Bu yüzden ayet umumî anlamı üzeredir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Felak 4

Düğümlere üfleyenlerin şerrinden

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve min şerri n-neffasati fi l-ukad (düğümlere üfleyenlerin şerrinden)

Mukatil Tefsiri
Yani sihrin ve sihir araçlarının şerrinden. Burada Allah’a isyan olan büyü duaları ve düğümlere üfleyerek yapılan sihir kastedilmiştir. Bunlar insanları etkileyen ve bağlayan kadın büyücülerdir.

Taberi Tefsiri
Yani ip düğümlerine efsun okuduklarında onlara üfleyen büyücü kadınların şerrinden sığınırım. Tefsir ehli de bu anlamı vermiştir. İbn Abbas, “Düğümlere üfleyenler” hakkında “Büyüyle karışmış rukyeler” demiştir. Hasan, “Büyücü kadınlar ve büyücülerdir” demiştir. Katade bu ayeti okuyunca, “Büyüyle karışan bu rukyelerden sakının” demiştir. Tâvûs’tan rivayet edilmiştir: “Delilere yapılan rukyeden şirke daha yakın bir şey yoktur.” Hasan da bu ayete geldiğinde, “Büyüyle karışan şeylerden sakının” derdi. Mücahid, “İp düğümlerine yapılan rukyelerdir” demiştir. İkrime, “İp düğümlerini tutup büyü yapmaktır” demiştir. İbn Zeyd, “Düğümlere üfleyenler, düğümlerde büyü yapan kadınlardır” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Felak 3

Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve min şerri gasikin iza vekab (karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden)

Mukatil Tefsiri
Buradaki “ğâsık”, gece karanlığıdır. “Vakabe” ise gecenin karanlığının gündüzün aydınlığına girmesi, güneşin batmasıyla karanlığın yayılması demektir.

Taberi Tefsiri
Yani karanlık bastırıp üzerimize çöktüğü zaman karanlığın şerrinden sığınırım.

Tefsir ehli burada kastedilen karanlığın ne olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun gece karardığında gece olduğunu söylemiştir. İbn Abbas, “Bu gecedir” demiştir. Hasan, “Gecenin ilk vakti karardığında” demiştir. Kurazî, “Gündüz geceye girdiğinde” demiştir. Muhammed b. Ka‘b, “Güneş batıp gece geldiğinde” demiştir. Mücahid, “Gâsık gecedir; vakabe ise girdi demektir” demiştir. Hasan’dan başka bir rivayette “Gece geldiğinde” denilmiştir. İbn Abbas, “Vakabe, geldi demektir” demiştir.

Bazıları bunun bir yıldız olduğunu söylemiştir. Ebû Hüreyre’den “gâsık” hakkında “yıldız” açıklaması rivayet edilmiştir. İbn Zeyd şöyle demiştir: “Araplar, gâsık için Süreyya yıldızının batışı derlerdi. Onun batışı sırasında hastalıklar ve vebalar çoğalır, doğuşu sırasında kalkardı.” Peygambere nispet edilen bir rivayette de “Gâsık yıldızdır” denilmiştir.

Bazıları ise “karanlığı çöktüğü zaman gâsık”ın ay olduğunu söylemiş ve bu konuda Peygamberden bir haber rivayet etmiştir. Âişe’den rivayet edilmiştir: Peygamber onun elinden tuttu, aya baktı ve şöyle dedi: “Ey Âişe, karanlığı çöktüğü zaman gâsıkın şerrinden Allah’a sığın; işte bu, çöktüğü zaman gâsıktır.” Başka bir rivayette Peygamber aya bakıp, “Ey Âişe, bunun şerrinden Allah’a sığın; çünkü bu, çöktüğü zaman gâsıktır” buyurmuştur.

Bana göre bu konuda doğru olan şudur: Allah Peygamberine “gâsıkın şerrinden” sığınmasını emretmiştir. Gâsık, kararan şeydir. Araplar “gece karardı” anlamında bu kelimeyi kullanır. “Vakabe” ise karanlığıyla içeri girdi demektir. Gece karanlığıyla girdiğinde gâsıktır; yıldız battığında gâsıktır; ay da çöktüğünde gâsıktır. Allah bunlardan birini özel olarak belirtmeyip genel söylemiştir. Bu yüzden çöktüğü zaman her gâsıkın şerrinden sığınmak emredilmiştir. Katade “vakabe” için “gitti” demiştir; fakat ben Arap dilinde bunun böyle olduğunu bilmiyorum. Arap dilinde bilinen anlamı “girdi”dir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Felak 2

Yarattıklarının şerrinden

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Min şerri ma halak (yarattığı şeylerin şerrinden)

Mukatil Tefsiri
Yani cinlerin ve insanların şerrinden Allah’a sığınırım.

Taberi Tefsiri
Allah, Peygamberine bütün yaratılmışların şerrinden sığınmasını emretmiştir. Çünkü Allah’tan başka olan her şey, O’nun yarattığı şeylerdendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Felak 1

De ki: sabahın Rabbine sığınırım

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) euzü (sığınırım) bi-rabbi l-felak (tan yerini yarıp çıkaran Rabbe)

Mukatil Tefsiri
Bu sure, Yahudi Lebîd b. Âsım’ın Nebi’ye sihir yapması üzerine nazil olmuştur. Lebîd, on bir düğüm atılmış bir ipe sihir yapmış ve onu yedi basamaklı bir kuyunun içine, Nebi’nin yaslandığı bir hurma tomurcuğunun kabuğu içine koymuştu. Sihir Nebi’ye tesir etti ve üç gece boyunca şiddetli şekilde rahatsızlandı. Hastalığı ağırlaşınca kadınlar da büyük üzüntüye kapıldılar. Bunun üzerine Muavvizeteyn sureleri indirildi. Nebi uyurken iki meleğin geldiğini gördü. Meleklerden biri başucuna, diğeri ayakucuna oturdu. İçlerinden biri diğerine:

“Onun rahatsızlığı nedir?”

diye sordu. Diğeri:

“Ona sihir yapılmıştır.”

dedi. Bunun üzerine:

“Bu sihri kim yaptı?”

diye soruldu. O da:

“Yahudi Lebîd b. Âsım yaptı.”

dedi. Sonra:

“Neye yaptı?”

diye sorulunca:

“Kuyunun suyu boşaltılır, sonra hurma tomurcuğunun kabuğu çıkarılıp yakılır ve Muavvizeteyn surelerinden her ayet okunarak düğümler çözülürse şifa bulur.”

dedi. Nebi uyandığında Ali’yi kuyuya gönderdi. Ali sihri çıkarıp getirdi. Hurma kabuğu yakıldı. Bir rivayette Cebrâil’in Nebi’ye sihrin yerini haber verdiği ve:

“Bir düğüm çöz, bir ayet oku.”

dediği aktarılmıştır. Nebi her düğümü çözüp ayet okudukça hissettiği rahatsızlık kayboldu ve sonunda tamamen iyileşti.

“De ki: Sabahın Rabbine sığınırım.” ayetindeki “felak”, yaratılmışların ortaya çıkışı anlamındadır. Yani: “Yaratılmışların Rabbine sığınırım.” demektir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, de ki: Yarattığı bütün varlıkların şerrinden, felakın Rabbine sığınırım.

Tefsir ehli “felak” kelimesinin anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun cehennemde bu adla anılan bir zindan olduğunu söylemiştir. İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: “Felak, cehennemde bir zindandır.” Başka rivayetlerde de “cehennemde bir çukur” olduğu söylenmiştir. Bir sahabeden rivayet edildiğine göre Şam’a geldiğinde zimmîlerin evlerine, geçimlerine, görünüşlerine ve dünya nimetlerindeki genişliklerine bakmış, sonra “Arkalarında felak yok mu?” demiştir. Ona “Felak nedir?” denilince, “Cehennemde bir evdir; açıldığı zaman cehennem ehli feryat eder” demiştir. Süddî, “Felak, cehennemde bir kuyudur” demiştir. Ebû Hüreyre’den Peygambere nispet edilen bir rivayette, “Felak, cehennemde üzeri örtülü bir kuyudur” denilmiştir. Ka‘b da güzel bir kiliseye girip onu beğenmiş, sonra “Ne güzel iş, ne sapık kavim! Size felakı uygun gördüm” demiştir. Ona “Felak nedir?” denilince, “Cehennemde bir evdir; açıldığı zaman bütün cehennem ehli onun şiddetli sıcağından feryat eder” demiştir.

Bazıları, felakın cehennemin isimlerinden biri olduğunu söylemiştir. Ebû Abdurrahman el-Hublî’ye felak sorulmuş, o da “O cehennemdir” demiştir.

Bazıları ise felakın sabah olduğunu söylemiştir. İbn Abbas, “Felak sabahtır” demiştir. Hasan, Said b. Cübeyr, Câbir, Mücahid ve Katade de bu anlamı vermiştir. Katade, “Felak, gündüzün yarılmasıdır” demiştir. İbn Zeyd’e “Sabahın yarılması mı?” diye sorulmuş, “Evet” demiş ve “Sabahı yarıp çıkaran ve geceyi dinlenme vakti kılan” ayetini okumuştur. Kurazî ise “Felak, tohumu ve çekirdeği yaran, sabahı yarıp çıkarandır” anlamında açıklamıştır.

Bazıları da felakın “yaratılmışlar” anlamında olduğunu söylemiştir. İbn Abbas’tan rivayet edilen bir açıklamada “Felak, yaratılmışlar demektir” denilmiştir.

Bu konuda doğru olan şudur: Allah, Peygamberine “Felakın Rabbine sığınırım” demesini emretmiştir. Arap dilinde felak, sabahın yarılmasıdır. Araplar “sabahın felakı kadar açık” derler. Cehennemde adı felak olan bir zindanın bulunması da mümkündür. Allah, “Felakın Rabbi” sözünde felak denilen şeylerden sadece birini kastettiğine dair bir delil koymadığına ve Allah yaratılmış her şeyin Rabbi olduğuna göre, felak adı verilen her şey bu anlamın kapsamına girer. Çünkü Allah bunların hepsinin Rabbidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İhlas 4

Ve hiçbir şey O’na denk değildir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve lem yekun lehu kufuven ehad (ve O’nun hiçbir dengi yoktur)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah’ın benzeri, eşi, dengi ve ortağı yoktur. Bu ayet, Âmir’in: “Onun dostu kimdir?” sözüne cevap olarak nazil olmuştur. Çünkü benzeri olmayanın dengi de olmaz. Allah hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey de O’na benzemez. Daha sonra melek Erbed’in karnını öyle şiddetli sıktı ki bağırsakları neredeyse ağzından çıkacaktı. Büyük bir acı içinde: “Kalk gidelim.” dedi. Dışarı çıktıklarında Âmir: “Sana ne oldu?” diye sordu. Erbed: “Karnımda şiddetli bir sıkışma ve ağrı hissettim, elimi bile kaldıramadım.” dedi. Erbed o gün Medine’den çıktı. Hava bulutluydu. Yolda kendisine yıldırım isabet etti ve öldü. Âmir b. Tufeyl’in ise boynunda büyük bir ur çıktı. Bunun taun olduğu da söylenmiştir. Medine’de hastalandı. Ona yalnızca Benî Selûl’den bir kadın barınak verdi. Ölüm korkusuyla: “Devenin bezesi gibi bir beze! Bir Selûl kadınının evinde mi öleceğim? Ey ölüm! Çık karşıma!” diyordu. Bunun üzerine Allah: “Onlar Allah hakkında mücadele ediyorlar. Oysa O’nun azabı çok şiddetlidir.” (Ra‘d 13) ayetini indirdi.

Bir başka rivayette Mekke müşrikleri Nebi’ye: “Bize Rabbini anlat ve onu nitele.” demişlerdi. Âmir b. Tufeyl de: “Rabbin altından mı, gümüşten mi, demirden mi yoksa bakırdan mı?” diye sormuştu. Yahudiler ise: “Üzeyir Allah’ın oğludur. Allah Tevrat’ta kendisini anlatmıştır; bize onu bildir.” dediler. Bunun üzerine Allah: “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir.” ayetlerini indirdi. Yani Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. O, bütün yaratılmışların ihtiyaç için yöneldiği efendidir. Doğurmamıştır ki miras bıraksın; doğurulmamıştır ki başkasına ortak olsun. O’nun hiçbir benzeri ve hiçbir dengi yoktur. Yüce ve büyük olan Allah, onların söylediklerinden münezzehtir.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli bu ayetin anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları, bunun “O’nun benzeri ve misli yoktur” anlamına geldiğini söylemiştir. Ebû Âliye’den rivayet edilmiştir: “Hiçbir şey O’na denk olmamıştır” yani “O’nun benzeri ve dengi yoktur; hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” Ka‘b’dan rivayet edilmiştir: Allah göklerin yedisini ve yerlerin yedisini bu sure üzerine kurmuştur: “Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk olmamıştır.” Allah’ın yarattıklarından hiç kimse O’na denk olmamıştır. İbn Abbas, “Hiçbir şey O’na denk olmamıştır” ayeti hakkında “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir; bir ve kahhâr olan Allah münezzehtir” demiştir. İbn Cüreyc, “denk” kelimesini “benzer” diye açıklamıştır.

Başkaları ise bunun anlamının “O’nun eşi yoktur” olduğunu söylemiştir. Mücahid, “Hiçbir şey O’na denk olmamıştır” ayeti hakkında “eş” demiştir. Ondan bu anlam birkaç yolla rivayet edilmiştir.

Arapların dilinde “küfüv”, “kefî” ve “kifâ” aynı anlama gelir; misal ve benzer demektir. Nâbiğa’nın “Beni dengi bulunmayan bir dayanağa çarpma, düşmanlar sana yardımla destek verseler bile” sözü de bundandır. Burada “dengi bulunmayan” yani “benzeri olmayan” demektir.

Kıraat âlimleri “denk” kelimesinin okunuşunda ihtilaf etmiştir. Basra kıraat âlimlerinin geneli bunu kâf ve fâ harflerini ötreli okuyarak okumuştur. Kûfe kıraat âlimlerinden bazıları ise fâ harfini sakin ve hemzeli okumuştur. Bu konuda doğru olan, iki okuyuşun da bilinen kıraatler ve meşhur iki dil olduğu; hangisiyle okunursa okunsun okuyanın isabet etmiş olacağıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İhlas 3

Doğurmamış ve doğurulmamıştır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lem yelid (doğurmamıştır) ve lem yuled (doğurulmamıştır)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah çocuk edinmemiştir ve başkasından doğmamıştır. Bu ayet, Âmir’in: “O kimin oğludur?” sözüne cevap olarak indirilmiştir. Arap müşrikleri: “Melekler Rahmân’ın kızlarıdır.” demişlerdi. Yahudiler: “Üzeyir Allah’ın oğludur.” demiş, Hristiyanlar da: “Mesih Allah’ın oğludur.” iddiasında bulunmuşlardı. Bunun üzerine Allah onların hepsini yalanladı ve kendisini onların söylediklerinden tenzih ederek: “Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.” buyurdu. Yani Allah’ın çocuğu yoktur; İsa, Üzeyir ve Meryem gibi doğmuş da değildir.

Taberi Tefsiri
“Doğurmamıştır” demek, O fani değildir demektir; çünkü doğuran her şey fanidir ve yok olacaktır. “Doğurulmamıştır” demek ise, O sonradan meydana gelmiş, yok iken var olmuş değildir demektir. Çünkü her doğan şey, yok iken var olur; önceden mevcut değilken sonradan meydana gelir. Fakat yüce Allah kadîmdir, ezelden beri vardır; daima bâkîdir, yok olmaz, ortadan kalkmaz ve fani olmaz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İhlas 2

Allah Samed’dir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Allahu s-samed (Allah her şeyin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir şeye muhtaç olmayandır)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah tektir, ortağı yoktur. “Samed”, yemeyen ve içmeyen demektir. Bu ayet, Âmir’in: “Rabbinin yiyeceği nedir?” sözüne cevap olarak nazil olmuştur. Ayrıca “Samed”, bütün yaratılmışların ihtiyaçları için yöneldiği efendi anlamına gelir. Bir başka açıklamaya göre de “Samed”, mahlûklar gibi içinde boşluk bulunmayan varlık demektir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İbadet yalnız kendisine uygun olan Allah, Samed’dir. Tefsir ehli “Samed” kelimesinin anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları, “Samed, içi boş olmayan, yemeyen ve içmeyendir” demiştir. İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: “Samed, içi boş olmayan kimsedir.” Mücahid, “Samed, içi dolu, boşluğu olmayan kimsedir” demiştir. Başka rivayetlerde de Mücahid’den “Samed, boşluğu olmayan kimsedir” diye aktarılmıştır. Hasan, “Samed, içi boş olmayan kimsedir” demiştir. İbrahim b. Meysere şöyle demiştir: “Mücahid beni Said b. Cübeyr’e gönderip Samed’i sordurdu. Said, ‘İçi boş olmayan kimsedir’ dedi.” Şa‘bî, “Samed, yemek yemeyen kimsedir” demiştir. Başka bir rivayette Şa‘bî, “Samed, yemek yemeyen ve içecek içmeyendir” demiştir. Dahhâk, “Samed, içi boş olmayan kimsedir” demiştir. Said b. Müseyyeb, “Samed, iç organı olmayan kimsedir” demiştir. Abdullah b. Büreyde’nin babasından rivayet ettiği, merfû olduğunu sandığı bir haberde, “Samed, içi boş olmayan kimsedir” denilmiştir. İkrime’den de “Samed, içi boş olmayan kimsedir” diye rivayet edilmiştir.

Başkaları, “Samed, kendisinden hiçbir şey çıkmayan kimsedir” demiştir. İkrime’den rivayet edilmiştir: “Samed, kendisinden hiçbir şey çıkmayan, doğurmayan ve doğurulmamış olandır.” Yine İkrime, “Samed, kendisinden hiçbir şey çıkmayan kimsedir” demiştir.

Başkaları, “Samed, doğurmayan ve doğurulmamış olandır” demiştir. Ebû Âliye’den rivayet edilmiştir: “Samed, doğurmayan ve doğurulmamış olandır. Çünkü doğuran her şey miras bırakır; doğan her şey de ölecektir. Allah ise miras bırakmaz ve ölmez.” Müşrikler Peygambere “Bize Rabbini nispet et” deyince Allah bu sureyi indirdi; çünkü doğan her şey ölecektir, ölen her şey miras bırakacaktır. Yüce Allah ise ölmez ve miras bırakmaz. “Hiçbir şey O’na denk olmamıştır” yani O’nun benzeri ve dengi yoktur; hiçbir şey O’nun benzeri değildir. Muhammed b. Ka‘b da “Samed, doğurmayan, doğurulmamış ve hiçbir şey kendisine denk olmayan kimsedir” demiştir.

Başkaları, “Samed, efendiliği son dereceye ulaşmış efendidir” demiştir. Şakîk, “Samed, efendiliği kemale ermiş efendidir” demiştir. Ebû Vâil de aynı anlamı vermiştir. İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: “Samed, efendiliğinde kemale ermiş efendi, şerefinde kemale ermiş şerefli, büyüklüğünde kemale ermiş büyük, hilminde kemale ermiş halîm, zenginliğinde kemale ermiş ganî, kudret ve cebrinde kemale ermiş cebbar, ilminde kemale ermiş âlim, hikmetinde kemale ermiş hakîmdir. O, bütün şeref ve efendilik türlerinde kemale ermiş olandır. İşte Allah’ın sıfatı budur; bu sıfat O’ndan başkasına yaraşmaz.”

Başkaları ise “Samed, yok olmayan bâkîdir” demiştir. Hasan ve Katade, “O, mahlûkatından sonra bâkî kalandır” demiştir. Katade ayrıca “Bu sure halistir; içinde dünya ve ahiret işlerinden hiçbir şeyin zikri yoktur” demiştir. Katade’den başka bir rivayette “Samed, devamlı olan demektir” denilmiştir.

Ebû Cafer der ki: Arapların dilinde “Samed”, kendisine yönelinen, kendisinin üstünde kimse bulunmayan efendi demektir. Araplar büyüklerini böyle adlandırır. Şairin “Esedoğullarının en hayırlılarının ölüm habercisi erken geldi; Amr b. Mes‘ûd’un ve Samed efendinin” sözü de bundandır. Zeberkân’ın “Rehine yoktur, ancak Samed bir efendi vardır” sözü de böyledir. Durum böyle olunca bu kelimenin yorumunda en uygun olan anlam, Kur’an’ın diliyle indiği Arapların konuşmasında bilinen anlamdır. Eğer Büreyde’nin babasından gelen hadis sahih olsaydı, en doğru görüş o olurdu; çünkü Allah’ın neyi kastettiğini ve kendisine indirileni en iyi bilen Allah’ın Resulüdür.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İhlas 1

De ki: O Allah birdir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) huve llahu ehad (O Allah birdir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet, Âmir b. Tufeyl el-Âmirî’nin Nebi’nin yanına gelip onunla tartışması üzerine nazil olmuştur. Âmir, Resulullah’a: “Senin dinine girersem arkamdaki insanlar da senin dinine girer; eğer sana karşı gelirsem onlar da sana karşı gelir.” dedi. Resulullah ona: “Ne istiyorsun?” diye sordu. Âmir: “Sana tâbi olayım; fakat şehirler senin olsun, çöller benim olsun.” dedi. Resulullah: “İslam’da şart koşmak yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine Âmir: “Öyleyse senden sonra hilafet benim olsun.” dedi. Resulullah: “Benden sonra peygamber yoktur.” buyurdu. Ardından: “Öyleyse beni ashabından üstün tut.” dedi. Resulullah: “Hayır. Fakat İslam’ını güzel yaparsan onların kardeşi olursun.” buyurdu. Âmir: “Bilâl’in, Habbâb’ın, Selmân el-Fârisî’nin ve Cuâl’ın kardeşi mi olacağım?” dedi. Resulullah: “Evet.” buyurunca öfkelendi ve: “Vallahi sana karşı bin sarı atlı çıkarırım; her birinin üzerinde de bin genç savaşçı olur.” dedi. Resulullah: “Sen beni mi korkutuyorsun?” buyurdu. Bunun üzerine Cebrâil Allah’tan vahiy getirerek: “Onların her birine karşı bin melek çıkarırım. Her bir meleğin boynu bir yıllık yol, kalınlığı da bir yıllık yol kadardır. Halbuki onlara bir melek bile yeterdi; fakat Allah ordularının çokluğunu ona göstermek istedi.” dedi.

Âmir bu sözleri işitince şaşkın halde çıktı ve dostu Erbed b. Kays ile karşılaştı. Ona Nebi ile arasında geçenleri anlattı. Erbed: “Onu öldürseydin ya!” dedi. Âmir: “Buna güç yetiremedim.” deyince Erbed: “Haydi geri dönelim. Sen onunla konuşurken ben boynunu vururum.” dedi. İkisi birlikte Nebi’nin yanına geldiler. Âmir Nebi’nin sağına, Erbed soluna oturdu. Nebi onların yapmak istediklerini biliyordu. O sırada bir melek gelip Erbed’in karnını sıktı. Âmir ise eli ağzında olduğu halde: “Ey Muhammed! Beni büyük bir toplulukla korkuttun. Bunlar kimdir?” dedi. Resulullah: “Onlar benim ordularımdır ve senin söylediğinden daha çokturlar.” buyurdu. Bunun üzerine Âmir: “Rabbinin adı nedir? O nasıldır? Dostu kimdir? Gücü nedir? Kaç tanedir? Kimin oğludur? Hangi kabiledendir? Kardeşi kimdir?” diye sordu. Çünkü cahiliye Arapları dostluk ve soy bağıyla övünürlerdi. Bunun üzerine Allah: “De ki: O Allah birdir.” ayetini indirdi. Bu ayet, Âmir’in: “Rabbinin adı nedir ve kaç tanedir?” sözlerine cevap olarak nazil oldu.

Taberi Tefsiri
Rivayet edildiğine göre müşrikler, Allah’ın Resulüne izzet sahibi Rabbinin nesebini sormuşlar; bunun üzerine Allah, onlara cevap olarak bu sureyi indirmiştir. Bazıları ise bu surenin, Yahudilerin ona “Bu Allah mahlûkatı yarattı, peki Allah’ı kim yarattı?” diye sormaları üzerine onlara cevap olarak indiğini söylemiştir.

Müşriklerin, “Bize Rabbini nispet et, onun nesebini bildir” demeleri üzerine indiğini söyleyenlerin rivayetleri şöyledir: Übey b. Ka‘b’dan rivayet edilmiştir: Müşrikler Peygambere, “Bize Rabbini nispet et” dediler. Bunun üzerine Allah, “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir” ayetlerini indirdi. İkrime’den rivayet edilmiştir: Müşrikler, “Ey Allah’ın Resulü, bize Rabbini haber ver; Rabbini bize vasfet, O nedir, hangi şeydendir?” dediler. Bunun üzerine Allah, “De ki: O Allah birdir” ayetinden surenin sonuna kadar olan kısmı indirdi. Ebû Âliye’den rivayet edilmiştir: “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir” ayetleri hakkında, “Bunu Ahzâb önderleri söyledi; ‘Bize Rabbini nispet et’ dediler. Bunun üzerine Cebrail ona bunu getirdi” demiştir. Câbir’den rivayet edilmiştir: Müşrikler, “Bize Rabbini nispet et” dediler. Bunun üzerine Allah, “De ki: O Allah birdir” ayetini indirdi.

Bu surenin Yahudilerin sorusu üzerine indiğini söyleyenlerin rivayeti şöyledir: Bir grup Yahudi Peygambere geldi ve “Ey Muhammed, bu Allah mahlûkatı yarattı; peki O’nu kim yarattı?” dediler. Peygamber buna öyle öfkelendi ki rengi değişti; Rabbi için öfkelenerek onlara sert karşılık vermek istedi. Cebrail gelip onu yatıştırdı ve “Kendini sakin tut ey Muhammed” dedi. Sonra Allah’tan onların sorduklarına cevap geldi: “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na denk olmamıştır.” Peygamber bunu onlara okuyunca, “Bize Rabbini vasfet; yaratılışı nasıldır, pazusu nasıldır, kolu nasıldır?” dediler. Peygamber ilk öfkesinden daha şiddetli öfkelendi ve yine onlara karşı Rabbi için öfkelendi. Cebrail ona yine aynı sözü söyledi ve onların sorduklarına cevap olarak şu ayeti getirdi: “Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer bütünüyle O’nun avucundadır; gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” Katade’den rivayet edilmiştir: Yahudilerden bazı kimseler Peygambere gelip “Bize Rabbini nispet et” dediler. Bunun üzerine “De ki: O Allah birdir” ayeti surenin sonuna kadar indi.

Buna göre sözün anlamı şudur: Ey Muhammed, Rabbinin nesebini, sıfatını ve O’nu kimin yarattığını soranlara de ki: Bana sorduğunuz Rab, kendisine her şeyin ibadet ettiği Allah’tır; ibadet yalnız O’na yaraşır, O’ndan başkasına ibadet uygun değildir.

Arap dili bilginleri “birdir” kelimesini neyin merfû yaptığı konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunu “Allah” lafzının merfû yaptığını, “O” zamirinin ise destek zamiri olduğunu söylemiştir; bu, “Şüphesiz O, benim; Allah, Aziz ve Hakîm olan” sözündeki zamire benzer. Bazıları ise “O” kelimesinin başlangıç olarak merfû olduğunu, ardından “Allah”ın geldiğini, sonra “O nedir?” sorusuna cevap olarak “Birdir” denildiğini söylemiştir. Bazıları da “bir”in “tek” anlamında olduğunu söylemiş ve destek zamirinin ancak zan ve benzeri fiillerden, “kâne” ve benzerlerinden yahut “inne” ve benzerlerinden sonra gelebileceğini ileri sürmüştür. Bu ikinci görüş Arap dilinin yollarına daha uygundur.

Kıraat âlimleri “Allah birdir. Allah Samed’dir” ifadesinde ihtilaf etmiştir. Şehirlerin kıraat âlimlerinin geneli “bir” kelimesini tenvinle okumuştur. Nasr b. Âsım ve Abdullah b. Ebî İshak’tan ise tenvinsiz okudukları rivayet edilmiştir. Böyle okuyanlar, irab tenvini elif-lam veya sakin harfle karşılaştığında bazen düşer demiştir. Buna örnek olarak şairin “Hizmetçilerin ardından soylu genç kız görünmeden…” anlamındaki beyti zikredilmiştir; şair aslında tenvinli söylemek istemiştir. Bize göre doğru olan tenvinle okumaktır. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi, bu daha fasih, Araplar arasında daha meşhur ve daha güzel kullanımdır. İkincisi, şehirlerin kıraat imamlarının hücceti bu okuyuşta birleşmiştir. “Bir” kelimesinin anlamı daha önce açıklanmıştır; burada tekrarına gerek yoktur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tebbet 5

Boynunda hurma lifinden bir ip vardır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fi cidiha hablun min mesed (boynunda hurma lifinden bir ip vardır)

Mukatil Tefsiri
Yani kıyamet günü boynunda demirden bir zincir olacaktır.

Bu ayetler nazil olunca Ümmü Cemîl’e:

“Muhammed seni, kocanı ve çocuklarını hicvetti.”

denildi. Bunun üzerine öfkelendi. Cariyesine koyunun işkembesindeki pislikleri, kanı ve necaseti taşıttı. Nebi’nin üzerine atıp onu küçük düşürmek istedi. Kendisine onun Safâ yakınındaki bir evde olduğu söylendi. Eve yaklaşınca Ebû Bekir onun sesini duydu. Nebi de içerideydi. Ebû Bekir:

“Ey Allah’ın Resulü! Ümmü Cemîl geldi. Hayır için geldiğini sanmıyorum.”

dedi.

Bunun üzerine Nebi:

“Allah’ım! Onun gözünü perdele.”

buyurdu. Sonra Ebû Bekir’e:

“Bırak girsin, beni göremeyecek.”

dedi.

Nebi ile Ebû Bekir aynı yerde oturuyorlardı. Ümmü Cemîl içeri girdi, Ebû Bekir’i gördü fakat Nebi’yi görmedi. Sonra:

“Ey Ebû Bekir! Arkadaşın nerede?”

dedi.

Ebû Bekir:

“Ondan ne istiyorsun ey Ümmü Cemîl?”

diye sordu.

O da:

“Bana onun beni, kocamı ve çocuklarımı hicvettiği söylendi. Bu pislikleri onun yüzüne ve başına atıp onu aşağılayacağım.”

dedi.

Ebû Bekir:

“Vallahi seni de, kocanı da, çocuklarını da hicvetmedi.”

dedi.

Bunun üzerine Ümmü Cemîl:

“Doğru söylüyorsun ey Ebû Bekir. Sen gerçekten doğru sözlü birisin. İnsanlar ona iftira etmiş olmalı.”

dedi ve geri döndü.

Daha sonra Ebû Leheb’in oğlu Utbe ticaret için Şam’a gitmek istedi. Kureyş’ten bazı kişiler de onunla birlikte yola çıktı. Dönüşte Utbe:

“Mekke’ye vardığınızda Muhammed’e söyleyin, ben ‘Necm suresini’ inkâr ettim.”

dedi. Bu, Nebi’nin açıktan okuduğu ilk sureydi.

Bu haber Nebi’ye ulaşınca:

“Allah’ım! Ona köpeklerinden birini musallat et.”

diye beddua etti.

Allah Utbe’nin kalbine korku düşürdü. Geceleri yürürken konaklamaya cesaret edemiyordu. Nihayet sabaha yakın arkadaşları:

“Binekler helak oldu.”

diyerek onu konaklamaya razı ettiler. Utbe korku içinde develeri etrafına dizdirdi, onların dışına da yük çuvallarını yerleştirdi. İnsanlar da onun etrafında uyudular.

Derken yanında bir melek bulunan bir aslan geldi. Allah develere sakinlik verdi. Aslan develerin arasından geçerek doğrudan Utbe’ye ulaştı ve onu bulunduğu yerde parçaladı. Arkadaşları bunun farkına bile varamadı.

Allah, Utbe’nin:

“Ben Necm suresini inkâr ettim.”

sözü üzerine şu ayeti indirdiği söylenmiştir:

“Kahrolası insan! Ne kadar da nankördür!” (Abese 17)

Yani burada kastedilen Utbe’dir; Kur’an’a karşı onu inkâra sürükleyen şey nedir?

Abdullah b. Sâbit’in rivayetine göre Kureyş ve Ümmü Cemîl şöyle derlerdi:

“Biz zemmedilmiş olana karşı geldik, onun emrini terk ettik.”

Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu:

“Allah’ın lütuflarından biri de şudur ki Kureyş ‘Müzemmem’i kötülüyor, oysa ben Muhammed’im.”

Taberi Tefsiri
“Boynunda” ifadesi, Arapların “cîd” dedikleri boyun anlamındadır. Zürrumme’nin şu sözü de bundandır: “Senin gözlerin onun gözleri, rengin onun rengi, boynun onun boynudur; fakat o süssüz değildir.” İbn Zeyd, “Boynunda ip” ifadesi hakkında “boynunda” yani “gırtlağında, ensesinde” demiştir.

“Hur­ma lifinden bir ip” ifadesinde tefsir ehli ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun Mekke’de bulunan ipler olduğunu söylemiştir. Dahhâk, “Ağaçtan bir iptir; onun odun taşıdığı iptir” demiştir. İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: “Hur­ma lifinden bir ip” Mekke’de bulunan iplerdir. Ayrıca “mesed”in makarada bulunan çubuk olduğu, yine “mesed”in deniz kabuklarından yapılmış bir kolye olduğu da söylenmiştir. İbn Zeyd şöyle demiştir: “Yemen’de yetişen ağaçlardan yapılan iplerdir; bunların lifleri vardır ve bükülürdü.” Yine “mesedden ip” hakkında “boynunda ateşten bir ip” demiştir.

Başkaları ise “mesed”in lif olduğunu söylemiştir. Urve’den rivayet edilmiştir: “Boynunda mesedden bir ip” yani “yetmiş arşın uzunluğunda demirden bir zincir.” Başka rivayetlerde de “yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir” denilmiştir. Mücahid, “mesed” hakkında “demirdendir” demiştir. Süfyan’dan nakledilmiştir: “Cehennemde boynunda halka gibi bir ip vardır; uzunluğu yetmiş arşındır.”

Başkaları, “mesed”in makarada bulunan demir olduğunu söylemiştir. Mücahid, “Makarada bulunan demirdir” demiştir. Başka bir rivayette “Makaradaki demir çubuktur” denilmiştir. İkrime’den de “Makararanın ortasındaki demirdir” diye rivayet edilmiştir.

Başkaları ise bunun boynunda deniz kabuklarından yapılmış bir kolye olduğunu söylemiştir. Katade, “Deniz kabuklarından yapılmış bir kolyedir” demiştir.

Bana göre bu konuda doğruya en yakın görüş, onun farklı türlerden bir araya getirilmiş bir ip olduğunu söylemektir. Tefsir ehlinin onu farklı şekillerde açıklaması da bu yüzdendir. Bunu destekleyen şey, recez söyleyen şairin şu sözüdür: “Soylu, kızıl develerden iyice bükülmüş bir mesed.” Şair, onun çeşitli şeylerden büküldüğünü ifade etmiştir. Ebû Leheb’in karısının boynundaki mesed de liften, demirden ve kabuktan çeşitli şeylerden bükülmüş, boynuna deniz kabuklarından kolye gibi bir halka yapılmıştır. A‘şâ’nın “Kapısı akşamleyin önümüzde kapanır; mesedlerin makara sesi gibi ses çıkararak” sözü de bundandır. Buradaki “emsâd”, mesedin çoğuludur; yani iplerdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tebbet 4

Odun taşıyıcısı olan karısı da

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vemraetuhu hammalete l-hatab (ve karısı da odun taşıyıcısıdır)

Mukatil Tefsiri
Karısı, Ebû Süfyân’ın kız kardeşi Ümmü Cemîl bint Harb idi. O, dikenleri ve zarar verici şeyleri toplayıp Nebi’nin geçtiği yola atar, ona eziyet vermeye çalışırdı.

Taberi Tefsiri
Yani Ebû Leheb de, odun taşıyıcısı olan karısı da alevli ateşe girecektir. “Odun taşıyıcısı” ifadesinin kıraatinde ihtilaf edilmiştir. Medine, Kûfe ve Basra kıraat âlimlerinin geneli bunu “odun taşıyıcısı” anlamında merfû okumuştur. Abdullah b. Ebî İshak’ın ise mansup okuduğu rivayet edilmiştir. Âsım’dan hem merfû hem mansup okuduğu aktarılmıştır. Merfû okuyan kimse bunu kadının sıfatı yapar; kadını merfû kılan önceki haber, yani “girecektir” sözüdür. Bunun, “boynunda” ifadesindeki sıfat sebebiyle merfû olması da mümkündür ve “odun taşıyıcısı” kadının niteliği olur. Mansup okunuş ise zem ve kınama üzeredir; ayrıca kadından kesme yoluyla mansup olması da mümkündür, çünkü “kadın” marife, “odun taşıyıcısı” ise nekredir. Bize göre doğru kıraat merfû okumaktır; çünkü bu iki kullanımdan daha fasih olanıdır ve kıraat imamlarının hücceti bu okunuşta birleşmiştir.

Tefsir ehli, “odun taşıyıcısı” sözünün anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları onun diken getirip Peygamberin namaza çıktığında ayağına batsın diye yoluna attığını söylemiştir. İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: “Karısı, odun taşıyıcısı” ayeti hakkında “Diken taşır, Peygamberin ve ashabının ayağını yaralaması için onun yoluna atardı” denilmiştir; ayrıca “odun taşıyıcısı” için “söz taşıyan, laf götürüp getiren kadın” da denilmiştir. Yezîd b. Zeyd’den rivayet edilmiştir: Ebû Leheb’in karısı Peygamberin yoluna diken atardı; bunun üzerine “Ebû Leheb’in iki eli kurusun” ve “karısı, odun taşıyıcısı” ayetleri indi. Atiyye el-Cedelî’den rivayet edilmiştir: “Odun taşıyıcısı” ifadesi hakkında, “Peygamberin yoluna dikenli çalı koyardı; fakat Peygamber sanki bir kum tepeciğine basıyormuş gibi üzerinden geçerdi” demiştir. Dahhâk, “Diken taşır ve Peygamberin yoluna atardı ki onu yaralasın” demiştir. İbn Zeyd de “Diken dalları getirir, geceleyin Peygamberin yoluna atardı” demiştir.

Başkaları ise ona “odun taşıyıcısı” denilmesinin sebebinin, söz taşıması, insanlar arasında laf götürüp getirmesi ve Peygamberi fakirlikle ayıplaması olduğunu söylemiştir. İkrime, “Odun taşıyıcısı” hakkında “Laf taşırdı” demiştir. Mücahid, “Laf taşırdı” demiştir. Yine Mücahid’den “odun taşıyıcısı”nın “nemime, yani söz taşıma” anlamında olduğu rivayet edilmiştir. Katade, “İnsanlardan birinin sözünü diğerine taşırdı” demiştir. Başka bir rivayette Katade, “Söz odunu taşır, laf götürüp getirirdi” demiştir. Bazıları da “Peygamberi fakirlikle ayıplardı; kendisi de odun taşırdı, bu yüzden odun taşımasıyla ayıplandı” demiştir.

Bana göre bu iki görüşten doğruya en yakın olanı, onun diken taşıyıp Peygamberin yoluna attığını söyleyen görüştür. Çünkü sözün zahir anlamı budur. İbn İshak yoluyla Yezîd b. Zeyd’den rivayet edilmiştir: “Ebû Leheb’in iki eli kurusun” ayeti inince Ebû Leheb’in karısına, Peygamberin onu hicvettiği haberi ulaştı. O, “Beni neyle hicvediyor? Muhammed’in söylediği gibi beni hiç odun taşırken, boynumda hurma lifi ip varken gördünüz mü?” dedi. Bir süre bekledi, sonra Peygambere geldi ve “Rabbin seni terk etti ve sana darıldı” dedi. Bunun üzerine Allah “Kuşluk vaktine ve kararıp durgunlaştığı zaman geceye andolsun; Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı” ayetlerini indirdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tebbet 3

Alevli bir ateşe girecek

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Seyasla naran zate leheb (alevli bir ateşe girecek)

Mukatil Tefsiri
Yani Ebû Leheb dumansız, alevli bir ateşe girecek ve onunla kuşatılacaktır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ebû Leheb, alevli bir ateşe girecek ve onunla yanacaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tebbet 2

Malı ve kazandığı ona fayda vermedi

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma ağna anhu maluhu (malı ona fayda vermedi) ve ma keseb (ve kazandıkları da)

Mukatil Tefsiri
Yani ahirette malı da fayda vermeyecek, kazandıkları da. Buradaki “kazandıkları”ndan maksat oğulları Utbe, Uteybe ve Muattib’dir. Çünkü insanın evladı onun kazancındandır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Malı Allah’ın gazabını ondan neyle savdı, ona ne fayda verdi? “Kazandığı” ise çocuklarıdır. Ebû’t-Tufeyl’den rivayet edilmiştir: Ebû Leheb’in oğulları İbn Abbas’ın yanına geldiler ve evde çekişmeye başladılar. İbn Abbas, gözleri görmediği hâlde aralarını ayırmak için kalktı; onlardan biri onu itti ve yatağa düştü. Bunun üzerine öfkelendi ve “Şu kötü kazancı benden çıkarın” dedi. Başka bir rivayette İbn Abbas bir gün Ebû Leheb’in çocuklarını kavga ederken gördü; aralarını ayırıyor ve “Bunlar onun kazandığı şeylerdendir” diyordu. Mücahid, “Malı da kazandığı da ona fayda vermedi” ayetinde “kazandığı” sözünü “çocuğu” diye açıklamıştır. Yine Mücahid, “Çocukları onun kazancındandır” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tebbet 1

Ebu Leheb’in iki eli kurusun, kurudu da

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tebbet yeda ebi lehebin (Ebu Leheb’in elleri kurusun) ve teb (ve kendisi de kurudu)

Mukatil Tefsiri
Ebû Leheb’in asıl adı Abdüluzzâ b. Abdülmuttalib idi ve Nebi’nin amcasıydı. Yanakları kızıl olduğu ve sanki yüzünden ateş parlıyormuş gibi göründüğü için ona “Ebû Leheb” denirdi.

Allah:

“Yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ 214)

ayetini indirince Nebi:

“Ey Ali! Bana yakın akrabalarımı uyarmam emredildi. Bana bir yemek hazırla ki onları davet edip Allah’ın mesajını bildireyim.”

buyurdu.

Ali bir koyun satın aldı, onu pişirdi ve bir kap süt getirdi. Nebi, Benî Hâşim ve Benî Muttalib’i çağırdı. Onlar kırka yakın kişiydi. Bir koyundan yiyip doyuncaya kadar yediler, bir kap sütten içip kandılar.

Bunun üzerine Ebû Leheb:

“Muhammed sizi bununla büyüledi. Bizden on kişi bir deve yavrusu yer, bir kap süt içer. Muhammed ise sizi bir koyunla doyurdu, bir kap sütle kandırdı.”

dedi.

Bu söz Nebi’yi üzdü ve o gece onları uyarmadı. Sonra Ali’ye yeniden aynı şekilde yemek hazırlamasını emretti. Ali tekrar hazırladı. Onlar yine yiyip içtiler. Bunun üzerine Nebi:

“Ey Benî Hâşim ve Benî Muttalib! Ben size Allah tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim. Size Araplardan hiç kimsenin getirmediği şeyi getirdim. Size dünyada şeref getirdim. Müslüman olun ki kurtuluşa eresiniz, bana itaat edin ki doğru yolu bulasınız.”

buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Leheb:

“Helâk olasın ey Muhammed! Bizi bütün gün bunun için mi topladın?”

dedi.

Allah bunun üzerine:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun, kurudu da.”

ayetini indirdi. Yani Ebû Leheb helak oldu ve hüsrana uğradı.

Ebu Leheb dedi ki: “Bununla sizi büyüledi, bizden on kişi bir koyunu yer ve bir kap içer, Muhammed ise kırk kişiyi bir koyundan doyurdu ve bir kap sütten kandırdı”, Resul bunu ondan işitince ona ağır geldi ve o gece onları uyarmadı, peygamber Ali’ye bir başka gece onlar için bunun gibi hazırlamasını emretti, o da yaptı, yediler ve kandılar, sonra peygamber dedi ki: “Ey Haşimoğulları ve Muttaliboğulları, ben size Allah’tan bir uyarıcıyım ve size Allah’tan bir müjdeleyiciyim, ben size Araplardan hiç kimsenin getirmediğini getirdim, size dünyada şeref getirdim, İslam’a girin kurtulursunuz ve bana itaat edin hidayet bulursunuz”, Ebu Leheb dedi ki: “Helak olasın ey Muhammed, bütün gün bunun için mi bizi çağırdın?”, bunun üzerine Allah onda şu ayeti indirdi: “Ebu Leheb’in iki eli kurusun ve kurudu”, yani Ebu Leheb zarar etti.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ebû Leheb’in iki eli hüsrana uğradı; kendisi de hüsrana uğradı. “Ebû Leheb’in iki eli kurusun” ifadesiyle onun ameli hüsrana uğradı anlamı kastedilmiştir. Bazı Arap dili bilginleri, “Ebû Leheb’in iki eli kurusun” sözünün Allah tarafından ona karşı bir beddua olduğunu, “kurudu da” sözünün ise haber olduğunu söylemiştir. Abdullah’ın kıraatinde bunun “Ebû Leheb’in iki eli kurusun; gerçekten de kurudu” şeklinde olduğu zikredilmiştir. Buraya “gerçekten” anlamındaki edatın girmesi, bunun haber olduğuna delildir. Bu, birinin başkasına “Allah seni helak etsin; gerçekten de helak etti” veya “Allah seni salih kılsın; gerçekten de salih kıldı” demesine benzer.

Tefsir ehli de bu anlama yakın açıklama yapmıştır. Katade, “Ebû Leheb’in iki eli kurusun” hakkında “hüsrana uğradı; o da hüsrana uğradı” demiştir. İbn Zeyd şöyle demiştir: “‘Teb’ hüsrandır. Ebû Leheb Peygambere, ‘Ey Muhammed, sana iman edersem bana ne verilecek?’ dedi. Peygamber, ‘Müslümanlara verilenin aynısı’ buyurdu. Ebû Leheb, ‘Onlardan üstünlüğüm olmayacak mı?’ dedi. Peygamber, ‘Başka ne istiyorsun?’ buyurdu. Ebû Leheb, ‘Benimle onların eşit olacağı böyle dine yazıklar olsun!’ dedi. Bunun üzerine Allah, ‘Ebû Leheb’in iki eli kurusun’ buyurdu; yani ellerinin yaptığı sebebiyle.”

Bu surenin Ebû Leheb hakkında indiği söylenmiştir. Çünkü Peygamber, “En yakın akrabanı uyar” ayeti inince daveti kendi yakınlarına özel olarak yöneltmiş ve onları çağırmıştı. Ebû Leheb ona, “Günün geri kalanı sana kurusun; bizi bunun için mi çağırdın?” demişti. İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: Peygamber bir gün Safâ tepesine çıkıp “Sabah baskını!” diye seslendi. Kureyş onun yanına toplandı ve “Ne oldu?” dediler. Peygamber, “Size düşmanın sabah veya akşam size saldıracağını haber versem beni doğrular mıydınız?” dedi. Onlar, “Evet” dediler. Peygamber, “Ben sizi şiddetli bir azabın önünde uyaran kişiyim” buyurdu. Ebû Leheb, “Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi çağırıp topladın?” dedi. Bunun üzerine Allah “Ebû Leheb’in iki eli kurusun” suresini sonuna kadar indirdi. Başka bir rivayette, “En yakın akrabanı uyar” ayeti inince Peygamber Safâ’ya çıktı, “Sabah baskını!” diye seslendi; insanlar geldi, kimi kendisi geldi, kimi elçisini gönderdi. Peygamber, “Ey Hâşimoğulları, ey Abdülmuttaliboğulları, ey Fihroğulları…” diye seslendi ve “Size bu dağın eteğinde üzerinize saldırmak isteyen bir süvari birliği olduğunu haber versem beni doğrular mısınız?” dedi. Onlar, “Evet” dediler. Peygamber, “Ben sizi şiddetli bir azabın önünde uyaran kişiyim” buyurdu. Ebû Leheb, “Günün geri kalanı sana kurusun; bizi bunun için mi çağırdın?” dedi. Bunun üzerine “Ebû Leheb’in iki eli kurusun; kurudu da” ayeti indi. Başka bir rivayette Peygamber, “Ey falanoğulları, ey falanoğulları, ey Abdülmuttaliboğulları, ey Abdümenâfoğulları” diye seslendi. Onlar toplanınca, “Size bu dağın eteğinden bir süvari birliği çıkacağını haber versem beni doğrular mısınız?” dedi. Onlar, “Senin üzerinde hiç yalan denemedik” dediler. Peygamber, “Ben sizi şiddetli bir azabın önünde uyaran kişiyim” buyurdu. Ebû Leheb, “Yazıklar olsun sana, bizi sadece bunun için mi topladın?” dedi. Sonra kalktı. Bunun üzerine bu sure indi. A‘meş bunu “Ebû Leheb’in iki eli kurusun; gerçekten de kurudu” şeklinde okumuştur. Süfyan’dan rivayet edildiğine göre Ebû Leheb, Peygamberin amcasıydı ve adı Abdüluzzâ idi. Peygamber ona ve başkalarına gönderildiğinde onları uyardı. Ebû Leheb, “Yazıklar olsun sana, bunun için mi bize gönderildin?” dedi. Bunun üzerine Allah “Ebû Leheb’in iki eli kurusun” buyurdu.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nasr 3

O halde Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile; şüphesiz O tövbeleri çok kabul edendir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-sebbih bi-hamdi rabbike (Rabbini hamd ile tesbih et) ve-stagfirh (ve ondan bağışlanma dile) innehu kane tevvaba (şüphesiz O çok tövbeleri kabul edendir)

Mukatil Tefsiri
Yani Rabbini çokça zikret ve günahlarından dolayı O’ndan bağışlanma iste. Çünkü O, istiğfar edenlerin tevbesini kabul edendir.

Bu sure, Nebi’nin vefatının yaklaştığını bildiren bir işaret oldu. Nebi bu sureyi Ebû Bekir ve Ömer’e okuyunca sevindiler. Abdullah b. Abbas ise işitince ağladı. Bunun üzerine Nebi ona:

“Doğru söyledin.”

buyurdu.

Nebi bu sureden sonra seksen gün yaşadı. Daha sonra Resulullah elini İbn Abbas’ın başına koyup şöyle dua etti:

“Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona te’vili öğret.”

Bu sure peygamberin ölümünün işareti idi. Onu Ebû Bekir ve Ömer’e okudu, onlar sevindiler. Abdullah bin Abbas duyunca ağladı. Peygamber ona “doğru söyledin” dedi. Peygamber bundan sonra seksen gün yaşadı ve Resul İbn Abbas’ın başını eliyle sıvazladı ve “Allah’ım onu dinde fakih kıl ve ona te’vili öğret” dedi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Rabbini tesbih et, O’nu hamdi ve şükrüyle yücelt; çünkü sana verdiği vaadi yerine getirmiştir. Sen o zaman artık O’na kavuşacak ve senden önceki peygamberlerin tattığı ölümü tadacaksın.

İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: Ömer b. Hattab, bazı kimselere “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” ayeti hakkında sordu. Onlar, “Şehirlerin ve sarayların fethi” dediler. Ömer, “Peki sen ne dersin ey İbn Abbas?” dedi. İbn Abbas, “Bu, Muhammed için verilen bir örnektir; kendisine ölümünün yaklaştığı bildirilmiştir” dedi. Başka bir rivayette Ömer, İbn Abbas’ı kendisine yaklaştırırdı. Abdurrahman, “Bizim de onun gibi oğullarımız var” deyince Ömer, “O, senin bildiğin yerdendir” dedi. Sonra İbn Abbas’a bu sureyi sordu. İbn Abbas, “Bu onun ecelidir; Allah bunu ona bildirmiştir” dedi. Ömer de “Ben de bundan senin bildiğinden başkasını bilmiyorum” dedi. Ebû Rezîn yoluyla İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: Ömer “Bu nedir?” diye sordu; yani “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” suresini kastetti. İbn Abbas, “Allah’ın yardımı geldiğinde”den “O’ndan bağışlanma dile”ye kadar okudu ve “Sen öleceksin; çünkü O tövbeleri çok kabul edendir” dedi. Ömer, “Biz de bundan senin söylediğinden başkasını bilmiyoruz” dedi. Yine İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir: Bu sure inince Peygamber, kendisine ölümünün bildirildiğini anladı. Ebû Küreyb ve İbn Vekî‘, İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” ayeti inince Peygamber şöyle buyurdu: “Bana ölümüm bildirildi; sanki o yıl ruhum alınacak gibidir.” İbn Abbas başka bir rivayette şöyle demiştir: “Bu, Allah’ın ona ölümünü haber verdiği zamandı. Yani insanların Allah’ın dinine bölük bölük girdiklerini gördüğünde, insanların İslam’a girmesi gerçekleştiğinde, işte o vakit ecelin yaklaşmıştır. O hâlde Rabbini hamdiyle tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile; çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.”

Âişe’den rivayet edilmiştir: Peygamber ölmeden önce sık sık “Allah’ım, seni hamdinle tesbih ederim; senden bağışlanma diler ve sana tövbe ederim” derdi. Âişe, “Ey Allah’ın Resulü, söylemeye başladığını gördüğüm bu sözler nedir?” dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Ümmetimde gördüğümde bunu söyleyeceğim bir alamet bana bildirildi: ‘Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde’ suresinin sonuna kadar.” Başka bir rivayette Âişe şöyle demiştir: “Bu sure indirildiğinden beri Peygamberin, ‘Allah’ım, Rabbimiz, seni hamdinle tesbih ederiz; Allah’ım beni bağışla’ demeden söz söylediğini işitmedim.” Yine Âişe’den rivayet edilmiştir: Peygamber rükûunda ve secdesinde çokça “Allah’ım, seni hamdinle tesbih ederim; Allah’ım beni bağışla” derdi ve Kur’an’ı böyle tevil ederdi. Şa‘bî yoluyla Âişe’den rivayet edilmiştir: Peygamber sık sık “Allah’ı hamdiyle tesbih ederim, Allah’tan bağışlanma diler ve O’na tövbe ederim” derdi. Âişe ona bunu çok söylediğini belirtince Peygamber şöyle buyurdu: “Rabbim bana ümmetimde bir alamet göreceğimi haber verdi ve o alameti gördüğümde O’nu hamdiyle tesbih etmemi, O’ndan bağışlanma dilememi emretti. Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir. Ben o alameti gördüm: Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde.”

Ümmü Seleme’den rivayet edilmiştir: Peygamber ömrünün son döneminde ne kalkar, ne oturur, ne gider, ne gelir, mutlaka “Allah’ı hamdiyle tesbih ederim” derdi. Ümmü Seleme, “Ey Allah’ın Resulü, sen ‘Allah’ı hamdiyle tesbih ederim’ sözünü çok söylüyorsun; gidip gelirken, kalkıp otururken hep bunu söylüyorsun” dedi. Peygamber, “Ben bununla emrolundum” buyurdu ve “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” suresini sonuna kadar okudu.

Atâ b. Yesâr’dan rivayet edilmiştir: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” suresinin tamamı Medine’de, Mekke’nin fethinden ve insanların dine girmesinden sonra indi; bu sure Peygambere ölümünü haber veriyordu. Ebû Âliye’den rivayet edilmiştir: Bu sure inip Peygambere ölümü bildirildiğinde, oturduğu hiçbir meclisten “Allah’ım, seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve sana tövbe ederim” demeden kalkmazdı. Başka bir rivayette, bu sure inince Peygamberin en çok söylediği sözlerden birinin şu olduğu aktarılmıştır: “Allah’ım, seni hamdinle tesbih ederim. Rabbim, beni bağışla ve tövbemi kabul et; şüphesiz sen tövbeleri çok kabul eden, çok merhamet edensin.”

Katade, İbn Abbas’tan şöyle nakletmiştir: “Bu sure, Allah’ın Peygamberi için koyduğu bir alamet ve belirlediği bir sınırdır; Allah bu sureyle ona ölümünü haber vermiştir. Yani bundan sonra ancak az yaşayacaksın.” Katade şöyle demiştir: “Allah’a yemin ederim ki bundan sonra ancak az yaşadı; iki yıl sonra vefat etti.” İbn Mesud’dan rivayet edilmiştir: Bu sure indiğinde Peygamber çokça şöyle derdi: “Allah’ım, seni hamdinle tesbih ederim. Allah’ım beni bağışla. Rabbimiz, seni hamdinle tesbih ederim. Allah’ım beni bağışla; şüphesiz sen tövbeleri çok kabul eden, çok bağışlayansın.” Dahhâk da “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” suresi hakkında “Bu sure, Allah’ın Resulünün ölümüne işaret eden bir ayetti” demiştir. Mücahid ise “O’ndan bağışlanma dile; çünkü O tövbeleri çok kabul edendir” ayeti hakkında “Bil ki o zaman öleceksin” demiştir.

“Ve O’ndan bağışlanma dile” ifadesinin anlamı, Allah’tan günahlarını bağışlamasını istemektir. “Çünkü O tövbeleri çok kabul edendir” demek ise, O’nun itaat eden kuluna sevdiği şeye dönüşle yönelen, tövbeleri kabul eden olduğu anlamındadır. Buradaki “O” zamiri, yüce Allah’a dönmektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nasr 2

Ve insanların Allah’ın dinine bölük bölük girdiklerini gördüğünde

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve raeyte n-nase (ve insanları gördüğünde) yedhulune fi dini llah (Allah’ın dinine girerken) efvaca (grup grup)

Mukatil Tefsiri
Yani Yemen halkının ve diğer Arap kabilelerinin topluluklar halinde Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde. İnsanlar birer ikişer değil, kabileler ve topluluklar halinde İslam’a giriyorlardı. Bu durum Nebi’nin ecelinin yaklaştığına işaretti.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Arapların çeşitli sınıflarından ve kabilelerinden, Yemen halkından ve Nizâr kabilelerinden insanların Allah’ın dinine bölük bölük girdiklerini gördüğünde. Yani onları senin kendisiyle gönderildiğin Allah’ın dinine ve kendilerini çağırdığın itaate zümreler hâlinde, grup grup girerken gördüğünde. Mücahid, “Allah’ın dinine bölük bölük” ifadesi hakkında “zümre zümre” demiştir.

Âişe’den rivayet edilmiştir: Peygamber sık sık “Allah’ı hamdiyle tesbih ederim, Allah’tan bağışlanma diler ve O’na tövbe ederim” derdi. Âişe şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Resulü, seni ‘Allah’ı hamdiyle tesbih ederim, Allah’tan bağışlanma diler ve O’na tövbe ederim’ sözünü çok söylerken görüyorum” dedim. O da şöyle buyurdu: “Rabbim bana ümmetimde bir alamet göreceğimi haber verdi. Onu gördüğümde ‘Allah’ı hamdiyle tesbih ederim, O’ndan bağışlanma diler ve O’na tövbe ederim’ sözünü çoğaltacaktım. İşte onu gördüm: Allah’ın yardımı ve fetih, yani Mekke’nin fethi geldiğinde ve insanların Allah’ın dinine bölük bölük girdiklerini gördüğünde, Rabbini hamdiyle tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile; çünkü O tövbeleri çok kabul edendir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Nasr 1

Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İza cae nasru llah (Allah’ın yardımı geldiğinde) vel-feth (ve fetih)

Mukatil Tefsiri
Bu sure Mekke ve Tâif’in fethinden sonra nazil oldu. Buradaki “fetih”, Mekke’nin fethidir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, kavmin olan Kureyş’e karşı Allah’ın yardımı sana geldiğinde ve fetih gerçekleştiğinde; buradaki fetih Mekke’nin fethidir. Mücahid, “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” ayeti hakkında “Mekke’nin fethi” demiştir. İbn Zeyd de “Allah ona fetih verdiği ve onu yardımıyla desteklediği zaman” demiştir.

İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Peygamber Medine’de iken şöyle buyurmuştur: “Allah büyüktür, Allah büyüktür; Allah’ın yardımı ve fetih geldi, Yemen halkı geldi.” Kendisine “Ey Allah’ın Resulü, Yemen halkı nedir?” denildi. O da şöyle buyurdu: “Kalpleri ince, tabiatları yumuşak bir kavimdir. İman Yemenlidir, fıkıh Yemenlidir, hikmet Yemenlidir.” İkrime’den de rivayet edilmiştir: “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde” ayeti inince Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ın yardımı ve fetih geldi, Yemen halkı geldi.” Onlar, “Ey Allah’ın Peygamberi, Yemen halkı nedir?” dediler. O da şöyle buyurdu: “Kalpleri ince, tabiatları yumuşaktır. İman Yemenlidir, hikmet Yemenlidir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kafirun 6

Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lekum dinukum (sizin dininiz size) ve liye din (benim dinim bana)

Mukatil Tefsiri
Yani sizin üzerinde bulunduğunuz din size aittir, benim üzerinde bulunduğum din de banadır. Nebi bunu söyledikten sonra onların yanından ayrıldı. Bunun üzerine müşriklerden bazıları:

“O sizin dininizden uzaklaştı.”

dediler ve Nebi’ye hakaret edip eziyet ettiler. Daha sonra bu hükmün, Tevbe suresindeki:

“Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.” (Tevbe 5)

ayetle neshedildiği söylenmiştir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Sizin dininiz size; siz onu asla terk etmeyeceksiniz. Çünkü üzerinize mühür vurulmuş, ondan ayrılmayacağınıza ve onun üzerinde öleceğinize hükmedilmiştir. Benim dinim de banadır; ben de üzerinde bulunduğum dini asla terk etmeyeceğim. Çünkü Allah’ın önceki ilminde, benim ondan başka bir dine geçmeyeceğim geçmiştir.

Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: İbn Zeyd, “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bu müşrikler hakkındadır.” Sonra şöyle dedi: “Yahudiler yalnız Allah’a ibadet eder ve şirk koşmazlar; fakat bazı peygamberleri ve onların Allah katından getirdiklerini inkâr ederler. Allah’ın Resulünü ve onun Allah katından getirdiklerini de inkâr ederler. Peygamberlerden bazı toplulukları zulüm ve düşmanlıkla öldürdüler. Onlardan kalan topluluk, Buhtunnasr ortaya çıkıncaya kadar kaldı; sonra ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Allah’a dua ettiler, fakat onu ibadet edilen hâline getirmediler ve Hıristiyanların yaptığı gibi yapmadılar. Hıristiyanlar ise ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler ve ona ibadet ettiler.”

Bazı Arap dili bilginleri, “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem” ve sonrasındaki tekrarın pekiştirme için olduğunu söylemiştir. Bu, “Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır; gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır” ayetinde ve “Andolsun cehennemi göreceksiniz; sonra onu kesin gözle göreceksiniz” ayetinde olduğu gibidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kafirun 5

Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la entum abidune (ve siz kulluk eden değilsiniz) ma a‘bud (benim kulluk ettiğime)

Mukatil Tefsiri
Yani bundan sonra da siz benim ibadet ettiğim Allah’a kulluk etmeyeceksiniz.

Taberi Tefsiri
Yani siz de gelecekte hiçbir zaman benim şimdi ve gelecekte ibadet ettiğim Allah’a ibadet edecek değilsiniz. Bu böyle söylenmiştir; çünkü Allah’ın hitabı, müşriklerden belirli şahıslar hakkındaydı. Allah onların asla iman etmeyeceklerini biliyordu ve bu, O’nun önceki ilminde geçmişti. Bu yüzden Peygamberine, onların ümit ettikleri ve içlerinden geçirdikleri şeyden onları ümitsiz kılmasını emretti. Bunun ne Peygamberden ne de onlardan herhangi bir zamanda gerçekleşmeyeceğini bildirdi. Aynı zamanda Allah, Peygamberini de onların iman etmelerini ve asla kurtuluşa ermelerini beklemekten ümitsiz kıldı. Gerçekten de onlar kurtuluşa ermediler; bir kısmı Bedir günü kılıçla öldürüldü, bir kısmı da bundan önce kâfir olarak öldü.

Bu konuda rivayetler de bu anlama uygun gelmiştir. Muhammed b. Musa el-Hareşî, Ebû Halef’ten, o Dâvûd’dan, o İkrime’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: Kureyş, Peygambere mal verip onu Mekke’nin en zengini yapmayı, istediği kadınlarla evlendirmeyi ve arkasından yürümeyi teklif ederek şöyle dedi: “Ey Muhammed, bunlar bizim katımızda senindir; yeter ki ilahlarımıza sövmekten vazgeç ve onları kötü anma. Bunu yapmazsan sana bir tek teklif sunuyoruz; onda hem senin hem bizim için fayda vardır.” Peygamber, “Nedir o?” dedi. Onlar, “Sen bir yıl bizim ilahlarımız olan Lât ve Uzzâ’ya ibadet et, biz de bir yıl senin ilahına ibadet edelim” dediler. Peygamber, “Rabbimden ne geleceğine bakayım” dedi. Bunun üzerine Levh-i Mahfuz’dan vahiy geldi: “De ki: Ey kâfirler!” suresi indi. Allah ayrıca “De ki: Ey cahiller, bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?” ayetinden “Artık Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol” ayetine kadar olan kısmı indirdi.

Yakub, İbn Uleyye’den, o Muhammed b. İshak’tan, o da Bahtirî’nin azatlısı Said b. Mînâ’dan nakletmiştir: Velîd b. Muğîre, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib ve Ümeyye b. Halef Peygamberle karşılaştılar ve şöyle dediler: “Ey Muhammed, gel bizim ibadet ettiğimize ibadet et, biz de senin ibadet ettiğine ibadet edelim. Seni bütün işlerimize ortak edelim. Eğer senin getirdiğin şey bizim elimizde olandan daha hayırlıysa, biz ona ortak olmuş ve ondan payımızı almış oluruz. Eğer bizim elimizde olan senin elindekinden daha hayırlıysa, sen bizim işimize ortak olmuş ve ondan payını almış olursun.” Bunun üzerine Allah, “De ki: Ey kâfirler!” suresini sonuna kadar indirdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kafirun 4

Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la ene abidun (ve ben kulluk eden değilim) ma abedtum (sizin taptığınıza)

Mukatil Tefsiri
Yani bundan sonra da sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet etmeyeceğim.

Taberi Tefsiri
Yani ben gelecekte de sizin geçmişte ibadet ettiğiniz şeylere ibadet edecek değilim.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kafirun 3

Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la entum abidune (ve siz kulluk eden değilsiniz) ma a‘bud (benim kulluk ettiğime)

Mukatil Tefsiri
Yani siz bugün benim kulluk ettiğim Allah’a ibadet etmiyorsunuz.

Taberi Tefsiri
Yani siz de şimdi benim ibadet ettiğim Allah’a ibadet edecek değilsiniz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kafirun 2

Ben sizin taptıklarınıza tapmam.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
La a‘budu (kulluk etmem) ma ta‘budun (sizin taptığınıza)

Mukatil Tefsiri
Nebi onların yanına gelip:

“Ey kâfirler!”

dedi. Onlar:

“Ey Muhammed, sana ne oldu?”

dediler. Bunun üzerine Nebi:

“Ben sizin bugün tapmakta olduğunuz ilahlara tapmam.”

buyurdu.

Taberi Tefsiri
Yani ben şimdi sizin ibadet ettiğiniz ilahlara ve putlara ibadet etmem.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kafirun 1

De ki: Ey kâfirler!

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kul (de ki) ya eyyuhe l-kafirun (ey inkâr edenler)

Mukatil Tefsiri
Bu sure, Kureyş’in alaycı müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Nebi Mekke’de Necm suresini okuyordu. Şu ayetlere geldiğinde:

“Lât’ı, Uzzâ’yı ve diğer üçüncü put Menât’ı gördünüz mü?” (Necm 19-20)

şeytan onun diline bir söz attı. Bunun üzerine Ebû Cehil b. Hişâm, Şeybe ve Utbe b. Rebîa, Ümeyye b. Halef, Âs b. Vâil ve Kureyş’in diğer alaycıları Kâbe’nin arkasında toplanarak:

“Ey Muhammed! Şu iki şeyden biri olmadıkça senden ayrılmayacağız: Ya sen bizim dinimizin bir kısmına girip ilahlarımıza taparsın, biz de senin dininin bir kısmına girip ilahına taparız; yahut sen bizim ilahlarımızdan uzaklaşırsın, biz de senin ilahından uzaklaşırız.”

dediler. Bunun üzerine Allah o anda bu sureyi indirdi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurmaktadır: Rivayet edildiğine göre kavminden müşrikler ona, bir yıl Allah’a ibadet etmeleri karşılığında Peygamberin de bir yıl onların ilahlarına ibadet etmesini teklif etmişlerdi. Bunun üzerine Allah, onlara verilecek cevabı Peygamberine öğreterek şöyle buyurdu: Ey Muhammed, ilahlarına bir yıl ibadet etmeni isteyen ve buna karşılık senin ilahına bir yıl ibadet edeceklerini söyleyen bu müşriklere de ki: Ey Allah’ı inkâr eden kâfirler!

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kevser 3

Şüphesiz sana kin tutan, işte o soyu kesik olandır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne şanieke (şüphesiz sana kin tutan) huve l-ebter (asıl soyu kesik olandır)

Mukatil Tefsiri
Nebi, Benî Sehm kapısından Mescid-i Haram’a girmişti. Kureyş’ten bazı kişiler mescitte oturuyordu. Nebi oturmadan Safâ kapısından çıktı. Onlar Nebi’yi çıkarken gördüler fakat girerken görmedikleri için tanımadılar. Bu sırada Âs b. Vâil es-Sehmî, Safâ kapısında Nebi ile karşılaştı. O sırada Nebi’nin oğlu Abdullah vefat etmişti. Araplar, öldüğünde kendisinden sonra miras bırakacak erkek çocuğu olmayan kimseye “ebter” derlerdi. Âs b. Vâil meclise dönünce ona:

“Kiminle karşılaştın?”

diye sordular.

O da:

“Ebter olanla.”

dedi.

Bunun üzerine Allah:

“Şüphesiz sana kin besleyen var ya, işte asıl soyu kesik olan odur.”

ayetini indirdi. Yani sana buğzeden kimse, yani Âs b. Vâil, hayırdan kesilmiş olanın kendisidir. Ey Muhammed! Sen ise ben anıldığım zaman benimle birlikte anılacaksın.

Bunun üzerine Allah onun zikrini insanlar arasında yüceltti. Nebi’nin adı Müslümanların bayramlarında, namazlarında, ezanda, kamette ve her yerde anılır oldu; hatta kadınların hutbelerinde ve insanların ihtiyaçlarını dile getirdikleri konuşmalarda bile anılır hale geldi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “sana buğzeden” sözü, “Ey Muhammed, sana düşmanlık eden ve senden nefret eden kimse” demektir. “Odur ebter” ifadesindeki “ebter” ise daha aşağı, daha zelil, ardı kesilmiş ve soyundan devamı olmayan kimse anlamındadır. Tefsir ehli, bu sözle kimin kastedildiği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun Âs b. Vâil es-Sehmî olduğunu söylemiştir. Ali, Ebû Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Sana buğzeden” yani “düşmanın” demektir. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Sana buğzedenin kendisidir ebter olan” ayetindeki kişi Âs b. Vâil’dir. İbn Beşşâr, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o Hilâl b. Habâb’dan nakletmiştir: Said b. Cübeyr’in “Sana buğzedenin kendisidir ebter olan” ayeti hakkında “O Âs b. Vâil’dir” dediğini işittim. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Hilâl’den nakletmiştir: Hilâl, Said b. Cübeyr’e bu ayeti sormuş, o da “Düşmanın Âs b. Vâil’dir; kavminden kopup kesilmiştir” demiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Hâris de Hasan’dan, o Verka’dan; hepsi İbn Ebî Necîh yoluyla Mücahid’den nakletmiştir: “Sana buğzedenin kendisidir ebter olan” ayeti Âs b. Vâil hakkındadır. O, “Ben Muhammed’e buğzediyorum” demişti. Mücahid, “İnsanlardan kim ona buğzederse ebter odur” demiştir. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: Bu ayet Âs b. Vâil hakkındadır. O, “Ben Muhammed’e buğzediyorum; o ebterdir, soyu yoktur” demişti. Allah da “Sana buğzedenin kendisidir ebter olan” buyurdu. Katade’ye göre ebter, hakir, zayıf ve zelil demektir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Bu Âs b. Vâil’dir; bize ulaştığına göre ‘Ben Muhammed’e buğzediyorum’ demiştir.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Adam şöyle diyordu: Muhammed ancak ebterdir, gördüğünüz gibi onun soyu yoktur. Allah da ‘Sana buğzedenin kendisidir ebter olan’ buyurdu.”

Başkaları ise bunun Ukbe b. Ebî Muayt hakkında olduğunu söylemiştir. İbn Humeyd, Yakub el-Kummî’den, o Hafs b. Humeyd’den, o Şemr b. Atiyye’den nakletmiştir: Ukbe b. Ebî Muayt, “Peygamberin çocuğu kalmayacak, o ebterdir” derdi. Bunun üzerine Allah onun hakkında bu ayetleri indirdi: “Sana buğzeden” yani Ukbe b. Ebî Muayt, “odur ebter olan.”

Başka bir grup ise bunun Kureyş’ten bir topluluk hakkında olduğunu söylemiştir. İbn Müsenna, Abdülvehhâb’dan, o Dâvûd’dan, o İkrime’den nakletmiştir: “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibt ve tâğûta inanıyorlar ve inkâr edenler için ‘Bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar” ayeti Ka‘b b. Eşref hakkında inmiştir. Ka‘b Mekke’ye geldiğinde Mekkeliler ona, “Biz mi daha hayırlıyız, yoksa kavminden kesilmiş şu zayıf kimse mi? Biz hac ehliyiz, kurbanlık develerin kesim yeri bizdedir” dediler. Ka‘b, “Siz daha hayırlısınız” dedi. Bunun üzerine Allah onun hakkında bu ayeti indirdi; Peygamber hakkında böyle söyleyenler hakkında da “Sana buğzedenin kendisidir ebter olan” ayetini indirdi. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Bedr b. Osman’dan, o İkrime’den nakletmiştir: Peygambere vahiy gelince Kureyş, “Muhammed bizden kesildi” dedi. Bunun üzerine “Sana buğzedenin kendisidir ebter olan” ayeti indi. Yani seni kesiklikle suçlayan kişi ebterdir. İbn Beşşâr, İbn Ebî Adî’den, o Dâvûd b. Ebî Hind’den, o İkrime’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: Ka‘b b. Eşref Mekke’ye geldiğinde Mekkeliler ona geldiler ve “Biz sikâye ve sidâne ehliyiz; sen de Medine halkının efendisisin. Biz mi daha hayırlıyız, yoksa kavminden kopmuş şu zayıf kimse mi? O kendisinin bizden daha hayırlı olduğunu sanıyor” dediler. Ka‘b, “Bilakis siz ondan daha hayırlısınız” dedi. Bunun üzerine “Sana buğzedenin kendisidir ebter olan” ayeti ve “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi?” ayetinden “yardımcı” ifadesine kadar olan bölüm indirildi.

Bana göre bu konuda doğruya en yakın olan şudur: Yüce Allah, Peygambere buğzeden kimsenin daha aşağı, daha zelil ve ardı kesik olduğunu haber vermiştir. Bu, ona buğzeden herkesin vasfıdır; ayet belli bir kişi hakkında inmiş olsa bile hükmü, Peygambere düşmanlık eden herkes için geçerlidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kevser 2

O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-salli li-rabbike (öyleyse Rabbin için namaz kıl) ve-nhar (ve kurban kes)

Mukatil Tefsiri
Yani beş vakit namazı Rabbin için kıl ve kurban günü develeri Allah için kurban et. Çünkü müşrikler Allah için namaz kılmaz ve O’nun adına kurban kesmezlerdi.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli, Allah’ın Peygamberine bu hitapla emrettiği namazın ve “kurban kes” sözünün anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” sözüyle farz namaza devam etmeye ve onu vaktinde korumaya teşvik edildiğini söylemiştir. Ali’den gelen bazı rivayetlerde “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” ifadesi, namazda sağ eli sol el üzerine koymak diye açıklanmıştır. Abdurrahman b. Esved et-Tufâvî, Muhammed b. Rebîa’dan, o Yezîd b. Ebî Ziyâd b. Ebî’l-Ca‘d’dan, o Âsım el-Cahderî’den, o Ukbe b. Zuhayr’den, o Ali’den nakletmiştir: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” yani “namazda sağ eli sol el üzerine koymak” demektir. İbn Beşşâr, Abdurrahman’dan, o Hammâd b. Seleme’den, o Âsım el-Cahderî’den, o Ukbe b. Zıbyân’dan, o babasından, o Ali’den nakletmiştir: “Namazda eli el üzerine koymak.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Hammâd b. Seleme’den, o Âsım el-Cahderî’den, o Ukbe b. Zuhayr’den, o babasından, o Ali’den nakletmiştir: Ali, “Sağ elini sol kolunun ortasına koyar, sonra ikisini göğsünün üzerine koyar” demiştir. Yine Mihran, Hammâd b. Seleme’den, o Âsım el-Ahvel’den, o Şa‘bî’den bunun benzerini nakletmiştir. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Yezîd b. Ebî Ziyâd’dan, o Âsım el-Cahderî’den, o Ukbe b. Zuhayr’den, o Ali’den nakletmiştir: “Namazda sağ eli sol el üzerine koymak.” İbn Beşşâr, Ebû Âsım’dan, o Avf’tan, o Ebû’l-Kamûs’tan nakletmiştir: “Namazda eli el üzerine koymak.” İbn Humeyd, Ebû Sâlih el-Horasânî’den, o Hammâd’dan, o Âsım el-Cahderî’den, o babasından, o Ukbe b. Zıbyân’dan nakletmiştir: Ali, “Sağ elini sol kolunun ortasına koyar, sonra ikisini göğsünün üzerine koyar” demiştir.

Başkaları ise “Rabbin için namaz kıl” ile farz namazın, “kurban kes” ile de namaza başlarken elleri göğüs hizasına kaldırmanın kastedildiğini söylemiştir. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o İsrail’den, o Câbir’den, o Ebû Cafer’den nakletmiştir: “Namaz kıl” namazdır; “kurban kes” ise namaza ilk tekbirle girerken elleri kaldırmaktır.

Başka bir grup, “Rabbin için namaz kıl” ile farz namazın, “kurban kes” ile de kurbanlık develeri kesmenin kastedildiğini söylemiştir. İbn Humeyd, Hakkâm b. Selm ve Hârûn b. Muğîre’den, onlar Anbese’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Namaz kıl” farz namaz, “kurban kes” ise kurbanlık develeri kesmektir. Yakub, Hüşeym’den, o Atâ b. Sâib’den, o Said b. Cübeyr ve Haccâc’dan nakletmiştir: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” yani “Cem‘de sabah namazını kıl, Mina’da kurbanlık develeri kes.” Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Katar’dan, o Atâ’dan nakletmiştir: “Sabah namazı ve kurbanlık develeri kesmek.” Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Namaz farz namazdır; nahr ise kurban ibadeti ve kurban bayramı günü kesimdir.” İbn Humeyd, Cerîr’den, o Mansur’dan, o Hakem’den nakletmiştir: “Namaz kıl” yani “sabah namazı.”

Başkaları ise bunun anlamının, “Kurban günü bayram namazını kıl ve kurbanını kes” olduğunu söylemiştir. İbn Humeyd, Hârûn b. Muğîre’den, o Anbese’den, o Câbir’den, o Enes b. Mâlik’ten nakletmiştir: Peygamber namaz kılmadan önce kurban keserdi; sonra önce namaz kılması, sonra kurban kesmesi emredildi. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o Câbir’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Namazı kıl ve kurbanı kes.” Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Sâbit b. Ebî Safiyye’den, o Ebû Cafer’den nakletmiştir: “Rabbin için namaz kıl” namazdır. İkrime ise “Namaz ve kurban ibadetidir” demiştir. İbn Humeyd, Hakkâm’dan, o Ebû Cafer’den, o Rebî‘den nakletmiştir: “Kurban bayramı günü namaz kıldığında kurban kes.” İbn Humeyd, Yahya b. Vâdıh’tan, o Katar’dan nakletmiştir: Katar, Atâ’ya “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” ayetini sordu. Atâ, “Namaz kılar ve kurban kesersin” dedi. İbn Beşşâr, Ebû Âsım’dan, o Avf’tan, o Hasan’dan nakletmiştir: “Kurban kes.” Abdurrahman, Ebân b. Hâlid’den nakletmiştir: Hasan’ın “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” ayeti hakkında “kesimdir” dediğini işitmiştir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Kurbanlık develeri kesmek ve kurban günü namazıdır.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Kurban bayramı namazı ve nahr, kurbanlık develeri kesmektir.” Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Mina’da kurbanlık develerin kesim yerleri.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Câbir’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Kurban ibadetini kesmek.” Ali, Ebû Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Kurban günü kes.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Kurbanlık develeri kesmek.”

Başka bir grup ise bu emrin Peygambere şu sebeple verildiğini söylemiştir: Bazı kimseler Allah’tan başkası için namaz kılıyor ve Allah’tan başkası için kurban kesiyordu. Bu yüzden ona, “Namazını ve kurbanını Allah için yap; çünkü Allah’ı inkâr edenler bunları başkaları için yapar” denilmiştir. Yunus, İbn Vehb’den, o Ebû Sahr’dan, o Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî’den nakletmiştir: O bu ayet hakkında şöyle derdi: “Bazı insanlar Allah’tan başkası için namaz kılıyor ve Allah’tan başkası için kurban kesiyorlardı. Sana Kevser’i verdiysek ey Muhammed, namazın ve kurbanın yalnız benim için olsun.”

Başka bir grup ise bu ayetin Hudeybiye günü indiğini söylemiştir. O gün Peygamber ve ashabı kuşatılmış, Beytullah’tan alıkonmuştu. Allah ona namaz kılmasını, kurbanlık develeri kesmesini ve dönmesini emretti; o da bunu yaptı. Yunus, İbn Vehb’den, o Ebû Sahr’dan, o Ebû Muaviye el-Becelî’den, o Said b. Cübeyr’den nakletmiştir: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” ayeti Hudeybiye günü indi. Cebrail ona gelip “Kurban kes ve dön” dedi. Bunun üzerine Peygamber kalktı, fıtır ve nahr hutbesi gibi bir hutbe okudu, sonra iki rekât namaz kıldı, sonra kurbanlık develere yönelip onları kesti. İşte “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” sözü budur.

Başkaları ise “Namaz kıl ve Rabbine dua edip ondan iste” anlamını vermiştir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Ebû Sinan’dan, o Sâbit’ten, o Dahhâk’tan nakletmiştir: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” yani “Rabbin için namaz kıl ve iste.”

Bazı Arap dili bilginleri “kurban kes” ifadesini “göğsünü kıbleye çevir” şeklinde yorumlamıştır. Bazı Araplardan “Evleri birbirine karşı karşıyadır” anlamında “menâziluhum tetenâhar” dedikleri işitilmiştir; yani biri diğerinin göğüs hizasındadır, karşısındadır. Esedoğullarından birinin şu beyti okuduğu da zikredilmiştir: “Ey Ebû Hakem, sen Mücâlid’in amcası ve karşı karşıya duran Ebtah halkının efendisi misin?” Buradaki “mütenâhir”, bazısı bazısının karşısında olan demektir.

Bana göre bu görüşlerin doğruya en yakını şudur: Bunun anlamı, “Namazının tamamını yalnız Rabbin için, O’ndan başka denkler ve ilahlar olmaksızın halis kıl; kurbanını da putlar için değil, yalnız O’nun için yap” demektir. Bunu, Allah’ın sana verdiği eşsiz keramet ve hayra, yani Kevser’e şükür olarak yap. Çünkü Yüce Allah Peygamberine verdiği ikramı, nimetini ve Kevser’i haber vermiş, ardından “O hâlde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” buyurmuştur. Böylece anlaşılıyor ki Allah, ona verdiği nimete şükür olarak namazı ve kurbanı yalnız O’na has kılmasını istemiştir. Bu da bazı namazları veya bazı kurbanları özel kılmayı gerektirmez; çünkü konu nimetlere şükretmeye teşviktir. Buna göre sözün anlamı şudur: Ey Muhammed, biz sana Kevser’i nimet ve ikram olarak verdik. Öyleyse Rabbine ibadeti halis kıl; namazını ve kurban ibadetini yalnız O’na tahsis et. Allah’ı inkâr edip başkasına ibadet eden ve putlar için kurban kesenlerin yaptığının tersini yap.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kevser 1

Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnna a‘taynake l-kevser (şüphesiz biz sana kevseri verdik)

Mukatil Tefsiri
Kevser, cennet nehirlerinin en hayırlısı ve en büyüğüdür. Bu nehir coşkun şekilde akar; akışı ok gibi süratlidir. Çamuru güzel kokulu misktir. Çakıl taşları yakut, zebercet ve incidir. Kardan daha beyaz, köpükten daha yumuşak ve baldan daha tatlıdır. İki kıyısında içi boş inci kubbeler vardır. Her kubbenin uzunluğu bir fersah, genişliği bir fersahtır. Her kubbede altından dört bin kapı bulunmaktadır. Her kubbede hurilerden bir eş vardır ve onun yetmiş hizmetçisi bulunur.

Resulullah:

“Ey Cebrâil! Bu çadırlar nedir?”

diye sordu.

Cebrâil:

“Bunlar cennetteki eşlerinin meskenleridir.”

dedi.

Kevser’den, Allah’ın Muhammed suresinde zikrettiği cennet ehline ait dört nehir çıkar: su, şarap, süt ve bal nehirleri.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, biz sana Kevser’i verdik. Tefsir ehli Kevser’in anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları onun, Allah’ın Peygamberi Muhammed’e cennette verdiği bir nehir olduğunu söylemiştir. Yakub, Hüşeym’den, o Atâ b. Sâib’den, o Muhârib b. Disâr’dan, o İbn Ömer’den nakletmiştir: İbn Ömer şöyle demiştir: “Kevser, cennette bir nehirdir; iki kenarı altın ve gümüştendir, inci ve yakut üzerinde akar, suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır.” İbn Humeyd, Cerîr’den, o Atâ’dan, o Muhârib b. Disâr el-Bâhilî’den, o İbn Ömer’den nakletmiştir: “Kevser, cennette bir nehirdir; iki kenarı altındandır, yatağı inci ve yakut üzerindedir, suyu kardan daha beyaz, baldan daha tatlı, toprağı misk kokusundan daha güzeldir.” Ebû Küreyb, Ömer b. Ubeyd’den, o Atâ’dan, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Kevser, cennette bir nehirdir; iki kenarı altın ve gümüştendir, yakut ve inci üzerinde akar, suyu kardan daha beyaz ve baldan daha tatlıdır.” İbn Humeyd, Yakub el-Kummî’den, o Hafs b. Humeyd’den, o Şemr b. Atiyye’den, o Şakîk veya Mesrûk’tan nakletmiştir: “Âişe’ye, ‘Ey müminlerin annesi, cennetin ortası nedir?’ dedim. O şöyle dedi: ‘Cennetin ortasıdır; iki kenarı inci ve yakut köşkleridir, toprağı misk, çakılları inci ve yakuttur.’” Ahmed b. Ebî Süreyc er-Râzî, Ebû’n-Nadr ve Şebâbe’den, ikisi Ebû Cafer er-Râzî’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den, o bir adamdan, o Âişe’den nakletmiştir: Âişe şöyle demiştir: “Kevser cennette bir nehirdir; kim parmaklarını kulaklarına sokarsa o nehrin sesini işitir.” Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Ebû Cafer’den; İbn Ebî Süreyc de Ebû Nuaym’dan, o Ebû Cafer er-Râzî’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Enes’ten nakletmiştir: “Kevser cennette bir nehirdir.” Vekî‘, Süfyan’dan, o Ebû İshak’tan, o Ebû Ubeyde’den, o Âişe’den nakletmiştir: “Kevser cennette bir nehirdir; içi oyuk incidir.” Vekî‘, İsrail’den, o Ebû İshak’tan, o Ebû Ubeyde’den, o Âişe’den nakletmiştir: “Kevser cennette bir nehirdir; üzerinde gökteki yıldızlar sayısınca kap vardır.” Vekî‘, Ebû Cafer er-Râzî’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Âişe’den nakletmiştir: “Kim Kevser’in sesini işitmek isterse parmaklarını kulaklarına koysun.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Ebû İshak’tan, o Ebû Ubeyde’den, o Âişe’den nakletmiştir: “Cennette bir nehirdir; kıyıları içi oyuk incidir.” Yine Mihran, Ebû Muaz İsa b. Yezîd’den, o Ebû İshak’tan, o Ebû Ubeyde’den, o Âişe’den nakletmiştir: “Kevser, cennetin ortasında bir nehirdir; kıyıları içi oyuk incidir. Onda cennet ehli için gökteki yıldızlar sayısınca kaplar vardır.” Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik” ayetinde Kevser, Allah’ın Muhammed’e cennette verdiği nehirdir. Ahmed b. Ebî Süreyc, Mes‘ade’den, o Abdülvehhâb’dan, o Mücahid’den nakletmiştir: “Kevser cennette bir nehirdir; toprağı keskin kokulu misk, suyu da şaraptır.” İbn Ebî Süreyc, Ubeydullah’tan, o Ebû Cafer’den, o Rebî‘den, o Ebû Âliye’den nakletmiştir: “Kevser cennette bir nehirdir.” Rebî‘, İbn Vehb’den, o Süleyman b. Bilâl’den, o Şerîk b. Ebî Nemir’den nakletmiştir: Enes b. Mâlik şöyle anlatmıştır: “Peygamber gece yürütüldüğünde Cebrail onu dünya semasında götürdü; bir de baktı ki üzerinde inci ve zebercedden bir köşk bulunan bir nehir var. Toprağını kokladı, misk olduğunu gördü. ‘Ey Cebrail, bu nehir nedir?’ dedi. Cebrail, ‘Bu, Rabbinin senin için sakladığı Kevser’dir’ dedi.”

Başkaları Kevser ile çok hayrın kastedildiğini söylemiştir. Yakub, Hüşeym’den, o Ebû Bişr ve Atâ b. Sâib’den, ikisi Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Kevser, Allah’ın ona verdiği çok hayırdır.” Ebû Bişr dedi ki: “Said b. Cübeyr’e, ‘Bazı insanlar onun cennette bir nehir olduğunu söylüyor’ dedim. Said, ‘Cennetteki nehir de Allah’ın ona verdiği hayırdandır’ dedi.” Ebû Küreyb, İsmail b. İbrahim’den, o Atâ b. Sâib’den nakletmiştir: Muhârib b. Disâr, “Said b. Cübeyr Kevser hakkında ne dedi?” diye sordu. Ben, “İbn Abbas onun çok hayır olduğunu söyledi” dedim. O da, “Vallahi doğru söyledi” dedi. İbn Beşşâr, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o Atâ b. Sâib’den, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Kevser çok hayırdır.” İbn Beşşâr, Muhammed b. Cafer’den, o Şu‘be’den, o Ebû Bişr’den nakletmiştir: Ebû Bişr şöyle demiştir: “Said b. Cübeyr’e Kevser’i sordum. O, ‘Allah’ın ona verdiği çok hayırdır’ dedi. Ben, ‘Biz onun cennette bir nehir olduğunu işitirdik’ dedim. O da, ‘O da Allah’ın ona verdiği hayırdandır’ dedi.” İbn Müsenna, Abdüssamed’den, o Şu‘be’den, o Ebû Bişr’den, o Said b. Cübeyr’den nakletmiştir: “Kevser çok hayırdır.” İbn Beşşâr, Muhammed’den, o Şu‘be’den, o Umâre b. Ebî Hafsa’dan, o İkrime’den nakletmiştir: “O, peygamberlik ve Allah’ın ona verdiği hayırdır.” İbn Müsenna, Haremî b. Umâre’den, o Şu‘be’den, o Umâre’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Kevser çok hayırdır; Kur’an ve hikmettir.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Umâre b. Ebî Hafsa’dan, o İkrime’den nakletmiştir: “Kevser çok hayırdır.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Atâ b. Sâib’den, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik” yani “çok hayır verdik.” Mihran, Süfyan’dan, o Hilâl’den nakletmiştir: Hilâl şöyle demiştir: “Said b. Cübeyr’e ‘Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik’ ayetini sordum. O, ‘Allah ona hayrı çoğalttı’ dedi. Ben, ‘Cennette bir nehir midir?’ dedim. O, ‘Nehir ve başkasıdır’ dedi.” Zekeriyyâ b. Yahya b. Ebî Zâide, Ebû Âsım’dan, o İsa b. Meymûn’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Kevser çok hayırdır.” Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Hâris de Hasan’dan, o Verka’dan; hepsi İbn Ebî Necîh yoluyla Mücahid’den nakletmiştir: “Kevser çok hayırdır.” Hâris, Hasan’dan, o Verka’dan, o Mücahid’den nakletmiştir: “Kevser, hayrın tamamıdır.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Dünya ve ahiret hayrıdır.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Kevser çok hayırdır.” Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o Atâ b. Sâib’den, o Said b. Cübeyr’den nakletmiştir: “Kevser çok hayırdır.” Yine Vekî‘, Bedr b. Osman’dan nakletmiştir: İkrime’nin Kevser hakkında “Peygambere verilen hayır, peygamberlik ve Kur’an’dır” dediğini işitmiştir. Ahmed b. Ebî Süreyc er-Râzî, Ebû Dâvûd’dan, o Bedr’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik” yani “Allah’ın ona verdiği hayır, peygamberlik ve İslam’dır.”

Başkaları ise onun, Peygambere cennette verilen bir havuz olduğunu söylemiştir. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Matar’dan, o Atâ’dan nakletmiştir: “Kevser, cennette Peygambere verilen bir havuzdur.” Ahmed b. Ebî Süreyc, Ebû Nuaym’dan, o Matar’dan nakletmiştir: Matar şöyle demiştir: “Kâbe’yi tavaf ederken Atâ’ya ‘Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik’ ayetini sordum. O, ‘Peygambere verilen bir havuzdur’ dedi.”

Bana göre bu görüşlerin doğruya en yakını, Kevser’in Peygambere cennette verilen nehrin adı olduğunu söyleyen görüştür. Allah onu büyüklüğü sebebiyle çoklukla nitelemiştir. Bunu doğruya en yakın görüş saymamızın sebebi, bunun böyle olduğuna dair Peygamberden peş peşe gelen haberlerdir. Ahmed b. Mikdâm el-İclî, Mu‘temir’den nakletmiştir: Mu‘temir, babasının Katade’den, onun Enes’ten rivayet ettiğini işitmiştir. Enes şöyle demiştir: “Peygamber cennette yükseltildiğinde veya benzeri bir ifadeyle, ona iki kenarı içi oyuk yakut olan bir nehir gösterildi. Yanındaki melek elini ona vurdu ve misk çıkardı. Muhammed yanındaki meleğe, ‘Bu nedir?’ dedi. O da, ‘Bu, Allah’ın sana verdiği Kevser’dir’ dedi. Ona Sidretü’l-Müntehâ da yükseltildi ve orada büyük bir şey gördü.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den, o Enes’ten nakletmiştir: Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ben cennette yürürken bana bir nehir göründü; iki kenarında içi oyuk inci kubbeler vardı. Yanımdaki melek, ‘Bunun ne olduğunu biliyor musun? Bu, Allah’ın sana verdiği Kevser’dir’ dedi. Sonra elini onun toprağına vurdu ve çamurundan misk çıkardı.” İbn Avf, Âdem’den, o Şeybân’dan, o Katade’den, o Enes’ten nakletmiştir: Peygamber şöyle buyurmuştur: “Göğe çıkarıldığımda iki kenarı içi oyuk inci kubbeler olan bir nehre geldim. ‘Ey Cebrail, bu nedir?’ dedim. O, ‘Bu Rabbinin sana verdiği Kevser’dir’ dedi. Melek elini uzattı ve onun çamurunu keskin kokulu misk olarak çıkardı.” İbn Beşşâr, İbn Ebî Adî’den, o Humeyd’den, o Enes b. Mâlik’ten nakletmiştir: Peygamber şöyle buyurmuştur: “Cennete girdim; bir de baktım iki kenarı inci çadırlar olan bir nehir var. Elimi içinde akan şeye vurdum, bir de baktım keskin kokulu misk. ‘Ey Cebrail, bu nedir?’ dedim. O, ‘Bu Allah’ın sana verdiği Kevser’dir’ dedi.” İbn Müsenna, Abdüssamed’den, o Hemmâm’dan, o Katade’den, o Enes’ten, Yezid’in Said’den rivayetine benzer bir hadis nakletmiştir. Ahmed b. Ebî Süreyc, Ebû Eyyûb el-Abbâs’tan, o İbrahim b. Sa‘d’dan, o Muhammed b. Abdullah b. Müslim’den, o babasından, o Enes’ten nakletmiştir: Peygambere Kevser soruldu, o da şöyle buyurdu: “O, Allah’ın bana cennette verdiği bir nehirdir. Toprağı misk, suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Ona boyunları deve boyunları gibi kuşlar gelir.” Ebû Bekir, “Ey Allah’ın Resulü, onlar ne kadar yumuşaktır!” dedi. Peygamber, “Onları yiyenler onlardan daha nimet içindedir” buyurdu. Hallâd b. Eslem, Muhammed b. Amr b. Alkame b. Ebî Vakkâs el-Leysî’den, o Kesîr’den, o Enes b. Mâlik’ten nakletmiştir: Peygamber şöyle buyurmuştur: “Miraçta cennete girdiğimde bana Kevser verildi. Bir de baktım cennette bir nehirdir; iki yanında içi oyuk inciden evler vardır.” Muhammed b. Abdullah b. Abdilhakem, babası ve Şuayb b. Leys’ten, onlar Leys’ten, o Yezîd b. Hâd’dan, o Abdullah b. Müslim b. Şihâb’dan, o Enes’ten nakletmiştir: Bir adam Peygambere gelip “Ey Allah’ın Resulü, Kevser nedir?” diye sordu. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ın bana cennette verdiği bir nehirdir. Sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. İçinde boyunları deve boyunları gibi kuşlar vardır.” Ömer, “Ey Allah’ın Resulü, onlar pek nimetli olmalı” dedi. Peygamber, “Onları yiyenler onlardan daha nimetlidir” buyurdu. Yunus, Yahya b. Abdullah’tan, o Leys’ten, o İbnü’l-Hâd’dan, o Abdülvehhâb’dan, o Abdullah b. Müslim b. Şihâb’dan, o Enes’ten aynı rivayeti nakletmiştir. Ömer b. Osman b. Abdurrahman ez-Zührî, kardeşi Abdullah’tan nakletmiştir: Abdullah, Enes b. Mâlik’in şöyle haber verdiğini aktarmıştır: Bir adam Peygambere “Kevser nedir?” diye sordu. Peygamber şöyle buyurdu: “O, Allah’ın bana cennette verdiği bir nehirdir. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. İçinde boyunları deve boyunları gibi kuşlar vardır.” Ömer, “Ey Allah’ın Resulü, onlar nimetli olmalı” dedi. Peygamber, “Onları yiyenler onlardan daha nimetlidir” buyurdu. Ömer b. Osman dedi ki: İbn Ebî Üveys, babasından, o Zührî’nin kardeşinin oğlundan, o babasından, o Enes’ten, o Peygamberden Kevser hakkında bunun benzerini rivayet etmiştir. İbn Müsenna, İbn Fudayl’dan, o Atâ’dan, o Muhârib b. Disâr’dan, o İbn Ömer’den nakletmiştir: Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kevser cennette bir nehirdir; iki kenarı altındandır, yatağı yakut ve inci üzerindedir, toprağı miskten daha güzel kokuludur, suyu baldan daha tatlı ve kardan daha beyazdır.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Atâ b. Sâib’den nakletmiştir: Atâ şöyle demiştir: Muhârib b. Disâr bana, “Said b. Cübeyr Kevser hakkında ne dedi?” diye sordu. Ben, “Bize İbn Abbas’tan, onun çok hayır olduğunu rivayet etti” dedim. Muhârib, “Vallahi doğru söyledi, o çok hayırdır; fakat İbn Ömer bize şöyle rivayet etti: ‘Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik’ ayeti indiğinde Peygamber şöyle buyurdu: ‘Kevser cennette bir nehirdir; iki kenarı altındandır, inci ve yakut üzerinde akar.’” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den, o Enes b. Mâlik’ten nakletmiştir: Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kevser cennette bir nehirdir.” Yine Peygamber şöyle buyurmuştur: “İki kenarı inci olan bir nehir gördüm. ‘Ey Cebrail, bu nedir?’ dedim. O, ‘Bu Allah’ın sana verdiği Kevser’dir’ dedi.” İbn Berkî, İbn Ebî Meryem’den, o Muhammed b. Cafer b. Ebî Kesîr’den, o Hizâm b. Osman’dan, o Abdurrahman el-A‘rec’den, o Üsâme b. Zeyd’den nakletmiştir: Peygamber bir gün Hamza b. Abdülmuttalib’e geldi, fakat onu bulamadı. Onun Neccâroğullarından olan hanımına sordu. Kadın, “Az önce sana doğru çıkmıştı; sanırım Neccâroğulları sokaklarından birinde seni kaçırdı. Ey Allah’ın Resulü, içeri girmez misin?” dedi. Peygamber içeri girdi. Kadın ona hays ikram etti, Peygamber ondan yedi. Kadın, “Ey Allah’ın Resulü, afiyet olsun. Ben de sana gelip seni tebrik etmek istiyordum. Ebû Umâre bana, sana cennette Kevser denilen bir nehir verildiğini haber verdi” dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Evet. Onun genişliği, yani zemini yakut, mercan, zeberced ve incidir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maun 7

Ve küçük yardımları engellerler

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve yemneune l-maun (ve küçük yardımı engellerler)

Mukatil Tefsiri
Buradaki “mâûn”, farz olan zekâttır. Kureyş lehçesinde mâûn su anlamına da gelir.

Ebû Sâlih’in, Yahyâ b. Ebî Kesîr’den, onun da Ebû Seleme’den, onun da Ebû Hüreyre’den naklettiğine göre Nebi şöyle buyurdu:

“Mâûn; iğne, su, ateş ve evde bulunan buna benzer şeylerdir ki insanlar onları birbirinden esirger.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Onlar, yanlarında bulunan faydalı şeyleri insanlardan esirgerler. “Mâûn” kelimesinin aslı, her şeyin faydasıdır. Buluttan inen suya da “mâûn” denir. A‘şâ b. Sa‘lebe şöyle demiştir: “Göğü bulutlanmadığında onun mâûnundan daha cömert olan yoktur.” Başka bir şair bulutu anlatırken “Bulutun yoğun kısmı mâûnu bol bol döker” demiştir. Râî de şöyle demiştir: “İslam üzere olan bir kavim, mâûnlarını engellemedikleri ve tehlili zayi etmedikleri sürece…” Burada mâûn ile itaat ve zekât kastedilmiştir.

Tefsir ehli burada hangi mâûn anlamının kastedildiğinde ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun farz zekât olduğunu söylemiştir. Yakub b. İbrahim, İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: Ali “Mâûn zekâttır” demiştir. İbn Müsenna, Muhammed b. Cafer’den, o Şu‘be’den, o Abdullah b. Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: Ali “Mâûn zekâttır” demiştir. İbn Beşşâr, Ebû Âsım’dan, o Süfyan’dan; İbn Humeyd de Mihran’dan, o Süfyan’dan; her ikisi Süddî’den, o Ebû Sâlih’ten, o Ali’den nakletmiştir: “Mâûn zekâttır.” Yunus, İbn Vehb’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den, o Ali’den nakletmiştir: “Mâûnu engellerler” yani “mallarının zekâtını engellerler.” Muhammed b. Umâre ve Ahmed b. Hişâm, Ubeydullah b. Musa’dan, o İsrail’den, o Süddî’den, o Ebû Sâlih’ten, o Ali’den nakletmişlerdir: “Mâûn zekâttır.” İbn Beşşâr, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Mâûn zekâttır.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den, o Ali’den bunun benzerini nakletmiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Hâris de Hasan’dan, o Verka’dan; hepsi İbn Ebî Necîh yoluyla Mücahid’den nakletmiştir: Ali “Mâûn farz sadakadır” derdi. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: Ali “O zekâttır” demiştir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o bir adamdan, o Mücahid’den, o İbn Ömer’den nakletmiştir: “Mâûn zekâttır.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Seleme b. Küheyl’den, o Ebû’l-Muğîre’den nakletmiştir: Bir adam İbn Ömer’e mâûnu sordu. İbn Ömer, “O, hakkı verilmeyen maldır” dedi. Adam, “İbn Ümmü Abd, bunun insanların birbirinden ödünç aldığı eşya olduğunu söylüyor” deyince İbn Ömer, “Benim sana söylediğimdir” dedi. İbn Müsenna, Vehb b. Cerîr’den, o Şu‘be’den, o Seleme’den nakletmiştir: Ebû’l-Muğîre’yi şöyle derken işittim: İbn Ömer’e mâûnu sordum; “Hakkı engellemektir” dedi. Abdülhamîd b. Beyân, Muhammed b. Yezîd’den, o İsmail’den, o Seleme b. Küheyl’den nakletmiştir: İbn Ömer’e mâûn soruldu. O, “Kişiden malının hakkı istenir de onu engeller” dedi. “İbn Mesud onun kazan, kova ve balta olduğunu söylüyor” denilince, “O benim size söylediğimdir” dedi. Hârûn b. İdris el-Esamm, Abdurrahman b. Muhammed el-Muhâribî’den, o İsmail b. Hâlid’den, o Seleme b. Küheyl’den nakletmiştir: İbn Ömer’e “Mâûnu engellerler” ayeti soruldu. O, “Allah’ın malı kendisinden istenip de engelleyen kimsedir” dedi. Soruyu soran, “İbn Mesud onun balta ve kazan olduğunu söylüyor” deyince İbn Ömer, “Benim sana söylediğimdir” dedi. Süleyman b. Muhammed b. Ma‘dî Kerib er-Ruaynî, Bakıyye b. Velîd’den, o Şu‘be’den, o Seleme b. Küheyl’den, o Ebû’l-Muğîre’den nakletmiştir: Ebû’l-Muğîre, İbn Ömer’e mâûnu sordu. O, “Hakkı engellemektir” dedi. “İbn Mesud, balta ve kovayı engellemek olduğunu söyledi” deyince, yine “Hakkı engellemektir” dedi. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o Seleme b. Küheyl’den, o Ebû’l-Muğîre’den, o İbn Ömer’den nakletmiştir: “O zekâttır.” Said b. Cübeyr, “Mâûn zekâttır” demiştir. Katade ve Hasan, “Mâûn farz zekâttır” demişlerdir. İbnü’l-Hanefiyye, “O zekâttır” demiştir. Dahhâk, “Mâûn zekâttır” demiştir. İbn Zeyd, “Bunlar münafıklardır; mallarının zekâtını engellerler” demiştir. Hasan, “Mallarının sadakalarını engellediler; Allah da onları kınadı” demiştir. Hasan’dan başka bir rivayette, “Bu, malının zekâtını engelleyen münafıktır; namaz kılarsa gösteriş yapar, namaz kaçarsa üzülmez” denilmiştir.

Başka bir grup ise mâûnun, insanların aralarında ödünç alıp verdikleri kova, kazan, balta ve benzeri şeyler olduğunu söylemiştir. Zekeriya b. Yahya b. Ebî Zâide, İbn Ebî İdris’ten, o A‘meş’ten, o Hakem b. Yahya b. Cezzâr’dan, o Ebû’l-Ubeydîn’den nakletmiştir: Ebû’l-Ubeydîn, Abdullah b. Mesud’a “Bana mâûnu haber ver” dedi. Abdullah, “O, insanların aralarında ödünç alıp verdikleri şeydir” dedi. İbn Müsenna, Muhammed b. Cafer’den, o Şu‘be’den, o Hakem’den nakletmiştir: Hakem, Yahya b. Cezzâr’ın Ebû’l-Ubeydîn’den haber verdiğini işitmiştir. Ebû’l-Ubeydîn, gözleri görmeyen Temimli bir adamdı ve İbn Mesud ona değer verirdi. O, İbn Mesud’a mâûnu sordu. İbn Mesud, “Mâûndan biri balta, kazan ve kovayı engellemektir” dedi. Şu‘be, “Baltada şüphe yoktur” demiştir. Yakub b. İbrahim, İbn Uleyye’den, o Şu‘be’den, o Hakem b. Uteybe’den, o Yahya b. Cezzâr’dan nakletmiştir: Temimli, gözleri görmeyen Ebû’l-Ubeydîn, İbn Mesud’a mâûnu sordu. O da, “Balta ve kovayı engellemektir” veya “balta ve kazanı engellemektir” dedi. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o A‘meş’ten, o Hakem’den, o Yahya b. Cezzâr’dan nakletmiştir: Ebû’l-Ubeydîn İbn Mesud’a mâûnu sordu. O, “İnsanların aralarında ödünç alıp verdikleri balta, kazan ve kovadır” dedi. Ahmed b. Mansûr er-Remâdî, Ebû’l-Cevvâb’dan, o Ammâr b. Ruzeyk’ten, o Ebû İshak’tan, o Hârise b. Mudarrib’den, o Ebû’l-Ubeydîn’den, o Abdullah’tan nakletmiştir: “Biz Muhammed’in ashabı olarak mâûnun kazan, balta ve kova olduğunu konuşurduk.” Ebû’l-Cevvâb’ın rivayetine Züheyr b. Muaviye’nin muhalefet ettiği de aktarılmıştır. Hasan el-Eşyeb, Züheyr’den, o Ebû İshak’tan, o Hârise’den, o Ebû’l-Ubeydîn’den; Muhammed b. Ubeyd de Ebû’l-Ahvas’tan, o Ebû İshak’tan, o Hârise’den, o Ebû’l-Ubeydîn ve Said b. Iyâd’dan, o Abdullah’tan nakletmiştir: “Biz Muhammed’in ashabı olarak mâûnun kova, balta ve kazan olduğunu konuşurduk; bunlardan vazgeçilmez.” İbn Müsenna, Muhammed b. Cafer’den, o Şu‘be’den, o İbn Ebî İshak’tan, o Sa‘d b. Iyâd’dan nakletmiştir: Ebû Musa’nın dediğine göre Gunder bunu Peygamberin ashabından şöyle rivayet etmiştir: “Mâûndan biri balta, kova ve kazandır.” İbn Müsenna, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan; İbn Humeyd de Mihran’dan, o Süfyan’dan; her ikisi Ebû İshak’tan, o Said b. Iyâd’dan, o Peygamberin ashabından bunun benzerini nakletmiştir. Ebû Dâvûd, Şu‘be’den, o Ebû İshak’tan nakletmiştir: Sa‘d b. Iyâd’ı Peygamberin ashabından bunun benzerini naklederken işittim. Hallâd, Nadr’dan, o İsrail’den, o Ebû İshak’tan, o Hârise b. Mudarrib’den, o Ebû’l-Ubeydîn’den nakletmiştir: Abdullah, “Mâûn kazan, balta ve kovadır” dedi. Hallâd, Nadr’dan, o Mes‘ûdî’den, o Seleme b. Küheyl’den, o Ebû’l-Ubeydîn’den nakletmiştir: Ebû’l-Ubeydîn’de bir rahatsızlık vardı, Abdullah bunu bilirdi. Ebû’l-Ubeydîn, “Ey Ebû Abdirrahman, mâûn nedir?” dedi. Abdullah, “İnsanların aralarında alıp verdikleri balta, kazan, kova ve benzeri şeylerdir” dedi. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Seleme b. Küheyl’den, o Müslim’den, o Ebû’l-Ubeydîn’den nakletmiştir: Ebû’l-Ubeydîn İbn Mesud’a mâûnu sordu; o da “İnsanların aralarında alıp verdikleri şeydir” dedi. Yine Mihran, Hasan ve Seleme b. Küheyl’den, o Ebû’l-Ubeydîn’den, o İbn Mesud’dan nakletmiştir: “Balta, kova, kazan ve benzeridir.” Ebû Küreyb, Abdurrahman b. Muhammed el-Muhâribî’den, o Mes‘ûdî’den, o Seleme b. Küheyl’den, o Ebû’l-Ubeydîn’den nakletmiştir: Ebû’l-Ubeydîn, İbn Mesud’a “Mâûnu engellerler” ayetini sormuş, o da buna benzer cevap vermiştir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o A‘meş’ten, o İbrahim et-Teymî’den, o Hâris b. Süveyd’den, o İbn Mesud’dan nakletmiştir: “Balta, kazan ve kova.” İbn Beşşâr, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o A‘meş’ten, o İbrahim et-Teymî’den, o Hâris b. Süveyd’den, o Abdullah’tan nakletmiştir: “Mâûn, balta, kazan ve kovayı engellemektir.” Ebû Sâib, Ebû Muaviye’den, o A‘meş’ten, o İbrahim’den, o Hâris b. Süveyd’den, o Abdullah’tan nakletmiştir: Ona mâûn soruldu; “İnsanların aralarında ödünç alıp verdikleri balta, kova ve benzeri şeylerdir” dedi. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o A‘meş’ten, o Mâlik b. Hâris’ten, o İbn Mesud’dan nakletmiştir: “Kova, balta ve kazan.” İbn Beşşâr, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o Ebû İshak’tan, o Said b. Iyâd’dan, o Peygamberin ashabından nakletmiştir: “Mâûn balta, kazan ve kovadır.” Ebû Sâib, Ebû Muaviye’den, o A‘meş’ten, o İbrahim’den nakletmiştir: Abdullah’a mâûn soruldu; “İnsanların aralarında ödünç alıp verdikleri balta, kazan, kova ve benzeridir” dedi. Yakub, Hüşeym’den, o Mugîre’den, o İbrahim’den nakletmiştir: “Mâûn, insanların ödünç verdiği balta, kazan, kova ve benzeri şeylerdir.” Ebû Küreyb, Vekî‘den, o A‘meş’ten, o İbrahim’den, o Abdullah’tan bunun benzerini nakletmiştir. Yine Ebû Küreyb, Vekî‘den, o A‘meş’ten, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Balta ve kovadır.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Habîb b. Ebî Sâbit el-Esedî’den, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Mâûn ödünç verilen şeydir.” Ebû Küreyb, Vekî‘den; İbn Humeyd de Mihran’dan; ikisi Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “O ödünç eşyadır.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den, o İbn Abbas’tan bunun benzerini nakletmiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Hâris de Hasan’dan, o Verka’dan; hepsi İbn Ebî Necîh yoluyla Mücahid’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Mâûn ev eşyasıdır.” Ebû Küreyb, İsmail’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den, zannınca İbn Abbas’tan nakletmiştir; Ebû Küreyb şüphe etmiştir: “Mâûnu engellerler” yani “eşyayı engellerler.” Yakub, İbn Uleyye’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: İbn Abbas, “O ev eşyasıdır” demiştir. Ali, Ebû Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Onlar ödünç eşyayı engellerler; mâûn budur.” Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Mâûnu engellerler” hakkında insanlar ihtilaf etti; bazıları “zekâtı engellerler” dedi, bazıları “itaati engellerler” dedi, bazıları da “ödünç eşyayı engellerler” dedi. Yakub, İbn Uleyye’den, o Leys’ten, o Mücahid’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Mâûnu engellerler” ayeti hakkında “Bunun ehli henüz gelmedi” demiştir. İbn Müsenna, Muhammed’den, o Şu‘be’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: İbn Abbas, “Mâûn, insanların aralarında alıp verdikleri şeydir” demiştir. Yakub b. İbrahim, İbn Uleyye’den, o Leys’ten, o Ebû İshak’tan, o Hâris’ten nakletmiştir: Ali, “Mâûn, zekâtı, baltayı, kovayı ve kazanı engellemektir” demiştir. Ebû Mâlik, “Mâûnu engellerler” ayeti hakkında “kova, kazan ve balta” demiştir. Amr b. Ali, Ebû Dâvûd’dan, o Ebû Avâne’den, o Âsım b. Behdele’den, o Ebû Vâil’den, o Abdullah’tan nakletmiştir: Abdullah, “Peygamberimizle birlikteydik ve mâûnun kova ve benzerlerini engellemek olduğunu söylüyorduk” demiştir.

Başka bir grup, mâûnun “iyilik ve maruf” olduğunu söylemiştir. Muhammed b. İbrahim es-Sülemî, Ebû Âsım’dan, o Muhammed b. Rifâa’dan nakletmiştir: Muhammed b. Ka‘b’ı “Mâûn, maruftur” derken işittim.

Başka bir grup ise mâûnun “mal” olduğunu söylemiştir. Ahmed b. Harb, Musa b. İsmail’den, o İbrahim b. Sa‘d’dan, o İbn Şihâb’dan, o Said b. Müseyyeb’den nakletmiştir: “Mâûn, Kureyş dilinde maldır.” Ebû Küreyb, Vekî‘den, o İbn Ebî Zi’b’den, o Zührî’den nakletmiştir: “Mâûn, Kureyş dilinde maldır.”

Bize göre bu konuda doğruya en yakın görüş şudur: Mâûn, daha önce açıkladığımız gibi insanların birbirinden faydalandığı şeylerin genel adıdır. Allah bu kavmin mâûnu insanlardan engellediğini genel bir haber olarak bildirmiş, bunu belli bir şeye özel kılmamıştır. Bu sebeple Allah’ın onları hem insanların aralarında ödünç alıp verdikleri faydalı eşyaları engellemekle hem de ihtiyaç ve yoksulluk sahipleri için mallarında Allah’ın farz kıldığı hakları engellemekle nitelediğini söylemek gerekir. Çünkü bunların hepsi, insanların birbirinden faydalandığı menfaatlerdendir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maun 6

Onlar ki gösteriş yaparlar

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine hum yuraun (onlar gösteriş yaparlar)

Mukatil Tefsiri
Yani insanlara gösteriş için namaz kılarlar. İnsanlar onları gördüğünde namaza dururlar ve bununla insanlara kendilerini gösterirler; bu ibadetle Allah’ın rızasını istemezler.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Onlar namaz kıldıklarında, namazlarıyla insanlara gösteriş yaparlar. Çünkü namazı sevap umarak veya azaptan korkarak kılmazlar; müminler kendilerini görsün, onları kendilerinden sansın, böylece kanlarını dökmekten ve çocuklarını esir almaktan vazgeçsinler diye kılarlar. Bunlar Peygamber zamanında içlerinde küfrü gizleyip dışlarında İslam’ı gösteren münafıklardır. Tefsir ehli de böyle söylemiştir. İbn Beşşâr, Ebû Âmir ve Müemmil’den; ikisi Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” ifadesi münafıklar hakkındadır. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den bunun benzerini nakletmiştir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den aynı rivayeti nakletmiştir. Yunus, Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den, o Ali b. Ebî Tâlib’den nakletmiştir: “Gösteriş yaparlar ve mâûnu engellerler” ayeti hakkında Ali, “Namazlarıyla gösteriş yaparlar” demiştir. Hüseyin’den rivayet edildiğine göre Ebû Muaz, Ubeyd’den, o Dahhâk’tan nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler, gösteriş yaparlar” ifadesi münafıkları kasteder. Ali, Ebû Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: Bunlar münafıklardır; hazır olduklarında insanlara namazlarıyla gösteriş yapar, ortada kimse yokken namazı terk ederlerdi. Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Namaz kılarlar, fakat namaz onların işi değildir; bunu gösteriş için yaparlar.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maun 5

Onlar ki namazlarından gafildirler

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezine hum an salatihim sahun (onlar namazlarından gafildir)

Mukatil Tefsiri
Yani namaz konusunda gaflet içindedirler; namazın vakti çıkıncaya kadar onu geciktirirler. Bununla beraber yine de namaz kılarlar.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli, “namazlarından gafildirler” sözünün anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun, namazı vaktinden geciktirmek ve vaktinden sonra kılmak anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Müsenna, Seken b. Nâfi‘ el-Bâhilî’den, o Şu‘be’den, o Halef b. Havşeb’den, o Talha b. Musarrif’ten, o Mus‘ab b. Sa‘d’dan nakletmiştir: Mus‘ab, babasına “Allah’ın ‘Onlar namazlarından gafildirler’ sözü hakkında ne dersin, bu namazı terk etmek midir?” diye sormuş, o da “Hayır, fakat onu vaktinden geciktirmektir” demiştir. Yakub b. İbrahim, İbn Uleyye’den, o Hişâm ed-Destevâî’den, o Âsım b. Behdele’den, o Mus‘ab b. Sa‘d’dan nakletmiştir: Mus‘ab, Sa‘d’a “Onlar namazlarından gafildirler; bu, birimizin namazda kendi kendine konuşması mıdır?” diye sormuş, Sa‘d da “Hayır, fakat gaflet onu vaktinden geciktirmektir” demiştir. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o Âsım’dan, o Mus‘ab b. Sa‘d’dan nakletmiştir: “Gaflet, namazı vaktinden terk etmektir.” Amr b. Ali, İmrân b. Temmâm el-Bünânî’den, o Ebû Cemre ed-Dubaî Nasr b. İmrân’dan, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” yani “onu vaktinden geciktirirler.” İbn Humeyd, Yakub’dan, o Cafer’den, o İbn Ebzâ’dan nakletmiştir: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gafildirler” ifadesi, “farz namazı vakti çıkıncaya kadar veya vaktinden sonraya geciktirenler” demektir. İbn Beşşâr, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o A‘meş’ten, o Ebû’d-Duhâ’dan, o Mesrûk’tan nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” yani “vaktini terk ederler.” Ebû Sâib, Ebû Muaviye’den, o A‘meş’ten, o Müslim’den, o Mesrûk’tan nakletmiştir: “Namaz vaktini zayi etmektir.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o A‘meş’ten, o Ebû’d-Duhâ’dan nakletmiştir: “Farz namazı vaktinden terk etmektir.” İbn Berkî, İbn Ebî Meryem’den, o Yahya b. Eyyûb’dan, o İbn Zahr’dan, o A‘meş’ten, o Müslim b. Subeyh’ten nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” ifadesi, “namazı vaktinden zayi edenler” demektir.

Başkaları ise bunun, namazı bütünüyle terk etmek anlamına geldiğini söylemiştir. Ali, Ebû Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarından gafildirler” ayetindeki kimseler münafıklardır; insanlar yanında bulunduklarında namazlarıyla gösteriş yaparlar, insanlar yokken namazı terk ederler ve onlara ödünç verilecek şeyleri kinlerinden dolayı engellerler; işte bu da “mâûn”dur. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” yani “münafıklardır; gizlide namazı terk eder, açıktan kılarlar.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necîh’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” yani “namazı terk ederler.”

Başka bir grup ise bunun, namazı hafife almak, ondan gafil olmak ve onunla ilgilenmemek anlamında olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Hâris de Hasan’dan, o Verka’dan; hepsi İbn Ebî Necîh yoluyla Mücahid’den nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” yani “oyun ve meşguliyet içindedirler.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” yani “ondan habersizdirler.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Namazdan gafildir; kılmış mı kılmamış mı önemsemez.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Onlar namaz kılarlar, fakat namaz onların işi değildir.” Ebû Sâib, İbn Fudayl’dan, o Leys’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Namazlarından gafildirler” yani “onu hafife alırlar.”

Bana göre bu konuda doğruya en yakın görüş, “gafildirler” sözünün “namazdan oyalanan, onu hafife alan ve ondan gafil davrananlar” anlamında olduğudur. Çünkü namazdan oyalanmak ve başka şeylerle meşgul olmak, bazen namazı tamamen zayi etmeye, bazen de vaktini zayi etmeye sebep olur. Böyle olunca, “bundan namazın vaktini terk etmek kastedilmiştir” diyenlerin sözü de, “namazı terk etmek kastedilmiştir” diyenlerin sözü de doğru olur. Çünkü namazdan gaflet etmek, zikredilen bütün bu anlamları kapsar.

Peygamberden bu anlamı destekleyen iki haber rivayet edilmiştir. Birincisi şudur: Zekeriyyâ b. Ebân el-Mısrî, Amr b. Târık’tan, o İkrime b. İbrahim’den, o Abdülmelik b. Umeyr’den, o Mus‘ab b. Sa‘d’dan, o Sa‘d b. Ebî Vakkâs’tan nakletmiştir: Sa‘d, Peygambere “Onlar namazlarından gafildirler” ayetini sordu. Peygamber şöyle buyurdu: “Onlar namazı vaktinden geciktirenlerdir.” İkinci rivayet ise şudur: Ebû Küreyb, Muaviye b. Hişâm’dan, o Şebyân en-Nahvî’den, o Câbir el-Cu‘fî’den, o kendisine haber veren bir adamdan, o Ebû Berze el-Eslemî’den nakletmiştir: Bu ayet inince Peygamber şöyle buyurdu: “Allah büyüktür! Bu, her birinize bütün dünya kadar şey verilmesinden daha hayırlıdır. Bu, namaz kıldığında namazının hayrını ummayan, onu terk ettiğinde de Rabbinden korkmayan kimsedir.” Ebû Abdirrahîm el-Berkî, Amr b. Ebî Seleme’den nakletmiştir: Amr, Ömer b. Süleyman’ın Atâ b. Dînâr’dan şöyle rivayet ettiğini işitmiştir: “Allah’a hamdolsun ki ‘namazlarında gafildirler’ değil de ‘namazlarından gafildirler’ buyurdu.” Rivayet edilen bu iki haberde zikredilen iki anlam da, namazdan gaflet etme anlamı içinde mümkündür.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Fil 5

Böylece onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-cealehum ke-asfin me’kul (onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah onları kurtların yiyip çürüttüğü ekin yaprakları gibi yaptı. Fil olayı, Nebi’nin doğumundan kırk yıl önce gerçekleşmişti. Fil sahipleri Harem’e giremeden Harem sınırına yakın yerde helak oldular.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah fil sahiplerini, hayvanların yediği, sonra dışkıladığı, kuruyup parçaları dağılan ekin gibi yaptı. Onlara inen azapla organlarının parçalanması ve bedenlerinin dağılması, hayvanların yediği ekinden çıkan dışkının parçalanıp dağılmasına benzetilmiştir. Bazıları ise “asf”ın buğday tanesinin dışında bulunan kabuk, yani buğdayın üzerindeki zar gibi olduğunu söylemiştir.

Mücahid, “Yenilmiş ekin yaprağı gibi” ifadesi hakkında “Buğday yaprağıdır” demiştir. Katade, “O samandır” demiştir. Dahhâk, “Yenilmiş ekin gibidir” demiştir. Dahhâk’tan başka bir rivayette bunun Nabatça “hebur” olduğu, bir rivayette de “makhûr” olduğu aktarılmıştır. İbn Zeyd, “Ekin yaprağı ve sebze yaprağıdır; hayvanlar onu yediğinde dışkıya dönüşür” demiştir. İbn Abbas ise “Buğday yenir, kabuğunu rüzgâr savurur; asf, buğdayın üstündeki kabuktur” demiştir. Habîb b. Ebî Sâbit de “Yenilmiş yiyecek gibidir” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maun 4

Yazıklar olsun o namaz kılanlara

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-veylun (yazıklar olsun) li-l-musallin (namaz kılanlara)

Mukatil Tefsiri
Bu ayette kastedilen münafıklardır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Cehennem ehlinin irinlerinden akan vadi, namaz kıldıkları hâlde namazlarıyla Allah’ı kastetmeyen ve namazlarında gaflet içinde olan münafıklar içindir. Bu ifade, dış görünüşte namaz kılan fakat namazı Allah için değil, insanlar görsün diye yapan kimseler hakkındadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maun 3

Ve yoksulu doyurmaya teşvik etmez

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve la yahuddu (ve teşvik etmez) ala ta‘ami l-miskin (yoksulu doyurmaya)

Mukatil Tefsiri
Yani kendisi yoksulu doyurmadığı gibi başkalarını da buna teşvik etmez.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: O kimse, muhtaç olan yoksula yemek verilmesi için başkasını da teşvik etmez. Yani kendisi yoksulu doyurmadığı gibi, başkalarını da ona yemek yedirmeye yöneltmez.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maun 2

İşte o yetimi itip kakandır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-zalike (işte o) ellezi yedu‘u l-yetim (yetimi itip kakar)

Mukatil Tefsiri
Yani yetimi hakkından uzaklaştırır, ona hakkını vermez ve onu sertçe iter. Bunun benzeri Allah’ın şu buyruğudur:

“O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılırlar.” (Tûr 13)

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Dini yalanlayan bu kimse, yetimi hakkından uzaklaştıran, onu iten ve ona zulmeden kimsedir. Arapçada “Falancayı hakkından ittim” anlamında “de‘a‘tü fulânen an hakkihî” denilir. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, İbn Abbas’tan nakletmiştir: “İşte o, yetimi iter kakar” yani “yetimin hakkını iter, engeller.” Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Hâris de Hasan’dan, o Verka’dan; hepsi İbn Ebî Necîh yoluyla Mücahid’den nakletmiştir: “Yetimi iter” yani “yetimi iter ve ona yemek vermez.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “İşte o, yetimi iter kakar” yani “ona üstünlük taslar, onu ezer ve ona zulmeder.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Yetimi iter” yani “onu ezer ve ona zulmeder.” Hüseyin’den rivayet edildiğine göre Ebû Muaz, Ubeyd’den, o Dahhâk’tan nakletmiştir: “Yetimi iter” yani “onu ezer.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan nakletmiştir: “Yetimi iter” yani “onu uzaklaştırır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Maun 1

Din gününü yalanlayanı gördün mü?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Eraeyte (gördün mü) ellezi yukezzibu bi-d-din (dini yalanlayanı)

Mukatil Tefsiri
Yani hesap gününü inkâr edeni gördün mü? Bu ayet Âs b. Vâil es-Sehmî ile Nebi’nin halası Ümmü Hânî’nin kocası olan Mahzûmoğullarından Hübeyre b. Ebî Vehb hakkında nazil olmuştur.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah “Dini yalanlayanı gördün mü?” sözüyle şunu kastetmektedir: Ey Muhammed, Allah’ın sevabını ve cezasını yalanlayan, bu yüzden O’nun emir ve yasaklarında O’na itaat etmeyen kimseyi gördün mü? Tefsir ehli de buna yakın açıklamada bulunmuştur. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Dini yalanlayan” ifadesi, “Allah’ın hükmünü yalanlayan kimse” demektir. Hâris, Hasan’dan, o Verka’dan, o İbn Cüreyc’den nakletmiştir: “Dini yalanlar” yani “hesabı yalanlar.” Abdullah’ın kıraatinde bunun “Dini yalanlayanı gördün mü?” şeklinde geçtiği zikredilmiştir; bu kıraatteki “bâ” harfi fazladır, söze girse de çıkmış olsa da anlam birdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kureyş 4

Ki onları açlıktan doyurdu ve korkudan emin kıldı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezi at‘amehum min cuin (onları açlıktan doyuran) ve amenehum min havf (ve onları korkudan güvene kavuşturan)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah Habeşlilerin kalplerine Mekke’ye gemilerle yiyecek taşımayı yerleştirdi ve böylece onları açlıktan kurtardı. Ayrıca onları öldürülme ve esir edilme korkusundan emin kıldı. Çünkü cahiliye döneminde Araplar birbirlerini öldürüyor, birbirlerine baskın yapıyor ve birbirlerini esir alıyorlardı. Allah ise Harem halkını koruyor ve onlara hiçbir düşmanı musallat etmiyordu. İşte Allah’ın: “Ve onları korkudan emin kıldı.” buyruğunun anlamı budur.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: O Rab, Kureyş’i açlıktan doyurmuştur. İbn Abbas’tan nakledildiğine göre bu, İbrahim’in “Onları ürünlerden rızıklandır” duası sebebiyle Mekke halkı olan Kureyş’e verilen rızıktır. “Onları korkudan güvene kavuşturdu” ifadesinin anlamında tefsir ehli ihtilaf etmiştir. Bazıları, bunun onların Harem ehli olmayanların korktuğu baskın, savaş, öldürme ve Arapların birbirinden korktuğu olaylardan güvende kılınması olduğunu söylemiştir. İbn Abbas’tan nakledildiğine göre bu, İbrahim’in “Rabbim, bu beldeyi güvenli kıl” duası sebebiyle olmuştur. Mücahid, “Allah onları haremlerinde her düşmandan emin kıldı” demiştir. Katade şöyle demiştir: “Mekke halkı tüccardı; kışın ve yazın bu ticareti sırayla yaparlardı. Araplar içinde güven içindeydiler. Arapların bir kısmı diğerine baskın yapardı; onlar ise bu korku sebebiyle buna güç yetiremez ve cesaret edemezlerdi. Hatta onlardan biri Arap kabilelerinden birinde yakalansa, ‘Bu Harem ehlindendir’ denildiğinde, kendisi ve malı Allah’ın onlara verdiği bu güven sebebiyle serbest bırakılırdı.” Katade’den başka bir rivayette, “Biz Allah’ın Harem’indeniz derlerdi; cahiliye döneminde kimse onlara ilişmezdi. Onlar bu sayede güvende olurlardı; oysa diğer Arap kabilelerinden biri dışarı çıktığında baskına uğrardı” denilmiştir. İbn Zeyd şöyle demiştir: “Araplar birbirlerine baskın yapar ve birbirlerini esir alırlardı; onlar ise Harem sebebiyle bundan güvende oldular.” Sonra “Biz onları, her şeyin ürünlerinin kendisine toplandığı güvenli bir Harem’e yerleştirmedik mi?” ayetini okumuştur.

Başkaları ise “Onları korkudan güvene kavuşturdu” ifadesiyle cüzzam korkusundan emin kılınmalarının kastedildiğini söylemiştir. Dahhâk, “Cüzzam korkusundan” demiştir. Süfyan, “Cüzzamdan ve başkasından” demiştir. Vekî‘den nakledildiğine göre “Onları açlıktan doyurdu” kısmı açlık, “korkudan güvene kavuşturdu” kısmındaki korku ise cüzzamdır. Said b. Cübeyr’in İbn Abbas’tan rivayetine göre de “korku” cüzzamdır.

Bu konuda doğru olan şudur: Yüce Allah onların korkudan güvene kavuşturulduğunu haber vermiştir. Düşman korkulan bir şeydir; cüzzam da korkulan bir şeydir. Allah bu haberde onları düşmandan emin kıldığını söyleyip cüzzamı dışarıda bırakmamış, cüzzamdan emin kıldığını söyleyip düşmanı dışarıda bırakmamıştır. Aksine haberi genel bırakmıştır. Bu yüzden doğru olan, Allah’ın onları bu iki anlamın her ikisinden de güvene kavuşturduğunu söylemektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kureyş 3

Öyleyse bu evin Rabbine kulluk etsinler.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fel-ya‘budu rabbe haza l-beyt (öyleyse bu evin Rabbine kulluk etsinler)

Mukatil Tefsiri
Yani bu evin Rabbi onları açlık ve korku sıkıntısından kurtardığı için yalnızca O’na ibadet etsinler. Habeşlilerle alışıp güven ilişkisi kurdukları gibi ibadeti de Allah’a alışkanlık haline getirsinler. Çünkü daha önce Habeşlilerden böyle bir yardım beklemiyorlardı. Allah onlara nimetlerini hatırlatarak: “Öyleyse bu evin Rabbine kulluk etsinler.” buyurdu. Yani ibadeti yalnızca O’na halis kılsınlar.

Taberi Tefsiri
Yani kendi yerlerinde ve yurtları olan Mekke’de kalsınlar ve bu evin Rabbine ibadet etsinler. Buradaki “ev” ile Kâbe kastedilmiştir. Yakub b. İbrahim, Hüşeym’den, o Mugîre’den, o İbrahim’den nakletmiştir: Ömer b. Hattab Mekke’de akşam namazı kıldı ve “Kureyş’in îlâfı için” suresini okudu. “O hâlde bu evin Rabbine ibadet etsinler” ayetine geldiğinde eliyle Kâbe’ye işaret etti. Said b. Cübeyr’in İbn Abbas’tan rivayetine göre “Bu evin Rabbi” ifadesindeki ev Kâbe’dir. Bazıları ise bunun anlamının, “Onlara, kış ve yaz yolculuğuna alıştıkları gibi bu evin Rabbine ibadet etmeye alışmaları emredildi” olduğunu söylemiştir. İkrime yoluyla İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, “Kureyş’in îlâfı için” ayetinde onlara, kış ve yaz yolculuğuna alıştıkları gibi bu evin Rabbine ibadete alışmaları emredilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kureyş 2

Kış ve yaz yolculuğuna alışmaları için.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İlafihim (onların alışkanlığı) rihlete ş-şitai ve s-sayf (kış ve yaz yolculuğu)

Mukatil Tefsiri
Yani onların kış ve yaz yolculuklarına alışmaları sebebiyle. Allah Habeşlilerin kalplerine Mekke’ye gemilerle yiyecek taşımayı ilham etti. Onlar yiyecekleri Mekke’ye getirip satmaya başladılar. Mekke halkı da develer ve merkeplerle iki günlük mesafeye kadar gidip bu yiyecekleri satın alıyordu. Bu durum yıllarca devam etti ve Allah onları kış ve yaz yolculuğunun zahmetinden kurtardı.

Bir başka açıklamada şöyle denilmiştir: Kureyş’e ne ticaret kervanları gelir ne de insanlar onlara kolayca ulaşabilirdi. Bu yüzden Kureyş halkı aileleri için kışın Şam’dan, yazın Yemen’den yiyecek getirirdi. Böylece onların biri kışta, biri yazda olmak üzere iki yolculuğu vardı. Allah onlara merhamet etti ve Habeşlilerin kalplerine gemilerle yiyecek taşımayı yerleştirdi. Kureyş halkı bir gecelik mesafedeki Cidde’ye gidip yiyecek satın alıyor ve Allah onları kış ve yaz yolculuğunun sıkıntısından kurtarıyordu.

Taberi Tefsiri
“Onların îlâfı” ifadesi, önceki “Kureyş’in îlâfı” sözünden bedel olarak mecrurdur; sanki “Kureyş’in îlâfı için, onların îlâfı için” denilmiş gibidir. “Yolculuk” kelimesi ise “îlâfihim” kelimesinin ona etki etmesi sebebiyle mansuptur. “Kış ve yaz yolculuğu” ile Kureyş’in iki yolculuğu kastedilmiştir: Bunlardan biri yazın Şam’a, diğeri kışın Yemen’e idi. İbn Zeyd şöyle demiştir: “Onların iki yolculuğu vardı: Yazın ticaret için Şam’a, kışın Yemen’e giderlerdi. Kış geldiğinde soğuk sebebiyle Şam onlara uygun olmaz, yolculukları Yemen’e olurdu.” Süfyan, “Onlar tüccardı” demiştir. Kelbî de “Onların iki yolculuğu vardı: Kışın Yemen’e, yazın Şam’a yolculuk ederlerdi” demiştir. Said b. Cübeyr’in İbn Abbas’tan naklettiğine göre ise “Onlar kışı Mekke’de geçirir, yazı Tâif’te geçirirlerdi.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kureyş 1

Kureyş’in alışıp güvenmesi için.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Li-ilafi kureyş (Kureyş’in alışkanlığı için)

Mukatil Tefsiri
Kureyş ticaretle uğraşan bir topluluktu ve çeşitli ülkelere gidip gelirlerdi. Kureyş adıyla tanınmışlardı. Kışın erzak temin etmek için Ürdün ve Filistin taraflarına giderlerdi; çünkü deniz sahili daha sıcak olurdu. Yaz geldiğinde sıcak sebebiyle deniz yolunu ve kış yolunu bırakır, Yemen tarafına erzak almak için giderlerdi. Bu yolculuklar onlara ağır geldi. Ticaretleri de kesilmişti. İşte Allah’ın: “Kureyş’in alışıp güvenmesi için.” buyruğu buna işaret eder.

Taberi Tefsiri
“Kureyş’in alıştırılması için, onların kış ve yaz yolculuğuna alıştırılması için” ifadesinin okunuşunda kıraat âlimleri ihtilaf etmiştir. Şehirlerin kıraat âlimlerinin geneli “li-îlâfi Kureyş, îlâfihim” şeklinde, her iki kelimede de hemzeden sonra “yâ” ile okumuştur. Ebû Cafer ise “li-îlâf” kelimesinde diğerlerine uymuş, yani hemzeden sonra “yâ” ile okumuştur; ancak “îlâfihim” kelimesinde ondan farklı rivayetler gelmiştir. Bir rivayete göre onu “ilfihim” şeklinde, “elife-ye’lefu-ilfen” mastarından, “yâ”sız okumuştur. Başka bir rivayette ise onu kısa elifle ve “yâ”sız “ilâfihim” şeklinde okuduğu aktarılmıştır. Bana göre doğru kıraat, hüccet olan kıraat âlimlerinin ittifakı sebebiyle her iki kelimede de hemzeden sonra “yâ”yı sabit tutarak “li-îlâfi Kureyş, îlâfihim” diye okumaktır. Araplarda bu konuda iki dil vardır: “Âleftu” ve “eliftu”. “Âleftu” diyen, “ben alıştırırım” anlamında “uâlifu îlâfen” der; “eliftu” diyen ise “âlefu ilfen” der ve “alışkın adam” için “âlifun ilfen” denir. İkrime’nin bunu “Kureyş’in alışması için, onların kış ve yaz yolculuğuna alışmaları için” anlamında “li-teellüfi Kureyş ilfehum rihlete’ş-şitâi ve’s-sayf” şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Ebû Küreyb bunu Vekî‘den, o Ebû Mekîn’den, o İkrime’den nakletmiştir. Peygamberden de bu konuda bir okunuş rivayet edilmiştir: İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Leys’ten, o Şehr b. Havşeb’den, o Esmâ bint Yezîd’den nakletmiştir: Esmâ, Peygamberin “ilfahum rihlete’ş-şitâi ve’s-sayf” şeklinde okuduğunu işitmiştir.

Bu ayetteki “li” harfinin anlamı konusunda Arap dili bilginleri ihtilaf etmiştir. Basralı bazı nahivciler, bu “li” harfini önceki surenin “Onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı” sözüne bağlamışlardır. Bu görüşe göre anlam şöyledir: Fil sahiplerine bunu, bu evin halkına bir nimet ve ihsan olarak, ayrıca kış ve yaz yolculuğu nimetimize ek olarak yaptık. Buna göre “li-îlâf”taki “li”, “ilâ” yani “-e, -a” anlamındadır; sanki “nimete nimet ve nimete doğru” denilmiş gibidir. Mücahid’den buna yakın bir açıklama rivayet edilmiştir: Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Hâris, Hasan’dan, o Verka’dan; hepsi İbn Ebî Necîh yoluyla Mücahid’den nakletmiştir: “Onların kış ve yaz yolculuğuna alıştırılması” demek, “bu yolculuğu onlara alıştırdı; bu yüzden kış veya yaz yolculuğu onlara ağır gelmez” demektir. İsmail b. Musa es-Süddî, Şerîk’ten, o İbrahim b. Muhâcir’den, o Mücahid’den nakletmiştir: “Kureyş’in îlâfı” yani “Kureyş üzerindeki nimetim” demektir. Muhammed b. Abdullah el-Hilâlî, Ferve b. Ebî’l-Mağrâ el-Kindî’den, o Şerîk’ten, o İbrahim b. Muhâcir’den, o Mücahid’den bunun benzerini nakletmiştir. Amr b. Ali, Âmir b. İbrahim el-Esbehânî’den, o Hattâb b. Cafer b. Ebî’l-Muğîre’den, o babasından, o Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Kureyş’in îlâfı” yani “Kureyş üzerindeki nimetim” demektir.

Kûfeli bazı nahivciler ise bu görüşün söylendiğini belirtmiş, ayrıca şu anlamı vermiştir: Yüce Allah, Peygamberini hayrete sevk ederek şöyle buyurmuştur: Ey Muhammed, Allah’ın Kureyş’e verdiği nimetlere, onların kış ve yaz yolculuğuna alıştırılmasına hayret et. Sonra “O hâlde bu evin Rabbine ibadet etsinler” buyurmuştur; yani bu nimetler onları iman etmekten ve sana uymaktan alıkoymasın. Bazı tefsir ehli ise “Kureyş’in îlâfı” sözünü, onların birbirine alışması ve birlikleri anlamında açıklamıştır. Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: İbn Zeyd “Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?” suresini sonuna kadar okudu ve sonra şöyle dedi: “Bu, Kureyş’in îlâfı içindir. Ben bunu onlara, Kureyş’in birliği için yaptım; birliklerini ve topluluklarını dağıtmamak için. Fil sahibi onların harem bölgesini yok etmeye gelmişti, Allah ona bunu yaptı.”

Bize göre doğru olan şudur: Buradaki “li” harfi hayret anlamındadır. Sözün anlamı şudur: Kureyş’in kış ve yaz yolculuğuna alıştırılmasına ve buna rağmen onları açlıktan doyuran, korkudan güvene kavuşturan bu evin Rabbine ibadeti terk etmelerine hayret edin. O hâlde, onları açlıktan doyuran ve korkudan güvene kavuşturan bu evin Rabbine ibadet etsinler. Araplar bu “li” harfini hayret için kullandıklarında, onu hayret fiilini açıkça söylemeye gerek bırakacak bir delil olarak yeterli görürler. Şairin “Sana, Kurre’ye şair dediler diye aldanmak mı düştü? Ne şaşılacak bir arif ve şair!” anlamındaki sözünde olduğu gibi; burada da “Kurre’nin şair olmasına şaşın” anlamında “li” harfi hayret fiilinin yerine geçmiştir. “Li-îlâf” da böyledir.

Bu “li” harfinin önceki surenin “Onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı” cümlesine bağlı olduğunu söyleyen görüş ise doğru değildir. Eğer böyle olsaydı “Kureyş’in îlâfı için” ifadesi “Görmedin mi?” suresinin bir parçası olur ve iki sure ayrı sureler olmazdı. Oysa bütün Müslümanların icmasıyla bunlar birbirinden ayrı, tam iki suredir. Eğer “Kureyş’in îlâfı için” sözü, önceki surenin “Onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı” cümlesine bağlı olsaydı, “Görmedin mi?” suresi bu ifadeye bağlanmadan tamamlanmış olmazdı; çünkü haber tamamlanmadan söz bitmiş olmaz. Bu da o görüşün yanlışlığını gösterir.

İbn Abbas’tan, “Onların kış ve yaz yolculuğuna alışmaları” ifadesi hakkında “onların buna bağlı kalmaları” anlamı nakledilmiştir. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Allah onları yolculuktan menetti ve bu evin Rabbine ibadet etmelerini emretti; onların geçim yükünü üstlendi. Onların kış ve yaz yolculukları vardı; kışın da yazın da rahatları yoktu. Allah bundan sonra onları açlıktan doyurdu, korkudan güvene kavuşturdu ve yolculuğa alışmışlardı; dilediklerinde yolculuk eder, dilediklerinde kalırlardı. Bu, Allah’ın onlara verdiği nimetlerdendi.” İkrime’den rivayet edilmiştir: Kureyş, Busra’ya ve Yemen’e alışmıştı; kışın birine, yazın diğerine gidip gelirdi. “O hâlde bu evin Rabbine ibadet etsinler” buyurularak Mekke’de kalmaları emredildi. Ebû Sâlih’ten, “Kureyş’in îlâfı, onların îlâfı” hakkında “Onlar tüccardı; Allah onların Şam sevgisini biliyordu” rivayet edilmiştir. Katade, “Kureyş’in îlâfı” hakkında “Kureyş’in âdeti, kış ve yaz yolculuğu âdetleriydi” demiştir. Dahhâk da “Onlar yazın ve kışın göçüp yolculuk etmeye alışmışlardı” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Fil 4

Onlara pişmiş balçıktan taşlar atıyorlardı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Termihim bi-hicaretin min siccil (onlara pişmiş taşlar atıyorlardı)

Mukatil Tefsiri
Yani çamurla karışmış sert taşlar atıyorlardı.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın gönderdiği bu sürü sürü kuşlar, fil sahiplerine siccîlden taşlar atıyordu. “Siccîl” kelimesinin anlamı daha önce açıklanmıştır; burada zikredilen görüşlere göre İbn Abbas, “Siccîl, taş içinde çamurdur” demiştir. Başka rivayette “çamurdandır” demiştir. Bir rivayette “seng ve gil” yani Farsça “taş ve çamur” anlamında olduğu nakledilmiştir. İkrime de “çamurdandır” demiştir. Başka bir rivayette “seng ve gil” yani taş ve çamur demiştir.

İkrime’den rivayet edildiğine göre kuşlar yanlarındaki taşlarla onları vuruyordu; taş kime isabet ederse onda çiçek hastalığı çıkıyordu. O gün çiçek hastalığının ilk görüldüğü gündü; ondan önce de sonra da öyle görülmemişti. Ebû’l-Kunûd’dan gelen rivayette taşların nohut tanesinden küçük, mercimekten büyük olduğu zikredilmiştir. Musa b. Ebî Âişe de taşların mercimekten büyük, nohuttan küçük olduğunu söylemiştir. Katade’ye göre her kuşta üç taş vardı: İki taş ayaklarında, bir taş gagasındaydı; onları bu taşlarla vuruyordu. Başka rivayette Katade, kuşların deniz tarafından gelen beyaz kuşlar olduğunu, her birinin iki ayağında iki taş, gagasında bir taş taşıdığını ve bir şeye isabet ettiğinde onu parçaladığını söylemiştir. Bir rivayette de taşları ağızlarında taşıdıkları, bıraktıkları zaman isabet edenlerin derisinin kabardığı nakledilmiştir.

İbn Zeyd ise “siccîl”in dünya seması olduğunu söylemiş, “Dünya semasının adı siccîldir; Allah onu Lût kavmine de indirmiştir” demiştir. Fakat bu görüşün doğruluğuna ne haberden, ne akıldan, ne de dilden bir delil bilinmektedir. Böyle isimler ancak yaygın bir dille veya Allah’tan gelen bir haberle bilinebilir.

Ebrehe ve ordusunun başına gelen azabın ayrıntısı şöyle anlatılmıştır: Allah onların üzerine denizden, kırlangıca benzer kuşlar gönderdi. Her kuş üç taş taşıyordu; biri gagasında, ikisi ayaklarında idi. Taşlar nohut ve mercimek kadar küçüktü. Kime isabet ederse helak oluyordu; fakat taşlar hepsine isabet etmemişti. Onlar geldikleri yoldan kaçmaya başladılar ve Yemen’e dönebilmek için Nüfeyl b. Habîb’i arıyorlardı. Nüfeyl, Allah’ın onlara indirdiği cezayı görünce şu anlamda söyledi: “Kaçış nereye? Allah takip ediyor. Eşrem yenildi, galip değildir.” Onlar her yolda düşe düşe, her su başında helak ola ola geri döndüler. Ebrehe de bedeninden yaralanmıştı; parmak boğumları birer birer düşüyor, her düşen parçanın ardından irin ve kan akıyordu. Onu San‘a’ya getirdiklerinde kuş yavrusu gibi olmuştu; rivayet edildiğine göre ölmeden önce göğsü yarılıp kalbi dışarı çıktı.

İbn İshak’tan rivayet edildiğine göre, o yıl Arap topraklarında kızamık ve çiçek hastalığı ilk kez görülmüştü. Yine o yıl üzerlik, acı kavun ve uşer gibi acı ağaçların da ilk kez ortaya çıktığı zikredilmiştir. Katade’den gelen rivayette Ebrehe el-Eşrem’in Habeşlilerden ve Yemen halkından bir toplulukla, Arapların Yemen’deki kiliselerine yaptıkları bir şey sebebiyle Kâbe’yi yıkmak üzere geldiği, filleriyle birlikte Safâh denilen yere ulaştıklarında filin çöktüğü, Kâbe’ye çevrilince göğsünü yere koyduğu, kendi ülkelerine çevrilince koşarak yürüdüğü, sonra Nahle-i Yemâniyye’de Allah’ın üzerlerine beyaz ve çok sayıda kuşlar gönderdiği, her kuşta üç taş bulunduğu, bu taşlarla vuruldukları ve Allah’ın onları yenilmiş ekin yaprağına çevirdiği bildirilmiştir. Ebû Yeksûm yani Ebrehe kurtulmuş, fakat her indiği yerde etinden bir parça düşmüş, kavmine dönüp olayı haber verdikten sonra helak olmuştur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Fil 3

Onların üzerine ebabil kuşları gönderdi.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ersele aleyhim tayran ebabil (onların üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi)

Mukatil Tefsiri
Yani ardı ardına gelen, birbirini takip eden kuş sürüleri gönderdi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, onların üzerine çeşitli yönlerden gelen, birbirini takip eden, bölük bölük kuşlar gönderdi. “Ebâbîl” kelimesi, tekili kullanılmayan topluluk bildiren bir kelimedir; “dağınık gruplar” ve “bölük bölük topluluklar” gibi anlamlar taşır. Ebû Ubeyde, bu kelimeye tekil biçim veren birini görmediğini söylemiştir. Ferrâ da Araplardan bunun tekilini işitmediğini söylemiş; ancak Ebû Cafer er-Ruâsî’nin tekilinin “ibâle” olduğunu duyduğunu aktarmıştır. Kisâî ise nahivcilerden tekilinin “ibûl” olduğunu işittiğini söylemiştir. Bazı nahivcilerin “ebîl” dedikleri de nakledilmiştir.

Bu konuda Abdullah b. Mesud’dan “Ebâbîl, gruplar demektir” rivayeti gelmiştir. İbn Abbas, “Birbirini takip eden kuşlardır” demiştir. İshak b. Abdullah b. Hâris, “Bunlar bölük bölük topluluklardı, tıpkı bir araya getirilmiş deve sürüleri gibi” demiştir. Said b. Abdurrahman b. Ebzâ, “Dağınık idiler” demiştir. Hasan, “Çok kuşlardı” demiştir. Ebû Seleme ve İbn Sâbıt, “Ebâbîl, kümeler demektir” demiştir. Mücahid, “Çeşitli yönlerden gelen, peş peşe ve toplu kuşlardı” demiştir. Katade, “Çok kuşlar” demiştir. Dahhâk, “Peş peşe gelen kuşlar, bazısı bazısının ardından geliyordu” demiştir. İbn Zeyd ise “Ebâbîl, farklı farklı yönlerden gelen kuşlardır; bir kısmı buradan, bir kısmı oradan geldi; her taraftan geldiler” demiştir.

Bu kuşların denizden çıkarıldığı veya deniz tarafından geldiği zikredilmiştir. Sıfatları hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları beyaz, bazıları siyah, bazıları yeşil olduklarını söylemiştir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre bunlar, kuş gagası gibi gagaları ve köpek pençesi gibi pençeleri olan kuşlardı. İkrime, “Denizden çıkan yeşil kuşlardı; başları yırtıcı hayvan başları gibiydi” demiştir. Ubeyd b. Umeyr, “Denizden gelen siyah kuşlardı; gagalarında ve pençelerinde taşlar vardı” demiştir. Said b. Cübeyr ise “Yeşil kuşlardı, sarı gagaları vardı ve onların üzerine farklı yönlerden geliyorlardı” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Fil 2

Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-lem yec‘al keydehum (onların tuzağını yapmadı mı) fi tadlil (boşa çıkarmadı mı)

Mukatil Tefsiri
Yani Kâbe’yi yıkma ve halkını yok etme planlarını hüsrana uğratmadı mı?

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, fil sahiplerinin Kâbe’yi yıkmak için kurdukları planı boşa çıkardığını bildirir. Yani Habeşlilerin Kâbe’yi yıkma yolundaki çabalarını, ulaşmak istedikleri amaçtan saptırdı ve sonuçsuz bıraktı. Onların hileleri ve hazırlıkları, Allah’ın koruması karşısında hiçbir işe yaramadı.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Fil 1

Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-lem tera (görmedin mi) keyfe feale rabbuke (Rabbin ne yaptı) bi-ashabi l-fil (fil sahiplerine)

Mukatil Tefsiri
Yani ey Muhammed, Rabbinin Fil sahiplerine nasıl davrandığını bilmiyor musun? Burada kastedilen Yemenli Ebrehe el-Eşrem ve ordusudur. Ebrehe, oğlu Ebû Yeksûm’u büyük bir orduyla birlikte Kâbe’yi yıkmak üzere Mekke’ye göndermişti. Yanlarında da fil bulunuyordu. Amaçları, fili Kâbe’nin yerine geçirip insanların onu Kâbe gibi yüceltmesini ve ona ibadet etmesini sağlamaktı. Ebû Yeksûm’a, bu işe engel olan herkesi öldürmesini emretmişti. Ebû Yeksûm ordusuyla yürüyüp Harem’e yakın bir vadi olan Muammis’e indi. Fili Mekke’ye sürmek istediklerinde fil Harem bölgesine girmedi ve çöktü. Bunun üzerine Ebû Yeksûm ona içki verilmesini emretti. İçki içirip yeniden yürütmek istediler fakat tekrar çöktü. Ne zaman serbest bıraksalar geldiği yöne doğru hızla geri dönüyordu. Bu durum onları korkuttu ve o yıl geri döndüler.

Bir veya iki yıl sonra Kureyş’ten bazı tüccarlar ticaret için Necâşî’nin ülkesine gittiler. Deniz kıyısındaki kum tepeleri yakınında Hristiyanlara ait bir kilisenin yanına indiler. Kureyş ona “Heykel”, Necâşî ve halkı ise “Ardatu Mâsir Hassân” diyordu. Orada ateş yakıp et pişirdiler. Ayrılırken rüzgârlı bir günde ateşi söndürmeden bıraktılar. Rüzgâr ateşi büyüttü ve kilise yandı. Haber Necâşî’ye ulaştı ve o kilisenin yanmasına çok öfkelendi. Yanında bulunan Arap kralları da bunu duydu. Bunlardan Hucr b. Şurahbîl, Ebû Yeksûm el-Kindî ve Ebrehe b. Sabbâh el-Kindî, Necâşî’ye:

“Ey hükümdar! Kureyş’in Mekke’deki Kâbe’si onların övünç kaynağıdır. Biz sana yardım eder, onu yıkar, halkını öldürür, mallarını yağmalarız.”

dediler. Bunun üzerine Necâşî, Esved b. Maksûd’u gönderdi. O da büyük ordular hazırladı. Yanlarında adı Mahmûd olan fil de vardı. Çeşitli Arap hükümdarlarıyla birlikte Mekke’ye doğru yürüdüler. Yollar daraldı. Yolda Abdulmuttalib’in işaretli develerini ve atlarını ele geçirdiler.

Çoban, Abdulmuttalib için hazırladığı atına binerek Mekke’ye geldi. Safâ tepesine çıkıp yüksek sesle:

“Ey Kureyş! Siyah ordular filiyle birlikte size geldi. Kâbe’nizi yıkmak, şerefinizi yok etmek, mallarınızı yağmalamak ve kökünüzü kurutmak istiyorlar. Kaçın!”

diye bağırdı. Sonra Abdulmuttalib’e gidip her şeyi anlattı. Abdulmuttalib atına binerek ordunun yanına kadar gitti. Ebrehe b. Sabbâh ve Hucr b. Şurahbîl onu karşılayıp:

“Kavmine dön ve onları yaklaşan felakete karşı uyar.”

dediler.

Abdulmuttalib:

“Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun ki develerimi ve atlarımı almadan dönmem.”

dedi. Onun vazgeçmeyeceğini anlayınca Necâşî’ye götürdüler ve alay ederek:

“Ey hükümdar! Ona develerini ve atlarını geri ver. Nasıl olsa yarın o da kavmi de senin eline düşecektir.”

dediler. Necâşî mallarının geri verilmesini emretti.

Bunun üzerine Abdulmuttalib Necâşî’ye:

“Eğer Kâbe’den vazgeçersen sana kendi malımı, ailemi ve kavmimin mallarını veririm.”

dedi. Necâşî bunu kabul etmedi. Abdulmuttalib mallarını güvence altına aldı. Kureyş korkuya kapılıp Mekke’yi boşalttı ve Hira ile Sebîr dağlarına sığındılar.

Abdulmuttalib Kureyş’e:

“Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun ki Allah hükmünü verinceye kadar Kâbe’den ayrılmayacağım. Atalarım bana bu evin onu koruyan bir Rabbi olduğunu haber verdiler. Hristiyanlık galip gelmeyecektir. Bu ordular Allah’ın ordularıdır.”

dedi.

O sırada Mekke’de, Tâif’te yazı, Mekke’de kışı geçiren ve gözleri görmeyen Ebû Mes‘ûd es-Sekafî bulunuyordu. Görüşüne başvurulan saygın bir kişiydi. Abdulmuttalib ona:

“Ey Ebû Mes‘ûd! Bu, görüşüne en çok ihtiyaç duyduğumuz gündür.”

dedi.

Ebû Mes‘ûd:

“Bizi dağa çıkar ki orada güvenli olalım.”

dedi. Dağa çıktılar. Sonra Ebû Mes‘ûd:

“Develerini Allah için harem kurbanı yap, boyunlarına nal tak ve onları Harem’e sal. Belki bu Habeşliler onlardan bazılarını keser de bu evin Rabbi gazaplanır.”

dedi.

Abdulmuttalib bunu yaptı. Habeşliler develere saldırıp bazılarını kestiler. Bunun üzerine Abdulmuttalib ağlayarak şöyle dedi:

“Ey Rabbim! Kul kendi yükünü korur, sen de kendi haremine sahip çık. Onların haçı ve kuvveti senin kudretine galip gelmesin. Eğer onları ve Kâbe’ni baş başa bırakacaksan bu senin takdirindir.”

Sonra onlara beddua ederek:

“Allah’ım! Esved b. Maksûd’u rezil et. İşaretli develeri alan bu adamı kara dağların arasına çevir. Kâbe’yi yıkmaya geldiler. Sen Mahmud’sun, onları perişan et.”

dedi.

Ebû Mes‘ûd da şöyle dedi:

“Bu evin onu koruyan bir Rabbi vardır. Yemen hükümdarı Tubba‘ da bir zamanlar bu evi yıkmak istemiş, Allah onu engellemiş ve üç gün karanlıkta bırakmıştı. Sonra Tubba‘ bunu anlayınca Kâbe’yi beyaz örtülerle örtmüş ve ona kurbanlar kesmişti.”

Daha sonra Ebû Mes‘ûd denize doğru bakıp:

“Ne görüyorsun?”

dedi.

Abdulmuttalib:

“Deniz kıyısından gelen beyaz kuşlar görüyorum.”

dedi.

Ebû Mes‘ûd:

“Nereye konduklarına dikkat et.”

dedi.

Abdulmuttalib:

“Başlarımızın üzerine doğru geliyorlar.”

dedi.

Ebû Mes‘ûd:

“Bunları tanıyor musun?”

diye sordu.

Abdulmuttalib:

“Hayır. Bunlar ne Necid, ne Tihâme, ne doğu, ne batı, ne Yemen ne de Şam kuşlarına benziyor.”

dedi.

Kuşlar çekirge sürüleri gibi ardı ardına geliyordu. Her grubun önünde kırmızı gagalı, siyah başlı ve uzun boyunlu bir kuş vardı. Ordunun üzerine geldiklerinde gagalarındaki taşları bıraktılar. Her taşın üzerinde sahibinin adı yazılıydı. Sonra geldikleri yere geri döndüler.

Ertesi gün dağdan indiklerinde hiçbir ses duymadılar. Daha önce ordunun gürültüsünü işitirken şimdi tam bir sessizlik vardı. Orduya yaklaştıklarında hepsinin helak olduğunu gördüler. Taş bir adamın miğferine düşüyor, onu delip beynine ulaşıyor; fili ve hayvanları da delip yere geçiriyordu.

Bunun üzerine Abdulmuttalib onların baltalarıyla çukurlar kazdı ve içlerini kırmızı altın ve mücevherlerle doldurdu. Ebû Mes‘ûd’a da bir çukur kazdı. Sonra:

“Hangisini istersen seç.”

dedi.

İkisi de oturdukları çukurları aldı. Abdulmuttalib insanlara seslenince herkes gelip bu ganimetlerden aldı. Böylece Abdulmuttalib Kureyş içinde lider oldu. Allah Kâbe’sini korudu ve onlara karşı koyamayacakları ordular gönderdi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, kalp gözünle bakıp Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Bunlar, Kâbe’yi yıkmak amacıyla Yemen’den gelen Habeşlilerdi; başlarında da Habeşli Ebrehe el-Eşrem bulunuyordu. Ebrehe’nin bu sefere çıkmasının sebebi şuydu: Yemen’in San‘a şehrinde, zamanında yeryüzünde benzeri görülmemiş bir kilise yaptırmış ve ona Kulleys adını vermişti. Habeş kralı Necâşî’ye, “Ey kral, senin için senden önce hiçbir krala yapılmamış bir kilise yaptım; Arapların haccını oraya çevirmedikçe durmayacağım” diye yazdı. Araplar bu haberi duyunca Nesî kabilesinden bir adam öfkelenip Kulleys’e gitti, orada pisledi ve memleketine döndü. Ebrehe bunu duyunca, bunu yapanın Mekke’de Arapların hac yaptığı evin halkından biri olduğunu öğrendi. Bunun üzerine çok öfkelendi ve Kâbe’ye yürüyüp onu yıkacağına yemin etti.

Ebrehe, ordusunu hazırlayıp filiyle birlikte yola çıktı. Araplar bunu duyunca büyük korkuya kapıldılar ve Allah’ın evi olan Kâbe’yi yıkmak istemesi sebebiyle onunla savaşmayı üzerlerine hak gördüler. Yemen’in ileri gelenlerinden Zû Nefer adlı biri kavmini ve kendisine uyan Arapları Ebrehe’ye karşı çağırdı, fakat Ebrehe onu yenip esir aldı. Ebrehe onu öldürmek isteyince Zû Nefer, “Ey kral, beni öldürme; belki benim senin yanında kalmam, öldürülmemden daha hayırlı olur” dedi. Bunun üzerine Ebrehe onu öldürmedi, yanında bağlı tuttu.

Sonra Ebrehe yoluna devam etti. Has‘am bölgesine geldiğinde Nüfeyl b. Habîb el-Has‘amî, Şehrân, Nâhis ve onlarla birlikte bazı Arap kabileleriyle karşısına çıktı. Ebrehe onları da yendi ve Nüfeyl esir alındı. Ebrehe onu öldürmek isteyince Nüfeyl, “Ey kral, beni öldürme; ben sana Arap topraklarında kılavuzluk ederim. Şehrân ve Nâhis kabilelerim adına sana itaat sözü veriyorum” dedi. Ebrehe onu serbest bıraktı ve kılavuz olarak yanında götürdü.

Ebrehe Tâif’e uğrayınca Sakîf’ten Mes‘ûd b. Muattib ve bazı adamlar onun yanına çıktılar ve “Ey kral, biz senin kullarınız, sana itaat ederiz. Bizim mabedimiz senin istediğin ev değildir; sen Mekke’deki evi istiyorsun. Biz sana yolu gösterecek birini göndeririz” dediler. Onunla birlikte Ebû Rigâl’i gönderdiler. Ebû Rigâl, Ebrehe’yi Muğammis’e kadar götürdü ve orada öldü. Araplar onun kabrini taşlamaya başladılar; Muğammis’te taşlanan kabir budur.

Ebrehe Muğammis’e indiğinde Habeşlilerden Esved b. Maksûd adlı birini atlı birlikle Mekke’ye gönderdi. O, Kureyş ve diğer Mekkelilerin mallarını sürüp getirdi; bunlar arasında Kureyş’in büyüğü ve efendisi olan Abdülmuttalib b. Hâşim’e ait iki yüz deve de vardı. Kureyş, Kinâne, Hüzeyl ve Harem’de bulunan diğer insanlar onunla savaşmayı düşündüler, fakat güç yetiremeyeceklerini anlayınca bundan vazgeçtiler. Ebrehe, Hunâta el-Himyerî’yi Mekke’ye göndererek ona, “Bu beldenin efendisini ve şereflisini sor; sonra ona de ki: Kral size, ‘Ben sizinle savaşmaya gelmedim, sadece evi yıkmaya geldim. Eğer onun önünde bana savaş açmazsanız, kanlarınızı dökmeye ihtiyacım yoktur’ diyor. Eğer benimle savaşmak istemiyorsa onu bana getir” dedi.

Hunâta Mekke’ye girince Kureyş’in efendisinin Abdülmuttalib olduğunu öğrendi ve ona Ebrehe’nin sözünü iletti. Abdülmuttalib, “Allah’a yemin ederim ki onunla savaşmak istemiyoruz; buna gücümüz de yoktur. Bu, Allah’ın haram evidir ve İbrahim’in evidir. Eğer Allah onu korursa, o kendi evidir ve haremidir. Eğer onu Ebrehe’ye bırakırsa, Allah’a yemin ederim ki bizim onu savunacak gücümüz yoktur” dedi. Hunâta, “Öyleyse kralın yanına gel; bana seni getirmemi emretti” dedi.

Abdülmuttalib bazı oğullarıyla birlikte Ebrehe’nin ordusuna gitti. Orada dostu olan Zû Nefer’i sordu ve onun yanına götürüldü. Ona, “Ey Zû Nefer, başımıza gelen bu konuda sende bir fayda var mı?” dedi. Zû Nefer, “Kralın elinde esir olan ve sabah akşam öldürülmeyi bekleyen bir adamın ne faydası olabilir? Ancak fil bakıcısı Üneys benim dostumdur. Ona haber gönderirim, senin hakkını ona anlatır, seni kralın huzuruna çıkarmasını isterim” dedi. Üneys geldi ve Zû Nefer ona, “Abdülmuttalib Kureyş’in efendisidir, Mekke’nin kervan sahibidir; ovada insanlara, dağ başlarında vahşi hayvanlara yiyecek verir. Kral onun iki yüz devesini aldı. Onu kralın huzuruna çıkar ve elinden geldiğince ona faydalı ol” dedi. Üneys bunu kabul etti ve Ebrehe’den izin istedi.

Abdülmuttalib huzura girince Ebrehe onun heybetini ve güzelliğini görünce ona saygı gösterdi. Onu kendi tahtının altına oturtmayı uygun görmedi, fakat Habeşlilerin onunla birlikte tahtta oturduğunu görmelerini de istemedi. Bu yüzden tahtından indi, yaygı üzerine oturdu ve Abdülmuttalib’i yanına oturttu. Tercümanına, “Ona sor, ihtiyacı nedir?” dedi. Abdülmuttalib, “Kraldan ihtiyacım, bana ait olan iki yüz deveyi geri vermesidir” dedi. Ebrehe, “Onu gördüğümde beğenmiştim, fakat konuşunca gözümden düştü. Senin ve atalarının dini olan evi yıkmaya gelmişim, sen ise benimle sadece develerin hakkında konuşuyorsun!” dedi. Abdülmuttalib, “Ben develerin sahibiyim; evin ise onu koruyacak bir Rabbi vardır” dedi. Ebrehe, “O benim elimden kurtarılamaz” deyince Abdülmuttalib, “Sen ve o baş başasınız; develerimi bana geri ver” dedi. Ebrehe de develerini ona geri verdi.

Abdülmuttalib Kureyş’e dönüp olanları haber verdi ve halka Mekke’den çıkmalarını, dağ başlarına ve vadilere sığınmalarını emretti. Sonra Kâbe kapısının halkasına tutunarak bazı Kureyşlilerle birlikte Allah’a dua etti ve Ebrehe’ye karşı yardım istedi. Duasında, “Rabbim, onlara karşı senden başkasını ummuyorum; Rabbim, haremine karşı onları engelle. Evin düşmanı sana düşmanlık edendir; onların beldeni yıkmalarını engelle” dedi. Yine şu anlamda dua etti: “Allah’ım, kul kendi yükünü korur; sen de helalini koru. Onların haçı ve hileleri yarın senin hilelerine üstün gelmesin. Eğer onları serbest bırakırsan, bu senin bileceğin iştir.” Ardından halkayı bıraktı ve Kureyşlilerle birlikte dağlara çekildi.

Sabah olunca Ebrehe Mekke’ye girmeye hazırlandı, filini ve ordusunu hazırladı. Filin adı Mahmûd idi. Ebrehe Kâbe’yi yıkmaya kararlıydı. Fili Mekke’ye yönelttiklerinde Nüfeyl b. Habîb el-Has‘amî gelip filin yanına durdu, kulağından tuttu ve “Çök Mahmûd, geldiğin yere doğru salimen dön; çünkü sen Allah’ın haram beldesindesin” dedi. Sonra kulağını bıraktı ve dağa doğru koştu. Fil çöktü. Onu kaldırmak için dövdüler, kalkmadı. Başına baltalarla vurdular, yine kalkmadı. Demir kancalarla bedenini kanattılar, yine kalkmadı. Yemen’e çevirdiklerinde koşarak kalkıyor, Şam’a veya doğuya çevirdiklerinde de kalkıyor; Mekke’ye çevirdiklerinde ise çöküyordu.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 9

Uzatılmış direkler içinde

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fi عمدin mumedded (uzatılmış sütunlar içinde)

Mukatil Tefsiri
Yani cehennemin kapıları kapatılır ve ateşten demir direklerle sağlamlaştırılır. Böylece ateşin sıkıntısı ve harareti onların üzerine geri döner. Onlara hiçbir kapı açılmaz, içeriye serinlik girmez ve ateşin sıkıntısı sonsuza kadar çıkmaz.

Muvahhidler cehennemin en üst kapısından çıktıktan sonra, alt tabakalardaki yedi kapının ehli altıncı kapının ehline:

“Sizi Sekar’a sokan nedir?” (Müddessir 42)

diye sorarlar.

Onlar da:

“Biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmazdık.”

(Müddessir 43-44)

diye cevap verirler ve ayetlerin devamındaki sözleri söylerler.

Sonra:

“Haydi feryat edelim.”

derler ve uzun zaman boyunca feryat ederler; fakat bunun onlara hiçbir faydası olmaz. Ardından:

“Haydi bağıralım.”

derler ve uzun zaman bağırırlar; yine fayda görmezler. Sonra:

“Haydi sabredelim. Belki Allah susup sabredersek bize merhamet eder.”

derler. Uzun zaman sabrederler ama yine hiçbir fayda bulamazlar. Sonunda:

“İster sızlanalım ister sabredelim, bizim için kaçacak hiçbir yer yoktur.” (İbrahim 21)

derler.

Daha sonra:

“Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer tekrar dönersek gerçekten zalimlerden oluruz.” (Mü’minûn 107)

diye yalvarırlar.

Bunun üzerine Arş’ın üzerinden Rableri:

“Aşağılanmış olarak orada kalın ve benimle konuşmayın!” (Mü’minûn 108)

buyurur.

Bunun ardından kulakları sağır edilir, kalpleri mühürlenir ve cehennemin kapıları üzerlerine kapatılır. Her biri diğerine ateşten demir çivilerle, dağlar gibi direklerle bağlanır. İçeriye hiçbir serinlik girmez ve ateşin harareti dışarı çıkmaz. Ateşi yiyip içerler. Orada yalnızca cehennem ehlinin soluyuşu ve iniltisi duyulur. Allah’tan, fazlı, cömertliği ve rahmetiyle bizi bundan korumasını isteriz.

Taberi Tefsiri
Bu ifadenin okunuşunda kıraat âlimleri ihtilaf etmiştir. Medine ve Basra kıraatçilerinin çoğu “amed” şeklinde ayn ve mîm harflerini üstün okuyarak okumuştur. Kûfe kıraatçilerinin çoğu ise “umud” şeklinde ayn ve mîm harflerini ötre okuyarak okumuştur. Bize göre her iki kıraat de bilinen, kıraat âlimlerince okunmuş ve Arapçada doğru olan iki dildir. Araplar “amûd” kelimesinin çoğulunu hem “umud” hem de “amed” şeklinde söyleyebilirler. Aynı şekilde “ihâb” kelimesini hem “uhub” hem “eheb” diye çoğul yaparlar; “kıdm” kelimesinde de buna benzer kullanım vardır. Bu yüzden hangi kıraatle okunursa okunsun, okuyan isabet etmiş olur. Tefsir ehli bunun anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları, cehennemin onların üzerine uzatılmış direklerle kapatıldığını, yani kapıların üzerlerine kapatılıp kilitlendiğini söylemiştir. Bize ulaştığına göre Abdullah’ın kıraatinde de “O, uzatılmış direklerle onların üzerine kapatılmıştır” şeklindedir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Katade’den Abdullah’ın kıraatini bu şekilde nakletmiştir. Başkaları ise anlamın şu olduğunu söylemiştir: Onlar direklerin içine sokulur, sonra bu direkler üzerlerine uzatılır. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre onlar direklerin içine konulur, direkler üzerlerine uzatılır, boyunlarında zincirler bulunur ve kapılar bunlarla kapatılır. İbn Zeyd ise “Onlar demir direkler içindedirler, orada zincire vurulmuşlardır. Bu direkler ateştendir, ateşten yanmışlardır ve onlar için uzatılmışlardır” demiştir. Başkaları da bunların, kendileriyle azap edilecek direkler olduğunu söylemiştir. Katade’den “Bize anlatıldığına göre bunlar cehennemde kendileriyle azap edilecek direklerdir” rivayeti gelmiştir. Başka bir rivayette de “Cehennemde kendisiyle azap gördükleri bir direktir” denilmiştir. Bu konuda doğruya en yakın görüş, onların cehennemde direklerle azap edileceklerini söyleyen görüştür. Allah onların bu direklerle nasıl azap göreceğini en iyi bilendir. Bize bunun nasıl olduğuna dair hüccet olacak bir haber gelmemiş, bunu kavrayabileceğimiz bir delil de verilmemiştir. Bu yüzden bu konuda söylediğimizden başka kesin bir söz bize göre sahih olmaz; en doğrusunu Allah bilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 8

Şüphesiz o onların üzerine kapatılmıştır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnneha aleyhim mu’sade (şüphesiz o onların üzerine kapatılmıştır)

Mukatil Tefsiri
Yani ateş onların üzerine tamamen kapatılmıştır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Vasfı anlatılan Hutame, bu çekiştirip ayıplayanların üzerine kapatılmıştır. “Mü’sade” kelimesi “kapatılmış, kilitlenmiş” demektir; hem hemzeli hem de hemzesiz okunmuştur ve iki kıraat de nakledilmiştir. İbn Abbas’tan “mü’sade” hakkında “kapatılmış” denilmiştir. Atiyye de “Onların üzerine kapatılmıştır” ayeti hakkında “kapatılmıştır” demiştir. Said’den rivayet edildiğine göre cehennemde onun vadilerinden bir vadide bir adam bin yıl kadar “Ey çok merhamet eden, ey çok ihsan eden” diye seslenir. Bunun üzerine izzet sahibi Rab Cebrail’e “Kulumu ateşten çıkar” der. Cebrail ateşe gider, fakat onu kapalı bulur. Dönüp “Ey Rabbim, o onların üzerine kapatılmıştır” der. Allah, “Ey Cebrail, onu aç ve kulumu ateşten çıkar” der. Cebrail onu açar ve hayal gibi olmuş kişiyi çıkarır; cennet kıyısına bırakılır, Allah ona yeniden saç, et ve kan bitirir. Hasan, “Onların üzerine kapatılmıştır” ayeti hakkında “kapatılmıştır” demiştir. Dahhak da aynı şekilde “kapatılmıştır” demiştir. İbn Abbas’tan “Onların üzerine kilitlenmiştir” rivayeti gelmiştir. Katade ve İbn Zeyd de “kapalıdır, üzerlerine kapatılmıştır” demiştir. Araplar “kapıyı kapattı” anlamında “evsade’l-bâb” derler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 7

Ki kalplerin üzerine yükselir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Elleti tettaliu ala l-efide (kalplerin üzerine yükselen)

Mukatil Tefsiri
Yani eti ve deriyi yer, harareti kalplere kadar ulaşır. Sonra onlara yeniden et giydirilir ve ateş tekrar onları yemeye başlar; sonunda ilk hallerine döndürülürler. Allah’ın:

“O, kalplerin üzerine çıkar.”

buyruğunun anlamı budur.

Bir başka açıklamada şöyle anlatılmıştır: Şaki kişi ateşe girdiğinde melek onu cehennemin kapıları arasında dolaştırır ve çeşitli azapları gösterir. Sonra cehennemin kapılarından biri olan Hutame’nin kapısı açılır. Bu öyle bir ateştir ki, şiddetli hararetinden dolayı ateşin kendisini bile yer. Allah onu yarattığı günden beri hiç sönmemiştir. O kapı açıldığında ateş onun üzerine saldırır; derisini, etini, sinirlerini ve kemiklerini yakar, fakat kalbi ve gözleri yanmaz. Çünkü insan aklını kalbiyle kullanır ve görmeyi gözleriyle gerçekleştirir. Bu yüzden Allah:

“Kalplerin üzerine çıkar.”

buyurmuştur.

Ardından şu ayeti okudu:

“Ölüm ona her yerden gelir, fakat o ölmez.” (İbrahim 17)

Yani bedeninde ölümün gelmediği tek bir kıl yeri bile kalmaz.

Taberi Tefsiri
Bu ateş, acısı ve alevi kalplere ulaşan ateştir. Buradaki “çıkar” anlamındaki ifade, “ulaşır” anlamında kullanılmıştır. Araplardan “Ne zaman bizim toprağımıza çıktın?” veya “Ben toprağıma çıktım” şeklinde kullanım nakledilmiştir; bunun anlamı “ulaştın” ve “ulaştım” demektir. Buna göre ayetin anlamı, onun acısının ve hararetinin kalplere kadar ulaşmasıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 6

O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Naru llahi l-mukade (Allah’ın tutuşturulmuş ateşi)

Mukatil Tefsiri
Yani cehennem ehli üzerine tutuşturulmuş, asla sönmeyen Allah’ın ateşidir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah Hutame’yi açıklayarak onun Allah’ın tutuşturulmuş ateşi olduğunu bildirmiştir. Bu, yakıtı tutuşturulmuş, alevlendirilmiş ve azabı şiddetlendirilmiş ateştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 5

Hutamenin ne olduğunu sana ne bildirdi

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma edrake (sana ne bildirdi) me l-hutame (o hutame nedir)

Mukatil Tefsiri
Allah bunu onun şiddetini büyütmek için söyledi. Çünkü Hutame kemikleri kırar, eti yer ve sonunda kalbe ulaşır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberine şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, Hutame’nin ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra onun ne olduğunu açıklamıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 4

Hayır! Andolsun ki o Hutame’ye atılacaktır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kella (hayır) le-yunbezenne fi l-hutame (mutlaka kırıp geçiren ateşe atılacaktır)

Mukatil Tefsiri
Allah:

“Hayır!”

buyurdu; yani malı ve evladı onu ebedî kılmayacaktır. Sonra yeniden başlayarak:

“Andolsun ki Hutame’ye atılacaktır.”

buyurdu. Yani cehenneme bırakılacaktır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “hayır” sözü, “Onun sandığı gibi değildir; malı onu ebedî kılmayacaktır” anlamındadır. Sonra Allah, onun helak olacağını ve dünyada işlediği fiiller ve günahlar sebebiyle azap göreceğini haber vererek “O mutlaka Hutame’ye atılacaktır” buyurmuştur. Yani kıyamet günü Hutame’ye fırlatılacaktır. Hutame, cehennemin isimlerinden biridir; cehenneme Cehennem, Sekar ve Lezâ denildiği gibi ona da Hutame denilmiştir. Bana göre bu isim, içine atılan her şeyi kırıp parçaladığı için verilmiştir. Çok yiyen kimseye de “hutame” denilmesi buna benzer. Hasan el-Basrî’nin bunu “Bu hümze-lümeze ve malı mutlaka Hutame’ye atılacaktır” anlamında ikil olarak okuduğu zikredilmiştir; böylece o hem kişiyi hem de malını kastederek fiili ikili yapmıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 3

Malının kendisini ebedî kılacağını sanır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yahsebu enne malehu ahledeh (malının kendisini ebedî kılacağını sanır)

Mukatil Tefsiri
Yani malının onu ölümden koruyacağını ve malı tükenmedikçe ölmeyeceğini sanır. Velîd şöyle demişti:

“Malımı sağa sola Kureyş’e dağıtsam ben yaşadıkça tükenmez. Sen beni nasıl fakirlikle korkutursun?”

Bunun üzerine ona:

“Sana bu malı veren, onu senden almaya da elbette kadirdir.”

denildi. Bu söz onun kalbine tesir etti. Sonra kalkıp sahip olduğu altınları, gümüşleri, arazileri, bahçeleri ve köleleri saymaya başladı. Ardından:

“Ey Muhammed! Vallahi bunlar ekmek olsaydı bile tükenmezdi.”

dedi. Bunun üzerine Allah:

“Mal topladı ve onu sayıp durdu. Malının kendisini ebedî kılacağını sanır.”

ayetlerini indirdi.

Taberi Tefsiri
Yani o kimse, topladığı, sayıp durduğu ve harcamakta cimrilik ettiği malının kendisini dünyada ebedî bırakacağını, ölümü ondan uzaklaştıracağını sanır. “Onu ebedî kıldı” denilmiştir, anlamı ise “onu ebedî kılacak” demektir. Bu, bir kimsenin helakine sebep olacak bir iş yaptığında “Falanca mahvoldu, helak oldu” denilmesine benzer; o kişi henüz helak olmamış olsa bile yaptığı iş onu helake götüreceği için böyle söylenir. Büyük bir günah işleyen kimse hakkında “Falanca cehenneme girdi” denilmesi de böyledir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 2

O ki mal topladı ve onu sayıp durdu

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezi cemea malen (o ki mal topladı) ve addedeh (ve onu sayıp durdu)

Mukatil Tefsiri
Yani hizmetçiler ve mallar edinmek için servet biriktirdi ve malını sürekli sayıp durdu. Velîd b. Mugîre’nin Mekke’de bir, Tâif’te bir olmak üzere iki bahçesi vardı. Yaz kış malı ve kazancı eksilmezdi. Bu, Allah’ın şu buyruğudur:

“Ona bol mal ve göz önünde bulunan oğullar verdim.” (Müddessir 12-13)

Yani ev sahibi ve itibarlı oğullar verdim. Onun yedi oğlu vardı. Allah:

“Ona geniş imkânlar hazırladım.” (Müddessir 14)

buyurmuştur. Yani malını alabildiğine genişlettim.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, mal toplayıp onun sayısını hesap eden, onu Allah yolunda harcamayan, ondaki Allah hakkını vermeyen, aksine onu biriktirip kaplarda saklayan ve koruyan kimseyi kastetmektedir. Bu ayetin okunuşunda kıraat âlimleri ihtilaf etmiştir. Medine kıraatçilerinden Ebû Cafer ve Âsım dışındaki Kûfe kıraatçilerinin çoğu “cemme‘a” şeklinde şeddeli okumuştur. Medine ve Hicaz kıraatçilerinin çoğu, Ebû Cafer dışında, Basra kıraatçilerinin çoğu ve Kûfe’den Âsım ise “ceme‘a” şeklinde şeddesiz okumuştur. Hepsi “addedeh” kelimesindeki dâl harfini, zikredilen anlam gereğince şeddeli okumakta birleşmiştir. Bazı önceki kimselerden sağlam olmayan bir isnatla “mal topladı ve aşiretini, sayısını topladı” anlamında dâl harfi şeddesiz “adedeh” şeklinde okunduğu da nakledilmiştir; fakat bu kıraat, şehirlerin kıraatlerine aykırı olduğu ve bu konudaki hüccet ehlinin icmasına ters düştüğü için onunla okumayı caiz görmüyorum. “Mal topladı” kısmında ise şeddeli ve şeddesiz iki okunuş da doğrudur; çünkü ikisi de şehir kıraatçilerinin bildiği kıraatlerdir ve anlamları birbirine yakındır. Hangisiyle okunursa okunsun, okuyan isabet etmiş olur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Hümeze 1

Yazıklar olsun her hümeze ve lümezeye.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Veylun (yazıklar olsun) li-kulli hümezetin (her çekiştirip ayıplayana) lümeze (ve arkadan çekiştirene)

Mukatil Tefsiri
“Hümeze”, bir kimse arkasını döndüğünde onu çekiştirip gıybet eden, insanlar hakkında kötü söz taşıyan kimsedir. “Lümeze” ise insanları yüzüne karşı ayıplayan, onlarla alay eden ve hoşlanmadıkları lakaplarla çağıran kimsedir. Bu ayet Mahzûmoğullarından Velîd b. Mugîre hakkında nazil olmuştur. O, insanların sözlerini taşıyan bir nemmamdı. Kibir ve büyüklük taslayarak insanlara kötü lakaplar takar, onlarla alay ederdi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “yazıklar olsun” sözüyle kastettiği, cehennem ehlinin irin ve cerahatinden akan vadidir. “Her hümze” ifadesi, insanları arkadan çekiştiren, gıybet eden ve onları öfkelendiren herkes anlamındadır. Nitekim Ziyad el-A‘cem şöyle demiştir: “Benimle karşılaştığında bana yalandan dostluk gösterirsin; ben ortada olmadığımda ise sen çekiştiren ve ayıplayansın.” “Lümeze” ile de insanları ayıplayan ve onlara dil uzatan kimse kastedilmiştir. Ebû’l-Cevzâ, İbn Abbas’a “Allah’ın yazıklar olsun diye başladığı bu kimseler kimlerdir?” diye sormuş, İbn Abbas da “Onlar söz taşıyarak dolaşanlar, sevenlerin arasını ayıranlar ve en büyük ayıbı arayanlardır” demiştir. Mücahid’den bir rivayette “hümze, insanların etini yiyendir; lümeze ise dil uzatandır” denilmiş, başka bir rivayette bunun tersi olarak “hümze dil uzatan, lümeze insanların etini yiyendir” denilmiş, bir başka rivayette de “ikisinden biri insanların etini yiyen, diğeri dil uzatandır” şeklinde aktarılmıştır. Bu farklılık, rivayeti aktaranın iki kelimenin tefsirinde tereddüt ettiğini göstermektedir. Katade, “hümze insanların etini yiyen, lümeze ise onlara dil uzatandır” demiştir. İbn Abbas’tan “Her çekiştirip ayıplayan kimseye yazıklar olsun” ayeti hakkında “Her dil uzatan ve gıybet eden kimseye yazıklar olsun” şeklinde rivayet edilmiştir. Ebû Âliye, “hümze kişinin yüzüne karşı ayıplayan, lümeze ise arkasından ayıplayandır” demiştir. Katade’den başka bir rivayette “diliyle ve gözüyle onu ayıplar, insanların etini yer ve onlara dil uzatır” denilmiştir. Mücahid’den “hümze elle, lümeze ise dille olur” rivayeti de gelmiştir. İbn Zeyd ise “hümze, insanları eliyle ayıplayan ve diliyle onlara vuran kimsedir; lümeze ise diliyle onları ayıplayan ve kusur bulan kimsedir” demiştir. Bu ayette kimin kastedildiği konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları bunun müşriklerden belli bir kişi hakkında indiğini söylemiş, bazıları onun Cemîl b. Âmir el-Cumahî olduğunu, bazıları da Ahnes b. Şerîk olduğunu belirtmiştir. İbn Abbas’tan, bunun insanları ayıplayıp çekiştiren bir müşrik hakkında olduğu rivayet edilmiştir. Rakka halkından birinden nakledildiğine göre ayet Cemîl b. Âmir el-Cumahî hakkında inmiştir; ancak Verka, bunun belli bir kişiye özel olmadığını, Rakkaşî’nin ayetin Cemîl b. Âmir hakkında indiğini ileri sürdüğünü aktarmıştır. Bazı Arap dili bilginleri ise bunun, Arapların genel bir lafız söyleyip onunla tek bir kişiyi kastetmeleri türünden olduğunu söylemiştir. Mesela biri birine “Seni asla ziyaret etmeyeceğim” dese, karşısındaki de “Beni ziyaret etmeyen herkesin ziyaretçisi ben de değilim” der; burada söz genel görünse de kastı kendisine o sözü söyleyen kişidir. Başkaları ise bunun bu sıfata sahip herkes hakkında genel olduğunu söylemiştir. Mücahid, “Bu ayet belli bir kişiye özel değildir” demiştir. Doğru olan da şudur: Allah bu sözü, her hümze ve lümeze hakkında genel kılmıştır; kim bu vasıfla nitelenirse, kim olursa olsun, bu hükmün kapsamına girer.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Asr 3

Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler hariç

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İlla llezine amenu (ancak iman edenler) ve amilu s-salihat (ve salih amel işleyenler) ve tevasav bi-l-hakk (ve hakkı tavsiye edenler) ve tevasav bi-s-sabr (ve sabrı tavsiye edenler)

Mukatil Tefsiri
Yani iman edenler ve salih amel işleyenler ziyan içinde değildirler. Sonra Allah onları niteleyerek: “Birbirlerine hakkı tavsiye edenler.” buyurdu; yani Allah’ın birliğini tavsiye ederler. “Birbirlerine sabrı tavsiye edenler.” buyurdu; yani Allah’ın emri üzerinde sabretmeyi tavsiye ederler. Kim bu iki vasfı yerine getirirse iman edip salih amel işleyenlerden olur. Böyle kimseler ziyan içinde değildir; aksine onlar cennetlerde ebedî kalacaklardır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “ancak iman eden ve salih ameller işleyenler” sözü, Allah’ı tasdik eden, O’nu birleyen, O’nun birliğini ve O’na itaati kabul eden kimseler anlamındadır. Bunlar salih ameller işlemiş, Allah’ın kendilerine farz kıldığı görevleri yerine getirmiş ve yasakladığı günahlardan kaçınmış kimselerdir. “İnsan” kelimesi lafız bakımından tekil olsa da anlam bakımından çoğul olduğu için, iman edenler bu genel insan ifadesinden istisna edilmiştir.

“Birbirlerine hakkı tavsiye edenler” ifadesinin anlamı ise şudur: Onlar birbirlerine, Allah’ın kitabında indirdiği emirlerle amel etmeyi ve onda yasakladığı şeylerden kaçınmayı tavsiye ederler. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Birbirlerine hakkı tavsiye edenler” ayetinde hak, Allah’ın kitabıdır. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Hasan’dan nakletmiştir: “Hak, Allah’ın kitabıdır.” İmrân b. Bekkâr el-Külâî, Hattâb b. Osman’dan, o Abdürrahman b. Sinan Ebû Rûh es-Sekûnî’den nakletmiştir: Ebû Rûh, onu Ermeniye’de gördüğünü söylemiş ve Hasan’ın “Birbirlerine hakkı tavsiye edenler” ayeti hakkında “Hak, Allah’ın kitabıdır” dediğini işitmiştir.

“Birbirlerine sabrı tavsiye edenler” ifadesinin anlamı da şudur: Onlar birbirlerine Allah’a itaat üzere amel etmeye sabretmeyi tavsiye ederler. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Birbirlerine sabrı tavsiye edenler” ayetinde sabır, Allah’a itaattir. İmrân b. Bekkâr el-Külâî, Hattâb b. Osman’dan, o Abdürrahman b. Sinan Ebû Rûh’tan nakletmiştir: Hasan’ın “Birbirlerine sabrı tavsiye edenler” ayeti hakkında “Sabır, Allah’a itaattir” dediğini işitmiştir. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Hasan’dan nakletmiştir: “Sabır, Allah’a itaattir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Asr 2

Şüphesiz insan kesinlikle hüsran içindedir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne l-insane (şüphesiz insan) le-fi husr (kesinlikle ziyan içindedir)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet Ebû Leheb hakkında nazil olmuştur. Onun adı Abdüluzzâ b. Abdülmuttalib idi. Yani o sürekli sapıklık içindedir ve sonunda ateşe girecektir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Âdemoğlu gerçekten helak ve eksiklik içindedir. Ali’nin bunu “Şüphesiz insan hüsran içindedir ve o, zamanın sonuna kadar onun içindedir” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. İbn Abdüla‘lâ b. Vâsıl, Ebû Nuaym el-Fadl b. Dükeyn’den, o İsrail’den, o Ebû İshak’tan, o Amr Zû Murr’dan nakletmiştir: “Ali’nin şu şekilde okuduğunu işittim: ‘Asra ve zamanın musibetlerine andolsun; şüphesiz insan hüsran içindedir ve o, zamanın sonuna kadar onun içindedir.’” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Şüphesiz insan hüsran içindedir” ayeti hakkında bazı kıraatlerde “ve o, zamanın sonuna kadar onun içindedir” şeklinde geçtiğini söylemiştir. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o Ebû İshak’tan, o Amr Zû Murr’dan nakletmiştir: Ali bunu “Asra ve zamanın musibetlerine andolsun; şüphesiz insan hüsran içindedir” şeklinde okumuştur. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Hâris de Hasan’dan, o Verka’dan; hepsi İbn Ebî Necîh yoluyla Mücahid’den nakletmiştir: “Şüphesiz insan hüsran içindedir” yani “iman edenler dışında” demektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Asr 1

Andolsun zamana

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vel-asr (zamana yemin olsun)

Mukatil Tefsiri
Bu bir yemindir. Allah, gündüzün son vakti olan asra yemin etmiştir. “Asr”, güneşin batıya yönelip guruba yaklaşması vaktidir. Bu sebeple Allah Teâlâ ikindi vaktine ve ikindi namazına yemin etmiştir.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli, “asra andolsun” sözünün tefsirinde ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun, Rabbimizin zamana yemin etmesi olduğunu söylemiş ve “asr”ın zaman anlamına geldiğini belirtmiştir. Ali, Ebû Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Asr, gündüz saatlerinden bir saattir.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Hasan’dan nakletmiştir: “Asr, akşamüstüdür.” Bu konuda doğru olan şudur: Rabbimiz asra yemin etmiştir. “Asr” zamanın adıdır; akşamüstünü, geceyi ve gündüzü kapsar. Allah bu ismin kapsadığı anlamlardan birini diğerine özel kılmamıştır. Bu yüzden bu ismin kapsamına giren her şey, Allah’ın yemin ettiği şeyin içine dâhildir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tekasür 8

Sonra o gün mutlaka nimetten sorguya çekileceksiniz

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe le-tus’elunne (sonra mutlaka sorulacaksınız) yevme izin ani n-naim (o gün nimetlerden)

Mukatil Tefsiri
Yani Mekke kâfirleri dünyada nimet, bolluk ve rahatlık içinde yaşıyorlardı; kıyamet günü ise Allah’ın kendilerine verdiği nimetlerin şükrünü yerine getirip getirmedikleri sorulacaktır. Bu, Allah’ın: “Dünyadaki güzel şeylerinizi tüketip onların zevkini sürdünüz.” (Ahkâf 20) buyruğu gibidir. Allah’ın: “Sonra o gün nimetten mutlaka sorguya çekileceksiniz.” buyruğunun anlamı budur. Allah kâfirleri cehennemde topladığı zaman onlar: “Ey Mâlik! Etlerimiz parçalandı, derilerimiz yandı, açlık ve susuzluk ağızlarımızı mahvetti, bedenlerimiz helak oldu. Bize ateşten çıkmak için bir gün izin var mı?” diye feryat edeceklerdir. Mâlik onlara: “Hayır.” diye cevap verecektir. Onlar: “Öyleyse günün bir saati olsun.” diyecekler, o yine: “Hayır.” diyecektir. Sonra: “Bizi dünyaya geri gönder ki daha önce yaptıklarımızdan başka işler yapalım.” diyeceklerdir. Bunun üzerine cehennem bekçisi Mâlik yüksek ve sert bir sesle bağıracaktır. O seslenince cehennem onun heybetinden sarsılacak ve içindekiler susacaktır. Sonra: “Müjde size!” diyecek, onlar da kendilerine bir kurtuluş geldiğini sanacaklardır. Ardından: “Ey cehennem ehli!” diye seslenecek, onlar da: “Buyur!” diye cevap vereceklerdir. Sonra: “Ey bela ehli!” diyecek, onlar yine: “Buyur!” diyeceklerdir. Bunun üzerine onlara şöyle denilecektir: “Dünyadaki güzel şeylerinizi tüketip onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve fasıklık yapmanız sebebiyle alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız.” (Ahkâf 20) Sonra onlara: “Ey dünyada döşekler, yastıklar ve nimetler içinde yaşayanlar! Şimdi Sekar’ın ateşini nasıl buluyorsunuz?” denilecektir. Onlar: “Azap bize her taraftan geliyor. Hiç olmazsa ölüp kurtulmanın bir yolu var mı?” diyeceklerdir. Bunun üzerine: “Rabbimin izzetine yemin olsun ki size azaptan başka hiçbir şey artırılmayacaktır.” denilecektir. İşte Allah’ın: “Sonra o gün nimetten mutlaka sorguya çekileceksiniz.” buyruğunun anlamı budur. Yani Allah’ın verdiği nimetlerin şükrü sorulacaktır; fakat onlar hidayeti kabul etmemiş ve Allah’a şükretmemişlerdi. Burada kastedilen kâfirlerdir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Sonra Allah, dünyada içinde bulunduğunuz nimetlerden size mutlaka soracaktır: O nimetlerle ne yaptınız, onlara nereden ulaştınız, onları hangi yolda elde ettiniz ve onları nasıl kullandınız? Tefsir ehli burada sorulacak nimetin ne olduğu konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun güvenlik ve sağlık olduğunu söylemiştir. Abbâd b. Yakub, Muhammed b. Süleyman’dan, o İbn Ebî Leylâ’dan, o Şa‘bî’den, o İbn Mesud’dan nakletmiştir: “O gün nimetlerden mutlaka sorulacaksınız” ayeti hakkında “Güvenlik ve sağlık” demiştir. Ebû Küreyb, Hafs’tan, o İbn Ebî Leylâ’dan, o Şa‘bî’den, o Abdullah’tan bunun benzerini nakletmiştir. Ali b. Said el-Kindî, Muhammed b. Mervân’dan, o Leys’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Güvenlik ve sağlık.” İbn Beşşar, Ebû Âsım’dan, o Süfyan’dan nakletmiştir: Bu ayet hakkında “Güvenlik ve sağlık” denildiği bana ulaştı. İbn Humeyd, Mihran’dan, o İsmail b. Ayyâş’tan, o Abdülaziz b. Abdullah’tan nakletmiştir: Şa‘bî’nin şöyle dediğini işittim: “Kıyamet günü sorulacak nimet güvenlik ve sağlıktır.” Yine İbn Humeyd, Mihran’dan, o Hâlid ez-Zeyyât’tan, o İbn Ebî Leylâ’dan, o Âmir eş-Şa‘bî’den, o İbn Mesud’dan bunun benzerini nakletmiştir. Yine Mihran, Süfyan’dan “O gün nimetlerden mutlaka sorulacaksınız” ayeti hakkında “Güvenlik ve sağlık” dediğini nakletmiştir.

Başka bir grup, bunun Allah’ın onlara verdiği işitme, görme ve beden sağlığı gibi nimetler olduğunu söylemiştir. Ali, Ebû Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Nimet, bedenlerin sağlığı, kulaklar ve gözlerdir. Allah kullara bunları nerede kullandıklarını soracaktır; O bunu onlardan daha iyi bilir. Bu, ‘Şüphesiz kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur’ ayetidir.” İsmail b. Musa el-Fezârî, Ömer b. Şâkir’den, o Hasan’dan nakletmiştir: Hasan bu ayet hakkında “İşitme, görme ve beden sağlığıdır” derdi.

Başka bir grup bunun afiyet olduğunu söylemiştir. Abbâd b. Yakub, Nuh b. Derrâc’dan, o Sa‘d b. Tarîf’ten, o Ebû Cafer’den nakletmiştir: “O gün nimetlerden mutlaka sorulacaksınız” ayetindeki nimet afiyettir.

Başka bir grup, bunun insanın yediği veya içtiği bazı şeyler olduğunu söylemiştir. İbn Beşşar, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o Bükeyr b. Atîk’ten nakletmiştir: Said b. Cübeyr’e bir bal şerbeti getirildiğini gördüm; onu içti ve “İşte bu, hakkında sorulacağınız nimettir” dedi. Ali b. Sehl er-Remlî, Hasan b. Bilâl’den, o Hammâd b. Seleme’den, o Ammâr b. Ebî Ammâr’dan nakletmiştir: Câbir b. Abdullah’ı şöyle derken işittim: Peygamber, Ebû Bekir ve Ömer bize geldiler; onlara taze hurma yedirdik ve su içirdik. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu, hakkında sorulacağınız nimetlerdendir.” Câbir b. el-Kürdî, Yezid b. Hârûn’dan, o Hammâd b. Seleme’den, o Ammâr b. Ebî Ammâr’dan, o Câbir b. Abdullah’tan bunun benzerini nakletmiştir. Hasan b. Ali es-Sudâî, Velîd b. Kasım’dan, o Yezid b. Keysân’dan, o Ebû Hâzim’den, o Ebû Hureyre’den nakletmiştir: Ebû Bekir ve Ömer otururken Peygamber geldi ve “Sizi buraya ne oturttu?” dedi. Onlar “Açlık” dediler. Peygamber “Beni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki beni de ondan başkası çıkarmadı” buyurdu. Sonra birlikte Ensar’dan bir adamın evine gittiler. Kadın onları karşıladı. Peygamber “Falanca nerede?” diye sordu. Kadın “Bize tatlı su getirmek için gitti” dedi. Ev sahibi su kırbasını taşıyarak geldi ve “Hoş geldiniz; bugün beni ziyaret edenlerden daha değerli hiçbir şey kulları ziyaret etmemiştir” dedi. Kırbasını hurma dalına astı, gidip bir hurma salkımı getirdi. Peygamber “Keşke hurmaları seçip toplasaydın” dedi. Adam “Gözlerinizle seçmenizi istedim” dedi. Sonra bıçağı aldı. Peygamber “Süt veren hayvandan sakın” dedi. O gün onlar için bir hayvan kesti; yediler. Peygamber sonra şöyle buyurdu: “Kıyamet günü bundan mutlaka sorulacaksınız. Sizi evlerinizden açlık çıkardı, sonra bunu elde etmeden dönmediniz. İşte bu nimettendir.” Ebû Küreyb, Yahya b. Ebî Bükeyr’den, o Şeybân b. Abdurrahman’dan, o Abdülmelik b. Umeyr’den, o Ebû Seleme’den, o Ebû Hureyre’den nakletmiştir: Peygamber Ebû Bekir ve Ömer’e “Haydi Ebû’l-Heysem b. Teyyihân el-Ensârî’ye gidelim” dedi. Ona vardılar. Adam onları bahçesinin gölgesine götürdü, bir yaygı serdi, sonra bir hurma ağacına gidip bir salkım getirdi. Peygamber “Bizim için onun olgun hurmalarından seçseydin ya” dedi. Adam “Olgunu ve koruğunu kendiniz seçin istedim” dedi. Onlar yediler ve sudan içtiler. Peygamber bitirince şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki bu, içinde bulunduğunuz ve kıyamet günü hakkında sorulacağınız nimetlerdendir: Bu serin gölge, serin hurma ve üzerine içilen serin su.” Sâlih b. Mismâr el-Mervezî, Âdem b. Ebî İyâs’tan, o Şeybân’dan, o Abdülmelik b. Umeyr’den, o Ebû Seleme b. Abdurrahman’dan, o Ebû Hureyre’den aynı rivayeti nakletmiş, ancak rivayetinde “serin gölge, serin hurma ve serin su” demiştir.

Ali b. İsa el-Bezzâz, Said b. Süleyman’dan, o Haşrec b. Nebâte’den, o Ebû Basîre’den, o Peygamberin azatlısı Ebû Asîb’den nakletmiştir: Peygamber yürüdü ve Ensar’dan birinin bahçesine girdi. Bahçe sahibine “Bize koruk hurma yedir” dedi. Adam bir salkım getirdi ve önüne koydu. Peygamber ve ashabı yediler. Sonra soğuk su istedi ve içti. Ardından “Kıyamet günü bundan mutlaka sorulacaksınız” buyurdu. Ömer salkımı aldı, yere vurdu, koruklar dağıldı ve “Ey Allah’ın resulü, bundan mı sorulacağız?” dedi. Peygamber “Evet; ancak açlığı giderecek bir ekmek parçası veya sıcaktan ve soğuktan içine girilen bir oyuk hariç” buyurdu. Said b. Amr es-Sekûnî, Bakıyye’den, o Haşrec b. Nebâte’den, o Ebû Basîre’den, o Peygamberin azatlısı Ebû Asîb’den nakletmiştir: Peygamber yanımdan geçti, beni çağırdı; ben çıktım. Yanında Ebû Bekir ve Ömer vardı. Ensar’dan birinin bahçesine girdi. Ona salkımdan koruk hurma getirildi, önüne konuldu. O ve ashabı yediler. Sonra soğuk su istedi, içti ve “Kıyamet günü bundan mutlaka sorulacaksınız” buyurdu. Ömer “Kıyamet günü bundan mı?” dedi. Peygamber “Evet; ancak üç şey hariç: Avretini örttüğü bir bez parçası, açlığını giderdiği bir ekmek parçası veya sıcaktan ve soğuktan içine girdiği bir oyuk” buyurdu. Yakub, İbn Uleyye’den, o Cerîrî’den, o Ebû Basîre’den nakletmiştir: Peygamber ve ashabından bazıları, elenmemiş arpa ekmeği ve yağlı etten bir öğün yediler, sonra bir dereden su içtiler. Peygamber “Bunların hepsi kıyamet günü hakkında sorulacağınız nimetlerdendir” buyurdu.

Mücahid b. Musa, Yezid’den, o Muhammed b. Amr’dan, o Safvân b. Süleym’den, o Muhammed b. Mahmûd b. Lebîd’den nakletmiştir: “Çoklukla övünmek sizi oyaladı” suresi inip “O gün nimetlerden mutlaka sorulacaksınız” ayetine kadar okununca insanlar “Ey Allah’ın resulü, hangi nimetten sorulacağız? Bizim sahip olduğumuz sadece iki siyah şeydir: su ve hurma. Kılıçlarımız omuzlarımızda, düşman da hazırdır” dediler. Peygamber “Bu mutlaka olacaktır” buyurdu. Yakub b. İbrahim ve Hüseyin b. Ali es-Sudâî, Şebâbe b. Sevvâr’dan, o Abdullah b. Alâ Ebû Rezîn eş-Şâmî’den, o Dahhâk b. Arzem’den nakletmiştir: Ebû Hureyre’yi şöyle derken işittim: Peygamber şöyle buyurdu: “Kıyamet günü kulun nimetten ilk sorulacağı şey şudur: Ona ‘Senin bedenini sağlıklı kılmadık mı ve seni serin sudan kandırmadık mı?’ denilir.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Leys’ten, o Muallâ’dan, o Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî’den nakletmiştir: Ebû Ma‘mer Abdullah b. Sahbere şöyle demiştir: “Kûfe’de sabahlayan herkes nimet içindedir. Onların en sade yaşayanı bile buğday ekmeği yer, Fırat suyundan içer ve gölgede gölgelenir. Bu da nimettendir.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o İsmail b. Ayyâş’tan, o Abdurrahman b. Haris et-Temîmî’den, o Sâbit el-Bünânî’den, o Peygamberden nakletmiştir: “Kıyamet günü sorulacak nimet; onu güçlendiren bir ekmek parçası, onu kandıran su ve onu örten elbisedir.” Yine İbn Humeyd, Mihran’dan, o İsmail b. Ayyâş’tan, o Bişr b. Abdullah b. Beşşâr’dan nakletmiştir: Yemen halkından bazılarının Ebû Ümâme’den şöyle işittiğini işittim: “Kıyamet günü sorulacak nimet, buğday ekmeği ve tatlı sudur.” Yine İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Bükeyr b. Atîk el-Âmirî’den nakletmiştir: Said b. Cübeyr’e bir bal şerbeti getirildi, o da “İşte bu, kıyamet günü hakkında sorulacağımız nimettir: ‘Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorulacaksınız’” dedi. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o Bükeyr b. Atîk’ten, o Said b. Cübeyr’den nakletmiştir: Ona bir bal şerbeti getirildi, o da “Bu, hakkında sorulacağınız nimetlerdendir” dedi.

Başka bir grup ise bunun, insanın dünyada lezzet aldığı her şey olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Haris de Hasan’dan, o Verka’dan; her ikisi İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “O gün nimetlerden mutlaka sorulacaksınız” ayeti hakkında Mücahid “Dünya lezzetlerinden her şey hakkında” demiştir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: Katade şöyle demiştir: “Allah her kula, kendisine emanet ettiği nimetlerinden ve o nimetlerin hakkından mutlaka soracaktır.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Allah, kendisine nimet verilen herkese, ona verdiği nimet hakkında mutlaka soracaktır.” Hasan ve Katade şöyle derlerdi: “Âdemoğlu üç şeyden sorulmaz; bunların dışında ise Allah’ın diledikleri hariç soru ve hesap vardır: Avretini örttüğü elbise, belini doğrulttuğu bir ekmek parçası ve kendisini gölgelendiren ev.”

Bu konuda doğru olan şudur: Allah, bu kavme nimetlerden soracağını haber vermiştir. Haberinde, onlara belirli bir nimet türünden soracağını belirtmemiş; aksine bu konudaki haberini bütün nimetleri kapsayacak şekilde genel bırakmıştır. Bu sebeple onları, söylediği gibi, nimetlerin tamamından soracaktır; bazısından sorup bazısını dışarıda bırakmayacaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tekasür 7

Sonra onu kesin gözle göreceksiniz

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe le-teravunneha (sonra onu mutlaka göreceksiniz) aynel yakin (gözle görür gibi)

Mukatil Tefsiri
Yani cehennemi hiçbir şüphe kalmayacak şekilde gözlerinizle açıkça göreceksiniz. Cehennemin hakikati gözle görülen kesinlik olacaktır. Allah onları iki defa azaplandıracaktır: Birincisi ölüm anında, ikincisi kabirde. Sonra da büyük azaba döndürüleceklerdir.

Taberi Tefsiri
Yani sonra cehennemi bizzat gözünüzle, apaçık ve kesin şekilde göreceksiniz; ondan kaybolmayacak ve uzak kalmayacaksınız. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Sonra onu kesin gözle göreceksiniz” ifadesiyle şirk ehli kastedilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tekasür 6

Andolsun cehennemi göreceksiniz

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Le-teravunne l-cahim (mutlaka cehennemi göreceksiniz)

Mukatil Tefsiri
Yani ahirette cehennemi mutlaka göreceğinizi bilirdiniz. “Cehîm”, büyük ve şiddetli ateş demektir.

Taberi Tefsiri
Bu ayetin okunuşunda kıraat ehli ihtilaf etmiştir. Şehirlerin kıraat âlimleri her iki yerde de “göreceksiniz” fiilini “t” harfini üstün okuyarak okumuşlardır. Kisâî ise birincisini ötre, ikincisini üstün okuyarak okumuştur. Bize göre doğru olan, her ikisinin de üstün okunmasıdır; çünkü hüccet kabul edilen kıraat âlimlerinin çoğunluğu bunun üzerindedir. Buna göre sözün anlamı şudur: Ey müşrikler, kıyamet günü cehennemi mutlaka göreceksiniz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tekasür 5

Hayır! Eğer kesin bilgiyle bilseydiniz

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kella lev ta‘lemun (hayır eğer bilseydiniz) ilma l-yakin (kesin bilgiyle)

Mukatil Tefsiri
Yani içinde hiçbir şüphe bulunmayan kesin bir bilgiyle bilmiş olsaydınız.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar, çoklukla övünmenin sizi oyalaması uygun değildir. Eğer kesin bir bilgiyle Allah’ın sizi öldükten sonra kıyamet günü kabirlerinizden dirilteceğini bilseydiniz, çoklukla övünmek sizi Rabbinize itaatten alıkoymazdı. Aksine O’na ibadete koşar, emir ve yasaklarına uyar, O’nun azabından kendiniz için korkarak dünyayı terk ederdiniz. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Hayır, eğer kesin bilgiyle bilseydiniz” ayeti hakkında Katade şöyle demiştir: “Bize anlatıldığına göre kesin bilgi, kişinin Allah’ın kendisini ölümden sonra dirilteceğini bilmesidir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tekasür 4

Sonra yine hayır! Yakında bileceksiniz

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe kella (yine hayır) sevfe ta‘lemun (yakında bileceksiniz)

Mukatil Tefsiri
Bu da kabirlere girdiğiniz zaman gerçekleşecek bir tehdittir.

Taberi Tefsiri
Yani sonra yine hayır; malların ve sayıların çokluğuyla övünmenin sizi oyalaması uygun değildir. Kabirlere vardığınızda, Rabbinize itaatten uzaklaşıp çoklukla övünmeniz sebebiyle karşılaşacağınız hoşlanılmayan şeyi bileceksiniz. Bu ifadenin iki defa tekrar edilmesi, Arapların korkutma ve tehdidi ağırlaştırmak istediklerinde sözü iki defa tekrar etmeleri sebebiyledir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Ebû Sinan’dan, o Sâbit’ten, o Dahhâk’tan nakletmiştir: Dahhâk “Hayır, yakında bileceksiniz” için “Kâfirler” demiş; “Sonra hayır, yakında bileceksiniz” için ise “Müminler” demiştir. O bu ayeti böyle okurdu.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tekasür 3

Hayır! Yakında bileceksiniz

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kella (hayır) sevfe ta‘lemun (yakında bileceksiniz)

Mukatil Tefsiri
Bu, Allah’ın ölüm size geldiğinde yapacağı şey hakkında bir tehdittir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın “Hayır” sözü, “Böyle yapmanız, çoklukla övünmenin sizi oyalaması uygun değildir” anlamındadır. “Yakında bileceksiniz” ifadesi ise şudur: Ey çoklukla övünmenin kendilerini oyaladığı kimseler, kabirleri ziyaret ettiğinizde dünyada Rabbinize itaatten uzaklaşıp çoklukla övünmeyle meşgul olmanızın sonucunu bileceksiniz.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tekasür 2

Nihayet kabirleri ziyaret edinceye kadar

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hatta zurtumu l-mekabir (nihayet kabirleri ziyaret edene kadar)

Mukatil Tefsiri
Yani sonunda hepiniz kabirlere gittiniz. Ölülere kadar sayarak övünmeye devam ettiniz.

Taberi Tefsiri
Bu ifade, siz kabirlere varıp oraya defnedilinceye kadar anlamındadır. Bu ayette kabir azabının doğruluğuna delil vardır; çünkü Yüce Allah, çoklukla övünmenin kendilerini oyaladığı bu kimselerin kabirleri ziyaret ettiklerinde karşılaşacakları şeyi bileceklerini haber vermiş ve bunu onlara tehdit ve uyarı olarak bildirmiştir. Ebû Küreyb, İbn Atiyye’den, o Kays’tan, o Haccâc’dan, o Minhâl’den, o Zirr’den, o Ali’den nakletmiştir: Ali şöyle demiştir: “Biz kabir azabı konusunda şüphe ederdik; nihayet ‘Çoklukla övünmek sizi oyaladı’ ayetinden ‘Hayır, yakında bileceksiniz’ ayetine kadar olan kısım kabir azabı hakkında indi.” İbn Humeyd, Hakkâm b. Selm’den, o Anbese’den, o İbn Ebî Leylâ’dan, o Minhâl’den, o Zirr’den, o Ali’den nakletmiştir: “Çoklukla övünmek sizi oyaladı” ayeti kabir azabı hakkında inmiştir. İbn Humeyd, Hakkâm’dan, o Amr’dan, o Haccâc’dan, o Minhâl b. Amr’dan, o Zirr’den, o Ali’den nakletmiştir: Ali şöyle demiştir: “Biz kabir azabı konusunda şüphe etmeye devam ettik; nihayet ‘Çoklukla övünmek sizi oyaladı, ta ki kabirleri ziyaret edinceye kadar’ ayeti indi.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tekasür 1

Çokluk yarışı sizi oyaladı

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Elhakumu t-tekasur (çokluk yarışı sizi oyaladı)

Mukatil Tefsiri
Yani çoklukla övünmek sizi ahireti anmaktan alıkoydu. Bunun sebebi, Kureyş’ten Abdümenâfoğulları ile Sehm b. Amr b. Mürre b. Ka‘b oğulları arasında bir övünme yarışı olmasıydı. İki taraf da kendi ileri gelenlerini ve şerefli kimselerini sayarak övünüyordu. Abdümenâfoğulları:

“Bizim efendilerimiz daha çoktur, izzetimiz daha büyüktür, şerefimiz daha üstündür, tarafımız daha güçlüdür ve sayımız daha fazladır.”

dediler.

Bunun üzerine Sehm oğulları da aynı şekilde karşılık verdi. Abdümenâfoğulları yaşayanlarla övündüler. Sonra:

“Haydi ölülerimizi de sayalım.”

dediler ve kabirlere giderek:

“Bu filanın kabri, bu da filanın kabri.”

diye ölülerini saymaya başladılar. Her iki taraf da ölülerini saydı. Sonunda Sehm oğulları üç ev fazlalıkla üstün geldi. Çünkü cahiliye döneminde sayıları Abdümenâfoğullarından daha fazlaydı. Bunun üzerine Allah bu iki topluluk hakkında:

“Çokluk yarışı sizi oyaladı.”

buyurdu. Yani çoklukla övünmek sizi ahireti anmaktan alıkoydu.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar, mal ve sayı çokluğuyla birbirinize karşı övünmeniz sizi Rabbinize itaatten ve O’nun size gazabından kurtaracak şeylerden alıkoydu. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Çoklukla övünmek sizi oyaladı; ta ki kabirleri ziyaret edinceye kadar” ayeti hakkında Katade şöyle demiştir: “Onlar, ‘Biz falanca oğullarından daha çoğuz, biz falanca oğullarından daha kalabalığız’ derlerdi. Hâlbuki her gün birer birer eksiliyorlardı. Allah’a yemin olsun ki böyle devam ettiler, sonunda hepsi kabir ehli oldular.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Biz falanca oğullarından daha çoğuz, falanca oğulları da falanca oğullarından daha çoğudur” dediler; bu onları oyaladı, sonunda sapıklık üzere öldüler. Peygamberden gelen bir rivayet de bu çoklukla övünmenin mal ile ilgili olduğuna delalet eder. Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Hişam ed-Destevâî’den, o Katade’den, o Mutarrif b. Abdullah b. Şıhhîr’den, o babasından nakletmiştir: Babası Peygambere vardığında Peygamber “Çoklukla övünmek sizi oyaladı; ta ki kabirleri ziyaret edinceye kadar” ayetini okuyordu ve şöyle buyurdu: “Ey Âdemoğlu! Malından sana kalan ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip gönderdiğindir.” Muhammed b. Halef el-Askalânî, Âdem’den, o Hammâd b. Seleme’den, o Sâbit el-Bünânî’den, o Enes b. Mâlik’ten, o Übey b. Ka‘b’dan nakletmiştir: “Biz şu sözü Kur’an’dan sanırdık: Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, üçüncü bir vadi isterdi; Âdemoğlunun içini ancak toprak doldurur; sonra Allah tövbe edenin tövbesini kabul eder. Nihayet bu sure, ‘Çoklukla övünmek sizi oyaladı’ diye sonuna kadar indi.” Peygamberin bu ayeti okuduktan hemen sonra “Malından sana kalan ancak şudur, şudur” buyurması, onun katında ayetin anlamının mal çokluğuyla oyalanmak olduğunu göstermektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 11

O, kızgın bir ateştir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Narun hamiyah (kızgın bir ateştir)

Mukatil Tefsiri
Yani son derece kızgın bir ateştir. Cehennemin altı kapısını kızdırıp yakar. “Kimin tartıları hafif gelirse.” buyruğu da, kötülükleri sebebiyle mizânının hafif gelmesi demektir. İçinde hak bulunmayan mizânın hafif gelmesi normaldir. Çünkü hak ağır ve değerlidir; bâtıl ise hafif ve değersizdir.

“Onun ne olduğunu sana bildiren nedir?” buyruğu da onun dehşetini büyütmek içindir. Sonra Allah onu açıklayarak:

“O kızgın bir ateştir.”

buyurdu; yani harareti son derece şiddetli olan bir ateştir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Hâviye’nin ne olduğunu açıklayarak şöyle buyurmuştur: O, kızgın bir ateştir. “Kızgın” demek, üzerine yakıt atılarak iyice tutuşturulmuş ve harareti şiddetlenmiş ateş demektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 10

Onun ne olduğunu sana ne bildirdi

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma edrake (sana ne bildirdi) ma hiye (o nedir)

Mukatil Tefsiri
Allah bunu onun şiddetini büyütmek için söyledi, sonra açıklayarak şöyle buyurdu:

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, Hâviye’nin ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra onun ne olduğunu açıklamıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 9

Onun anası hâviye olur

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-ummuhu haviye (onun yeri uçurumdur)

Mukatil Tefsiri
Yani onu ne yer taşır, ne gök gölgelendirir, ne de başka bir şey barındırır; onun barınağı sadece ateştir. Bu yüzden:

“Onun anası Hâviye’dir.”

buyrulmuştur. Yani asıl dönüş yeri Hâviye’dir. Bu, Allah’ın:

“Ümmü’l-kurâ.” (En‘âm 92)

buyruğu gibidir; yani şehirlerin aslı olan Mekke.

Taberi Tefsiri
Yani iyiliklerinin tartısı hafif gelen kimsenin barınağı ve meskeni Hâviye’dir; o, başı üzerine oraya düşer ve bu Hâviye cehennemdedir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Onun anası Hâviye’dir” ayeti hakkında “O ateştir, onların barınağıdır” demiştir. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Onun anası Hâviye’dir” yani “Onun varacağı yer ateştir; Hâviye odur.” Katade şöyle demiştir: “Bu Arapça bir sözdür; kişi büyük bir sıkıntıya düştüğünde ‘Anası düştü’ denir.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Eş‘as b. Abdullah el-A‘mâ’dan nakletmiştir: Mümin öldüğünde ruhu müminlerin ruhlarına götürülür. Onlar “Kardeşinizi rahatlatın; o dünya sıkıntısı içindeydi” derler. Sonra ona “Falanca ne yaptı?” diye sorarlar. O “Öldü” deyince, “Size gelmedi mi?” derler. Bunun üzerine “Onu anası Hâviye’ye götürdüler” derler. İsmail b. Seyf el-İclî, Ali b. Müshir’den, o İsmail’den, o Ebû Sâlih’ten nakletmiştir: “Onun anası Hâviye’dir” ayeti hakkında “Ateşe başları üzerine düşerler” demiştir. İbn Seyf, Muhammed b. Sevvâr’dan, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Ateşe başı üzerine düşer.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Hâviye ateştir; onun anası ve barınağıdır. Ona döner ve ona sığınır.” Sonra “Onların barınağı ateştir” ayetini okumuştur. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Onun anası Hâviye’dir” ifadesi buna benzer bir anlamdadır. Ateş onun anası yapılmıştır; çünkü onun barınağı olmuştur. Kadının çocuğunu barındırması gibi, ondan başka barınağı kalmadığı için ateş onun anası konumuna getirilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 8

Ama kimin tartıları hafif gelirse

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve emma men haffet mevazinuhu (kimin tartıları hafif gelirse)

Mukatil Tefsiri
Yani mizânı kötülükleri sebebiyle hafif gelen kimse. Burada özellikle şirk kastedilmektedir. Çünkü müşriğin yaptığı amellerin tamamı kül gibi olur; şiddetli rüzgârlı bir günde rüzgâr onu savurur gider. Yeryüzünde şirkten daha kötü bir şey olmadığı gibi mizânda da şirkten daha hafif bir şey yoktur. “Lâ ilâhe illallah” ise ağırdır ve onu söyleyen kimse Allah katında değerli, ağırbaşlı ve itibarlıdır.

Tevhid ehli kişi salih amelleriyle gelir ve mizânı ağır basar. Şirk ehli ise salih amellerle gelse bile onun için tartılacak bir iyilik kalmaz. Bu yüzden hafif gelir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kimin iyiliklerinin tartısı hafif gelirse, yani iyilikleri ağır basmazsa, onun varacağı yer aşağıda açıklanan “hâviye”dir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 7

O, hoşnut bir hayat içindedir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-huve fi işetin radiye (o hoşnut bir hayat içindedir)

Mukatil Tefsiri
Mizânı ağırlaştıran şey, ihlas sahibi kimselerin kalplerindeki “Lâ ilâhe illallah” sözüdür. Bunlar tevhid ehli olan kimselerdir. Böyle biri cennette razı olacağı bir hayat içinde olacaktır. Cennete girdikten sonra artık hiçbir zaman hoşnutsuzluk duymayacaktır.

Taberi Tefsiri
Yani tartıları ağır gelen kimse, cennette razı olduğu ve kendisinden hoşnut olduğu bir yaşayış içindedir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “O, hoşnut olunan bir yaşayış içindedir” ayeti hakkında “Yani cennettedir” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 6

Artık kimin tartıları ağır gelirse

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-emma men sekulat mevazinuhu (kimin tartıları ağır gelirse)

Mukatil Tefsiri
Yani kimin mizânı iyilikleri sebebiyle ağır basarsa.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kimin iyiliklerinin tartıları ağır gelirse. Burada “tartılar” ile tartma, yani amellerin ağırlığı kastedilmiştir. Araplar “Sende benim dirhemimin tartısı kadar bir dirhem var” veya “Evim senin evinin tartısındadır” derler; bununla “evinin hizasındadır” anlamını kastederler. Şair de şöyle demiştir: “Sizinle karşılaşmadan önce güçlüydüm; her hasım için yanımda onun tartısı vardı.” Burada “her hasım için onun tartısı” sözüyle, onun sözünü ve delilini çürütecek karşılığı kastetmiştir. Mücahid ise şöyle derdi: “Gerçek bir tartı yoktur; bu ancak bir örnektir.” Ebû Küreyb, Vekî‘den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den bunu nakletmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 5

Dağlar atılmış renkli yün gibi olur

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve tekunu l-cibalu (ve dağlar olur) ke-l-ihni l-menfuş (atılmış yün gibi)

Mukatil Tefsiri
Yani o gün dağlar, sahip oldukları güç ve sertlikten sonra atılmış yün gibi olacaktır. Kökleri yerin altında, başları gökte olan dağlar, dehşetin şiddeti sebebiyle dokunulduğunda hiçbir şey değilmiş gibi olacaktır. Ey Âdemoğlu! O gün senin halin nasıl olacaktır? Yani dağlar, yünün en zayıf hali olan atılmış yün gibi olacaktır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: O gün dağlar atılmış, didilmiş yün gibi olur. “Ihn”, yünün renkli olan kısmıdır. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Dağlar atılmış yün gibi olur” ayeti hakkında “Didilmiş yün” demiştir. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “O yündür.” Dağların yeryüzünde, dağ suretindeyken toz zerreleri gibi yürütüleceği de zikredilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 4

O gün insanlar saçılmış pervaneler gibi olur

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yevme yekunu n-nasu (o gün insanlar olur) ke-l-feraşi l-mebthus (yayılmış kelebekler gibi)

Mukatil Tefsiri
Yani insanlar kabirlerinden çıktıklarında birbirlerinin içine girip dağılacaklardır. Bu yüzden Allah onları etrafa saçılmış pervanelere benzetti. Çokluk bakımından da yayılmış çekirgeye benzetti. Nitekim başka bir ayette:

“Sanki yayılmış çekirgeler gibidirler.” (Kamer 7)

buyurmuştur.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Kâria, insanların yayılmış pervaneler gibi olacağı gündür. “Pervane” ile ateşe ve kandile düşüp dağılan küçük canlı kastedilir; bu ne sivrisinektir ne de sinektir. “Yayılmış” ifadesi ise dağılmış demektir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olur” ayeti hakkında “Bu, sizin ateşe atıldığını gördüğünüz pervanedir” demiştir. Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olur” ayeti hakkında “Bu, Allah’ın yaptığı bir benzetmedir” demiştir. Bazı Arap dili bilginleri ise bunun anlamının, birbirinin üzerine binen çekirge kalabalığı gibi olduğunu söylemiştir; o gün insanlar da böyle birbirinin içine karışıp dolaşacaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 3

Kârianın ne olduğunu sana ne bildirdi

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma edrake (sana ne bildirdi) me l-karia (o çarpan büyük olay nedir)

Mukatil Tefsiri
Allah bunu Nebi’ye onun dehşetini büyütmek için söyledi. Kur’an’da geçen “Sana ne bildirdi?” ifadelerinin ardından Allah o şeyi Nebi’ye açıklamıştır. “Sana ne bildirir?” şeklindeki ifadelerde ise açıklama yapılmamıştır. Ahzâb suresindeki:

“Ne bilirsin, belki kıyamet yakındır.” (Ahzâb 63)

ayetinde olduğu gibi.

Burada ise:

“Kāria’nın ne olduğunu sana bildiren nedir?”

buyurduktan sonra onu açıklayarak şöyle buyurdu:

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, Kâria’nın ne olduğunu sana ne bildirdi? Yani onun mahiyetini ve büyüklüğünü sana ne haber verdi?

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 2

Kâria nedir?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Me l-karia (nedir o çarpan büyük olay)

Mukatil Tefsiri
Allah bunun büyüklüğünü ve şiddetini açıklamaktadır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, kulları korkusu ile sarsan kıyametin ve o saatin büyüklüğünü bildirmek için “Kâria nedir?” buyurmaktadır. Yani yaratılmışları dehşetiyle çarpan o saat nedir? Bunun anlamı, onun ne kadar büyük, ne kadar korkunç ve ne kadar dehşetli olduğunu bildirmektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Karia 1

Kâria

Okunuşu ve Kelime Anlamı
El-karia (çarpan büyük olay)

Mukatil Tefsiri
Yani kıyamet. Allah düşmanlarını onunla çarpar ve korkuya uğratır.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah “Kâria” ile, korkusu insanların kalplerini çarpan, o sırada başlarına inecek büyük belalarla onları sarsan kıyamet saatini kastetmektedir. Bu, ardından gece gelmeyecek bir sabahtır. Ali, Ebû Sâlih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Kâria, kıyamet gününün isimlerindendir; Allah onu büyük göstermiş ve kullarını ondan sakındırmıştır.” Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Kâria nedir?” ifadesi hakkında “O kıyamettir” demiştir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Kâria nedir?” sözü hakkında “O kıyamettir” demiştir. Ebû Küreyb, Vekî‘den nakletmiştir: “Kâria, Vâkıa ve Hâkka’nın kıyamet olduğunu işittim.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 11

Şüphesiz Rableri o gün onları hakkıyla bilendir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne rabbahum (şüphesiz Rableri) bihim (onlardan) yevme izin le-habir (o gün her şeyden haberdardır)

Mukatil Tefsiri
Yani kıyamet günü Rableri onların iyisini de kötüsünü de tamamen bilmektedir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, Rablerinin o gün onların amellerinden, göğüslerinde gizlediklerinden, içlerinde sakladıklarından ve bedenleriyle açıkça yaptıklarından tamamen haberdar olduğunu bildirmektedir. Allah’a onların hiçbir işi gizli değildir. O, onların dünyada işledikleri bütün açık ve gizli amelleri bilir; kalplerinde sakladıklarını, dilleriyle söylediklerini, organlarıyla yaptıklarını eksiksiz olarak bilir ve kıyamet günü bütün bunların karşılığını onlara verecektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 10

Ve göğüslerde olanlar ortaya konduğu zaman

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve hussile (ve ortaya çıkarıldığı zaman) ma fi s-sudur (göğüslerde olanlar)

Mukatil Tefsiri
Yani kalplerde bulunan hayır ve şer ortaya çıkarılır, gizli olan şeyler açığa vurulur.

Taberi Tefsiri
Yani insanların göğüslerinde bulunan şeyler ayrıştırılacak, ayıklanacak, açıklanacak ve ortaya çıkarılacaktır. İnsanların kalplerinde gizledikleri hayır ve şer, iman ve inkâr, ihlas ve riya, itaat ve isyan ne varsa hepsi belirgin hâle getirilecektir. İbn Abbas bu ayeti “Göğüslerde bulunan şeyler ortaya çıkarılır” diye açıklamıştır. Süfyan ise “Ayırt edilir” demiştir. Böylece insanın içinde sakladığı niyetler, inançlar ve gizli ameller Allah katında açığa çıkarılacak, hiçbir şey gizli kalmayacaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 9

Bilmiyor mu ki kabirlerde olanlar çıkarıldığı zaman

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-fe-la ya‘lemu (bilmiyor mu) iza bu‘sira (kabirler açıldığı zaman) ma fi l-kubur (kabirlerde olanlar)

Mukatil Tefsiri
Yani insan niçin bilmez ki kabirlerde bulunan ölüler diriltilip çıkarılacaktır?

Taberi Tefsiri
Yüce Allah burada, bu şekilde Rabbine karşı nankör ve mala çok düşkün olan insanı uyararak şöyle buyurmaktadır: “Bu insan, kabirlerde bulunanların çıkarılacağı, kabirlerin içindeki ölülerin ortaya döküleceği, gizlenmiş olan şeylerin araştırılıp açığa çıkarılacağı vakti bilmiyor mu?” Buradaki “bu‘sira” kelimesi, kabirlerin içindekinin eşelenip çıkarılması ve ortaya konması anlamındadır. Abdullah’ın mushafında bunun “Kabirlerde olanlar araştırılıp çıkarıldığı zaman” anlamına gelen bir lafızla okunduğu zikredilmiştir. İbn Abbas da “bu‘sira” kelimesini “araştırıldı, çıkarıldı” diye açıklamıştır. Arapçada bu kelimenin “bu‘sira” ve “buhsira” şeklinde iki kullanımı vardır; ikisinin anlamı aynıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 8

Ve o mal sevgisine şiddetle düşkündür

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve innehu (ve şüphesiz o) li-hubbi l-hayri (mal sevgisine) le-şedid (çok düşkündür)

Mukatil Tefsiri
Buradaki “hayır”dan maksat maldır. Yani insan mala karşı aşırı derecede düşkündür.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah burada insanın mal sevgisinde çok güçlü, hırslı ve katı olduğunu bildirmektedir. Ayette geçen “hayır” kelimesi burada mal anlamındadır. Arap dilcileri “insanın mal sevgisine karşı şiddetli oluşu” ifadesinin anlamı hakkında farklı açıklamalar yapmışlardır. Bazı Basralı dilcilere göre anlam şudur: “İnsan mal sevgisi sebebiyle çok cimridir.” Çünkü cimri kimseye “şedîd” ve “müteşeddid” denir. Buna Tarafe bin Abd’ın, “Ölüm canları seçer ve cimri, sıkı mal sahibinin en değerli malını alır” anlamındaki beyti delil getirilmiştir. Başka bazılarına göre ise anlam “İnsan mal sevgisinde çok güçlüdür” demektir. Bazı Kûfeli nahivcilere göre cümlenin aslında “O, hayrı yani malı sevmede çok şiddetlidir” şeklinde olması beklenirdi; fakat “mal sevgisi” ifadesi öne alınmış, sonra ayet sonlarının uyumu ve daha önce zikredildiği için sözün devamında hazif yapılmıştır. Buna benzer bir kullanım, İbrahim suresindeki “Fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu kül gibi” ayetinde de vardır; orada “fırtınalı” sıfatı görünüşte güne bağlanmış, fakat aslında rüzgâra aittir. İbn Zeyd bu ayet hakkında “Buradaki hayır dünyalıktır” demiş, sonra “Bir mal bırakırsa vasiyet…” ayetini okuyarak buradaki “hayır”ın mal olduğunu belirtmiştir. Kendisine “Burada hayır mal mıdır?” denilince, “Evet, başka ne olabilir ki?” demiştir. Ardından insanların dünyada mala “hayır” dediğini, Allah’ın da onların isimlendirmesine göre onu hayır diye adlandırdığını; bunun bazen haram ve kötü olabileceğini söylemiştir. Aynı şekilde insanların savaşa “kötülük” dediklerini, oysa Allah yolunda savaşın Allah katında kötülük olmadığını belirtmiş ve “Onlara hiçbir kötülük dokunmadan Allah’ın nimeti ve lütfuyla döndüler” ayetini buna örnek göstermiştir. Taberî’ye göre sözün anlamı şudur: İnsan Rabbine karşı çok nankördür, mal sevgisine karşı çok düşkündür ve Allah onun bu hâline şahittir. Ancak “Allah buna şahittir” cümlesi araya alınmış, anlam bakımından ise önceki ve sonraki cümlelerle birlikte düşünülmüştür. Katade de “Bu, sözün öne alınmış kısımlarındandır; anlam, Allah insanın mal sevgisine çok şiddetli olduğuna şahittir, demektir” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 7

Ve o buna şahittir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve innehu (ve şüphesiz o) ala zalike (buna karşı) le-şehid (kendisi de şahittir)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah, Kurt’un küfrüne şahittir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah burada, insanın Rabbine karşı nankörlüğüne Allah’ın şahit olduğunu bildirmektedir. Yani Allah, insanın nimetlere karşı nankörlük ettiğini, musibetleri sayıp nimetleri unuttuğunu, mal sevgisine kapıldığını ve Rabbine karşı görevini yerine getirmediğini bilmekte ve buna şahit olmaktadır. Katade bu ayet hakkında “Allah onun bu hâline şahittir” demiştir. Bazı kıraatlerde anlamı açıklamak için “Şüphesiz Allah buna şahittir” şeklinde okunduğu nakledilmiştir. Süfyan da “Allah onun üzerine şahittir” diye açıklamıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 6

Şüphesiz insan Rabbine karşı çok nankördür

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne l-insane (şüphesiz insan) li-rabbihi (Rabbine karşı) le-kenud (çok nankördür)

Mukatil Tefsiri
Yani insan Rabbine karşı çok nankördür. Bu ayet Kureyşli Kurt b. Abdullah b. Amr b. Nevfel hakkında nazil olmuştur. O, tek başına yer, karnını doyurur, kölesini aç bırakır, misafirine ikram eder ama kavminden kimseye bir şey vermezdi. Kinâne oğullarının dilinde böyle kimseye “kenûd” denirdi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah burada insanın Rabbine karşı çok nankör olduğunu haber vermektedir. “Kenûd” kelimesi, Rabbinin nimetlerine karşı nankörlük eden kimse demektir. Araplar bitki bitirmeyen verimsiz toprağa da “kenûd” derler. Çünkü o toprak kendisinden beklenen faydayı vermez. Şair A‘şâ da bu kelimeyi, ziyaret eden kimsenin gelişine karşı ilgisiz ve karşılıksız kalan şey anlamında kullanmıştır. Yine Kinde kabilesine bu adın verilmesinin, babalarından kopmaları sebebiyle olduğu söylenmiştir. İbn Abbas, Mücahid, Rebî‘, Hasan, Katade, Dahhak ve İbn Zeyd bu ayetteki “kenûd” kelimesini “çok nankör” diye açıklamışlardır. Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “Kenûd, musibetleri sayıp duran, fakat Rabbinin nimetlerini unutan nankördür.” Başka bir rivayette Hasan, “O, Rabbini kınayan ve musibetleri sayıp duran kimsedir” demiştir. Ebu Ümame’den gelen bir rivayette Resulullah’ın bu ayet hakkında “Kenûd, tek başına yiyen, kölesini döven ve yardımını esirgeyen kimsedir” buyurduğu nakledilmiştir. Ebu Ümame’den gelen başka bir açıklamada da “Kenûd, yalnız başına konaklayan, kölesini döven ve ikramını engelleyen kimsedir” denmiştir. İbn Zeyd ise “Kenûd, kefûr yani nankör demektir” demiş ve “Şüphesiz insan çok nankördür” ayetini buna delil olarak okumuştur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 5

Onunla topluluğun ortasına dalanlara

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-vesatne (dalıp girerler) bihi (onunla) cem‘a (topluluğun ortasına)

Mukatil Tefsiri
Yani atlar süratle koşarak düşman topluluğunun ortasına girdiler. Allah nefes nefese koşan atlara yemin etti.

Ayrıca: “Onunla bir topluluğun ortasına dalanlara.” buyruğu, o toz içinde Müslümanların düşmana saldırdığını ifade eder. Birbirlerine kılıçlarla vurdular. Atların nallarından yükselen sıcaklık ve toz göğe kadar yükseldi. Allah müşrikleri bozguna uğrattı ve onları öldürdü. Böylece Allah Nebi’ye atların alametlerini, çıkan tozu ve düşmanlara ne yapıldığını haber verdi.

Resulullah:

“Ey Cebrâil! Bu ne zaman oldu?” diye sordu.

Cebrâil:

“Bugün.” dedi.

Bunun üzerine Resulullah dışarı çıktı, durumu Müslümanlara haber verdi ve Allah’ın kitabını onlara okudu. Müslümanlar sevindi ve müjdeyle ferahladılar. Allah Yahudileri ve münafıkları rezil etti.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın bu ayetteki anlamı şudur: Bu koşanlar, binicileriyle birlikte bir topluluğun ortasına girmişlerdir. Arapçada “topluluğun ortasına girmek” anlamında kullanılan fiiller hafif, şeddeli ve dönüşlü kalıplarla aynı anlamı ifade edebilir. İkrime bu ayetteki topluluktan kâfirlerin topluluğunun kastedildiğini söylemiştir. İbn Abbas “Bu, kavmin topluluğudur” demiştir. Atâ bunu “düşman topluluğu” olarak açıklamıştır. Mücahid “Bunların ve onların topluluğu” demiş, Katade “Düşman topluluğunun ortasına girdiler” diye açıklamış, Dahhak ise buradaki “cem‘” kelimesinin askeri birlik, yani savaş topluluğu anlamına geldiğini söylemiştir. Buna karşılık bazıları “bir topluluğun ortasına dalmak” ifadesiyle Müzdelife’ye ulaşmanın kastedildiğini söylemiş, Abdullah bin Mesud’dan bunun Müzdelife anlamında olduğu rivayet edilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 4

Toz kaldıranlara

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-eserne (toz kaldırırlar) bihi (onunla) nak‘a (tozu)

Mukatil Tefsiri
Yani koşuları ve nallarıyla yerden yoğun toz kaldırdılar.

Abdullah b. Sâbit rivayet etti; Ferrâ şöyle dedi:

“Nak‘”, toz demektir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah burada, koşmaları ve hareketleri sebebiyle bulundukları yerde toz kaldıranları anlatmaktadır. “Nak‘” kelimesi toz anlamındadır; bazılarına göre de toprak demektir. Ayetteki “onunla” zamiri açıkça zikredilmeyen yere veya vadiye döner. Çünkü tozun ancak bir yerde kaldırılacağı herkesçe bilindiği için, yerin ayrıca zikredilmesine gerek duyulmamıştır. Mücahid bu ayeti atlar hakkında açıklamıştır. Atâ ve İbn Zeyd “nak‘” kelimesinin toz olduğunu söylemişlerdir. İkrime “Atlar toynaklarıyla toprağı kaldırmıştır” demiştir. Katade ise “Toynaklarıyla toprağın tozunu kaldırdılar” diye açıklamıştır. Ali’den İbn Abbas’a gelen rivayette ise “soluk soluğa koşanlar”ın Arafat’tan Müzdelife’ye ve Müzdelife’den Mina’ya giden develer olduğu söylenmiş, “toz kaldırmaları” da onların ayaklarıyla ve tırnaklarıyla yere basıp toprağı kaldırmaları şeklinde açıklanmıştır. Abdullah bin Mesud’dan da “Onlar yürüdüklerinde toprağı kaldırırlar” sözü nakledilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 3

Sabah vakti baskın yapanlara

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fel-mugirati (baskın yapanlara) subha (sabah vakti)

Mukatil Tefsiri
Yani atlar düşmana sabah vakti ani baskın yaptılar.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli bu ayetin anlamı hakkında da ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun, sabah vakti düşmana açıkça baskın yapan atlar olduğunu söylemiştir. İbn Abbas’a “sabah baskın yapanlar” sorulduğunda, “Bunlar Allah yolunda baskın yapan atlardır” demiştir. İkrime “Sabahleyin düşmana baskın yaptılar” diye açıklamış, Mücahid ve Katade de bunun atlar olduğunu söylemiştir. Katade’den gelen başka bir rivayette “Topluluk sabah olduktan sonra düşmanlarına baskın yaptı” denmiştir. Bazıları ise bunun hacda bayram günü Müzdelife’den Mina’ya doğru hareket eden develer olduğunu söylemiştir. Abdullah bin Mesud’dan “Bu, insanların Cem‘den yani Müzdelife’den akıp gitmeleri zamanıdır” anlamında bir açıklama rivayet edilmiştir. Taberî’ye göre doğru olan, Allah’ın “sabahleyin baskın yapanlara” yemin ettiğini söylemektir. Çünkü Allah burada herhangi bir baskın yapanı diğerinden ayırmamış, özel olarak ne atları ne de develeri belirtmiştir. Bu sebeple sabahleyin baskın yapan her topluluk ayetin genel anlamına dâhildir. Zeyd bin Eslem’in bu tür ifadeleri ayrıntılı yorumlamaktan kaçındığı, bunların Allah’ın ettiği yeminler olduğunu söylediği de nakledilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 2

Kıvılcım çıkaranlara

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fel-muriyati (kıvılcım çıkaranlara) kadha (çarparak)

Mukatil Tefsiri
Yani atların nalları taşlara vuruyor ve ateş kıvılcımları çıkarıyordu. Bu kıvılcımlar cahiliye döneminde Mısır’da yaşayan Ebû Hubâhib adlı bir ihtiyarın ateşine benzetildi. Onun küçük bir ateşi vardı; bazen parlar, bazen sönerdi ki misafirler onu fark etmesin. Allah, atların taşlı yere vurduklarında çıkardıkları kıvılcımları onun ateşine benzetti.

Bir başka açıklamaya göre atlar taşlara vuruyor ve bu çarpışmadan ateş çıkıyordu.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli bu ayet hakkında da ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun, toynaklarıyla taşlara vurup kıvılcım çıkaran atlar olduğunu söylemiştir. İkrime bu ayet hakkında “Onlar ateş çıkardılar ve kıvılcım saçtılar” demiş, Atâ “Toynaklarıyla ateş çıkardılar” diye açıklamış, Dahhak da “Toynaklarıyla taşları kıvılcımlandırırlar” demiştir. Kelbî de atların toynaklarıyla vurduklarında taşlardan ateş çıktığını söylemiştir. Bazıları ise bu ifadeyle atların, sahipleriyle düşmanları arasında savaşı tutuşturmasının kastedildiğini söylemiştir. Katade bu ayeti “Onlar sahipleri ile düşmanları arasında savaşı kızıştırdılar” diye açıklamıştır. Başka bir görüşe göre ise bundan maksat, savaştan dönen kimselerin gece konaklayıp yemek yapmak için ateş yakmalarıdır. İbn Abbas’tan Ali ile ilgili gelen rivayette, İbn Abbas’ın önce “Bunlar Allah yolunda baskın yapan atlardır; gece olunca konaklarlar, yemeklerini yaparlar ve ateşlerini yakarlar” dediği nakledilmiştir. Başka bir görüşte bu ayet “erkeklerin hilesi ve tuzağı” olarak açıklanmıştır. İbn Abbas’tan bir rivayette “kıvılcım çıkaranlar”ın “hile ve tuzak kuranlar” olduğu nakledilmiştir. Mücahid de bunu “erkeklerin hilesi” diye açıklamıştır. Bir başka görüşe göre ise bunlar dillerdir; İkrime’den “Bu ayette kastedilen dilleridir” sözü rivayet edilmiştir. Abdullah bin Mesud’dan gelen başka bir açıklamaya göre ise bu, yürürken tırnaklarıyla taşları savuran develerdir; taşlar birbirine çarpar, böylece onlardan kıvılcım çıkar. Taberî’ye göre bu konuda en doğru söz şudur: Allah, kıvılcım çıkaran şeylere yemin etmiştir. Atlar toynaklarıyla kıvılcım çıkarır, insanlar çakmak taşıyla ateş çıkarır, dil sözle bir şeyi tutuşturur, erkekler hile ve tuzakla işleri kızıştırır, savaş atları da çarpışma sırasında savaşı alevlendirir. Allah ayette bunlardan birini özellikle belirten bir delil koymadığı için, zahirin genel oluşu gereği kıvılcım çıkaran her şey bu yeminin kapsamına girer.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Adiyat 1

Soluk soluğa koşanlara andolsun

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Vel-adiyati (koşanlara) dabha (soluyarak)

Mukatil Tefsiri
Nebi Huneyn tarafına Kinâne kabilesine karşı bir seriyye göndermiş ve başlarına ensardan nakiblerden Münzir b. Amr’ı tayin etmişti. Bu birlik uzun süre geri dönmedi ve Nebi’ye onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Allah ona onların durumunu bildirdi ve: “Nefes nefese koşanlara andolsun.” buyurdu. Burada kastedilen atlardır.

Bir başka görüşe göre Resulullah Tihâme tarafına bir seriyye göndermişti. Haber gecikince Yahudiler ve münafıklar, ensar veya muhacirlerden birini gördüklerinde kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. O kişi de kardeşinin, babasının veya amcasının öldürüldüğünü sanıyor ve bundan büyük üzüntü duyuyordu.

Bunun üzerine Cebrâil cuma günü kuşluk vaktinde geldi ve:

“Nefes nefese koşanlara andolsun.”

buyurdu. Yani atlar savaşa doğru sabah erkenden koştu; ağızlarından nefesleri çıkıyor ve tilkinin solumasına benzer bir ses çıkarıyorlardı.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli bu ayetin anlamı hakkında ihtilaf etmiştir. Bazıları “soluk soluğa koşanlar”dan maksadın, koşarken hırıltılı ses çıkaran atlar olduğunu söylemiştir. İbn Abbas bu ayet hakkında “Bunlar atlardır” demiş, İkrime de kendisine bu ayet sorulunca, “At koştuğu zaman nasıl soluk soluğa ses çıkardığını görmez misin?” diye cevap vermiştir. Atâ ise “Hayvanlardan köpek ve attan başka hiçbir şey bu şekilde soluk soluğa ses çıkarmaz” demiştir. Mücahid, Katade, Dahhak, Salim ve başka birçok kişi de bu görüşü benimsemiş; Katade, “Bunlar koşup soluk soluğa kalan atlardır” demiştir. Buna karşılık bazıları bu ayette kastedilenin develer olduğunu söylemişlerdir. Abdullah bin Mesud’dan, İbrahim’den ve Ubeyd bin Umeyr’den bu görüş nakledilmiştir. Onlara göre ayet, hacda Arafat’tan Müzdelife’ye, oradan da Mina’ya hareket eden develer hakkındadır. İbn Abbas’ın önce bu ayeti Allah yolunda baskın yapan atlar olarak açıkladığı, sonra Ali’nin ona “İslam’daki ilk gazve Bedir’di; o gün yanımızda yalnızca Zübeyr’in ve Mikdad’ın atı vardı. O hâlde bu ayet nasıl savaş atları hakkında olur? Bu, Arafat’tan Müzdelife’ye ve Müzdelife’den Mina’ya koşan develerdir” dediği, bunun üzerine İbn Abbas’ın kendi görüşünden dönüp Ali’nin söylediğine döndüğü rivayet edilmiştir. Bununla birlikte Taberî’ye göre bu iki görüşten doğruya en yakın olan, “soluk soluğa koşanlar”dan maksadın atlar olduğudur. Çünkü develer bu şekilde “dabih” sesi çıkarmaz; bu ses asıl olarak atlara aittir. Ali’den de “Atların dabhi hırıltılı kişneme, develerin dabhi ise nefes alıp vermedir” sözü nakledilmiştir. İbn Abbas ise bu sesi “ah, ah” şeklinde tarif etmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Zilzal 8

Kim de zerre kadar şer yapmışsa onu görür

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve men ya‘mel miskale zerretin şerran (kim zerre kadar kötülük yaparsa) yerah (onu görür)

Mukatil Tefsiri
Yani kim dünyada zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onu kıyamet günü amel defterinde görür.

Araplar az sadaka vermeyi değersiz sayıyor ve küçük günahlarda sakınca görmüyorlardı. Bunun üzerine Allah onları küçük günahlardan sakındırdı ve az da olsa sadakaya teşvik etti. Şöyle buyurdu:

“Kim zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görür; kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onu görür.”

Buradaki zerre, en küçük karıncadır.

Bu ayet Medine’deki iki kişi hakkında nazil oldu. Onlardan biri, kendisine bir dilenci geldiğinde ona bir parça ekmek veya eski bir örtü vermeyi küçümsüyor ve:

“Bu bir şey değildir. Biz ancak sevdiğimiz şeyleri verdiğimizde ecir alırız.”

diyordu.

Allah şöyle buyurmuştur:

“Yemeği, onu sevmelerine rağmen yedirirler.” (İnsan 8)

O kişi: “Bu sevilen bir şey değildir.” diyerek bunu küçük görüyor ve sevap kazanmayacağını düşünerek fakiri eli boş çeviriyordu.

Diğer kişi ise küçük günahları hafife alıyor; yalanı, bakışı, gıybeti ve benzeri şeyleri önemsiz görerek:

“Bunları yapan için bir şey yoktur. Allah ateşi yalnız büyük günah sahiplerine vaat etmiştir.”

diyordu.

Bunun üzerine Allah onları az da olsa hayrı Allah için yapmaya teşvik etti; çünkü onun çoğalabileceğini bildirdi. Aynı şekilde küçük görülen şerden de sakındırdı; çünkü o da büyüyebilir. Küçük günah kıyamet günü sahibinin gözünde büyük dağlardan daha büyük görünür. Dünyada yaptığı bütün iyilikler ise gözünde tek bir iyilikten bile daha küçük görünür.

Abdullah b. Sâbit rivayet etti, babam anlattı, Huzeyl Ebû Revk’tan şu ayet hakkında rivayet etti:

“Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır.” (En‘âm 115)

Yani İslam’ın hükümlerini kabul edenler için cennet vardır; yalanlayanlar için ise adalet gereği ateş vardır.

Basra’da defnedilen Resulullah ashabından bazıları şunlardır: İmrân b. Husayn, Talha, Zübeyr, Zeyd b. Sûhân ve Enes b. Mâlik.

Resulullah’ın ashabından Kur’an’ı ezberleyenler ise şunlardır: Ebü’d-Derdâ, İbn Mes‘ûd, Muâz b. Cebel, Übey b. Ka‘b, Zeyd b. Sâbit ve Ebû Zeyd.

Mukâtil şöyle dedi:

Şuayb, Nüveyb b. Medyen b. İbrahim’dir.

Eyyûb, Târah b. Îsû’dur.

Davud, Eşî b. Avîz b. Kârıs b. Yehûdâ b. Yakub’dur.

İshak, İbrahim’in oğludur.

Hûd ise Âbir’dir.

Sâlih, Erfahşed b. Sâm b. Nuh’un oğludur.

İbrahim’in adı İbrâhîm’dir ve İncil’de ona “Ümmetlerin Babası” denilir.

Lût, Hârân b. Âzer’in oğludur ve İbrahim’in kardeşinin oğludur. Harran şehri onun adıyla isimlendirilmiştir.

Sâre, Lût’un kız kardeşi ve Hârân’ın kızıdır; aynı zamanda İbrahim’in eşidir.

Mukâtil şöyle dedi:

Güzelliğin on payı vardır; beşi Havvâ’ya, üçü Sâre’ye, biri Yusuf’a ve biri de bütün insanlara verilmiştir.

Abdullah b. Sâbit rivayet etti, babam anlattı, Huzeyl, Müseyyeb b. Şerîk’ten, o da Hişâm b. Sa‘d’dan, o da Zeyd b. Eslem’den, o da Abdullah b. Amr b. Âs’tan rivayet etti:

Melekler şöyle dediler:

“Biz Allah’a yakın olanlarız. İçimizde arşı taşıyanlar ve değerli yazıcı melekler vardır. Dünya ise Âdemoğullarına verilmiştir; yer, içer ve sevinirler. O halde cenneti bize ver.”

Bunun üzerine Allah onlara vahyetti:

“Kendi elimle yarattığım salih bir nesli, sadece ‘Ol’ dememle olan kimseler gibi yapmam.”

Müseyyeb dedi ki: Bu, Allah’ın şu sözündedir:

“İşte onlar yaratılmışların en hayırlılarıdır.” (Beyyine 7)

Yani mahlûkatın en hayırlılarıdır.

Abdullah rivayet etti, babam anlattı, Huzeyl, Hazzâ’dan, o da Şeybân’dan, o da Bişr b. Suâf’tan, o da Abdullah b. Selâm’dan rivayet etti:

“Allah, Âdem’den daha değerli hiçbir mahlûk yaratmamıştır.”

Ben:

“Cebrâil ve Mikâil’den de mi?” dedim.

O şöyle dedi:

“Evet. Onlar güneş ve ay gibi belli bir iş için görevlendirilmiş kimselerdir.”

Başka bir rivayette ise şöyle denildi:

“Kendisine secde edilen, secde edenden Allah katında daha değerlidir.”

Abdullah b. Sabit rivayet etti: “Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı” (En‘âm 115) ayeti hakkında: İslam şeriatını getirenler için cennet vardır, inkâr edenler için ise adaletle ateş vardır.
Basra’da defnedilen sahabeler: İmran b. Husayn, Talha, Zübeyr, Zeyd b. Suhan, Enes b. Malik.
Kur’an’ı ezberleyen sahabeler: Ebu’d-Derdâ, İbn Mesud, Muaz b. Cebel, Übey b. Ka‘b, Zeyd b. Sabit, Ebu Zeyd.
Mükatil dedi ki:
Şuayb, Nuyeb b. Medyen b. İbrahim’in oğludur.
Eyyub, Tarih b. İysu’nun oğludur.
Davud, Aşi b. Uveyz b. Kâris b. Yehuda b. Yakub’un oğludur.
İshak, İbrahim’in oğludur.
Hud, Âbir’dir.
Salih, Erfahşed b. Sam b. Nuh’un oğludur.
İbrahim’in adı İbrâhîm’dir, İncil’de “ümmetlerin babası” diye geçer.
Lut, Haran b. Âzer’in oğludur, İbrahim’in yeğenidir.
Sâre, Lut’un kız kardeşi, İbrahim’in eşidir.
Mükatil dedi ki: Güzellik on parçadır; beşi Havva’ya, üçü Sâre’ye, biri Yusuf’a, biri de diğer insanlara verilmiştir.
Abdullah b. Amr’dan rivayet: Melekler “Biz yakın kullarız, arşı taşıyanlarız ve yazıcılarız” dediler; dünya insanlara verildi, onlar yer, içer ve sevinirler; bize de cennet verilsin dediler; Allah “Kendi elimle yarattığım nesil ile ‘ol’ deyip yarattığım varlık bir değildir” buyurdu; bu, “Onlar yaratılmışların en hayırlısıdır” (Beyyine 7) ayetidir.
Abdullah b. Selam dedi ki: Allah katında Âdem’den daha değerli yaratılmış yoktur; meleklerden de üstündür; çünkü secde edilen, secde edenden daha üstündür.

Taberi Tefsiri
Yani kim dünyada zerre kadar kötülük yaparsa onun cezasını da mutlaka görecektir. Bu ayet, insanların yaptıkları hiçbir amelin kaybolmayacağını ve her şeyin eksiksiz olarak karşılarına çıkarılacağını bildirmektedir. Aişe şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Resulü! Abdullah bin Cüd‘an cahiliye döneminde akrabayı gözetir, misafire ikram eder ve birçok iyilik yapardı. Bunlar ona fayda verir mi?” Resulullah şöyle buyurdu: “Hayır, ona fayda vermez. Çünkü o hiçbir gün: ‘Rabbim! Din gününde günahımı bağışla’ dememiştir.” Başka bir rivayette Aişe şöyle demiştir: “Abdullah bin Cüd‘an akrabayı gözetir, misafire ikram eder ve esirleri kurtarırdı. Bunlar ona fayda verir mi?” Resulullah yine: “Hayır. Çünkü o hiçbir zaman: ‘Rabbim! Din gününde günahımı bağışla’ demedi” buyurdu. Seleme bin Yezid el-Cu‘fî de şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Resulü! Annem cahiliye döneminde akrabayı gözetir, misafire ikram ederdi. Bunlar ona fayda verir mi?” Resulullah: “Hayır” buyurdu. Selman bin Âmir de Resulullah’a gelerek: “Babam akrabayı gözetir, emanete riayet eder ve misafire ikram ederdi” dedi. Resulullah: “O İslam’dan önce öldü mü?” diye sordu. Adam: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resulullah: “Bunlar ona fayda vermez” buyurdu. Sonra adam dönüp giderken Resulullah onu geri çağırdı ve şöyle dedi: “Bu yaptıkları ona fayda vermeyecek; fakat soyunda etkisi olacaktır. Siz asla zillete düşmeyecek, hor görülmeyecek ve fakir olmayacaksınız.” Enes’ten rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: “Allah müminin yaptığı hiçbir iyiliği zayi etmez. Ona dünyada rızık verir, ahirette de sevabını verir. Kâfire gelince, yaptığı iyiliklerin karşılığı dünyada verilir; kıyamet günü geldiğinde ise onun hiçbir iyiliği kalmaz.” Muhammed bin Ka‘b el-Kurazî’den rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: “İster mümin olsun ister kâfir, hiçbir iyilik yapan yoktur ki Allah onun karşılığını ya dünyada ya da ahirette vermesin.” Abdullah bin Amr şöyle rivayet etmiştir: Bu sure indiğinde Ebu Bekir oturuyordu ve ağladı. Resulullah ona: “Seni ağlatan nedir ey Ebu Bekir?” diye sordu. Ebu Bekir: “Beni bu sure ağlattı” dedi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Eğer siz hiç hata yapmasaydınız ve günah işlemeseydiniz, Allah günah işleyip sonra bağışlanacak başka bir topluluk yaratırdı.” Taberî daha sonra şöyle demektedir: “Bu rivayetler göstermektedir ki mümin, kötülüklerinin cezasını dünyada görür; iyiliklerinin sevabı ise ahirette kendisine verilir. Kâfir ise iyiliklerinin karşılığını dünyada alır; ahirette kötülüklerinin cezasını görür. Kâfirin dünyada yaptığı iyilikler, küfrü sebebiyle ahirette ona fayda vermez.” Abdullah’ın ashabından yetmiş kişinin bu sureyi okuyunca: “Bu çok ağır bir hesaptır” dedikleri rivayet edilmiştir. Son olarak İbn Abbas ayette geçen “zerre” hakkında şöyle demiştir: “Bu kırmızı küçük bir karıncadır.” Başka bir rivayette ise: “Kırmızı küçücük bir böcektir ve neredeyse hiçbir ağırlığı yoktur” denmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Zilzal 7

Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-men ya‘mel miskale zerretin hayran (kim zerre kadar iyilik yaparsa) yerah (onu görür)

Mukatil Tefsiri
Yani kim dünyada zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu kıyamet günü kitabında görür. Buradaki “zerre”, küçüklüğünden dolayı neredeyse görülmeyen en küçük kırmızı karıncanın ağırlığıdır.

Taberi Tefsiri
Yani kim dünyada zerre kadar bir iyilik yaparsa, kıyamet günü onun sevabını mutlaka görecektir. Allah kulların hiçbir amelini kaybetmeyecek, küçük büyük her şeyi eksiksiz olarak ortaya çıkaracaktır. İbn Abbas şöyle demiştir: “Hiçbir mümin ve hiçbir kâfir yoktur ki dünyada yaptığı hayır veya şer ona gösterilmesin. Mümin iyiliklerini ve kötülüklerini görür; sonra Allah onun kötülüklerini bağışlar. Kâfire gelince, onun iyiliklerinin karşılığı dünyada verilir, kötülükleri sebebiyle ise ahirette azap edilir.” Muhammed bin Ka‘b el-Kurazî şöyle demiştir: “Kâfir yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada; bedeninde, ailesinde, malında ve çocuklarında görür. Sonra dünyadan çıktığında ahirette ona ait hiçbir iyilik kalmaz. Mümin ise yaptığı kötülüğün cezasını dünyada; bedeninde, ailesinde, malında ve çocuklarında görür. Böylece dünyadan çıktığında üzerinde kötülük kalmaz.” Ebu Bekir’in Resulullah ile birlikte yemek yerken bu ayetler indiğinde korktuğu ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ey Allah’ın Resulü! Yaptığım zerre kadar kötülüğün karşılığını da mı göreceğim?” Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurmuştur: “Ey Ebu Bekir! Dünyada hoşuna gitmeyen şeyler, işlediğin küçük kötülüklerin karşılığıdır. Allah ise iyiliklerinin sevabını kıyamet gününe saklamaktadır.” Daha sonra şu ayeti okumuştur: “Başınıza gelen her musibet, ellerinizin kazandığı sebebiyledir; Allah çoğunu da affeder.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Zilzal 6

O gün insanlar amelleri kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük dönerler

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yevme izin yasduru n-nasu (o gün insanlar çıkarlar) eştaten (bölük bölük) li-yurav a‘malehum (amelleri kendilerine gösterilsin diye)

Mukatil Tefsiri
Yani insanlar hesap ve arzdan sonra cennet ve cehennemdeki yerlerine dağılmış halde dönerler. Bu, Allah’ın şu sözü gibidir:

“O gün ayrılıp bölük bölük olurlar.” (Rûm 43)

Yani bir grup cennette, bir grup cehennemde olur.

Daha önce:

“Yer ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman.”

buyurmuştu. Burada ise insanların amellerini görmeleri için dışarı çıkarıldığını bildirdi. Yani hayır ve şer olarak yaptıkları işleri gözleriyle görsünler diye.

“Aştât” yani birbirinden ayrılmış topluluklar demektir; artık bir daha birleşmezler.

Taberi Tefsiri
Bazı âlimler bu ayette takdim ve tehir bulunduğunu söylemiş ve anlamın şöyle olduğunu açıklamışlardır: “O gün yer haberlerini anlatacaktır; çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. İnsanlara amelleri gösterilsin diye insanlar o gün grup grup döneceklerdir.” Yani insanlar hesap yerinden farklı gruplar hâlinde ayrılacaklardır. Bir grup sağ tarafa götürülüp cennete sevk edilecek, diğer grup ise sol tarafa götürülüp cehenneme sürülecektir. Allah’ın: “Amelleri kendilerine gösterilsin diye” buyruğunun anlamı şudur: Dünyada Allah’a itaat eden kişi yaptığı iyilikleri ve Allah’ın onun için hazırladığı nimetleri görecektir. Allah’a isyan eden kişi ise yaptığı kötülükleri, bunların karşılığında hazırlanmış olan zillet, aşağılanma ve cehennem azabını görecektir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Zilzal 5

Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Bi-enne rabbeke evha leha (çünkü Rabbin ona vahyetmiştir)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah yere haberlerini anlatmasını vahyetmiştir. Ayrıca Rabbin ona konuşmayı vahyetmiştir. İşte “Rabbin ona vahyetti.” sözünün anlamı budur.

Taberi Tefsiri
Yani yerin konuşması, ölüleri dışarı çıkarması ve insanların amellerini haber vermesi, Allah’ın ona emretmesi ve vahyetmesi sebebiyledir. Mücahid bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Allah yere emredecek, o da içindekileri dışarı atacak ve boşalacaktır.” Başka bir rivayette Mücahid: “Rabbin ona emretti” demiştir. İbn Abbas ise: “‘Rabbin ona vahyetti’ ifadesinin anlamı, Allah’ın yere vahyetmesidir” diye açıklamıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Zilzal 4

O gün yer haberlerini anlatır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Yevme izin tuhaddisu (o gün anlatır) ahbareha (haberlerini)

Mukatil Tefsiri
Yani yer, üzerinde işlenen hayır ve şerri haber verecektir. Yer şöyle diyecektir:

“Benim üzerimde Allah’ın birliği kabul edildi, namaz kılındı, oruç tutuldu, hac yapıldı, umre yapıldı, cihad edildi ve Rabbe itaat edildi.”

Mümin buna sevinir. Kâfire ise şöyle der:

“Benim üzerimde şirk koşuldu, zina edildi, hırsızlık yapıldı, içki içildi, şu ve şu günahlar işlendi.”

Böylece onu yüzüne karşı azarlayacaktır. Organlar ve amelleri yazan melekler de onun aleyhine şahitlik edecektir. Allah zaten onun yaptıklarını bilmektedir. İşte bu büyük bir rezilliktir.

İnkârcı insan kendi amellerini işitince korkuyla:

“Buna ne oluyor?” der. Yani yere ne oluyor da üzerinde yapılanları konuşuyor?

Bunun üzerine ona:

“O gün yer haberlerini anlatacaktır.”

denilir. Yani yer, üzerinde yaşayanların işlediği hayır ve şerre şahitlik edecektir. Kâfir bunu duyunca:

“Yere ne oluyor da konuşuyor?” der.

Dünyada onun iyiliklerini ve kötülüklerini yazmakla görevli melek şöyle der:

“İşittiğin bu sözler, yerin kendi üzerinde yaşayanlara şahitlik etmesidir.”

Taberi Tefsiri
Yani kıyamet günü yer, üzerinde meydana gelen olayları, insanların işledikleri amelleri ve Allah’ın kendisine emrettiği şeyleri haber verecektir. Abdullah bin Mesud’dan gelen rivayete göre yer gerçekten konuşacak ve şöyle diyecektir: “Allah bana bunu emretti, bana vahyetti ve buna izin verdi.” Said bin Cübeyr ise bu ayeti bazen: “O gün yer haberlerini bildirecektir” şeklinde okurdu. Ona göre yerin haber vermesi, içindeki ölüleri dışarı çıkarması ve kıyametin hâllerini ortaya koymasıdır. Taberî daha sonra şöyle demektedir: “Bu görüş doğru bir anlam taşımaktadır. Çünkü yer, geçirdiği sarsıntı, titreme ve ölüleri dışarı çıkarmasıyla haberlerini açıklamış olacaktır.” Süfyan ise şöyle demiştir: “Yer, üzerinde işlenen her hayrı ve her şerri haber verecektir.” İbn Zeyd de şöyle demiştir: “Yer, üzerinde insanların yaptığı bütün amelleri anlatacaktır.” Mücahid ise: “Yer insanlara, üzerinde ne yaptıklarını haber verecektir” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Zilzal 3

Ve insan “Buna ne oluyor?” dediğinde

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve kale l-insanu (insan dedi ki) ma leha (ona ne oluyor)

Mukatil Tefsiri
Kâfir korku içinde: “Yere ne oluyor da üzerinde yapılanları konuşuyor?” der.

Taberi Tefsiri
Yani insanlar kıyamet günü yerin bu korkunç sarsıntısını, yarılmasını ve ölüleri dışarı çıkarmasını görünce şaşkınlık ve korku içinde: “Bu yere ne oluyor? Neden böyle sarsılıyor? Bunun hâli nedir?” diyeceklerdir. İbn Abbas bu ayette geçen “insan” kelimesi hakkında: “Burada kastedilen kâfirdir” demiştir. Çünkü kıyametin dehşeti karşısında korkuya düşüp şaşkınlık gösteren kimse odur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Zilzal 2

Ve yer ağırlıklarını dışarı çıkardığında

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ahraceti l-ardu (yer çıkardığı zaman) eskaleha (ağırlıklarını)

Mukatil Tefsiri
Yani yer hareket edip çalkalanır ve içinde bulunan insanları, hayvanları, cinleri ve üzerinde bulunan şeytanları dışarı çıkarır. Sonunda bomboş hale gelir, içinde hiçbir şey kalmaz. Sonra yer yeni, bembeyaz bir şekilde dümdüz yayılır; sanki gümüş gibi veya saf bir cevher gibidir. Güneş ışığı gibi bir parıltısı vardır. Üzerinde hiçbir günah işlenmemiş ve hiçbir kan dökülmemiştir. Çünkü ilk sûra üfürüldüğünde bütün yaratıklar ölür, sonra ikinci sûra üfürülür.

Birinci üfürüşte yedinci göğün üstünde arşın altından seslenilir. İkinci üfürüş ise Beytülmakdis’ten olur. İsrafil Beytülmakdis kayasının üzerine oturur ve şöyle seslenir:

“Ey çürümüş kemikler, parçalanmış damarlar ve dağılmış etler! Hesap yerine çıkın ki amellerinizin karşılığını alasınız.”

Bunun üzerine insanlar kabirlerinden yeni yere çıkarılırlar. O yere “Sâhire” denir. Bu, Allah’ın şu sözüdür:

“Bir de bakarsın ki onlar Sâhire’dedir.” (Nâziât 14)

Ayrıca “Yer ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman.” ayeti, yerin ölüleri ve malları dışarı çıkarması anlamına da gelir.

Taberi Tefsiri
Yani yer, içinde bulunan bütün ölüleri kabirlerinden çıkarıp dışarı atacaktır. İnsan öldüğünde yerin içinde bulunduğu için yer için bir ağırlık hâline gelir. Hayatta iken de yerin üstünde bir ağırlıktır. Kıyamet günü geldiğinde ise yer, içinde sakladığı bütün ölüleri dışarı çıkaracak ve insanlar yeniden diriltilmiş olarak kabirlerinden çıkacaktır. İbn Abbas bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Yerin çıkardığı ağırlıklar ölülerdir.” Başka bir rivayette yine İbn Abbas: “Burada kastedilen ölülerdir” demiştir. Mücahid ise: “Yani kabirlerde bulunanları çıkaracaktır” diye açıklamıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Zilzal 1

Yer sarsıldıkça sarsıldığında

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İza zulzileti l-ardu (yer sarsıldığı zaman) zilzaleha (şiddetli sarsıntısıyla)

Mukatil Tefsiri
Yani kıyamet günü İsrafil’in şiddetli sesi sebebiyle yer sarsılır ve hareket eder. Şiddetli sarsıntı yüzünden çatlar ve üzerindeki her şeyi parçalar. Üzerinde bulunan dağları, binaları ve ağaçları dışarı atıncaya kadar durulmaz. Ondan çıkan her şey tekrar içine girer. Dünya şiddetle sarsılır ve sonra sakinleşir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette kıyametin kopuşunu anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Yer, kıyametin gerçekleşeceği vakitte kendisine ait o büyük ve şiddetli sarsıntıyla sarsıldığı zaman…” Buradaki “zilzâl” kelimesi, yerin büyük bir titremeyle altüst olması, şiddetle sallanması ve düzeninin bozulması anlamındadır. O gün yeryüzü öyle bir şekilde sarsılacaktır ki dağlar yerinden oynayacak, insanlar korku içinde kalacak ve dünyanın düzeni tamamen değişecektir. Taberî, “zilzâl” kelimesinin kırık okunduğunda mastar, üstünlü okunduğunda ise isim olduğunu açıklamış ve “yerin sarsıntısı” ifadesinin ayet sonlarının uyumuna uygun olduğu için bu şekilde kullanıldığını söylemiştir. Abdullah bin Mesud zamanında bir deprem olduğunda Abdullah şöyle demiştir: “Ey yer! Sana ne oluyor? Şunu bilin ki eğer konuşsaydı kıyamet kopmuş olurdu.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Beyyine 8

Onların Rableri katındaki mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir; orada ebedî kalırlar; Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır; işte bu, Rabbinden korkan kimse içindir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Cezauhum inde rabbihim (onların mükafatı Rableri katındadır) cennatu عدn (Adn cennetleri) tecri min tahtiha l-enhar (altından ırmaklar akan) halidine fiha ebeda (orada ebedî kalırlar) radiya llahu anhum ve radu anh (Allah onlardan razı oldu onlar da O’ndan razı oldu) zalike li-men haşiye rabbeh (bu Rabbinden korkan içindir)

Mukatil Tefsiri
Yani onların ahirette Rableri katındaki sevabı, altlarından nehirler akan Adn cennetleridir. Orada ebedî kalacaklardır ve ölmeyeceklerdir. “Allah onlardan razı olmuştur.” Yani itaatlerinden dolayı. “Onlar da O’ndan razı olmuşlardır.” Yani verilen sevaptan dolayı. “İşte bu, Rabbinden korkan kimse içindir.” Yani dünyada Rabbinden korkan kimse içindir. Topraktan yaratılan her şeye “beriyye” denilir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, iman edip salih ameller işleyen kimselerin kıyamet gününde Rableri katındaki mükâfatını haber vermektedir. Onların mükâfatı, içinde sürekli kalacakları Adn cennetleridir. “Adn cennetleri” ifadesiyle, içinde ikamet edilen, terk edilmeyen ve oradan göç edilmeyen bağlar ve bahçeler kastedilmektedir. Bu cennetlerin ağaçlarının ve köşklerinin altından ırmaklar akmaktadır.

Allah’ın: “Orada ebedî olarak kalacaklardır” buyruğunun anlamı, onların bu cennetlerde sonsuza kadar kalacak olmalarıdır. Onlar oradan çıkarılmayacaklar ve orada ölüm de tatmayacaklardır. Çünkü Allah onların nimetini sürekli ve kesintisiz kılmıştır.

Ardından Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”

Yani Allah, onların dünyada kendisine itaat etmelerinden, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmalarından razı olmuştur. Çünkü onlar, Allah’ın azabından kurtulmak için dünyada O’na kulluk etmişler ve O’nun rızasını istemişlerdir.

“Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır” buyruğunun anlamı ise şudur: Allah’ın kıyamet gününde kendilerine verdiği sevap, ikram, nimet ve üstünlük sebebiyle onlar da Rablerinden razı olmuşlardır. Çünkü Allah onlara, dünyadaki itaatlerinin karşılığında büyük bir mükâfat ve bitmeyen bir nimet vermiştir.

Sonra Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte bu, Rabbinden korkan kimse içindir.”

Yani burada anlatılan bu büyük hayır, bu sevap, bu cennetler ve Allah’ın rızası; dünyada gizli ve açık her hâlinde Rabbinden korkan kimseler içindir. Onlar Allah’tan korkarak O’nun farzlarını yerine getirmiş, günahlardan kaçınmış ve O’na karşı gelmekten sakınmışlardır. İşte Allah’ın vaat ettiği bu büyük mükâfat, böyle kimseler içindir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Beyyine 7

Şüphesiz iman edip salih amel işleyenler, işte onlar yaratılmışların en hayırlılarıdır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne llezine amenu (şüphesiz iman edenler) ve amilu s-salihat (ve salih amel işleyenler) ulaike hum hayru l-beriyye (işte onlar yaratılmışların en hayırlısıdır)

Mukatil Tefsiri
Yüce Allah bu ayette şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Resulü Muhammed’e iman edenler, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na kulluk edenler, hanif olarak şirkten uzak duranlar, namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler ve Allah’ın emrettiği şeylere itaat edip yasakladığı şeylerden kaçınanlar var ya, işte onlar yaratılmışların en hayırlılarıdır.”

Yani insanlar içerisinde Allah’ın katında en üstün ve en hayırlı olanlar bunlardır. Çünkü onlar iman ile salih ameli bir araya getirmiş, Allah’a samimiyetle kulluk etmiş ve O’nun dinine bağlanmışlardır.

Daha sonra Taberî şu rivayeti nakletmektedir:

Muhammed bin Ali’den rivayet edildiğine göre Resulullah bu ayet hakkında Ali’ye şöyle buyurmuştur:

“Ey Ali! Sen ve senin taraftarların.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Beyyine 6

Şüphesiz kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler; işte onlar yaratılmışların en kötüleridir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne llezine keferu (şüphesiz inkâr edenler) min ehli l-kitabi vel-muşrikin (kitap ehlinden ve müşriklerden) fi nari cehennem (cehennem ateşindedirler) halidine fiha (orada ebedî kalırlar) ulaike hum şerru l-beriyye (işte onlar yaratılmışların en kötüsüdür)

Mukatil Tefsiri
Allah kıyamet günü müşrikleri zikrederek şöyle buyurdu: Ehl-i kitaptan inkâr edenler ve müşrikler cehennem ateşindedirler; orada sürekli kalacaklardır ve ölmeyeceklerdir. “İşte onlar yaratılmışların en kötüleridir.” Yani yeryüzündeki yaratılmışların en şerlileridir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette şöyle buyurmaktadır: “Yahudilerden, Hristiyanlardan ve müşriklerden Allah’ı ve Resulü Muhammed’i inkâr edenler, onun peygamberliğini kabul etmeyip yalanlayanlar cehennem ateşindedirler.” Allah’ın: “Orada ebedî olarak kalacaklardır” buyruğunun anlamı, onların cehennemde sürekli kalacak olmalarıdır. Onlar oradan çıkmayacaklar ve orada ölerek kurtulamayacaklardır. Allah burada onların azabının kesintisiz ve sonsuz olacağını haber vermektedir.

Ardından Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte onlar yaratılmışların en kötüleridir.”

Yani Allah’ın yarattığı ve var ettiği mahlûkatın en kötüleri bunlardır. Çünkü onlar Allah’ı inkâr etmiş, peygamberini yalanlamış ve hak kendilerine apaçık geldikten sonra onu reddetmişlerdir.

Taberî daha sonra “beriyye” kelimesi hakkında Arapların kullanımını açıklamaktadır. Araplar bu kelimeyi genellikle hemzesiz okurlar. Şehirlerin kıraat imamları da kelimeyi bu şekilde okumuşlardır. Yalnızca Nafi‘den hemzeli okuduğuna dair bir rivayet nakledilmiştir. Bu görüşe göre kelime, Allah’ın: “Onu yaratmadan önce” ayetindeki “berae” fiilinden türemiştir. Hemzesiz okuyanların ise iki gerekçesi vardır. Birincisi, Arapların bazı kelimelerde hemzeyi hafifletip terk etmeleridir. “Melek” kelimesinde olduğu gibi burada da hemze bırakılmıştır. İkinci görüşe göre ise “beriyye” kelimesi “bera” yani toprak kökünden gelmektedir. Araplardan: “Ağzında toprak olsun” anlamında “Bifîke’l-berâ” sözü işitilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Beyyine 5

Oysa onlara ancak Allah’a ihlasla kulluk etmeleri, dini yalnız O’na has kılmaları, hanif olmaları, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti; işte dosdoğru din budur

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma umiru (onlara emredilmedi) illa li-ya‘budu llaha (ancak Allah’a kulluk etmeleri) muhlisine lehu d-din (dini ona has kılarak) hunefa (dosdoğru olarak) ve yukimu s-salata (namazı kılmaları) ve yu’tu z-zekata (zekâtı vermeleri) ve zalike dinu l-kayyime (işte bu dosdoğru dindir)

Mukatil Tefsiri
Allah şöyle buyurdu: Muhammed onlara yalnızca Allah’a ibadet etmelerini emretti. “Dini O’na has kılarak” yani tevhid üzere olmalarını emretti. “Hanifler olarak” yani şirkten uzak Müslümanlar olmalarını istedi. Ayrıca onlara beş vakit farz namazı kılmalarını ve farz olan zekâtı vermelerini emretti. İşte bu dosdoğru millettir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette şöyle buyurmaktadır: “Yahudiler ve Hristiyanlar olan kitap ehline verilen emir, yalnızca Allah’a ibadet etmeleriydi.” Yani onların Allah’a kulluk ederken dini yalnız O’na has kılmaları, ibadetlerinde O’nu birlemeleri ve itaatlerini şirkle karıştırmamaları emredilmişti. Fakat Yahudiler: “Üzeyir Allah’ın oğludur” diyerek Allah’a ortak koştular; Hristiyanlar da Mesih hakkında aynı şeyi söylediler. Ayrıca Muhammed’in peygamberliğini inkâr ederek Allah’ın emrine aykırı davrandılar.

Allah’ın: “Dini yalnız O’na has kılarak” buyruğunun anlamı, kulluğu sadece Allah için yapmak, ibadeti yalnız O’na yöneltmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Ardından gelen “hanifler olarak” ifadesi ise, batıldan uzaklaşıp hakka yönelmiş kimseler anlamındadır. Taberî, hanifliğin anlamının daha önce açıklandığını söyledikten sonra bu konuda gelen bazı rivayetleri nakletmiştir.

İbn Abbas bu ayet hakkında şöyle demiştir:

“‘Dini yalnız O’na has kılarak hanifler olarak’ ifadesinin anlamı, hac yapan, Müslüman olan ve şirk koşmayan kimseler olmalarıdır.” Ardından şöyle demiştir: “Namazı dosdoğru kılsınlar, zekâtı versinler ve hac yapsınlar. İşte dosdoğru din budur.”

Katade ise şöyle demiştir:

“Haniflik; sünnet olmak, anneleri, kızları, kız kardeşleri, halaları ve teyzeleri haram kabul etmek ve hac ibadetleri gibi dinin hükümlerini yerine getirmektir.”

Allah’ın: “Namazı dosdoğru kılsınlar ve zekâtı versinler” buyruğunun anlamı da şudur: Onlara namazı gereği gibi yerine getirmeleri ve zekâtı hak sahiplerine vermeleri emredilmiştir.

Ardından Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte dosdoğru din budur.”

Yani kitap ehli ve müşriklerden inkâr edenlere emredilen bu şeyler, dosdoğru, adaletli ve istikamet üzere olan gerçek dindir. Burada geçen “kayyime” kelimesi; doğru, adaletli ve sapmayan anlamındadır. Din kelimesi “kayyime”ye nispet edilmiştir. Gerçekte doğru ve dosdoğru olan dinin kendisidir. Ancak lafızların farklı oluşu sebebiyle bu şekilde ifade edilmiştir.

Taberî, Abdullah’ın kıraatinde bunun: “İşte doğru din budur” şeklinde okunduğunu zikretmiş ve “kayyime” kelimesinin dişil gelmesinin sebebini şöyle açıklamıştır: Bu kelime “millet” anlamındaki gizli bir kelimenin sıfatı yapılmıştır. Yani anlam: “İşte doğru ve dosdoğru millet budur” demektir; Yahudilik ve Hristiyanlık değil.

Katade bu ayet hakkında şöyle demiştir:

“Bu din, Allah’ın resulünü kendisiyle gönderdiği, kendisi için meşru kıldığı ve razı olduğu dindir.”

İbn Zeyd ise Allah’ın:

“Dosdoğru kitaplar”
ve
“İşte dosdoğru din budur”

ayetleri hakkında şöyle demiştir:

“Buradaki ‘kayyime’, doğru, dengeli ve istikamet üzere olan anlamındadır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Beyyine 4

Kendilerine kitap verilenler, kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma teferraka llezine utu l-kitabe (kitap verilenler ayrılığa düşmedi) illa min ba‘di ma caethumu l-beyyine (ancak açık delil geldikten sonra)

Mukatil Tefsiri
Buradaki “kendilerine kitap verilenler” Yahudi ve Hristiyanlardır. Onların Muhammed hakkındaki ayrılıkları, kendilerine açıklama geldikten sonra ortaya çıktı. Allah şöyle buyurmaktadır: Küfredenler, Muhammed’i doğrulama konusunda bir aradaydılar. Çünkü onun sıfatı kendi kitaplarında bulunuyordu. Fakat Allah onu İshak oğullarından olmayan biri olarak gönderince ihtilafa düştüler. İçlerinden bazıları iman etti. Bunlardan biri Abdullah b. Selâm ve Tevrat ehli olan arkadaşlarıydı. İncil ehli içinden de Buhayrâ’nın da bulunduğu kırk kişi iman etti. Ehl-i kitabın geri kalanı ise onu yalanladı.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette şöyle buyurmaktadır: “Yahudiler ve Hristiyanlar, Muhammed’in peygamberliği konusunda ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.” Yani Allah’ın Muhammed’i resul olarak göndermesinden sonra onların bir kısmı onu yalanladı, bir kısmı ise ona iman etti. Oysa Muhammed gönderilmeden önce onun peygamber olacağı konusunda ayrılığa düşmüş değillerdi.

Taberî şöyle demektedir:
“Buradaki apaçık delil, Muhammed’in Allah tarafından gönderilmiş bir resul olduğunun açıklanmasıdır. Allah onu gönderince Yahudiler ve Hristiyanlar onun hakkında ayrılığa düştüler; bir kısmı onu yalanladı, bir kısmı ise ona iman etti. Halbuki o gönderilmeden önce onun peygamber olduğu konusunda ihtilaf etmiyorlardı.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Beyyine 3

Onların içinde dosdoğru hükümler vardır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fiha kutubun kayyime (onun içinde dosdoğru hükümler vardır)

Mukatil Tefsiri
Yani Muhammed’in sahifelerinde doğru ve hak üzere bulunan kitaplar vardır. İçinde eğrilik ve ihtilaf yoktur. Ona “kitaplar” denilmesinin sebebi, Kur’an’da Allah’ın zikrettiği birçok farklı hüküm ve meseleleri kapsamasıdır.

Taberi Tefsiri
Yani o temizlenmiş sahifelerin içinde Allah tarafından indirilmiş dosdoğru, adaletli ve sapmasız hükümler bulunmaktadır. Bu kitaplarda hiçbir yanlışlık ve eğrilik yoktur. Çünkü onlar Allah katından indirilmiştir.

Taberî bu ayeti şöyle açıklamaktadır:
“O temiz sahifelerin içinde Allah’tan gelen doğru, adaletli ve istikamet üzere hükümler vardır. Onlarda hata bulunmaz; çünkü onlar Allah katındandır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Beyyine 2

Allah’tan bir elçi, tertemiz sahifeler okuyan

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Rasulun mine llah (Allah’tan bir elçi) yetlu suhufen mutahhara (tertemiz sahifeler okur)

Mukatil Tefsiri
Allah burada Nebi’yi haber vererek şöyle buyurdu: “Allah tarafından gönderilmiş bir elçi.” Yani tertemiz sahifeler okumaktadır. Buradaki sahifelerden maksat kitaptır. Çünkü onda birçok özellik ve çeşitli hükümler bulunmaktadır. “Tertemiz” yani küfür ve şirkten arındırılmıştır. Yani içinde küfür ve şirk bulunmayan bir kitabı okumaktadır. İçinde yazı bulunan her şeye “suhuf” denilir.

Taberi Tefsiri
Yani o apaçık delil, Allah tarafından gönderilmiş olan Muhammed’dir. O, batıldan, yanlışlıktan ve yalandan arındırılmış sahifeleri okumaktadır. Bu sahifeler Kur’an’dır.

Taberî şöyle demektedir: “Allah burada apaçık delili açıkladı ve onun Allah tarafından gönderilmiş bir resul olduğunu bildirdi. Bu resul, temizlenmiş sahifeler okumaktadır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Beyyine 1

Kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar ayrılacak değillerdi

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lem yekuni llezine keferu (inkâr edenler olmadı) min ehli l-kitabi (kitap ehlinden) vel-muşrikin (ve müşriklerden) munfekkine (ayrılacak) hatta te’tiyehumu l-beyyine (kendilerine açık delil gelinceye kadar)

Mukatil Tefsiri
Buradaki ehl-i kitaptan maksat Yahudi ve Hristiyanlardır. Müşriklerden maksat ise Arap müşrikleridir. “Ayrılacak değillerdi” yani küfür ve şirkten vazgeçecek değillerdi. Çünkü ehl-i kitap: “Kitabımızda vasfını bulduğumuz peygamber ne zaman gönderilecek?” diyorlardı. Araplar da: “Eğer bize öncekilerden bir öğüt gelmiş olsaydı elbette Allah’ın ihlaslı kulları olurduk.” (Saffât 168-169) diyorlardı. Bunun üzerine Allah: “Ehl-i kitaptan inkâr edenler ve müşrikler ayrılacak değillerdi.” buyurdu. Yani Yahudiler, Hristiyanlar ve Arap müşrikleri küfür ve şirkten vazgeçmeyeceklerdi; ta ki kendilerine apaçık delil gelinceye kadar. Bu apaçık delil Muhammed’dir. O, onların sapıklığını ve şirkini açıklamıştır.

Taberi Tefsiri
Tefsir âlimleri bu ayetin anlamı hakkında farklı görüşler söylemişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: “Tevrat ve İncil ehli olan inkârcılar ile putlara tapan müşrikler, bu Kur’an kendilerine gelinceye kadar içinde bulundukları inkâr ve sapıklığı terk edecek değillerdi.” Mücahid ayette geçen “münfekkîn” kelimesi hakkında şöyle demiştir: “Onlar, hak kendilerine açıkça belli oluncaya kadar içinde bulundukları hâlden vazgeçecek değillerdi.” Katade de şöyle demiştir: “Ayetteki anlam, onların içinde bulundukları durumdan vazgeçmeyecek olmalarıdır.” Başka bir rivayette Katade: “Buradaki apaçık delil Kur’an’dır” demiştir. İbn Zeyd ise şöyle demiştir: “Müşrikler, kendilerine o ayırıcı delil gelinceye kadar içinde bulundukları hâlden ayrılacak değillerdi.”

Başka bazı âlimler ise ayetin anlamını şöyle açıklamışlardır: “Kitap ehli ve müşrikler, Muhammed’in peygamberlik sıfatının kendi kitaplarında bulunduğunu inkâr etmiyorlardı. Ancak o gönderilince onun hakkında ayrılığa düştüler.”

Taberî daha sonra şöyle demektedir: “Bu görüşler arasında doğruya en yakın olan şudur: Kitap ehli ve müşrikler, Muhammed’in peygamberliği konusunda ayrılığa düşmüş değillerdi; ta ki kendilerine apaçık delil gelinceye kadar. Bu apaçık delil ise Allah’ın onu kullarına resul olarak göndermesidir.”

Ardından Taberî şöyle açıklamaktadır: “Burada geçen ‘münfekkîn’ kelimesi, iki şeyin birbirinden ayrılması anlamındaki ‘infikâk’tan gelmektedir. Bu sebeple ayrıca bir habere ihtiyaç duymamıştır. Eğer ‘devam etmek’ anlamında olsaydı cümlenin tamamlanması için başka bir habere ihtiyaç olurdu.”

Daha sonra Allah apaçık delilin ne olduğunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kadr 5

O gece tan yerinin doğuşuna kadar bir esenliktir

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Selamun hiye (o gece esenliktir) hatta matla‘i l-fecr (fecrin doğuşuna kadar)

Mukatil Tefsiri
Yani o gece baştan sona selamet, bereket ve hayırdır; fecrin doğuşuna kadar devam eder. Abdullah b. Sabit rivayet etti: Babası dedi ki, Hüzeyl dedi ki, Mükatil b. Hayyan’dan, o da Dahhak b. Müzahim’den, o da Enes b. Malik’ten, o da Mükatil b. Süleyman’dan, o da Dahhak’tan, o da İbn Abbas’tan rivayet etti: “Ruh, büyük yaratılışlı bir insan suretindedir; Allah’ın ‘Sana ruhtan soruyorlar’ (İsra 85) ayetinde bahsettiği varlıktır; o bir melektir ve meleklerle birlikte saf halinde durur.”

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette Kadir gecesinin başından fecrin doğuşuna kadar tamamen esenlik, bereket ve hayır olduğunu haber vermektedir. Yani o gece baştan sona kadar selamet gecesidir; onda kötülük yoktur. Katade şöyle demiştir: “O gece tamamen hayırdır ve fecrin doğuşuna kadar devam eder.” Başka bir rivayette şöyle denmiştir: “O gecenin tamamı hayırdır; fecrin doğuşuna kadar sürer.” Mücahid ise şöyle demiştir: “O gece her iş selamet içindedir.” İbn Zeyd de şöyle demiştir: “O gecede hiçbir kötülük yoktur; baştan sona tamamen hayırdır.” Abdurrahman bin Ebi Leyla ise şöyle demiştir: “O gecede yeni bir iş meydana gelmez.” Daha sonra Taberî, ayette geçen: “Tan yerinin ağarmasına kadar” ifadesinin anlamının “fecrin doğuşuna kadar” olduğunu açıklamıştır. Ardından kıraat farklılıklarından söz etmiş ve bazı kıraat imamlarının “matla‘” kelimesini üstünlü, bazılarının ise esreli okuduğunu belirtmiştir. Taberî’ye göre doğru okunuş üstünlü olandır. Çünkü “matla‘” kelimesi burada “doğuş” anlamındadır. Esreli okunuş ise “doğulan yer” anlamına gelir. Bu bağlamda kastedilen anlam doğuş olduğu için üstünlü okunuş daha doğrudur.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kadr 4

Melekler ve Ruh o gecede Rablerinin izniyle her iş için inerler

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Tenezzelü l-melaiketu (melekler iner) ve r-ruhu (ve ruh) fiha (onda) bi-izni rabbihim (Rablerinin izniyle) min kulli emr (her iş için)

Mukatil Tefsiri
Yani o gece güneş battığı andan itibaren melekler ve Ruh iner; Rablerinin emriyle inerler; o yıl içinde olacak her şey, Allah’ın takdir ettiği ve hükmettiği işler, rahmet ile birlikte indirilir; o yılın kaderi o gecede bir sonraki yıla kadar indirilir.

Taberi Tefsiri
Tefsir âlimleri bu ayetin anlamı hakkında farklı görüşler söylemişlerdir. Bir grup şöyle demiştir: “Melekler ve Ruh, yani Cebrail, Rablerinin izniyle Kadir gecesinde inerler. Onlar, Allah’ın o yıl için hükmettiği rızıklar, eceller ve diğer bütün işleri beraberlerinde getirirler.” Katade şöyle demiştir: “O gecede gelecek seneye kadar meydana gelecek bütün işler hükme bağlanır.” Başka âlimler ise şöyle demiştir: “Melekler ve Ruh o gecede inerler ve karşılaştıkları hiçbir mümin erkek ve kadını bırakmadan hepsine selam verirler.” İbn Abbas’tan farklı bir kıraat rivayet edilmiş ve onun: “Her kişiye selam vardır” şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Bu kıraati okuyanlar ayete şu anlamı vermişlerdir: “Melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle inerler; her melek mümin erkeklere ve kadınlara selam verir.” Fakat Taberî bu kıraatin kabul edilmeyeceğini söylemiş ve şöyle demiştir: “Bu kıraat doğru değildir. Çünkü kıraat imamlarının tamamı bunun aksini okumuşlardır ve Müslümanların mushaflarında da bu şekilde yazılmamıştır.” Ardından şöyle demiştir: “Bu konuda doğru olan görüş, Katade’nin söylediği ilk görüştür. Yani melekler Allah’ın o yıl için takdir ettiği bütün işler sebebiyle inerler.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kadr 3

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Leyletu l-kadr (kadir gecesi) hayrun min elfi şehr (bin aydan daha hayırlıdır)

Mukatil Tefsiri
Yani bu gecede yapılan amel, içinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır.

Taberi Tefsiri
Tefsir âlimleri bu ayetin anlamı hakkında farklı görüşler söylemişlerdir. Bir kısmı şöyle demiştir: “Kadir gecesinde Allah’a itaat ederek yapılan amel, namaz, oruç ve gece ibadeti; içinde Kadir gecesi bulunmayan bin aylık amelden daha hayırlıdır.” Mücahid şöyle demiştir: “Kadir gecesindeki amel, oruç ve gece ibadeti bin aydan daha hayırlıdır.” Amr bin Kays da: “O gecede yapılan amel bin aylık amelden daha hayırlıdır” demiştir. Katade ise ayeti şöyle açıklamıştır: “Kadir gecesi, içinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır.” Mücahid’den gelen başka bir rivayette şöyle anlatılmıştır: “İsrailoğulları arasında bir adam vardı. Gece boyunca ibadet eder, sabah olunca akşama kadar düşmanla savaşırdı. Bunu bin ay boyunca yaptı. Bunun üzerine Allah: ‘Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır’ ayetini indirdi.” Yani Kadir gecesinde yapılan ibadet, o kişinin bin ay boyunca yaptığı amelden daha hayırlıdır. Başka bir rivayette Hasan bin Ali’ye bir adam: “Ey müminlerin yüzünü karartan kişi! Bu adama gidip biat ettin” diyerek Muaviye’yi kastetti. Hasan bin Ali ise şöyle dedi: “Resulullah rüyasında Ümeyyeoğullarının minberine birbiri ardınca çıktığını gördü ve bu durum ona ağır geldi. Bunun üzerine Allah: ‘Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik’ ve ‘Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik’ ayetlerini indirdi.” Rivayetin sonunda şöyle denmiştir: “Ümeyyeoğullarının hükümdarlığı hesaplandı ve onun bin ay olduğu görüldü.” Ancak Taberî şöyle demektedir: “Ayetin zahirine en uygun görüş şudur: Kadir gecesinde yapılan amel, içinde Kadir gecesi bulunmayan bin aylık amelden daha hayırlıdır. Bunun dışındaki görüşler ise ne haberle, ne akılla, ne de Kur’an’ın zahiriyle desteklenmeyen sözlerdir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kadr 2

Kadir gecesinin ne olduğunu sana ne bildirdi

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ma edrake (sana ne bildirdi) ma leyletu l-kadr (kadir gecesi nedir)

Mukatil Tefsiri
Yani bu geceyi yüceltmek ve büyüklüğünü göstermek için “sana ne bildirdi” denildi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette Peygamberine hitap ederek: “Ey Muhammed! Kadir gecesinin ne kadar büyük, şerefli ve üstün bir gece olduğunu sana ne bildirdi?” buyurmaktadır. Allah burada bu gecenin faziletinin insanların düşündüğünden çok daha büyük olduğunu bildirmekte ve Peygamberinin dikkatini bu gecenin yüceliğine çekmektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Kadr 1

Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnna enzelnahu (şüphesiz biz onu indirdik) fi leyleti l-kadr (kadir gecesinde)

Mukatil Tefsiri
Yani Kur’an’ı Allah, Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına indirdi, orada yazıcı melekler olan “sefere”ye verdi; o gece, Cebrail’in bir yıl boyunca peygambere indireceği vahyin miktarı kadar indirilirdi ve böylece Kur’an tamamen ininceye kadar her yıl bu şekilde devam etti; bu indirme Ramazan ayındaki Kadir gecesinde oldu.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette, Kur’an’ın Kadir gecesinde indirildiğini haber vermektedir. Burada kastedilen, Kur’an’ın tamamının bir defada dünya semasına indirilmesidir. Bu gece, Allah’ın o yıl içerisinde meydana gelecek işleri hükme bağladığı, ecelleri, rızıkları ve diğer bütün hikmetli işleri takdir ettiği gecedir. “Kadr” kelimesi hüküm ve takdir anlamına gelir. Araplar: “Allah benim hakkımda şu işi takdir etti” derler. İbn Abbas şöyle demiştir: “Kur’an’ın tamamı Ramazan ayındaki Kadir gecesinde dünya semasına topluca indirildi. Daha sonra Allah yeryüzünde meydana gelmesini istediği olaylara göre onu parça parça indirdi.” Başka bir rivayette İbn Abbas şöyle demiştir: “Allah Kur’an’ı Kadir gecesinde dünya semasına indirdi. Daha sonra vahyetmek istediği ayetleri peyderpey vahyetti.” Yine İbn Abbas’tan gelen bir rivayette şöyle denmiştir: “Kur’an’ın ilk inişi ile son inişi arasında yirmi yıl vardı.” Şa‘bî ise: “Kur’an’ın ilk kısmı Kadir gecesinde indirildi” demiştir. İbn Abbas başka bir rivayette şöyle demiştir: “Kur’an üst semadan dünya semasına bir defada indirildi, sonra yıllar boyunca parça parça indirildi.” Ardından şu ayeti okumuştur: “Yıldızların yerlerine yemin ederim.” Ve şöyle demiştir: “Kur’an yıldızlar gibi parça parça indirildi.” Başka bir rivayette ise şöyle demiştir: “Kur’an Kadir gecesinde dünya semasına bir defada indirildi. Sonra Allah onu yıldızların doğuşu gibi Resulüne birbiri ardınca indirdi.” Daha sonra şu ayeti okumuştur: “Onlar: ‘Kur’an ona bir defada indirilseydi ya!’ dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştıralım diye böyle yaptık ve onu ağır ağır okuduk.” Mücahid de şöyle demiştir: “Kadir gecesi hüküm gecesidir.” Said bin Cübeyr ise şöyle demiştir: “Kadir gecesinde hacca gidecek olanlara izin verilir, isimleri ve babalarının isimleri yazılır; onlardan hiç kimse eksilmez ve hiç kimse artırılmaz.” Hasan el-Basrî’ye bir adam: “Kadir gecesi her Ramazan’da olur mu?” diye sorduğunda Hasan şöyle cevap vermiştir: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki evet, her Ramazan’da vardır. O gece Kadir gecesidir. O gecede her hikmetli iş hükme bağlanır. O gecede eceller, ameller ve rızıklar gelecek seneye kadar takdir edilir.” İbn Ömer de: “Kadir gecesi her Ramazan’dadır” demiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 19

Hayır, ona itaat etme; secde et ve yaklaş.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kella (hayır) la tuta‘hu (ona itaat etme) ve-sjud (secde et) ve-kterib (yaklaş)

Mukatil Tefsiri
Müşrikler önce secde eder, sonra rükû yapar, ardından ayağa kalkarlardı. Ayağa kalktıktan sonra putlarından ihtiyaçlarını isterlerdi. Bunun üzerine Allah secde etmelerini ve kendisine yaklaşmalarını emretti. Resulullah secde ediyor, sonra rükû yapıyor, ardından ayağa kalkıp Allah’a dua ederek O’na hamdediyordu. Daha sonra Allah müşriklerin uygulamasına muhalefet ederek Nebi’ye kıyamla başlamasını, sonra rükû ve ardından secde yapmasını emretti. Allah: “Haydi meclisini çağırsın.” buyurdu; yani yardımcılarını çağırsın. “Biz de zebânileri çağıracağız.” buyurdu; yani cehennem bekçilerini çağıracağız. Onların ayakları yerin en alt tabakalarında, başları ise göktedir. “Hayır! Ona itaat etme.” buyurarak Nebi’ye, Ebû Cehil’in namazı bırakma isteğine boyun eğmemesini emretti. “Secde et.” buyurdu; yani Allah için namaz kıl. “Yaklaş.” buyurdu; yani itaat ederek Allah’a yakın ol. Ebû Cehil zebânilerin zikredildiğini duyunca: “Allah’ın vaadi geldi.” dedi ve Nebi’nin yanından ayrıldı. Daha önce ona saldırmayı düşünmüştü. Döndüğünde ona: “Ey Ebü’l-Hakem! Ondan korktun mu?” dediler. O da: “Hayır, fakat zebânilerden korktum.” dedi.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Durum Ebu Cehil’in söylediği gibi değildir. Ey Muhammed! Seni namazı bırakmaya çağırdığı konuda ona itaat etme.”

Yani Allah, Peygamberine Ebu Cehil’in sözünü dinlememesini, ibadeti terk etmemesini emretmektedir.

Ardından şöyle buyurmuştur:

“Rabbine secde et ve O’na yaklaş.”

Yani Allah’a ibadet ederek, O’na itaat ederek ve namaz kılarak Rabbine yakınlaş. Çünkü Ebu Cehil sana zarar veremeyecek, biz seni ondan koruyacağız.

Katade şöyle demiştir:

“Bu ayet Ebu Cehil hakkında inmiştir. Çünkü o: ‘Muhammed’i namaz kılarken görürsem boynuna basacağım’ demişti. Bunun üzerine Allah: ‘Hayır! Ona itaat etme, secde et ve yaklaş’ ayetini indirdi.”

Resulullah da Ebu Cehil’in bu sözünü duyunca şöyle buyurmuştur:

“Eğer bunu yapmış olsaydı zebaniler onu kapıp götürürdü.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 18

Biz de zebânileri çağıracağız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Sened‘u z-zebaniyeh (biz de zebanileri çağıracağız)

Mukatil Tefsiri
Yani cehennem bekçilerini çağıracağız. Onlar, Muhammed’e karşı Benî Mahzûm’un öfkesinden daha şiddetli şekilde Ebû Cehil’e öfkelidirler. Çünkü Ebû Cehil Resulullah’a: “Eğer vazgeçmez ve seni burada görürsem seni yüzüstü sürüklerim.” demişti. Bununla Resulullah’ı küçültmek istemişti. Bunun üzerine Allah onu küçük düşüren şu ayeti indirdi: “Eğer vazgeçmezse onu mutlaka alnından yakalayacağız.” Yani şirk sözünden ve sana düşmanlıktan vazgeçmezse.

Resulullah şöyle buyurdu:

“Ebû Cehil’i ateşten bir denizin içinde gördüm. Yüzüstü cehennemde sürükleniyor, kor ateş dağlarının üzerinden geçirilip vadilerine atılıyordu. O da şöyle diyordu: ‘Anam babam Muhammed’e feda olsun! Bana gerçekten öğüt vermiş ve iyiliğimi istemişti. Fakat ben kendime kötülük ettim ve ona kötülük yapmak istedim. Rabbim! Beni kavmime geri döndür de ona iman edeyim ve Benî Mahzûm’a da ona iman etmelerini emredeyim.’”

Taberi Tefsiri
Yani Allah da zebani meleklerini çağıracaktır. Mücahid şöyle demiştir:

“Zebaniler meleklerdir.”

Katade de:

“Zebaniler meleklerdir” demiştir.

Dahhak da aynı şekilde onların melekler olduğunu söylemiştir.

İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Resulullah makam yanında namaz kılarken Ebu Cehil gelip şöyle dedi:

“Ey Muhammed! Seni bundan men etmemiş miydim?”

Sonra Peygamber’i tehdit etti. Bunun üzerine Resulullah ona sert cevap verdi ve onu azarladı. Ebu Cehil ise şöyle dedi:

“Ey Muhammed! Sen beni ne ile tehdit ediyorsun? Vallahi bu vadide taraftarı en çok olan benim.”

Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Haydi meclisini çağırsın, biz de zebanileri çağıracağız.”

İbn Abbas şöyle dedi:

“Eğer meclisini çağırmış olsaydı, zebaniler onu hemen orada yakalardı.”

Ebu Hureyre’den gelen rivayette ise Ebu Cehil şöyle demiştir:

“Muhammed sizin yanınızda yüzünü toprağa koyuyor mu?”

İnsanlar:

“Evet” deyince şöyle dedi:

“Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki onu böyle namaz kılarken görürsem boynuna basacağım ve yüzünü toprağa süreceğim.”

Sonra Resulullah namaz kılarken ona doğru yürüdü. Fakat birden geri geri kaçmaya başladı ve elleriyle kendisini korumaya çalıştı. İnsanlar ona:

“Sana ne oldu?” dediler.

O şöyle dedi:

“Benimle onun arasında ateşten bir hendek, korkunç bir manzara ve kanatlar gördüm.”

Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu:

“Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu parça parça kapardı.”

Başka bir rivayette Ebu Cehil şöyle demiştir:

“Eğer Muhammed’i Kâbe yanında namaz kılarken görürsem boynuna basacağım.”

Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurmuştur:

“Eğer bunu yapsaydı melekler onu insanların gözleri önünde yakalardı.”

İbn Abbas “Haydi meclisini çağırsın” ayeti hakkında şöyle demiştir:

“Yani yardımcısını ve destekçilerini çağırsın.”

Abdullah bin Ebi’l-Hüzeyl ise zebaniler hakkında şöyle demiştir:

“Onların ayakları yerde, başları ise göktedir.”

Katade’den gelen rivayette Resulullah şöyle buyurmuştur:

“Eğer Ebu Cehil bunu yapmış olsaydı, zebaniler onu insanların gözleri önünde yakalardı.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 17

O hâlde meclisini çağırsın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fel-yed‘u nadiyeh (o zaman meclisini çağırsın)

Mukatil Tefsiri
Yani Benî Mahzûm’u ve yardımcılarını çağırsın.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer gücü yetiyorsa Ebu Cehil meclisindeki adamlarını, yardımcılarını, aşiretini ve kendisini destekleyen topluluğu çağırsın.”

Burada geçen “nâdî”, insanların toplandığı meclis anlamındadır.

Bu ayetin iniş sebebi hakkında rivayet edildiğine göre Ebu Cehil, Resulullah’ı makam yanında namaz kılmaktan men etmişti. Resulullah da onu sert biçimde azarlayıp çıkışınca Ebu Cehil şöyle dedi:

“Muhammed beni ne ile korkutuyor? Vallahi bu vadide meclisi ve taraftarı en çok olan benim.”

Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu:

“Eğer vazgeçmezse onu perçeminden yakalarız. Haydi meclisini çağırsın.”

Yani bütün taraftarlarını çağırsa bile bunlar ona hiçbir fayda veremeyecek, Allah’ın azabından onu kurtaramayacaklardır.

İbn Abbas şöyle demiştir:

“Eğer Ebu Cehil meclisini çağırmış olsaydı, azap melekleri onu hemen orada yakalardı.”

Başka bir rivayette İbn Abbas şöyle demiştir:

“Vallahi, eğer bunu yapmaya kalksaydı melekler onu insanların gözleri önünde bulunduğu yerden alırlardı.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 16

Yalancı, günahkâr bir perçemden.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Nasiye tin kazibetin hatiyeh (yalancı ve günahkâr bir alın)

Mukatil Tefsiri
Allah onun günahkâr olduğunu bildirerek: “Yalancı ve günahkâr bir alın.” buyurdu. Yani melek onu günahı sebebiyle yüzüstü cehenneme sürükleyecektir.

Taberi Tefsiri
Bu ayette geçen “yalancı ve günahkâr” sıfatları görünüşte perçeme nispet edilmiştir. Ancak gerçekte bu sıfatlar perçemin sahibine aittir. Yani anlam şöyledir:

“Sahibi yalancı ve günahkâr olan bir perçem.”

Bu kişi Ebu Cehil’dir. Çünkü o, Allah’ın elçisini yalanlıyor, hakkı inkâr ediyor, günaha sapıyor ve Peygamber’e düşmanlık ediyordu.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 15

Hayır, eğer vazgeçmezse andolsun onu perçeminden yakalayacağız.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kella (hayır) le-in lem yentehi (eğer vazgeçmezse) le-nesfe‘an bi-n-nasiyeh (onu alnından yakalarız)

Mukatil Tefsiri
Allah: “Hayır!” buyurdu; yani Ebû Cehil Allah’ın bütün bunları gördüğünü bilmiyor. Sonra onu korkutarak: “Eğer vazgeçmezse…” buyurdu. Yani Ebû Cehil, Muhammed’i yalanlamaktan ve yüz çevirmekten vazgeçmezse onu şiddetli bir şekilde alnından yakalayacağız.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Durum Ebu Cehil’in söylediği gibi değildir.” Çünkü o: “Muhammed’i namaz kılarken görürsem mutlaka boynuna basacağım” demişti. Allah ise onun bunu yapamayacağını, Peygamber’e ulaşamayacağını ve ona zarar veremeyeceğini bildirmiştir.

Ardından Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer Ebu Cehil, Muhammed’i namazdan engellemekten, ona eziyet etmekten ve hakkı yalanlamaktan vazgeçmezse, onu mutlaka perçeminden yakalayacağız.”

Buradaki “perçemden yakalamak”, zorla tutup sürüklemek, aşağılamak ve zelil etmek anlamındadır. Araplar bir kimseyi kuvvetle tuttuğu zaman: “Onu elinden tuttum” derler. Burada da aynı şekilde Ebu Cehil’in perçeminden tutulup sürüklenmesi kastedilmektedir.

Bazı tefsir âlimleri ise ayetin anlamını şöyle açıklamıştır:

“Onun yüzünü karartacağız.”

Çünkü perçem yüzün ön tarafında bulunduğu için yüzün tamamı yerine yalnızca perçem zikredilmiştir.

Başka âlimler de şöyle demiştir:

“Onu perçeminden tutup cehenneme sürükleyeceğiz.”

Nitekim Allah başka bir ayette şöyle buyurmuştur:

“Perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 14

Bilmez mi ki Allah görür?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-lem ya‘lem (bilmez mi) bi-enne llaha yara (Allah’ın gördüğünü)

Mukatil Tefsiri
Yani Ebû Cehil bilmiyor mu ki Allah Nebi’yi de, Ebû Cehil’in topluluğunu da görmektedir?

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu ayette şöyle buyurmaktadır: “Ebu Cehil, Muhammed’i Rabbine ibadet etmekten ve O’na namaz kılmaktan men ederken Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu?” Yani Allah, Ebu Cehil’in yaptığı her şeyi görmekte, onun sözlerini işitmekte ve Peygamber’e karşı taşıdığı düşmanlığı bilmektedir. Eğer Allah’ın kendisini gördüğünü gerçekten bilseydi, O’nun baskınından, kudretinden ve acı verici azabından korkardı. Fakat o, kibri ve azgınlığı sebebiyle bundan gaflet etti.

Bazı âlimler burada geçen “Gördün mü?” ifadelerinin birbirine bağlı olarak tekrar edildiğini söylemişlerdir. Buna göre ayetlerin anlamı şöyledir:

“Namaz kılan bir kulu engelleyeni gördün mü? Ya o kul hidayet üzere ise ve takvayı emrediyorsa? Buna rağmen o engelleyen kişi hakkı yalanlıyor ve ondan yüz çeviriyorsa, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu?”

Yani Allah burada Peygamberini ve müminleri, Ebu Cehil’in cehaletine, küstahlığına ve Rabbine karşı gösterdiği cüreti karşısında hayrete düşürmektedir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 13

Gördün mü eğer yalanlamış ve yüz çevirmişse?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Eraeyte (gördün mü) in kezzebe ve tevella (yalanladı ve yüz çevirdi)

Mukatil Tefsiri
Yani Ebû Cehil Kur’an’ı yalanlıyor ve ondan yüz çeviriyorsa.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed! Haber ver bakalım; eğer Ebu Cehil, senin getirdiğin hakkı yalanlamış ve ondan yüz çevirmişse, onun durumu nasıl olacaktır?”

Burada “yalanladı” ifadesiyle Ebu Cehil’in Muhammed’in getirdiği hak dini inkâr etmesi kastedilmiştir. “Yüz çevirdi” sözüyle de haktan uzaklaşıp onu kabul etmemesi anlatılmaktadır.

Katade bu ayet hakkında şöyle demiştir:
“Burada kastedilen kişi Ebu Cehil’dir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 12

Yahut takvayı emrediyorsa?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ev emera bi-t-takva (ya da takvayı emrediyorsa)

Mukatil Tefsiri
Yani ihlası ve Allah’a karşı gelmekten sakınmayı emrediyorsa.

Taberi Tefsiri
Yani Muhammed, namazdan alıkoyan bu kişiye Allah’tan sakınmasını, O’nun azabından korkmasını emrediyorsa, buna rağmen onu engelleyenin durumu ne olacaktır?

Allah burada, Peygamberin insanları takvaya çağırdığını ve onları Allah’ın azabından sakındırdığını bildirmektedir.

Katade şöyle demiştir:
“Muhammed hidayet üzereydi ve takvayı emrediyordu.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 11

Gördün mü eğer o doğru yolda ise?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Eraeyte (gördün mü) in kane ala l-huda (eğer o doğru yolda ise)

Mukatil Tefsiri
Yani ey Muhammed! Ya sen doğru yol üzerindeysen?

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey Ebu Cehil! Haber ver bakalım; eğer Muhammed Rabbine kıldığı namazda doğru yol, doğruluk ve istikamet üzere ise, senin onu engellemen nasıl bir iştir?”

Burada Allah, Muhammed’in hidayet üzere olduğunu ve ibadetinde doğru bir yol takip ettiğini bildirmektedir.

Katade bu ayet hakkında şöyle demiştir:
“Burada kastedilen Muhammed’dir. O, gerçekten hidayet üzereydi.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 10

Bir kulu namaz kıldığı zaman engelleyeni?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Abden (bir kulu) iza salla (namaz kıldığında)

Mukatil Tefsiri
Burada kastedilen kul Resulullah’tır.

Taberi Tefsiri
Burada kastedilen kul Muhammed’dir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Resulullah namaz kılarken Ebu Cehil geldi ve onu namazdan men etti. Bunun üzerine Allah:

“Namaz kıldığı zaman bir kulu engelleyeni gördün mü?”
ayetinden başlayıp:
“Yalancı ve günahkâr bir alın”
ayetine kadar olan bölümü indirdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 9

Gördün mü engelleyen kişiyi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Eraeyte (gördün mü) ellezi yenha (engelleyen)

Mukatil Tefsiri
Namaz Mekke’de Nebi’ye farz kılındığında Ebû Cehil şöyle demişti: “Eğer Muhammed’i namaz kılarken görürsem boynunu vuracağım.” Bunun üzerine Allah: “Namaz kıldığı zaman bir kulu engelleyeni gördün mü?” buyurdu. Buradaki kul Nebi’dir.

Taberi Tefsiri
Bu ayet ve sonrasındaki ayetlerin Ebu Cehil bin Hişam hakkında indiği zikredilmiştir. Çünkü o: “Muhammed’i namaz kılarken görürsem mutlaka boynuna basacağım” demişti. Ayrıca Resulullah’ın namaz kılmasını engelliyordu. Bunun üzerine Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurdu:

“Ey Muhammed! Seni makamın yanında namaz kılmaktan alıkoyan, haktan yüz çeviren ve onu yalanlayan Ebu Cehil’i gördün mü?”

Yüce Allah bu ayetlerle Peygamberini ve müminleri, Ebu Cehil’in cehaletine ve Rabbine karşı gösterdiği cüreti karşısında hayrete düşürmektedir. Çünkü o, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere rağmen Rabbini inkâr ediyor ve Muhammed’in Rabbine namaz kılmasını engellemeye kalkışıyordu.

Mücahid bu ayet hakkında şöyle demiştir:
“Bu ayet Ebu Cehil hakkında inmiştir. O, Muhammed namaz kıldığı zaman onu engelliyordu.”

Katade şöyle demiştir:
“Bu ayet Allah’ın düşmanı Ebu Cehil hakkında inmiştir. Çünkü o: ‘Muhammed’i namaz kılarken görürsem mutlaka boynuna basacağım’ dedi. Bunun üzerine Allah işittiğiniz bu ayetleri indirdi.”

Katade’den gelen başka bir rivayette şöyle denmiştir:
“Ebu Cehil: ‘Muhammed’i namaz kılarken görürsem mutlaka boynuna basacağım’ dedi.” İnsanlar da şöyle derlerdi: “Her ümmetin bir firavunu vardır. Bu ümmetin firavunu da Ebu Cehil’dir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 8

Şüphesiz dönüş Rabbinedir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne ila rabbike r-ruca (dönüş şüphesiz Rabbinedir)

Mukatil Tefsiri
Allah onu kıyamette kendisine dönüşle korkuttu. Daha önce: “Senin Rabbin en kerem sahibidir.” buyurduktan sonra ileride onu şu sözle tehdit etti: “Eğer vazgeçmezse onu mutlaka alnından yakalayacağız.” (Alak 15) Ardından o alnı açıklayarak: “Yalancı ve günahkâr bir alın.” (Alak 16) buyurdu.

Taberi Tefsiri
Ey Muhammed! İnsanların dönüşü sonunda Rablerinedir. Allah onları yaptıkları ameller sebebiyle hesaba çekecek ve inkâr edip azgınlık edenlere güç yetiremeyecekleri şiddetli bir azap tattıracaktır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 7

Kendini yeterli gördüğü için.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
En raahu (kendini gördüğü için) استagna (ihtiyaçsız)

Mukatil Tefsiri
Ebû Cehil kendisini zengin ve güçlü gördüğü zaman azgınlaşıyordu.

Taberi Tefsiri
İnsan kendisini güçlü, zengin ve ihtiyaçsız gördüğünde sınırı aşar, Rabbine karşı büyüklük taslar ve inkâra yönelir. Arap dilinde “kendini ihtiyaçsız gördü” ifadesi, fiilin hem özne hem haber istemesi sebebiyle bu şekilde kullanılmıştır. Araplar: “Kendini ne zaman çıkacak sanıyorsun?” veya “Kendini ne zaman yolcu sayıyorsun?” şeklinde konuşurlar. Ancak fiil yalnızca tek mef‘ul gerektirirse: “Kendini öldürdün” derler, “seni öldürdün” demezler.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 6

Hayır, insan gerçekten azar.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Kella (hayır) inne l-insane (insan) le-yatga (azgınlaşır)

Mukatil Tefsiri
Allah: “Hayır!” buyurdu; yani insan kendisine öğretilse bile bilmez. Sonra yeniden başlayarak: “Gerçekten insan azar.” buyurdu. Burada kastedilen Ebû Cehil b. Hişâm’dır. O, mal elde ettiğinde taşkınlık eder, elbiselerinde, bineklerinde, yiyeceğinde ve içeceğinde böbürlenirdi. İşte onun azgınlığı buydu.

Taberi Tefsiri
Allah’ın insanı düzgün bir yaratılışla yaratması, ona bilmediği şeyleri öğretmesi ve sayısız nimet vermesi karşısında insanın Rabbine nankörlük edip azması doğru değildir. Fakat insan çoğu zaman Rabbinin nimetlerini unutup taşkınlık eder.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 5

İnsana bilmediğini öğretti.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Alleme l-insane (insana öğretti) ma lem ya‘lem (bilmediğini)

Mukatil Tefsiri
Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi. O sırada Nebi kuşluk vaktinde erâk ağacının yanında bulunuyordu. Sonra Allah açıklayarak: “İnsanı alaktan yarattı.” buyurdu; yani nutfe kana dönüşünceye kadar onu bu şekilde yarattı. Sonra: “Oku ey Muhammed!” buyurdu ve yeniden başlayarak: “Senin Rabbin en kerem sahibidir, kalemle öğreten O’dur.” buyurdu. Yani yazıyı öğreten O’dur. Ardından: “İnsana bilmediğini öğretti.” buyurdu; yani ona Kur’an’ı öğretti.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah insana kalemle yazmayı öğretti. İnsan daha önce yazıyı bilmezken Allah ona yazıyı, bilgiyi ve daha önce haberdar olmadığı birçok şeyi öğretti. İbn Zeyd bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Allah insana kalemle yazmayı öğretti.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 4

O, kalemle öğretti.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezi alleme (öğreten) bi-l-kalem (kalemle)

Mukatil Tefsiri
Allah yazıyı kalemle öğretenin kendisi olduğunu bildirdi.

Taberi Tefsiri
Allah kullarına yazmayı, yazı yazmayı ve hattı öğretmiştir. Katade bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Kalem Allah’ın büyük nimetlerinden biridir. Eğer kalem olmasaydı insanların işleri ayakta durmaz, hayatları düzgün olmazdı.” Çünkü insanlar ilmi, bilgiyi, hükümleri ve haberleri kalem sayesinde koruyup birbirlerine aktarmaktadırlar.

Bu ayetlerin Kur’an’dan ilk inen ayetler olduğu rivayet edilmiştir. Aişe’nin rivayetine göre Resulullah’a vahyin başlangıcı doğru rüyalarla oldu. Gördüğü her rüya sabah aydınlığı gibi apaçık gerçekleşiyordu. Daha sonra yalnızlık ona sevdirildi. Hira mağarasında geceler boyunca ibadet ediyor, sonra ailesine dönüp tekrar azık alarak mağaraya geri gidiyordu. Nihayet hakikat ansızın geldi ve melek ona görünerek: “Ey Muhammed! Sen Allah’ın resulüsün” dedi.

Resulullah şöyle anlatmıştır: “Olduğum yerde dizlerimin üzerine çöktüm, sonra titreyerek geri döndüm ve Hatice’nin yanına girerek: ‘Beni örtün, beni örtün!’ dedim. Korkum geçince melek tekrar geldi ve: ‘Ey Muhammed! Ben Cebrail’im ve sen Allah’ın resulüsün’ dedi. O anda dağın tepesinden kendimi atmayı düşündüm. Tam bunu düşündüğüm sırada tekrar bana göründü ve: ‘Ey Muhammed! Ben Cebrail’im ve sen Allah’ın resulüsün’ dedi. Sonra bana: ‘Oku!’ dedi. Ben: ‘Ne okuyayım?’ dedim. Bunun üzerine beni üç defa sıktı, öyle ki takatim kesildi. Sonra: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku’ dedi. Ben de okudum.”

Daha sonra Hatice’nin yanına giderek: “Kendim için korktum” dedi. Hatice ise ona şöyle cevap verdi: “Müjde olsun! Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabana iyilik eder, doğru konuşur, emaneti yerine getirir, güçsüzün yükünü taşır, misafiri ağırlar ve hak yolunda insanlara yardım edersin.”

Sonra Hatice onu Varaka bin Nevfel’e götürdü. Varaka onun anlattıklarını dinledikten sonra şöyle dedi: “Bu, Musa’ya gelen vahiy meleğidir. Keşke senin davet gününde genç olsaydım da kavmin seni çıkardığında sana yardım edebilseydim.” Resulullah: “Onlar beni çıkaracak mı?” diye sorunca Varaka şöyle dedi: “Evet. Senin getirdiğin şeyi getiren herkes düşmanlığa uğramıştır. Eğer senin gününe yetişirsem sana güçlü bir yardımda bulunurum.”

Aişe rivayetinin devamında Resulullah şöyle buyurmuştur: “‘Oku’ ayetlerinden sonra bana ilk inen ayetler şunlardı: ‘Nun. Kaleme ve yazdıklarına andolsun. Sen Rabbinin nimeti sayesinde deli değilsin. Senin için kesilmeyen bir ecir vardır. Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin. Yakında sen de göreceksin onlar da görecekler.’ Ayrıca: ‘Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar!’ ve ‘Kuşluk vaktine andolsun, sakinleştiğinde geceye andolsun…’ ayetleri indi.”

Birçok rivayette Kur’an’dan ilk inen surenin “Rabbinin adıyla oku” suresi olduğu belirtilmiştir. Bunu Aişe, Ubeyd bin Umeyr, Mücahid, Ata bin Yesar ve Ebu Musa el-Eş‘arî gibi birçok kişi rivayet etmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 3

Oku, Rabbin en kerem sahibidir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İkra (oku) ve rabbuke l-ekrem (Rabbin en keremlidir)

Mukatil Tefsiri
Resulullah Mescid-i Haram’a girmişti. O sırada Ebû Cehil ibadet ettiği putunu altından bir gerdanlıkla süslüyor, ona misk sürüyor ve şöyle diyordu: “Ey Hübel! Her şey seninle huzur bulur. Senin katında güzel karşılık vardır. İzzetine yemin olsun ki seni sevindireceğim.” Çünkü o yıl kendisine bin deve yavrulamıştı ve Şam’dan gelen ticaret kervanından on bin miskal altın kâr etmişti. Bu nimetin şükrünü Hübel’e sunuyordu. Hübel, Kâbe’nin içinde bulunan ve boyu on sekiz arşın olan bir puttu. Bunun üzerine Resulullah ona şöyle dedi: “Yazık sana! Sana nimet veren ilahın olduğu halde sen başkasına şükrediyorsun. Allah’ın senin hakkında bir intikamı vardır, onun ne zaman geleceğine bak. Yazık sana ey amca! Seni yalnız Allah’a çağırıyorum. O senin de senden önceki atalarının da Rabbidir. Seni yaratan ve sana rızık veren O’dur. Eğer bana uyarsan dünya ve ahireti kazanırsın.” Ebû Cehil ise şöyle dedi: “Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun ki eğer bu sözünden vazgeçmezsen ve seni burada ilahlarımızdan başkasına ibadet ederken görürsem mutlaka seni alnından yakalar sürüklerim.” Yani seni yüzüstü sürükleyip çıkarırım. Sonra: “Bunlar Allah’ın kızları değil mi?” dedi. Resulullah da: “O’nun nasıl çocuğu olabilir?” buyurdu.

Taberi Tefsiri
Allah, Muhammed’e yeniden “Oku!” diye hitap etmekte ve Rabbinin en cömert olduğunu bildirmektedir. Çünkü O, kullarına sayısız nimetler vermekte ve onları bilmedikleri şeylere ulaştırmaktadır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 2

O, insanı bir alaktan yarattı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Halaka l-insane (insanı yarattı) min alak (bir asılı parçadan)

Mukatil Tefsiri
Buradaki “alak”, yirmi gece boyunca nutfe halinde bulunan, sonra su ve kana dönüşen şeydir. Nutfenin kana dönüşmüş hali “alak”tır.

Taberi Tefsiri
Buradaki “alak”, kan pıhtısı anlamındadır. “Alak” kelimesiyle aslında “alaka” yani tek bir pıhtı kastedilmektedir. Ancak Araplar bazen tekili çoğul lafızla ifade ederler. “Şecere” yerine “şecer”, “kasabe” yerine “kasab” denildiği gibi “alaka” yerine de “alak” denmiştir. “İnsan” lafız bakımından tekil olsa da anlam bakımından topluluk ifade ettiğinden dolayı “alak” şeklinde çoğul kullanım gelmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Alak 1

Yaratan Rabbinin adıyla oku.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İkra (oku) bi-smi rabbike (Rabbinin adıyla) ellezi halak (yaratan)

Mukatil Tefsiri
Yani bir olan Rabbinin adıyla oku. Burada “yaratan”, insanı yaratandır. Kur’an’dan ilk indirilen şey bu surenin ilk beş ayetidir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bu sözüyle Muhammed’e hitap ederek: “Ey Muhammed! Seni yaratan Rabbinin adını anarak oku” buyurmaktadır. Ardından “yaratan” ifadesini açıklayarak insanın yaratılışını zikretmiş ve onun hangi asıldan yaratıldığını beyan etmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tin 8

Allah hükmedenlerin en hikmetlisi değil midir?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-leysa llahu (Allah değil mi) bi-ahkemi l-hakimin (hükmedenlerin en hikmetlisi)

Mukatil Tefsiri
“Allah hükmedenlerin en hikmetlisi değil midir” yani seninle Mekke halkı arasında hükmetmeye en layık olan değil midir; Peygamber şöyle dedi: evet, ben de buna şahit olanlardanım, ey hükmedenlerin en hikmetlisi; yani en doğru hüküm veren; Allah seninle seni yalanlayanlar arasında hüküm verir; Kur’an’da geçen bu ifade Allah’ın kendisinin buna hükmettiğini bildirir.

Abdullah bize rivayet etti, dedi ki: babam bana rivayet etti, dedi ki: el-Hüzeyl bize rivayet etti, dedi ki: Mukatil, Ebû Ubeyde’den, o da Enes bin Malik’ten rivayet etti: kim İslam’da saçını ve sakalını ağartırsa, her bir kıl için ona bir sevap yazılır ve her kılı kıyamet günü onun için nur olur.

Abdullah dedi ki: babam bana rivayet etti, dedi ki: el-Hüzeyl, Halid ez-Zeyyât’tan, o da bir rivayet edenden, o da Enes bin Malik’ten, o da Peygamber’den rivayet etti: çocuk bulûğa erinceye kadar yaptığı iyilikler anne babasına yazılır, yaptığı kötülükler ne ona ne de anne babasına yazılmaz; bulûğa erince yanında bulunan iki meleğe onu korumaları ve doğrultmaları emredilir; kırk yaşına geldiğinde Allah onu üç beladan korur: delilik, cüzzam ve alaca hastalığı; elliye geldiğinde hesabı hafifletilir; altmışa geldiğinde Allah ona tövbeyi nasip eder; yetmişe geldiğinde gök ehli onu sever; seksene geldiğinde iyilikleri yazılır ve kötülükleri bağışlanır; doksana geldiğinde geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır, ailesine şefaat eder ve yeryüzünde Allah’ın esiri diye adlandırılır; en düşük yaşa ulaştığında, yani artık bilgiden sonra bir şey bilmez hâle geldiğinde, sağlığında yaptığı iyilikler aynen yazılır, yaptığı kötülükler yazılmaz.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Allah, hükümlerinde ve kulları arasında verdiği kesin hükümde hükmedenlerin en hâkimi değil midir? Bize ulaştığına göre Peygamber bunu okuduğunda “Evet” derdi. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Allah hükmedenlerin en hâkimi değil midir?” ayeti hakkında bize zikredildiğine göre Peygamber onu okuduğunda “Evet, ben de buna şahitlik edenlerdenim” derdi. Ebû Küreyb, Vekî’den, o babasından, o Ebû İshak’tan, o Said b. Cübeyr’den nakletmiştir: İbn Abbas “Allah hükmedenlerin en hâkimi değil midir?” ayetini okuduğunda “Allah’ım, seni tenzih ederim; evet” derdi. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den nakletmiştir: Katade “Allah hükmedenlerin en hâkimi değil midir?” ayetini okuduğunda “Evet, ben de buna şahitlik edenlerdenim” derdi. Sanırım bunu merfu olarak naklederdi. “Bu, ölüleri diriltmeye kadir değil midir?” ayetini okuduğunda “Evet” derdi. “Artık bundan sonra hangi söze iman edecekler?” ayetini okuduğunda ise “Allah’a ve indirdiğine iman ettim” derdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tin 7

Bundan sonra sana dini yalanlatan nedir?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-ma yukezzibuke (o hâlde sana ne yalanlatıyor) ba‘du bi-d-din (din hakkında bundan sonra)

Mukatil Tefsiri
Yani Allah, seninle Mekke halkı arasında hüküm vermeye en layık olan değil midir?

Resulullah şöyle buyurdu:

“Evet, ben de buna şahitlik edenlerdenim ey hükmedenlerin en hikmetlisi.”

Yani: Ey hüküm verenlerin en adili, ey ayıranların en hayırlısı! Allah, ey Muhammed, seninle seni yalanlayanlar arasında hüküm verecektir. Kur’an’daki “Allah değil mi?” şeklindeki her ifade “Ben Allah’ım” anlamındadır.

Abdullah bize rivayet etti, babam bana anlattı, Huzeyl rivayet etti, Mukâtil Ebû Ubeyde’den, o da Enes b. Mâlik’ten rivayet etti:

“İslam’da saçı ve sakalı ağaran kimse için her bir beyaz kıl sebebiyle bir sevap vardır ve kıyamet günü her bir kıl onun için nur olur.”

Başka bir rivayette Abdullah dedi ki: Babam bana anlattı, Huzeyl Hâlid ez-Zeyyât’tan, o da bir raviden, o da Enes b. Mâlik’ten, o da Nebi’den rivayet etti:

“Çocuk buluğ çağına ulaşıncaya kadar yaptığı iyilikler anne ve babasına yazılır. İşlediği kötülükler ise ne ona ne de anne babasına yazılır. Buluğa ulaşıp kalem işlemeye başlayınca yanında bulunan iki meleğe onu korumaları ve doğruya yöneltmeleri emredilir. İslam üzere kırk yaşına ulaşınca Allah onu delilik, cüzzam ve alaca hastalığı olmak üzere üç büyük beladan korur. Elli yaşına ulaşınca hesabı hafifletilir. Altmış yaşına ulaşınca Allah ona kendisine yönelmeyi nasip eder. Yetmiş yaşına ulaşınca gök ehli onu sever. Seksen yaşına ulaşınca iyilikleri yazılır ve kötülükleri bağışlanır. Doksan yaşına ulaşınca geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır, ailesi hakkında şefaatçi olur ve yeryüzünde Allah’ın esiri diye isimlendirilir. En düşkün ihtiyarlık çağına ulaştığında ise:

‘Bilgiden sonra hiçbir şey bilmez hale gelsin diye…’ (Hac 5)

ayetindeki hale gelir. Bu durumda sağlığında yaptığı hayırlar ona yazılmaya devam eder; bir kötülük işlerse ona yazılmaz.”

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli, “Bundan sonra seni ne yalanlatır?” sözünün tefsirinde ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun anlamının şöyle olduğunu söylemiştir: “Ey Muhammed! Bu delillerden sonra seni din konusunda kim yalanlayabilir?” Burada din ile Allah’a itaat, seni gönderdiği hak ve Allah’ın kabirlerde bulunanları dirilteceği kastedilmiştir. Onlara göre “ne” kelimesi “kim” anlamındadır; çünkü onunla Âdemoğlu ve Peygamberin gönderildiği kimseler kastedilmiştir. Başkaları ise bunun anlamının “Ey insan! Bu delillerden sonra seni din konusunda ne yalanlatır?” olduğunu söylemiştir. İbn Beşşar, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o Mansur’dan nakletmiştir: Mansur, Mücahid’e “Bundan sonra dini sana ne yalanlatır?” sözüyle Peygamber mi kastedildi?” diye sordum. O, “Allah korusun, onunla insan kastedilmiştir” dedi. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Mücahid’i işiten kimseden nakletmiştir: “Bununla Peygamber mi kastediliyor?” diye sordum. O, “Allah korusun, onunla ancak insan kastediliyor” dedi. Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o Mansur’dan, o Mücahid’den nakletmiştir: “Bununla Peygamber mi kastedildi?” denildi. O, “Allah korusun, onunla ancak insan kastedilmiştir” dedi. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Kelbî’den nakletmiştir: “Bununla ancak insan kastedilir. Yani: Seni en güzel biçimde yarattım; ey insan, bundan sonra seni din konusunda ne yalanlatır?” Başkaları ise bununla Peygamberin kastedildiğini ve ona “Allah’tan sana gelen açıklamadan sonra Allah’ın hükmedenlerin en hâkimi olduğuna kesin inan” denildiğini söylemiştir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Allah’tan sana açıklama geldikten sonra kesin inan: Allah hükmedenlerin en hâkimi değil midir?” Bu konuda bana göre doğruya en yakın görüş, “ne” kelimesinin “kim” anlamında olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Sözün tefsiri şöyledir: Ey Muhammed! Allah’tan sana gelen bu açıklamadan sonra seni din konusunda kim yalanlayabilir? Burada din ile Allah’a itaat ve kulları amellerine göre karşılıklandırması kastedilmiştir. Arapça ehlinin bir kısmı bunu “İnsanların amellerine göre karşılık göreceğini sana ne yalanlatabilir?” anlamında yorumlamıştır. Sanki şöyle denmiştir: İnsanı anlattığımız şekilde yarattığımız ortaya çıktıktan sonra, sevap ve ceza konusunda seni kim yalanlayabilir? “Din” sözünün anlamında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları bunun “hesap” anlamına geldiğini söylemiştir. Abdurrahman b. Esved et-Tufâvî, Muhammed b. Rebîa’dan, o Nadr b. Arabî’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Bundan sonra seni din konusunda ne yalanlatır?” sözünde din “hesap” demektir. Başkaları ise bunun anlamının “Allah’ın hükmü” olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Bundan sonra seni din konusunda ne yalanlatır?” yani “Allah’ın hükmü konusunda seni ne yalanlatır?” Bu iki görüşten doğruya en yakın olan, burada dinin “karşılık ve hesap” anlamında olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Çünkü Arapların sözünde dinin anlamlarından biri karşılık ve hesaptır. “Nasıl davranırsan öyle karşılık görürsün” sözü de bundandır. Onların dilinde dinin “hüküm” anlamına geldiğini bilmiyorum; ancak bununla “Allah’ın sana itaat etmeni emrederek hakkında hükmettiği emri konusunda seni ne yalanlatır?” anlamı kastedilmişse, bu olabilir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tin 6

Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna; onlar için kesintisiz bir ecir vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İlla llezine amenu (ancak iman edenler) ve amilu s-salihat (ve salih amel işleyenler) fe-lehum ecrun (onlar için bir ödül vardır) gayru memnun (kesintisiz)

Mukatil Tefsiri
Yani eksilmeyen ve başa kakılmayan bir ecir vardır. İhtiyarlıkta ecir yalnız müminler içindir. Çünkü mümin yaşlanıp hastalandığında gençliğinde ve sağlığında yaptığı amellerin sevabı ona yazılmaya devam eder; bundan hiçbir şey eksiltilmez ve bu kendisine başa kakılmaz. Kâfire gelince, yaşlanıp ihtiyarladığında şirk üzere mühürlenir ve cehennem ona vacip olur. Böylece Allah ona gazap etmiş halde ölür; melekler, gökler ve yer de ona öfkelenir.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli bu istisnanın anlamında ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun “sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik” sözünden yapılmış sahih bir istisna olduğunu söylemiştir. Onlara göre iman eden ve salih ameller işleyenlerin, “onu çevirdik” sözündeki zamirden istisna edilmesi caizdir. Çünkü bu zamir insana dönmektedir; insan lafız bakımından tekil olsa da anlam bakımından çoğuldur, çünkü cins anlamındadır. Nitekim “Asra andolsun ki insan gerçekten ziyandadır” denilmiştir. Yine “sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik” denilmesi ve “en aşağı” anlamındaki üstünlük bildiren kelimenin çoğula izafe edilmesi de böyledir. Eğer bununla belirli tek bir kişi kastedilseydi bu caiz olmazdı; “bu, ayakta duranların en faziletlisidir” denilmez, “bu, ayakta duran birinin en faziletlisidir” denirdi. İbn Humeyd, Hakkâm’dan, o Said b. Sâbık’tan, o Âsım el-Ahvel’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Kur’an okuyan kimse ömrün en düşkün çağına döndürülmez” denirdi. Sonra “Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik; ancak iman eden ve salih ameller işleyenler başkadır” ayetini okudu ve “Bildiğinden sonra hiçbir şey bilmez hâle gelinceye kadar böyle olmaz” dedi. Bu tefsire göre “sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik” sözü, insanların özel bir kısmı hakkındadır; iman eden ve salih ameller işleyenler buna dahil değildir, çünkü onlardan istisna edilmiştir. Başkaları ise iman eden ve salih amel işleyenlerin de aşağıların en aşağısına döndürülenlere dahil olabileceğini söylemiştir. Çünkü ömrün en düşkün çağına mümin de kâfir de döndürülebilir. Onlara göre “ancak iman eden ve salih ameller işleyenler” sözü, “sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik” sözündeki gizli bir anlamdan istisna edilmiştir. Buna göre anlam şöyledir: “Sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik; akılları gitti, bunadılar, amelleri kesildi ve bundan sonra onlar için bir iyilik sabit olmadı. Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler başkadır; akılları sağlam, bedenleri sıhhatli iken işledikleri hayır, ihtiyarlık ve bunaklıklarından sonra da onlar için devam eder.” “Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler” sözünün kopuk istisna olması da mümkündür. Çünkü şöyle denilmesi uygundur: “Sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik; ancak iman eden ve salih ameller işleyenler için, aşağıların en aşağısına çevrildikten sonra da eksilmeyen bir ecir vardır.” İbn Müsenna, İbn Ebî Adiyy’den, o Dâvûd’dan, o İkrime’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Hangi kimse genç ve güçlü iken salih bir amel işler de sonra ondan aciz kalırsa, ölünceye kadar o amelin ecri ona yazılmaya devam eder.” Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Bir kimse bütün gençliği boyunca Allah’a itaatle amel eder, sonra yaşlanır ve aklı giderse, gençliğinde yaptığı salih amelin benzeri ona yazılır. Mümin olduğu ve gençliğinde Allah’a itaat ettiği için, yaşlılığında ve aklının gitmesi hâlinde yaptığı şeylerden dolayı sorumlu tutulmaz.” İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “Sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik” sözü ömrün en düşkün çağına demektir. Mümin ömrün en düşkün çağına ulaştığında, gençliğinde ve sağlığında yaptığı amelin en güzeli gibi ona yazılır; “onlar için eksilmeyen bir ecir vardır” sözü de budur. İbn Beşşar, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “Sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik; ancak iman eden ve salih ameller işleyenler başkadır” sözünde, ona sağlıklı iken yaptığı amelin benzeri ecir olarak yazılır. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Hammâd b. Ebî Süleyman’dan, o İbrahim’den bunun benzerini nakletmiştir. Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “Kişi amel yapmaktan aciz kalacak kadar yaşlandığında, eskiden yaptığı şey ona yazılır.” Başkaları ise “ancak iman eden ve salih ameller işleyenler” sözünün anlamını, “Onların iyilikleri yazılır ve kötülükleri bağışlanır” şeklinde açıklamıştır. İbn Humeyd, Hakkâm’dan, o Amr’dan, o Âsım’dan, o Ebû Rezîn’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Bunlar yaşlılığa erişen kimselerdir; bunak olup akletmedikleri yaşlılıklarında yaptıkları amellerden dolayı sorumlu tutulmazlar.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Ebû Recâ’dan nakletmiştir: İkrime’ye “Ancak iman eden ve salih ameller işleyenler başkadır; onlar için eksilmeyen bir ecir vardır” sözü soruldu, o da “Allah onun ecrini veya amelini tam verir; ömrün en düşkün çağına döndürüldüğünde onu sorumlu tutmaz” dedi. Yakub, Mu‘temir b. Süleyman’dan, o Hakem’den, o İkrime’den nakletmiştir: “İhtiyar yaşlı kimseye, Allah onun sonunu yaptığı amellerin en güzeliyle bitirmişse, yaşlılığı zarar vermez.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Yaşlılığa erişen ve salih amel işlemekte olan kimseye, amel ettiği zamanki ecrinin benzeri vardır.” Başkaları ise anlamın “Sonra onu cehennemde aşağıların en aşağısına çevirdik; ancak iman eden ve salih ameller işleyenler başkadır, onlar için eksilmeyen bir ecir vardır” şeklinde olduğunu söylemiştir. Bu yoruma göre “ancak iman eden ve salih ameller işleyenler” sözü, “sonra onu çevirdik” ifadesindeki zamirden istisnadır. Bu istisna caizdir; çünkü zamir insana dönmektedir ve insan kelimesi anlamca çoğuldur. Nitekim “İnsan gerçekten ziyandadır; ancak iman eden ve salih ameller işleyenler başkadır” denilmiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Haris de Hasan’dan, o Verka’dan; her ikisi İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik; ancak iman edenler başkadır” yani “ancak iman eden kişi başkadır.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den nakletmiştir: Hasan, “Sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik” sözü hakkında “Ateşte” demiş; “ancak iman eden ve salih ameller işleyenler başkadır” sözü hakkında da “Bu, ‘Asra andolsun ki insan gerçekten ziyandadır; ancak iman eden ve salih ameller işleyenler başkadır’ sözü gibidir” demiştir. Bu konuda bize göre en doğru görüş, anlamın şöyle olduğunu söyleyenlerin görüşüdür: Sonra onu ömrün en düşkün çağına döndürdük; ancak sağlık ve gençlik hâllerinde iman eden ve salih amel işleyenler başkadır. Onlar için ihtiyarlıklarından sonra da, güçlü olup amel ettikleri zamanda amellerine karşılık sahip oldukları gibi, eksilmeyen bir ecir vardır. Bunu doğruya daha yakın görmemizin sebebi, “sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik” sözünün tefsirinin ömrün en düşkün çağı olduğuna dair anlattığımız delildir. “Eksilmeyen” sözünün tefsirinde de ihtilaf edilmiştir. Bazıları bunun “onlar için eksiltilmeyen bir ecir vardır” anlamına geldiğini söylemiştir. Ali, Ebû Salih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Eksiltilmeyen.” Başkaları ise bunun “hesapsız” anlamına geldiğini söylemiştir. Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o İbn Cüreyc’den, o Mücahid’den nakletmiştir: “Hesapsız.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den bunun benzerini nakletmiştir. İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Hesapsız.” Yine Süfyan, Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “Hesapsız.” Yine Süfyan, Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “Hesapsız.” Bunun anlamının “kesilmeyen bir ecir” olduğu da söylenmiştir. Bu konuda doğruya en yakın görüş, “Onlar için eksilmeyen bir ecir vardır; sağlık ve gençlik günlerindeki gibi” diyenlerin görüşüdür. Bana göre bu, “zayıf dağ” anlamındaki kullanımdandır. Şairin “Hüneyde’ye onu sekiz kişi sürerek verdiler; onların bağışında ne eksiklik ne de hata vardır” sözünde de maksat, onda ne eksiklik ne de hata bulunmasıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tin 5

Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Summe ردednahu (sonra onu çevirdik) esfele safilin (en aşağıların aşağısına)

Mukatil Tefsiri
Yani gençlikten ve güzel görünüşten sonra onu ihtiyarlığa döndürdük. Kaşları düşer, gençliği gider, aklı zayıflar, kuvveti azalır, sesi değişir ve görüntüsü bozulur. Sonunda ondan daha çirkin bir hale gelen başka bir şey kalmaz. Allah gençlikten daha güzel bir şey yaratmamıştır.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli bu sözün tefsirinde ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun “sonra onu ömrün en düşkün çağına döndürdük” anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Müsenna, İbn Ebî Adiyy’den, o Dâvûd’dan, o İkrime’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Ömrün en düşkün çağına.” İbn Humeyd, Hakkâm b. Selm’den, o Amr’dan, o Âsım’dan, o Ebû Rezîn’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Ömrün en düşkün çağına.” Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Ömrün en düşkün çağına döndürülür; yaşlanır, aklı gider. Peygamber döneminde bazı kimseler ömrün en düşkün çağına döndürülmüşlerdi. Akılları zayıflayınca Peygambere onların durumu soruldu. Bunun üzerine Allah, onların akılları gitmeden önce yaptıkları amellerin ecirlerinin kendilerine ait olduğunu bildirerek mazeretlerini indirdi.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Ebû Recâ’dan nakletmiştir: İkrime’ye “Sonra onu aşağıların en aşağısına çevirdik” soruldu, o da “Ömrün en düşkün çağına döndürüldüler” dedi. İbn Beşşar, Müemmel ve Abdurrahman’dan; ikisi de Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “Ömrün en düşkün çağına.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den bunun benzerini nakletmiştir. Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den bunun benzerini nakletmiştir. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Onu ihtiyarlığa döndürdük.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “İhtiyarlık.” Yakub, Mu‘temir’den, o Hakem’den, o İkrime’den nakletmiştir: “İhtiyar yaşlı kimse; eğer Allah onun sonunu yaptığı amellerin en güzeliyle bitirmişse, yaşlılığı ona zarar vermez.” Başkaları ise bunun “sonra onu en çirkin surette ateşe döndürdük” anlamına geldiğini söylemiştir. Ebû Küreyb, Vekî’den, o Ebû Cafer er-Râzî’den, o Rebî b. Enes’ten, o Ebû Âliye’den nakletmiştir: “En kötü surette, domuz suretinde.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Ateştir.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Ateşe.” İbn Beşşar, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Ateşte.” Müemmel, Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Ateşe.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: Hasan, “Onun barınağı cehennemdir” demiştir. İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: Hasan, “Ateştedir” demiştir. Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Ateşe.” Bu konuda bana göre en doğru ve ayetin tefsirine en uygun görüş, “Sonra onu ömrün en düşkün çağına, ihtiyarlıktan ve yaşlılıktan akılları gitmiş bunakların yaşına döndürdük” diyenlerin görüşüdür. Bu durumda o, ömrün gerilemesi ve aklın gitmesi bakımından aşağıların en aşağısındadır. Bunu doğruya daha yakın görmemizin sebebi şudur: Yüce Allah, Âdemoğlunu yaratmasını ve onu hâlden hâle çevirmesini, ölümden sonra diriltmeye gücünü inkâr edenlere delil olarak haber vermiştir. Nitekim ardından “Bundan sonra dini sana ne yalanlatır?” demektedir; yani bu delillerden sonra. Bir anlamı inkâr eden topluluğa, yine onların inkâr ettiği bir şeyle delil getirilmesi imkânsızdır. Her topluluğa delil, reddedemeyecekleri, gördükleri ve hissettikleri yahut görmeseler de kabul ettikleri şeylerle olur. Durum böyle olunca, Allah’ın ahirette kendilerini tehdit ettiği ateşi inkâr eden bu kavim, gençlikten ve kuvvetten sonra ihtiyarlık ve bunaklık hâline düşenleri ise görmekteydi. Böylece Allah’ın onlara, yaratmasını hâlden hâle çevirmesini ve onları güzel biçim, gençlik ve güç hâlinden ihtiyarlığa, zayıflığa, ömrün tükenmesine ve bunaklığın meydana gelmesine aktarmasını delil getirdiği anlaşılmıştır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tin 4

Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yarattık.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Lekad halakna l-insane (biz insanı yarattık) fi ahseni takvim (en güzel biçimde)

Mukatil Tefsiri
Yani insanı en güzel surette yarattık. Çünkü insan iki ayağı üzerinde yürürken diğer canlılar dört ayak üzerinde yürümektedir. “En güzel biçim”den maksat gençlik ve güzel surettir.

Taberi Tefsiri
Bu, yeminlerin cevabıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İncire ve zeytine andolsun ki biz insanı en güzel biçimde yarattık.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Yemin burada gerçekleşti: Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” Tefsir ehli bu sözün tefsirinde ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun “en düzgün yaratılışta ve en güzel surette” anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Humeyd, Hakkâm’dan, o Amr’dan, o Âsım’dan, o Ebû Rezîn’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “En güzel biçimde, yani en düzgün yaratılışta.” İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “En güzel surette.” Abdurrahman, Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den bunun benzerini nakletmiştir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “En güzel biçimde, yani yaratılışta.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “En güzel surette.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Ebû Cafer’den, o Rebî’den, o Ebû Âliye’den nakletmiştir: “En güzel surette.” İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “En güzel surette.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “En güzel yaratılışta.” Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Haris de Hasan’dan, o Verka’dan; her ikisi İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “En güzel yaratılışta.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “En güzel surette.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade ve Kelbî’den nakletmiştir: “En güzel surette.” Başkaları ise bunun anlamının “İnsanı yarattık ve onu gençliğinin, kuvvetinin ve dayanıklılığının olgunluğuna ulaştırdık; o, en güzel, en düzgün ve en sağlam durumda oldu” şeklinde olduğunu söylemiştir. Yakub, Mu‘temir’den, o Hakem’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Güçlü ve dayanıklı genç.” Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “İlk yetiştiği gençlik çağıdır.” Başkaları ise bunun, insan dışındaki her canlının yüzüstü eğik yaratılmış olmasından dolayı söylendiğini belirtmiştir. Muhammed b. Müsenna, İbn Ebî Adiyy’den, o Dâvûd’dan, o İkrime’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Allah, insan dışında her şeyi yüzüstü eğik yarattı.” Bu konuda doğruya en yakın olan, “Biz insanı en güzel ve en düzgün surette yarattık” denilmesidir. Çünkü “en güzel biçim” ifadesi aslında hazfedilmiş bir kelimenin sıfatıdır; anlamı “en güzel biçimde bir biçimlendirme içinde” demektir. Sanki “Biz onu en güzel biçimlendirme içinde yarattık” denilmiş gibidir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tin 3

Ve bu güvenli beldeye andolsun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve haza l-beledi l-emin (ve bu güvenli şehre)

Mukatil Tefsiri
Yani Mekke’ye andolsun. Orada korkan herkes güven içinde olur. Cahiliye döneminde de İslam döneminde de insanlar orada emniyet bulurdu. Orada had cezaları uygulanmazdı. Allah bu dört şeye yemin etti.

Taberi Tefsiri
“Bu güvenli belde” demek, düşmanlarının halkıyla savaşmasından veya oraya saldırmasından güven içinde olan belde demektir. “Emin” denilmiş, bununla “güvenli” anlamı kastedilmiştir. Şairin “Ey Esmâ, yazık sana, bilmiyor musun ki ben eminime ihanet etmeyeceğime yemin ettim” sözünde de bununla “beni güvende kılan kimse” kastedilmiştir. Bu, Allah’ın “Görmediler mi ki biz güvenli bir harem kıldık, oysa çevrelerindeki insanlar kapılıp götürülmektedir” sözündeki anlam gibidir. “Bu güvenli belde” ile kastedilen Mekke’dir. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Bu güvenli belde Mekke’dir.” İbn Beşşar, Ruh’tan, o Avf’tan, o Yezid Ebû Abdullah’tan, o Kâ‘b’dan nakletmiştir: “Haram beldedir.” İbn Beşşar, Ruh’tan, o Avf’tan, o Hasan’dan nakletmiştir: “Haram beldedir.” Abdurrahman, Süfyan’dan; İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan; Ebû Küreyb de Vekî’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Mekke’dir.” İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den bunun benzerini nakletmiştir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Sellâm b. Süleym’den, o Hasîf’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Bu güvenli belde Mekke’dir.” Yakub, Mu‘temir’den, o Hakem’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Haram beldedir.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Ebû Recâ’dan nakletmiştir: İkrime’ye “Bu güvenli belde” soruldu, o da “Mekke’dir” dedi. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Mekke demektir.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Mescid-i Haram’dır.” İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “Mekke’dir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tin 2

Sina dağına andolsun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve turi sinin (ve Sina dağına)

Mukatil Tefsiri
Yani güzel dağa andolsun. Bu kelime Nabatî dilindedir. Bu dağ, Allah’ın Musa ile konuştuğu ve Tevrat’ı verdiği dağdır. Meyve vermeyen her dağa “Sînâ” denir.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli “Tûr-i Sînîn” sözünün tefsirinde ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun Musa b. İmrân’ın dağı ve mescidi olduğunu söylemiştir. İbn Beşşar, Muaz b. Hişam’dan, o babasından, o Katade’den, o Kaz‘a’dan nakletmiştir: Kaz‘a, İbn Ömer’e “Ben Beytülmakdis’e ve Tûr-i Sînîn’e gitmek istiyorum” dedi. İbn Ömer, “Tûr-i Sînîn’e gitme. Siz bir peygamberin izini bırakmayıp mutlaka ona basmak mı istiyorsunuz?” dedi. Katade, “Tûr-i Sînîn, Musa’nın mescididir” demiştir. İbn Beşşar, Ruh’tan, o Avf’tan, o Hasan’dan nakletmiştir: “Tûr-i Sînîn, Musa’nın dağıdır.” Yine Avf, Yezid Ebû Abdullah’tan, o Kâ‘b’dan nakletmiştir: “Tûr-i Sînîn, Musa’nın dağıdır.” Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “O Tûr’dur.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Tûr mescididir.” Başkaları ise “Tûr, bitki bitiren her dağdır; Sînîn de güzel demektir” demiştir. İmran b. Musa el-Kazzâz, Abdülvâris b. Said’den, o Umâre’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Bu, güzel demektir. Habeş dilindedir. Güzel şey için ‘sînâ sînâ’ derler.” Yakub b. İbrahim, İbn Uleyye’den, o Ebû Recâ’dan nakletmiştir: İkrime’ye “Tûr-i Sînîn” soruldu, o da “Tûr dağdır, Sînîn ise Habeşçe güzel demektir” dedi. İbn Humeyd, Sabbâh b. Muhârib’den, o Süfyan’dan, o Ebû İshak’tan, o Amr b. Meymûn’dan nakletmiştir: “Ömer b. Hattab’ın arkasında akşam namazını kıldım. İlk rekâtta ‘İncire, zeytine ve Tûr-i Sînîn’e andolsun’ okudu.” Amr b. Meymûn, “O dağdır” dedi. Yakub, Mu‘temir’den, o Hakem’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Ovada biten de dağda biten de benim için birdir.” İbn Beşşar, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Tûr-i Sînîn dağdır.” İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Dağdır.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den bunun benzerini nakletmiştir. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Tûr-i Sînîn dağdır.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Nadr’dan, o İkrime’den nakletmiştir: “Tûr dağdır, Sînîn güzeldir; ovada bitki bittiği gibi dağda da biter.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Kelbî’den nakletmiştir: “Tûr-i Sînîn ağaçlı dağdır.” Başkaları da bunun dağ olduğunu söylemiş, “Sînîn, mübarek ve güzel demektir” demiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Haris de Hasan’dan, o Verka’dan; her ikisi İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Tûr dağdır; Sînîn ise mübarektir.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Tûr-i Sînîn, Şam’da mübarek bir dağdır.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Şam’da mübarek ve güzel bir dağdır.” Bu konuda doğruya en yakın görüş, “Tûr-i Sînîn bilinen bir dağdır” diyenlerin görüşüdür. Çünkü Tûr, bitkili dağdır; onun Sînîn’e izafe edilmesi onu tanıtmaktır. Eğer bazı kimselerin dediği gibi “güzel” veya “mübarek” anlamında bir sıfat olsaydı, “Tûr” kelimesi tenvinli olurdu. Çünkü bir şey, bunu gerektiren bir sebep olmadan kendi sıfatına izafe edilmez.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Tin 1

İncire ve zeytine andolsun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve t-tini (incire) ve z-zeytuni (ve zeytine)

Mukatil Tefsiri
Allah, yenilen incire ve kendisinden yağ çıkarılan zeytine yemin etmektedir.

Taberi Tefsiri
Tefsir ehli, “incire ve zeytine andolsun” sözünün tefsirinde ihtilaf etmiştir. Bazıları, incir ile yenen incirin, zeytin ile de yağı sıkılan zeytinin kastedildiğini söylemiştir. İbn Beşşar, Ruh’tan, o Avf’tan, o Hasan’dan nakletmiştir: “İncir, yediğiniz şu incirdir; zeytin de yağı sıkılan şu zeytindir.” Yakub b. İbrahim, Mu‘temir b. Süleyman’dan, o Hakem’den, o İkrime’den nakletmiştir: “İncir incirdir; zeytin de yediğiniz zeytindir.” İbn Humeyd, Yahya b. Vâdıh’tan, o Hüseyin’den, o Yezid’den, o İkrime’den nakletmiştir: “İnciriniz ve zeytininizdir.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Ebû Recâ’dan nakletmiştir: İkrime’ye “incir ve zeytin” soruldu, o da “İncir şu incirinizdir, zeytin de şu zeytininizdir” dedi. İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “İncir, yenen incirdir; zeytin de yağı sıkılandır.” İbn Beşşar, Abdurrahman’dan, o Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den bunun benzerini nakletmiştir. İbn Humeyd, Mihran’dan; Ebû Küreyb de Vekî’den; her ikisi Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den bunun benzerini nakletmiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan, o İsa’dan; Haris de Hasan’dan, o Verka’dan; her ikisi İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “İnsanların yediği meyvedir.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Sellâm b. Süleym’den, o Hasîf’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “O sizin inciriniz ve zeytininizdir.” İbn Beşşar, Müemmel’den, o Süfyan’dan, o Hammâd’dan, o İbrahim’den nakletmiştir: “İncir, yenen incirdir; zeytin de yağı sıkılan zeytindir.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Kelbî’den nakletmiştir: “İncir ve zeytin gördüğünüz şeydir.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: Hasan, “İncir ve zeytin” hakkında “İncir sizin inciriniz, zeytin de şu zeytininizdir” demiştir. Başkaları ise incirin Dımaşk mescidi, zeytinin de Beytülmakdis olduğunu söylemiştir. İbn Beşşar, Ruh’tan, o Avf’tan, o Yezid Ebû Abdullah’tan, o Kâ‘b’dan nakletmiştir: “İncir Dımaşk mescidi, zeytin ise Beytülmakdis’tir.” İbn Abdüla‘lâ, İbn Sevr’den, o Ma‘mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “İncir, üzerinde Dımaşk bulunan dağdır; zeytin de üzerinde Beytülmakdis bulunan dağdır.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Bize zikredildiğine göre incir, üzerinde Dımaşk bulunan dağ; zeytin de üzerinde Beytülmakdis bulunan dağdır.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir; ona “incir ve zeytin” sorulunca şöyle demiştir: “İncir Dımaşk mescidi, zeytin de Îliyâ mescididir.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Ebû Bekir’den, o İkrime’den nakletmiştir: “Onlar iki dağdır.” Başkaları ise incirin Nuh mescidi, zeytinin de Beytülmakdis mescidi olduğunu söylemiştir. Muhammed b. Sa‘d, babasından, o amcasından, o babasından, o da kendi babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “İncir ve zeytin” hakkında “Cûdî üzerine yapılan Nuh mescidi; zeytin ise Beytülmakdis’tir” demiştir. Ayrıca “İncir, zeytin ve Tûr-i Sînîn Şam’da bulunan üç mescittir” de denilmiştir. Bu konuda bize göre doğru olan görüş, incirin yenen incir, zeytinin de yağı sıkılan zeytin olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Çünkü Araplar arasında bilinen anlam budur. İncir diye adlandırılan bir dağ veya zeytin diye adlandırılan bir dağ bilinmemektedir. Ancak biri, “Rabbimiz incire ve zeytine yemin etti; sözden maksat, incirin yetiştiği yerlere ve zeytinin yetiştiği yerlere yemindir” derse, bu bir yorum olabilir. Fakat bunun böyle olduğuna dair ne indirilen metnin zahirinde ne de sözüne muhalefet caiz olmayan birinden gelen bir delilde açıklık vardır. Çünkü Dımaşk’ta incirin yetiştiği yerler, Beytülmakdis’te de zeytinin yetiştiği yerler vardır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İnşirah 8

Ve yalnız Rabbine yönel.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve ila rabbike (ve yalnız Rabbine) fe-rgab (yönel)

Mukatil Tefsiri
Yani duada ve istemede yalnız Rabbine rağbet et, yalnız O’na yönel. Bu ayetle Nebi’nin sabah namazındaki kunut duasını bırakması emredilmiştir.

İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Nebi şu dört özellik üzereydi: Ezanda iki defa tekrar eder, kamette de iki defa söylerdi. Selâm verirken sağ ve sol yana dönerek iki defa selâm verirdi; öyle ki iki yanağının beyazlığı görülürdü. Sabah namazında kunut yapmazdı ve namazı ortalık iyice aydınlanıncaya yakın kılardı.

Taberi Tefsiri
“Yalnız Rabbine yönel” yani isteğini ve yönelişini sadece Rabbine yap, O’ndan başkasına değil. Çünkü müşrikler ihtiyaçlarını putlara yöneltiyorlardı. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Mansur’dan, o Mücahid’den nakletmiştir: “Niyetini ve yönelişini Allah’a yap.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o Mansur’dan, o Mücahid’den nakletmiştir: “Yönelişini Rabbine yap.” Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan; Haris, Hasan’dan; her ikisi de Varaka’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Namaza kalktığında Rabbine yönel.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İnşirah 7

Boş kaldığında hemen yorul.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-iza feragte (öyleyse boş kaldığında) fe-nsab (çalış yorul)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’ye, farz namazı bitirip teşehhüdü, kıraati, rükû ve secdeyi tamamladıktan sonra, selâm vermeden önce duaya yönelmesini emretmektedir.

Taberi Tefsiri
Bu ayetin tefsiri hakkında ilim ehli ihtilaf etmiştir. Ali, Ebû Salih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Namazını bitirdiğinde dua için yönel.” Muhammed b. Sa’d, babasından, o amcasından, o babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Farz namazı bitirdiğinde Allah’tan iste ve O’na yönel.” Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan; Haris, Hasan’dan; her ikisi de Varaka’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Namaza kalktığında ihtiyacın için yönel.” Hüseyin’den, Ebû Muaz’ın, Ubeyd’den, o Dahhak’tan naklettiğine göre: “Farz namazdan önce yönel.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Namazdan sonra duada gayret et.” İbn Abdüla’lâ, İbn Sevr’den, o Ma’mer’den, o Katade’den nakletmiştir: “Namazdan sonra dua et.”

Başka bir görüşe göre: Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den, o Hasan’dan nakletmiştir: “Savaştan döndüğünde ibadete yönel.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Cihattan sonra ibadete yönel.”

Başka bir görüşe göre: İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Mansur’dan, o Mücahid’den nakletmiştir: “Dünya işlerinden boşaldığında ibadete yönel ve namaz kıl.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Süfyan’dan, o Mansur’dan, o Mücahid’den benzerini nakletmiştir.

En doğru görüş, Allah’ın Peygamberine, dünya ve ahiret işlerinden hangisinden boşalırsa boşalsın, ibadete yönelmesini emrettiği görüşüdür. Bu, herhangi bir duruma özel değildir, genel bir emirdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İnşirah 6

Şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
İnne me‘a l-usr (şüphesiz zorlukla birlikte) yusra (kolaylık vardır)

Mukatil Tefsiri
Bu ayet de aynı anlamı tekrar etmektedir: Şiddet ve sıkıntıyla birlikte mutlaka bir genişlik ve rahatlık vardır. Bunun üzerine Nebi şöyle buyurmuştur: “Bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez.”

Taberi Tefsiri
Bu ifade tekrar edilerek pekiştirilmiştir. Peygamberin bu ayet indiğinde ashabına müjde verdiği rivayet edilmiştir. İbn Abdüla’lâ, Mu’temir b. Süleyman’dan, o Yunus’tan, o Hasan’dan nakletmiştir: Peygamber şöyle dedi: “Sevinin, size kolaylık geldi; bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Yunus’tan, o Hasan’dan; Muhammed b. Müsenna, Muhammed b. Cafer’den, o Avf’tan, o Hasan’dan benzer şekilde nakletmiştir. İbn Abdüla’lâ, İbn Sevr’den, o Ma’mer’den, o Hasan’dan nakletmiştir: Peygamber bir gün sevinçli olarak çıktı ve şöyle diyordu: “Bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: Peygamber bu ayetle ashabını müjdeledi. İbn Müsenna, Muhammed b. Cafer’den, o Said’den, o Muaviye b. Kurra’dan, o bir adamdan, o Abdullah b. Mesud’dan nakletmiştir: “Zorluk bir deliğe girse bile kolaylık onu takip eder; çünkü Allah ‘zorlukla beraber kolaylık vardır’ buyurmuştur.” Ebû Küreyb, Vekî’den, o Şu’be’den, o bir adamdan, o Abdullah’tan benzerini nakletmiştir. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan; Haris, Hasan’dan; her ikisi de Varaka’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Kolaylık zorluğun ardından gelir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İnşirah 5

Şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-inne me‘a l-usr (şüphesiz zorlukla birlikte) yusra (kolaylık vardır)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ, her sıkıntının yanında bir ferahlık ve kolaylık bulunduğunu haber vermektedir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah Peygamberine şöyle buyurur: İçinde bulunduğun sıkıntı, müşriklerle mücadelen ve karşılaştığın zorluklarla birlikte bir kolaylık vardır; sana yardım edilecek ve onlar sana boyun eğeceklerdir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İnşirah 4

Senin zikrini yükseltmedik mi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve refa‘na leke (ve senin için yükseltmedik mi) zikrak (şanını)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’nin adını insanlar arasında yüceltmiştir. Allah’ın adı anıldığında Rasulü’nün adı da onunla birlikte anılır olmuştur. Hatta kadınların nikâh hutbelerinde bile Allah ile birlikte Rasulü zikredilmektedir.

Taberi Tefsiri
“Senin zikrini yükseltmedik mi?” yani seni anılma bakımından yüceltmedik mi? Artık ben anıldığımda sen de benimle birlikte anılırsın. Bu da “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir” sözüdür. Ebû Küreyb ve Amr b. Malik, Süfyan b. Uyeyne’den, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Ben anıldığımda sen de benimle anılırsın.” İbn Abdüla’lâ, İbn Sevr’den, o Ma’mer’den, o Katade’den nakletmiştir: Peygamber şöyle demiştir: “Önce kullukla başlayın, sonra risaletle devam edin.” Bunun açıklaması olarak: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: Allah onun zikrini dünya ve ahirette yükseltti; hutbe okuyan, teşehhüd eden ve namaz kılan herkes “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın elçisidir” der. Yunus, İbn Vehb’den, o Amr b. Haris’ten, o Derrac’dan, o Ebû’l-Heysem’den, o Ebû Said el-Hudrî’den nakletmiştir: Peygamber şöyle demiştir: “Cebrail bana geldi ve dedi ki: Rabbim ve Rabbin şöyle diyor: Senin zikrini nasıl yükselttim biliyor musun? Dedim ki: Allah daha iyi bilir. Dedi ki: Ben anıldığımda sen de benimle birlikte anılırsın.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İnşirah 3

O ki senin belini bükmüştü.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ellezi enkada (o yük ki ağırlaştırmıştı) zahrak (sırtını)

Mukatil Tefsiri
Bu yük, Nebi’nin sırtına ağır gelen şeydi. Allah Teâlâ onu Nebi’den kaldırdı. Bu anlam, “Biz sana apaçık bir fetih verdik ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin.” (Fetih 1-2) ayetinde açıklanmıştır.

Taberi Tefsiri
“Ki sırtını çatırdatmıştı” yani sırtını ağırlaştırmış, seni zayıf düşürmüştü. Bu, uzun yolculuktan zayıf düşmüş deve için kullanılan bir ifadeye benzer. Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan; Haris, Hasan’dan; her ikisi de Varaka’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Bu, senin günahındır.” Yine “sırtını çatırdatan” ifadesi için: “Sırtını ağırlaştırdı” demiştir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: Peygamberin onu ağırlaştıran günahları vardı, Allah onları bağışladı. İbn Abdüla’lâ, İbn Sevr’den, o Ma’mer’den, o Katade’den nakletmiştir: Peygamberin onu ağırlaştıran günahları vardı, Allah onları bağışladı. Hüseyin’den, Ebû Muaz’ın, Ubeyd’den, o Dahhak’tan naklettiğine göre: “Bu, içinde bulunduğu şirk idi.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: Allah onun göğsünü açtı ve peygamberlikten önceki günahını bağışladı. “Sırtını çatırdatan” ifadesi için de: Onu ağırlaştırdı ve yordu; ağır yükün deveyi zayıflatması gibi. Allah o yükü kaldırdı ve hafifletti.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İnşirah 2

Senin yükünü kaldırmadık mı?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve vada‘na anke (ve senden kaldırmadık mı) vizrak (yükünü)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’ye, günahını bağışladığını ve onun yükünü üzerinden kaldırdığını bildirmektedir.

Taberi Tefsiri
“Yükünü senden kaldırmadık mı?” yani geçmiş günahlarını bağışladık, senden cahiliye döneminin ağırlığını indirdik. Abdullah’ın kıraatinde “yükünü çözdük” şeklinde geçtiği zikredilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

İnşirah 1

Senin göğsünü açmadık mı?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-lem neşrah leke (senin için açmadık mı) sadrak (göğsünü)

Mukatil Tefsiri
Yani: Biz senin göğsünü genişletmedik mi? Daha önce dar iken Allah onu genişletti. İman kalbine yerleşmemişti, sonra Allah onu hidayete erdirdi. Bu, şu ayetlerde belirtilmiştir:

“Ve seni yol bilmez halde bulup doğru yola iletmedi mi?” (Duha 7)

“Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” (Şûrâ 52)

Rivayet edildiğine göre Nebi’nin ashabından Suffe ehli olan dört yüz kişi vardı. Bunlar Müslüman kimselerdi. Kendilerine sadaka verildiğinde bir kısmını yerler, bir kısmını da miskinlere verirlerdi. Resulullah’ın mescidinde barınırlardı. Medine’de kendilerini koruyacak bir kabileleri ve aşiretleri yoktu.

Daha sonra sevap umarak müşriklerle cihada çıktılar. Bunlar Benî Süleym kabilesiyle savaş halindeydiler. Onlarla savaşmak için çıktılar ve içlerinden yetmiş kişi öldürüldü. Bu durum Nebi’ye ve Müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Resulullah sabah namazlarının ardından kunut yaparak onların aleyhine beddua ediyor ve Allah’ın onları helak etmesini diliyordu.

Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu:

“Bu işten sana hiçbir şey düşmez. Allah ya onların tevbesini kabul eder ya da onlara azap eder. Çünkü onlar zalim kimselerdir.” (Âl-i İmrân 128)

Ardından Allah kendi yüceliğini bildirerek şöyle buyurdu:

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Âl-i İmrân 129)

Yani Allah, ileride Müslüman olacaklarını bildiği için azabı geciktirdi.

Sonra Allah:

“Senin göğsünü genişletmedik mi?” (İnşirah 1)

ayetini indirdi. Yani: Senin göğsünü imanla, tevhidle genişletmedik mi? Böylece “Lâ ilâhe illallah” diyebildin.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e nimetlerini hatırlatmakta, ona olan ihsanını anımsatmakta ve verdiği nimetlere şükretmesi için teşvik etmektedir ki böylece daha fazlasına nail olsun. “Senin göğsünü açmadık mı?” yani seni hidayet, Allah’a iman ve hakkı bilme için genişletmedik mi? Kalbini yumuşatmadık mı ve onu hikmet için bir kap haline getirmedik mi?

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 11

Rabbinin nimetine gelince, onu anlat.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve emma bi-ni‘meti rabbike (Rabbinin nimetine gelince) fe-haddis (onu anlat)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’ye, bu sûrede sayılan nimetleri ve kendisine verilen iyilikleri anlatmasını ve bunlara karşı Rabbine şükretmesini emretmiştir.

Bu sûreler Mekke’de nazil olmuştur. Nebi bunları başlangıçta güvendiği kimselere gizlice okuyordu. Daha sonra Cebrâil Mekke’nin yukarı tarafında Nebi’ye geldi, eliyle yere vurdu ve oradan bir su kaynağı çıktı. Cebrâil Nebi’ye namaz abdesti almayı gösterdi, ardından birlikte namaz kıldılar. Daha sonra Nebi durumu Hatice’ye anlattı ve Hatice de Nebi ile birlikte namaz kıldı.

Taberi Tefsiri
“Rabbinin nimetine gelince, onu anlat” yani onu zikret ve dile getir. Bu konuda Yakub b. İbrahim, Hüşeym’den, o Ebû Bişr’den, o Mücahid’den nakletmiştir: “Bu, peygamberliktir.” Yakub, İbn Uleyye’den, o Said b. İyas el-Cerîrî’den, o Ebû Nadra’dan nakletmiştir: Müslümanlar nimete şükretmenin, onu dile getirmek olduğunu görürlerdi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 10

İsteyeni sakın azarlama.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve emma s-saile (isteyene gelince) fe-la tenhar (onu azarlama)

Mukatil Tefsiri
Buradaki isteyen, fakir ve miskin kimsedir. Allah Teâlâ Nebi’ye, bir şey isteyen kişiyi terslememesini emretmiştir; çünkü Nebi de bir zamanlar fakirdi.

Taberi Tefsiri
“İsteyeni azarlama” yani senden ihtiyacını isteyen kimseyi azarlama; aksine onu doyur ve ihtiyacını gider.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 9

Öyleyse yetimi sakın ezme.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Fe-emma l-yetime (öyleyse yetime gelince) fe-la takhar (onu ezme)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’ye, kendisinin de yetim olduğunu hatırlatarak yetime sert davranmamasını, onu azarlamamasını ve yüzünü ekşitmemesini emretmiştir.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah, Peygamberi Muhammed’e şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed! Yetimi ezme.” Yani ona zulmetme, zayıf görüp hakkını elinden alma. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Yetimi ezme, yani ona zulmetme.” İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Mansur’dan, o Mücahid’den nakletmiştir: “Onu küçümseme ve hor görme.” Bunun Abdullah’ın mushafında “onu sertlikle kovma” şeklinde geçtiği de zikredilmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 8

Seni fakir bulup zengin etmedi mi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve vecedeke (seni buldu) ailen (ihtiyaç içinde) fe-ağna (ve zengin etti)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’yi fakirlikten kurtarıp ihtiyaçsız hâle getirmiştir. Nebi bu nimeti de kabul ederek Rabbinin kendisine ihsanda bulunduğunu söylemiştir.

Taberi Tefsiri
“Seni fakir buldu ve zengin etti” demektir. “Aile” kelimesi fakirleşmek anlamına gelir. Şair şöyle demiştir:
“Fakir ne zaman zengin olacağını bilmez,
Zengin de ne zaman fakirleşeceğini bilmez.”

İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan nakletmiştir: “Seni fakir buldu.” Bunun Abdullah’ın mushafında “seni yoksul buldu” şeklinde geçtiği de zikredilmiştir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Bunlar, peygamberlikten önce Peygamberin içinde bulunduğu durumlardır.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 7

Seni şaşırmış bulup doğru yola iletmedi mi?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve vecedeke (seni buldu) dallan (yol bilmez halde) fe-hede (ve doğru yola iletti)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’yi kendi dinine hidayet etmiş, ona doğru yolu göstermiştir. Nebi de bunun üzerine: “Rabbim bana nimet verdi; O nimet vermeye layıktır” buyurmuştur.

Taberi Tefsiri
“Seni yol bilmez halde buldu” ifadesi, “bugünkü durumunda olmadığın bir halde buldu” anlamındadır. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süddî’den nakletmiştir: “Kırk yıl kavminin dini üzereydi.” Ayrıca bunun “seni sapkın bir toplum içinde buldu ve seni hidayete erdirdi” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 6

Seni yetim bulup barındırmadı mı?

Okunuşu ve Kelime Anlamı
E-lem yecidke (seni bulmadı mı) yetimen (yetim) fe-ava (ve barındırdı)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’ye çocukluğunu hatırlatmaktadır. Babasını kaybeden Nebi’yi amcası Ebû Tâlib’in himayesine vererek onu korumuş ve ihtiyaçlarını gidermiştir. Bunun üzerine Nebi: “Rabbim bana nimet verdi; O nimet vermeye layıktır” buyurmuştur.

Taberi Tefsiri
Allah, Peygamberine verdiği nimetleri saymaktadır: Seni yetim buldu ve sana barınacak yer verdi, sığınacağın bir yer hazırladı.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 5

Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve le-sevfe yu‘tiyke (Rabbin sana verecek) rabbuke (Rabbin) fe-terda (sen razı olacaksın)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ Nebi’ye ahirette büyük nimetler ve hayırlar vereceğini, onun da verilenlerden razı olacağını haber vermektedir.

Taberi Tefsiri
Allah şöyle buyurur: Ey Muhammed! Rabbin sana ahirette nimetlerinden verecek ve sen razı olacaksın. Musa b. Sehl, Amr b. Hâşim’den, o Evzâî’den, o İsmail b. Ubeydullah’tan, o Ali b. Abdullah b. Abbas’tan, o babasından nakletmiştir: Peygambere ümmetine açılacak fetihler gösterildi, bu onu sevindirdi, bunun üzerine bu ayet indirildi ve ona cennette her birinde eşler ve hizmetçiler bulunan bin köşk verilecektir. Muhammed b. Halef, Revvâd b. Cerrah’tan, o Evzâî’den, o İsmail’den, o Ali b. Abdullah b. Abbas’tan nakletmiştir: İnci köşklerden bin köşk verilecektir, toprağı misktir ve içinde gereken her şey vardır. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: Bu, kıyamet gününde olacaktır. Abbad b. Yakub, Hakem b. Zuhayr’den, o Süddî’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Muhammed’in razı olması, ailesinden hiç kimsenin ateşe girmemesidir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 4

Şüphesiz ahiret senin için ilkinden daha hayırlıdır.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve le-l-ahiretu (ahiret) hayrun leke (senin için daha hayırlıdır) mine l-ula (ilk olandan yani dünyadan)

Mukatil Tefsiri
Burada ahiret ile cennet kastedilmektedir. Allah Teâlâ Nebi’ye, yaklaşan ahiretin ve oradaki nimetlerin dünya hayatından daha hayırlı olduğunu bildirmiştir.

Taberi Tefsiri
Allah şöyle buyurur: Ahiret yurdu ve orada senin için hazırlananlar, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Bu yüzden dünyada kaçırdıklarına üzülme; çünkü Allah katında olan senin için daha hayırlıdır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 3

Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ma vedde‘ake (Rabbin seni terk etmedi) rabbuke (Rabbin) ve ma kala (ve darılmadı)

Mukatil Tefsiri
Cebrâil bir süre Nebi’ye vahiy getirmemişti. Rivayetlerden birine göre kırk gün, başka bir rivayete göre üç gün vahiy kesilmişti. Bunun üzerine Mekke müşrikleri: “Eğer bu Allah’tan olsaydı, önceki peygamberlerde olduğu gibi vahiy kesilmezdi. Rabbi onu terk etti ve ona darıldı” dediler. Allah Teâlâ onların bu sözünü yalanlayarak: “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı” buyurdu. Nebi, Cebrâil’e: “Seni özledim” dediğinde, Cebrâil de: “Ben seni daha çok özledim; fakat ben emredilen bir kulum” dedi ve ardından “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz” (Meryem 64) ayeti okundu.

Taberi Tefsiri
Bu ifade yeminlerin cevabıdır. Anlamı: “Ey Muhammed! Rabbin seni terk etmedi ve sana buğzetmedi.” “Darılmadı” ifadesi “sana darılmadı” anlamındadır; dinleyicinin anlaması için zamir hazfedilmiştir. Çünkü öncesinde “seni terk etmedi” denilmiştir ve hitabın Peygambere olduğu anlaşılmıştır.

Ali, Ebû Salih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Rabbin seni terk etmedi ve sana buğzetmedi.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Rabbin seni terk etmedi ve sana buğzetmedi; ‘kali’ buğzeden demektir.”

Bu surenin, müşriklerin “Rabbi Muhammed’i terk etti ve ona darıldı” sözlerini yalanlamak için indirildiği zikredilmiştir. Ali b. Abdullah ed-Dehhân, Mufaddal b. Salih’ten, o Esved b. Kays’tan, o Cündeb b. Abdullah’tan nakletmiştir: Vahiy gecikince bir kadın “Şeytan Muhammed’i terk etti” dedi, bunun üzerine bu sure indirildi. Muhammed b. İsa ed-Dâmigânî ve Muhammed b. Harun, Süfyan’dan, o Esved b. Kays’tan, o Cündeb’den nakletmiştir: Müşrikler “Rabbi Muhammed’i terk etti” dediler, bunun üzerine ayet indirildi. İbn Müsenna, Muhammed b. Cafer’den, o Şu’be’den, o Esved b. Kays’tan, o Cündeb’den nakletmiştir: Bir kadın “Sahibin sana gelmeyi geciktirdi” dedi, bunun üzerine bu ayet indirildi. İbn Humeyd, Mihran’dan, o Süfyan’dan, o Esved b. Kays’tan, o Cündeb’den nakletmiştir: Bir kadın “Şeytanın seni terk etti” dedi, bunun üzerine bu ayet indirildi. İbn Ebî Şevârib, Abdülvahid b. Ziyad’dan, o Süleyman eş-Şeybânî’den, o Abdullah b. Şeddâd’dan nakletmiştir: Hatice “Rabbin sana darılmış gibi” dedi, bunun üzerine ayet indirildi. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: Vahiy gecikince insanlar “Rabbi onu terk etti” dediler, bunun üzerine ayet indirildi. İbn Abdüla’lâ, İbn Sevr’den, o Ma’mer’den, o Katade’den nakletmiştir: Müşrikler “Rabbi onu terk etti” dediler, bunun üzerine ayet indirildi. Hüseyin’den, Ebû Muaz’ın, Ubeyd’den, o Dahhak’tan naklettiğine göre: Müşrikler “Rabbi onu terk etti” dediler, bunun üzerine ayet indirildi. Muhammed b. Sa’d, babasından, o amcasından, o babasından, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: Vahiy gecikince müşrikler bunu söylediler, bunun üzerine ayet indirildi. Ebû Küreyb, Vekî’den, o Hişam b. Urve’den, o babasından nakletmiştir: Vahiy gecikince Peygamber çok üzüldü, Hatice “Rabbin sana darılmış” dedi, bunun üzerine bu sure indirildi.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 2

Sakinleştiği zaman geceye andolsun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ve l-leyli (ve geceye) iza seca (sakinleştiğinde)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ, karanlığıyla gündüzün ışığını örten geceye de yemin etmektedir. Burada gecenin her tarafı kaplayıp sakinleşmesi kastedilmiştir.

Taberi Tefsiri
“Gece bastırdığında” ifadesinin tefsiri hakkında ilim ehli ihtilaf etmiştir. Muhammed b. Sa’d, babasından, o amcasından, o babasından, o da İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Gece geldiğinde.” İbn Abdüla’lâ, İbn Sevr’den, o Ma’mer’den, o Hasan’dan nakletmiştir: “İnsanları kapladığında, yani geldiğinde.”

Ali, Ebû Salih’ten, o Muaviye’den, o Ali’den, o İbn Abbas’tan nakletmiştir: “Gece gittiğinde.”

İbn Humeyd, Mihran’dan; Ebû Küreyb, Vekî’den; her ikisi de Süfyan’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Gece dengelendiğinde.” Muhammed b. Amr, Ebû Âsım’dan; Haris, Hasan’dan; her ikisi de Varaka’dan, o İbn Ebî Necih’ten, o Mücahid’den nakletmiştir: “Gece dengelendiğinde.” Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Gece halk üzerine sükûnet bulduğunda.” Hüseyin’den, Ebû Muaz’ın, Ubeyd’den, o Dahhak’tan naklettiğine göre: “Gece karar bulup durulduğunda.” Yunus, İbn Vehb’den, o İbn Zeyd’den nakletmiştir: “Gece sakinleştiğinde; bu onun sükûnudur, denizin durgunluğu gibi.”

Bu görüşler içinde doğruya en yakın olan, “gece sakinleşip karanlığıyla sabit olduğunda” anlamıdır. Nitekim “sakin deniz” ifadesi de bu anlamda kullanılır. A’şâ şöyle demiştir:
“Bizim ne suçumuz var ki sizin deniziniz coşuyor da,
Senin denizin sakin, diptekileri örtmez.”

Recez şairi de şöyle demiştir:
“Ne güzeldir ay ışığı ve sakin gece,
Dokumacının kumaşı gibi yollar.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Duha 1

Kuşluk vaktine andolsun.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Ved-duha (kuşluk vaktine)

Mukatil Tefsiri
Allah Teâlâ kuşluk vaktine yemin etmektedir. Buradaki kuşluk, güneş doğduktan sonra gündüzün ilk saatlerinde hissedilen güneş sıcaklığıdır.

Taberi Tefsiri
Rabbimiz kuşluk vaktine yemin etmiştir. Bu, bütün gündüz anlamına gelir. Bunun, “bir kimsenin güneşe karşı ortaya çıkması” anlamındaki kullanımdan geldiği düşünülür. “Orada ne susarsın ne de güneş sana dokunur” ifadesinde de bu anlam vardır. Bu kelimenin anlamı hakkında ilim ehli ihtilaf etmiştir. Daha önce “Güneş ve onun kuşluk vakti” ifadesinde bu görüşler zikredilmiş ve tercih yapılmıştır. Bunun kuşluk vaktinin belirli bir zamanı olduğu da söylenmiştir. Bişr, Yezid’den, o Said’den, o Katade’den nakletmiştir: “Kuşluk, gündüzün bir saatidir.”

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Leyl 21

Ve elbette hoşnut olacaktır.

Diyanet Vakfı
19, 20, 21. Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o (buna kavuşarak) hoşnut olacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Yakında da elbette razı olacaktır.

“Yakında da elbette” alacağı mükâfat sebebiyle

“razı olacaktır.”

Atâ ve ed-Dahhâk, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: Müşrikler Bilal’e işkence ediyorlardı. O ise sürekli “ehad, ehad” diyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geçerken:

“Ehad -yani yüce Allah- seni kurtaracaktır” diye buyurdu, Sonra Ebû Bekir’e: “Ey Ebû Bekir, Bilal Allah uğrunda işkencelere maruz bırakılmaktadır.” dedi. Ebû Bekir, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ne demek istediğini anladı. Hemen evine gitti. Bir rıtıl altın aldı ve bu altını alıp, Umeyye b. Halef’e götürdü. Ona:

“Bana Bilal’ı satar mısın?” dedi. Umeyye:

“Evet”, dedi. Ebû Bekir onu satın alıp, azad etti. Müşrikler:

“Ebû Bekir’in onu azad etmiş olmasının tek sebebi mutlaka vaktiyle onun Ebû Bekir’e yapmış olduğu bir iyilik olmalıdır”, dediler. Bunun üzerine

“üstelik onun üzerinde” yani Ebû Bekir’in üzerinde

“hiçbir kimsenin karşılığı verilmesi gereken bir iyiliği” ona yapmış olduğu bir ihsanı ve bir lutfu

“de yoktur” Bilakis o bu işi

“ancak o çok yüce Rabbinin rızasını arayarak” yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre Ebû Bekr, Umeyye b. Halef’den Bilal’i bir elbise ve on okka karşılığında satın almış ve Allah için azad etmişti. Bunun üzerine:

“Şüphesiz sizin yapıp ettikleriniz çeşit çeşittir” âyeti nazil oldu.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Bana ulaştığına göre Umeyye b. Halef, Ebû Bekir kendisine:

“Onu bana satar mısın?” deyince. Ebû Bekir’e:

“Evet ben onu sana Nistâs karşılığında satarım”, demişti. Nistâs da Ebû Bekir’in bir kölesi idi. Onbin dinarı, köleleri, cariyeleri, davarları vardı. Müşrik bir kimse idi. Ebû Bekir onu sahih olduğu mal kendisinin olması şartı ile müslüman olmasını teklif etti, kabul etmedi. Bunun üzerine Ebû Bekir Bilal karşılığında Nistas’ı sattı. Müşrikler:

“Ebû Bekir’in, Bilal’e bu işi yapmasının tek sebebi, Bilal’ın vaktiyle ona yapmış olduğu bir iyiliktir”, dediler. Bunun üzerine:

“Üstelik onun üzerinde, hiçbir kimsenin karşılığı verilmesi gereken bir iyiliği de yoktur. Ancak o çok yüce Rabbinin rızasını arayarak…” âyeti nazil oldu.

Burada

“ancak … rızasını arayarak” âyeti munkatı bir istisnadır. Bundan dolayı nasb ile gelmiştir. Bu (munkatı istisna olmak bakımından): “Mâ fi’d-dâri ehadun illâ himârâ” “Evde hiçbir kimse yoktur, ancak bir eşek müstesna demeye benzer. Ref ile gelmesi de mümkündür. Zaten Yahya b. Vessab ref ile “İllâ’btigâu vechi rabbihi” diye okumuştur. Bu da müstesnanın merfu gelmesi caizdir, diyenlerin görüşüne uygundur. Her iki görüşe uygun olarak Bişr b. Ebi Hazim’in şu beyiti nakledilmiştir:

“Artık o ıpıssız ve bomboş kalıverdi hiçbir ünsiyet verecek dost yok orada,

Gidip gelen yabani inek yavruları ile erkek deve kuşları dışında.”

Şairin şu beyitinde de böyledir:

“O bir belde ki, orada ünsiyet verecek hiçbir kimse yok,

Yabani inek yavruları ile kumrala çalan beyaz renkli develer dışında.”

Kur’ân-ı Kerîm’de de: “Mâ fealuhu illâ kalilun minhum”

“İçlerinden pek azı müstesna bunu yapmazlardı.” (en-Nisa, 4/66) âyetinde de böyledir. Daha önceden (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“O çok yüce Rabbinin rızasını arayarak” Onun rızasını ve Ona yakınlaştıracak yollar demektir. “O çok yüce” anlamındaki lâfız, yücelik sıfatlarına layık olan “Rabb’in sıfatlarındandır.

“Rabbinin rızasını” anlamındaki lâfızların mana cihetiyle “mef’ûlün leh” olması da mümkündür. Çünkü ifade: O (birilerinin) nimetine mükâfat vermek için değil, ancak Rabbinin rızası için malını verir, anlamındadır.

“Yakında da elbette razı olacaktır.” Yani yüce Allah, pek yakında ona kendisini razı edecek şeyleri verecektir. Çünkü ona dünyada yapmış olduğu harcamaların kat kat fazlasıyla karşılığını verecektir.

Ebû Hayyan et-Teymi, babasından, o Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah, Ebû Bekir’e rahmetini ihsan etsin. Bana kızını verdi. Hicret yurduna beni (sağladığı binekle) taşıdı ve kendi öz malından Bilal’i azad etti.” Tirmizi, V, 633; Bezzâr, Müsned, III, 52; Ebû Ya’lâ, Müsned, I, 418

Ebû Bekir onu satın alınca, Bilal kendisine:

“Sen beni kendi işini görmek için mi satın aldın? Yoksa Allah için çalışmak için mi satın aldın?” diye sordu. Ebû Bekir:

“Allah için çalışmak için satın aldım”, dedi. Bunun üzerine Bilal;

“O halde beni Allah için çalışmak üzere serbest bırak”, dedi. Ebû Bekir de onu azad etti.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh): Ebû Bekir bizim efendimizdir ve bizim efendimizi -Bilal (radıyallahü anh)’ı kastederek- azad etmiştir, derdi.

Atâ -ki İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir- şöyle demiştir: Bu sûre kendisine ait bir bahçe karşılığında satın aldığı bir hurma ağacı dolayısıyla Ebû’d-Dehdah hakkında inmiştir, es-Salebi’nin, Atadan naklettiğine göre bu böyledir.

el-Kuşeyri’nin İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre; kırk hurma ağacı karşılığında; demiş, fakat bahçesini verip bunları satın alan adamın ismini vermemiştir.

Atâ dedi ki: Ensardan birisinin bir hurma ağacı vardı. Bu hurma ağacının taze iken bazı hurmaları komşusunun evine düşüyor, çocukları alıp bu hurmaları yerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bu durumdan şikayetçi olunca, Peygamber ona:

“Cennetteki bir hurma ağacı karşılığında onu satar mısın?” dedi. Adam kabul etmedi. Dışarı çıktığında Ebû’d-Dehdah ile karşılaştı. Ebû’d-Dehdah ona:

“Bu hurma ağacını bana -kendisine ait olan bahçenin ismi olan- Hüsna karşılığında satar mısın?” dedi. Adam,

“bu ağaç senin olsun”, dedi. Ebû’d-Dehdah, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip:

“Ey Allah’ın Rasûlü bu hurma ağacını benden cennetteki bir hurma ağacı karşılığında satın al”, dedi. Peygamber:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki aldım” diye buyurdu, Ebû’d-Dehdah:

“O ağaç senindir ey Allah’ın Rasûlü”, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ensardan olan o şahsın komşusunu çağırdı ve ona:

“O ağacı al” diye buyurdu. İşte:

“Yemin olsun örtüp bürüdüğü zaman geceye” (1. âyet) sûresi sonuna kadar Ebû’d-Dehdah’ın bahçesi ile hurma ağacının sahibi hakkında nazil olmuştur.

“Artık kim verir ve sakınırsa” âyeti ile kastedilen Ebû’d-Dehdah’dır.

“O el-Hüsna’yı” yani mükâfatı

“doğrularsa, Biz de ona en kolay olana” yani cenneti

“kolaylaştırırız amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür” yani ensardan sayılan o zat

“o el-Hüsna’yı da” yani mükâfatı da

“yalanlarsa, Biz de ona en zor olanı” yani cehennemi

“kolaylaştırırız. Alçaldığı zaman” öleceği vakit

“malı kendisine fayda vermez… Oraya yalanlayıp yüz çeviren, o en bedbaht olandan başkası girmez” âyeti ile Hazrecli o şahıs kastedilmektedir ki, münafık bir kimse idi (ensardan görünürdü) ve münafıklığı üzere öldü.

“… malını temizlenmek için” o hurma ağacının bedeli olarak

“veren çok sakınan kimse ise” yani Ebû’d-Dehdah

“ondan uzaklaştırılacaktır Üstelik onun üzerinde hiçbir kimsenin karşılığı verilmesi” ve bunun için mükâfatlandırması

“gereken bir iyiliği de yoktur.” Yine burada kastedilen kişi Ebû’d-Dehdah’tır.

“Yakında da” Allah onu cennete girdireceği vakit

“elbette razı olacaktır.”

Ancak çoğunluk sûrenin Ebû Bekr (radıyallahü anh) hakkında indiği görüşündedir. Bu görüş İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Abdullah b. ez-Zübeyr ve diğerlerinden de rivâyet edilmiştir. Ebû’d-Dehdah’a dair bir başka haber ile ilgili rivâyeti daha önceden el-Bakara Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir?” (el-Bakara, 2/245) âyetini açıklarken (1. başlıkta) zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah ea iyi bilendir.

Leyl 20

Yalnızca en yüce Rabbinin yüzünü aramak için.

Diyanet Vakfı
19, 20, 21. Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o (buna kavuşarak) hoşnut olacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Ancak o, çok yüce Rabbinin rızasını arayarak (bunu yapmıştır).

“Ancak o en yüce” yani alabildiğine yüce

“Rabbinin rızasını arayarak” bu işi yapmaktadır.

Leyl 19

Ve kimsenin onun yanında karşılığı verilen bir nimeti yoktur.

Diyanet Vakfı
19, 20, 21. Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o (buna kavuşarak) hoşnut olacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Üstelik onun üzerinde hiçbir kimsenin, karşılığı verilmesi gereken bir iyiliği de yoktur.

“Üstelik onun üzerinde hiçbir kimsenin karşılığı, verilmesi gereken bir iyiliği de yoktur.” Yani o, herhangi bir nimet ve iyiliğe karşılık vermek maksadı ile tasadduk etmiyor.

Leyl 18

Malını arınmak için verendir.

Diyanet Vakfı
17, 18. Temizlenmek üzere malını hayra veren iyiler ondan (ateşten) uzak tutulur.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki malını temizlenmek için veren, çok sakınan kimse ise ondan uzaklaştırılacaktır.

“Halbuki malını temizlenmek için veren” yani Allah tarafından arınmak isteyen, bu yolla riyakarlıkta bulunmak ya da yaptıkları yayılsın istemeyip, aksine yüce Allah’ın rızasını arayarak tasaddukta bulunan, (çok sakınan) takva sahibi olup korkan

“kimse ise ondan uzaklaştırılacaktır.” Oradan uzak kalacaktır.

İbn Abbâs dedi ki: Burada maksat, Ebû Bekr (radıyallahü anh)’dır. O cehenneme girmekten uzak tutulacaktır. Bu şekildeki takva sahibi

“malını temizlenmek için vermek” ile de nitelendirilmiştir.

Bazı meani bilginleri şöyle demişlerdir: Yüce Allah:

“çok sakınan” ile

“o en bedbaht olan” buyrukları ile “sakınan kimse” ile “bedbaht olan kimse”yi kastetmiştir. Tarafe’nin şu beyitinde olduğu gibi:

“Birtakım kimseler ölmemi temenni ettiler ve eğer ölürsem ben

Elbetteki bu tek başıma izlediğim bir yol değildir.”

Görüldüğü gibi; “Ef’ale” veznindeki kelimeler; “Feiyl” yerinde kullanılabilmektedir. Nitekim “kebir: çok büyük” anlamında: “Allahu ekber; Allah en büyüktür” şeklindeki kullanımları da böyledir. Yüce Allah’ın: “Vehuve ehvenu aleyhi”

“Ve bu ona göre daha kolaydır” (er-Rum, 30/27) âyetini “çok kolaydır” anlamında (ef’alu veznindeki ismin fail vezni anlamında kullanılması gibi.)

Leyl 17

Ondan en çok sakınan uzaklaştırılır.

Diyanet Vakfı
17, 18. Temizlenmek üzere malını hayra veren iyiler ondan (ateşten) uzak tutulur.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:18

Leyl 16

O ki yalanladı ve yüz çevirdi.

Diyanet Vakfı
15, 16. O ateşe, ancak yalanlayıp yüz çeviren kötüler girer.

Kurtubi Tefsiri
Oraya yalanlayıp, yüz çeviren o en bedbaht olandan başkası girmez.

“Oraya” Allah’ın peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı

“yalanlayıp” îman etmekten

“yüz çeviren o en bedbaht olandan başkası girmez.” Hararetini, sıcağını duymaz.

Mekhul, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

“Herkes cennete girer, ondan yüz çeviren müstesna.” (Mekhul) dedi ki;

“Ey Ebû Hüreyre! Cennete girmekten kim yüz çevirir ki?” Ebû Hüreyre:

“Yalanlayan ve yüz çeviren kimse”, dedi.

Malik dedi ki: Ömer b. Abdu’l-Aziz bize akşam namazını kıldırdı.

“Yemin olsun örtüp bürüdüğü zaman geceye” (1. âyet) diye okudu.

“İşte Ben sizi oldukça alevli bir ateşi haber vererek korkuttum” âyetine gelince ağlaması tuttu. Ağladığından dolayı bir sonraki âyete geçemedi. Sonra devam etmekten vazgeçerek bir başka sûre okudu.

el-Ferrâ’ dedi ki:

“O en bedbaht olandan başka.” Şanı yüce Allah’ın ilminde bedbaht olduğu bilinenden başka… demektir.

ed-Dahhâk, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Oraya … o en bedbaht olandan başkası girmez.” Umeyye b. Halef ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yalanlayan onun benzeri kimseler kastedilmiştir. Katade dedi ki: Allah’ın kitabını yalanlayıp, Allah’a itaat etmekten yüz çeviren kimse…

el-Ferrâ’ dedi ki: Sözü edilen kimse açık bir hükmü reddederek yalanlayan kimse değil; yerine getirmesi gereken itaatler hususunda kusurlu davranan kimsedir. İşte bu durum yalanlamak olarak değerlendirilmiştir. Nitekim: Filan kişi düşmanla karşılaştı, fakat yalancı çıktı, demeye benzer. Böyle bir ifade, düşmanın arkasına takılmaktan vazgeçip, onu takip etmekten yüz çeviren kimse hakkında kullanılır. (el-Ferrâ’) dedi ki: Ben Ebû Servân’ı şöyle derken dinledim: Numeyroğullarının ciddiyet ve gayretleri yalan çıkmaz. Yani onlar düşmanla karşılaştıklarında savaşta dirençlerini gösterir ve geri dönmezler. Şanı yüce Allah’ın:

“Onun gerçekleşmesini yalanlayacak yoktur.” (el-Vakıa, 56/2) âyeti da böyledir. Âyet o bir gerçektir demektir.

Selm b. el-Hasen’i de şöyle derken dinledim: Ebû İshak ez-Zeccâc’ı şöyle derken dinledim: Mürcie fırkasının mürcieci görüşü kabul etmelerine delil gösterdikleri âyet budur. Buna dayanarak onlar cehenneme ancak kâfir bir kimse girer, iddiasında bulunmuşlardır. Çünkü şanı yüce Allah:

“Oraya yalanlayıp, yüz çeviren ve en bedbaht olandan başkası girmez.” diye buyurmuştur. Halbuki durum zannettikleri gibi değildir. Bu, nitelikleri belirtilen muayyen bir ateştir. İşte bu ateşe ancak yalanlayıp, yüz çeviren kimseler girecektir. Cehennemliklerin ise farklı konumları vardır. Bunlardan birisi münafıkların varacakları yer olan cehennem ateşinin en aşağı tabakasıdır. Şanı yüce Allah’ın tehdit ettiği herbir azâb türü ile azablandırması mümkündür. Yine yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz Allah kendisine eş koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder.” (en-Nisa, 4/48 ve 116)

Eğer şirk koşmayan herkese azâb edilmeyecek olsaydı, yüce Allah’ın:

“Ondan başkasını ise dileyeceğine mağfiret eder” âyetinin hiçbir faydası olmaz ve

“ondan başkasını… mağfiret eder” ifadesi büsbütün anlamsız bir söz olurdu.

ez-Zemahşerî dedi ki: Âyet-i kerîme, müşriklerden büyük bir kimse ile mü’minlerden büyük bir kimsenin iki hali arasında bir karşılaştırma yapmak hususunda vârid olmuştur. Her ikisinin birbiriyle çelişki arzeden niteliklerini en ileri derecede ortaya koymak istemiştir. O bakımdan

“en bedbaht” diye buyurularak sadece onun cehennem ateşini boylayacağı ifade edilmiştir. Sanki ateş yalnızca onun için yaratılmış gibidir. Ayrıca

“çok sakınan” diye buyurularak cennetin ona has olduğu belirtilmiştir. Sanki cennet yalnız onun için yaratılmış gibi. Bu ikusinden birisinin Ebû Cehil ya da Ümeyye b. Halef ile diğerinin Ebû Bekr (radıyallahü anh) olduğu söylenmiştir.

Leyl 15

Ona yalnızca en bedbaht olan girer.

Diyanet Vakfı
15, 16. O ateşe, ancak yalanlayıp yüz çeviren kötüler girer.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:16

Leyl 14

Artık sizi alevlenen bir ateşle uyardım.

Diyanet Vakfı
(Ey insanlar!) Alev alev yanan bir ateşle sizi uyardım.

Kurtubi Tefsiri
İşte Ben, sizi oldukça alevli bir ateşi haber vererek korkuttum,

“İşte Ben, sîzi oldukça alevli” alev alev yanan

“bir ateşi haber vererek korkuttum” sakındırdım.

“Telezzâ”

“Oldukça alevli” lâfzının aslı: “Tetelezzâ” dır. Ubeyd b. Umeyr, Yahya b. Ya’mer ve Talha b. Mûsarrif’in kıraati budur.

Leyl 13

Şüphesiz, ahiret de dünya da bize aittir.

Diyanet Vakfı
12, 13. Doğru yolu göstermek bize aittir. Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.

Kurtubi Tefsiri
Ahiret de, dünya da elbetteki Bizimdir.

“Âhiret de, dünya da elbetteki Bizimdir.” Burada

“âhiret” cennet,

“ilk” de dünya (mealde olduğu gibi) demektir. Atâ da İbn Abbâs’tan böylece rivâyet etmiştir. Yani dünya da, âhiret de Allah’ındır.

Ebû Salih ise İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Dünya ve âhiretin sevabı (Bize aittir.) Bu da yüce Allah’ın:

“Kim dünya sevabını isterse bilsin ki dünyanın da, ahiretin de sevabı Allah’ın katındadır.” (en-Nisa 4/134) âyetini andırmaktadır. Dünya ve ahireti onlara sahib olmayan bir kimseden isteyenler, elbetteki izlemeleri gereken doğru yolu kaybetmişler demektir.

Leyl 12

Şüphesiz, doğru yolu göstermek bize aittir.

Diyanet Vakfı
12, 13. Doğru yolu göstermek bize aittir. Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.

Kurtubi Tefsiri
Hidayete iletmek, şüphesiz ki Bize aittir.

“Hidâyete iletmek şüphesiz ki Bize aittir.” Yani hidayet yolunu sapıklık yolundan ayırdedip açıklamak Bize aittir. Buna göre, burada hidayet ahkâmın açıklanması anlamındadır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Neyin helâl, neyin haram olduğunu, neyin kendisine itaat, neyin masiyet olduğunu açıklamak Allah’a aittir, demektir. Bu açıklamayı da Katade yapmıştır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Kim hidayet yolunu izleyecek olursa, onun yolu(nu doğruya iletmek) Allah’a aittir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Doğru yolu göstermek Allah’a aittir.” (en-Nahl, 16/9) Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’a giden yolu izlemek isterse, o doğru olan yol üzerinde demektir.”

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hidâyete iletmek de, saptırmak da Bize aittir. Burada “saptırmak” sözkonusu edilmemiştir. Yüce Allah’ın:

“Hayır yalnız Senin elindedir” (Al-i İmrân, 3/26) âyeti ile;

“Herşeyin mülk ve tasarrufu O’nun elindedir” (Yûnus, 10/83) âyetinde olduğu gibi. Yine bir başka yerde yüce Allah:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” (en-Nahl, 16/81) diye buyurmaktadır ki, bu elbiseler aynı zamanda soğuktan da korur. Bu açıklamalar da el-Ferrâ’dan nakledilmiştir. Kendisini ilettiğimiz hidayetin mükâfatını vermek Bize aittir, diye de açıklanmıştır.

Leyl 11

Malı ona fayda vermez, aşağı yuvarlandığında.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.

Kurtubi Tefsiri
Alçaldığı zaman malı kendisine fayda vermez.

“Alçaldığı” yani öldüğü

“zaman malı kendisine fayda vermez.”

Adam öldüğü takdirde (aynı kökten): “Radiye’r-raculu, yerdi, raden” “Adam öldü, ölür, ölüm” denilir.

Şair de söyle demiştir:

“Ölüm korkusuyla hevâmı o kadınlardan uzak tuttum.”

Ebû Salih ve Zeyd b. Eslem dedi ki:

“Alçaldığı zaman” cehenneme düştüğü zaman demektir. “(Yüksek yerden düşüp ölen hayvana): el-Mutereddi’ye” ismi da bu kökten gelmektedir. Bir kişi bir kuyuya düştüğü yahutta bir dağdan aşağıya yuvarlandığı takdirde; “Radiye ve terdâ” denilir. “Mâ edri eyne radiye” Nereye gittiğini bilmiyorum” demektir.

(Âyet-i kerimedeki): “Mâ” “mez” edatının cahd (inkar) anlamında olma ihtimali vardır. Yani malının ona hiçbir faydası olmaz. Azar anlamında istifham (soru) anlamında olma ihtimali de vardır. Yani, o ölüp de cehenneme yuvarlanacağı vakit ona ne fayda verebilecektir?

Leyl 10

Biz de onu zora kolaylaştırırız.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.

Kurtubi Tefsiri
Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız.

“Biz de ona en zor olanı” yani kötülüğü, şerri

“kolaylaştırırız.” İbn Mes’ûd’dan cehennem ateşini (kolaylaştırırız), dediği rivâyet edilmiştir. Bir görüşe göre, Biz ona hayır ve salahın yollarını onları işlemesi kendisine zor gelecek şekilde- zorlaştıracağız. Sabah-akşam meleğin

“Allah’ım, infak edene yaptığı infakın yerini tutacak şeyleri ihsan et, cimrilik edenin malını da telef et” dediğine dair rivâyet az önce geçmiş bulunmaktadır ki; bunu da Ebû’d-Derda rivâyet etmiştir.

Cömertlik Ve Cimrilik:

İlim adamları dedi ki: Gerek bu âyet-i kerîme ile gerek:

“Kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak edenler…” (el-Bakara, 2/3) âyeti, gerek,

“Mallarını gece gündüz, gizli açık infak edenlerin Rabbleri katında mükâfatları vardır…” (el-Bakara, 2/274) âyeti ve buna benzer âyetler ile, cömertliğin ahlakın üstün değerlerinden birisi olduğunu, buna karşılık cimriliğin en bayağı huylardan olduğu sabit olmaktadır.

Cömert demek; verilmesi gerekmeyen yerlerde malını harcayan demek olmadığı gibi cimri de verilmemesi gereken yerde malını harcamayan kimse demek değildir. Aksine cömert verilmesi gereken yerde veren, cimri de verilmesi gereken yerde vermekten uzak duran kimsedir. Verdikleri dolayısıyla ilâhî mükâfat ve övgüyü hakeden herkes, cömerttir. Vermediği için yergi ya da cezayı hakeden herkes de cimridir, Verdikleri dolayısıyla mükâfat ya da övgüyü haketmeyen, buna karşılık yerilmesi gereken bir kimse cömert sayılmaz. Böyle bir kişi yerilen bir savurgan (müsrif)dir. Bu yüce Allah’ın şeytanların kardeşlerinden kıldığı ve hacr altına almalarını gerekli kıldığı savurgan kimselerdendir. Vermediği için herhangi bir ceza ya da yergiyi haketmeyen buna karşılık övülmeyi hakeden bir kimse ise, başkalarının mallarını güzel idare ve isabetli görüşleri dolayısı ile çekip çevirmeye layık olan reşid kimselerdendir.

4- Zorluğu Kolaylaştırmanın Mahiyeti;

el-Ferrâ’ dedi ki: Nasıl olur da yüce Allah;

“Biz de ona, en zor olanı kolaylaştırırız” diye buyurmuştur? Hiç zorlukta kolaylık olur mu? diyen olursa, ona şöyle cevab verilir; Bu gibi ifadelerin uygunluğu yüce Allah’ın:

“Onlara çok acıklı bir azâbı müjdele!” (Âl-i İmrân, 3/21) âyetine benzemektedir. Halbuki müjde aslında sevinçli ve sevindirici şeyler hakkında sözkonusudur. Eğer bir bölümü hayır, bir bölümü şer olan iki ayrı ifade birarada kullanılacak olursa, müjde her ikisi hakkında da kullanılır. Kolaylaştırmak da aslı itibariyle sevindirici şeyler hakkında sözkonusudur. Bir bölümü hayır, bir bölümü şer iki ifade birarada kullanılacak olursa, kolaylaştırma her ikisi hakkında da kullanılır.

el-Ferrâ” dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Kolaylaştırırız” âyeti, ona bunun imkanlarını hazırlarız, yollarını açarız, demektir. Araplar koyunlar yavruladığı yahut yavrulamaları yaklaştığı takdirde; “Kad yessereti’l-ğanem” derler. Nitekim şair de şöyle demiştir:

“Efendimizdir o ikisi, öyle iddia ederler, halbuki

Onların bizlere efendilik etmeleri koyunlarının (çokça) yavrulamasındandır.”

Leyl 9

Ve en güzeli yalanlarsa.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.

Kurtubi Tefsiri
O, el-Hüsnâ’yı da yalanlarsa,

İbn Ebi Necih Mücahid’den;

“o el-Hüsnâ’yı” yani cenneti

“yalanlarsa” diye açıkladığını rivâyet etmiştir. Yine ondan bir başka senedle gelen rivâyete göre

“o el-Hüsna” la ilahe illallah demektir, dediği rivâyet edilmiştir.

Leyl 8

Fakat kim cimrilik eder ve kendini müstağni görürse.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.

Kurtubi Tefsiri
Amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür,

3- Cimrilik Ve Akıbeti:

“Amma kim cimrilik eder.” Sahib olduğu mal hususunda cimrilik ederek hiçbir hayır harcamada bulunmazsa… Cimriliğe dair açıklamalar ve dünya hayatındaki sonuçlan ile ilgili bilgiler daha önce Al-i İmrân Sûresi’nde (3/180. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Ahirette ise akıbeti bu âyet-i kerimede belirtildiği gibi cehennem ateşidir.

ed-Dahhâk, İbn Abbâs’tan;

“Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ben onun ile Allah’a ve Rasülüne îman etmek arasında engel koyacağım.

Dahhâk’ın rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Âyet-i kerîme Umeyye b. Halef hakkında inmiştir. İkrime’nin, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre de:

“Amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür” âyeti hakkında, kim malı ile cimrilik gösterip, Rabbınden müstağni davranırsa;

“o el-Hüsna’yı da” yani hayır yolunda yaptığı harcamanın yerine başkasının ihsan edileceğini

“yalanlarsa…”

Leyl 7

Biz de onu kolay olana kolaylaştırırız.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).

Kurtubi Tefsiri
Biz de ona kolay olanı kolaylaştırırız.

2- Sağlanacak Kolaylıklar:

“Biz de, ona kolay olanı kolaylaştırırız.” Yani hayrı ve iyilikleri kolaylıkla işlesin diye onu hayrın ve salâhın yollarına irşâd ederiz.

Zeyd b. Eslem:

“Kolay olan”dan kasıt, cennettir demiştir.

Buharî ve Müslim ile Tirmizî de Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Baki’de bir cenaze sebebiyle bulunuyorduk. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi. Oturdu. Biz de onunla birlikte oturduk. Elinde kendisiyle yeri karıştırdığı bir de sopası vardı. Başını semaya kaldırıp, şöyle dedi:

“Gireceği yeri yazılmadık canlı hiçbir nefis yoktur.” Orada bulunanlar:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Biz de hakkımızda yazılmış olana bel bağlamayalım mı? Çünkü mutlu olacakları tesbit edilmiş olan kimseler mutluluk için amel edecektir, bedbaht olacakları tesbit edilmiş kimseler de bedbahtlık için amel edecektir”, dediler. Şöyle buyurdu:

“Hayır, siz amel ediniz. Her(kese yapacağı işler) kolaylaştırılmıştır. Mutlu olacaklardan olan kimselere mutluluğun ameli kolaylaştırılır, bedbaht olacaklardan olanlara da bedbahtlık ameli kolaylaştırılır.” Daha sonra:

“Artık kim verir ve sakınırsa ve o el-Hüsna’yı da doğrularsa Biz de ona kolay olanı kolaylaştırırız. Amma kim cimrilik eder ve kendisini müstağni görür, o el-Hüsna’yı da yalanlarsa Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız” âyetlerini okudu. Tirmizî’nin lâfzıyla rivâyet bu şekildedir. Tirmizi bu hadis hakkında: Hasen, sahih bir hadistir, demiştir Taberî, Camiu’l-Beyan, XXX, 225; Hatib Bağdadî, Muvaddihu Evhâmi’l-Cem’i ve’t-Tefrik, 1, 131, 132.

Genç iki delikanlı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle sordu:

“Acaba kâlemlerin kuruduğu, hakkında takdirlerin cereyan edip bittiği bir şey uğrunda mı amel ediyoruz, yoksa yeniden (önceden tesbit edilmemiş) bir şey uğrunda mı?” Peygamber şöyle buyurdu:

“Hayır, hakkında kâlemlerin kuruduğu ve takdirlerin tesbit edilmiş olduğu şeyler uğrunda (amel söz konusudur,)” Gençler:

“O halde amel ne diye?” diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu:

“Siz amel ediniz. Çünkü herkese kendisi için yaratılmış olduğu amel kolaylaştırılır.” Bunun üzerine gençler:

“O halde artık biz şu andan itibaren gayret gösterip, amel edeceğiz” dediler.

Leyl 6

Ve en güzeli doğrularsa.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).

Kurtubi Tefsiri
Ve el-Hüsnâ’yı da doğrularsa,

“el-Hüsna’yı” yani yaptığı bağışların Allah tarafından yerine başkalarının verileceğini

“da doğrularsa Biz de ona kolay olanı kolaylaştırırız.”

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir,- Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Kulların sabaha eriştiği ve iki meleğin inerek onlardan birisinin: “Allah’ım infak edene, infak ettiğinin yerini tutacak ihsanda bulun”; diğerinin: “Allah’ım eli sıkılık edenin de mal varlığını telef et”, demedikleri hiçbir gün yoktur.” Buhârî, II, 522; Müslim, II, 700; Müsned, II, 305, 347, V, 197.

Ebû’d-Derda tarafından rivâyet edilen bir hadise göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Güneşi batan herbir gün mutlaka güneşin her iki tarafına insanlarla cinler dışında Allah’ın bütün yarattıklarının işitecekleri şekilde yüksek sesle şöylece seslenen iki melek gönderilir: Allah’ım, infak eden kimseye infak ettiğinin yerini tutacak şeyler ihsan et, cimrilik edenin malını da telef et.” İbn Hibban, Sahih, II, 462, VIII, 121; Hâkim, Müstedrek, II, 482; Müsned, V, 197, Tayalisî, Müsned, I, 131; Taberani, Evsat, III, 189.

İşte bu hususta yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Artık kim verir ve sakınırsa…” âyetlerini indirdi.

Tefsir âlimleri de şöyle demişlerdir:

“Artık kim” darlık içinde bulunanlara

“verir…” Katade dedi ki: Üzerindeki Allah’ın hakkını verirse demektir, el-Hasen: Kalbinden tasdik ile samimiyetle verirse,

“Ve o el-Hüsnâ’yı da doğrularsa”; lâ ilahe illallah’ı tasdik ederse. Bu açıklamayı ed-Dahhâk, es-Sülemi ve yine İbn Abbâs yapmıştır, Mücahid, cenneti (tasdik ederse) diye açıklamıştır. Delili yüce Allah’ın:

“İhsanda bulunanlara el Hüsna ve daha da fazlası vardır…” (Yûnus, 10/26) âyetidir.

Katade de: Yüce Allah’ın kendisini mükâfatlandıracağına dair vaadini tasdik ederse, diye açıklamıştır. Zeyd b. Eslem namazı, zekatı ve orucu tasdik ederse, el-Hasen verdiklerinin yerine başkalarının ihsan edileceğini tasdik ederse; diye açıklamıştır ki, bu sonuncusu Taberi’nin de tercih ettiği açıklamadır. Bu açıklama İbn Abbâs’tan da az önce nakledilmiş idi. Hepsi anlam itibariyle birbirine yakındır. Çünkü hepsi de cennetin kendisi olan verilecek mükâfata raci’dir.

Leyl 5

Ama kim verir ve sakınırsa.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).

Kurtubi Tefsiri
Artık kim verir ve sakınırsa,

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- İnfak Ve Takva:

“Artık kim verir ve sakınırsa” âyeti hakkında İbn Mes’ûd dedi ki: Bu âyetle Ebû Bekir (radıyallahü anh) kastedilmektedir. Genel olarak bütün müfessirler de böyle demişlerdir. Amir b. Abdullah b. ez-Zübeyr’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ebû Bekir müslüman olmaları karşılığında pekçok kocakarı ve kadın azad ederdi. Ebû Kuhafe ona şöyle dedi:

“Evladım, keşke (bunların yerine) güçlü, kuvvetli, seni koruyacak, seninle beraber direnip, yanında yer alacak, yiğit erkekler azad etseydin (daha iyi olmaz mıydı?)” Ebû Bekir dedi ki:

“Babacığım! Benim belirli bir maksadım vardır.”

İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre; yüce Allah’ın:

“Artık kim verir” âyeti; karşılıksız olarak infak eder

“ve sakınırsa” yüce Allah’ın yasak kıldığı şeylerden uzak kalırsa demektir.

Leyl 4

Şüphesiz, sizin çabanız çeşit çeşittir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. (Karanlığı ile etrafı) bürüyüp örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki işleriniz başka başkadır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz sizin yapıp ettikleriniz çeşit çeşittir.

“Şüphesiz sizin yapıp ettikleriniz çeşit çeşittir.” Bu âyet, yeminin cevabıdır. Yâni sizlerin amelleriniz farklı farklıdır.

İkrime ve diğer müfessirler şöyle demişlerdir: Buradaki “sa’y (yapıp etmek)” amel demektir. Kimisi kendisini kurtarmak için çalışır, kimisi nefsini helâk etmek için çalışır. Buna Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti da delil teşkil etmektedir: “Sabah olunca insanlar iki türlü olarak yola koyulurlar. Kimisi kendi nefsini satın alır ve onu azad eder, kimisi nefsini satar ve onu helâk eder.” İbn Hibban, Sahih, X, 372, XII, 378; Hâkim, Müstedrek, IV, 468; Taberanî, Evsat, III, 140. IV, 378; Müsned, III, 321, 399.

“Şettâ”

“Çeşit çeşit” lâfzının tekili, “Şetit” şeklindedir- Tekil olan: “Merid” “Hasta” lâfzının çoğulunun; “Marad” diye gelmesi gibi.

Farklı şeylere bu ismin verilişi birbirleri arasındaki uzaklıktan dolayıdır. Yani şüphesiz sizin amellerinizin kimi kiminden uzaktadır. Zira amellerinizin bir kısmı sapıklık, bir kısmı hidayettir. Bu da şu demektir: Kiminiz mü’mindir iyidir, kiminiz kâfir ve günahkârdır, kiminiz itaatkâr, kiminiz isyankârdır.

“Çeşit çeşittir.” Yani göreceği karşılıklar farklı farklıdır. Sizden kiminiz cennet ile mükâfatlandırılacak, kiminiz cehennem ateşi ile cezalandırılacaktır.

Huy ve ahlâk itibariyle farklı farklıdır anlamındadır, diye de açıklanmıştır. Kiminiz merhametli, kiminiz katı, kiminiz tahammülkâr, kiminiz hiddetli, kiminiz cömert, kiminiz cimri ve buna benzer huylara sahiptir.

Leyl 3

Erkeği ve dişiyi yaratana.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. (Karanlığı ile etrafı) bürüyüp örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki işleriniz başka başkadır.

Kurtubi Tefsiri
Erkeği de, dişiyi de yaratana ki;

“Erkeği de, dişiyi de yaratana ki…” el-Hasen dedi ki: Âyet şu demektir: Erkeği ve dişiyi yaratana da yemin olsun. Böylelikle Allah, kendi zatına yemin etmiş olur. Erkeği ve dişiyi de yarattı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Daha önceden de geçtiği üzere buradaki; “Mâ” mastar anlamını vermek içindir. Mekkeliler, gök gürültüsüne hitaben: “Subhâne mâ sebbehte lehu” “Senin kendisini tesbih ettiğinin şanı ne yücedir” derler. Bu durumda bu lâfız “Men” “Kimse” anlamındadır. Ebû Ubeyde ve başkalarının görüşü budur. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Manası: “Vemâ haleka mine’z-zekeri ve’l-unsâ” “Erkek ve dişi türünden yaratmış olduğu herşeye (yemin olsun)” şeklinde olduğu da söylenmiştir ki; bu durumda “Min” takdir edilmektedir. Yüce Allah, böylece kendisine itaat eden peygamberlerine ve gerçek dostlarına yemin etmiş olur. Onlara yemin etmesi de onlara bir ikram ve bir şeref olsun diyedir.

Ebû Ubeyde dedi ki:

“Yaratana” âyeti yaratan kimse, demektir. Aynı şekilde

“Semaya ve onu bina edene” (eş-Şems, 91/5) âyeti ile

“Herbir nefse ve onu düzenleyene” (eş-Şems, 91/7) âyetinde de böyledir. Bu durumda, “Mâ” lâfzı, “Men” Kimse, …en” anlamındadır.

İbn Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre o: “Ve’n-nehâri izâ tecellâ ve’z-zekera ve’l-unsâ” “Ağarıp açıldığı zaman gündüze, erkeğe ve dişiye” diye okur; “Vemâ haleka” “Yaratan” lâfzını düşürürmüş.

Müslim’in Sahih’inde Alkame’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Şam’a geldik, bize Ebû’d-Derda geldi. O:

“Aranızda bana Abdullah’ın kıraati ile okuyacak olan kimse var mı? ” dedi. Ben:

“Evet ben okuyabilirim”, dedim. Abdullah’ı şu;

“Yemin olsun örtüp bürüdüğü zaman geceye” âyetini nasıl okuduğunu işittin?” diye sordu. Ben dedim ki:

“Onu

“Yemin olsun örtüp bürüdüğü zaman geceye… erkeğe ve dişiye” diye okurken duydum.” (Ebû’d-Derda) dedi ki:

“Allah’a yemin olsun ki, ben de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bunu böylece okurken duydum, fakat bunlar benim; “Vemâ haleka” “yaratana” diye okumamı istiyorlar, bense onlara uymuyorum.” Müslim, I, 565; Tirmizi, V, 191; Müsned, VI, 451

Ebû Bekr el-Enbârî dedi ki: Bize Muhammed b. Yahya el-Mervezî anlattı, dedi ki: Bize Muhammed anlattı dedi ki: Bize Ebû Ahmed ez-Zübeyrî anlattı, dedi ki: Bize İsrail, Ebû İshak’dan, o Abdu’r-Rahmân b. Yezid’den, o Abdullah’tan rivâyetle dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana

“Çünkü şüphesiz ki Allah’tır hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan” (ez-Zariyat 51/58) anlamındaki âyet-i kerimeyi “İnni ene’r-râziku zu’l-kuvveti’l-metin” “Şüphesiz ki benim hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan” diye okuttu. Ebû Bekr (el-Enbari) dedi ki: İcmaın her iki hadiste belirtilenlere muhalif olması dolayısıyla reddolunrnuşlardır. Ayrıca Hamza ve Âsım, Abdullah b. Mesud’dan müslüman cemaatin benimsediği şekildeki kıraati de rivâyet etmektedirler. İcmaa muvafık olun iki senede dayanmak, icmaın ve ümmetin muhalefet ettiği tek bir senetteki rivâyet kabul etmekten iyidir. Tek bir kişinin rivâyetine dayanılarak kabul edilen görüşün karşısında ona muhalif cemaatin rivâyeti bulunuyor ise, cemaatin rivâyeti kabul edilir ve tek bir kişinin yaptığı nakil reddedilir. Çünkü o tek kişinin unutması ve yanılması mümkündür. Şayet Ebû’d-Derda’dan gelen bu hadis sahih ise, ve bu hadisin isnadı makbul ve bilinen bir sened ise diğer taraftan Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer ashab-ı kiram (Allah hepsinden razı olsun) ona muhalefet ediyor ise, elbette hüküm cemaatin rivâyet ettiği gereğince amel etmek ve cemaate ve bütün Müslümanlara nisbetle unutma ihtimali çok daha çabuk olan tek bir kişinin naklettiği rivâyeti reddetmek gerekir.

“Erkek ve dişi” ile neyin kastedildiği hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre; kastedilen Âdem ile Havva’dır. Bu açıklamayı İbn Abbâs, el-Hasen ve el-Kelbî yapmıştır.

İkinci görüşe göre Âdem oğullarından olsun, hayvanlardan olsun, bütün erkekler ve dişileri kastetmiştir. Çünkü yüce Allah, onların türünden olan bütün erkek ve dişilerin yaratıcısıdır. Yüce Allah’ın dostu ve O’na itaat etmek gibi özellikleri dolayısıyla Âdem oğullarının bütün erkek ve dişilerinin kastedildiği, hayvanların kastedilmediği de söylenmiştir.

Leyl 2

Gündüze, ortaya çıktığında.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. (Karanlığı ile etrafı) bürüyüp örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki işleriniz başka başkadır.

Kurtubi Tefsiri
Ağarıp açıldığı zaman gündüze,

“Ağarıp açıldığı zaman gündüze.” Açıldığı, netleştiği, göründüğü, gece karanlığından aydınlığı açık seçik bir şekilde farkedildiği zaman.

Leyl 1

Geceye, örtüp kapladığında.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. (Karanlığı ile etrafı) bürüyüp örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki işleriniz başka başkadır.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun örtüp bürüdüğü zaman geceye,

“Yemin olsun örtüp bürüdüğü zaman geceye.” Yüce Allah, burada -bilindiğinden ötürü- beraberinde herhangi bir mef’ûlü sözkonusu etmemiştir. Gündüzü örtüp bürüdüğü zaman, diye açıklandığı gibi, yeri, mahlukatı; karanlığıyla herşeyi örtüp bürüdüğü … diye de açıklanmıştır. Said, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Allah’ın ilk yarattığı nûr ve karanlıktır. Sonra onları birbirinden ayırdı. Karanlığı, geceleyin siyah ve karanlığı ile örtücü kıldı. Gündüzü de aydınlık ve görmeyi sağlayacak şekilde gündüzün kıldı.

Şems 15

O, sonucundan korkmadı.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15. Semud kavmi azgınlığı yüzünden (Allahın elçisini) yalanladı. Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) atıldığında, Allahın Resulü onlara: «Allahın devesine ve onun su hakkına dokunmayın!» dedi. Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felaket gönderdi de hepsini helak etti. (Allah, bu şekilde azap etmenin) akıbetinden korkacak değil ya!

Kurtubi Tefsiri
Ve O, bunun sonucundan korkmaz.

Yani yüce Allah; herhangi bir kimsenin helâk edilişinin sorumluluğu, gelir kendisini bulur diye, korkmaksızın onlara bu işi yaptı. Bu açıklamayı İbn Abbâs, el-Hasen, Katade ve Mücahid yapmıştır.

“Ukbâhâ”

“Bunun sonucu” lâfzındaki “he” “bu” zamiri yapılan işe racidir.

Peygamber efendimizin: “Men iğtesele yevme’l-cumuati fihâ veni’met” “Kim cuma günü gusledecek olursa, o ne güzel ve ne iyi bir iş yapmış olur.” “Gusledecek” yerine “abdest alacak” lâfzıyla: Tirmizî, II, 369; Dârimi, I, 434; Ebû Davud, I, 97; Nesâî, III, 94; İbn Mace, I, 347; Müsned, V, 8, 11, 16, 22; Tayalisi, Müsned, I, 192. demesindeki “zamir”in yapılan işe raci olması gibidir,

es-Süddi, ed-Dahhâk ve el-Kelbî şöyle demişlerdir; Zamir deveyi kesene racidir. Yani o deveyi kesen kişi yaptığı işin akibetinden korkmadı. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır. İfadede takdim ve tehir vardır ki bunun anlamı şudur: Onların en bedbahtları onun akıbetinden korkmaksızın kalkıp gittiğinde…

Şöyle de açıklanmıştır: Allah’ın Rasûlü Salih, kavminin helâk edilmesinin akıbetinden korkmadı, onların azabından kendisine birtakım zararların geleceğinden çekinmedi. Çünkü o kendilerini korkutup uyarmıştı. Yüce Allah da kavmini helâk edince onu kurtarmıştı:

Nâfi’ ve İbn Amir

“korkmaz” âyetinin başındaki olumsuzluk lâfzını “fe” ile; “Felâ” diye okumuştur. Daha güzel olan şekil budur. Çünkü bu, birinci anlam ile alakalıdır. Yani yüce Allah, onların helâk ediliş akıbetinden korkmaz. Diğerleri ise “vav” ile okumuşlardır. Bu da ikinci anlama daha uygun düşmektedir. Kâfir yaptığı işin akıbetinden korkmaksızın (bu işi yaptı), demektir.

İbn Vehb ve İbnu’l-Kasım, Mâlik’ten naklen şöyle dediler: Malik bize dedesine ait bir mushaf çıkardı. Osman b. Affan’ın halifeliği döneminde sair mushafları yazdığı vakit, kendisinin de bu mushafı yazmış olduğunu söyledi. Orada;

“Ve o… korkmaz” âyetini “vav” ile; “Velâ yehâfu” diye yazılı olduğunu gördü. Mekkelilerin ve Iraklıların mushaflarında bu böylece “vav” iledir. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de onların mushaflarına uyarak bu şekli tercih etmişlerdir.

Şems 14

Fakat onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bu yüzden Rableri, günahları sebebiyle üzerlerini yerle bir etti ve dümdüz etti.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15. Semud kavmi azgınlığı yüzünden (Allahın elçisini) yalanladı. Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) atıldığında, Allahın Resulü onlara: «Allahın devesine ve onun su hakkına dokunmayın!» dedi. Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felaket gönderdi de hepsini helak etti. (Allah, bu şekilde azap etmenin) akıbetinden korkacak değil ya!

Kurtubi Tefsiri
Fakat onlar onu yalanladılar, sonra da onu (o deveyi) kestiler. Bunun üzerine Rabbleri günahları sebebiyle onlara azâb gönderiverdi ve hepsini bir yaptı.

Semûd kavmi, mucize olarak dişi devenin kendilerine verilmesini teklif edince (yüce Allah da) onlar için o deveyi kayadan çıkartınca pınarlarından kendilerinin su içmesi için belli bir gün ve deve için de bir gün su içme günü olarak tahsis edildi. Fakat bu kendilerine ağır geldi.

“Fakat onlar onu” Yani Salih (aleyhisselâm)’ı

“yalanladılar.” “Eğer sizler bu deveyi kesecek olursanız azaba uğratılacaksınız” şeklindeki sözlerinin yalan olduğunu söylediler.

“Sonra da onu kestiler.” Yani o deveyi en bedbaht olanları kesti. Kesme işi hepsine izafe edildi. Çünkü onlar da onun yaptığı işe razı olmuşlardı. Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre; küçükleri, büyükleri, erkekleri ve kadınları ile ona tabi olmadıkça o dişi deveyi kesmedi. el-Ferrâ” dedi ki: O dişi deveyi iki kişi kesmişti.

Araplar da: “Hazâni efdalu’n-nâsi ve hazâni hayru’n-nâsi ve hazihi’l-mer’etu eşka’l-kavm” “Bu iki kişi insanların en faziletlileri, bu ikisi insanların en hayırlıları, bu kadın kavmin en bedbahtıdır” derler (ve tesniye olarak kullanmaları gereken lâfızları müfred kullanırlar). Bundan dolayı; burada yüce Allah -tesniye olarak: “Eşkâhâ” diye buyurmamıştır.

“Bunun üzerine Rabbleri günahları sebebiyle onlara azâb gönderiverdi.” Küfür, yalanlamak ve deveyi kesmek şeklindeki günahları sebebiyle Allah onların üzerine azabını göndererek onları helâk etti.

ed-Dahhâk’ın, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o şöyle demiştir:

“Onlara azâb gönderiverdi.” Rabbleri günahları, suçlan sebebi ile (yurtlarını) üzerlerine yıktı.

el-Ferrâ” dedi ki; “Demdeme” “Sarstı, zelzeleye uğrattı” demektir. “Ed-demdemetu”nun gerçek anlamı “azâbın kat kat edilmesi ve tekrarlanması”dır. “Dememtu ale’ş-şey’” “O şeyin üzerine abandım, kapandım” denilir. “Dememe ale’l-kabra” “Üzerine kapıyı örttü, kapattı” denilir. “Nâkatun medmumetun” “Çokça yağlanmış, yağ toplamış dişi deve” demektir. İşte harfler birbirlerine mutabık olarak tekrarlanacak olursa; “Demdemet” denilir, “Ed-demdemetu” “Kökten, toptan helâk edip, imha etmek” demektir. Bu açıklamayı el-Müerric yapmıştır. es-Sıhah’ta. şöyle denilmektedir: “Demdemtu’ş-şey’e” “O şeyi yere yapıştırdım, kırıp döktüm, ufaladım” demektir. “Demdemallahu aleyhim” “Allah onları helâk etti” anlamındadır.

el-Kuşeyri dedi ki: “Demdemtu ale’l-meyyiti’t-turâbe” “Ölünün üzerine toprağı yığıp, düzelttim” anlamındadır, denilmiştir. Buna göre, yüce Allah’ın:

“Onlara azâb gönderiverdi” onları helâk edip, onları toprak altında bıraktı, demektir.

“Ve hepsini bir yaptı.” Yeri üzerlerine dümdüz etti. Birinci açıklamaya göre

“hepsini bir yaptı.” Yani onların helakini eşit kıldı (hepsi eşit olarak helâk edildi.) Çünkü gelen çığlık onları helâk etmiş, küçükleriyle büyükleriyle onları mahvetmişti.

İbnu’l-Enbari dedi ki: “Demdeme” “Gazab etti” demektir. “Ed-demdemetu” “Kişiyi rahatsız eden, dehşete düşüren söz” demektir. Bazı dilcilerin dediklerine göre; “Ed-demdemetu” “Devamlı kılmak” demektir. Araplar: “Nâkatun medmemetun” “Oldukça semiz dişi deve” derler.

Bir açıklamaya göre;

“Ve hepsini bir yaptı” üzerlerine azâbı indirmek bakımından küçükleriyle büyükleriyle, zayıflarıyla güçlüleriyle, erkekleriyle dişileriyle birbirine eşit ve müsavi kıldı, demektir.

İbnu’z-Zübeyr bu lâfzı; diye okumuştur. Bunlar iki ayrı söyleyiştir, denildiği gibi.

Şems 13

Onlara Allah’ın elçisi dedi: “Allah’ın devesine ve içmesine karışmayın.”

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15. Semud kavmi azgınlığı yüzünden (Allahın elçisini) yalanladı. Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) atıldığında, Allahın Resulü onlara: «Allahın devesine ve onun su hakkına dokunmayın!» dedi. Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felaket gönderdi de hepsini helak etti. (Allah, bu şekilde azap etmenin) akıbetinden korkacak değil ya!

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın Rasûlü onlara şöyle demişti: “Allah’ın devesinden ve su içmesini engellemekten sakının.”

“Allah’ın Rasûlü” Salih (aleyhisselâm)

“onlara şöyle demişti: Allah’ın devesinden” âyetindeki; “Nâkatun” “Deve” lâfzı tahzir (sakındırmak) dolayısıyla nasbedilmiştir. (Sakının, demektir.)

Bir kimsenin: “El-esed, el-esed, ve’s-sabiyy, es-sabiyy, ve’l-hizâr, el-hizâr” “Arslandan arslandan (sakm), çocuğa çocuğa (dikkat et). Dikkatli ol, dikkatli ol” demeye benzer. Allah’ın devesinden yani onu kesmekten sakının, demektir. Allah’ın devesini bırakın, ona ilişmeyin, anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“İşte size bir mucize olmak üzere Allah’ın dişi devesi! Onu bırakın, Allah’ın arzında otlasın. Ona kötülükle dokunmayın. Sonra sizi acıklı bir azâb yakalar.” (el-Araf, 7/73)

“Ve onun su içmesinden sakının!” Yani onun su içmesine ilişmeyin! Bırakın suyunu içsin. Buna dair açıklamalar da daha önce eş-Şuara Sûresi’nde (26/155-156 âyetlerinin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a harndolsun. Aynı şekilde

“İktarabeti’s-Saatu; kıyâmet yaklaştı” Sûresinde (el-Kamer, 54/27-32. âyetlerin tefsirinde) de geçmiş bulunmaktadır.

Şems 12

En bedbahtları kalktığında.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15. Semud kavmi azgınlığı yüzünden (Allahın elçisini) yalanladı. Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) atıldığında, Allahın Resulü onlara: «Allahın devesine ve onun su hakkına dokunmayın!» dedi. Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felaket gönderdi de hepsini helak etti. (Allah, bu şekilde azap etmenin) akıbetinden korkacak değil ya!

Kurtubi Tefsiri
Onların en bedbahtları kalkıp gittiği zaman.

“Onların en bedbahtları” dişi deveyi kesmek üzere

“kalkıp gittiği zaman.” Bu şahsın ismi Kudâr b. Sâlif imiş. Buna dair açıklamalar ve tek kişi mi yoksa bir topluluk mu olduğuna dair bilgiler daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Buhârî’de Abdullah b. Zemea’dan gelen rivâyete göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı hutbe irad ederken dinlemiş. Bu sırada dişi deveyi ve onu keseni sözkonusu etmiş. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuş:

“Onların en bedbahtları güçlü, kuvvetli, zorba, fesad çıkartıcı, kabilesi arasında korunup kollanan bir kişi olan en bedbahtları -ki Ebû Zemea’ya benzerdi- kalkıp gittiği zaman…” diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu hadisi Müslim de rivâyet etmiştir. Müslim, IV, 2191; Tirmizi, V, 440; Müsned, IV, 17,

ed-Dahhâk, Ali (radıyallahü anh)’dan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:

“Öncekilerin en bedbahtlarının kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu, Ben:

“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim.

“Dişi deveyi kesendir” diye buyurdu. Sonra:

“Sonrakilerin en bedbhatlarının kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Ben:

“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim,

“Seni öldürecek olan” diye buyurdu. İbn Sa’d. Tabakat, III, 35; Bezzar, Müsned, IV, 254; Ebû Yala, Müsned, I, 377; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 74 -ayrıca, Bezzâr’ın senedinin ceyyid, Ebû Ya’lâ’nınkinin ise leyyin olduğuna işaret etmektedir-; Hatib Bağdadî, Tarihu Bağdad, I, 135.

Şems 11

Semûd, azgınlığıyla yalanladı.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15. Semud kavmi azgınlığı yüzünden (Allahın elçisini) yalanladı. Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) atıldığında, Allahın Resulü onlara: «Allahın devesine ve onun su hakkına dokunmayın!» dedi. Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felaket gönderdi de hepsini helak etti. (Allah, bu şekilde azap etmenin) akıbetinden korkacak değil ya!

Kurtubi Tefsiri
Semûd kavmi, azgınlıkları sebebi ile yalanladı.

“Semûd kavmi, azgınlıkları sebebi ile yalanladı.” O kavmin azgınlığı, isyanda haddi aşmaları idi. Bu açıklamayı Mücahid, Katade ve başkaları yapmıştır. İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre;

“Azgınlıkları sebebi ile” kendilerine vaadolunan azapları demektir. Çünkü o kavme vaadolunan azâbın ismi “Tağvâ” idi. Çünkü o azâb onların üzerine tuğyan etmişti (haddi aşarak onları kaplamıştı).

Muhammed b. Ka’b:

“Azgınlıkları sebebi ile” hepsi birlikte (yalanladılar), demektir.

Bunun mastar olduğu ve bu şekilde kullanıldığı da söylenmiştir. Çünkü böylesi âyet sonlarına daha uygun düşmektedir. Aslın: “Bitağyahâ” şeklindedir, ancak “fa’la” veznindeki lâfızların sonu “ye” olduğu takdirde, isimde isim ile sıfat (isim)in birbirinden ayırdedilmesi için “ye”nin “vav’a dönüştürülür şeklinde de açıklanmıştır.

Genelin kıraati “ti” harfi üstün şeklindedir. Ancak el-Hasen, el-Cahderi ve Hammâd b. Seleme mastar gibi “ti” harfini ötreli okumuştur. “Rüc’â, hüsnâ” ve buna benzer mastarlarda olduğu gibi. Bu iki şeklin iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir.

Şems 10

Ve onu kirleten ziyana uğramıştır.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Onu örten ise, muhakkak ziyana uğramıştır.

“Onu temizleyen muhakkak felâh bulmuştur” âyeti, yeminin cevabıdır, “Lekad efleha” “Yemin olsun ki… felâh bulmuştur” anlamındadır. ez-Zeccâc dedi ki: “Lâm”ın hazfedilmesi ifadenin uzaması dolayısı iledir. İfadenin uzamış olması “lâm”ın yerini tutmuş olmaktadır.

Cevabın hazfedilmiş olduğu da söylenmiştir. Güneşe … şuna ve şuna yemin olsun ki; siz mutlaka ölümden sonra diriltileceksinizdir, demektir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Cevabın takdiri: Semûd kavmi, Salih’i yalanladıkları için Allah, onlara azâb gönderdiği gibi, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yalanladıklarından ötürü yemin olsun ki, Allah Mekkelilerin üzerine azabını gönderecektir, şeklindedir.

“Onu temizleyen muhakkak felâh bulmuştur” âyeti; başına tabi bir ifadedir. Çünkü daha önce yüce Allah:

“Sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki” (8. âyet) diye bir istidradda -ara bir konudan sözetmeye- geçmiş bulunmaktadır. Bunun yeminin cevabı ile bir ilgisi yoktur.

İfadede hazf sözkonusu olmaksızın takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani: Onu temizleyen muhakkak felâh bulmuştur. Onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır. Yemin olsun güneşe ve aydınlığına, demektir.

“Onu temizleyen” yani yüce Allah’ın itaat ile nefsini arındırdığı kimse

“muhakkak felâh bulmuştur. Onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır.” Yüce Allah’ın masiyet ile örttüğü nefis ziyana uğramıştır, demektir.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Saptırdığı ve azdırdığı bir nefis hüsrana uğramıştır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Allah’a itaat etmek ve salih ameller işlemek suretiyle kendisini (nefsini) arındıran kimse kurtuluşa ermiş, buna karşılık masiyetlerle nefsini örten kimse de hüsrana uğramıştır. Bu açıklamayı da Katade ve başkaları yapmıştır.

Temizleme (zekat)ın asıl anlamı, artmak ve gelişip çoğalmak demektir. Verimi bol olan mahsûlü anlatmak üzere kullanılan: “Zekâ’z-zer’i” “Mahsûl bollaştı” ifadesi buradan geldiği gibi “hakimin şahidi tezkiyesi” ifadesi de buradan gelmektedir, Çünkü hakim adaletli olduğuna hükmetmekle ve ondan güzel bir şekilde sözetmekle şahidi yüceltmiş olur. Bu anlamdaki açıklamalar yeterli bir şekilde el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/43. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İyilik işleyen, iyi işler yapmak için elini çabuk tutan kimse, nefsini açığa çıkartmış ve yüceltmiş olur. Soylu Araplar başkasından bir şeyler alarak geçinen kimseler tarafından yerleri bilinsin diye yüksekçe yerlerde konaklar, geceleyin gidip gelenler için ateşler yakarlardı. Bayağı kimseler ise mağara ve kovuk gibi yerlerle vadilerin alt taraflarında yerleşirlerdi. Bundan maksatları ise kendilerinden bir şeyler isteyecekler tarafından yerlerinin bilinmemesi idi. İşte ötekiler kendi nefislerini yükseltmiş ve arındırmış oldular. Diğerleri ise kendi nefislerini gizleyip, üstünü kapatmış oldular. İşte günahkar da her zaman için öyledir. Mertliği azdır, kişiliği zayıftır masiyetler işlediğinden ötürü başı önünde eğiktir.

“Onu örten”in onu azgınlığa götüren anlamında olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demiştir:

“Amr kabilesini azgınlaştıran sensin, bundan ötürü onların

Hanımları onlar tarafından yitirilmiş dullar oldular.”

Dilciler şöyle demişlerdir: Bu lâfzın aslı “tedsis”den gelmek üzere: “Dessehâ” şeklinde olup, bu da bir şeyi bir şeyin içinde gizleyip saklamak demektir. Buradaki “sin” harflerinin birisi “ye”ye dönüştürülmüştür. Nitekim: “Kasseytu ezfâri” “Tırnaklarımı kestim” denilmesi de buna benzemektedir.

Oysa bunun aslı -“ye” yerine-: “Kasastu ezfâri” şeklinde “sad”dır. “Tekassasa” fiilini “Tekassâ” diye kullanmaları da buna benzemektedir.

İbnu’l-A’rabî dedi ki:

“Onu örten kimse de muhakkak ziyana uğramıştır” âyeti, kendi nefsini -onlardan olmadığı halde- salihler arasına katan kimse (hüsrana uğramıştır), demektir.

Şems 9

Andolsun, onu arındıran kurtuluşa ermiştir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Onu temizleyen, muhakkak felâh bulmuştur.

Âyetin tefsiri için bak:10

Şems 8

Sonra ona fücurunu ve takvasını ilham edene.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki…

“Sonra da ona… İlham edene ki;” Ona tanıtana ki; demektir. İbn Ebi Necih, Mücahid’den böylece rivâyet etmiştir. Ona günahkârlık ve takva yolunu tanıtan demektir. İbn Abbâs da böyle açıklamıştır. Yine Mücahid’den, ona itaat ve masiyeti tanıtan, diye açıkladığı nakledilmiştir. Muhammed b. Ka’b’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Şanı yüce Allah, kulu hakkında hayır murad ettiği takdirde ona hayır işlemeyi ilham eder, o da hayır işler. Onun hakkında kötülük murad ettiği takdirde ona şerri ilham eder, o da şer işler.

el-Ferrâ” dedi ki:

“Ona… ilham eden” ona hayır yolunu ve şer yolunu bildirip tanıtan demektir. Nitekim yüce Allah:

“Ve Biz ona iki de yol gösterdik.” (el-Beled, 90/10) diye buyurmuştur.

ed-Dahhâk’ın rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: takva sahibi mü’mine takvâsmı, günahkâr olan kimseye de günahkârlığını ilham etmiştir.

Said’den gelen rivâyete göre o, Katade’nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir: O herbir nefse kendisi için günah olanı da, takvâlı olanı da açıklamıştır.

Anlamlar birbirlerine yakındır. Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Sonra da hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki” âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım, Sen benim nefsime takvasını ihsan buyur ve onu tertemiz edip arındır. Sen onu tertemiz edenlerin en hayırlısısın. Sen onun velisisin ve mevlâsısın.” Ebû Abdullah el-Kudâî, Müsnedu’ş-Şihâb, II, 338; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 517; Zeyd b. Erkam’dan, belirtilen ayeti okumaksızın, başka dua cümleleri ile birlikte olmak üzere: Müslim, IV, 2088; Nesâî, VIII, 260, 285; Müsned, IV, 371

Ayrıca bunu Cüveybir, ed-Dahhâk’tan, o İbn Abbâs’tan şöylece rivâyet etmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şu:

“Sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki” âyetini okudu mu, sesini yükseltir ve şöyle derdi: “Allah’ım, sen benim nefsime takvasını ver. Sen hem onun velisi, hem mevlasısın. Sen onu tertemiz edip, arındıranın en hayırlısısın.” Taberani, Kebir, XI, 106.

Müslim’in Sahih’inde Ebû’l-Esved ed-Düeli’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İmrân b. Husayn bana şöyle dedi:

“Sen bugün insanların neler yaptıklarını ve neyin uğrunda didinip durduklarını görüyor musun? Acaba bu geçmiş bir kader olarak haklarında hükme bağlanmış, geçip gitmiş bir şey midir? Yoksa peygamberlerinin kendilerine getirmiş olup haklarında delilin sabit olduğu şeyler türünden gelecekte yapacakları şeyler ile ilgili midir?” Ben:

“Hayır, bu haklarında hükme bağlanmış ve geçip gitmiş bir şeydir”, dedim. Şöyle dedi:

“O zaman bir zülüm olmaz mı?” Ben bundan şiddetli bir şekilde dehşete kapıldım ve:

“Herşeyi Allah yaratmış ve O’nun zatının mülküdür. Ona ne yaptığından dolayı soru sorulmaz, fakat onlara sorulur.” Dedim. Bana şöyle dedi:

“Allah sana rahmetini ihsan etsin. Sana yönelttiğim bu soru ile sadece senin aklını ölçmek istemiştim. Müzeyne’den iki adam Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek:

“Ey Allah’ın Rasülü dediler. Bugün insanların yapıp işledikleri ve uğrunda çabalayıp durdukları şey hakkındaki görüşün nedir? O şeyler hakkında ezelî bir kader gereği olarak hükme bağlanmış ve geçip gitmiş bir şey midir? Yoksa peygamberlerinin kendilerine getirmiş ve kendilerine karşı delilin sabit olduğu, gelecekte karşı karşıya kalacakları hususlar mıdır?” diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu:

“Hayır, aksine bu haklarında geçip gitmiş ve hükme bağlanmış bir şeydir. Yüce Allah’ın Kitabındaki: “Herbir nefise ve onu düzenleyene sonra da ona hem kötülüğü, hem de takvayı ilham edene ki…” âyeti bunu doğrulamaktadır.”

“Kötülük (fücur)” ile

“takva” lâfızları mef’ûlün bih konumunda iki mastardır.

Şems 7

Nefse ve onu düzgün yapana.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Herbir nefse ve onu düzenleyene;

Onun düzenlenmesine, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buradaki: “Mâ” da buna göre mastar anlamını verir. “Onu düzenleyen kimseye” anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu da yüce Allah’tır.

“Nefs” hakkında iki görüş vardır. Birisine göre Âdem’dir, ikincisine göre ise canlı herbir nefistir.

“Düzenledi” âyeti gereği gibi hazırladı, anlamındadır.

Mücahid dedi ki:

“Onu düzenledi” yaratılışını yerli yerince ve son derece mutedil olarak var etti, demektir.

Bütün bu isimler, yemin olarak mecrûrdur. Şanı yüce Allah, zatının varlığına delil teşkil edecek harikulade sanatkârane özellikleri dolayısıyla yaratmış olduğu varlıklara yemin etmiş bulunmaktadır.

Şems 6

Yere ve onu yayana.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Yere ve onu döşeyene;

Döşenmesine, anlamındadır. Onu -az önce zikrettiğimiz gibi- döşeyen kimseye, yani onu yayan kimseye, anlamında olduğu da söylenmiştir. Genel olarak müfessirler bu lâfzı böylece açıklamıştır. Bu da: “Dehâhâ” “Onu döşedi” ile benzer bir anlam ihtiva eder.

el-Hasen, Mücahid ve başkaları da:”Tahâhâ” ile “Dehâhâ” aynı anlamdadır ki; “her taraftan onu yaydı” demektir. “Et-tahv” “Yaymak” demek okıp, fiil: “Tahâ, yethu, tahven” ile “Tahâ, yethi, tahyen” şekillerinde kullanılır, (Yani son harfinin “vav” ya da “ye” oluşuna göre kullanılır.) Ebû Amr’dan nakledildiğine göre; “Taheytu” “Yatıp, uzandım” demektir. İbn Abbâs’tan burada bu lâfzın “onu taksim etti” diye açıkladığı nakledilmiştir, onu yarattı anlamına geldiği de söylenmiştir. Şair de şöyle demiştir:

“Cezime kendisini kimin yarattığını bilemez

O pek yüksek Arş’ın üzerinde de kimin olduğunu.”

el-Maverdî dedi ki: Ondan (yerden) çıkan bitkiler, pınarlar ve hazineler anlamında olması ihtimali de vardır. Çünkü bütün bunlar, üzerinde yaratılmış olan varlıklar için hayat sebebidir. Arapların yemin ederken bazen “Lâ, ve’l-kameri’t-tahiye” diye yemin ettikleri nakledilmiştir. Bu da: “Hayır pek yüksek parıldayan ve yukarıdaki ay hakkı için” demektir. Ebû Amr dedi ki: Adam yerde yürüyüp gittiği vakit; “Taha’r-raculu” denilir. “Mâ edri eyne tahâ” “Nereye gittiğini bilemiyorum” ve: “Tahâ bihi kalbehu” “Hatırından herbir şey geçti” denilir. Alkame de şöyle demiştir:

“Neşeli bir kalb, güzeller arasında alıp gitti seni

Fakat gençlikten azıcık sonra, saçların ağarmaya başladığı bir zamanda.”

Şems 5

Göğe ve onu bina edene.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Semaya ve onu bina edene;

Semanın bina edilmesine… demektir. Buna göre buradaki “Mâ” mastar anlamını veren “mastariye”dir. Yüce Allah’ın: “Bimâ ğaferali Rabbi”

“Rabbimin bana mağfiret etmesini” (Yasin, 36/27) âyeti da böyledir, Bu açıklamayı Katade yapmış, el-Müberred de bunu tercih etmiştir.

Anlamın, onu bina eden kimseye… şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu da el-Hasen ve Mücahid’in görüşüdür. Taberi’nin tercih ettiği açıklama da budur. Onu yaratan ve yükseltene… demek olur ki; bu da yüce Allah’tır.

Hicazlılardan: “Subhâne mâ sebbehat lehu” ifadesi “Subhâne mâ sebbahtelehu” Kendisine tesbih ettiğin zatın şanı ne yücedir!” anlamında kullandıkları nakledilmiştir.

Şems 4

Geceye ve onu örttüğünde.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Onu örtüp kapladığı zaman geceye;

Güneşi örtüp kapladığı ve battığı vakit onun ışığını alıp götürdüğü zaman

“geceye” demektir. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır. Dünyayı karanlıklarla örtüp, bunun sonucunda her tarafı karanlık kaplar, diye de açıklanmıştır. Buna göre zamir, daha önce kendisinden sözedilmemiş bir isme raci olmaktadır.

Şems 3

Gündüze ve onu parlattığında.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Ona parlaklık verdiği zaman gündüze;

Onu açığa çıkardığı zaman demektir. Kimileri -her ne kadar karanlıktan sözedilmediyse de- karanlığı aydınlattığı zaman, diye açıklamıştır. Nitekim “bizim sabahımız soğuktur” demek isterken, sadece “soğuk bir sabah oldu” demek istemek de böyledir. el-Ferrâ”, el-Kelbi ve diğerlerinin görüşü budur. Bazıları da;

“ona parlaklık verdiği” lâfzındaki zamir, güneşe aittir, demiştir. Yani gündüzün ışığı ile güneşin cismi açığa çıkar, görülür. Kays b. el-Hatim’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Bulut altındaki bir güneş gibi göründü bize

Onun bir kaşı (kenarı) göründü ve diğer kaşı(nı) ise cimrilik ed(ip gösterme)di.”

Yer üzerinde bulunan canlılar, görünecek şekilde açığa çıktı, diye de açıklanmıştır. Çünkü bu canlılar geceleyin gizlenip saklanır, gündüzün etrafa yayılırlar. Dünyaya parlaklık vererek açığa çıkardığı zaman, diye de açıklanmıştır. -Her ne kadar kendisinden sözedilmemiş ise de- yeryüzünü aydınlatıp, açığa çıkardı, diye de açıklanmıştır. Bunun bir benzeri de -az önce geçtiği üzere- yüce Allah’ın:

“Nihayet o perdenin arkasına girince” (Sad, 38/32) âyetidir.

Şems 2

Ay’a ve onu izlediğinde.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Arkasından geldiği zaman aya;

Onun peşinden gittiği zaman, demektir. Yani güneş battığı zaman hilal görülür, “Televtu fulânen” “Filanın peşinden gittim” denilir. Katade dedi ki: Bu hilalin görüldüğü gecedir. Güneş battığı vakit hilal görülür. İbn Zeyd dedi ki: Kameri ayın ortasında güneş battığı vakit hemen arkasından ay doğuverir, ayın sonunda ise hemen arkasından batıverir.

el-Ferrâ” dedi ki:

“Arkasından geldi” ondan aldı, demektir. O, bu açıklaması ile ayın (aydınlığını) güneşin ışığından aldığı kanaatini taşıyor gibidir. Bazıları da:

“Arkasından geldiği zaman aya” tam olgunlaşıp, dolunay olduğu ve ışık ve aydınlığında onun gibi olduğu zaman demektir, demişlerdir, ez-Zeccâc da böyle açıklamıştır.

Şems 1

Güneşe ve aydınlığına andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10. Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun güneşe ve aydınlığına;

“Ve aydınlığına” âyetini Mücahid; ışığına ve parlayıp aydınlatmasına demektir, demiştir. Bu ikinci bir yemindir. Şanı yüce Allah, burada aydınlığı güneşin kendisine izafe etmiştir. Çünkü aydınlık, ancak güneşin yükselmesiyle gerçekleşir.

Katade: Parlaklığı diye açıklamıştır. es-Süddî sıcağı demiştir. ed-Dahhâk’ın, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o;

“Ve aydınlığına” âyeti hakkında şöyle demiştir: Yüce Allah, güneşte aydınlığı yaratmış ve onu sıcak olarak var etmiştir. el-Yezidî dedi ki: Bundan maksat (aydınlığının) etrafa yayılmasıdır.

Onun sayesinde görünen ve açığa çıkan herbir yaratık, diye de açıklamıştır. Bu durumda hem güneşe hem de yeryüzündeki bütün yaratılmışlara yemin edilmiş olmaktadır. Bu açıklamayı el-Mâveıdî nakletmiştir.

“Ed-duhâ”

“Aydınlık” lâfzı müennestir. Nitekim: “İrtefeati’d-duhâ” “Güneşin aydınlığı (etrafı aydınlatmak vakti) yükseldi” denilir ki bu da; “Ed-dahv” ile anlatılandan daha ileri bir vakitte gerçekleşir. Bazan müzekker olarak da kullanılabilir. Bu lâfzı, müennes olarak kabul edenler, bunun; “Ed-dahvetu”nun çoğulu olduğu kanaatindedir. Müzekker olarak kabul edenler de “fual” vezninde “surad” “kuş, serçe” ve “nuğar” “kuş yavrusu” türünde isim olduğu kanaatindedir.

Bu lâfız “seher” gibi mütemekkin olmayan bir zarftır. O bakımdan “Lekituhu duhân ve duhân” “Onunla kuşluk vakti karşılaştım” denilir. Eğer içinde bulunduğumuz günün kuşluk vaktini kastedecek olursak; “Duhâ diye tenvinsiz olarak kullanılır.

el-Ferrâ” dedi ki: “Ed-duhâ” “Gündüz” demektir. Katade de böyle demiştir. Ancak Araplarca bilinen, güneş doğup da bunun üzerinden kısa bir süre geçen vakti anlatmak için kullanıldığıdır. Eğer bu daha ileriye gidecek olursa med ile; “Ed-duhâu” denilir. Medsiz olarak bunun günün tamamı olduğunu söyleyenlerin bu görüşü, güneşin ışığının devamından ötürü böyle demişlerdir. Bu, güneşin ışığı yahut sıcağıdır, diyenlerin görüşüne gelince, güneşin aydınlığı ancak güneşin ışığı ile birlikte bulunduğundan dolayıdır. “Duha” güneşin sıcağı anlamındadır diyen kimseler, yüce Allah’ın: “Velâ tedhâ”

“Güneş sıcağını da çekmezsin” (Tâ-Hâ, 20/119) âyetini delil gösterirler ki, sıcaklık seni rahatsız etmeyecektir, anlamındadır.

el-Müberred dedi ki: Bu kelimenin aslı güneşin ışığı demek olan “Edduha” dan gelmektedir. Sonundaki “elif” ise ikinci “ha”dan kalbedilmiştir. “Ed-dahvetu”nun çoğulu; “Dehvâtun, Dehevâtun, Duhân” …diye gelir. Tekilindeki “vav” harfi ikinci “ha”dan kalbedilmiştir. Buna karşılık; “Duhân” şeklindeki “elif ise “vav”dan kalbedilmiştir.

Ebû’l-Heysem dedi ki: “Ed-duha” Gölge”nin zıddı olup yer üzerindeki güneşin ışığına denir. Bunun da aslı; “Ed-duhâ”dır. “Ha” sakin olmakla birlikte “ye” harfini kullanmayı ağır bulduklarından onu “elif”e kalbetmişlerdir.

Beled 20

Onların üzerlerine kapatılmış bir ateş vardır.

Diyanet Vakfı
19, 20. ayetlerimizi inkar edenler ise işte onlar soldakilerdir. Cezaları, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir.

Kurtubi Tefsiri
Üzerlerinde de kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.

“Âyetlerimizi” yani Kur’ân-ı Kerîm’i

“inkâr edenler ise onlar Meş’eme sahiblerinin ta kendileridir.” Yani kitaplarını sol taraflarından alacak olanlardır. Bu açıklamayı Muhammed b. Ka’b yapmıştır. Yahya b. Sellam dedi ki: “Çünkü bunlar bizzat kendilerine uğursuz kimselerdir. ” İbn Zeyd dedi ki: “Çünkü bunlar Âdem (aleyhisselâm)’ın sol tarafından yaratılmışlardır.” Meymun (b. Mihran) da, “çünkü onların bulunacakları yer sol taraftır”, diye açıklamıştır.

Derim ki: Bütün bu görüşleri şöyle bir açıklama bir arada kapsar: Meymene sahibleri cennetliklerdir, Meş’eme sahibleri de cehennemlik olanlardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ashabu’l-Yemin ne şerefli ashabu’l-Yemindir. Dikensiz Arabistan kirazı altında…” (el-Vakıa, 56/27-28) diye buyurduktan sonra:

“Ashabu’ş-Şimal ne bedbaht ashahu’ş-Şimal’dir! Beyinlerine kadar işleyen bir sıcaklıkta (olacaklardır)” (el-Vâkıa, 56/41-42) diye buyurmaktadır. Benzeri diğer âyetler da (bunu açıklamaktadır).

“Mu’sadetun” “Kapatılmış ve kilitlenmiş” demektir. Şair şöyle demiştir:

“Devem Mekke’nin dağlarına özlem duyuyor,

Fakat onun karşısında San’a kapıları kapalı ve kilitli bulunuyor.”

İçinde ne olduğu bilinmeyen, müphem, belirsiz, diye de açıklanmıştır. Dilciler: “Evsadtu’l-bâbe ve evsadtuhu” “Kapıyı kilitledim” derler (yani fiili ilk harfini “vav”lı ya da hemzeli olarak kullanırlar.) Bu fiili: “Evsadtu” “Kilitledim” diyerek kullananlara göre isim, “El-visâdu” gelir. Bunu “Âsedtuhu” diye kullananların kullanışına göre de isim “El-isâdu” …diye gelir.

Ebû Amr, Hafs, Hamza, Yakub, el-Kisai’den eş-Şeyzeri, burada ve

“el-Hümeze” (104/8. âyeti kerîme)de “Mu’sadetun” şeklinde hemzeli, diğerleri ise hemzesiz okumuşlardır. Bu iki okuyuş da iki ayrı söyleyiştir. Ebû Bekr b. Ayyaştan şöyle dediği nakledilmiştir: Bizim (bu lâfzı) “hemzeli” olarak; “Mu’sadetu” diye okuyan bir İmâmımız vardır. Onun bu okuyuşunu duyduğum vakit kulaklarımı tıkamak istiyorum.

Beled 19

Ayetlerimizi inkâr edenler ise sol taraftakilerdir.

Diyanet Vakfı
19, 20. ayetlerimizi inkar edenler ise işte onlar soldakilerdir. Cezaları, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimizi İnkâr edenler ise, onlar, Meş’eme sahiplerinin ta kendileridir.

Âyetin tefsiri için bak:20

Beled 18

İşte onlar sağ taraftakilerdir.

Diyanet Vakfı
17, 18. Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır. İşte bunlar sağdakilerdir.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar, Meymenet sahibleridir.

“İşte bunlar Meymene sahibleridir.” Yani kitapları kendilerine sağ taraflarından verilecek olanlardır. Bu açıklamayı Muhammed b. Ka’b el-Kurazi ve başkaları yapmıştır. Yahya b. Sellam dedi ki: Çünkü onlar kendilerine karşı meymenetli (uğurlu) kimselerdir. İbn Zeyd dedi ki: Çünkü onlar (böyle hareket edenler) Âdem (aleyhisselâm)’ın yemin (sağ) tarafından alınmışlardır. Onların konumları sağda olacaktır, diye de açıklanmıştır ki bu açıklamayı da Meymun b. Mihran yapmıştır.

Beled 17

Sonra da iman edenlerden olup sabrı tavsiye eden ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.

Diyanet Vakfı
17, 18. Sonra iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine acımayı öğütleyenlerden olmaktır. İşte bunlar sağdakilerdir.

Kurtubi Tefsiri
Bundan sonra da, îman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye, merhameti tavsiye edenlerden olmasıdır.

“Bundan sonra da, îman edenlerden… olmasıdır.” Yani köle âzad eden yahut açlığın yaygın olduğu bir günde yemek yediren bir kimse, îman edenlerden yani tasdik edenlerden olmadıkça, o sarp yokuşu aşamaz. Çünkü itaatlerin kabul edilmesinin şartı Allah’a îman etmektir. Allah’a îman olmadıktan sonra infakta bulunmanın faydası yoktur. Aksine yapılan itaatlerin îman ile birlikle olması gerekir. Yüce Allah, münafıklar hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Harcamalarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar Allah’a ve Rasûlüne (inkar ile) kâfir olmuşlardır.” (et-Tevbe, 9/54)

Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü! İbn Cüd’ân cahiliye döneminde akrabalık bağını gözetir, yemek yedirir, esiri kurtarır, köleyi özgürlüğüne kavuşturur, Allah için develeri üzerinde (karşılıksız) yolcuları taşırdı. Bunun ona hiç faydası olur mu?” Peygamber şöyle buyurdu:

“Hayır, çünkü o bir gün olsun, Rabbim din (kıyâmet) gününde bana günahımı bağışla, demedi,” Müslim, 1, 196; Müsned, VI, 93, 120; İbn Hibban, Sahih, II, 40.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Bundan sonra da îman edenlerden… olmasıdır” buyrukları şu demektir: Yani o, bu işleri mü’min olarak yapmış olmalıdır ve vefat edinceye kadar da imanı üzere kalmalıdır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Muhakkak Ben tevbe eden, îman eden ve salih amel işleyip, hidayet üzere olana da çok çok mağfiret ediciyim.” (Taha, 20/82)

Bir diğer açıklamaya göre anlam şudur: Sonra bu işlerin, yüce Allah’ın nezdinde, kendilerine fayda sağlayacağına inanan, îman edenlerden olmasıdır. O, bu yakınlaştırıcı ibadetleri, Allah için yapıp, sonra da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman etmesidir.

Hakim b. Hizam, müslüman olduktan sonra dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bizler cahiliye döneminde birtakım amellerle Allah’a ibadet edip ona yakınlaşmaya çalışıyorduk. Onların bize bir faydası olur mu?” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Geçmişinde işlediğin hayırlar (baki kalmak) üzere müslüman oldun.” Buhârî, II, 521, 773, 896, V, 2233; Müslim, I, 113, 114; Müsned, III, 402

Buradaki; “Summe” “Sonra”nın “vav” “ve” anlamında olduğu da söylenmiştir. “…Ve köle azad eden ve açlığın yaygın olduğu bir günde yemek yediren bu kimse, îman edenlerden idi(dir)” demektir.

“Birbirlerine” karşılıklı olarak

“sabrı tavsiye” yaratılmışlara

“merhameti tavsiye edenlerden olmasıdır.” Onlar, bunu yaptıkları takdirde, yetime de, yoksula da merhametli olurlar, şefkat duyarlar.

Beled 16

Veya toprağa yapışmış bir yoksulu.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.

Kurtubi Tefsiri
Veya toprak döşenen bir miskine

Beled 15

Yakını olan bir yetimi.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.

Kurtubi Tefsiri
Akrabalığı olan bir yetime.

“Akrabalığı” yakınlığı

“olan bir yetime.”

“Fulânun zu karabeti ve zu mekrabeti” “Filan kişi benim akrabamdır, benimle akrabalığı vardır” denilir.

Bu âyet, bize akrabaya verilen sadakanın akraba olmayana verilen sadakadan daha faziletli olduğunu öğretmektedir. Nitekim bakıcısı olmayan bir yetime verilecek olan sadaka, kendisine bakacak kimseleri bulunan bir yetime verilen sadakadan daha faziletlidir.

Dilciler

“yetime”e bu ismin veriliş sebebinin, onun güçsüzlüğü olduğunu söylerler. Çünkü kişi zayıf düşecek olursa: “Yetume’r-raculu yutmâ” “Adam zayıf düştü” denilir (ve “yetim” ile aynı kökten gelen fiil kullanılır.) Belirtildiğine göre; insanlar arasında

“yetim” baba tarafından olur. Hayvanlar arasında ise anne tarafındandır. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/83. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bazı dilciler, ise yetim, anne-babası ölmüş kimsedir, demişlerdir. Kays b. el-Mülavvah da şöyle demiştir:

“Yetim bir kimse annesiz, babasız kalışını yüce Allah’a nasıl şekva ediyorsa,

Leyla’nın yokluğunu ben de yüce Allah’a öylece şekva ediyorum.”

Beled 14

Yahut açlık gününde doyurmaktır.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.

Kurtubi Tefsiri
Yahut, açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir.

“Yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir” âyetindeki; “Mesğabetun” “Açlık” demektir. “Seğab” “Aç olmak”; “Sâğib” “Aç kişi” demektir.

el-Hasen bu âyeti; “Ev it’âmun fi yevmin zâ mesğabetin” şeklinde (“Yahut bir gün çok aç olan bir kimseye yemek yedirmektir” anlamında) ve: “Zâ” lâfzını “elif” ile (yani … olan kimseye) diye okumuştur. Ebû Ubeyde de şu beyiti zikretmektedir:

“Ey Âsım oğlu Kays’ın oğlu, şayet ben senin komşun olsaydım (beni komşu bilseydin)

Komşun açlık içinde kıvranırken sen geceni tok geçirmezdin.”

Yemek yedirmek büyük bir fazilettir. Hele açlığın sözkonusu olması halinde olursa daha da faziletlidir. en-Nehaî yüce Allah’ın:

“Yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir.” âyeti hakkında: “Yemeğin çok bulunduğu bir günde (yemek yedirmektir, demektir)” diye açıklamıştır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

“İlahi rahmeti celbeden hususlardan birisi de aç kalmış bir müslümana yemek yedirmektir.” Hâkim, Müstedrek, II, 570; Beyhakî, Şuabu’l-Îman, III, 216, 217; Münziri, Terğib, II, 35.

Beled 13

Bir boynu azat etmektir.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.

Kurtubi Tefsiri
O, kul azad etmektir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Kul Azad Etmek;

“Kul âzad etmek”; kişiyi esirlikten kurtarmaktır. Kölelikten kurtarmak diye de açıklanmıştır. Hadîs-i şerîfte: “Kul âzad etmek, onun bedelini (yazışma bedelini) ödemesinde yardımcı olmandır.” Tayalisî, Müsned, I, 100; Hâkim, Müstedrek, II, 236, Darakutni, II, 135 diye buyurulmuştur ki bu hadisi el-Bera (b. Azib) rivâyet etmiştir. Daha önce de bu hadis Berae (et-Tevbe) Süresi’nde (9/60. âyet, 17. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Fekk (çözmek); Bağı çözmek demektir. Kölelik de bir bağdır. Dolayısı ile köle edinilmiş olan kimseye “rakabe” denilmiştir. Çünkü kişi kölelik ile boynunda bağ bulunan esire benzer. Köleyi hürriyete kavuşturmaya çözmek (fekk) denilmesi esirin kendisini bağlayan esaret bağından çözülmesine (kurtarılmasına) benzetilmesinden ötürüdür. Hassan şöyle demiştir:

“Nice esir vardır ki, biz onu bedelsiz olarak çözdük

Ne perçemlerin kesilmesini (kurtardık) da onların (azad edici) mevlaları olduk.”

Ukbe b. Âmir el-Cühenî’nin rivâyet ettiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim mü’min bir köleyi hürriyetine kavuşturursa, bu onun cehennem ateşinden fidyesi (kurtulmalıkı) olur.” Ebû Davud, 1, 30, Nesâî, VI, 26; Taberani, Kebîr, XVII, 333

el-Maverdi dedi ki: Bunun ikinci bir anlama gelme ihlimali vardır. Buna göre; o kişinin masiyetlerden uzak durmak, itaatleri de işlemek sureliyle kendi kendisini kurtarıp (cehennem ateşinden) boynunu âzad etmesini kastetmiş olabilir. Bu hususta rivâyet edilen haber (hadis) böyle bir tevili yapmaya engel değildir. Hatta bu (tevil şekli) doğruya daha yakındır.

2- Hürriyete Kavuşturulması Daha Faziletli Olan Köle:

“Kul azad etmek” âyeti hakkında Asbağ şöyle demiştir: Pahalı, kâfir bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak, değeri daha düşük, mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktan daha faziletlidir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Hangi köle(yi azad etmek) daha faziletlidir, diye sorulduğunda “değer itibariyle daha pahalı, sahipleri nezdinde daha üstün ve nefis kabul edilenleri” diye cevab vermiştir. Buhârî, II, 891; Müsned, II, 388, V, 171

İbnu’l-Arabi dedi ki: Bu hadiste kastedilen ise “müslümanlar arasından (böyle olan)dır.” Buna delil de Peygamber efendimizin: “Kim müslüman bir köle azad ederse…” ile; “Kim mü’min bir köle azad ederse…” diye buyurmuş olmasıdır. Asbağ’ın yaptığı bu açıklama ise bir yanılmadır. O sadece (köle azad etmek sonucunda) malın eksiltilmesini gözönünde bulundurmuştur. Fakat âzad edilenin sadece ibadet edecek hale gelmesini yalnızca tevhidin gereklerini yerine getirecek duruma getirilmesini gözönünde bulundurmak ise, elbette ki daha uygundur.”

3- Köle Azad Edip, Sadaka Vermenin Fazileti:

Köle âzad etmek ve sadaka vermek en faziletli amellerdendir. Ebû Hanife’den gelen rivâyete göre köle âzad etmek, sadaka vermekten daha faziletlidir. Onun iki arkadaşına (Ebû Yusuf ve Muhammed’e) göre ise, sadaka vermek daha faziletlidir. Âyet-i kerîme ise köle azad etmeyi sadaka vermekten önce sözkonusu ettiğinden ötürü, Ebû Hanife’nin görüşünün lehine daha kuvvetli bir delil teşkil etmektedir.

en-Nehaî’den rivâyet edildiğine göre; yanında nafakasından artan malı bulunan bir kimsenin bu malı yakın akrabalarına harcamasının mı, yoksa onunla köle azad etmesinin mi daha faziletli olacağı sorulmuş. O: köle azad etmek daha faziletlidir, demiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir köleyi hürriyetine kavuşturursa, Allah da o kölenin herbir organı karşılığında (azad edenin) bir organını cehennem ateşinden kurtarır.” Bu anlamdaki hadisler 11. ayetin tefsirinde geçti. Kaynakları için oraya bakabilirsiniz

Beled 12

Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.

Kurtubi Tefsiri
O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin?

İfadesinde hazfedilmiş lâfız vardır. Yani sarp yokuşa saldırmanın ne olduğunu sana ne bildirdi? Bu dinin emirlerine bağlı kalmanın ne kadar büyük bir iş olduğunu anlatmaktadır. Hitab -ona sarp yokuşu aşmayı öğretmek üzere- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yöneliktir.

el-Kuşeyri dedi ki: Akabenin, cehennemdeki bir akabe (bir yokuş) diye yorumlanması uzak bir ihtimaldir. Çünkü dünyada olan bir kimse cehennemde olan bir sarp yokuşa saldıramaz. Ancak burada, âyetin şu maksatla yorumlanması hali müstesnadır Böyle bir kimse yarın cehennem yokuşunu aşıp geçme imkânını verecek şekilde nefsini ne diye hazırlamadı?

Buhârî ise Mücahid’in: O dünyada iken akabeye (sarp yokuşa) saldırama şeklindeki açıklamasını tercih etmiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: “Benim bunu tercih etmemin sebebi, yüce Allah’ın bundan sonraki âyet-i kerimede:

“O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin?” diye buyurmasıdır. bundan sonra üçüncü âyeti kerimede:

“O kul azad etmektir” (13. âyet) bundan sonraki âyet-i kerimede:

“Yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir” (14. âyet) daha sonraki beşinci âyet-i kerimede:

“Akrabalığı olan bir yetime” (15. âyet) diye buyurması; Ondan sonra gelen altıncı âyet-i kerimede ise:

“Yahut topraklara düşmüş bir yoksula” (16, âyet) diye buyurmuş olmasıdır. İşte bütün bu ameller ancak dünyada olur. O dünyada iken âhirette o sarp yokuşu geçmesini kendisine kolaylaştıracak işleri yapmadı, demektir.”

Beled 11

Fakat o sarp yokuşa atılmadı.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? Köle azat etmek veya açlık gününde yakını olan bir yetimi, yahut aç-açık bir yoksulu doyurmaktır.

Kurtubi Tefsiri
Fakat o, sarp yokuşa saldıramadı.

Yani, Muhammed’e düşmanlığı uğrunda harcadığını iddia ettiği o malını niçin o sarp yokuşu tırmanıp geçmek için harcamadı? Harcasaydı da güvenliğe erişseydi.

“İktehame” “Saldırmak, tereddütsüz ve düşünmeden kişinin kendisini bir şeyin üzerine atması” demektir. “Kahame fi’l-emri kuhumen” “Düşünmeksizin derhal kendisini o işin içerisine alıverdi” tabiri de buradan gelmektedir.

“Kahame’l-ferasu fârisehu tefhimen alâ vechihi” “At, binicisini yüzü üstüne attı” denilir. “Tefhimu’n-nefsi fi’ş-şey’i” “Canı bir şeye düşünmeksizin sokmak, atmak” demektir. “el-Kuhmetu” “Helâk edecek kadar büyük tehlike, zorlu kıtlık bir sene” demektir. Bedevi Araplar, bulundukları yerde kıtlık başgösterip, kırsal alanlara girecek olurlarsa; “Esâbeti’l-e’râbu’l-kuhmete” denilir. “El-Kuhme” “Yolun zor bölümleri” anlamındadır.

el-Ferrâ” ve ez-Zeccâc dedi ki: Burada: “Lâ” “Hayır …meli değil mi?…” lâfzı tek bir defa zikredilmiştir. Fakat Araplar, benzer bir ifadede mazi fiil ile birlikte bu edatı bir başka sefer başka sözlerle birlikte tekrarlamadıkça sadece bir defa hemen hemen hiç kullanmazlar. Yüce Allah’ın:

“O tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış(tı).” (el-Kıyame, 75/31) âyeti ile:

“Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir.” (Yûnus, 10/62) âyetinde olduğu gibi. Bunu bir defa kullanmaları ancak sonraki ifadelerin onun manasına delalet etmesi halindedir. Bu sebeble

“Bundan sonra da… olmasıdır” (17. âyet) âyeti, tekrarın yerini tutar. Şöyle buyurmuş gibidir:

“O ne sarp yokuşa saldırabildi, ne de îman etti.”

Âyetin; O, ne kurtuldu, ne de esenliğe kavuştu, ifadesi gibi (bed)dua konumunda olduğu da söylenmiştir.

“O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin?” (12. âyet) Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Yüce Allah’ın: “Vemâ edrâke”

“Sana ne bildirdi (mealde: Sen nereden bileceksin)” diye buyurduğu herbir hususu haber vermiştir. Hakkında: “Vemâ yudrike” “Sen nereden bileceksin?” diye buyurduğu hususları ise kendisine haber vermemiştir. (Yine İbn Uyeyne) dedi ki:

“Fakat o sarp yokuşa saldıramadı” âyeti, o sarp yokuşa saldırmadı, demektir. Züheyr’in şu beyitinde olduğu gibi:

“Ve o, içinde bir niyeti gizleyip saklamıştı

Bunu ne açığa vurdu, ne de öne çık(ar)dı.”

Yani o, niyetini açığa vurmadı, öne çıkarmadı.

el-Müberred ve Ebû Ali de aynı şekilde buradaki: “Lâ” “… ma” olumsuzluk edatının (muzarinin başına gelip olumsuz mazi anlamını veren): “Lem” anlamındadır, demişlerdir, Buhârî bu görüşü Mücahid’den diye de zikretmiştir. Buhârî, IV, İK88 Yani o, dünya hayatında o sarp yokuşa saldırmadı, demektir. Bu durumda (yukarıda tekrarlanarak kullanıldığı belirtilen) olumsuzluk edatının tekrarına ihtiyaç kalmaz.

Daha sonra (yüce Allah), akabeyi (sarp yokuşu) ve ona saldırmayı açıklayarak:

“O kul azad etmektir” (13. âyet) ve şunu şunu yapmaktır, diye buyurdu. Yüce Allah’a yakınlaştırıcı, mali birtakım ibadet yollarını açıkladı.

İbn Zeyd ve bir grub müfessir şöyle demişlerdir: İfade, inkâr anlamını ihtiva eden istifham (soru) demektir. İfadenin de takdiri şudur: O, ne diye sarp yokuşa saldırmadı? Yahut o, sarp yokuşa saldırmak değil miydi? Yani şöyle buyurmaktadır: O malını niçin kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması, açsız kimselerin yemek yedirilmesi uğrunda -bu yolla sarp yokuşa aşması için- harcamadı? Böyle yapması malını Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a düşmanlık uğrunda harcamasından onun için daha hayırlı olurdu.

Diğer bir açıklama da şöyle yapılmıştır: Burada akabeye tırmanmak, onu aşıp geçmek (sarp yokuşa saldırmak) bir örnektir. Yani o, Rabbine itaat etmek ve O’na îman etmek uğrunda malını harcamak suretiyle büyük sorumluluklara niye katlanmadı? Bu gibi sorumlulukların altına niye girmedi? Böyle bir açıklama;

“Fakat o sarp yokuşa saldıramadı” âyetini (bed)dua anlamında yorumlayanların açıklamalarına uygundur. Yani, malını şu şu yollarda harcamayan kimse kurtulamasın, esenliğe kavuşamasın.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu âyet, günahların büyüklüğünü, ağırlığını ve onların çetinliğini bir akabeye (sarp yokuşa) benzetmektedir. Eğer kişi köle azad edip, salih amel işleyecek olursa, bu da sarp yokuşu saldırıp aşan kimsenin durumuna benzer. Bunlar ise kişinin kendisine zarar veren, onu rahatsız eden ve ona ağırlık teşkil eden günahlardır.

İbn Ömer dedi ki: Buradaki akabe (sarp yokuş) cehennemdeki bir dağdır. Ebû Reca’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bize ulaştığına göre akabeyi (yokuşu) çıkıp aşmak, yedibin yıl, ondan aşağıya inmek de yedibin yıldır.

el-Hasen ve Katade dedi ki: Bu köprüden önce, cehennemde çok zorlu bir yokuştur. Yüce Allah’a itaat ederek yokuşu aşmaya bakınız.

Mücahid, ed-Dahhak ve el-Kelbî dedi ki: Bu cehennem üzerine konulacak kılıç gibi keskin, düzlüğü, yüksekliği ve inişi üçerbin yıllık mesafe olan Sıratın kendisidir. Bunu aşmak, mü’min için ikindi ile akşam namazı arasındaki süre kadar olacaktır.

Mü’min için bu köprüyü aşmanın farz bir namazı kılmak kadar bir süre alacağı da söylenmiştir. Ebû’d-Derda’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Önümüzde bizi bekleyen bir akabe (sarp yokuş) vardır. Bu yokuştan insanlar arasında en rahat kurtulacak kimseler, yükleri en hafif olanlardır.

Ateşin bizatihi kendisinin akabe ulduğu da söylenmiştir. Ebû Reca, el-Hasen’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bize ulaştığına göre, bir köle azad eden müslüman bir kimsenin azad ettiği o köle, mutlaka onun için cehennem ateşinden kurtuluş fidyesidir. Abdu’r-Rahmân b. Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kim bir köle azad ederse, yüce Allah da o kölenin herbir azası karşılığında onun bir azasını (cehennem ateşinden) azad eder.

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir köleyi hürriyetine kavuşturursa, Allah da o kölenin her bir organı karşılığında onun bir organını cehennemden kurtarır. Hatta onun fercini, kölesinin ferci karşılığında (cehennemden) azad eder.” Buhârî, VI, 2469; Müslim, 11, 1147; Müslim, IV, 114.

Tirmizi’de, Ebû Umame ile diğer sahabilerden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

“Herhangi bir müslüman bir diğer müslümanı hürriyetine kavuşturacak olursa, bu, onun cehennem ateşinden kurtuluşunu sağlar. Onun herbir organı, öbürünün bir organının kurtulmasına karşılık olur. Herhangi bir müslüman kadın bir başka müslüman kadını hürriyetine kavuşturacak olursa, o da onun cehennem ateşinden kurtulmasına sebeb olur. Onun herbir organı karşılığında o kadının da bir organı (cehennemden) kurtulur.” (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih, garib bir hadistir. Tirmizî, IV, 117; Müsned, IV, 235.

Akabe (sarp yokuş)un, kişinin amellerin arzedilmesinin dehşetinden kurtulması demek olduğu da söylenmiştir. Katade ile Ka’b: O, köprüden önceki bir ateştir, demişlerdir. el-Hasen de şöyle demiştir: O -Allah’a yemin ederim- çok zorlu bir yokuştur. İnsanın nefsine, hevasına ve düşmanı olan şeytana karşı mücadele ve mücahede etmesidir. Şairlerden birisi şöyle demiştir:

“Ben, bana ok atıp duran ve aleyhime tuzaklar, ağlar kuran

Dört musibet ile mübtelâ olmuşum:

İblistir biri onların, dünya, nefsim ve hevâ da diğerleri.

Bunlardan ben nasıl kurtuluş ümid edebilirim ki?

Rabbim (Senden gelecek) bir af ile yardımcı ol bana

Çünkü ben artık bunlara karşı Senden başkasının yardımını) ümid edemez haldeyim.”

Beled 10

Ve ona iki yolu göstermedik mi?

Diyanet Vakfı
8, 9, 10. Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) göstermedik mi?

Kurtubi Tefsiri
Ve Biz, ona iki de yol gösterdik.

Hayır ve şer yollarını kastetmektedir. Yani göndermiş olduğumuz peygamberler ile bu iki yolu, o insana açıkladık.

“En-necd” “Yukarı doğru giden yol” demektir, Bu, İbn Abbâs, İbn Mes’ûd ve başkalarının görüşüdür.

Katade rivâyetle şöyle demektedir: Bize nakledildiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dermiş:

“Ey insan! Hepsi iki yoldur. Hayır yolu ile şer yolu. Sen ne diye şer yolunu, hayır yolundan daha çok sevimli buluyorsun ki?” Taherî, Câmıu’l-Beyan, XXX, 200 (el-Hasen’den mürsel), XXX, 201 (Katade den); İshale b. Râhuye, Müsned, I, 403 (muttasıl bir senedle Ebû Hüreyre’den); İbn Hater, Fethu’l-Bâri, VIII, 704 (İbn Rahûye’nin Ebû Hüreyre’den kaydetliği rivâyete sahici olarak işaret ettikten sonra, el-Hasen’den gelen rivâyeti de zikretmektedir).

İkrime’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Buradaki; “En-necdân” “İki meme” demektir. Aynı zamanda bu Said b. el-Müseyyeb ile ed-Dahhak’ın da görüşüdür. Bu İbn Abbâs ve Ali (radıyallahü anhüma)’dan da rivâyet edilmiştir. Çünkü bunlar çocuğun hayatı ve rızkı için iki yol gibidirler.

Bu lâfız, “yükseklik” anlamına da gelir. Çoğulu; “Nucud”dur. Nec(i)d’e bu ismin veriliş şekli, Tihame düzlüğünde bir yükseklik teşkil ettiği içindir. O halde: “En-necdân” “İki yol” yüksekteki iki yol demektir. İmriu’l-Kays da şöyle demiştir:

“(Onlar) iki gruptur, onlardan kimisi Batn-ı Nahle’yi kateder

Onların bir diğeri ise Kebkeb tepesinin yukarı doğru çıkan yolunu kateder.”

Beled 9

Ve bir dil ve iki dudak.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10. Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) göstermedik mi?

Kurtubi Tefsiri
Bir de bir dil ve iki dudak?

“Biz, ona” kendileriyle gördüğü

“iki göz vermedik mi?” Kendisiyle konuştuğu

“bir de dil” ve ağzını kendileri ile kapattığı

“İki dudak” vermedik mi? Yani bunları yapan Bizleriz. O halde, onu öldükten sonra diriltmeye ve işlediklerini yayıp dökmeye, kadir olanlarız.

Ebû Hazim dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Yüce Allah buyurdu ki: “Ey Âdemoğlu! Sana haram kıldığım hususlar hakkında dilin seninle çekişmeye girişecek olursa, iki kapak ile Ben ona karşı sana yardım etmiş bulunuyorum, sen de o kapakları kapat. Sana haram kıldığım hususlarda şayet gözün seninle çekişecek olursa, sana onlara karşı iki kapak ile destek vermiş bulunuyorum. O kapakları kapat. Eğer sana haram kıldığım hususlarda fercin seninle çekişecek olursa, ona karşı sana iki kapak ile destek vermiş bulunuyorum, kapat.”

“Eş-şefetu” “Dudak” lâfzının aslı; “Eş-şefhetu” olup, bundan “he” hazfedilmiştir. Küçültme ismi: “Şufeyhe” şeklinde, çoğulu ise; “Şifâhun” …diye gelir. “Şefehât” ile “Şefevât” diye de kullanılır. “He” ile çoğul yapılması kıyasa daha uygun, “vav” ile çoğul yapılması daha umumidir. Bu haliyle “seneler” anlamındaki; “Es-senevât”e benzetilmektedir.

el-Ezherî şöyle demiştir: Vasl halinde; “Hâzihi şefeatun” “Bu bir dudaktır” denilir. “He” ile: “Veşefeh” diye de kullanılır.

Katade dedi ki: Aslında Allah’ın nimetleri apaçıktır. Yüce Allah, şükredesin diye onları sana da saydırıp döktürmektedir.

Beled 8

Biz ona iki göz vermedik mi?

Diyanet Vakfı
8, 9, 10. Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) göstermedik mi?

Kurtubi Tefsiri
Biz, ona iki göz vermedik mi;

Âyetin tefsiri için bak:9

Beled 7

Sanıyor mu ki kimse onu görmedi?

Diyanet Vakfı
Kimse onu görmedi mi sanıyor?

Kurtubi Tefsiri
O, kimsenin kendisini asla görmediğini mi zanneder?

“O, kimsenin kendisini asla görmediğini” gözetmediğini

“mî zanneder.?”

Bilakis yüce Allah, onun bu halini bilir. O bakımdan o, hiç de harcamadığı halde

“ben yığın yığın mal tükettim” sözünde yalancıdır.

Ebû Hüreyre rivâyetle dedi ki: Kul durdurulur. Ona: “Sana rızık olarak verdiğim malı nasıl kullandın?” diye sorulur. O: “O malı, infak ettim, onun zekatını verdim”, der. “Sanki sen bu işi, bu kişi cömerttir, denilsin diye yapmış gibisin, böyle de denildi.” Sonra da verilen emir üzerine cehennem ateşine atılır. Hadis, dünyada iken yüce Allah için ihlasla yapılması gereken Allah yolunda cihad ilim tahsili, infak gibi amelleri riyakârlık maksadıyla yapanların, mükâfat görmek yerine cehennemde azal) göreceklerini :anlatmakta Müslim, III, 1513;ibn Huzeyme. Sahih, IV, 116; İbn Hihban, Sahih, II, 137; Hâkim, Müstedrek, I, 189, 579, II. 120; Tirmizî, IV,591; Nesâî, VI, 29; Müsned, II, 321

Said’den rivâyete göre o, Katade’nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Sana malını nereden topladın ve onu nasıl harcadın? diye sorulacaktır.

İbn Abbâs’tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ebû’l-Eşeddin (veya el-Eşeddeyn) şöyle derdi: “Ben Muhammed’e düşmanlık uğrunda çok mal harcayıp, tükettim.” Halbuki o, yalan söylüyordu.

Mukâtil dedi ki: Bu âyet, el-Haris b. Amr b. Nevfel hakkında inmiştir. O, bir günah işledi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan fetva sordu. Peygamber ona keffârette bulunmasını emretti. Şöyle dedi: “Muhammed’in dinine girdiğimden beri malım, verdiğim keffaretlerle ve nafakalarla zaten bitip tükendi.” Onun söylediği bu sözler, yapmış olduğu infaklar dolayısıyla bir çeşit haddini aşma olabilir. O takdirde bu, onun tuğyan ettiği anlamına gelir; yahutta yaptığı bu harcamalara üzüldüğünü ifade etmiş olabilir. O vakit, bu yaptıklarına pişmanlık duymuş demektir.

Ebû Cafer

“yığın yığın” anlamındaki; “Lubed” lâfzını “be” harfini üstün ve şeddeli olarak; “Lâbede”nin çoğulu diye okumuştur. “Râki’” “Rükû eden” lâfzının çoğulunun: “Ruke’” “Sâcid” “Secde eden”in çoğulunun “Suced” diye; “Şâhid”in çoğulunun “Şuhed” diye gelmesi ve benzerlerinde olduğu gibi.

Mücahid ve Humeyd ise “be” ve “lam” harflerini ötreli ve şeddesiz olarak; “Lubud”un çoğulu diye okumuşlardır. Diğerleri ise, “lam” harfini ötreli ve kesreli, “be” harfini üstün ve şeddesiz olarak; “Lebdetun” ile “Libdetun”un çoğulu diye okumuşlardır ki bu da; “Telebbed”

“Kat kat olup katlanan şey” demek olup, bununla çokluk kastedilir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Cin Sûresi’nde (72/19. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre

“…mi sanır?” anlamındaki; “E yehsebu” âyetini her iki yerde de “sin” harfini ötreli “Eyahsubu” olarak okuduğu rivâyet edilmiştir.

el-Hasen dedi ki: O diyor ki: Ben çok mal harcayıp tükettim. Bundan ötürü beni kim hesaba çekecektir? Beni bırak da ben onu hesaba çekeyim. Yüce Allah’ın, onu hesaba çekmeye kadir olduğunu, yüce Allah’ın onun yaptığı her şeyi gördüğünü bilmiyor mu? Daha sonra, üzerindeki nimetlerini sayıp dökerek şöyle buyurmaktadır:

Beled 6

“Çokça mal harcadım,” der.

Diyanet Vakfı
«Pek çok mal harcadım» diyor.

Kurtubi Tefsiri
O: der ki: “Ben yığın yığın mal tükettim.”

“O, der ki: Ben yığın yığın” pek çok miktarda

“mal tükettim” harcayıp, bitirdim.

Beled 5

Sanıyor mu ki kimse ona güç yetiremez?

Diyanet Vakfı
İnsan, hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?

Kurtubi Tefsiri
O, hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanır?

“O, hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanır?” Yani Âdemoğlu yüce Allah’ın kendisini asla cezalandırmayacağını mı sanır?

Beled 4

Andolsun, insanı zorluk içinde yarattık.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Bu beldeye -ki sen bu beldedesin-, babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz, insanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Biz; insanı yemin olsun, bir zorluk içinde yarattık.

Yemin buraya kadar devam ediyordu. Bu âyet da yeminin cevabıdır. Yarattıklarından -önceden de geçtiği gibi onları tazim etmek gayesiyle- dilediğine yemin etmek Allah’ın hakkıdır. Burada sözkonusu olan

“insan” Âdemoğludur.

“Bir zorluk içinde” dünya mücadelesinde, zorluk ve sıkıntı içinde demektir. “El-kebed” Çetinlik, şiddet, zorluk” demektir. “Tekebbede’l-leben” “Süt katılaştı, bozuldu, yoğurt haline dönüştü” tabiri de buradan geldiği gibi “karaciğer” anlamındaki; “El-kebidu” da buradan gelmektedir. Çünkü o (karaciğer) katılaşmış ve sertleşmiş bir kandır. “Kâbedtu haza’l-emru” Bu işin zorluk ve sıkıntılarına katlandım” denilir. Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Ey göz, Erbed için ağlamalı değil misin?

Hani biz de, düşmanlar da zorluk ve şiddet içinde kalkmış idik.”

İbn Abbâs ve el-Hasen dedi ki:

“Zorluk içinde”, sıkıntı ve yorgunluk içinde demektir. Yine İbn Abbâs’tan, gebe kalınması, doğurulması, süt emzirilmesi, dişlerinin çıkması ve daha başka halleri gibi zorluk ve sıkıntı içindedir, diye açıkladığı rivâyet edilmiştir,

İkrime’nin rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Annesinin karnında dikine… demektir. Çünkü “El-Kebed” “Dikine ve dosdoğru olmak” demektir. Bu yüce Allah’ın yaratılış itibariyle ona olan lutfunu dile getirmektir. Şanı yüce Allah’ın, annesinin karnında yarattığı bütün canlılar, mutlaka yüzleri üstüdürler. Âdemoğlu bundan müstesnadır. O özel bir şekilde dikine durur.

Aynı zamanda bu, en-Nehaî, Mücahid ve başkalarının da görüşüdür. İbn Keysan dedi ki: Annesinin karnında, başı yukarda demektir. Şanı yüce Allah annesinin karnından çıkması için ona izin verdiği vakit bu sefer, başı annesinin ayaklarına doğru döner,

el-Hasen dedi ki; Dünyanın musibetlerine ve âhiretin şiddetlerine, zorluklarına göğüs gerer, demektir. Yine ondan şöyle açıkladığı rivâyet edilmiştir: O bolluk ve rahat zamanında şükür, zorluk ve sıkıntı zamanlarında da sabır etmek için kendisini zorlar. Çünkü o, mutlaka bu iki halden birisi ile karşı karşıya bulunur. Bu açıklamayı İbn Ömer’den de rivâyet etmiştir. Yemân dedi ki: Âdem oğlunun karşı karşıya kaldığı ve göğüs gerdiği sıkıntılar kadar sıkıntı çeken bir başka varlık, yüce Allah yaratmış değildir. Bununla birlikte o yaratılmışların en güçsüzüdür.

İlim adamlarımız şöyle demiştir: Onun karşılaştığı ilk zorluk göbek bağının kesilmesidir. Daha sonra kundağa sarılıp, bağlandığı vakit darlık ve sıkıntı ile karşılaşır, sonra süt emmek zorluğu ile karşılaşır. Eğer süt emmeyecek olursa telef olur, gider. Daha sonra dişleri biter, dili harekete başlar, arkasından tokat yemekten daha zor olan sütten kesilmek zorluğu ile karşılaşır. Sonra sünnet olmak sıkıntısıyla, ağrılarla, kederlerle karşılaşır. Daha sonra öğretmen ve onun baskısının zorluğu, mürebbi ve onun idaresi, hoca ve heybetinin zorluğu ile karşılaşır. Arkasından evlenmek ve bu hususta acele etmek meşgalesi ve sıkıntıları ile karşılaşır. Ondan sonra çocukların, hizmetçilerin ve diğer yardımcıların meşgaleleri ile karşılaşır. Daha sonra evler, köşkler inşa etmek sıkıntıları ile karşılaşır. Sonra yaşlanmak, kocamak, dizlerin ve ayakların zayıflaması ve sayımı dökümü çok olan, serdedilmeleri uzayıp gidecek musibetlerle karşı karşıya kalır. Başın ağrıması, dişlerin ağrıması, gözlerin çapaklanması, borcun sebeb olduğu keder, diş ağrıları, kulak ağrıları gelir… Malda, canda türlü mihnetlerle karşılaşır. Dövülmek, hapsedilmek gibi. Herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmadığı, bir meşakkate göğüs germediği bir gün dahi geçmez. Bütün bunlardan sonra ölüm gelir. Sonra meleğin soru sorması, kabrin sıkıştırması ve karanlığı, arkasından ölümden sonra diriliş, amellerin Allah’ın huzurunda arzedilmesi ve nihayet ya cennet veya cehennemde karar kılacağı hale kadar devam eden sıkıntılar. İşte yüce Allah:

“Biz, insanı yemin olsun bir zorluk içinde yarattık” diye buyurmaktadır. Eğer iş insana kalmış olsaydı, bu sıkıntıların hiçbirisini seçmez, tercih etmezdi. Bu onun işlerini çekip çeviren, bu halleri onun hakkında hükmedip takdir eden bir yaratıcısının olduğuna delildir. O halde insan bu yaratıcının emrine uymalıdır.

İbn Zeyd dedi ki: Burada

“insan”dan kasıt, Âdem’dir.

“Bir zorluk içinde” âyeti da semanın ortasında demektir.

el-Kelbi dedi ki: Bu âyet, Cumahoğullarından bir kişi hakkında inmiştir. Bu kişiye Ebû’l-Eşeddin denilirdi. O Ukyazlı deriyi alır, bunu ayaklarının altına koyar ve sonra: Beni bu derinin üzerinden uzaklaştırabilene şu kadar vermeyi vaadediyorum dermiş. On kişi o deriyi çeker, deri parçalanır ayakları yerinden oynamazdı. Bu kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in düşmanlarından idi.

“O hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanır?” (5. âyet) âyeti onun hakkında inmiştir. Gücü sebebiyle (güç yetiremeyeceğini mi sanır) demektir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir. (Buna göre),

“Zorluk içinde”, güçlü demek olur. Yaratılışı itibariyle güçlü demektir, Kureyşlilerin en güçlü adamlarından birisi idi. Abdu’l-Muttalib oğlu Haşım oğlu Rukane de böyle idi. O da güç ve kuvveti itibariyle parmakla gösterilir birisi idi.

“Bir zorluk içinde” âyetinin yaratılışının zayıflığına, maddesinin hakirliğine rağmen, yürekli ve sağlam ciğerli (mütehammil) anlamında olduğu da söylenmiştir.

İbn Atâ: Karanlık ve cehalet içinde, diye açıklamıştır. Tirmizî, kendisini ilgilendiren şeylerle ilgilenmez, ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olur, diye açıklamıştır.

Beled 3

Ve doğurana ve doğurduğuna.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Bu beldeye -ki sen bu beldedesin-, babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz, insanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Babaya ve doğana ki;

Mücahid, Katade, ed-Dahhâk, el-Hasen ve Ebû Salih dedi ki:

“Babaya” Âdem (aleyhisselâm)’a

“ve doğana” onun soyundan gelen çocuklara demektir. Yüce Allah’ın onlara yemin etmesi, insanların, Allah’ın yeryüzünde yarattıklarının en hayret verici olanları oluşlarından dolayıdır. Çünkü onlar, maksatlarını açıklamak, konuşmak, işlerini çekip çevirmek gibi özelliklere sahip olmak, (hasletlerine sahiptirler) Peygamberler ve yüce Allah’ın yoluna davet edenler de onlar arasından çıkar.

Âyetin; Âdem’e ve onun soyundan gelen salih kimselere bir yemin olduğu da söylenmiştir. Salih olmayan kimseler ise âdeta hayvan gibidirler.

Babanın; İbrahim, doğanın ise onun zürriyeti olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebû İmrân el-Cevnî yapmıştır.

Diğer taraftan bununla onun bütün zürriyetinin kastedilme ihtimali olduğu gibi, onun soyundan gelen sadece müslümanların kastedilme ihtimali de vardır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu âyette insanlar hakkında: “Mâ” “an”in kullanılmasının elverişli olması: “Mâ tâbe lekum”

“Size helâl olan kadınlardan…” (en-Nisâ, 4/4) âyeti ile: “Vemâ haleka’z-zekera ve’l-unsâ”

“Erkeği de, dişiyi de yaratana ki” (el-Leyl, 92/3) buyruklarına benzemesindendir. Halbuki erkeği de, dişiyi de yaratan O’dur. (Bununla birlikte onun hakkında da bu edat kullanılmıştır).

Bu lâfzın kendisinden sonraki lâfız ile birlikte mastar konumunda olduğu da söylenmiştir. Babaya ve onun doğurmasına demek olur. Bu da yüce Allah’ın: “Ve’s-semâi vemâ benâha”

“Semaya ve onu bina edene” (eş-Şems, 91/5) âyetine benzemektedir.

İkrime ve Said b. Cübeyr dedi ki:

“Babaya” kendisinden evlad olana,

“doğana” evladı olmayan kısıra demektir. İbn Abbâs da böyle demiştir. Bu durumda; “Mâ” edatı nefy anlamını ifade eder. Ancak bu anlamda olması uzak bir ihtimaldir. Mevsul bir isim takdir edilmedikçe yani; “Vâlid vellezi mâ veled” “Babaya ve çocuğu olmayana” takdirinde kabul etmedikçe doğru olamaz. Böyle bir takdir ise Basralılara göre câiz değildir.

Âyetin; her baba ve her evlad hakkında genel olduğu da söylenmiştir. Bu da Atiyye el-Avfi’nin açıklamasıdır. Aynı anlamda bir açıklama yine İbn Abbâs’dan da rivâyet edilmiştir. Taberî’nin tercih ettiği de budur.

el-Mâverdî dedi ki: Daha önce kendisinden sözedildiği için

“baba”nın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) olması

“doğan”ın da onun ümmeti olması da ihtimal dahilindedir. Çünkü Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Ben sizin için bir baba konumundayım, size … öğretirim.” Ebû Davud, I, 3.

Böylece yüce Allah, Peygamberinin beldesine yemin ettikten sonra, onun şerefinin ileri derecesine işaret etmek için hem bizzat kendisine, hem de onun ümmetine yemin etmiş olmaktadır.

Beled 2

Ki sen bu şehirde serbestsin.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Bu beldeye -ki sen bu beldedesin-, babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz, insanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Sen, bu beldede bulunmakta iken.

Gelecekte (bulunacağın vakit) demektir. (Bu yönüyle) yüce Allah’ın:

“Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir.” (ez-Zümer, 39/30) âyetine benzemektedir. Arap dilinde bunun benzerleri pek çoktur. Kendisine ikramda ve lutuflarda, bağışlarda bulunmayı vaadettiğin kimseye: Sen kendisine ikram olunan (olacak olan) ihsan olunan (ihsan edilecek olan)sın, denilir. Yüce Allah’ın kelamında da bunun benzerleri pek çoktur. Çünkü ona göre gelecekteki haller, hal-i hazırdaki görülen durumlar gibidir. Bu lâfzın geleceğe dair olduğuna ve o zaman için mevcut hal ile açıklanmasının imkansız olduğuna, sûrenin fetihten önce Mekke’de ittifakla indiğinin kabul edilmiş olması, kafi bir delil olarak yeterlidir.

Mansur, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

“Sen bu beldede bulunmakta iken” Sen bu beldede her ne yaparsan senin için helâldir, demektir. İbn Abbâs da böyle demiştir: Mekke’ye girdiği gün dilediği kimseyi öldürmek ona helâl kılınmıştı. Bundan dolayı o, İbn Hatal, Mıkyes b. Subabe ve başkalarını öldürtmüştür. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra Mekke’de birisini öldürmek hiçbir kimseye helâl kılınmamıştır.

es-Süddî rivâyetle dedi ki: Seninle savaşan kimseleri senin de öldürmen senin için helâldir. Ebû Salih, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ona günün kısacık bir bölümünde helâl kılındı, sonra bu helâl oluş kaldırıldı, kıyâmet gününe kadar haram bir belde oldu. Bu da Mekke’nin fethi günü olmuştu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da şöyle buyurduğu sabittir:

“Allah gökleri ve yeri yarattığı günü Mekke’yi haram kıldı. Kıyâmet gününe kadar o haramdır. Benden önce kimseye helâl kılınmadığı gibi, benden sonra kimseye de helâl kılınmayacaktır. Bana da ancak günün kısacık bir bölümünde helâl kılınmıştır.” Buhârî, II, 651, 736, IV, 1567; Tirmizî, IV, 21; Müsned, I, 253. Bu hadis daha önceden el-Mâide Sûresinde geçmiş bulunmaktadır.

İbn Zeyd dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dışında kimse helal değil idi.

Sen bu beldede ikamet ediyor ve burası senin yerin iken… anlamında olduğu da söylenmiştir. Sen bu beldede ihsan edip, Ben de bu beldede senden razı iken diye de açıklanmıştır. Dilcilerin naklettiklerine göre “helâl (ihramsız) adam” anlamında: “Raculun hillun, helâlun, muhillun” denilir. “İhramlı ve ihramsız adam” “Raculun haramun, muhillun” ve “ihramlı adam” anlamında “Raculun haramun, muhrimun” denilir.

Katade dedi ki: Sen bu beldede helâl iken, sen günah işlememiş halde iken anlamındadır.

Bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a övgü olduğu da söylenmiştir. Yani sen, Allah’ı inkar suçunu işleyen müşrikler gibi olmayıp, bu Beytin hakkını bilip tanıyarak senin için işlenmesi haram olan şeyleri bu beldede işleyen birisi değilsin. Yani hürmetini (saygınlığını) bilip tanıdığın şu ta’zim olunan Beyte yemin ederim ki, sen bu Beytte ikamet etmekte, onu tazim etmekte ve sana haram olan herhangi bir şeyi burada işlememektesin.

Şurahbil b. Sa’d dedi ki:

“Sen bu beldede bulunmakta iken” helâl iken demektir, Bunun anlamı da şudur: Onlar, avını öldürmek, ağacını kesmek bakımından Mekke’yi haram bir belde olarak kabul ediyorlar, fakat aynı zamanda seni oradan çıkarmayı ve öldürmeyi helâl belliyorlar.

Beled 1

Hayır, bu şehre yemin ederim.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Bu beldeye -ki sen bu beldedesin-, babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki biz, insanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun bu beldeye.

Bu âyette -daha önceden;

“Hayır…kıyâmet gününe yemin ederim” (el-Kıyame, 75/1) âyetinde geçtiği üzere-; “Lâ” “Hayır” (anlamındaki olumsuzluk lâfzının) zâid olması mümkündür. (Mealde de olduğu gibi) Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır ki; (doğrudan): “Yemin ederim” demektir. Çünkü daha sonra;

“Bu beldeye” diye buyurmuştur. Yine bu beldeye;

“Ve şu emin beldeye ki;” (et-Tin, 75/3) âyetinde de yemin etmiş bulunmaktadır. Yüce Allah, bu beldeye (başka bir yerde) yemin etmiş iken, (burada) ona yemin etmesi nasıl reddedilebilir? Şair şöyle demiştir:

“Leyla’yı hatırladım da bir özlem sardı beni

Nerdeyse kalp ta özünden paramparça olacaktı.”

Görüldüğü gibi burada: “Lâ” lâfzı sıla (ulama edatı olarak fazladan) gelmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın: “Mâ meneake ella tescude iz emertuke”

“Ben sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (el-A’raf, 7/12) âyeti da bu kabildendir. Buna delil de yüce Allah’ın: “Mâ meneake en tescude”

“Secdeden seni ne alıkoydu?” (Sad, 38/75) âyetidir. Aynı manayı ihtiva eden iki âyetten ilkinde zâid olduğu belirtilen “la” geldiği halde, ikincisinde gelmemiş olması zâid olduğunun delilidir

el-Hasen, el-A’meş ve İbn Kesîr “lam”dan sonra “elif” olmaksızın olumlu ifade olarak; “Luksimu” “Elbette… yemin ederim” diye okumuşlardır. Yine el-Ahfeş buradaki bu lâfzın; “Elâ” “…mez…mi” (ya da: Dikkat edin!) anlamında olabileceğini de kabul etmiştir.

Yemini nefyetmek için gelmediği de söylenmiştir. Aksine bu, Arapların: Hayır, Allah’a yemin ederim hayır. Ben bu işi yapmam. Hayır vallahi bu iş böyle olmadı. Hayır, Allah’a yemin ederim mutlaka bunu yapacağım, türünden sözlerine benzer.

Bunun sahih bir nefy olduğu da söylenmiştir. Mana da şudur: Sen bu şehirden çıkıp gittikten sonra bu şehirde olmayacak olursan Ben de bu şehire yemin etmem. Bu açıklamayı da Mekkî nakletmiştir. Ayrıca bunu İbn Ebi Necih, Mücahid’den rivâyet etmiştir. Buna göre Mücahid şöyle demiştir: “Hayır” lâfzı onlara karşı bir reddir. İbnu’l-Arabi’nin tercih ettiği açıklama da budur. Çünkü o şöyle demiştir: “Bunun red için geldiğini söyleyenlere gelince, bu hiç de reddolunacak bir görüş değildir. Çünkü bu şekilde mana da sahih olmaktadır, lâfız da, maksat da yerli yerince oturmaktadır.” Dolayısıyla bu nefy, ölümden sonra dirilişi inkar edenlerin sözlerini reddetmekte, sonra da yerine geçilmiş bulunmaktadır,

el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Hayır” âyeti bu sûrede anılmış, dünyaya aldanmış insanın vehimlerini reddetmektedir. Yani durum, kimsenin kendisine güç yetiremeyeceği şeklindeki kanaati gibi değildir. Bundan sonra yemine geçilmiştir.

“Bu belde”den kasıt Mekke’dir. Bu hususta (müfessirler) icmâ etmişlerdir. Yani Ben; senin Benim nezdimdeki üstün değerin ve Benim sana olan sevgim dolayısıyla içinde bulunduğun bu haram beldeye yemin ederim.

el-Vâsitî dedi ki: Biz sen hayatta iken orada bulunmakla vefatından sonra da bereketinle müşerref kıldığın bu belde -ki Medine’yi kastetmektedir- adına sana yemin ederek diyorum…

Ancak birinci görüş daha sahihtir. Çünkü bu sürenin Mekke’de indiği ittifakla kabul edilmiştir.

Fecr 30

Gir cennetime.

Diyanet Vakfı
27, 28, 29, 30. Ey huzura kavuşmuş insan! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!

Kurtubi Tefsiri
“Ve gir cennetime!”

“Haydi katıl kullarıma!” Kullarımın cesedlerine demektir. Buna delil de İbn Abbâs ile İbn Mes’ûd’un kıraatidir. İbn Abbâs dedi ki: Bu kıyâmet gününde olacaktır. ed-Dahhak da böyle demiştir.

Cumhûrun kanaatine göre ise, cennet iyi kimselerin meskeni, salih ve hayırlı kimselerin yurdu olan ebedilik diyarıdır.

“Kullarıma” âyetinin anlamı da kullarımın arasından salih olan kimselerin arasına demektir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Biz elbette onları salihler arasına katacağız” (el-Ankebut, 29/9) buyurmuştur, el-Ahfeş dedi ki:

“Katıl kullarıma!” Katıl Benim hizbime yani Benim (dünyada iken) dinimin taraftarları arasına. Anlam aynıdır; yani sen de onlar arasında yerini al, demektir.

“Ve” sen de onlarla birlikte

“gir cennetime!”

Fecr 29

Gir kullarımın arasına.

Diyanet Vakfı
27, 28, 29, 30. Ey huzura kavuşmuş insan! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!

Kurtubi Tefsiri
“Haydi katıl kullarıma,

Âyetin tefsiri için bak:30

Fecr 28

Rabbine dön, razı olmuş ve hoşnut olunmuş olarak.

Diyanet Vakfı
27, 28, 29, 30. Ey huzura kavuşmuş insan! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!

Kurtubi Tefsiri
“Kendin razı olmuş ve rızaya ermiş olarak dön Rabbine,

Yüce Allah bütün çabası dünyalık olan, bundan ötürü zengin ve fakir kılınışında Allah’ı itham eden kimselerin halini sözkonusu ettikten sonra;

“ey yakîn ile huzur bulmuş nefs!” âyeti ile yüce Allah’a gönül hoşluğu ile, huzur ile teslim olmuş, işini Allah’a havale etmiş, O’na güvenip dayanmış kimselerin durumunu sözkonusu etmektedir.

Bu sözlerin meleklerin yüce Allah’ın dostlarına söyleyeceği sözlerden olduğu söylenmiştir.

“Yakîn ile huzur bulmuş nefs (en-nefsu’l-mutmainne)” huzura ermiş ve kesin yakîn sahibi olmuş, Allah’ın kendi Rabbi olduğuna kesin olarak inanmış ve bundan dolayı Rabbine ibadete yönelmiş olan nefis, demektir. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Allah’ın sevabı ile ve O’ndan hoşnut olmuş mü’min nefis demektir. el-Hasen, kesin inanç sahibi mü’min nefis, diye açıklamıştır. Yine Mücahid’den, kendisine isabet etmeyen bir şeyin hiçbir şekilde esasen isabetinin sözkonusu olmayacağını, isabet edenin de isabet etmemesinin sözkonusu olmayacağını kesin olarak bilip Allah’ın hüküm ve kazasına razı olmuş nefs demektir,

Mukâtil dedi ki: Allah’ın azabından yana emniyette olan nefistir.

Ubeyy b. Ka’b’in kıraatinde: “Yâeyyetuhe’n-nefsu’l-âminete’l-mutmainnete” “Ey yakîn ile huzur bulmuş, güvenlik içerisindeki nefis” şeklindedir.

Allah’ın, Kitabında vaadettiklerine kesin olarak inanıp, amel eden nefis diye de açıklanmıştır.

İbn Keysan dedi ki: Burada “mutmain nefs” ihlâs sahibi nefis demektir. İbn Atâ dedi ki: Onsuz bir göz açıp kapayacak vakit kadar dahi duramayan arif nefis demektir. Yüce Allah’ın zikriyle huzur bulan nefis diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın:

“Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (er-Ra’d, 13/28) âyeti bunu açıklamaktadır.

Îman ile huzur bulmuş, öldükten sonra dirilişi ve amellerin mükâfatının görüleceğini tasdik etmiş nefis, diye de açıklanmıştır. İbn Zeyd dedi ki: Bu nefsin mutmain (huzur içinde) oluş sebebi, ölüm halinde, diriliş vaktinde ve biraraya geliş zamanlarında cennet ile müjdeJenmesidir. Abdullah b. Büreyde babasından şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bundan kastedilen Hamza’nın nefsidir.

Ancak sahih olan bunun mü’min, ihlâslı ve itaatkâr her nefis hakkında umumi olduğudur. Hasan-ı Basrî diyor ki: Şüphesiz yüce Allah, mü’min kulunun ruhunu almayı murâd ettiği vakit o nefis, yüce Allah’tan geleni huzur ile karşıladığı gibi, yüce Allah da onu huzur ile kabul eder.

Amr b. el-Âs dedi ki: Mü’min vefat ettiğinde, Allah ona iki melek gönderir. Bu iki melekle birlikte cennetten hediyeler bulunur. Melekler o kişinin nefsine: “Ey mutmain nefs! Sen hoşnut olarak, hoşnut kılınmış ve senden hoşnut olunmuş olarak çık. Sen huzur ve sükuna, hoş kokulara gitmek üzere çık. Hoşnut olan ve kızgm olmayan Rabbin huzuruna varmak üzere çık! Bu nefis bir kimsenin yeryüzünde kokladığı en güzel misk kokusu gibi çıkar…” Hâkim, el-Müstedrek, I, 94; Heysemî, Mecmâ’, II, 328; Taberânî, Evsat, I, 225; Tayalisi, Müsned, i, 102. deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.

Said b. Zaid dedi ki: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda:

“Ey yakîn ile huzur bulmuş nefis” âyetini okudu. Ebû Bekir;

“Bu ne kadar güzel bir haldir ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki melek bu sözü sana söyleyecektir, ey Ebû Bekir” Taberi, Câmiu’l-Beyan, XXX, 191; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, I, 110

Said b. Cübeyr dedi ki: İbn Abbâs, Taif’te vefat etti. Daha önce bu şekilde ona benzer hiçbir kuş görülmemiş olan bir kuş geldi. Onun naaşına girdi. Sonra da o kuşun naaşından çıktığı görülmedi. Defnolunduğu vakit kabrin kenarında kimin okuduğu bilinmeksizin şu âyet-i kerimeler okundu:

“Ey yakîn ile huzur bulmuş nefs. Kendin razı olmuş ve rızaya ermiş olarak dön Rabbine!”

ed-Dahhak’ın rivâyetine göre bu âyet, Osman b. Affan (radıyallahü anh) hakkında Rûme kuyusunu vakfettiği vakit nazil olmuştur.

Mekkelilerin asarak idam ettiği yüzünü Medine’ye döndürdükleri halde Allah’ın yüzünü kıbleye doğru çevirdiği Hubeyb b. Âdiy hakkında indiği de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Dön Rabbine!” Sahibine ve bedenine! Bu açıklamayı İbn Abbâs, İkrime ve Atâ yapmış, Taberi de bunu tercih etmiştir. Bunun delili de İbn Abbâs’ın tekil olarak “Fe’dhuli fi abdi” “Gir kuluma!” şeklindeki okuyuşudur. Yarın yüce Allah ruhlara tekrar cesetlere dönmeleri için emir verecektir. İbn Mes’ûd da: “Fi cesedi abdi” “Kulumun cesedine!” diye okumuştur.

el-Hasen dedi ki: Rabbinin sevabına, lütuf ve ihsanlarına dön! Ebû Salih dedi ki: Yani Allah’a dön! Bu da ölüm halinde olacaktır.

Fecr 27

Ey huzura ermiş nefis!

Diyanet Vakfı
27, 28, 29, 30. Ey huzura kavuşmuş insan! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!

Kurtubi Tefsiri
“Ey yakın ile huzur bulmuş nefs!

Âyetin tefsiri için bak:28

Fecr 26

Ve O’nun bağladığı gibi kimse bağlamaz.

Diyanet Vakfı
Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.

Kurtubi Tefsiri
Onun bağladığı gibi de kimse bağlayamaz.

“Artık o günde onun azâbı gibi hiçbir kimse azâb yapamaz.” Yani kimse Allah’ın azâbı gibi azaplandıramaz, O’nun sağlam bağladığı gibi kimse bağlayamaz. Buradaki zamir yüce Allah’a aittir. Bu, İbn Abbâs ve el-Hasen’in görüşüdür.

el-Kisai;

“Azâb yapamaz” anlamındaki âyeti; “Lâyuazzebu” “Azaplandırılmaz” diye;

“bağlayamaz” anlamındaki âyeti da: “Velâyuseku” “Bağlanmaz” şeklinde “zel” ile “se” harflerini üstün olarak okumuştur. Yani o gün, Allah’ın kâfiri azablandıracağı gibi dünya hayatında kimse azâb edilemez, kâfirin sıkı sıkıya bağlanacağı gibi kimse bağlanamaz. Maksat da İblis’tir. Çünkü günahları ve cürümleri sebebiyle insanlar arasında en çetin azâbı onun göreceğine dair delil ortaya konulmuş bulunmaktadır. Dolayısıyla beraberindeki açıklayıcı manadan ötürü ifade mutlak olarak kullanılmıştır.

Bunun Umeyye b. Halef olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da el-Ferrâ” nakletmiştir. Yani bu muayyen kâfirin göreceği azâb gibi kimse azâb edilmeyecektir. Onun zincirlere ve bukağılara bağlanacağı gibi kimse bağlanmayacaktır. Buna sebep ise küfür ve inadında en ileri dereceye gitmiş olmasıdır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Onun yerine kimseye azâb edilmeyecek, onun kurtulmak için vereceği fidye alınmayacaktır. Burada “azâb” azablandırmak anlamında “bağlamak” da bir şey ile sağlamca bağlamak anlamındadır. Şairin şu sözlerinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Ve sen otlağa yayılıp otlayan o yüz (deve)yi verdikten sonra (nankörlük etmem hiç düşünülür mü?)”

Kâfir olmayan bir kimseye kâfir gibi azâb edilmez, diye de açıklanmıştır.

Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim, “zel” ile “se” harflerinin üstün okunmasını tercih etmişlerdir. Bu durumda “he: o” zamiri kâfire ait olur. Çünkü Allah’ın azâbı gibi kimsenin azâb etmeyeceği bilinen bir husustur

Ebû Kılabe de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan (bu buyrukları) “zel” ve “se” harflerini üstün olarak okuduğunu rivâyet etmiş bulunmaktadır. Ebû Amr’ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın okuyuş şekline döndüğü de rivâyet edilmiştir.

Ebû Ali dedi ki: Cemaatin okuyuşuna göre de zamirin kâfire ait olması mümkündür. Yani hiç kimse kimseyi bu kâfire yapılan azâb gibi azâb etmez. Bu durumda zamir kâfire ait olur. “Kimse” ile kastedilenler de, cehennem ateşindekileri azaplandırmakla görevli olan meleklerdir.

Fecr 25

Artık o gün, O’nun azabını kimse azap etmez.

Diyanet Vakfı
Artık o gün, Allahın edeceği azabı kimse edemez.

Kurtubi Tefsiri
Artık o günde onun azâbı gibi hiçbir kimse azâb yapamaz.

Âyetin tefsiri için bak:26

Fecr 24

Der ki: Keşke hayatım için önceden bir şey gönderseydim.

Diyanet Vakfı
(İşte o zaman insan:) «Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!» der.

Kurtubi Tefsiri
“Keşke hayatım için önceden (hayır) göndermiş olsaydım” der.

“Hayatım için” lâfzı “hayatımda” demektir. Buna göre buradaki “lâm” “için” edatı; “de, da” anlamındadır.

Bir başka açıklamaya göre; keşke hayatım, yani ölümün sözkonusu olmadığı hayat için, önceden salih bir amel göndermiş olsaydım, diye de açıklanmıştır.

Bir başka açıklama da şöyledir: Cehennemliklerin hayatı rahat bir hayat değildir. Âdeta onların hayatları yok gibidir. O halde anlam şöyledir: Keşke cehennem ateşinden kurtulmak için hayır namına bir şeyler göndermiş olsaydım. O zaman ben de rahat ve huzurlu hayat sürenler arasında olurdum.

Fecr 23

O gün cehennem de getirilmiştir. O gün insan hatırlar ama hatırlamanın ona ne faydası olur?

Diyanet Vakfı
O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var!

Kurtubi Tefsiri
Ki o gün, cehennem de getirilmiş olacaktır. İşte o gün insan hatırlayacaktır ama hatırlamanın ona ne faydası olur!

Ebû Said el-Hudri dedi ki:

“O gün cehennem de getirilmiş olacaktır” âyeti nazil olunca, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın rengi değişti ve bunun etkileri yüzünde görüldü. Öyle ki, bu hali ashabına da ağır geldi. Daha sonra şöyle buyurdu:

“Cebrâîl bana: “Böyle yapmayın! Yer dağılıp zerreler gibi parça parça edildiğinde… O gün cehennem de getirilmiş olacaktır.” âyetlerini okuttu.” Süyutî, ed-Durru’l Mensur, VIII, 512. Ali (radıyallahü anh) dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Cehennem nasıl getirilecektir?” diye sordu. Şöyle buyurdu:

“Cehennem yetmişbin dizgin ile çekilerek getirilecektir. Herbir dizgini yetmişbin melek çekecektir. Fakat dizginlerden öyle bir kurtulmak isteyecek ki, eğer bırakılacak olursa orada bulunan herkesi yakacaktır. Sonra benim önüme gelerek; “Benim seninle ne ilgim olabilir ki, ey Muhammed? Şüphesiz Allah senin etini bana haram kılmıştır.” diyecek, Artık: Nefsim nefsim demedik hiçbir kimse kalmayacak. Ancak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan müstesna olacaktır. O Rabbim, ümmetim ümmetim, diyecektir.” Süyutî, ed-Durru’l Mensur, VIII, 512.

“İşte o gün insan hatırlayacaktır.” Öğüt alacak, tevbe edecektir.

Kasıt kâfir yahut bütün gayreti dünyaya yönelik olan kimselerdir.

“Ama hatırlamanın ona ne faydası olur!” O dünyada iken kusurlu hareket ettiğine göre öğüt almak, tevbe etmek nerede?

Öğüt alıp, hatırlamanın ona faydası nereden dokunacaktır, diye de açıklanmıştır. O halde muzafın hazfedildiğinin takdir edilmesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde;

“O gün insan hatırlayacaktır” âyeti ile

“hatırlamanın ona ne faydası olur” âyeti arasında bir çelişki sözkonusu olur. Bu açıklamayı ez-Zemahşeri yapmıştır.

Fecr 22

Ve Rabbin geldiğinde, melekler saf saf dizildiğinde.

Diyanet Vakfı
21, 22. Ama yeryüzü parça parça döküldüğü, Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır).

Kurtubi Tefsiri
Rabbin gelip, melekler de saf saf dizildiğinde;

“Rabbin” el-Hasen’e göre Rabbinin emri, kazası (hükmü)

“gelip…” Âyet, bu manasıyla muzafın hazfedilmesi kabilindendir.

Rabbleri, onlara pek büyük âyetlerle (belge ve delillerle) geldiğinde … diye de açıklanmıştır. Bu yüce Allah’ın:

“Allah’ın… buluttan gölgeler içerisinde kendilerine gelivermesinden… başkasını mı bekliyorlar.” (el-Bakara, 2/210) âyetine benzemektedir ki; “gölgeler ile” demektir.

Bir diğer açıklamaya göre, âyetlerin (belge ve alametlerin) gelişini yüce Allah kendi gelişi gibi ifade etmiştir. Bu yolla o âyetlerin şanı yüceltilmek istenmektedir. Hadîs-i şerîfte yüce Allah’ın (söyleyeceği ifade edilen) şu âyetleri de bu kabildendir; “Ey Âdem oğlu! Ben hastalandığım halde sen beni ziyarete gelmedin. Senden su istediğim halde bana su vermedin. Senden yemek istediğim halde sen bana yemek vermedin.” Müslim, IV, 1990; Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, s. 182

“Rabbin gelip” âyeti şöyle de açıklanmıştır: O gün, şüpheler ortadan kalkacak ve artık bilgiler kesinlik arzedecektir. Tıpkı hakkında şüphe edilen herhangi bir şeyin gelmesi esnasında şüphe ve tereddütlerin ortadan kalkması gibi.

İşaret erbabı da şöyle demişlerdir: O’nun kudreti ortaya çıkmış, herşeyi istila etmiş olacaktır. Şanı yüce Allah’ın kendisi ise bir yerden bir diğer yere geçmek ile nitelendirilemez. Hem O’nun hakkında mekan ve zaman, O’nun üzerinden zamanın geçmesi sözkonusu olmadığına göre, bir yerden bir başka yere intikal ve geçiş onun için nasıl sözkonusu olabilir? Çünkü bir şeyin üzerinden zamanın geçmesi, vakitlerin geçmesi demektir. Herhangi bir şeyi ele geçiremeyen ise aciz demektir.

“Melekler de saf saf dizildiğinde; ki o gün cehennem de getirilmiş olacaktır.” âyeti hakkında İbn Mes’ûd ve Mukâtil şöyle demişlerdir: Herbir dizgini yetmişbin melek tarafından çekilen, yetmişbin dizgini ve öfkesi ve kabarması görülecek şekilde cehennem getirilecek ve Arş’ın sol tarafında yerleştirilecektir. Müslim’in Sahih ‘inde Abdullah b. Mesud’dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“O gün, cehennem herbir dizginini çekecek yetmişbin melek yetmişbin dizgini ile getirilecektir.” Müslim, IV, 2184; Tirmizi, IV, 701.

Fecr 21

Hayır! Yeryüzü paramparça darmadağın edildiğinde.

Diyanet Vakfı
21, 22. Ama yeryüzü parça parça döküldüğü, Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır).

Kurtubi Tefsiri
Böyle yapmayın! Yer dağılıp, zerreler gibi parça parça edildiğinde.

“Kellâ”

“Böyle yapmayın!” Olması gereken böyle değildir, demektir. Onların dünyaya abanmaları ve dünyalık toplamaları reddedilmektedir. Çünkü böyle yapan bir kimse, yerin darmadağın edileceği ve pişmanlığın fayda vermeyeceği zaman pişman olacaktır.

“Ed-Dekk”

“Kırmak ve dövmek” demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Araf, 7/143; el-Kehf, 18/98 ve el-Hakka, 69/14) geçmiş bulunmaktadır. Yer sarsılıp, ardı arkasına sallandırıldığında; demektir.

ez-Zeccâc dedi ki: Yer sarsılıp da biribirini kırıp döktüğü zaman demektir. el-Müberred dedi ki: Birbirine yapıştırılıp, yüksekliği gittiği zaman, demektir.

“Nâkatun dukâun” “Hörgücü olmayan deve” demektir, çoğulu “Dukke” …diye gelir. Daha önce bu husustaki açıklamalar el-Araf ve el-Hakka sûrelerinde (az önce belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır. “Dukke’ş-şey’u” “O şey yıkıldı” derler. Şair de şöyle demiştir:

“Bir grub insanı kırıp geçiren ve sonunda yıkan, yine bir grub insandan başkası mıdır?”

“Parça parça” ardı arkasına demektir. Yani sarsılıp bir kısmı, diğer kısmını kırıp dökecek de onun üzerindeki herşey ufalacak demektir. Dağları ve yükseklikleri dümdüz edilinceye kadar parça parça edilecek, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre yayılmaları itibariyle evleri dümdüz edilecek, sarayları, dağları ve üzerindeki diğer yapılar yok olup gidecektir. Serilmesi ve yayılmasındaki düzlük dolayısıyla “dükkan” ismi de buradan gelmektedir. “Ed-deke” Yerin yüksekliğinin yayılmak suretiyle alçaltılması” demektir.

İbn Mes’ûd ve İbn Abbâs’ın açıklamaları da bu anlamdadır: Yer tıpkı bir derinin yayılması gibi yayılıp uzatılacaktır.

Fecr 20

Ve malı aşırı bir sevgiyle seviyorsunuz.

Diyanet Vakfı
17, 18, 19, 20. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Malı’da, ondaki hiçbir hakka riayet etmeksizin, pek çok seversiniz.

“Malı da, ondaki hiçbir hakka riayet etmeksizin” helaliyle, haramıyla “pek çok” alabildiğine

“seversiniz.”

“El-Cemm”

“Çok” demektir. “Cemme’ş-şey’u, yecumu, cumumen” “O şey çok oldu, çoğaldı, çoğalır” denilir. Bu durumda olan hakkında; “Cemme” ile “Câmme” denilir. “Cemme’l-mâu fi’l-havdi” “Su havuzda toplandı” ifadesi de buradan gelmektedir. Şair de şöyle demiştir:

“Allah’ım, mağfiret buyurursan -eğer- çokça bağışlarsın.

Sana karşı çokça günah işlememiş hangi kulun vardır ki?”

“El-cemmetu” “Suyun toplandığı yer” demektir, “El-cemum” “Suyu bol kuyu” demektir. (Cim harfi) ötreli olarak; “El-cumum” mastardır. Kuyudaki su çekildikten sonra çoğalıp, biraraya toplandığı vakit: “Cemme’l-mâu, yecimmu, cumumen” “Su birikti, arttı, birikir, artar” denilir.

Fecr 19

Ve mirası tamamen yiyorsunuz.

Diyanet Vakfı
17, 18, 19, 20. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Mirası da helâl, haram demeden alabildiğine yersiniz.

“Mirası” yetimlerin mirasını

“da helâl haram demeden, alabildiğine” es-Süddi’nin açıklamasına göre en ileri derecede olabildiğince

“yersiniz.”

“et-Turâsu”

“Miras” lâfzının aslı; “el-Vurâsu” olup, “Verise” “Miras aldım” fiilinden gelmektedir. “Vav” harfi yerine “te”yi kullanmışlardır.

Nitekim; “Tucahu, tuhametu, tukâtu, tuedetu” kelimeleri ile benzerlerinde de böyle kullanılmıştır. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Denildiğine göre; “Lemmâ”

“Alabildiğine” âyetinin, topluca, hep birlikle anlamında olduğu söylenmiştir. Bu da Arapların: “Lememtu’t-tâame lemmen” “Yemeği toptan, hep birlikte yedim” tabirlerinden alınmıştır. Bu açıklamayı el-Hasen ve Ebû Ubeyde yapmıştır. Arapçada: “el-lemme”nin asıl anlamı, “toplayıp, bir araya getirmek”tir. “Lememtu’ş-şey’e elemmu lemmen” “O şeyi topladım, toplarım” denilir. “Lemmallahu şa’sehu” “Allah onun dağınıklıklarını toplayıp, bir araya getirsin” duası da buradan gelmektedir. en-Nâbiğa şöyle demiştir:

“Eğer sen dağınıklıklarını bir araya getirmeyecek olursan (kusurlu arkadaşlarını bağışlamazsan)

Kendine hiçbir kimseyi kardeş bırakmazsın; ey yiğitlerin en güzel edeblisi!”

“İn dârake lemumete” “Senin evin insanları toplayıp, bir araya getirir, onları barındırır” anlamındaki tabirler de buradan gelmektedir. el-Mirnak et-Tai, Alkame b. Seyf’i överken şöyle demektedir:

“Elbette o çocuğun sevgisi gibi severdi beni.

Ve şanlı, şerefli kimseye zifafa gönderilen gelin gibi

benim dağınıklıklarımı toplar, biraraya getirirdi.”

el-Leys dedi ki: “El-lemm” “Güçlü, kuvvetli topluluk” demektir. “Hacerun melmumun” “Sağlam taş” tabiri ile: “Ketibetun melmumetun” “Güçlü, kuvvetli askeri birlik” tabirleri de buradan gelmektedir. Yemek yiyen bir kimse tiridi biraraya getirip, toplar ve onu lokmalar halinde topladıktan sonra onu yer. Mücahid dedi ki: (Âyet) onu lokma lokma yer, demektir. el-Hasen dedi ki: Hem kendi payını, hem de başkasının payını yer demektir. el-Hutay’a dedi ki:

“Eğer bu arkasından sahibine yergi getirecek (yemek için) bir toplanma ise

Rahmân (olan Allah), o yemek çiğneyen dişleri (yiyenleri) kutsamasın.”

Âyet, onlar hem kendi paylarını, hem de başkalarının paylarını birarada yerler demektir.

İbn Zeyd dedi ki: Kişi kendi malını yediğinde başkasının malını da toplayıp, onu da yer ve bu helal mıdır, yoksa haram mıdır, diye hiç düşünmez? Müşrikler hiçbir zaman kadınlara ve çocuklara miras vermezler, onların miraslarını kendilerininki ile, onlara kalanı kendi mallarıyla birlikte yerlerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Ölenin zulüm ile toplayıp, biraraya getirdiği malları bilerek yerler ve haram ile helali birbirine katarlardı.

Malı kolay bir şekilde ele geçirip, bu yolda alnı terlemediği için israf ve savurganlıkla o malı harcayan, ondan alabildiğine savurganlıkla yiyen, canının çektiği yiyecekleri, içecekleri, meyveleri -çalışmayan mirasyedilerin yaptığı gibi- yiyip, tüketen mirasçıların bu âyet ile yerilmiş olması da mümkündür.

Fecr 18

Ve yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.

Diyanet Vakfı
17, 18, 19, 20. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Yoksula yedirmek için de birbirinizi teşvik etmezsiniz.

“Yoksula yedirmek için de birbirinizi teşvik etmezsiniz.” Yani onlar yanlarına gelen bir yoksula yemek yedirmek için aile halklarına, hanımlarına, çocuklarına emir vermezler.

Kûfeliler bu âyeti “te” ve “ha” harflerini üstün ve “elif” ile: “Velâ tehâddune”

“Birbirinizi teşvik etmezsiniz” diye okumuşlardır ki, onlar birbirlerini teşvik etmezler anlamını taşır. Aslı; “Tetehâddune” şeklinde olup, ifadenin delâleti dolayısıyla iki “te”den birisi hazfedilmiştir, Ebû Ubeyd’in tercih ettiği okuyuş budur.

İbrahim’den ve eş-Şeyzerî’den, onların el-Kisaî ve es-Sülemî’den rivâyetlerine göre “te” harfini ötreli olarak; “Tuhâddune” diye okumuşlardır. Bu ise “teşvik etmek” anlamındaki; “El-hadde” fiilinden “Tufâılune” vezninde bir kullanımdır.

Fecr 17

Hayır! Bilakis yetime ikram etmiyorsunuz.

Diyanet Vakfı
17, 18, 19, 20. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! Bilakis siz yetime ikramda bulunmazsınız.

“Kellâ”

“Hayır” lâfzı bir reddir. Yani durum zannedildiği gibi değildir. Zengin üstün ve şerefli olduğundan dolayı zengin, fakir alçak ve değersiz olduğundan dolayı fakir değildir. Aksine fakirlik ve zenginlik Benim takdirim ve hükmümün bir gereğidir.

el-Ferrâ” dedi ki:

“Hayır” âyeti burada, kulun böyle olmaması gerekir. Aksine yüce Allah’a zenginlik ve fakirlik dolayısıyla hamdedilmelidir, anlamındadır. Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Aziz ve celil olan Allah, buyuruyor ki: Hayır, Ben şeref ve Üstünlük verdiğim kimseye dünyalığın çokluğu ile şeref ve üstünlük vermem. Değersiz kılıp, alçalttığım kimseyi de dünyalığın azlığı ile alçaltmış olmam. Ben üstün ve şerefli kıldığım kimseyi, Bana itaat ile üstün ve şerefli kılarım, alçaltıp değersiz kıldığım kimseyi de Bana masiyet ile alçaltır ve değersiz kılarım.” Taberi, Câmiu’l-Beyân, XXX, 182.

“Bilakis siz yetime ikramda bulunmazsınız” âyeti ile uygulayageldikleri yetime miras vermemek, büyür de mallarını alırlar korkusuyla, israf yoluyla ve tez elden mallarını yemek, şeklindeki uygulamalarına bu âyet ile haber verilmektedir.

“İkramda bulunmazsınız” anlamındaki âyeti Amr ve Yakub: “Lâyukrimune” “Bulunmazlar” şeklinde, “teşvik etmezsiniz” anlamındaki âyeti: “Lâyehdune” “Teşvik etmezler” diye, “yersiniz” anlamındaki âyeti; “Ye’kulune” “Yerler” diye, “seversiniz” anlamındaki âyeti: “Yuhibbune” “Severler” diye “ye” ile okumuşlardır. Çünkü bundan önce “insan”dan sözedilmiş idi. Maksat da insan cinsidir. O bakımdan ondan çoğul lâfzı ile sözedilmiştir.

Diğerleri ise her dört yerde de karşıdaki muhataba hitab olmak üzere “te’li olarak (bulunmazsınız, etmezsiniz… gibi) okumuşlardır. Yüce Allah, bunu onlara azar ve başlarına kakmak maksadıyla böyle buyurmuş gibidir. -Belirttiğimiz gibi- yetime ikramda bulunmayı terk etmeleri, ona hakkını vermemeleri ve malını yemeleriyle (onları azarlamaktadır).

Mukâtil dedi ki: Bu âyet, Kudame b. Maz’un hakkında inmişti. O Umeyye b. Halefin himayesinde bir yetim idi.

Fecr 16

Fakat onu imtihan edip rızkını daralttığında der ki: Rabbim beni küçük düşürdü.

Diyanet Vakfı
Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise «Rabbim beni önemsemedi» der.

Kurtubi Tefsiri
Fakat ne zaman onu deneyip, rızkını daraltırsa bu sefer: “Rabbim beni alçalttı” der.

“Fakat ne zaman onu deneyip” fakirlik ile mihnete uğratıp sınarsa

“rızkını” zar zor yetecek kadar ona

“daraltırsa bu sefer: Rabbim beni alçalttı” yani beni aşağılattı

“der.”

Bunlar öldükten sonra dirilişe îman etmeyen kâfirin nitelikleridir. Ona göre şeref, üstünlük ve aşağılık dünyadan sahib olunan çok ya da az miktardaki paya göredir. Mü’mine göre ise, şeref ve üstünlük, yüce Allah’ın âhiretteki paya ulaştırmak özelliğini taşıyan itaata ve iyiliklere ulaşma tevfikini lütfetmesine bağlıdır. Dünyada ona ayrıca genişlik verecek olursa, bundan dolayı da Rabbine hamd ve şükür eder.

Derim ki: Bu iki âyette belirtilenler, bütün kâfirlerin nitelikleridir. Müslümanların pek çoğu da Allah’ın verdiği ihsanları o kimsenin Allah nezdindeki şeref ve üstünlüğü dolayısıyla verdiğini zanneder. Hatta bazan cahilliği sebebiyle: Eğer ben bunu haketmeyecek olsaydım, Allah bunu bana vermezdi, der. Aynı şekilde yüce Allah ona az rızık ihsan edecek olursa, bunun Allah nezdindeki değersizliği dolayısıyla olduğunu zanneder.

“Daraltırsa” anlamındaki âyet, genel olarak “dal” harfi şeddesiz: “Fekadera” diye okunmuştur. Ancak İbn Âmir bunu şeddeli okumuştur. Her iki okuyuş şekli iki ayrı söyleyiştir. Ancak tercih edilen şeddesiz okuyuştur. Çünkü yüce Allah bir başka yerde (şeddesiz olarak): “Vemen kudira aleyhi rizkahu”

“Rızkı kendisine daraltılan kimse de…” (et-Talâk, 65/7) diye buyurmaktadır.

Ebû Amr dedi ki: Şeddesiz okuyuş, az ve kıt verilirse demektir. Şeddeli okuyuş ise ona yetecek miktarının verilmesi anlamınadır. Eğer ona böyle bir şey yapmış olsa bu kişi (sözü geçen insan):

“Rabbim beni alçalttı” demezdi. Bununla şedelesiz okuyuşun tercihe değer olduğuna işaret etmektedir

Haremeyn ahalisi ile Ebû Amr

“Rabbim” anlamındaki lâfzı her iki yerde de “ye” harfini üstün olarak; “Rabbeye” diye okumuşlardır. Diğerleri ise sakin okumuşlardır. el-Bezzi, İbn Muhaysın ve Yakub; “beni şereflendirdi, bana lütfetti” anlamındaki; “Ekrameni” ile “beni alçalttı” anlamındaki; “Ehâneni” lâfzında her iki halde (vakıf ve vasl hallerinde) de “ye” ile okumuşlardır. Çünkü o (ye) bir isimdir, hazfedilmez.

Medineliler ise vasl halinde “ye”yi sabit bırakırken vakf halinde -mushafa uyarak- okumamışlardır.

Ebû Amr vasl halinde bu harfin sabit kılınması ile hazfedilmesi arasında muhayyer bırakmıştır, çünkü buraları âyet sonudur. Vakf halinde ise mushaf hattı dolayısıyla hazfetmiştir. Diğerleri ise bu harfi hazfederler. Çünkü her iki yerde de “ye”siz yazılmıştır. Sünnet, mushafın hattına muhalefet etmemektir, çünkü bu ashabın icmaıdır.

Fecr 15

Ama insan, Rabbi onu imtihan edip ikram ettiğinde ve nimet verdiğinde der ki: Rabbim bana ikram etti.

Diyanet Vakfı
İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde «Rabbim bana ikram etti» der.

Kurtubi Tefsiri
Ama insan, Rabbi kendisini sınayıp da ona ikramda bulunup nimetler verse: “Rabbim benî şereflendirdi, bana lütfetti” der.

“Ama insan” âyeti ile kastedilen kâfir kimsedir. İbn Abbâs dedi ki: Utbe b. Rabia ile Ebû Huzeyfe b. el-Muğire’yi kastetmektedir, Umeyye b. Halef’in kastedildiği söylendiği gibi, Ubeyy b. Halef’in kastedildiği de söylenmiştir.

“Rabbi kendisini sınayıp” nimet ile onu imtihan edip, deneyip… Bu âyetteki: “Mâ” zâid bir sıladır.

“…da ona” mal ile

“ikramda bulunup” ona genişlik vererek

“nimetler verse: Rabbim beni şereflendirdi, bana lütfetti der.” Bununla şımarır, sevinir. Fakat O’na harndetmez.

Fecr 14

Şüphesiz Rabbin gözetlemededir.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Rabbin gözetlemektedir.

Yani herbir insanın amelini -ona karşılığını vermek üzere- gözetleyip durur. Bu açıklamayı el-Hasen ve İkrime yapmıştır.

O, kullarını gözetlemektedir. Kimse ondan kurtulamaz, diye de açıklanmıştır. Çünkü; “Mersad” ile “Mirsâd”;

“Gözetleme yeri” yani yol demektir. Daha Önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/5. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

ed-Dahhak’ın rivâyet ettiğine göre, İbn Abbâs şöyle demiştir; Cehennemin üzerinde yedi tane köprü vardır. İnsan bunların birincisine gelince, ona îmana dair soru sorulur. Eğer imanı tam olarak gelmiş ise, ikinci köprüye geçer. Sonra ona namaza dair soru sorulur. Eğer namazı kılmış ise üçüncüsüne geçer. Sonra ona zekat hakkında sorulur. Bunu da yerine getirmişse dördüncüsüne geçer. Sonra ona ramazan ayı orucu hakkında sorulur. Bunu da yerine getirmişse beşincisine geçer. Sonra ona hac ve umreye dair soru sorulur. Eğer bunları da yerine getirmişse altıncısına geçer. Sonra ona sıla-ı rahim hakkında sorulur. Eğer onu da yerine getirmişse yedincisine geçer. Sonra da haksızlık ve zulümlere dair ona soru sorulur ve bir münadi şöyle seslenir: Dikkat edin, her kime yapılmış bir haksızlık varsa gelsin. O kimseden diğer insanların lehine kısas uygulanır. Onun lehine de insanlardan kısas uygulanır. İşte yüce Allah’ın:

“Çünkü Rabbin gözetlemektedir” âyeti bunu anlatmaktadır.

es-Sevrî dedi ki:

“Gözetlemek” ile kastettiği cehennemdir. Onun üzerinde üç tane köprü (geçit) vardır. Bu geçitlerin birisinde akrabalık bağı vardır, bir diğerinde emanet, ötekisinde ise şanı yüce ve mübarek olan Rabb vardır.

Derim ki: Bundan maksat, O’nun hikmeti, iradesi ve emridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Yine İbn Abbâs’tan;

“gözetlemektedir” âyetini, işitir ve görür diye açıkladığı rivâyet edilmiştir.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Onların sözlerini ve fısıldaşmalarını işitir. Onların amellerini ve sırlarını bilir. Herkese ameline göre karşılık verir.

Araplardan birisinden nakledildiğine göre ona: “Rabbin nerede?” diye sorulmuş, o da “Gözetlemektedir” diye cevab vermiştir.

Yine Amr b. Übeyd’den rivâyet edildiğine göre o, Mansur’un huzurunda bu sûreyi, bu âyete ulaşıncaya kadar okumuş ve: “Ey Cafer! Şüphesiz

“Rabbin gözetlemektedir” demiş.

ez-Zemahşerî dedi ki: O bu şekilde seslenmekle Mansur’un bu tehdide maruz kalmış zorbalardan birisi olduğunu ifade etmek istemiştir. Allah ona iyiliğini versin. Onun önünde o nasıl da avını maharetle yakalayan bir arslandı. Gösterdiği tepkiyle zâlimleri dövüyor, getirdiği delillerle heva ve bıd’at ehlinin kökünü kazıyordu.

Fecr 13

Rabbin onların üzerine azap kırbacını yağdırdı.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Bundan dolayı Rabbin de onların üzerine bir azâb kamçısı yağdırdı.

“Bundan dolayı Rabbin de, onların üzerine bir azâb kamçısı yağdırdı.”

Boşalttı, saldı, demektir. “Sabbe alâ fulânun hil’at” “Filan kişinin üzerine bir hil’at (bağış ve ihsan) saldı” denilir. Nâbiğa da şöyle demiştir:

“Allah en güzel ihsanını onun üzerine yağdırdı

Ve yaratılmışlar arasında ona yardımcı oldu.”

“Azâb kamçısı” azabdan bir pay demektir. “(Azâbın) şiddeti diye de açıklanmıştır. Çünkü onlara göre, “kamçı” kendisi ile azâb edilen araçların en ileri derecesinde idi. Şair şöyle demiştir:

“Yüce Allah’ın onun dinini üstün getirdiğini görmedin mi?

Ve kâfirlerin üzerine azâb kamçısını yağdırdığını.”

el-Ferrâ” dedi ki: Bu Arapların her türlü azâb hakkında kullandıkları bir tabirdir. Bunun aslı da şudur: Kamçı onların kendisi ile azâb ettikleri, işkence yaptıkları bir vasıtasıdır. Dolayısıyla bu her türlü azâb hakkında kullanılmış olmaktadır. Çünkü onlara göre kamçı ile, işkence ve azâbın en ileri derecesi uygulanırdı.

Bir diğer açıklamaya göre; eti ve kanı etkileyen, onlara kadar ulaşan bir azâb anlamındadır. Bu da: “Sâtehu, yesutuhu, savten” “Ona karıştı, karışır, karışmak” tabirinden alınmıştır ki, ism-i faili, “Sâitun” …diye gelir. Buna göre: “Es-savt” “Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak” demektir. “El-misvât” “Karıştırma aleti” ismi da buradan gelmektedir. “Sâtehu” “Onu karıştırdı” demektir. Böyle olana; “Sâit” denilir. Bunlar arasında çoğunlukla; “Savete fulânun umurahu” “Filan kişi işlerini birbirine karıştırdı” denilir. Şair şöyle demiştir:

“Görüşü yerilmiş ve başarısız olarak karıştır onu,

Sen onu karıştırma hususunda yardıma mazhar olmayasın.”

Ebû Zeyd şöyle demiştir: “Emvâluhum sevitate beynehum” “Onların malları kendi aralarında birbirine karışıktır” denilir. Bu kullanımı ondan Yakub nakletmiştir.

ez-Zeccâc da şöyle demiştir; Yüce Allah’ın kendilerini, kendisiyle vurduğu kamçılarını onların azâbı kılmıştır, demektir. “Sâte dâbetehu, yesutuhâ” “Bineğini kamçıladı, kamçılar” denilir.

Amr b. Ubeyd’den dedi ki: el-Hasen bu âyet-i kerimeyi okudu mu şöyle derdi: “Şüphesiz yüce Allah’ın nezdinde pek çok kamçılar vardır. Yüce Allah, onları bu kamçılardan birisi ile yakalayıp aldı.” Katade de şöyle demiştir: “Yüce Allah’ın kendisi ile azablandırdığı herbir şey, bir azâb kamçısıdır.”

Fecr 12

Orada çokça bozgunculuk yaptılar.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, oralarda fesadı arttırmışlardı.

“Onlar, oralarda fesadı” zulmü ve işkenceleri

“arttırmışlardı.”

“Ellezine teğav”

“Onlar ki… azgınlık etmişlerdi” lâfzının, yergi olmak üzere nasb mahallinde olması bu husustaki açıklamaların en güzelidir, Bununla birlikte; “onlar azgınlık edenlerdi” anlamında merfu olması yahutta daha önce sözü edilen Âd, Semud ve Fir’avun’un sıfatı olarak mecrur olması da mümkündür.

Fecr 11

Ki onlar ülkelerde azıttılar.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, memleketlerde azgınlık etmişlerdi.

“Onlar ki, memleketlerde azgınlık etmişlerdi” âyetinde kastedilenler, Âd, Semud ve Fir’avun’dur.

“Azgınlık etmişlerdi”, zulüm ve saldırganlıkta haddi aşmışlar ve azgınlaşarak başkaldırmışlardı.

Fecr 10

Kazıklar sahibi Firavun’a.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Ve kazıklar sahibi Fir’avun’a.

Askerler, ordular, büyük kalabalıklar, saltanatına güç kazandıran ordular demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Bir başka açıklamaya göre o, insanları kazıklarla işkenceye tabi tutardı. Zorbalığı ve azgınlığını ileri dereceye götürerek ölünceye kadar onları bu kazıklara bağlardı. Hanımı Asiye ile kızı Maşita’ya -et-Tahrim Sûresi’nin sonlarında (66/11. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere -böyle yapmıştı.

Abdurrahman b. Zeyd dedi ki: Onun makaralarla yukarı doğru kaldırılan bir kaya parçası vardı. Sonra işkence edilecek kişi alınır, ona demirden kazıklar çakılır, arkasından yukarı kaldırılmış olan o kaya üzerine salınır ve onun ölümünü sağlardı.

Fir’avun’un kazıklarına dair yeterli açıklamalar daha önceden Sad Sûresi’nde (38/12. ayetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Fecr 9

Vadide kayaları oyan Semûd’a.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Ve vadide kayaları oyan Semûd’a?

Semud, Salih’in kavmidir. “Oyan” kesen demektir, “Fulânun yecubu’l-bilâde” “Filan kişi ülkeleri kaleder” tabiri de buradan gelmektedir. Gömleğin ceybi’ne (yaka kısmına) “ceyb” deniliş sebebi, kesilmesinden ötürüdür. Mekke’de İbnu’z-Zübeyr’in yanına misafir olup da İbnu’z-Zübeyr’in kendisine Kufe’de altmış vesk almak üzere mektup yazdığı şair şöyle demiştir:

“Develerim övgü ile yoluna koyuldu,

Zübeyr ailesine; kimseyi onlara denk tutmaksızın.

Heybesinde altmış vesk ile gitti.

Halbuki asgari miktarda olsun, yetecek kadar olsun, yük de taşımadı.

Ben daha önceden görmedim böyle develer,

Hem yetmiş vesk yük taşımış, hem de onlarla hiçbir ülkeyi katetmemiş.”

Görüldüğü gibi burada bu lâfız “kesmek, katetmek” anlamındadır.

Müfessirler dedi ki: Dağlan, surları, mermerleri ilk yontan kişi Semud’dur. Bunlar hepsi taştan olmak üzere binyediyüz şehir inşa etmişlerdir. Yaptıkları ev ve konakların sayısı ise ikimilyon yediyüzbindir. Hepsi de taştandır. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

“Onlar, güven içinde dağlardan evler yontup oyarlardı.” (el-Hicr, 15/82) Oldukça güçlü oldukları için kayaları çıkartıyorlar, dağları oyuyorlar ve bunlardan kendilerine ev yapıyorlardı.

“Vadide” Vâdi’l-Kura’da demektir. Bu açıklamayı Muhammed b. İshak yapmıştır. Ebû’l-Eşheb’in, Ebû Nadra’dan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk gazvesinde kahverengi bir at üzerinde Semûd vadisinden geçti. “Buradan çabuk geçiniz. Çünkü sizler lanetlenmiş bir vadidesiniz.” diye buyurdu. İbn Abdi’l-berr, et-Temhid, V, 212, 251, XIII, 145; Kurtubî’nin kayd ettiği yolla: ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n- Nubelâ, VII, 287.

Denildiğine göre, vadi iki dağ arasındaki yere denilir. Onlar bu dağlarda evler, meskenler ve havuzlar oyarlardı. Dağların yahut tepelerin arasında bulunup da sellerin aktığı ve geçit teşkil eden herbir yere

“vadi” denilir.

Fecr 8

Ki onun benzeri şehirlerde yaratılmadı.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Ki, şehirlerde onun benzeri yaratılmamıştı.

“Onun benzeri” âyetindeki zamir kabileye racidir. Yani güç, kuvvet, bedenlerinin büyüklüğü ve boylarının uzunluğu itibariyle şehirlerde bu kabilenin benzeri yaratılmamıştır. Bu açıktama el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir. Abdullah (b. Mesud)’ın kıraatinde: “Elleti lem yuhlek misluhum” “Ki onların benzeri şehirlerde yaratılmamıştı” şeklindedir.

Zamirin şehire raci olduğu da söylenmiş ise de, birinci görüş daha kuvvetlidir. Önceden belirttiğimiz üzere çoğunluğun benimsediği görüş de budur,

“İrem”i şehir kabul eden kimseler, hazfedilmiş bir ifade de takdir ederler ki, anlam şöyle olur: Rabbinin Âd’in İrem şehrine ne yaptığını yahutta sahibi İrem’den sonra … anlamındadır. Buna göre “İrem” hem müennes, hem marifedir.

İbnu’l-Arabi, İrem’in Dımaşk olduğu görüşünü tercih etmiştir. Çünkü ülkeler arasında onun bir benzeri yoktur. Sonra da Dımaşk’ı, pekçok olan sularını ve güzel mahsullerini anlatmaya koyulur. Arkasından şunları söyler; Şüphesiz İskenderiye’de de hayret verici çok şeyler vardır. Oranın sadece minaresi dahi yeterlidir. Minaresinin içi de, dışı da direkler üzerinde bina edilmiştir. Ancak benzerleri vardır. Dımaşk’ın ise hiç benzeri yoktur. Ma’n’in, Malik’ten rivâyet ettiğine göre İskenderiye’de bir yazılı metin bulunmuş fakat onun ne olduğu bilinememiş. Daha sonra içinde şunun yazılı olduğu tesbit edilmiş: “Ben direkleri yükselten Âd’ın oğlu Şeddad’ım. Burayı saçların ağarmasının sözkonusu olmadığı, ölümün olmadığı bir zamanda inşa ettim.” Malik dedi ki: “Yüz sene geçer aralarında bir tek cenaze dahi görülmezdi.” Sevr b. Zeyd’den nakledildiğine göre o şöyle demiştir: “Ben Âd’ın oğlu Şeddad’ım. Direkleri ben yükselttim. Vadinin iç tarafını ziraımla güçlendiren benim. Yedi zira üzere bir hazine biriktiren benim ve bunu ancak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmeti çıkartabilecektir.”

Rivâyet olunduğuna göre Âd’in Şeddâd ve Şedîd adında iki oğlu varmış. Her ikisi de kral olmuş ve başkalarına boyun eğdirmişlerdir. Sonra Şedîd ölmüş ve neticede iş sadece Şeddâd’a kalmış, o da bütün dünyaya hükümdar olmuş. Dünyanın bütün hükümdarları ona boyun eğmiş. Cennetin niteliklerini duyunca: “Ben de onun bir benzerini yapayım”, demiş. Aden sahralarından birisinde İrem’i üçyüz yıllık bir zaman içerisinde bina etmiş. Kendisi de dokuzyüz yıl yaşamıştı. Burası pek büyük bir şehirdir. Buranın köşkleri altın ve gümüşten, direkleri zeberced ve yakuttandı. Çok çeşitli ağaçlar ve kesintisiz akan ırmakları vardı. Burayı inşa işi tamamlanınca ülkesinin ahalisi ile birlikte bu şehire geldi. Varmasına bir gün, bir gecelik mesafe kalınca yüce Allah, üzerlerine semadan bir çığlık saldı ve helâk oldular.

Abdullah b. Kilabe’den rivâyet edildiğine göre; o develerini aramak üzere çıkmıştı. Daha sonra bu şehre rastgeldi. Orada bulunan (zenginlikler)den gücü yettiği kadarıyla taşıdı. Bu durumunun haberi Muaviye’ye ulaşınca Muaviye onu huzuruna getirtti. İbn Kilâbe ona olanları anlattı. Muaviye, Ka’b (el-Ahbar)’a haber göndererek ona sordu. Şöyle dedi: “Orası yüksek direkli İrem’dir, Oraya senin döneminde müslümanlardan bir kişi girecektir. Bu kişi kırmızı tenli, kızıl saçlı, kısa boylu yüzünde de, halinde de hayır alametleri görülen birisidir. Develerini aramak üzere çıkacaktır…” Sonra Muaviye etrafına bakınınca İbn Kilâbe’yi gördü ve: “Allah’a yemin olsun ki, işte o adam budur, ” dedi.

Direklerle tanınmış Âd kavminin binaları gibi meydana getirilmemiştir, diye de açıklanmıştır. Bu durumda zamir

“yüksek direkler” (7. âyet)e aittir. Bu açıklamaya göre de; “El-ımâd” lâfzı; “Amede”nin çoğulu olmaktadır.

“El-İrame” “İrem “in helâk olmak demek olduğu da söylenmiştir. Nitekim; “Erime benu fulânun” “Filan oğulları helâk oldu” denilir. İbn Abbâs da böyle açıklamıştır,

ed-Dahhak: “Erame zâte’l-ımâd” Yüksek direk sahiplerini helâk etti de onları çürümüş hale getirdi” diye okumuştur.

Fecr 7

Direk sahibi İrem’e.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Yüksek direkli İrem’e?

“Görmedin mi Rabbinin” mutlak mâlikin ve yaratıcının

“nasıl ettiğini Âd kavmine?” âyetindeki “BiÂdin”

“Âd kavmine” âyeti genel olarak tenvinli okunmuştur. Ancak el-Hasen ve Ebû’l-Âl-iye

“İrem”e izafe ederek “BiÂdi İrame” “İrem’in Âd’ine” diye okumuşlardır.

Bunu izafe yapmaksızın okuyanlar “İrem”i Âd’in ismi olarak kabul etmiş ve bunu gayr-ı munsarif bir isim olarak değerlendirmiştir. Çünkü böyle okuyanlar “Âd”i babalarının ismi, “İrem”i ise kabilenin ismi olarak kabul etmiş ve onu bedel ya da atf-ı beyan olarak okumuştur.

İzafe ile okuyup bunu gayr-ı munsarıf okuyanlar ise, İrem’i annelerinin ya da beldelerinin ismi olarak kabul etmiştir. İfadenin takdiri de: İremli Âd’e… şeklindedir. Yüce Allah’ın: “Ves’elu’l-karyete”

“Şehre sor” (Yûnus, 12/82) âyetinde (“şehrin ahalisine sor” anlamında) olduğu gibidir.

Bü lâfız ister kabile, ister bir yer ismi olsun marifeliği ve müennesliği dolayısıyla munsarif değildir. “İrem” lâfzı genel ofarak hemze kesreli olarak okunmuştur.

Yine el-Hasen’den her iki lâfzın son harfleri üstün olarak “Biâde İrame” “İrem’in Âd’ine” diye okuduğu rivâyet edildiği gibi, tahfif olmak üzere “ra” sakin; “Biâde İrme” diye de okunmuştur. Yüce Allah’ın: “Beverfikum”

“Gümüş paranız ile” (el-Kehf, 18/19) âyetinin (“ra” harfi sakin) okunduğu gibi (okunmuştur).

“Âd kavmine, yüksek direkli İrem’e” anlamındaki âyet; “Biâd İrame zâti’l-ımâd” şeklinde

“İrem” lâfzının

“yüksek direkli” anlamındaki âyete izafet edilmesi suretiyle de okunmuştur.

İrem: Alâmet, bayrak demektir. Alâmet (bayrak) sahibleri olan Âd’e demek olur.

“Âd kavmine, yüksek direkli İrem’e” anlamındaki âyet; “Biâd uramu zâte’l-imâd”

“Âd kavmine ki, o direkler sahibi olanları içi boş ve çürümüş hale getirdi” ….diye de okunmuştur ki; Allah, o direkler sahibini çürük ve içi boşalmış hale soktu, demektir,

Mücahid, ed-Dahhak ve Katade hemzeyi üstün olarak; “Erame” diye okumuşlardır. Mücahid dedi ki: Bu lâfzın hemzesini üstün olarak okuyanlar onları alametler, direkler demek olan “ârâm”a benzetmiş olur ki, bunun tekili; “Erame” şeklinde gelir. İfadede takdim ve tehir bulunmaktadır. Yani: Fecre, şuna ve şuna yemin olsun ki; şüphesiz ki Rabbin gözetlemektedir… görmedin mi… demektir.

Âd ve Semud’un durumu onlar tarafından oldukça biliniyor idi. Çünkü bunlar Arab topraklarında yaşamışlardı. Semud kavminin Hicri bugün dahi mevcuttur. Fir’avun’u da komşuları olan kitab ehlinden işitmişlerdi. Ona dair haberler de yaygındı. Fir’avun’un yaşadığı topraklar da Arap topraklarına bitişiktir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Buruc Sûresi’nde (85/17-19. âyetlerin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

“Âd’e” Âd kavmine demektir.

Şehr b. Havşeb, Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Âd kavminden bir kişi, evin kapısının bir kanadını taştan yapardı. Bu ümmetten beşyüz kişi bir araya gelecek olsalar onu yerinden hareket ettiremezlerdi. Yine Âd kavminden birisi ayağını yere sokuyor, yerin içerisine gömülüyordu.

“İrem”in Nûh’un oğlu Sam olduğu söylenmiştir ki, bu İbn İshak’ın görüşüdür. Atâ’nın, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre -ki bu aynı zamanda İbn İshak’tan da nakledilmiştir- o şöyle demiştir: Âd, İrem’in oğlu idi. Bu açıklamaya göre İrem, Âd’in babası olmaktadır. Âd, İrem’in oğlu, o Avs’ın oğlu, o Şam’ın oğlu o da Nûh’un oğludur. Birinci görüşe göre ise Âd’in dedesinin adıdır. İbn İshak dedi ki: Nûh’un oğlu Şam’ın çocukları vardı. Bunlardan birisi İrem, diğeri ise Erfahşed’dir. Şam’ın oğlu İrem’den dünyaya gelenler arasında Amalikalılar, Fir’avunlar, zorbalar, azgın ve isyankar hükümdarlar vardır.

Mücahid dedi ki:

“İrem”, ümmetlerden bir ümmettir. Yine ondan nakledildiğine göre

“İrem” kadim ve eski anlamındadır. Bunu İbn Ebî Necih de rivâyet etmiştir. Yine Mücahid’den nakledildiğine göre, İrem; güçlü kuvvetli olan demektir. Katade dedi ki: İrem, Âd’den bir kabiledir.

İki Âd’in olduğu söylenmiştir. Birinci Âd, İremlilerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki önceki Âd kavmini onun helâk ettiğini…” (en-Necm, 53/50) Buna göre Nûh’un oğlu Sam, onun oğlu İrem, onun oğlu Avs, onun oğlu Âd’in soyundan gelenlere Âd denilmiştir. Tıpkı Haşim oğullarına Haşim denilmesi gibi. Sonraları bunların ilk dönemde gelenlerine birinci Âd denilmiştir. İrem ise, onların büyük babalarının ismi ile aldıkları adlarıdır. Bunlardan sonra gelenlere de sonraki Âd denilmiştir. İbnu’r-Rukayyat şöyle demiştir:

“Bu öyle eski bir şan ve şereftir ki, onların ilki onu inşa etmiştir

(Bu ilkleri) Âd’e yetişmiş, ondan önce de İrem’e.”

Mamer dedi ki: Âd ile Semud’un neseblerinin kavuştuğu yer “İrem”dir. Nitekim, İrem’in Âd’i ve Semud’un Âd’i deniliyor idi.

“Yüksek direkli İrem’e ki, onun şehirlerde benzeri yaratılmamıştı”, âyeti hakkında Atâ’nın rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Onlardan birisinin boyu -kendi ziraı ölçü alınarak- beşyüz zira idi. Kısa boylularının boyu ise üçyüz zira idi.

Yine İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, onlardan birisinin boyu yetmiş zira imiş.

İbnu’l-Arabi dedi ki: Ancak bu batıldır. Çünkü sahih hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Allah Âdem’i yukarı doğru boyu altmış zira olarak yarattı. İnsanların yaratılışı şu ana kadar eksilmeye devam edip durmaktadır.” Buhârî, V, 2299; Müslim, IV, 2183; Müsned, II, 3H

Katade’nin iddia ettiğine göre, onlardan bir kişinin boyu oniki zira imiş.

Ebû Ubeyde dedi ki:

“Yüksek direkli” yüksek ve uzun boylu demektir. Nitekim bir kimse uzun boylu olduğu takdirde “Raculun muamud” “Uzun boylu adam” denilir. Buna benzer bir açıklama İbn Abbâs ve Mücahid’den nakledilmiştir,

Yine Katade’den şöyle dediği nakledilmektedir: Onlar kavimlerinin direkleri (efendileri) idiler. Nitekim: “Fulânun amudu’l-kavme ve amuduhum” “Filan kişi kavmin amîdidir ve onların amududur” denilir ki, onların efendisidir, demektir.

Yine ondan nakledildiğine göre, onlara böyle denilmesinin sebebi bolluktan istifade etmek için evleri ile yerden yere göç etmeleri idi. Bunların çadırları ve direkleri vardı. Onlar yağmurun yağdıkları yerlere göç ediyorlar ve meraları arayıp duruyorlar. Sonra da tekrar asıl konakladıkları yerlerine geri dönüyorlardı.

“Yüksek direkli” tabirinin direkler üzerinde yükseltilmiş binaları olan, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunlar direkler dikiyor ve onların üzerlerine saraylarını inşa ediyorlardı:

İbn Zeyd dedi ki:

“Yüksek direkli” direklerle yapıları muhkem ve sağlam kılınmış anlamındadır.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “Yüksek direkler” yüksek binalar demektir. Hem müzekker, hem müennes olarak kullanılır. Amr b. Külsum dedi ki:

“Bizler öyle kimseleriz ki, kabilenin direkleri eğer yıkılırsa

İçerdeki eşyalar üzerine; yakınlarımızda bulunanları koruruz.”

Burada beyitte geçen lâfızlara dair birtakım açıklamaları ihtiva eden üç satıra yakın bir ibarenin ayrıca tercüme edilmesine gerek görülmemiştir

ed-Dahhak dedi ki:

“Yüksek direkli” güç ve şiddet sahibi demektir. Bu da direklerin güçlü oluşundan alınmış bir manadır. Buna delil yüce Allah’ın:

“Gücü, bizden daha üstün kim vardır, dediler” (Fussilet, 41/15) âyetidir.

Avf, Halid er-Rib’î’den:

“Yüksek direkli İrem’e” âyeti hakkında: O Dımaşk’dır, dediğini rivâyet etmektedir. Aynı zamanda bu İkrıme ve Said el-Makburi’nin de görüşüdür. Bunu İbn Vehb ve Eşheb, Malik’ten rivâyet etmiştir.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazi dedi ki: Bu İskenderiye şehridir.

Fecr 6

Rabbinin Âd kavmine nasıl yaptığını görmedin mi?

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14. Görmedin mi, Rabbin ne yaptı ad kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semud kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavuna! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.

Kurtubi Tefsiri
Görmedin mi Rabbinin nasıl ettiğini Âd kavmine?

Âyetin tefsiri için bak:7

Fecr 5

Aklı olan için bunda bir yemin değil mi?

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Fecre, on geceye (haccın on gecesine), çifte ve teke, (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye yemin ederim ki, akıl sahibi için bunlarda elbette bir yemin (değeri) var, değil mi?

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten bu(nlar) akıl sahibi olanlar için bir yemindir, değil mi?

“Yürüyüp gittiği zamanda geceye ki” âyeti beşinci yemindir. Yüce Allah, özellikle on geceye yemin ettikten sonra, genel olarak geceye yemin etmektedir.

“Yürüyüp gittiği zaman” âyeti, kendisinde yürünüp gidildiği zaman demektir. Nitekim “uyuyan gece, oruçlu gündüz” denilmesi de bu kabildendir. (Uyku ile geçirilen gece, oruç ile geçirilen gündüz anlamında kullanılır.) Şair de şöyle demiştir:

“Ey Um Ğaylan, gece yürüyüşü dolayısıyla kınadın bizi

Sense uyudun, halbuki bineklinin gecesi uyumaz.”

Yüce Allah’ın:

“Gece gündüzün hilekarlıkları (gece gündüz yaptığınız hilekarlıklar anlamında)” (Sebe’, 34/33) âyeti da bu kabildendir. Meani bilginlerinin çoğunluğunun görüşü budur. el-Kutebî ve el-Ahfeş’in görüşü de budur. Müfessirlerin çoğunluğu da şöyle demiştir:

“Yürüyüp gittiği zaman” âyeti yürüyüp gitti, demektir. Katade ve Ebû’l-Aliye: Gelip gitti diye açıklamışlardır. İbrahim’den rivâyet edildiğine göre:

“Yürüyüp gittiği zaman geceye” tam kemaline erdiği zaman (geceye) demektir, diye açıklamıştır.

İkrime, el-Kelbî, Mücahid ve Muhammed b. Ka’b, yüce Allah’ın:

“… geceye” âyetinde kasıt, özel olarak Müzdelife’de kalınan gecedir, Çünkü bu gecenin, insanların Allah’a itaat etmek üzere biraraya gelip, toplanmak gibi bir özelliği vardır. Kadir gecesi olduğu da söylenmiştir. Çünkü rahmet; bu gecede sirayet eder (yürür, gider.) Ve ayrıca bu gecenin çokça sevab kazanmak imkanını vermek gibi bir özelliği vardır. Gecenin tamamının kastedildiği de söylenmiştir.

Derim ki: Önceden geçtiği üzere daha kuvvetli olan görüş de budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Kesîr, İbn Muhaysın ve Yakub

“yürüyüp gittiği” anlamındaki âyeti her iki halde (vakıf ve vasl hallerinde) de asla uygun olarak “ye”yi tesbit ile; “Yesri” diye, okumuşlardır. Çünkü bu lâfız cezm halinde değildir, o bakımdan “ye” harfi de sabit bırakılır. Nafi’ ve Ebû Amr ise vasıl halinde “ye”yi tesbit ederken, vakf halinde hazf ile okumuşlardır. Bu kıraat el-Kisâî’den de rivâyet edilmiştir. Ebû Ubeyd dedi ki: el-Kisâî bir sefer vasl halinde “ye”nin tesbit edileceği ve vakıf halinde hazfedileceğini -mushafın hattına uyarak- söylüyor idi. Daha sonra her iki halde de “ye”nin hazfedileceği kanaatini benimsemiştir. Çünkü bu bir âyet sonudur. Şamlılar ve Kûfelilerin kıraati de böyledir. Ebû Ubeyd de hatta uyarak bu görüşü tercih etmiştir. Çünkü bu lâfız mushafta “ye”siz yazılmıştır.

el-Halil dedi ki: Bu lafızın “ye”si âyet sonları dolayısıyla hazfedilir. el-Ferrâ” dedi ki: Araplar bazen “ye” harfini hazfedip ondan önceki harfi kesreli okumakla yetindikleri de olur. Kimisi de şu beyiti nakletmiştir:

“Senin iki elinin birisi; cömertlik göstererek bir dirhem dahi tutmaz,

Öbür elin ise kılıçla kan verir.”

Filan kişi cömertliğinden dolayı bir dirhem dahi tutmaz”; onu elinde bulundurmaz ve ona yapışmaz, demektir.

el-Müerric dedi ki: Ben, el-Ahfeş’e

“yürüyüp gittiği” (anlamındaki) âyetinde “ye”nin düşürülmesinin sebebini sordum. Bana şöyle dedi: “Sen evimin kapısında bir sene beklemediğin sürece bu soruna cevab vermeyeceğim.” Ben de bir sene boyunca evinin kapısında bekledim. Dedi ki: Gecenin geçip gitmesi hakkında: “Yesri” değil, ancak; “Yesrâ” denilir. O bakımdan bu lâfız asıl kullanım şekli değiştirilmiş bir lafızdır. Asıl şeklinden başka türlü kullandığın her lâfzın irabını bir çeşit eksiltmiş olursun. Yüce Allah’ın: “Vemâ kânet ummuki bağiyyen”

“Anan da ahlaksız bir kadın değildi.” (Meryem, 19/28) âyetine hiç dikkat etmez misin? Yüce Allah burada; “Bağiyyeten” dememiştir. Çünkü bu kelimeyi, “Bâğiyeten”den değiştirerek kullanmıştır.

ez-Zemahşeri dedi ki:

“Yürüyüp gittiği” anlamındaki lafızdan “ye” harfi, okuyup geçmek halinde kesre ile yetinilerek hazfedilir. Vakıf halinde ise kesre ile birlikte hazfedilir.

Bu âyetteki bütün isimler, kasem dolayısıyla mecrurdur. Cevabı ise hazfedilmiştir, Bu da “mutlaka bunlara azâb edilecektir” anlamındaki âyettir. Buna da yüce Allah’ın:

“Görmedin mi Rabbinin nasıl (azâb) ettiğini Âd kavmine… Bundan dolayı Rabbin de onların üzerine bir azâb kamçısı yağdırdı” (6-13. âyetler) buyrukları delil teşkil etmektedir.

İbnu’l-Enbari dedi ki: Cevab:

“Çünkü Rabbin gözetlemektedir” (14. âyet) âyetidir.

Mukâtil dedi ki: Buradaki: “Hel” “mi” lâfzı; “İnne” “Muhakkak” konumundadır. Bunun takdiri: Muhakkak bu, akıl sahibi olanlar için bir yemindir, takdirindedir. Buna göre burada “mi” anlamındaki lâfız, yeminin cevabı konumundadır.

Bu lâfzın takrir (doğruyu karşı tarafa söyletmek) anlamında; istifham olarak asli anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da: -Birisine nimet ihsanında bulunulmuş ise-: “Ben sana nimet ihsan etmedim mi?” demeye benzer.

Burada kendisine yemin edilen şeylerin tekidinin kastedildiği de söylenmiştir. Bu, akıl sahibi kimseleri rahatlatacak, memnun edecek bir özelliktedir, anlamındadır. Buna göre cevab;

“Çünkü Rabbin gözetlemektedir” (14. âyet) âyetidir, yahut ta hazfedilmiştir.

Mukâtil dedi ki:buradaki:”mi” lafsı; “Muhakkak” konumundadır. Bunun taktiri: Muhakkak bu, akıl sahibi olanlar için bir yemindir, takdirindedir. Buna göre burada “mi” anlamındaki lâfız, yeminin cevabı konusundadır.

Bu lâfzın takrir (doğruyu karşı tafra söyletmek) anlamında; istifham olarak asli anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da: -Birisine nimet ihsanında bulunulmuş ise-: Ben sana nimet ihsan etmedim mi? demeye benzer.

Burada kendisine yemin edilen şeylerin tekidildiği de söylenmiştir. Bu, akıl sahibi kimseleri rahatlatacak,memnun edecek bir özelliktedir, anlamındadır. Buna göre cevab;

“Çünkü Rabbin gözetlemektedir” (14. ayet) âyetidir, yahutta hazfedilmiştir.

“Akıl sahibi” ise özlü aklı olan kimse demektir. Şair şöyle demiştir:

“Senin tevbe edeceğin nasıl ümit edilebilir ki?

Çünkü Ancak akıl sahibi gençlerden (bu gibi şeyler) ümit edilebilir.”

Genel olarak müfessirler böyle açıklamışlardır. Ancak Ebû Malik şöyle demiştir:

“Akıl sahibi”; insanlar arasında sitre (sırra, kötülükleri açığa çıkarmamaya) sahib kimseler demektir. el-Hasen: İlim sahibi diye açıklamıştır. el-Ferrâ’ dedi ki: Bütün açıklamalar aynı anlam etrafında döner, durur. Akıl sahibi, İlim sahibi, sitr sahibi. Hepsi de akıl anlamındadır. Çünkü “hicr (akıl)”in asıl anlamı men etmek, alıkoymaktır. Kendi nefsine malik olup, onu alıkoyan kimse hakkında; “şüphesiz ki o bir hicr sahibidir.” denilir. Sağlamlığı ile darbelere karşı koyabildiği için taşa “hacer” denilmesi de burdan gelmektedir. “Hakim filan kişiyi hacr altına aldı”, tabiri de burdan gelmektedir ki, onu tasarruftan alıkoydu, engelledi anlamındadır. Kendisi vasıtasıyla içindekiler korunduğu için odaya “hücre” denilmesi de buradan gelmektedir, el-Ferrâ” dedi ki: Araplar nefsini dizginleyen ve onu istediğine mecbur eden bir kimseyi tanıtmak ve anlatmak maksadıyla “şüphesiz ki o bir hicr sahibidir” derler. Bu da; “adamı hacr altına aldım” tabirinden alınmış gibidir.

Fecr 4

Geceye, yürüdüğünde.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Fecre, on geceye (haccın on gecesine), çifte ve teke, (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye yemin ederim ki, akıl sahibi için bunlarda elbette bir yemin (değeri) var, değil mi?

Kurtubi Tefsiri
Yürüyüp gittiği zamanda geceye ki;

Âyetin tefsiri için bak:5

Fecr 3

Çifte ve teke.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Fecre, on geceye (haccın on gecesine), çifte ve teke, (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye yemin ederim ki, akıl sahibi için bunlarda elbette bir yemin (değeri) var, değil mi?

Kurtubi Tefsiri
Hem çifte, hem de teke.

Şef (çift); iki, vetr de; tek demektir.

Bu hususta da görüş ayrılığı vardır. Merfu olarak İmrân b. el-Husayndan gelen rivâyete göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Çift ve tek’ten kasıt, namazdır. Kimisi çift (rekat)dır, kimisi de tek (rekat)lidır.” Hâkim, Müstedrek, II, 568; Tirmizi, V, 440, Müsned, IV, 437, 438

Câbir b. Abdullah dedi ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yemin olsun fecre ve on geceye” (1-2. âyetler) âyeti hakkında dedi ki: “O (fecr) sabah demektir. On ise kurban kesmek, vetr; Arafe günü, şef ise kurban kesme günüdür.” Hâkim, Müstedrek, IV, 245; Müsned, III, 327. Ayrıca bk. bu sûrenin ilk ayeti tefsir edilirken geçen hadis ve kaynakları.

Bu aynı zamanda İbn Abbâs ve İkrime’nin de görüşüdür. en-Nehhâs da bunu tercih edip şöyle demiştir: Ebû’z-Zübeyr’in, Câbir’den rivâyet ettiği hadis Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih olarak gelen hadistir. İsnad itibariyle İmrân b. Husayn’ın rivâyet ettiği hadisten daha sahihtir. Arafe günü tektir. Çünkü o dokuzuncu gündür. Nahr (kurban kesme) günü ise çifttir. Çünkü o da Zülhiccenin onuncu günüdür.

Ebû Eyyub’dan şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yüce Allah’ın;

“Hem çifte, hem de teke” âyeti hakkında sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur “Çift; Arafe ve kurban kesme günüdür, tek ise kurban kesme gününün gecesidir.” Taberânî, Kebir, IV, 180, Heysemî, Mecma’, VII, 137, -Râvilerinden Vâsıl b. es-Sâib’in metruk bir ravi olduğu kaydıyla-

Mücahid ve yine İbn Abbâs şöyle demişlerdir: Çift, Allah’ın yaratıklarıdır. Yüce Allah:

“Sizi çift çift yarattık” (Nebe’, 78/8) diye buyurmuştur. Tek ise aziz ve celil olan Allah’dır, Mücahid’e: Sen bu görüşü herhangi bir kimseden rivâyetle mi söylüyorsun denilince o: Evet ben bunu Ebû Said el-Hudri’den, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyeti olarak naklediyorum, diye cevab vermiştir. Süyûtî, ed-Durru’l-Mensur, VIII, 501’de ibn Merduye’yi kaynak göstererek, Atiyye’nin açıklaması olduğunu belirtmektedir.

Muhammed b. Sîrîn, Mesrûk, Ebû Salih ve Katade de buna yakın açıklamalarda bulunmuş ve şöyle demişlerdir: Çift; Allah’ın yarattıklarıdır. Çünkü yüce Allah:

“Herşeyden de çift çift yarattık” (ez-Zâriyât, 51/49) diye buyurmuştur. Küfür ve îman , mutluluk-bedbahtlık, hidayet-sapıklık, nûr-karanlık, gece-gündüz, sıcak-soğuk, güneş-ay, yaz-kış, gök-yer, cinler-insanlar… Tek ise, yüce Allah’dır. O şöyle buyurmuştur:

“De ki: O, Allah’tır bir tektir. Allah’tır, sameddir.” (el-İhlas, 112/1-2) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah’ın doksandokuz ismi vardır. Bu kadarıyla; Tirmizî, V, 530; İbn Mâce, II, 1269; Müsned, II, 499. Allah tektir, teki sever.” Buradaki gibi; Müsned, II, 258.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Çift, sabah namazı, tek de akşam namazıdır.

er-Rabî’ b. Enes ve Ebû’l-Aliye dedi ki: O, akşam namazıdır. Ondaki çift(i) iki rekat, tek ise üçüncü rekattır.

İbnu’z-Zübeyr dedi ki: Çift Mina’nın onbir ve onikinci günüdür. Tek ise onüçüncü gündür. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Kim iki günde acele ederse ona günah yoktur. Kim de geriye kalırsa ona da günah yoktur,” (el-Bakara, 2/203)

ed-Dahhak dedi ki: Çift, Zülhiccenin on günü, tek ise, Mina’nın üç günüdür. Bu Atâ’nın da görüşüdür.

Çift ile tekin Âdem ve Havva olduğu da söylenmiştir. Çünkü Âdem önceleri tek idi. Eşi Havva ile çift oldu. Böylece önce tek iken, sonradan çift olmuş oldu. Bunu İbn Ebî Necih, İbn Abbâs’tan rivâyet olarak zikrettiği gibi, el-Kuşeyri de onun görüşü olarak nakletmiştir. Bir rivâyette de şöyle denilmiştir: Çift, Âdem ile Havva, tek ise yüce Allah’tır.

Çift ve tek yaratılmış varlıklardır. Çünkü bunlar çift ve tektir, Yüce Allah bütün yaratılmışlara yemin etmiş gibidir. Yüce Allah, bazan ilmi sebebiyle isim ve sıfatlarıyla, bazan kudreti dolayısıyla fiillerine yemin eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Erkeği de, dişiyi de yaratana…” (el-Leyl, 92/3) Bazan sanatının harikulâdeliği dolayısıyla yaptıklarına yemin eder:

“Yemin olsun güneşe ve aydınlığına” (eş-Şems, 91/1)

“Semaya ve onu bina edene.” (eş-Şems, 91/5) ve;

“Yemin olsun göğe ve Tarık’a” (et-Tarık, 86/l) âyetinde olduğu gibi.

Çiftin cennetlerin dereceleri olduğu söylenmiştir. Bu dereceler de sekiz tanedir. Tekin de cehennem ateşinin (aşağıya doğru inen) derekeleri olduğu söylenmiştir Bunlar da yedi tanedir. Bu, el-Hasen b. el-Fadl’ın görüşüdür. Yüce Allah, böylece cennet ve cehenneme yemin etmiş gibidir.

Çiftin; Safa ile Merve, tekin; Ka’be olduğu da söylenmiştir.

Mukâtil b. Hayyan dedi ki: Çift; günler ve geceler, tek ise sonrasında gece bulunmayan gündür. Bu da kıyâmet günüdür

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Tek şanı yüce Allah’tır. Çift de aynı zamanda O’dur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Üç kişi fısıldaşmayıversin. Muhakkak O, onların dördüncüleridir.” (el-Mücadele, 58/7)

Ebû Bekr el-Verrâk dedi ki: Çift yaratılmışların sıfatlarındaki çelişkilerdir. Aziz olmak, zelil olmak, muktedir olmak, âciz olmak, güç sahibi olmak, zayıf olmak, ilim ve cehalet, hayat ve ölüm, görmek ve körlük, işitmek ve sağırlık, konuşmak ve dilsizlik gibi. Tek ise, yüce Allah’ın sıfatlarının tek (zıtsız) olmasıdır. Zilletsiz azizlik, aczsiz kudrel, zaafsız kuvvet, cehaletsiz ilim, ölümsüz hayat, körlüğü olmayan görmek, dilsizliği olmayan kelâm, sağırlığı olmayan işitmek ve benzerleri.

el-Hasen dedi ki: Tek ve çift ile kasıt, bütün sayılardır. Çünkü sayının bunlardan uzak olması sözkonusu değildir. Bu, hesaba yapılan bir yemindir.

Bir görüşe göre çift, Mekke ile Medine mescididir. İki Harem bunlardır. Tek ise, Beytu’l-Makdis mescididir.

Bir başka görüşe göre, çift; hac ile umreyi birlikte yapmak (hacc-ı kıran) yahut hacca kadar umre ile temettuda bulunmak (hacc-ı temettu)dır. Tek ise hacc-ı ifrad yapmaktır.

Çiftin canlılar olduğu söylenmiştir. Çünkü canlılar erkek ve dişidir. Tekil ise cansız varlıklardır. Bir başka görüşe göre çift, gelişip büyüyen, tek ise gelişip büyümeyendir. Başka açıklamalar da yapılmıştır.

İbn Mes’ûd ve arkadaşları, el-Kisai, Hamza ve Halef “tek” anlamındaki lâfzı “vav” harfini kesreli olarak; “Ve’l-vitri” diye okumuşlar, diğerleri ise “vav” harfini üstün olarak okumuşlardır. Her ikisi aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir, es-Sıhah`ta şöyle denilmektedir: Kesre ile “vitr” tek demektir. Üstün ile “vetr” ise kin ve düşmanlık anlamındadır. Bu el-Aliye ahalisinin söyleyişidir. Hicazlıların söyleyişi ise, tam aksi şekildedir. Temimliler ise her ikisinde de kesreli kullanırlar.

Fecr 2

On geceye.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Fecre, on geceye (haccın on gecesine), çifte ve teke, (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye yemin ederim ki, akıl sahibi için bunlarda elbette bir yemin (değeri) var, değil mi?

Kurtubi Tefsiri
Ve on geceye.

“Ve on geceye. Hem çifte hem de teke, yürüyüp gittiği zaman da geceye…” (3- ve 4. âyetler) âyetinde beş yemin vardır.

“Fecr”in ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Kimileri burada fecr, her gün karanlığın gündüzden ayrılmasıdır, demiştir. Bu açıklamayı Ali, İbn ez-Zübeyr ve İbn Abbâs (radıyallahü anh) yapmışlardır.

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre maksat, gündüzün tamamıdır. Ondan fecr diye sözedilmesi, fecr’in gündüzün başı oluşundan dolayıdır.

İbn Muhaysın, Atiyye’den, onun da İbn Abbâs’tan rivâyetine göre, fecr’den kasıt, Muharrem gününün fecr vaktidir. Katade de onun gibi söylemiştir. O dedi ki: Fecr, Muharremin ilk gününün fecridir. Sene ondan başlar. Yine ondan gelen rivâyete göre, maksat; sabah namazıdır.

İbn Cüreyc’in, Atâ’dan onun da İbn Abbâs’tan rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir:

“Yemin olsun fecre” âyeti ile kurban kesim gününün sabahı kastedilmiştir. Çünkü şanı yüce Allah, herbir gündüzün öncesinde ona ait bir gece kılmıştır. Kurban kesme günü bundan müstesnadır. Ondan önce ona ait bir gece takdir buyurmadiğı gibi, ondan sonra da bir gece yoktur. Çünkü Arafe gününün iki gecesi vardır. Birisi kendisinden önce, birisi de kendisinden sonradır. Dolayısıyla Arafeden sonraki gece, tan yeri ağarıncaya, yani kurban kesme gününün tan yeri ağarıncaya kadar vakfeye yetişen bir kimse yetişmiş olur. Bu aynı zamanda Mücahid’in de görüşüdür.

İkrime dedi ki:

“Yemin olsun fecre” âyeti ile Cem’ yani Müzdelife gününün fecri “tan yerinin” ağarması kastedilmiştir.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazi’den;

“Yemin olsun fecre” âyeti Cem’den ayrılış vakti olan on günün (Muharremin ilk on gününün) son zamanıdır.

ed-Dahhâk dedi ki: Maksat Zülhiccenin fecridir. Çünkü yüce Allah diğer günleri onunla birlikte sözkonusu ederek

“ve on geceye” diye buyurmuştur ki; bu Zülhiccenin on gecesidir. İbn Abbâs da böyle demiştir.

Mesrûk da bunlar yüce Allah’ın Mûsa (aleyhisselâm)’ın kıssasında sözkonusu ettiği

“Ve buna ayrıca on gece daha kattık.” (el-Araf, 7/142) âyetinde sözünü ettiği on gecedir. Bunlar senenin en faziletli günleridir.

Ebû’z-Zübeyr’in, Câbir’den rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yemin olsun fecre ve on geceye” yani, kurban bayramının birinci günü (ile tamamlanan) on gecedir.” Hâkim, Müstedrek, II, 568; Dârimî, Sünen, II, 41; Heysemî, Mecma, VII, 137, Müsned, III, 327

Bu görüşe göre, bunlar on gecedir. Çünkü kurban kesme gününün gecesi buna dahildir. Zira yüce Allah bu geceyi Arafe günü vakfeye yetişemeyen kimseler için vakfe yapacak zaman olarak tahsis etmiştir.

Bu gecelerin marife olarak zikredilmeyip, nekre (belirtisiz) olarak zikredilmesi ise, diğer gecelere olan faziletlerinden dolayıdır. Eğer bu geceler marife olarak gelmiş olsaydı, nekre halindeki faziletlilik anlamını ihtiva etmezdi. O bakımdan, kendilerine yemin edilen hususlar arasında, o nekre olarak gelmiştir. Buna sebep ise başkalarında bulunmayan faziletin bu gecelerde bulunmasıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmiştir: Maksat, Ramazan ayının son on gecesidir. ed-Dahhak da böyle demiştir. Yine İbn Abbâs, Yeman ve et-Taberi şöyle demişlerdir: Bunlar, onuncusu Aşure günü olan Muharremin ilk on gecesidir.

İbn Abbâs’dan;

“Ve on geceye” anlamındaki âyeti izafet terkibi halinde; “Veleyâlin aşrin” diye okuduğu da nakledilmiştir ki; “on günün gecesine (yemin olsun)” demektir.

Fecr 1

Fecre andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Fecre, on geceye (haccın on gecesine), çifte ve teke, (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye yemin ederim ki, akıl sahibi için bunlarda elbette bir yemin (değeri) var, değil mi?

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun fecre

“Yemin olsun fecre” âyeti ile yüce Allah, fecre yemin etmektedir.

Gaşiye 26

Sonra, onların hesabı da bize aittir.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25, 26. O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da hesaplarını görmek de şüphesiz yalnız Bize aittir.

“Şüphe yok ki” ölümden sonra

“dönüşleri bizedir.”

“Âbe, yuibu” “Döndü, döner” denilir. Ubeyd şöyle demiştir:

“Her ayrılan mutlaka geri döner.

Fakat ölüm ile ayrılan asla geri dönmez.”

Ebû Cafer,

“dönüşleri” anlamındaki lâfzı şeddeli olarak: “İyyâbehum” diye okumuştur. Ebû Hatim ise: Şeddeli okuyuş câiz değildir. Eğer böyle bir okuyuş câiz olsaydı, aynı şeyin; “Siyam” (oruç) ile “Kıyam” lâfızlarında da câiz olmalıydı. Aynı anlamda iki ayrı söyleyiş oldukları da söylenmiştir.

ez-Zemahşerî dedi ki: Ebû Cafer el-Medenî “dönüşleri” anlamındaki lâfzı (“ye” harfi) şeddeli olarak okumuştur. Bunun açıklaması ise “fîal” vezninde “”Eyb” in mastarı olmasıdır. Bunun “El-iyâb” den geldiği de söylenmiştir yahutta onun aslı “fi’al” vezninde: “İv’âb” şeklinde; “Evb” den gelmesi de sözkonusu olabilir. Diğer taraftan; “İvvâben” in “divvân” lâfzının “divan” diye kullanılmasına benzer, diye de açıklanmıştır. Daha sonra “seyyid” ve benzeri kelimelerin aslına yapılan uygulama, bu kelimeye de yapılmıştır.

Gaşiye 25

Şüphesiz onların dönüşü bizedir.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25, 26. O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki dönüşleri yalnız Bizedir.

Âyetin tefsiri için bak:26

Gaşiye 24

Allah en büyük azapla azaplandıracaktır.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25, 26. O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Allah, onu en büyük azâb ile azablandırır.

“Allah, onu en büyük azâb ile azablandırır.” Bu da azâbı sürekli olan cehennemdir. Yüce Allah’ın:

“En büyük” dîye buyurması onların dünya hayatında iken açlık, kıtlık, esir edilmek ve öldürülmekle azâb edilmiş olmalarından dolayıdır. Bu tevilin (yorumun) delili İbn Mes’ûd’un: “İllâ men tevellâ vekefera finnehu yuazzibuhullahu” “Fakat kim yüz çevirip inkâr ederse, şüphesiz ki Allah onu azablandıracaktır” şeklindeki okuyuşudur.

Bu istisnanın muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani, sen yüz çevirip, inkâr eden kimseler dışındakilere musallat değilsin. Bunlara ise cihad ile musallat kılınmışsın. Bundan sonra da Allah onu en büyük azâb ile azaplandıracaktır. Bu takdire göre âyet-i kerimede nesh sözkonusu değildir.

Rivâyet edildiğine göre, Ali (radıyallahü anh)’a irtidad etmiş bir adam getirildi. Üç gün süreyle tevbe etmesini istedi, fakat tekrar İslama dönmedi. Onun boynunu vurdu ve:

“Fakat kim yüz çevirip inkar ederse” âyetini okudu. (Bu durumda Ali (radıyallahü anh) da istisnanın muttasıl olduğunu ifade etmiş olmaktadır.)

İbn Abbâs ve Katade (istisna edatını) şeddesiz olarak başlangıç ve uyarı edatı olmak üzere; “Elâ” “Dikkat edin…” diye okumuşlardır. Îmruu’l-Kays’ın şu mısraında olduğu gibi:

“Evet, dikkat et senin onlardan (muradını aldığın) nice güzel günlerin geçmiştir.”

Bu açıklamaya göre buradaki: “Men” “Kim” lâfzı şart içindir. Cevabı ise “Allah onu… azablandırır” âyetidir, “Fe”den sonraki mübtedâ ise gizlidir. İfade: “Feyuazzibuhullahu” “Allah onu azaplandırır” takdirindedir. “Kim” anlamındaki lâfzın şart için kabul edilmesi halinde âyet; “Kim yüzçevirip nankörlük ederse, Allah da onu en büyük azâb ile azaplandırır” diye meâllendirilir Çünkü eğer “fe”den sonra gelen fiil ile cevab verilmek istenmiş olsaydı o takdirde; “İllâ men tevellâ vekefera yuazzibuhullahu” “Ancak yüz çevirip kâfir olanı Allah azaplandırır” şeklinde gelmesi gerekirdi.

Gaşiye 23

Ancak yüz çeviren ve inkâr edeni,

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25, 26. O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Fakat kim yüz çevirip, inkâr ederse,

“Fakat kim yüz çevirip, inkâr ederse” âyeti munkatı’ bir istisna olup; ama verilen öğüt ve yapılan hatırlatmalardan yüz çevirenlere gelince… demektir.

Gaşiye 22

Onlar üzerinde zorlayıcı değilsin.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25, 26. O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.

“Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.” Yani onlara musallat kılınmış birisi değilsin ki, onları öldüresin. Daha sonra bu âyet-i kerimeyi kılıç âyeti (cihadı emreden âyet) neshetmiştir.

Harun el-A’ver,

“bir zorba” anlamındaki lâfzı “ti” harfini üstün olarak; “Bimusaytar” diye okumuştur. “El-musaytarun”

“Egemen, olanlar” (et-Tur, 52/37) âyetinde de böyle okumuştur. Bu Temimlilerin söyleyişidir.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “El-musaytır (sin ile)” ile “El-musaytır” Bir şey üzerinde onu kontrol etmek, durumlarını görüp gözetlemek, amelini yazmak üzere musallat olan” demektir. Bunun asıl kökü “Satır”dan gelmektedir. Çünkü satır’ın ihtiva ettiği anlamlardan birisi de belirli bir sınırı aşmamasıdır. Buna göre kitab da “satır satır yazılmış” (anlamında): “Mustar”dır. Bu işi yapan kimse; “Mustar” ile “Mûsaytır” anılır. “Seytarte aleynâ” “Bizim üzerimizde egemen oldun, musallat oldun” denilir. Yüce Allah da: “Leste aleyhim bimusaytır”

“Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin” diye buyurmaktadır. “Setarahu” “Onu yere yıktı” anlamındadır.

Gaşiye 21

O hâlde hatırlat, sen ancak bir hatırlatıcısın.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25, 26. O halde (Resulüm), öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin. Ancak yüz çevirip inkar edene gelince, işte öylesini Allah en büyük azap ile cezalandırır. Şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Artık sen hatırlat! Sen ancak bir hatırlatıcısın.

“Artık” ey Muhammed

“sen” onlara

“hatırlat” öğüt ver ve korkut!

“Sen ancak bir hatırlatıcısın.” Bir öğüt verensin

Gaşiye 20

Ve yere, nasıl yayıldı?

Diyanet Vakfı
17, 18, 19, 20. (İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Ve yerin nasıl yayılıp, döşendiğine?

“Ve yerin nasıl yayılıp döşendiğine” Yayılıp, uzatıldığına.

Enes dedi ki: Ali (radıyallahü anh)’ın arkasında namaz kıldım. O: “Keyfe halektu” “Nasıl yarattığıma” “Rafe’tu” “Yükselttiğime”; “Nesabtu” “Diktiğime” ve “Setahtu” “Yayıp döşediğime” diye “te” harflerini ötreli olarak zamiri yüce Allah’a izafe ederek okudu. Muhammed b. es-Semeyka’ ve Ebû’l-Âl-iye de böyle okurdu. Bu okuyuşda mef’ûl mahzuf olmakta birlikte anlamı “Halektuhâ” “On (lar)ı… yarattığıma” şeklindedir. Diğerleri de bu şekilde açıklanır.

el-Hasen, Ebû Hayve ve Ebû Recâ’ “yayılıp döşendiğine” anlamındaki lâfzı “ti” harfini şeddeli, “te” harfini de sakin olarak; “Suttihat” diye okumuşlardır. Çoğunluk da böyle okumuş olmakla birlikte, ancak onlar “ti” harfini şeddesiz okumuşlardır.

Yüce Allah, öncelikle deveyi sözkonusu etti. Başkasını da öncelikle sözkonusu etseydi yine değişen bir şey olmazdı.

el-Kuşeyri dedi ki: Bu böyle bir dizilişte bir çeşit hikmetin aranacağı türden anlatımlardan değildir.

Şöyle de denilmiştir: Deve Araplar açısından insanlara en yakın olan varlıktır. Çünkü deve, onların nezdinde çoktur ve onlar insanlar arasında develeri en iyi tanıyanlardır. Aynı şekilde develerin faydaları diğer hayvanların faydalarından daha fazladır. Develerin eti yenir, sütleri içilir, onlara hem yük vurulur, hem sırtlarına binilir. Üzerlerinde oldukça uzak mesafeler katedilir. Susuzluğa karşı dayanıklıdırlar, çok az yem isterler, çokça yük taşırlar. Arapların mallarının çoğunluğunu da develer teşkil etmektedir. Develer sırtında, insanlardan uzaklarda tek başlarına yol alır giderlerdi. Bu durumda olan kimselerin, elbette yanlarında bulunanlar üzerinde düşünmeleri tabiidir. O önce bindiği hayvana bakar, sonra gözünü semaya uzatır, sonra yere bakar. O bakımdan onlara da bu yaratıklar üzerinde dikkatle düşünmeleri emrolundu. İşte bunlar dilediğini yaratan ve herşeye güç yetiren mutlak yaratıcının, eşsiz sanatkârın varlığının en açık bir delilidir.

Gaşiye 19

Ve dağlara, nasıl dikildi?

Diyanet Vakfı
17, 18, 19, 20. (İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Dağların nasıl dikildiklerine,

“Dağların” yıkılıp, yok olmayacak şekilde yerin üzerinde

“nasıl dikildiklerine…”

Şöyle ki; yer yayılıp döşendiğinde çalkalandı, yüce Allah, dağlarla orayı sağlamlaştırdı. Nitekim şöyle buyurmaktadır:

“Ve yer onları çalkalamasın diye onda sağlamlaştırıcı kazıklar yarattık.” (el-Enbiya, 21/31)

Gaşiye 18

Ve göğe, nasıl yükseltildi?

Diyanet Vakfı
17, 18, 19, 20. (İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Göğün nasıl yükseltildiğine,

“Göğün nasıl” yerden direksiz olarak

“yükseltildiğine”; ona hiçbir şeyin erişemeyeceği kadar yükseltildiğine, diye de açıklanmıştır.

Gaşiye 17

Bakmıyorlar mı deveye, nasıl yaratıldı?

Diyanet Vakfı
17, 18, 19, 20. (İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?

Kurtubi Tefsiri
Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına?

Müfessirler dedi ki: Yüce Allah, her iki yurdun sahiplerinin halini sözkonusu edince kâfirler bu işe hayret ettiler, yalanlayıp inkar ettiler. Yüce Allah da onlara, kendi sanat ve kudretini, herşeye güç yetiren, mutlak kadir olduğunu hatırlattı. Nitekim o canlıları yeri ve göğü yaratandır. Sonra öncelikli olarak deveyi sözkonusu etti. Çünkü deve Araplar arasında pek çoktur. Onlar filleri görmemişlerdi. Bundan dolayı şanı yüce Allah, pek büyük bir yaratığını küçük bir mahlukun emrine verdiğini hatırlatarak buna dikkatlerini çekti. Bu küçük varlık, bu büyük varlığı yularından çekip götürüyor, onu çoktürüyor, kaldırıyor. Deve yerinde çökmüş iken ona ağır yükleri yükletiyor ve bu ağır yüküyle yerinden kalkıyor. Bu özellik, onun dışında hiçbir hayvanda yoktur. Onlara, yarattığı büyük bir mahluku, yarattıklarından küçük bir varlığın emrine verdiğini gösterdi ve bununla; onlara, vahdaniyetinin ve büyük kudretinin delilini de göstermiş oldu.

Hikmet sahiblerinden birisinden nakledildiğine göre, o deveden ve harikulade yaratılışından sözetmiş. Ancak bu şahıs devenin bulunmadığı bir yerde yetişmişti. Bir süre düşündükten sonra şöyle dedi: Muhtemeldir ki bu develerin boynu uzun olmalıdır. Yüce Allah bu develerin karanın gemilerini olmasını murad ettiğinden ötürü onlara susuzluğa katlanabilme kabiliyetini verdi. Öyle ki; onlar on gün hatta daha fazla susuz kalabilmektedirler. Çöllerde ve tehlikeli geçiş yerlerinde bitip de diğer hayvanların otlamadığı herbir şeyi otlayacak şekilde yarattı.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah, onlara yüksek tahtları hatırlatınca onlar: Bunlara nasıl çıkacağız, dediler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi ve develerin üzerine yükler vurulsun diye çöktüklerini, sonra da ayağa kalktıklarını anlattı. İşte bu tahtlar da böyle olacaktır. Önce alçalacaklar, sonra yükseleceklerdir. Bu anlamdaki açıklamaları Katade, Mukâtil ve başkaları yapmıştır.

Burada sözü edilen develerin pek büyük bulut parçalan olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır. es-Sa’lebî dedi ki: Burada sözü geçen “develer”in bulutlar olduğu söylenmiş ise de, ben bunun İmâmlarımızın kitaplarında bir temelinin olduğunu göremedim.

Derim ki: el-Asmaî Ebû Said Abdu’l-Melik b. Kurayb’ın naklettiğine göre Ebû Amr şöyle demiştir; Bu

“Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl yaratıldığına” âyetinde; “El-İbil” kelimesini şeddesiz olarak okuyanların bu okuyuşu ile maksat devedir. Çünkü deve dört ayaklılardandır. Yere çöker ve onun üzerine yük vurulur. Diğerleri ise dört ayaklı olmakla birlikte, yük onlara ayakta oldukları halde vurulur. Bu kelimeyi şeddeli olarak okuyanların okuyuşuna göre ise, bununla su ve yağmur taşıyan bulutlar kastedilmiş olur.

el-Maverdi dedi ki: Buradaki: “El-İbil” kelimesinde iki şekil sözkonusudur.

Daha kuvvetli ve meşhur olan birinci görüşe göre bundan kasıt, dört ayaklılardan olan develerdir. İkinci görüşe göre ise, maksat bulutlardır. Eğer bunlarla maksat bulutlar ise, bulutlardaki ilâhî kudrete delil teşkil eden belgeler ve bütün yaratıklarına fayda sağlayan genel menfaatlerden dolayı söz konusu edilmiştir. Eğer dört ayaklılardan olan develer kastedilmiş ise, diğer hayvanlara göre develerin daha çok faydalı oluşundan dolayıdır. Çünkü hayvanlar sağmal, binek, yiyecek ve yük hayvanları olmak üzere dört türlüdür. Develerde bu dört özellik de vardır. Dolayısıyla nimet olmak özellikleri daha geneldir, ilahi kudretin onlarda tecellisi daha mükemmeldir.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah’ın deveyi özellikle sözkonusu etmesi, hurma çekirdeklerini yemesi, ot otlaması ve bununla birlikte süt vermesi dolayısıyladır. Yine el-Hasen’e develer hakkında soru sorulmuş ve: Filin acaibliği bundan büyüktür, demişler. O da şu cevabı vermiş: Araplar ile filler arasında uzak bir mesafe vardır. Diğer taraftan fil eti yenmez bir çeşit domuzdur. Sırtına binilmez, sütü sağılmaz.

Şureyh şöyle derdi: Haydi hep birlikte (Kufe’de develerin geldiği çarşı olan) el-Künâse’ye çıkalım ve develerin nasıl yaratıldıklarına bir bakalım.

“El-İbil” “Deve” lâfzının aynı kökten tekili yoktur, müennes bir lafızdır, Çünkü kendi lâfzından tekili olmayan çoğul isimler, şayet insanların dışındaki varlıkların ismi ise müenneslik onların ayrılmaz bir özelliğidir. Bu lâfızların küçültme ismi yapıldığı takdirde sonlarına “he (yuvarlak te)” getirilir. O bakımdan: “İbiletun ve ğanimetun” “Devecik, koyuncuk” ve benzer şekilleri kullanılır. Devenin bu lâfzı bazan hafif olsun diye “be” harfi sakin olarak; “İbl” diye kullandıkları da olur. Çoğulu, “âbâl” …diye gelir.

Gaşiye 16

Serilmiş yaygılar.

Diyanet Vakfı
12, 13, 14, 15, 16. Orada (cennette) devamlı akan bir pınar, orada yükseltilmiş tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş halılar vardır.

Kurtubi Tefsiri
Ve etrafa yayılmış, son derece kıymetli yaygılar vardır.

“Ve etrafa yayılmış, son derece kıymetli yaygılar vardır.” Ebû Ubeyde dedi ki:

“Ez-Zerâbiyy”

“Yaygılar” demektir. İbn Abbâs dedi ki: “Ez-Zerâbiyy” “İnce kadifeleri bulunan küçük yastıklar” demektir. Bunun tekili, “Zurbiyetun” …diye gelir, el-Kelbî ve el-Ferrâ’ da böyle demişlerdir.

“El-Mebsuse”

“Etrafa yayılmış” yayılmış, serilmiş demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Biri diğerinin üstünde diye de açıklanmıştır ki, bu da İkrime’nin görüşüdür. Pek çok diye de açıklanmıştır. Bu da el-Ferrâ’nın görüşüdür. Meclislerde etrafa dağılmış diye de açıklanmıştır. Bu açıklama da el-Kutebî’ye aittir.

Derim ki: Bu daha doğrudur. Çünkü bunlar (bu değerli yaygılar) pekçok ve etrafa yayılmış olacaktır. “Vebesse fihâ min kulli dâbbetin”

“Ve orada her çeşit canlıyı üretip yaymasında” (el-Bakara, 2/164) âyetinde de aynı kökten gelen lâfız kullanılmıştır.

Ebû Bekr el-Enbari dedi ki: Bize Ahmed b. el-Huseyn anlattı, dedi ki: Bize Huseyn b. Arafe anlattı, dedi ki: Bize Ammar b. Muhammed anlattı, dedi ki: Ben Mansur b. el-Mutemir’in arkasında namaz kıldım. O:

“Sana örtüp bürüyenin haberi geldi ya” (1. âyet) sûresini okudu. Bu sûrede:

“Ve etrafa yayılmış, son derece kıymetli yaygılar vardır.” Orada nimetler içerisinde huzurla yaslanmış olacaklardır, diye okudu.

Gaşiye 15

Sıralanmış minderler.

Diyanet Vakfı
12, 13, 14, 15, 16. Orada (cennette) devamlı akan bir pınar, orada yükseltilmiş tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş halılar vardır.

Kurtubi Tefsiri
Dizilmiş yastıklar,

“Dizilmiş” biri diğerinin yanında

“yastıklar” vardır.

Bunun tekili “Numrukatun” dur. Şair şöyle demiştir:

“Ve bizler kâseleri çokça içenlerimiz ile

Ebû Kabus arasında, yastıklar üzerinde gezdirir dururuz.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Olgun yaşlılar ve yüzleri güzel gençler,

Dizilmiş tahtlar ve yastıklar üzerinde.”

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “En-numreku” ile “En-numrekatu” “Küçük yastık” demektir. (“Nun” harfi) kesreli olarak; “En-nimrakatu” da bu anlamdadır ki; bu Yakub’un naklettiği bir söyleyiş tarzıdır. (Arapların) devenin eğeri üzerindeki küçük yastığa da bu ismi verdikleri olur. Bu açıklama Ebû Ubeyd’den nakledilmiştir.

Gaşiye 14

Ve konulmuş kadehler.

Diyanet Vakfı
12, 13, 14, 15, 16. Orada (cennette) devamlı akan bir pınar, orada yükseltilmiş tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş halılar vardır.

Kurtubi Tefsiri
Yerleştirilmiş sürahiler;

“Yerleştirilmiş sürahiler” yani ibrikler ve kablar vardır. İbrik; kulpu ve emziği olana denilir, Sürahi ise; kulpu ve emziği olmayan su kabına denilir. Buna dair açıklamalar daha önceden ez-Zuhruf Sûresi’nde (43/71. âyetin tefsiri, 2. başlık ve devamında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

Gaşiye 13

Orada yüksek tahtlar vardır.

Diyanet Vakfı
12, 13, 14, 15, 16. Orada (cennette) devamlı akan bir pınar, orada yükseltilmiş tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş halılar vardır.

Kurtubi Tefsiri
Orada yüksek tahtlar vardır.

“Orada yüksek tahtlar vardır.” Rivâyet olunduğuna göre bu tahtların yüksekliği, yüce Allah dostunun sahib olduğu, etrafındaki mülkü görmesi için sema ile arz arası kadar olacaktır.

Gaşiye 12

Orada akan bir kaynak vardır.

Diyanet Vakfı
12, 13, 14, 15, 16. Orada (cennette) devamlı akan bir pınar, orada yükseltilmiş tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş halılar vardır.

Kurtubi Tefsiri
Orada akan bir pınar vardır.

“Orada” kaynayıp coşan su, yerin üstünde yatakları bulunmaksızın, lezzetli çeşitli içeceklerden

“akan bir pınar vardır.” Daha önce el-İnsan Sûresi’nde (76/6. âyetin tefsirinde) orada birden çok pınarların bulunduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. O halde burada

“bir pınar” birçok pınarlar anlamındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Gaşiye 11

Orada boş söz işitmez.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. O gün bir takım yüzler de vardır ki, mutludurlar; (dünyadaki) çabalarından hoşnut olmuşlardır, yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler.

Kurtubi Tefsiri
Orada boş söz işitmezler.

Hoşlanılmayan, bayağı, aşağılık söz işitmezler demektir. Yüce Allah burada: “Lâğiyeh” “Boş söz” diye buyurmuştur. “El-lağv” “El-leğâ” ile “El-lâğiyeh” hep aynı anlamdadır. Şair de şöyle demiştir:

“Boş söz ve çirkin konuşmalardan…”

el-Ferrâ’ ve el-Ahfeş dedi ki: Orada, boş, tek bir kelime dahi işitmezler. Bundan neyin kastedildiği hususunda altı görüş vardır.

1- Yalan, iftira ve yüce Allah’ın inkârı ve küfür sözler. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

2- Batıl ve günah işitmezler. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

3- Kasıt sövmektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

4- Masiyettir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır.

5- Orada herhangi bir kimsenin yalan yere yemin ettiği işitilmez. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. el-Kelbî dedi ki: İster doğru, ister yalan yere kimsenin yemin ettiği cennette işitilmeyecektir.

6- Onların konuşmaları arasında boş bir kelime dahi duyulmaz. Çünkü cennet ehli, ancak hikmet ile, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği sürekli nimetler dolayısıyla, Allah’a hamd ile konuşurlar. Bu açıklamayı da yine el-Ferrâ’ yapmıştır. Bu, sözü geçen bütün görüşleri de kapsayacak genellikte olduğundan ötürü en güzelleridir.

Ebû Amr ve İbn Kesîr (“işitmezler” anlamındaki fiili) meçhul bir fiil olarak “ye” ile: “Yusmeu” “İşitilmez” diye okumuşlardır. Nafi de böyle okumuş olmakla birlikte “ye” yerine ötreli “te” ile okumuştur. Çünkü: “El-lâgiye” “Boş söz” müennes bir isimdir. Bundan dolayı fiili de müennes okumuştur.

“Ye” ile okuyanların bu şekilde okumalarının sebebi ise, isim ile fiil arasında cer harfi ve mecrurun geldiği bir hal oluşundan dolayıdır. Diğerleri ise üstün “te” ile okumuşlardır.

“Lâğiyeh” “Boş söz” şeklinde nasb ile okunması, bunun (yani boş söz işitmenin) yüzlere isnad edilmesi dolayısıyladır. Yani yüzler, orada boş söz işitmeyeceklerdir.

Gaşiye 10

Yüksek bir cennettedir.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. O gün bir takım yüzler de vardır ki, mutludurlar; (dünyadaki) çabalarından hoşnut olmuşlardır, yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler.

Kurtubi Tefsiri
Yüksek bir cennettedirler.

“Yüksek bir cennettedirler.” Yüceltilmiş, yükseltilmiş bir cennettedirler. Çünkü bu cennet, önceden de geçtiği üzere semâların üstündedir. “Değeri yüksek” diye de açıklanmıştır. Çünkü o, cennetlerde canların çektiği ve gözlerin zevk duyacağı herşey vardır ve onlar o cennetlerde ebedi kalıcıdırlar.

Gaşiye 9

Çabasıyla hoşnuttur.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. O gün bir takım yüzler de vardır ki, mutludurlar; (dünyadaki) çabalarından hoşnut olmuşlardır, yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler.

Kurtubi Tefsiri
Amellerinden dolayı hoşnutturlar.

“Amellerinden dolayı.” Dünyada iken işledikleri amellerinden ötürü, amellerinin karşılığında, kendilerine cennel verileceği vakit, âhirette

“hoşnutturlar.” Yani bu kimseler, yaptıkları işlerin mükâfat sebebiyle hoşnut olacaklardır.

Ayetin başında hazfedilmiş bir “vav” vardır ki: ‘ Ve o günde öyle (başka) yüzler de vardır ki…” anlamındadır. Bu “vav” bu tür yüzler ile daha önce kendilerinden sözedilmiş yüzlerin arasındaki farkı belirtmek içindir. Buradaki

“yüzler” tabiri bizzat insanların kendilerini ifade eder.

Gaşiye 8

O gün birtakım yüzler de nimet içindedir.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. O gün bir takım yüzler de vardır ki, mutludurlar; (dünyadaki) çabalarından hoşnut olmuşlardır, yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler.

Kurtubi Tefsiri
Yüzler de vardır ki o gün, nimetin eseri görülür onlarda.

“Yüzler de vardır ki o gün, nimetin eseri görülür onlarda.” Nimel sahibidir onlar. Bu yüzler, mü’minlerin yüzleridir. Yaptıklarının akıbeti ve salih amellerinin karşılığı olarak kendilerine verilenleri görünce sevinmiş olacaklardır.

Gaşiye 7

Ne besler ne de açlığı giderir.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5, 6, 7. O gün bir takım yüzler zelildir, durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, kızgın ateşe girer. Onlara kaynar su pınarından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur, o ise ne besler ne de açlığı giderir.

Kurtubi Tefsiri
O, ne semirtir, ne de açlığa karşı fayda verir.

Yani Darî’ yiyen bir kimse şişmanlamaz. Hem diken yiyen nasıl şişmanlayabilir ki?

Müfessirler şöyle demiştir: Bu (bir önceki) âyet-i kerîme nazil olunca, müşrikler şöyle dedi: Şüphesiz ki bizim develerimiz Darr ile semirmektedirler. Bunun üzerine;

“O, ne semirtir, ne de açlığa karşı fayda verir.” âyeti nazil oldu. Hem onlar yalan söylemişlerdir. Çünkü develer onu henüz taze iken, kurumadan otlarlar. Bu ot kurudu mu onu yemezler. Bir görüşe göre onlar bu hususta tereddüde düşmüşlerdir. Bunu diğer faydalı bitkiler gibi sanmışlardır. Çünkü “müdâra’a” (dan’ ile aynı kökten); birbirine benzemek anlamına gelir; fakat onlar bu otun semirtmediğini, açlığa karşı bir faydasının da olmadığını görmüş oldular, öğrendiler.

Gaşiye 6

Onlar için kuru diken dışında bir yiyecek yoktur.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5, 6, 7. O gün bir takım yüzler zelildir, durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, kızgın ateşe girer. Onlara kaynar su pınarından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur, o ise ne besler ne de açlığı giderir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar için “Darî’den başka bir yiyecek yoktur.

“Onlar”, cehennemlikler

“için Dari’den başka bir yiyecek yoktur.” Yüce Allah, onların İçeceklerini sözkonusu ettikten sonra yiyeceklerini söz konusu etmektedir.

İkrime ve Mücahid dedi ki: Darî’; yere bitişik dikenli bir bitki olup, taze olması halinde Kureyşliler buna şibrik derler. Kuruduğu vakit; darî’ ismini alır. Hiçbir hayvan ve davar ona yaklaşıp, onu yemez. Öldürücü bir zehirdir. En kötü ve en berbat bir yiyecektir. Genel olarak bütün müfessirler bu kanaattedir.

Ancak ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu, denizin attığı bir şeydir. Ona darî’ denilir. İnsanların değil, hayvanların gıdalarındandır. Develer bunu yemeye koyulacak olurlarsa bir türlü doymazlar ve zayıflıklarından dolayı telef olur, giderler.

Ancak sahih olan, Cumhûrun dediği şekilde onun bir bitki olduğudur. Şair Ebû Zueyb şöyle demiştir:

“O taze şibrik otunu otladı, nihayet kuruyup zayıflayıp da

Artık darı’ haline gelince, ondan gebe olmayan yabani dişi eşekler uzaklaştı.”

el-Huzelî de meraları kötü birtakım develerden sözederken şöyle demiştir:

“Kırılıp parçalanmış darı’ otu ile başbaşa kaldılar hepsi de

Sırtlan kamburlaşmış, önayakları kanamış, hemen hemen süt veremez olmuşlar.”

el-Halil dedi ki: Dari’ çok kötü kokan denizin attığı yeşil bir bitkidir, el-Valibi, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: O ateşten bir bitkidir. Eğer bu bitki dünyada olsaydı yeryüzünü ve üzerindeki herşeyi yakardı.

Saîd b. Cübeyr: O taştır, demiştir. İkrime de böyle demiştir.

Ancak daha kuvvetli olan, bunun dünyadakine benzer dikenli bir bitki olduğudur. İbn Abbâs’tan, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetine göre, Peygamber şöyle buyurmuştur: “Darı” dikene benzeyen sabır denilen bitkiden daha acı, leşten daha kötü kokan, ateşten daha sıcak, cehennem ateşinde bulunacak bir şeyin adıdır. Allah ona Darî’ ismini vermiştir.” Deylemî, Firdevs, II, 434.

Hâlid b. Ziyâd dedi ki: Ben el-Mütevekkil b. Hamdan’a şu:

“Onlar için Dari’den başka bir yiyecek yoktur.” âyeti hakkında soru sorulduğunu ve sorana şu cevabı verdiğini duydum: Bana ulaştığına göre, Darî’; cehennem ateşinden bir bitkidir. Onun meyvesi irin ve kandır, sabırdan daha acıdır. Onların yiyecekleri bu olacaktır.

el-Hasen dedi ki: Bu, yüce Allah’ın mahiyetini saklı tuttuğu azaptandır.

İbn Keysan dedi ki: Bu önünde tazarruda bulunup, zelil kalacakları ve kendisinden ötürü, ondan kurtulmak maksadıyla, yüce Allah’a niyaz edecekleri bir yiyecektir. Bundan dolayı ona bu isim verilmiştir. Çünkü onu yiyen bir kimse onu yemekten muaf tutulmak için tazarruda bulunacaktır. Bu ise oldukça iğrenç ve son derece ağır ve kaba olduğundan dolayıdır. Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki; Bu tabirin zelil, yani yalvarıp yakaran halde bulunan “ed-dari’Men türemesi mümkündür. Yani böyle bir kimse karşı karşıya bulunduğu kötülükten dolayı oldukça zelildir ve bir tazarru (yalvarıp, yakarma hali) gelip onu bulur.

Yine el-Hasen’den bunun zakkum olduğunu söylediği nakledilmiştir. Cehennemdeki bir vadi olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah bir başka yerde:

“Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur. Ğıslinden başka hiçbir yiyeceği de yok.” (el-Hakka, 69/35-36) diye buyurmakta iken, burada:

“Darî’den başka bir yiyecek yoktur” diye buyurmaktadır. Darı’ ise el-Gıslinden başka bir şeydir, bu iki âyetin birlikte anlaşılması cem’ … şöyle olur: Cehennem ateşi aşağı doğru basamaklar halindedir. Onlardan kimisinin yiyeceği zakkum, kimisinin yiyeceği ğıslin, kimisinin yiyeceği de darı’ olacaktır. Kimilerinin içeceği kaynar su, kimilerinin içeceği de irin olacaktır.

el-Kelbi dedi ki: Darî’; kendisinden başka hiçbir yiyeceğin bulunmadığı bir derecede, zakkum ise bir başka derecede olacaktır. Her iki âyetin farklı iki hal ile ilgili olması ve böylece anlaşılması da mümkündür. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmuştur:

“Onlar bunun ile sıcak su arasında gidip geleceklerdir.” (er-Rahmân, 55/44)

el-Kutebi şöyle demiştir: Darî’in ve zakkum ağacının ateşte biten iki bitki olması, yahutta ateşin yakıp bitirmesi sözkonusu olmayan bir cevher (öz)den meydana getirilecek olması da mümkündür. Aynı şekilde zincirler, bukağılar, oranın akrepleri ve yılanları da böyle olacaktır. Eğer bunlar bizim bildiğimiz şekilde olsalardı cehennem ateşinde kalmaları sözkonusu olmazdı. Ayrıca şöyle demiştir: Yüce Allah, hazır bulunanlar vasıtası ile kendi nezdinde gaib olanlara dair bize delili göstermiş bulunmaktadır. İsimler delaletleri bakımından uyum arzederken, manalar birbirlerinden farklıdır. Aynı şekilde cennette bulunan ağaçlar ve döşekler de böyledir.

el-Kuşeyri dedi ki: el-Kutebi’nin bu açıklamasından daha güzeli de bizim şöyle dememizdir: Azapları devam etsin diye cehennemde kâfirlerin kalmasını sağlayan yüce Allah, kâfirleri onlarla azaprandırsın diye, cehennem ateşinde zakkum ağacına vesair bitkilere kalıcılık verecektir.

Bazılarının iddia ettiklerine göre bizatihi Dari’ ateşte yetişmez. Onlar bundan yemeyeceklerdir. O halde Dari’; davarların gıdalarındandır. insanların gıdaları arasında yer almaz. Develer bunu yemeye koyulacak olurlarsa, bir türlü doymazlar ve açlıktan ölür giderler. Bu kimseler kendilerini doyuracak şeyler yemek istediler. İşte dari’ bu gibi kimselere misal olarak verilmiştir. Onlar, gıdası Darî’ olan kimselerin azâb edileceği gibi, açlık ile azâb edilecektir.

el-Tirmizî el-Hakîm şöyle demiştir: Bu oldukça basit ve oldukça sıradan bir tevildir. Sanki onlar yüce Allah’ın kudreti hakkında hayrete düşmüş, bu toprakta, bu Darî’ yetiştirenin cehennemin ateşinin yandığı yerde yetiştirmeye kadir olmadığını düşünmüş gibidirler. Halbuki yüce Allah, bu dünya hayatında yemyeşil ağaçtan bizim için ateş yaratmıştır. Fakat ne ateş ağacı yakar, ne de ağaçta bulunan suyun nemliliği ondaki ateşi söndürür. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır. Hemen ondan ateş yakıyorsunuz.” (Yasin, 36/80) Aynı şekilde yüce Allah’ın:

“Biz onları kıyâmet günü … yüzükoyun haşredeceğiz” (el-İsra. 17/97) âyeti nazil olunca ey Allah’ın Rasûlü diye soruldu, insanlar yüzleri üzere nasıl yürüyeceklerdir? Şöyle buyurdu: “Onları ayakları üzerinde yürüten kimse, yüzükoyun onları yürütmeye de kadirdir.” Hâkim, Müstedrek, II, 437; Tirmizi, V, 305, Müsned, 11, 363. O halde bu gibi hususları ancak kalbi zayıf olan kimseler hayretle karşılar. Yüce Allah bizlere:

“Derileri piştikçe azâbı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz.” (en-Nisa, 4/56);

“Gömlekleri katrandandır.” (İbrahim, 14/50);

“Çünkü Bizim yanımızda, ağır bukağılar… var.” Ve;

“Yakıcı bir ateş de var, boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek… de yardır.” (el-Müzzemmil, 73/12-13) diye buyurmuştur.

Bir görüşe göre bu, içinde diken bulunan yiyecektir. O halde azâb bu şeylerle çeşitlilik arzedecektir.

Gaşiye 5

Kaynar bir pınardan su verilecektir.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5, 6, 7. O gün bir takım yüzler zelildir, durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, kızgın ateşe girer. Onlara kaynar su pınarından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur, o ise ne besler ne de açlığı giderir.

Kurtubi Tefsiri
Son derece sıcak bir çeşmeden içirileceklerdir.

“El-âniye”

“Harareti en ileri derecesine ulaşmış olan” demek olup, “ertelemek” anlamına gelen “El-inâu” dan gelmektedir. Merhum müfessirimizin bu lâfzın anlamı ile ilgili açıklaması doğru olmakla birlikte mastarı ve kökü ile ilgili açıklaması doğru değildir. Ayetteki lâfzın kökü E-N-Y(enâ)dır. Bu da hararetin ileri dereceye varması anlamındadır. (Bk. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, XIV, 478; Rağıb el-İsfahanî, el-Müfredât, Mısır, 1381/1961. s. 29; Mecmaul-Luğati’l-Arabiyye, Mu’cemu Elfazi’l-Kur’âni’l-Kerîm, Tahran (ikinci baskıdan tıpkı basım), I, 65) Hemze’sinin medli kullanımı -müfessirimizin de belirttiği gibi- geç kalmak, gecikmek, geri kalmak gibi anlamlara gelir. (Bk. aynı yerler). Burada ise, ism-i fail olduğundan ötürü hemzesi medli gelmiştir. Nitekim tefsirin haskısını hazırlayanlar da düştükleri dipnotta bu hususa dikkat çekmişlerdir. (Hadisteki): “Hem geç kaldın, hem başkasına eziyet verdin” İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, I, 473; İmâm Mâlik, el-Müdevvene, I, 160; İmâm Şâfiî, el-Umm, I, 198; İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, XXIV, 441. tabiri de buradan gelmektedir. “Onu geciktirdi, alıkoydu, geç bıraktı” demektir. Yüce Allah’ın:

” Onlar bunun, ile son derece sıcak su arasında gidip gelecektir.” (er-Rahmân, 55/44) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır.

Tefsirlerde:

“Son derece sıcak bir çeşmeden” yani, harareti en ileri dereceye kadar gelmiş olan çeşmeden, diye açıklanmıştır. Eğer bundan bir nokta dünyadaki dağlar üzerine düşecek olursa, bu dağlar hiç şüphesiz eriyecektir.

el-Hasen dedi ki;

“Son derece sıcak”, harareti alabildiğine yüksek, demektir. Yaratıldığı günden beri cehennem, o pınarın üzerinde tutuşturulup, durmaktadır. Onlar, alabildiğine susamış halleriyle o pınara doğru itileceklerdir. İbn Ebi Necih’den nakledildiğine göre o, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Bu çeşme alabildiğine ısınmış ve içilecek zamanı gelmiş bir çeşme, demektir.

Gaşiye 4

Kızgın bir ateşe girecek.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5, 6, 7. O gün bir takım yüzler zelildir, durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, kızgın ateşe girer. Onlara kaynar su pınarından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur, o ise ne besler ne de açlığı giderir.

Kurtubi Tefsiri
Kızgın bir ateşe gireceklerdir.

Yani, o ateşin kavurucu sıcağı onlara isabet edecektir.

“Kızgın”; alabildiğine sıcak, demektir. Bu ateş alevlendirilmiş ve uzun bir süre kızdınlmış bir ateştir, “Hamiye’n-nehâru” “Gün ısındı” ifadesi ile; “Hamiye’t-tennur” “Tandır ısındı” tabirleri de buradan gelmektedir. Bu iki kullanım için mastar; “Hamyen” …diye gelir ki “harareti, sıcağı ileri dereceye vardı” anlamını ifade eder. el-Kisai’nin naklettiğine göre; “İştedde hamyu’ş-şems” “Güneşin harareti arttı” şeklindeki kullanım ile; “Hamuhâ” “Onun harareti,..” kullanımları aynı anlamdadır.

Ebû Amr, Ebû Bekr ve Yakub;

“Gireceklerdir” anlamındaki âyetini; “Tuslâ” “Girdirileceklerdir” diye “te” harfini ötreli okumuşlardır. Diğerleri ise üstün okumuşlardır. Şeddeli olarak; “Tusellâ” “Girdirilecektir” diye de okunmuştur. Buna dair açıklamalar daha önceden: “Gök çatladığı zaman” (el-înşikak, 84/1) Sûresi açıklanırken (12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Maverdî dedi ki: Ateş, zaten hep kızgın ve sıcak olur. Kızgın ve sıcaklık da onun en asgari hali olmakla birlikte, o ateşi kızgınlık ve sıcaklıkla nitelendirmenin manası nedir? Böyle eksik bir mana ifade eden bu sıfat ile, bunu mübalağalı ifade etmek istemek nasıl açıklanabilir? diye sorulursa, şu cevabı veririz: Evvela burada

“kızgın”dan ne kastedildiği hususunda dört farklı görüş vardır:

1- Bundan kasıt, onun sürekli kızgın olacağıdır. O, sönmesi ile birlikte kızgınlığı sona eren dünya ateşi gibi olmayacaktır.

2- “Kızgınlıktan kastedilen, onun yasakların işlenip, haramların çiğnenmesine karşı bir yasak bölge (himâ) oluşudur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz herbir hükümdarın bir yasak bölgesi vardır ve şüphesiz Allah’ın yasak bölgesi O’nun haramlarıdır. Yasak bölge etrafında dolaşan bir kimsenin o bölgeye düşme ihtimali uzak değildir.” Buhârî, I, 2«; Müslim, III, 1219; Tirmizi, III, 511; İbn Mace, 11, 1318; Müsned, IV, 270

3- Bu ateş, el değme kudretine karşı yahut ona temas edilmesine karşı kendisini -arslanın kendi inini himaye ettiği gibi- himaye eder. en-Nabiğa’nın şu beyiti de bu türdendir:

“Kurtlar, köpeği olmayanın üzerine hücum eder;

Fakat arslan kesilen ve kendisini koruyanın savletinden de korunmaya çalışırlar.”

4- Bu, kızgınlık ve öfkenin verdiği hararetten kızgın olduğu anlamındadır ki; bu da intikamın ileri derecesini anlatmak için kullanılan bir mübalağa ifadesidir. Yoksa burada maksat, muayyen olarak bir cismin hararetini kastetmiş değildir. Nitekim bir kimse intikam almak islediği vakit kızıp öfkelendiği zaman: “Filan kişi kızdı” denilir. Yüce Allah bu anlamı:

“Öfkesinden neredeyse çatlayacak gibi olur” (el-Mülk, 67/8) âyetinde dile getirmektedir.

Gaşiye 3

Çalışmış, yorgun düşmüş.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5, 6, 7. O gün bir takım yüzler zelildir, durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, kızgın ateşe girer. Onlara kaynar su pınarından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur, o ise ne besler ne de açlığı giderir.

Kurtubi Tefsiri
Amel etmişler, yorulmuşlardır.

Daha sonra yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Amel etmişler, yorulmuşlardır.” Bu dünyada olanı bildirmektedir. Çünkü âhiret, amel yurdu değildir. O halde mana şöyledir: Yüzler vardır ki, dünya hayatında amel etmiş ve yorulmuşlardır, âhirette ise bunlar

“korkulu ve zelildir.”

Dilciler şöyle demişlerdir: Bir kimse, eğer kesintisiz olarak yürüyüp devam edecek olursa: “Kad amile, ya’melu, amelen” “Amel etti, eder, amel etmek” diye ondan sözedilir. Bulut için; sürekli şimşek çakar durursa, yine (aynı fiil kullanılarak): “Amel etti, eder” denilir. “Zâ sehâb amile” “Bu çokça amel eden (çokça şimşek çakan) bir buluttur” denilir. Şair el-Hüzelî de şöyle demiştir:

“Nihayet gecenin bir vaktinde cılız bir şimşek onları önüne katıp sürükleyecek olursa,

O susamış inekler (şimşeğin olduğu yere) yürüyerek geceyi geçirirler

ve (o şimşek) gece boyunca da uyumaz, (durmaksızın çakar.)”

“Yorulmuşlardır”, yorgun argın düşmüşlerdir, demektir. Bir kimse yorgun argın düştüğü zaman: “Nasibe, yensibu, nasaben” “Yoruldu, yorulur” denilir. Mastarı “Nasuben” diye de gelir. Bir kimseyi bir başkası yoracak olursa; “Ensabehu” “Onu yordu” denilir.

ed-Dahhâk’ın rivâyetine göre, İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunlar dünya hayatında yüce Allah’a isyan etmek ve küfre sapmak hususunda kendilerini yoran kimselerdir. Puta tapanlar, kitab ehlinden olan ruhban ve benzeri kâfirler bunlara örnektir. Yüce Allah bunların, -kendisi için ihlâs ile yapılmış olanı müstesna- amellerini kabul etmeyecektir,

Said’in rivâyetine göre; Katade,

“amel etmişler, yorulmuşlardır” âyeti hakkında şöyle demektedir: Bunlar dünya hayatındayken yüce Allah’a itaat etmeyi büyüklüklerine yedirmedikleri için yüce Allah, ateşte ağır zincirleri sürüklemek, bukağıları taşımak, süresi ellibin yıl kadar olan bir günde Arasat denilen mevkide çıplak ve ayakkabısız olarak durmak sureti ile amel ettirmiş ve yormuş olacaktır.

el-Hasen ve Said b. Cübeyr şöyle demişlerdir: Dünyada iken bunlar, Allah için amel etmemişler, Onun için yorulmamışlardır. Bu bakımdan onları cehennemde amel ettirmiş ve yormuş olacaktır.

el-Kelbi dedi ki: Bunlar cehennem ateşinde yüzleri üzerinde (yüzüstü) çekileceklerdir. Yine ondan ve başkasından nakledildiğine göre onlar, cehennemde demirden bir dağı tırmanmakla yükümlü kılınacak ve en ileri derecede bu uğurda yorulacaklardır. Bu ise onların zincirlere, bukağılara vurulmuş olmaları, develerin çamurda battıkları gibi ateşe dalmaları, ateşten yüksek tepelere yükselmeleri, yine ateşten aşağı vadilere düşmeleri ve buna benzer ateşteki daha başka azaplara duçar olmalarıyla olacaktır. İbn Abbâs da böyle demiştir.

“Yorulmuşlardır” anlamındaki âyeti İbn Muhaysın, Îsa ve Humeyd hal olarak nasb ile; “Nâsibetu” “Yorulmuş oldukları halde…” diye okumuşlardır ki; bu kıraati aynı zamanda Ubeyd, Şibl’den, o da İbn Kesîr’den rivâyet etmiştir. Bunun onların yerilmesi maksadıyla nasb ile okunduğu da söylenmiştir. Diğerleri ise ya sıfat olarak yahutta bir mübteda takdiri ile ref ile okumuşlardır. Bu durumda “Hâşiatun” “Korkulu ve zelildir” üzerinde vakıf yapılır. Bu mananın âhirette gerçekleşeceğini kabul edenlerin kanaatine göre ise (ref ile okuyuş)

“yüzler vardır ki” hakkında haberden sonra gelen bir başka haber olabilir. Bu durumda

“korkulu ve zelildir” üzerinde vakıf yapılmaz.

“Amel etmişler, yorulmuşlardır” âyetinin, dünyada amel etmişler, âhirette yorulmuş olacaklardır, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamaya göre, âyetin şu anlama gelme ihtimali vardır: O gün dünya hayatında amel etmiş, âhirette yorgun düşmüş olan yüzler

“korkulu ve zelildir.”

İkrime ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Bunlar, dünya hayatında iken masiyetler işlemişlerdir.

Said b. Cübeyr ve Zeyd b. Eslem dedi ki: Bunlar, manastırlarda yaşayan rahiblerdir. İbn Abbâs da böyle açıklamıştır. ed-Dahhak’ın ondan naklettiği rivâyette bu açıklama şekli geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) Şam topraklarına gelince; oldukça yaşlı, saçı başı birbirine karışmış, kir pas içinde, üzerinde siyah elbiseler bulunan bir rahib yanına geldi. Ömer onu görünce ağladı. Ona: “Ey mü’minlerin emiri, neden ağlıyorsun?” diye sorunca şu cevabı verdi: “Bu zavallı bir hedefe varmak istedi, onu tutturamadı. Bir şeyler ümid etti, umduğunu elde edemedi.” Daha sonra yüce Allah’ın:

“Yüzler var ki, o gün korkulu ve zelildir, amel etmişler, yorulmuşlardır” âyetlerini okudu.

el-Kisâî dedi ki: Buradan itibaren merhum müfessir, rahibin kir pas içerisinde olduğunu ifade eden lâfızlarla tercüme ettiğimiz “mütekahhil” lâfzı ile ilgili birtakım açıklamaları dilbilginlerinden nakletmektedir. Gereksiz gördüğümüz için bu birkaç satırlık açıklamayı ayrıca tercüme etmedik. Ali (radıyallahü anh)’dan gelen rivâyete göre, burada sözü edilenler Haruralılardır. Yani Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kendilerini sözkonusu ettiği ve haklarında şöyle buyurduğu Haricîlerdir: “Onların namazlarına kıyasla siz kendi namazlarınızı, oruçlarına kıyasla kendi oruçlarınızı, amellerine kıyasla kendi amellerinizi çok basit görürsünüz. Fakat okun hedefini delip geçtiği gibi onlar da dinden öylece çıkarlar… ” Buhârî, III, 1321, IV, 1928, V, 2281, VI, 2540; Muvatta’, 1, 204; Müsned, III, 33, 56, 60, 65, 224.

Gaşiye 2

O gün birtakım yüzler eğilmiş olacaktır.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4, 5, 6, 7. O gün bir takım yüzler zelildir, durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, kızgın ateşe girer. Onlara kaynar su pınarından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur, o ise ne besler ne de açlığı giderir.

Kurtubi Tefsiri
Yüzler vardır ki; o gün, korkulu ve zelildir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu kimselere dair haber ona gelmediğinden ötürü yüce Allah ona bunlara dair haber vererek:

“Yüzler vardır ki; o gün”, yani kıyâmet gününde

“korkulu ve zelildir” diye buyurmaktadır. Süfyan dedi ki: Azâb dolayısıyla zelildir, demektir.

Oldukça zayıf görünümlü ve hareketsiz olan kimseye “hâşi’: korkulu ve zelil” denilir. Nitekim; Bir kimse zillet gösterip başını eğecek olursa “namazında huşu’ gösterdi” denilir, “Haşea’s-savt” “Ses gizlendi” demektir. Yüce Allah da: “Vehaşeati’l-Esvâtu li’r-Rahmâni”

“Rahmân’ın huzurunda sesler kısılmış olacak” (Tâ-Hâ, 20/108) diye buyurmaktadır.

“Yüzler” ile kastedilen yüzlerin sahibi kimselerdir.

Katade ve İbn Zeyd: Ateş içerisinde

“korkulu ve zelildir”, diye açıklamışlardır. Maksat, kâfirlerin tümünün yüzleridir. Bu açıklamayı Yahya b. Sellam yapmıştır.

Yahudi ve hrıstiyanların yüzlerinin kastedildiği de söylenmiştir ki, bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür.

Gaşiye 1

Sana ulaştı mı Gâşiye’nin haberi?

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Dehşeti her şeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi?

Kurtubi Tefsiri
Sana, örtüp bürüyenin haberi geldi ya!

“Hel” ” …mi” burada; “…ştir” anlamındadır. (Bundan dolayı biz mealde: “… ya!” anlamını verdik.) Yüce Allah’ın: “Hel etâ ale’l-insânu”

“İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki…” (el-İnsan, 76/1) âyetinde olduğu gibidir. Bu açıklamayı Kutrub yapmıştır. Yani, ey Muhammed, örtüp bürüyenin haberi sana gelmiş bulunmaktadır. Bundan maksat da dehşet ve korkutucu halleriyle bütün mahlukatı kapsayan kıyâmettir. Müfessirlerin çoğu bu açıklamayı yapmıştır.

Said b. Cübeyr ve Muhammed b. Ka’b da şöyle demişlerdir:

“Örtüp bürüyen” kâfirlerin yüzünü örten cehennem ateşidir. Bu açıklamayı ayrıca Ebû Salih, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Yüzlerini de ateş kaplayacaktır” (İbrahim, 14/50) âyetidir.

Bütün yaratıkları örtüp bürüyen, diye de açıklanmıştır. Maksadın ölümden sonra diriliş için yapılacak olan ikinci üfürüş olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu da bütün mahlukatı örtüp bürüyecektir,

“Örtüp bürüyen” cehennem ehlini örtüp bürüyen ateştir, diye de açıklanmıştır. Çünkü cehennemlikler oraya varacaklar ve ona atılacaklardır.

“Sana… geldi ya” âyetinin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Yani bu senin de, kavminin -de bildiği bir husus değildir.

İbn Abbâs dedi ki: Burada zikredilmiş olan tafsilatlı şekliyle daha önce bu hususta kendisine bilgi gelmemişti. (Bu açıklamaya göre: Geldi mi… anlamı tercih edilmiş olmaktadır.)

Âyetin, Allah’ın Rasûlüne soru sormak sadedinde olduğu da söylenmiştir. Yani eğer sana

“örtüp bürüyen”in haberi gelmemiş ise, işte gelmiş bulunmaktadır. el-Kelbi’nin açıklamasının anlamı da budur.

Ala 19

İbrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde.

Diyanet Vakfı
18, 19. Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, İbrahim ve Musanın kitaplarında da vardır.

Kurtubi Tefsiri
İbrahim ile Mûsa’nın sahifelerinde de vardır.

“İbrahim ile Mûsa’nın sahifelerinde” âyetinde kastedilen onlara indirilen kitaplardır. Burada muayyen olarak lâfızların “sahifeler”de bulunduğunu kastetmiş değildir. Âyet, anlamının yer aldığını ifade etmektedir. Yani bu sözlerin ihtiva ettiği anlam, sözü edilen o sahifelerde zikredilmiştir.

el-Âcurrî, Ebû Zerr’in rivâyet ettiği hadiste söyle dediğini kaydetmektedir:

“Ey Allah’ın Rasûlü” dedim, “İbrahim’in sahifelerinde ne vardır?” O şöyle buyurdu:

“Tümüyle ibretli örnekler ihtiva ediyordu: Ey saltanat sahibi, sınanan ve aldanış içerisinde bulunan kral! Ben seni dünyayı üstüste yığman için göndermedim. Fakat Ben seni mazlumun Bana dua etmesine gerek bırakmayasın diye gönderdim. Çünkü Ben bir kâfirin ağzından dahi çıksa mazlumun duasını geri çevirmem. Yine o sahifelerde ibretli örnekler vardı: Akıllı bir kimsenin zamanını üç bölüme ayırması gerekir. Bir bölümünde Rabbine seslensin, O’nunla baş başa kalsın. Bir bölümünde kendisini hesaba çeksin. Yüce Allah’ın ona yaptıkları üzerinde ve O’nun sanatında tefekkür etsin. Bir bölümünde de yiyecek ve içecek gibi ihtiyaçlarını karşılasın. Akıllı olan bir kimsenin aneak şu üç işle uğraşması gerekir: Ya ölümden sonra diriliş için azık, ya yaşamak için bir şeyler kazanmak, yahutta haram olmayan bir lezzetle uğraşmak. Yine akıllı bir kimsenin zamanını basiretle değerlendirmesi, işine yönelmesi, dilini muhafaza etmesi gerekir. Konuştuklarını ameli cümlesinden sayan bir kimse ise, kendisini ilgilendiren az miktardaki hususlar dışında konuşmaz.” Ebû Zerr dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü ya Mûsa’nın sahifelerinde neler vardı?” diye sordum. Şöyle buyurdu:

“Hepsi ibretli şeylerdi: Kesin olarak öleceğine inanan bir kimsenin nasıl sevindiğine hayret ederim. Kadere kesin olarak îman eden bir kimsenin nasıl bitkin düşercesine çabalayıp durduğuna hayret ederim. Dünyayı ve dünyanın hallerinin değişip durduğunu gören bir kimsenin kalb huzuru ile dünyaya nasıl meylettiğine hayret ederim. Yarın hesaba çekileceğine kesin olarak inanan kimsenin nasıl amel etmediğine hayret ederim.” Ebû Zerr dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü,” dedim. “İbrahim ve Mûsa’nın ellerinde bulunanlar kabilinden senin üzerine indirilenlerden bizim elimizde bir şey var mıdır?” diye sordum, şöyle buyurdu;

“Evet, ey Ebû Zerr.” “Gerçek şu ki, umduğunu elde eder, iyice temizlenen ve Rabbinin ismini anarak namaz kılan. Oysa siz dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. Şüphe yok ki bu önceki sahifelerde İbrahim ile Mûsa’nın sahifelerinde de vardır” âyetlerini okudu… Daha sonra (Ebû Zerr) hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. İbn Hibban, Sahih. II, 78; el-Münziri, et-Terğib, III. 131; Ebû Nuaym, Hilye, I, 167.

Ala 18

Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır.

Diyanet Vakfı
18, 19. Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, İbrahim ve Musanın kitaplarında da vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki bu, önceki sahifelerde,

“Şüphe yok ki bu, önceki sahifelerde… vardır” âyeti hakkında Katade ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir; Bununla

“halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır” (17. âyet) âyetini kastetmektedir. Yine şöyle demişlerdir: Duyduğunuz gibi şanı yüce Allah’ın kitapları, ardı arkasına âhiretin dünyadan daha hayırlı ve daha kalıcı olduğunu belirtip, durmuşlardır.

el-Hasen:

“Şüphe yok ki bu önceki sahifelerde vardır” âyeti hakkında söyle demiştir: Kastedilen şanı yüce Allah’ın bütün kitablarıdır, el-Kelbi de şöyle demiştir:

“Şüphe yok ki bu önceki sahifelerde… vardır” âyeti ile

“Gerçek şu ki umduğunu elde eder” (14. âyet) âyetinden itibaren sûrenin sonuna kadar olan bölümleri kastetmektedir. Çünkü ileride gelecek olan Ebû Zerr’in rivâyet ettiği hadis, bunu ifade etmektedir.

İkrime’nin İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre o;

“Şüphe yok ki bu önceki sahifelerde-. vardır” âyeti hakkında: “(Maksat) bu sûredir” demiştir.

ed-Dahhak da şöyle demiştir: Şüphe yok ki bu Kur’ân-ı Kerîm, önceki sahifelerde yani kitablarda vardır.

Ala 17

Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

Diyanet Vakfı
16, 17. Fakat siz (ey insanlar!) ahiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.

Yani âhiret yurdu olan cennet

“daha hayırlı” daha üstün, dünyadan daha sürekli

“hem de daha kalıcıdır.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Ahirette dünya ancak sizden herhangi bir kimsenin parmağını denize daldırması gibidir. (Parmağını çıkardıktan sonra) denizden ne aldığına bir baksın.” Müslim, IV, 2193; İbn Mâce, II, 1376; İbn Hibbân, Sahih, XIV, 29; İbni Ebi Şeybe, Mûsannef, VII, 75; el-Humeydî, Müsned, II, 378; Taberâni, Kebir, XX, 301, 302

Bu hadis sahih olup daha önceden (Al-i İmrân, 3/190-200. âyetlerin tefsiri, 17. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Malik b. Dinar dedi ki: Eğer dünya sonu gelen altın, âhiret ise kalıcı olan bir testi türünden olsaydı, şüphesiz ki kalıcı bir testinin, sonu gelecek olan altına tercih edilmelidir. Üstelik âhiret kalıcı olan altından, dünya ise sonu gelen bir testi türündendir.

Ala 16

Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

Diyanet Vakfı
16, 17. Fakat siz (ey insanlar!) ahiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Oysa siz, dünya hayatını tercih edersiniz.

“Oysa siz… tercih edersiniz” âyeti genel olarak: “Bel tu’sirune”

“Oysa…tercih edersiniz” şeklinde “te” ile okunmuştur. Bunu destekleyen Ubeyy’in: “Bel entum tu’sirune” “Oysa siz… tercih edersiniz” şeklindeki okuyuşudur.

Ebû Amr ve Nasr b. Âsım ise gaib zamir olarak “ye” ile: “Bel yu’sirune” “Oysa onlar… tercih ederler” diye okumuştur. İfadenin takdiri de şöyle olur: Oysa o bedbaht olanlar, dünya hayatını tercih ederler.

Birinci okuyuşa göre, âyetin tevili şöyle olur: Halbuki, siz ey müslümanlar,- daha çok sevab elde etmek maksadıyla dünyadan daha çok şeyler elde etmeyi tercih edersiniz.

İbn Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre; o bu âyet-i kerîmeyi okumuş ve şöyle demiştir: Dünya hayatını âhirete niçin tercih ettiğimizi biliyor musunuz? Çünkü dünya önümüze geldi ve yiyecekleri, içecekleri, lezzetleri ve göz alıcı nesneleri ile bütün hoş ve temiz şeyleri, bize acilen verildi. Ahiret ise bizim için gayb kılındı. Biz de acil olanı aldık ve sonradan gelecek olanı bıraktık.

Sabit, Enes’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ebû Mûsa ile birlikte yol alıyordu. İnsanlar da konuşuyor ve dünyayı sözkonusu ediyorlardı. Ebû Mûsa dedi ki:

“Ey Enes, şu kimselerden herhangi birisi neredeyse dili ile bir deriyi kesip parçalayacak gibi oluyor. Gel biz de bir an olsun Rabbimizi hatırlayalım.” Sonra: “Ey Enes” dedi, “insanları alıkoyan nedir? Onları gerileten nedir?” Ben:

“Dünya, şeytan ve arzulardır.” dedim. O:

“Hayır” dedi fakat dünya onlara acilen verildi, âhiret ise gayb kılındı. Allah’a yemin ederim ki, eğer onlar âhireti görmüş olsalardı, asla hiçbir şeyi ona denk tutmaz, onun hakkında asla tereddüt etmezlerdi.

Ala 15

Ve Rabbinin ismini anıp salât eden.

Diyanet Vakfı
14, 15. Temizlenen, Rabbinin adını anıp Ona kulluk eden kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir.

Kurtubi Tefsiri
Ve Rabbinin ismini anarak namaz kılan.

3. Rablerinin İsmini Anarak Namaz Kılanlar:

“Ve Rabbinin ismini anarak namaz kılan” yani Rabbini zikreden…

Atâ, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bununla Rabbinin huzuruna dönerek yüce Allah’ın, huzurunda duruşunu hatırlayan ve böylelikle O’na ibadet edip, O’nun için namaz kılan kimseleri kastetmektedir.

Namazın başında tekbir ile Rabbinin ismini zikredenlerin kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü O’nun ismi anılmadan namaza başlanılmış olmaz. Bu da namaz kılanın “Allahu ekber” demesidir. îftitah tekbirinin farz oluşuna ve namazın dışında(ki farzlardan) oluşuna bu âyet delil gösterilmektedir. Çünkü namaz O’na (Allah’ın adının anılmasına, tekbir getirilmesine) atfedilmiştir.

Ayrıca bu âyette: Yüce Allah’ın isimlerinden herhangi birisi ile namaza başlamak caizdir, diyenlerin görüşünün lehine delil olacak bir taraf da bulunmaktadır. Şu kadar var ki bu, fukaha arasında ihtilaflı bir meseledir. Bu hususa dair açıklamalar el-Bakara Sûresinin baş taraflarında (2/3. âyet, 20. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Kastedilenin bayram tekbirleri olduğu da söylenmiştir.

ed-Dahhak dedi ki: Namaza giderken yolda

“Rabbinin ismini anarak” bayram namazını kılmak suretiyle

“namaz kılan”, demektir.

Bir başka açıklamaya göre

“ve Rabbinin ismini anarak” âyetinde kastedilen, kişinin namazını kılarken kalbiyle Rabbini anıp, O’nun cezasından korkması, mükâfatını ümit etmesidir. Böylece namazını eksiksiz kılmaya gayret etsin, korku ve ümidi oranında da namazda huşu sahibi olabilsin.

Bir başka açıklama şöyledir Bundan maksat, herbir sûrenin başında “bismillahirrahmanirrahim” demektir.

“Namaz kılan”dan kasıt da namaz kılıp, Allah’ı zikreden demektir. Çünkü “bana ikram ettin de beni ziyaret ettin” demek ile “beni ziyaret ettin de bana ikram ettin”, demek arasında bir fark yoktur. İbn Abbâs dedi ki: Bu farz namaz hakkında böyledir. Bunlar da beş vakit namazdır.

Dua anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani dünya ve âhiret ihtiyaçlarının karşılanması için Allah’a dua etmek demektir.

Bayram namazının kastedildiği de söylenmiştir. Bu görüş; Ebû Said el-Hudri, İbn Amr ve başkalarının görüşüdür. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Zekatını verdikten sonra nafile namaz kılmasıdır, diye de açıklanmıştır. Bu görüş, Ebû’l-Ahvas’ın görüşü olup, Atâ’nın görüşü de bunu gerektirmektedir. Abdullah’tan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Namaz kıldığı halde zekat vermeyen kimsenin namazı yoktur.

Ala 14

Gerçekten felâh bulmuştur, arınan.

Diyanet Vakfı
14, 15. Temizlenen, Rabbinin adını anıp Ona kulluk eden kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir.

Kurtubi Tefsiri
Gerçek şu ki umduğunu elde eder, iyice temizlenen;

1. “Gerçek Şu Ki Umduğunu Elde Eder,”

Yani cennette ebediliğe kavuşur. Burada kasıt, îman etmek suretiyle şirkten arınıp, temizlenen kimselerdir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Atâ ve İkrime yapmıştır. El-Hasen ve er-Rabi’ de: Ameli tertemiz ve artıp duran kimsedir, diye açıklamışlardır.

Mamer, Katade’den,

“iyice temizlenen” salih ameliyle (iyice arınan) diye açıkladığını rivâyet etmiştir. Yine Katade’den, Atâ ve Ebû’l-Aliye’den nakledildiğine göre âyet, fitır sadakası hakkında inmiştir.

İbn Sîrîn’den nakledildiğine göre:

“Gerçek şu ki; umduğunu elde eder, iyice temizlenen ve Rabbinin ismini anarak namaz kılan” âyetini: Zekâtı (fıtır sadakasını) eda ettikten sonra, çıkıp namaz kılan diye açıklamıştır. İkrime de şöyle demiştir; Onlardan olanlar, namazımdan önce zekatımı (fıtır sadakamı) vereyim derdi.

Süfyan dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Gerçek şu ki; umduğunu elde eder, iyice temizlenen ve Rabbinin adının anarak namaz kılan.”

Ebû Said el-Hudrî ile İbn Ömer’den rivâyet edildiğine göre bu âyet, fıtır sadakası ve bayram namazı hakkındadır. Ebû’l-Aliye de böyle demiştir. O ayrıca şunları söyler: Medinelilerin görüşüne göre ondan daha faziletli bir sadaka ve (muhtaç olanlara) su içirmekten daha faziletli bir amel yoktur.

Kesir b. Abdullah babasından, o dedesinden o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiğine göre; yüce Allah’ın:

“Gerçek şu ki umduğunu elde eder, iyice temizlenen” âyeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Fıtır sadakasını çıkartıp veren” kastedilmektedir.

“Ve Rabbinin ismini anarak namaz kılan” âyeti hakkında da, “bayram namazıdır” demiştir Aynı manada, kısmen lafzî farklarla: Bezzâr, Müsned, VIII, 313; Sadece “fıtır sadakası” ile ilgili olan kısmıyla: İbn Huzeyme, Sahih, IV, 90; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, IV, 159; Münzirî, Terğib, II, 97, -Kesir b. Abdullah’ın “vahi (gevşek)” bir ravi olduğu kaydıyla.-

İbn Abbâs ve ed-Dahhak dedi ki;

“Ve Rabbinin ismini” namazgaha giderken yolda

“anarak” bayram

“namaz”ını

“kılan” demektir.

Âyet-i kerîme ile kastedilenin, mallara dair bütün zekât olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebû’l-Ahvas ve Atâ yapmıştır. İbn Cüreyc rivâyetle dedi ki: Ben Atâ’ya:

“Gerçek şu ki; umduğunu elde eder iyice temizlenen” âyeti fıtır sadakası için midir?” diye sordum. O: “Bu âyet bütün sadakalar hakkındadır”, diye cevap verdi.

Bundan maksadın amellerin zekâtı (temizlenmesi.) malların zekatı olmadığı da söylenmiştir- Yani kişinin amellerinde riyadan ve amellerindeki kusurdan temizlenmesi demektir. Çünkü mal ile temizlenme (zekat) hakkında çoğunlukla kullanılan “Zekkâ” “Zekat verdi” tabiridir. “Tezekkâ” “Temizlendi, arındı” tabiri değildir.

Cabir b. Abdullah rivâyetle dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Gerçek şu ki; umduğunu elde eder, iyice temizlenen” kimse, Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına tanıklık ederek, Allah’a koşulan ortakları bir kenara iten ve benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şahitlik eden kimsedir. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, VII.

İbn Abbâs’tan rivâyete göre;

“iyice temizlenen” lâ ilahe illallah, diyendir. Atâ’nın ondan rivâyetine göre şöyle demiştir: Âyet-i kerîme, Osman b. Affan (radıyallahü anh) hakkında inmiştir. Medine’de bir hurma ağacı bulunan münafık bir kişi vardı. Bu hurma ağacı ensardan birisinin evine doğru eğilmişti. Rüzgarlar esince taze hurmaları ensardan olan kişinin evine düşürürdü. O ve ailesi bu hurmaları yerdi. Münafık kişi ensardan olan bu kişiye böyle bir işten dolayı davacı oldu. Ensardan olan şahıs da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a komşusunun kendisinden rahatsız olduğundan şikâyette bulundu. Peygamber münafıka haber gönderdi. Münafık olduğunu bilmiyordu, ona şöyle dedi:

“Ensardan olan bu kardeşin senin hurma tanelerinin evine döküldüğünü, kendisinin ve ailesinin bunları yediğini söyledi. Senin o hurma ağacının yerine cennette sana bir hurma ağacı vermeye ne dersin?”

“Ben peşini veresiye mi satayım. Hayır, böyle bir şey yapmam”, demiş.

Naklettiklerine göre Osman b. Affan onun bir tek hurma ağacı yerine bir hurma bahçesi verdi. İşle

“gerçek şu ki umduğunu elde eder, iyice temizlenen” âyeti onun hakkında inmiştir. Münafık olan kimse hakkında da:

“Oldukça bahtsız olan kimse ise ondan kaçacaktır” el-Heysemî Mecmau’z-Zevâid, VII, 137. âyeti inmiştir.

ed-Dahhak’ın naklettiğine göre ise âyet-i kerîme, Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahü anh) hakkında inmiştir.

2. Fıtır Sadakası İle Bayram Namazı Medine’de Sözkonusu Olmuştur. Bu Âyetler İse Mekkîdir:

Fıtır sadakası ile ilgili yeterli açıklamaları daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/43- âyet, 4. başlıkta) yapmış bulunuyoruz. Bu sûrenin Cumhûrun kanaatine göre Mekke’de indiği görüşü de daha önceden geçmiş bulunmaktadır, Mekke’de ise ne bayram, ne de fıtır sadakası sozkonusu idi.

el-Kuşeyrî dedi ki; Yüce Allah’ın, gelecekte emredeceği fıtır sadakası ile bayram namazı emrini yerine getirecek olan kimselerden övgüyle (bu buyruklarda) sözetmiş olması da uzak bir ihtimal olarak görülemez.

Ala 13

Sonra ne ölür orada ne de yaşar.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13. (Allahtan) korkan öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçınır. Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.

Kurtubi Tefsiri
Sonra orada hem ölmeyecek, hem de hayat bulmayacaktır.

“Sonra orada hem ölmeyecek, hem de hayat bulmayacaktır.” Yani ölmeyecek ki çektiği azaptan rahat bulsun, kendisine fayda sağlayacak bir hayat da sürmeyecektir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Bu bir cana ne oluyor ki, bir türlü ölmüyor da, sıkıntıları bitiversin;

Ve güzel bir tadı olan bir hayat da yaşamıyor.”

Daha önce en-Nisâ Sûresi’nde (4/40. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde Ebû Said el-Hudrî’nin rivâyet ettiği hadis İşaret edilen, “Şefaat Hadisi” diye bilinen uzunca bir hadistir. Bu hadis uzun uzadıya Müslim, I, 168-170’de yer almaktadır. ve mü’minlerin cehennem ateşine girdikleri vakit -ki bu el-Ferrâ”nın görüşüne göre en küçük ateştir- orada yanacaklarına ve kendilerine şefaat edilinceye kadar (bir çeşit ölümle) öleceklerine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır ki, bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.

Denildiğine göre, bedbaht olan kimselerin bedbahtlıkları birbirlerinden farklıdır. Buradaki tehdit, bedbahtlığı en ileri derecede olanlar hakkındadır. Bununla birlikte bu mertebeye ulaşmayan birtakım bedbahtların varlığı da sözkonusudur.

Ala 12

Ki o, en büyük ateşe girecektir.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13. (Allahtan) korkan öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçınır. Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.

Kurtubi Tefsiri
O ki, en büyük ateşe girecek,

“O ki, en büyük ateşe girecek.” Bu; el-Ferrâ’nın dediğine göre, ateş tabakalarının en altta olanıdır. el-Hasen’den; en büyük ateş cehennem ateşi, en küçük ateş de dünya ateşidir, dediği nakledilmiştir. Yahya b. Sellâm da böyle açıklamıştır.

Ala 11

Onu en bedbaht olan kaçınır.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13. (Allahtan) korkan öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçınır. Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.

Kurtubi Tefsiri
Oldukça bahtsız olan kimse ise; ondan kaçacaktır.

“Oldukça bahtsız olan”, Allah’ın ilminde bahtsız olduğu bilinen

“kimse ise ondan” o öğütten

“kaçacaktır.” Ondan uzaklaşacaktır.

el-Velid b. el-Muğire ile Utbe b. Rabia hakkında indiği söylenmiştir.

Ala 10

Korkan öğüt alacaktır.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13. (Allahtan) korkan öğütten yararlanacak. En büyük ateşe girecek olan kötü kimse ise öğütten kaçınır. Sonra o, ateşte ne ölür ne de yaşar.

Kurtubi Tefsiri
Korkan kimse, öğüt alacak.

Allah’tan sakınan ve korkan kimse … demektir.

Ebû Salih, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Âyet; İbn Um Mektûm hakkında inmiştir. el-Mâverdî dedi ki: Allah’a kavuşacağını uman kimseler de öğüt alabilir. Şu kadar var ki, korkan kimselere öğüt vermek, uman kimselere öğüt vermekten daha etkilidir. O bakımdan, öğüt almak, her ne kadar korkmak (haşyet) ve ümit (recâ) ile alâkalı ise de yüce Allah, burada ümidi dışarda tutarak, doğrudan doğruya ve yalnızca haşyet ile ilgili olarak öğüt sözkonusu etmiştir.

Verdiğin öğüt, her ne kadar ancak korkan kimselere faydalı oluyor ise de, sen öğüt verip, hatırlatmayı genel olarak herkese yap! Çünkü bu durumda sen, davet etmenin sevabını elde edersin. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî nakletmiştir.

Ala 9

O hâlde hatırlat, eğer hatırlatma fayda verirse.

Diyanet Vakfı
8, 9. Seni en kolaya muvaffak kılacağız. O halde eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.

Kurtubi Tefsiri
O halde -eğer öğüt fayda verirse- sen de öğüt ver.

“O halde” ey Muhammed “-eğer öğüt fayda verirse- sen de” Kur’ân-ı Kerîm ile kavmine

“öğüt ver” demektir.

Yûnus’un rivâyetine göre el-Hasen şöyle demiştir: Bu, mü’minler için bir öğüt, kâfirlere karşı da bir delildir.

İbn Abbâs da şöyle derdi: Senin verdiğin öğüt benim dostlarıma fayda verir, düşmanlarıma ise fayda vermez.

el-Cürcânî dedi ki: Fayda vermeyecek olsa dahi hatırlatmak, öğüt vermek vaciptir. Âyet: İster fayda versin, ister vermesin, sen öğüt ver, demektir.

“İster vermesin” kısmı hazfedilmiştir. Nitekim:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” (en-Nahl, 16/81) âyetinde de böyledir “Ve soğuktun koruyacak elbiseler” ayrıca zikredilmemiştir

Âyetin muayyen bir takım kimseler hakkında özel olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre buradaki: “İn” “se” “Mâ” “…ikçe” anlamındadır. Yani öğüt fayda verdiği sürece, sen de fayda ver. Bu durumda bu edat şart anlamını taşımış olmaz. Çünkü öğüt her durumda fayda verir. Bu açıklamayı İbn Şecere yapmıştır.

Kimi Arapça bilginlerinin belirttiklerine göre; burada: “İn” “se” edatı; “İz” anlamındadır. Öğüt faydalı olduğu zaman veya öğüt faydalı olduğu için (öğüt ver), demek olur, Yüce Allah’ın: “Ve entumu’l-e’alevne in kuntum mu’minin”

“Sizler eğer mü’min iseniz en üstün olanlar sizlersiniz” (Al-i İmrân, 3/139) âyetinde olduğu gibi. Bu da; “İz kuntum” “Çünkü sizler …lersiniz” demektir. Onların üstünlüklerini ancak îman ettikten sonra kendilerine haber vermiştir. Âyetin: “Kad” “iştir” (Öğüt fayda vermiştir) anlamında olduğu da söylenmiştir.

Ala 8

Seni kolay olana kolaylaştıracağız.

Diyanet Vakfı
8, 9. Seni en kolaya muvaffak kılacağız. O halde eğer öğüt fayda verirse öğüt ver.

Kurtubi Tefsiri
Biz sana, o en kolay olanı gerçekleştirme başarısını vereceğiz.

“Biz sana, o en kolay olanı gerçekleştirme başarısını vereceğiz.” âyeti daha önce geçen

“sana okutacağız” âyetine atfedilmıştir.

“Şüphe yok ki O, açık olanı da bilir, gizli kalanı da” âyeti ise ara cümlesidir

“En kolay olan”, en kolay olan yol, demek olup, hayır işleri yapmak demektir.

İbn Abbâs şöyle demiştir; Biz, sana hayır işlemeyi kolaylaştıracağız.

İbn Mes’ûd da

“en kolay olan”; cennet demektir. Biz sana en kolay olan şeriate uyma başarısını vereceğiz. Bu da müsamahakâr ve kolay olan Hanifliktir, diye de açıklanmıştır. Bu anlamdaki açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

Sen onu iyice belleyip gereğince amel edinceye kadar, vahyi sana kolaylaştıracağız, diye de açıklanmıştır.

Ala 7

Ancak Allah’ın dilediği hariç. Şüphesiz O, açığı da bilir, gizliyi de.

Diyanet Vakfı
6, 7. Sana (Kuranı) okutacağız; artık Allahın dilediği hariç, sen hiç unutmayacaksın. Şüphesiz Allah, açığı ve gizleneni bilir.

Kurtubi Tefsiri
Allah’ın dilediği müstesna. Şüphe yok ki O, açık olanı da bilir, gizli kalanı da.

Ebû Salih’in, İbn Abbâs’tan rivâyetine yöre bu âyet-i kerimenin nüzulünden sonra Peygamber vefat edinceye kadar

“Allah’ın dilediği müstesna,” hiçbir şey unutmadı.

Said’in rivâyetine göre, Katade şöyle demiştir: Rasûlullah

“Allah’ın dilediği müstesna” hiçbir şeyi unutmazdı.

Bu görüşlere göre; şöyle denilmiştir: Allah’ın unutmasını dilediği şey müstesna. Şu kadar var ki; bu âyetin inişinden sonra, hiçbir şey de unutmamıştır.

Bir diğer açıklamaya göre, Allah’ın unutmasını dilemesi müstesna, bundan sonra unuttuğunu yine hatırlar. O halde Peygamber unutmuştur, fakat unuttuğunu hatırlamıştır. O, tam anlamıyla külli bir şekilde unutmuş değildir. Rivâyet olunduğuna göre namazda Kur’ân okurken bir âyet-i kerimeyi okumamış Ubeyy bu âyetin nesh olduğunu sanmış. Ona durumu sorunca: “Onu unuttum” diye cevab vermiştir.

Burada âyetin unutmayı sözkonusu ettiği de söylenmiştir. Yani yüce Allah’ın, sana unutturmayı diledikleri müstesnadır. İşte neshin anlamı budur. Yüce Allah’ın neshetmesini dilediği şeyler müstesna demektir, diye açıklanmıştır. İstisna da bir çeşit neshtir.

Bir diğer açıklamaya göre nisyan (unutmak), terk etmek anlamındadır. Yani yüce Allah, onun gereğince amel etmemekten seni koruyacaktır. Neshettiği için kendilerini terketmeni Allah’ın diledikleri müstesnadır. Bu açıklama amel hususunda bir neshtir. Birincisi ise kıraatte bir neshtir.

el-Ferğani dedi ki: Cüneyd’in meclisine oldukça engin bilgi sahibi kimseler gelir giderdi. Nahivci İbn Keysân da onun yanına gelirdi. Heybetli birisi idi. Bir gün: “Ey Ebû’l-Kasım yüce Allah’ın:

“Sana okutacağız ve unutmayacaksın” âyeti hakkında ne dersin?” diye sormuş. Cüneyd sanki bu hususta ona uzun zamandan beri soru sorulmuşcasına çabucak: “Gereğince amel etmeyi unutmayacaksın”, diye cevap verdi. Bunun üzerine İbn Keysan: Allah o ağza bir kötülük göstermesin. Senin gibi birisinin görüşü gerçekten kabul edilmeye değer, diye cevab verdi.

” …mayacak…” nefy içindir, nehy için değildir. Bunun nehy için olduğu ve sondaki “ye”nin (nehy için olması halinde yazılmaması gerekmekle birlikte) âyet sonlarının böyle oluşundan dolayı yazıldığı da söylenmiştir. Bu durumda anlam şöyle olur: Onu okumaktan ve tekrarlamaktan yana gaflete düşme! O takdirde onu unutursun. Maslahat dolayısıyla tilavetinin kaldırılması suretiyle, sana unutturmayı Allah’ın diledikleri müstesna.

Ancak birinci görüş, tercih edilen görüştür. Çünkü nehyden istisna yapılırsa bu ancak bilinen ve belirli bir süre için yapılır. Aynı şekilde sondaki “ye” harfi bütün mushaflarda yazıldığı gibi, kıraatte de bu şekildedir.

Allah’ın, indirmesini ertelemeyi dilediği kısmı müstesna, anlamında olduğu söylendiği gibi; anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah, o merayı kupkuru ve simsiyah hale getirdi. Bundan Allah’ın Âdemoğullarının ve davarların elde etmelerini dilediği kısım müstesnadır. O, böyle olmaz.

“Şüphe yok ki O, açık olanı” açığa vurulan söz ve ameli

“da bilir, gizli kalanı” gizlenen şeyleri

“de bilir.”

İbn Abbâs’tan kalbinde ve içinde olanları da bilir, diye açıkladığı nakledilmiştir. Muhammed b. Hatim dedi ki: O, açıktan verilen sadakayı da, gizli saklı olarak verilen sadakayı da bilir.

“Açık olan”, senin Kur’ân’dan ezberlediğin bölümlerdir.

“Gizli olan” ise senin kalbinde olup (ezberlediğin) bölümlerden nesholunanlardır, diye de açıklanmıştır.

Ala 6

Sana okutacağız, artık unutmayacaksın.

Diyanet Vakfı
6, 7. Sana (Kuranı) okutacağız; artık Allahın dilediği hariç, sen hiç unutmayacaksın. Şüphesiz Allah, açığı ve gizleneni bilir.

Kurtubi Tefsiri
Sana (Kur’ân’ı) okutacağız ve unutmayacaksın.

Ey Muhammed!

“sana” Kur’ân’ı

“okutacağız”, onu sana öğreteceğiz

“ve unutmayacaksın.” Onu iyiden iyiye ezberleyecek ve belleyeceksin. Bu açıklamayı İbn Vehb, Malik’ten rivâyet etmiştir.

Bu, yüce Allah’tan bir müjdedir. Ona apaçık bir âyet (bir mucize) verdiğini müjdelemektedir. Bu müjdede Cebrâîl’in, Peygambere okuduğu vahyi -kendisi okuması, yazması olmayan bir ümmî olmakla birlikte- ezberleyeceğine ve onu asla unutmayacağına dairdir.

İbn Ebi Necih’in rivâyetine göre Mücahid şöyle demiştir: Unuturum korkusuyla Peygamber zaman zaman gelen vahiyleri hatırlamaya çalışırdı. Ona: “Senin böyle bir külfete katlanmana gerek yok”, denildi.

Mücahid ve el-Kelbî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahiy nâzil oldu mu Cebrâîl âyeti bitirir bitirmez Peygamber, unuturum korkusuyla hemen âyetin başını tekrarlamaya koyulurdu. Bunun üzerine:

“Sana okutacağız” ve bundan sonra da hiçbir şeyi

“unutmayacaksın”; bu hususta senin kendini külfete sokmana gerek yok, buyrukları nazil oldu.

Bu açıklamaya göre, bu âyetten sonra gelen istisnanın mahiyeti el-Ferrâ”nın dediği şekilde şöyledir: Allah’ın dilediği müstesna ve esasen O, senin herhangi bir şeyi unutmanı dilememiştir. Bu yönüyle yüce Allah’ın:

“Gökler ve yer ayakta durduğu müddetçe orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesna” (Hud, 11/108) âyetini andırmaktadır ki, O, böyle bir şeyi dilemeyecektir, demektir. Nitekim konuşma esnasında şöyle denilir: İstediğin herşeyi -benim istediğim müstesna ve sana vermeyi istemediklerim dışında- mutlaka herşeyi vereceğim, demekle birlikte; insanın içinde ona herhangi bir şeyi vermemek gibi bir niyet taşımaması haline benzer. İşte yeminler de buna göre değerlendirilir. Yeminlerde, yemin edenin niyeti, bütün hakkında olmakla birlikte istisna yapılır (inşaallah denilir).

Ala 5

Sonra onu karamsı bir çöp hâline getirdi.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, (topraktan) yeşil otu çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da onu kupkuru ve simsiyah hale getirendir.

“Sonra da onu, kupkuru ve simsiyah hale getirendir.” âyetindeki: “El-ğusâu” “Selin (aktığı zaman) vadinin kenarlarına attığı ot, bitki ve çerçöp” demektir. Şeddeli olarak “El-ğussâu” da aynı şeydir. Çoğulu; “El-eğsâu” …diye gelir.

Katade dedi ki: Bu kelime kuru olan şey demektir. Parçalanıp, kurumuş bulunan sebze ve ota; “Gusâu” ile “Heşim” denilir. Suyun etrafında bulunan çör-çöpe de; “Ğusâu” denilir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“el-Müceymir denilen yerin, dağı sabah vakti, (etrafını saran) selden ve çörçöpden;

Sanki yün eğiren bir kirmenin çizdiği yörünge gibidir.”

Dilciler: “Ğasa’l-vâdi vecefen” “Vadi çörçöp getirdi ve bu gibi şeyleri bir kenara bıraktı” diye bir kullanım nakletmişlerdir. Aynı şekilde, suyun üstüne köpük ve fayda vermeyen şeyler, çıkacak olursa bu tabir kullanılır.

“El-ehvâ” “Simsiyah” de siyah demektir. Yani bitki aşırı yeşillikten dolayı siyahı andıran bir renge çalar. “El-hevetu” “Siyahlık” demektir. el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Lemyâ’nın dudaklarında siyaha yakın, siyahı andıran bir renk vardır

Onun dişetlerinde soğuk bir tatlılık ve dişlerinde incelik vardır.”

es-Sıhâh’ta şöyle denilmektedir: “El-hevetu” “Dudakların esmerliği” demektir. “Raculun ehvâ” “Dudakları esmer adam” ile; “İmraetu hevâu” “Dudakları esmer kadın” denilir, “Kad heviyet” “Dudakları esmerleşti” demektir. Devenin rengi siyah ve sarı karışımı olursa; “Beırun ehvâ” denilir. Küçültme ismi -siyahak anlamında- “Useyvid” diyenlerin söyleyişine göre; “Ehin” …diye gelir.

Buradaki “simsiyah” anlamındaki lâfzın “mera” anlamındaki lâfzın hali olması da mümkündür, denilmiştir. O takdirde anlam şöyle olur: Sanki o meranın yeşilliği, siyaha çalar gibidir. İfade de: O siyaha çalan merayı çıkarandır ve sonra onu kupkuru yapandır, takdirinde olur. “Kad heviye’n-nebet” “Bitki siyaha çaldı” denilir. Bu kullanımı el-Kisâî nakletmiş ve şu beyiti zikretmiştir:

“Bir bahar yağmuru ki, yüksekçe tepelerinin bitkileri simsiyahtır,

Cesur yürekli atların içine daldığı.”

“Simsiyah” lâfzının

“kupkuru” lâfzının sıfatı olması da mümkündür. Anlam: O önceleri yeşilken daha sonra böyle oldu, demek olur. Ebû Ubeyde dedi ki: Yanmasından ve eskiliğinden dolayı onu siyaha dönüştürmüştür. Nemli olan bir şey kurudu mu siyahlaşır, kararır. Abdurrahman b. Zeyd dedi ki: O yeşil merayı çıkardı. Bu yeşil mera kuruyunca yanmasından dolayı kararır. Sonunda rüzgarların ve sellerin alıp götürdüğü çörçöp olur. Bu; yüce Allah’ın, dünyanın parlak ve göz alıcı iken sonradan geçip gittiğine dair kâfirlere vermiş olduğu bir örnektir.

Ala 4

Ve O, otlağı çıkardı.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, (topraktan) yeşil otu çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.

Kurtubi Tefsiri
O ki; mer’alar çıkaran,

“O ki, mer’alar çıkaran” dır. Mer’alardan kasıt, nebat ve yeşil ottur. Şair söyle demiştir:

“Mera, bazen toprağın üzerinde kalın bir tabaka oluşturmuş kerme (hayvan pisliği) üzerinde yeşerebilir.

Buna karşılık içteki kalp ağrıları olduğu gibi kalır.”

Ala 3

Ve O, takdir etti ve yol gösterdi.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, (topraktan) yeşil otu çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.

Kurtubi Tefsiri
O ki; takdir edip, yol gösterendir.

“O ki takdir edip, yol gösterendir” âyetindeki: “Kaddera” “Takdir edip” âyetini Ali (radıyallahü anh) ile es-Sülemî ve el-Kisâî “dal” harfi şeddesiz olarak; “Kadera” diye okumuşlar, diğerleri ise şeddeli okumuşlardır. Her iki okuyuş da aynı anlamdadır. Yani her şekle (varlığa), kendisine uygun şekli verip öylece takdir etti.

“Yol gösterendir”, irşâd edendir.

Mücahid dedi ki: Bedbahtlığı ve mutluluğu takdir edip, doğruluk ve sapıklığı gösterendir. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: İnsana mutluluk ve bedbahtlığını gösterdi, davarları da mer’alara iletti.

Bir diğer açıklamaya göre, onların temel gıdalarını ve rızıklarını takdir etti. Eğer insan iseler onlara mÂişet yollarını gösterdi, eğer hayvan iseler onlara mer’alarını gösterdi.

İbn Abbâs, es-Süddî, Mukâtil ve el-Kelbî’den yüce Allah’ın:

“Yol gösterendir” âyeti hakkında şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: O yarattıklarına erkeğin dişiye nasıl ulaşacağını öğretmiştir. Nitekim Tâ-Hâ Sûresi’nde şöyle buyurmuştur:

“Rabbiniz bütün herşeye hilkatini verip, sonra da doğru yolu gösterendir,” Yani erkeği dişiye iletendir.

Atâ da şöyle demiştir: Herbir canlıya kendisine uygun olanı takdir edip yarattı ve ona iletti.

Eşyada menfaatleri yarattı, insana da, o eşyadan menfaatleri çıkartma yolunu gösterdi, diye de açıklanmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre: O, her bir canlı için kendisine uygun olanı takdir etti ve onu uygun olana götüren yolu gösterdi. Ondan nasıl yararlanacağını öğretti.

Anlatıldığına göre, yılanın üzerinden bin yıl geçti mi kör olur. Yüce Allah, ona gözünü “râziyânic” denilen taze ot yaprağına sürecek olursa, gözlerinin göreceği ilhamını vermiştir. Bazan kendisi ile bu otun bulunduğu meskun yer arasında günlerce mesafenin bulunduğu bir çölde bulunur ve kör olmasına, mesafenin de uzaklığına rağmen bu kadar mesafeyi kateder ve sonunda buradaki bahçelerden birisinde bulunan râziyân ağacına atılır ve isabet etmemesi de sözkonusu olmaz. Gözlerini ona sürer ve yüce Allah’ın izniyle tekrar görür.

İnsanın sınırsız denecek kadar çok maslahatlarına, tesbit edilemeyecek kadar fazla olan gıda, ilaç gibi ihtiyaçlarına, din ve dünyasını ilgilendiren hususlarda hidayete iletilmesi, diğer taraftan hayvanların, kuşların, yeryüzündeki haşerelerin ilhamlara mazhar olmaları da çok geniş bir konudur ve pek büyük bir meseledir. Kimse bunları gereği gibi kuşatamaz, kavrayamaz. En yüce olan Rabbim, her türlü eksiklikten münezzehtir.

es-Süddi dedi ki: Yüce Allah, ceninin rahimde kalacağı süreyi dokuz ay, bundan daha az veya daha çok bir süre olarak takdir etmiş sonra da ona rahimden çıkış yolunu göstermiştir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Yani o takdir etti, doğru yolu gösterdi ve saptırdı. Bunlardan birisini zikretmekle yetinmiştir. Yüce Allah’ın:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler… bağışladı.” (en-Nahl, 16/81) âyetinde olduğu gibi.

Âyetin: Îmana davet etti, anlamında olma ihtimali vardır. Yüce Allah’ın:

“Ve muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin.” (eş-Şura, 42/52) âyetinde olduğu gibi ki davet edersin demektedir. Peygamber, herkesi îmana davet etmiştir.

“Yol gösterendir”, yani o fiilleriyle onlara vahdaniyetinin delillerini, kendisinin Alîm ve Kadir (herşeyi bilen, herşeye güç yetiren) olduğunu göstermiştir.

“Takdir etti” anlamındaki lâfzın “dal” harfini şeddeli okuyanların bu okuyuşlarının “takdir etmek”den geldiğinde görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah’ın:

“Herşeyi yaratıp onu inceden inceye takdir ve tayin etmiştir.” (el-Furkan, 25/2) âyetinde olduğu gibi.

“Dal” harfini şeddesiz okuyanların bu okuyuşunun da “takdir”den gelme ihtimali vardır. O vakit, her iki okuyuş da aynı anlamda olur. Diğer taraftan “kudret ve mülk”den gelme ihtimali de vardır. O vakit, herşeye malik olup, dilediği kimseleri doğru yola ileten (hidayet veren)dir, demek olur.

Derim ki: Hocalarımdan birisini şöyle derken dinledim: O, yaratıp düzenleyendir, takdir edip hidâyete iletendir. İşte bu, yüce Allah’ın celâline yakışır şekilde bütün mahlukatının üstünde olduğunu açıklayıcı bir ifadedir.

Ala 2

Ki O, yarattı ve düzene koydu.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, (topraktan) yeşil otu çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.

Kurtubi Tefsiri
O ki; yaratıp, düzenleyendir.

“O ki; yaratıp, düzenleyendir” âyetinde geçen

“tesviye”

“düzenleme”nin anlamı daha önceden el-İnfîtar Sûresinde (82/7. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Yani o, yarattığını düzenli kılandır. O’nun yaratmasında karışıklık ve düzensizlik yoktur.

ez-Zeccâc dedi ki: Boyunu, posunu düzeltti, demektir. İbn Abbâs’ın: Yarattığı şeyleri güzel yarattı, diye açıkladığı rivâyet edilmiştir. ed-Dahhak dedi ki: Âdem’i yarattı ve onun yaratılışını düzenli kıldı.

Şöyle de açıklanmıştır: O, babaların sulblerinde yarattı, annelerin rahimlerinde düzenledi.

Bir diğer açıklamaya göre: Bedenleri yarattı ve kavrayışları düzenledi. İnsanı yaratıp, onu teklife hazırladı, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Ala 1

Tesbih et Rabbinin en yüce ismini.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, (topraktan) yeşil otu çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.

Kurtubi Tefsiri
O en yüce Rabbinin ismini tesbih et!

Kur’ân okuyan bir kimsenin

“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et” âyetini okuduğu takdirde hemen arkasından

“Subhane rabbiye’l-a’lâ: En yüce Rabbimi tesbih ederim” demesi müstehabtır. Bunu -ileride geleceği üzere- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ashab ve tabiinden bir topluluk söylemiştir.

Cafer b. Muhammed, babasından, o dedesinden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yüce Allah’ın, Hizkıyâil diye anılan bir meleği vardır. O meleğin onsekizbin kanadı vardır. İki kanat arası mesafe beşyüz yıldır. İçinden: Arşın tamamını görebilir misin? diye bir soru geçti. Allah ona kanatları kadarını verdi. İki kanat arası mesafe beş yüz yıl olmak üzere otuzaltıbın kanadı oldu. Sonra yüce Allah ona: “Ey melek uç!” diye vahyetti. Yirmibin yıl kadar süre uçtu. Arş’ın bacaklarından birisinin üst noktasına ulaşamadı. Daha sonra yüce Allah, kanatlarını ve gücünü bir kat daha arttırdı ve ona uçmasını emretti. Otuzbin yıllık bir süre daha uçtu, yine oraya ulaşamadı. Yüce Allah, ona şunu vahyettı:

“Ey melek! Eğer sen bu kanatların ve bu gücünle Sûra üfürüleceği vakte kadar uçacak dahi olsan, Arşımın bacağına ulaşamazsın.” Bunun üzerine melek:

“Subhâne Rabbiye’l-a’lâ” dedi, yüce Allah da:

“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et” âyetini indirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: “Bunu secde ettiğiniz vakit söyleyin” diye buyurdu. Sadece sûrenin nüzulü ve secde halinde tesbihin söyleneceğini ifade eden son bölümleri: İbn Huzeyme, Sahih, I, 334; İbn Hibbân, Sahih, V, 225; Hâkim, Müstedrek, I, 347, II, 519; Dârimî, Sünen, I, 341; Ebû Davud, I, 230; İbn Mace, I, 287; Müsned, IV, 155.

Bu hadisi es-Sa’lebî “el-Arais” diye bilinen kitabında zikretmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs ve es-Süddi dedi ki:

“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et!” âyeti, en yüce Rabbini tazim et, anlamındadır. Buradaki “isim” lâfzı sıladır. Bununla müsemma (ismin ad olduğu zat)ın tazimi kastedilmiştir. Lebid’in şu mısraında dediği gibi:

“Bir sene (doluncaya kadar ağlayınız), sonra da Selâm’ın ismi üzerinize olsun.”

Kötülüklerden, ilhad edenlerin (onun hakkında eğri ve yanlış yola sapanların) söylediklerinden Rabbini tenzih et, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Taberi’nin zikrettiğine göre anlamı, Rabbinin ismini, başkasına ismini vermekten, tenzih et, şeklindedir.

Sen huşu’ ve tazim edici olmaksızın O’nun adının anılması halinde gerekli saygıyı göstermeksizin Rabbini anmaktan ve O’nun ismini ağzına almaktan tenzih et, anlamında olduğu da söylenmiştir. Böyle diyenler “ism”i isim verme (adlandırma) anlamında kabul etmişlerdir. Ancak en uygunu ismin müsemmânın kendisi olmasıdır.

Nâfı’, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Allah’ın ismi, yüce oldu deme. Çünkü Allah’ın ismi en yüce olanın ta kendisidir.

Ebû Salih, İbn Abbâs’tan: En yüce Rabbinin emriyle namaz kıl, (diye açıkladığını) rivâyet etmektedir. O dedi ki: Bu da; Subhane Rabbike’l-a’lâ, demektir.

Ali (radıyallahü anh), İbn Abbâs, İbn Ömer, İbnu’z-Zübeyir, Ebû Mûsa ve Abdullah b. Mesud (radıyallahü anhnh)’dan rivâyet edildiğine göre; onlar bu sûreyi okumaya başladıklarında bu sûrenin başında böyle bir emir verildiği için bu emre uymak üzere; “Subhâne Rabbiye’l-a’lâ: en yüce Rabbimi tenzih ederim” derlerdi. O bakımdan bu husustaki okuyuşlarında onlara uymak tercih edilir. Yoksa “Subhane Rabbiye’l-a’la” sözü -bazı sapıkların söyledikleri gibi- Kur’ân’dandır, diye bu söz söylenmez.

Ubeyy’in kıraatinde bu âyetin: “Subhane Rabbiye’l-A’la” “En yüce Rabbimi tenzih ederim” şeklinde olduğu da söylenmiştir. İbn Ömer de bunu böylece okurmuş. Hadiste belirtildiğine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu okuduğu vakit: “Subhane Rabbiye’l-a’la: en yüce Rabbimi tenzih ederim” dermiş Taberi, Câmiu’l-Beyân, XXX, 151; Süyûtî, el Câmiu’s-Sağir, I, 190; Beyhakî, Şuabu’l-îman, II, 377

Ebû Bekr el-Enbârî dedi ki: Bana Muhammed b. Şehriyar anlattı, dedi ki: Bize Huseyn b. el-Esved anlattı, dedi ki: Bize Abdu’r-Rahmân b. Ebi Hammâd anlattı, dedi ki: Bize Îsa b. Ömer anlattı. O babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Alî b. Ebi Talib (aleyhisselâm) namazda:

“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et” âyetini okudu sonra da: “Subhane Rabbiye’l-a’lâ: En yüce Rabbimi tenzih ederim” dedi. Namaz bittikten sonra kendisine:

“Ey mü’minlerin emiri, sen bunu Kur’ân’a ilave mi ediyorsun?” diye soruldu. O:

“Neden sözediyorsunuz?” deyince, onlar:

“Subhane Rabbiye’l-a’lâ (demeni kastediyoruz)” dediler. Ali:

“Hayır, bizler bir hususla emrolunmuştuk, ben de onu söyledim”, dedi.

Ukbe b. Amir el-Cüheni’den dedi ki:

“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et” âyeti nazil olunca, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bunu secde ettiğiniz vakit söyleyiniz” diye buyurdu Bu âyetin tefsirinin haştaraflarındaki ilk nota bakınız

Bütün bunlar (buradaki) “ism”in müsemmâ’nın kendisi olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü onlar: “Subhane ismi rabbiye’l-a’lâ: En yüce Rabbimin ismini tenzih ederim” dememişlerdir.

Denildiğine göre ilk olarak “Subhâne Rabbiye’l-a’lâ” diyen kişi Mikâil (aleyhisselâm)’dır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrâîl’e şöyle sormuş:

“Ey Cebrâîl! Bana namazda veya namazın dışında; Subhane Rabbiye’l-a’lâ diyen kimsenin sevabını bildir.” Cebrâîl şöyle demiş:

“Ey Muhammed! Bu sözü ister secde halinde, ister secde hali dışında söyleyen mü’min erkek veya kadına mutlaka onun Mizanından, Arş’tan, Kürsi’den ve dünyanın dağlarından daha ağır (sevab) konulur. Yüce Allah: “Kulum doğru söyledi. Ben herşeyin üstündeyim. Benim üstümde hiçbir gey yoktur. Ey meleklerim, Benim ona mağfiret ettiğime ve onu cennete koyduğuma şahitlik edin”, der. Bu kişi vefat etti mi Mikail her gün onu ziyaret eder. Kıyâmet günü oldu mu o kimseyi kanadı üzerinde taşır. Yüce Allah’ın huzurunda onu durdurur. “Ey Rabbim! Beni bunun hakkında şefaatçi kıl, ” der. Yüce Allah da: Seni ona şefaatçi kıldım, haydi onu cennete götür, diye buyurur.”

el-Hasen dedi ki:

“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et” âyeti; en yüce Rabbin için namaz kıl, demektir. Bir başka açıklamaya göre; yüce Allah’ın isimleri ile dua et (namaz kıl)! Müşriklerin dua esnasında yaptıkları şekilde ıslık çalarak ve el çırparak değil, demektir.

Rabbini anarak sesini yükselt! anlamında olduğu da söylenmiştir. Cerir şöyle demiştir:

“Hacılar tesbih edip tekbir getirdikleri sürece yüce Allah da Tağliblilerin yüzlerini çirkin etsin!”

Tarık 17

O hâlde kâfirlere mühlet ver, onlara biraz süre tanı.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16, 17. Dönüş sahibi olan (yağmur yağdıran) göğe, (nebat ile) yarılan yere yemin ederim ki Kuran, (hak ile batılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir. Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (pek yakında desteğimiz sana gelecek).

Kurtubi Tefsiri
Bu nedenle o kâfirlere mühlet ver, onlara azıcık mühlet ver!

“Bu nedenle, o kâfirlere mühlet ver, onlara azıcık mühlet ver!” Yani onları ertele. Allah’tan onların çabucak helâk edilmelerini isteme ve onların işleri hakkındaki tedbirine razı ol. Daha sonra yüce Allah’ın:

“Kılıç âyeti” diye bilinen; “Artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün” (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile nesh oldu.

“Onlara … mühlet ver” lâfzı bir tekiddir. (Âyet-i kerimedeki şekilleriyle): “Mehhil” ile “Emhil” aynı anlamdadır. Tıpkı: “Nezzil” ile “Enzil” şekillerinin “indir” anlamında olduğu gibi. “Emhelehu” “Ona mühlet verdi” demektir. de “Mehelehu” da aynı anlamdadır, mastarı “Temhilân” diye; ismi de: “mühlet’dir. “El-İstimhâl” “Mühlet istemek, süre tanımak” demektir. “Temehhele fi emrihi” “İşinde ağır davrandı” anlamındadır. “Etmehelu’l-mehulâlen” “Ayağa kalktı, dikildi” anlamındadır. Yine; “El-Tumhilâl” “Durgunluk ve hareketsizlik” demektir, “Mehlen yâ fulân” “Yavaş ol, yumuşak ol” demektir.

“Azıcık”; İbn Abbâs’tan rivâyete göre; yakın bir zamana kadar, demektir. Katade “biraz” diye açıklamıştır. İfade: Onlara az bir mühlet ver, takdirindedir. Arapçada; “Ruveydan” lâfzı “Ruvd”un küçültme ismidir. Ebû Ubeyd bunu böyle açıklamış ve şu mısraı zikretmiştir:

“Sanki o ağır ağır yürüyen bir sarhoş (ya da; uyku sersemi) gibidir.”

“Ruveydan” “Yavaş ve ağır” demektir. “Ruveydeke” “Mühlet ver, süre ver” anlamındadır. Sondaki “kef” eğer: “Ef’ıl” “Yap” emir anlamını veriyor ise gelir, başka anlamlarda getirilmez. “Dal” harfinin harekelenmesi ise iki sakinin arka arkaya gelmesinden ötürüdür. Bundan dolayı mastarlar gibi nasbedilmiştir. Bu ise emir anlamında küçültme lâfzıdır. Zira bu küçültme; “İrvâd”den yapılan terhimden bir küçültmedir ve bu; “Evrade, yuvridu”nun mastarıdır. Bunun dört şekli sözkonusudur. Fiil isim, sıfat, hal ve mastar. İsim: “Ruveyd amran” “Amr’a süre tanı” kabilîndendir. Sıfat hali: “Sâru siren ruveydân” “Yavaşça yol aldılar” gibi ifadelerde kullanılır. “Sâra’l-kavmu ruveydan” “O adamlar yavaş olarak yürüdüler” kabilindeki ifadeler de haldir. Çünkü bu lâfız, marife ile bitişik geldiğinden o marife ismin hali olmuştur. Mastar olarak kullanımı da: “Ruveyde amru” şeklinde izafetli kullanımdır. Yüce Allah’ın; “Fedarbe’r-rikâb”

“Boyunlarını vurun” (Muhammed, 47/4) âyetinde olduğu gibi. Bütün bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

Âyet-i kerimedeki şekil ise bunlardan bir mastara sıfat olması şeklidir ki; “İmhâlen ruveyden”

“Onlara az bir mühlet (ver)” demek olur. Bununla birlikte hal olması da mümkündür. Azaplarının çabuk gelmesini istemeksizin onlara mühlet ver, süre tanı, demek olur.

Târik Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun.

Tarık 16

Ben de bir tuzak kuruyorum.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16, 17. Dönüş sahibi olan (yağmur yağdıran) göğe, (nebat ile) yarılan yere yemin ederim ki Kuran, (hak ile batılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir. Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (pek yakında desteğimiz sana gelecek).

Kurtubi Tefsiri
Ben de bir hile yaparım.

“Ben de bir hile yaparım.” Yani onların hile ve tuzak kurmalarının karşılığı olan ceza ile onları cezalandırırım.

Bedir günü, onların öldürülmeleri ve kimilerinin esir alınmaları şeklindeki musibetin kastedildiği söylenmiştir. Bir görüşe göre de

“Allah’ın hilesi” onların bilmedikleri bir yerden derece derece azaba yakınlaştırılmaları demektir. Bu anlamdaki açıklamalar yüce Allah’ın:

“Asıl, Allah onlarla alay eder.” (el-Bakara, 2/15) âyeti açıklanırken Bakara Sûresi’nin baştaraflarında yeteri kadarıyla geçmiş bulunmaktadır.

Tarık 15

Onlar tuzak kuruyorlar.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16, 17. Dönüş sahibi olan (yağmur yağdıran) göğe, (nebat ile) yarılan yere yemin ederim ki Kuran, (hak ile batılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir. Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (pek yakında desteğimiz sana gelecek).

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten onlar oldukça hile yapıyorlar.

“Gerçekten onlar” Allah’ın düşmanları

“oldukça hile yapıyorlar.” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve ashabına hile ve tuzaklar kuruyorlar.

Tarık 14

O, boş bir söz değildir.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16, 17. Dönüş sahibi olan (yağmur yağdıran) göğe, (nebat ile) yarılan yere yemin ederim ki Kuran, (hak ile batılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir. Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (pek yakında desteğimiz sana gelecek).

Kurtubi Tefsiri
O, bir şaka değildir.

“O” Kur’ân-ı Kerîm

“bir şaka” batıl ve oyuncak

“değildir.”

“Hezl: Şaka” ciddiyetin zıttıdır. “Hezele, yehzilu” “Şaka yaptı, yapar” denilir. Şair el-Kumeyt şöyle demiştir:

“Hergünde bize karşı ciddi davranılır, biz ise şaka ile geçiştiriyoruz.”

Tarık 13

Şüphesiz o, ayırt edici bir sözdür.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16, 17. Dönüş sahibi olan (yağmur yağdıran) göğe, (nebat ile) yarılan yere yemin ederim ki Kuran, (hak ile batılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir. Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (pek yakında desteğimiz sana gelecek).

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz o, kesinlikle ayırdedici bir sözdür.

“Şüphesiz o kesinlikle ayırdedici bir sözdür.” İşte yemin bu husus hakkındadır. Yani şüphesiz ki Kur’ân, hak ile batılı birbirinden ayırdeder. Bu kitabın baş taraflarında el-Hâris’in, Ali (radıyallahü anh)’dan rivâyet ettiği şu hadis de geçmiş bulunmaktadır: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim:

“Bu öyle bir kitabtır ki, onda sizden öncekilerin haberi, sizden sonrakilerin hükmü vardır. O ayırdedici bir sözdür. O bir şaka değildir. Herhangi bir zorba (zorbalık ederek) onu terkedecek olursa, Allah onun belini kırar. Kim hidayeti ondan başka bir yerde arayacak olursa, Allah onu saptırır.”

“Ayırdedici söz”den kastın daha önce bu sûrede geçmiş bulunan:

“Şüphe yok ki O, onu döndürmeye elbette güç yetirendir, O günde gizlilikler açığa çıkartılır” (8-9. âyeter) âyetindeki tehdit olduğu da söylenmiştir.

Tarık 12

Ve çatlayan yere,

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16, 17. Dönüş sahibi olan (yağmur yağdıran) göğe, (nebat ile) yarılan yere yemin ederim ki Kuran, (hak ile batılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir. Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (pek yakında desteğimiz sana gelecek).

Kurtubi Tefsiri
Yarılan yere ki;

“Yarılan yere ki”, âyeti da bir başka kasemdir. Bitki, ağaç, meyve ve ırmakları dışarı çıkartarak yarılır. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın:

“Sonra da yeri gereği gibi yararız” (Abese, 80/26) âyetidir.

(Abese Sûresi’ndeki) bu âyette yer alan “Es-Sad’ “

“Yarılan” lâfzı “yarmak” anlamındadır. Çünkü bitki de yeri yararak çıkar ve yer o dışarı çıkınca yarılır. Sanki bitkisi olan yere (yemin olsun) buyurulmuş gibidir. Çünkü bitki yeri yararak çıkar.

Mücahid de şöyle demiştir: Yürüyenlerin yardıkları yolları bulunan yer, demektir. Ekinli olan yer, diye de açıklanmıştır. Çünkü ekin için çift sürülürken yer yarılır. Ölüleri olan, diye de açıklanmıştır. Çünkü ölümden sonra dirilmeleri ve mahşere gelmeleri için yer, onların üzerinden yarılacaktır.

Tarık 11

Andolsun dönüşlü göğe,

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16, 17. Dönüş sahibi olan (yağmur yağdıran) göğe, (nebat ile) yarılan yere yemin ederim ki Kuran, (hak ile batılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir. Onlar bir tuzak kurarlar, ben de bir tuzak kurarım. Kafirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak (pek yakında desteğimiz sana gelecek).

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun, dönüşlü olan semaya.

“Yemin olsun dönüşlü olan” yani yağmuru olan

“semaya.” Çünkü her yıl semadan ardı arkasına yağmur yağar. Genel olarak müfessirler böyle demişlerdir. Dilciler de Er-Rac’”

“Dönüş” yağmur demektir, demişler ve suya benzettiği bir kılıcı nitelendiren el-Mütenahhil’in şu beyitini zikretmişlerdir:

“Su gibi beyazdır o, içerilere kadar işler

Kalabalıklar arasında (birisinin vücuduna) battı mı o yapayalnız kalır (görülmez olur.)”

el-Halil dedi ki: “Er-Rac’ ” “Bizzat yağmur” demektir. Aynı zamanda bahar bitkisi anlamına da gelir.

“Dönüşlü”, faydalı anlamındadır diye de açıklanmıştır. Yağmura; “Evben” “Dönüş” denildiği gibi, bazan: “Rac’an” “Dönüş” de denilebilir. Şair şöyle demiştir:

“O tepesine ancak bulutun sığındığı ve ancak yuvalarına dönen arılarla,

Yağmur damlalarının düştüğü, çok yüksek bir kale (gibi)dir.”

Abdurrahman b. Zeyd dedi ki: Güneş, ay ve yıldızlar, semada (yerlerine) dönerler. Bir taraftan doğar, diğerinden batarlar.

Melekli (semâ) diye de açıklanmıştır. Çünkü onlar, kulların amelleri ile birlikte oraya geri dönerler. Bu bir kasemdir.

Tarık 10

Artık onun ne bir gücü olur ne de bir yardımcısı.

Diyanet Vakfı
9, 10. Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde insan için ne bir güç ne de bir yardımcı vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onun ne bir gücü olur, ne de bir yardımcısı.

“Onun” insanın ne

“bir gücü” kendisini koruyacak ve kollayacak

“bir gücü ne de” karşı karşıya bulunduğu bu hale karşı kendisine yardım edecek

“bir yardımcısı” olur.

İkrime’den rivâyet edildiğine göre o,

“onun ne bir gücü olur, ne de bir yardımcısı” âyeti hakkında şöyle demiştir: Bunlar hükümdarlardır. Kıyâmet gününde onların ne bir gücü olacaktır, ne de bir yardımcıları.

Süfyan dedi ki: Güçten kasıt aşiret, yardımcıdan kasıt ise antlaşmalıdır.

Bir diğer açıklamaya göre

“onun” bedeninde

“ne bir gücü olur, ne de” Allah’a karşı kendisini koruyacak ve kendisi dışında

“bir yardımcısı” olacaktır.

Bu da Katade’nin açıklaması ile aynı anlamı ifade eder.

Tarık 9

Sırlar yoklandığı gün,

Diyanet Vakfı
9, 10. Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde insan için ne bir güç ne de bir yardımcı vardır.

Kurtubi Tefsiri
O gün gizlilikler açığa çıkartılır.

Gizliliklerin Açığa Çıkartılacağı Gün:

Âyeti, o insanı yeniden diriltemeye güç yetirendir, anlamında kabul edenlerin görüşüne göre: “Yevm”

“Gün” lâfzında âmil, yüce Allah’ın;

“güç yetirendir” (8. âyet) âyetidir. Bunda

“onu döndürmeye” (8. âyet) âyeti amel etmez. Çünkü bu durumda; “İnne”

“Şüphe yok ki” (8. âyet) âyetinin haberine muttasıl olan ifade ile sıla birbirinden ayrılmış olur.

“Şüphe yok ki O, onu döndürmeye elbette güç yetirendir” âyeti ile ilgili diğer görüşlere göre ise

“o günde” âyetindeki amil gizli bir fiildir. Bunda

“güç yetirendir” anlamındaki lâfız amel etmez. Çünkü bundan (onu döndürmeye güç yetirmekten) kasıt bunun dünyada olacağıdır.

“Açığa çıkartılır” sınanır, imtihan edilir, demektir. Ebû’l-Ğûl et-Tuhavî şöyle demiştir:

“Kahramanlıkları son bulmaz onların, velev ki onlar

Ardı arkasına çeşitli zamanlarda savaş ateşine düşseler bile.”

Bu beyitin ilk kelimeleri; “Teblâ bâletuhum” diye de rivâyet edilir. Bunun “te” harfini ötreli olarak; “Tublâ” diye rivâyet edenler, bu lâfzı ‘sınamak, denemek’:ten gelen bir kelime olarak kabul ederler. Bu rivâyete göre -kahramanlık anlamı verilen kelime olan-: “el-bâletu” hoşlanmayın anlamına gelir. Sanki: Onların bu hususta yani savaş hususunda hoşlanmadıkları bilinmez, demek istemiş gibidir. “Tublâ”

“Açığa çıkartılır” lâfzı da bilinir anlamına gelir. Bu durumda beyit: Onların -savaşa girseler dahi- savaştan hoşlanmadıkları bilinmez demek olur.

Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Bugünden önce sen beni küçümsüyordun

Bugün de ben seni tanıyorum artık ve sen de beni tanıyorsun.”

Bir önceki beyitin ilk kelimelerini “te” harfini üstün olarak: “Teblâ” diye rivâyet edenlerin rivâyetine göre de anlam şöyle olur: “Savaş onların aleyhine zaman zaman tekrarlanacak olsa dahi, onlar savaşmaktan yana zaaf göstermezler.” Çünkü zorlu işler insanın aleyhine tekrarlanacak olursa onu yıkar ve onu zayıf düşürür.

“Gizlilikler açığa çıkartılır.” Görünmeyen, saklı olan şeyleri dışarı çıkar ve görünür anlamında olduğu da söylenmiştir. Gizli olan ve saklı olan şeyler ise, insanın açığa vurmadığı hayır ya da şer türünden olup içinde saklayıp, dışa vurmadığı îman ya da küfür türünden herşeydir. Nitekim el-Ahvas şöyle demiştir:

“Kalbin içinde ve ciğerimde onun için saklı kalacaktır.

Gizli, saklı bir sevgi, gizliliklerin açığa çıkacağı günde.”

“Gizlilikler”in Mahiyeti İle İlgili Görüşler;

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Yüce Allah, dört hususta kullarına güveni esas kılmıştır, bunlar namaz, oruç, zekât ve gusüldür. İşte yüce Allah’ın kıyâmet gününde sınayacağı gizlilikler bunlardır.” Ebû Nuaym, Hilye, II, 193

Bu hadisi el-Mehdevî zikretmiştir.

İbn Ömer dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurduki:

“Üç husus vardır ki, kim onları gereği gibi korursa; o, gerçek anlamıyla Allah’ın dostudur. Kim de bunlara ihanet ederse o gerçek anlamda Allah’ın düşmanıdır. Namaz, oruç ve cünüblükten gusletmek.” Heysemî, Mecmâ’, I, 293.

Bunu da es-Sa’lebî zikretmiştir.

el-Maverdî, Zeyd b. Eslem’den şöyle dediğini zikretmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Emanet üç husustur. Namaz, oruç ve cünüblük. Yüce Allah Âdemoğluna namazı emanet etmiş ve bu hususta ona güveni esas kılmıştır. O, dilerse namaz kılmadığı halde, namaz kıldım diyebilir. Yine yüce Allah, Âdemoğluna orucu emanet etmiş ve bu hususta ona güvenilmesini esas kılmıştır. Dilerse oruç tutmadığı halde, oruç tuttum diyebilir. Yine yüce Allah, cünüblük hususunda Âdemoğluna güveni esas kılmıştır. O dilerse gusletmediği halde guslettim diyebilir. Arzu ederseniz “o günde gizlilikler açığa çıkartılır” âyetini okuyunuz.” Maverdi, Nüket, VI, 248.

Bu hadisi es-Sa’lebî de Atâ yoluyla zikretmiş bulunmaktadır.

Eşheb’in rivâyetine göre; o şöyle demiştir: Ben Malik’e yüce Allah’ın:

“O gün gizlilikler açığa çıkartılır” âyeti hakkında şöyle sordum:

“Abdestin gizliliklerden olduğuna dair sana bir rivâyet ulaştı mı?” O şöyle dedi:

“Bu husus bana insanların söylediği sözler arasında ulaşmış bulunmaktadır. Rivâyet edeceğim bir hadis olarak ise bana böyle bir şey ulaşmış değildir. Namaz gizliliklerdendir, oruç gizliliklerdendir. Kişi isterse namaz kılmadığı halde namaz kildim diyebilir. Kalblerde bulunan hususlar da gizliliklerdendir ve Allah kullarına bunların karşılıklarını verir.”

İbnu’l-Arabî dedi ki: İbn Mes’ûd dedi ki: Emanet dışında şehidin bütün günahları bağışlanır, Abdest emanettendir, namaz ve zekât emanettendir. Bir kimsenin yanında emanet olarak bırakılan mal emanettendir. Bunun en ağır olanı ise emanet olarak bırakılan maldır. Kıyâmet gününde bu kişiye aldığı günkü şekliyle müşahhas olarak gösterilir ve ona gösterilen bu emanet cehennemin dibine atılır. Ona: Onu çıkart denilir, o da onun arkasından gider ve onu alıp boynuna koyar. Nihayet onu dışarı çıkartacağını ümit edeceği bir noktaya gelince üzerinden kayar, geri düşer. O da onun arkasından gider. Zaman uzayıp gittikçe onun bu hali de devam edip gidecektir.

Ubeyy b. Ka’b dedi ki: Ferci hususunda kadına güven duyulması emanettendir. Eşheb dedi ki: Süfyan bana dedi ki: Ay hali ve gebelik hususunda bu böyledir. Eğer: Ben ay hali olmadım ve ben hamileyim diyecek olursa, bu hususta kendisinin yalan söylediği bilinecek herhangi bir şey ortaya çıkmadığı sürece, onun dediği kabul edilir.

Hadiste şöyle denilmiştir: “Cünüblükten gusletmek emanettendir.”

İbn Ömer dedi ki: Yüce Allah, kıyâmet gününde gizli olan herbir sırrı açığa çıkartır ve bu, yüzlerde ya bir güzellik ya da bir çirkinlik olarak görülür. Allah herşeyi bilendir. Fakat meleklerin ve mü’minlerin alâmetlerini açığa çıkartır (böylece başkaları da bu gizlilikleri öğrenmiş olur).

Tarık 8

Onu geri döndürmeye gerçekten kadirdir.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7, 8. İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki O, onu döndürmeye elbette güç yetirendir.

“Şüphe yok ki; O”, yani şanı yüce Allah

“onu döndürmeye” yani suyu geldiği yere geri çevirmeye

“elbette güç yetirendir.” Mücahid ve ed-Dahhak böyle açıklamıştır. Yine onlardan gelen rivâyete göre anlam şudur: O suyu tekrar omurgaya geri çevirmeye güç yetirendir. İkrime de böyle açıklamıştır.

Yine ed-Dahhak’tan anlamın şöyle olduğu rivâyet edilmiştir: O insanı önceden olduğu gibi tekrar suya döndürmeye güç yetirendir.

Ondan gelen bir diğer rivâyete göre anlam şudur; O, insanı yaşlılıktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa döndürmeye güç yetirendir. el-Mehdevî’de de böyledir. el-Maverdî ve es-Sa’lebî de: Gençliğe, gençlikten nutfeye (döndürmeye güç yetirendir) demektir.

İbn Zeyd dedi ki: O, suyu çıkmamak üzere alıkoymaya güç yetirendir.

İbn Abbâs, Katade, el-Hasen ve yine İkrime şöyle demişlerdir: O, ölümden sonra insanı tekrar geri döndürmeye (yaratmaya) güç yetirendir. Taberi’nin tercih ettiği açıklama da budur. es-Sa’lebî dedi ki: Daha güçlü olan açıklama da budur. Çünkü yüce Allah:

“O gün, gizlilikler açığa çıkartılır” (9. âyet) diye buyurmaktadır.

el-Maverdî dedi ki: Âhirette onu dirilttikten sonra tekrar dünyaya geri döndürmeye güç yetirendir, anlamına gelme ihtimali de vardır. Çünkü kâfirler, o halde yüce Allah’tan dünyaya geri döndürülmeyi isteyeceklerdir.

Tarık 7

Bel ile göğüs kemikleri arasından çıkar.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7, 8. İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
O su, omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkar.

“O su, omurga” yani sırt

“ile göğüs kemikleri arasından çıkar.”

“Omurga” lâfzı dört şekilde kullanılır. “Sulb” ile “Sulub” şekillerinin her ikisi de kıraatte okunmuştur. Üçüncü şekil “lam” harfi üstün olarak; “Salebe” şeklinde, dördüncüsü ise “kaaleb” vezninde; “Saalebe” şeklindedir, el-Abbas’ın şu mısraında da bu şekilde kullanılmıştır:

“Sen bir omurgadan (sulbden) rahime taşınıyordun.”

“Göğüs kemikleri” anlamındaki “Et-terâib”in tekili “Teribetun” şeklinde gelir. Bu da göğüse gerdanlık takılan yeri ifade eder. Şair şöyle demiştir:

“Zayıf ve göbeksiz, beyaz tenli, göbeği sarkmamış,

Gerdanlığı ise ayna gibi parlak ve düzdür.”

“Omurga” ile erkekten, gelen,

“göğüs kemikleri” ile de kadından gelen kast edilmiştir. İbn Abbâs dedi ki:

“Göğüs kemikleri” gerdanlığın yeridir. Yine ondan, memeleri arasındaki yerdir, dediği nakledilmiştir. İkrime de böyle demiştir. Yine ondan rivâyet edildiğine göre

“kadının teraibi” (mealde; göğüs kemikleri) elleri, ayakları ve gözleridir. ed-Dahhak da böyle demiştir. Said b. Cübeyr: Gerdandır, demiştir. Mücahid omuzlar ile göğüs arasındaki yerdir demiştir. Yine ondan göğüstür, diye açıkladığı rivâyet edildiği gibi köprücük kemikleri olduğunu söylediği de nakledilmiştir.

İbn Cübeyr’in İbn Abbâs’tan naklettiğine göre

“göğüs kemikleri” bu taraftan dört kaburga kemiğidir demiştir. ez-Zeccâc’ın naklettiğine göre, göğüs kemikleri göğsün sağ tarafından dört kaburga kemiği, sol tarafından da dört kaburga kemiğidir. Mamer b. Ebi Habibe el-Medenî de şöyle demiştir: “Göğüs kemikleri” kalbin özüdür, çocuk da ondan meydana gelir. Arapça’da meşhur olan ise, bunların göğüs kemikleri ile göğsün boğaza yakın kemikleri olduğudur. Dureyd b. es-Simme şöyle demiştir:

“Eğer geri döner kaçarsanız, peşinize takılır sizlerin sırtına bineriz

Şayet üzerimize gelirseniz, bu sefer göğüslerinize bineriz.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Sanki gerdanından görünen göğüs kemikleri bir elde bulunan ve uzun süre yanıp sönmeyen

Arabistan kirazı ağacından alev alev parlayan kor ateşmiş gibi göründü.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ve zaferan göğüs kemikleri üzerindedir,

Gerdanı ve göğsünün üst tarafı onunla dolup taşmıştır.”

İkrime’den “göğüs kemikleri”nin göğüs olduğunu söylediği nakledilmiş. Semra da şu mısraı zikretmiştir:

“Onun göğüs (kemik)leri üzerinde inciden dizilmiş bir gerdanlık vardır.”

Zu’r-Rimme de şöyle demiştir;

“Hür göğüsler üzerinden gömleklerini yırttılar.”

Burada (mısranın ilk kelimesi) “hı” harfi ile “Sarahne” diye de rivâyet edilir ki; bu da “attılar” anlamındadır.

es-Sıhah’ta “teribetun” lâfzı “terâib”in tekili olup bu da köprücük kemiği ile göğüs arasında bulunan göğüs kemikleridir, denilmektedir.

Şair şöyle demiştir;

“İki memesi göğüs kemikleri üzerine yükseldi.”

El-Mûsakkib el-Abdi de şöyle demiştir:

“Ve göğüs kemiği üzerinde parıldayan altın,

Kırışıklığı bulunmayan fildişi rengi gibi.”

el-Cevherî’den başkaları da şöyle demiştir: Erkek için: “Eş-şedvetu” kadın için “meme” gibidir. el-Asmai: Memenin yuvasıdır demiştir. İbnu’s-Sikkît: Memenin etrafında bulunan ettir, diye açıklamıştır. İlk harfini ötreli söylersek hemzeli kullanırız, üstün söylersek hemzesiz kullanırız.

Tefsir’de şöyle denilmektedir: Erkeğin omurgasından çıkan sudan kemikler ve sinirler yaratılır. Kadının göğüs kemikleri arasından çıkan sudan da et ve kan yaratılır. Bu açıklamayı el-A’meş yapmıştır. Daha önce bu Al-i İmrân sûresinin baş taraflarında (3/6. âyet, 1. başlıkla) Peygamber efendimize merfû’ bir rivâyet olarak da geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun. el-Hucurat Süresi’nde de:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık” (el-Hucurat, 49/13) diye buyurulmaktadır. (Bu hususa dair açıklamalar) önceden (el-Hucurat, 49/13. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmakladır.

Denildiğine göre; erkeğin suyu beyinden iner, sonra hayalarda bir araya gelir. Bu yüce Allah’ın:

“Omurga… arasından çıkar” âyeti ile çelişmemektedir. Çünkü eğer beyinden iniyorsa elbette omurga ile göğüs kemikleri arasından geçer,

Katade dedi ki: Yani (o su) erkeğin omurgasından ve kadının göğüs kemiklerinden çıkar,

el-Ferrâ’dan nakledildiğine göre; arablardan bu kabilden ifadeler nakledilir. Buna göre;

“omurga… arasından” lâfzı

“omurgadan” demek olur.

el-Hasen dedi ki: Yani o su, erkeğin omurgasından ve yine erkeğin göğüs kemiklerinden, kadının da omurgasından ve yine kadının göğüs kemiklerinden çıkar. Diğer taraftan biz şunu biliyoruz ki; nutfe bedenin bütün cüzlerindendir. Bundan dolayı kişi anne babasına çokça benzer. Meninin çıkışından dolayı, bedenin tümünün yıkanmasındaki hikmet de işte budur. Aynı şekilde çokça cima’ eden bir kimse sırtında ve omurgasında ağrılar bulur. Bunun sebebi ise, daha önce onun sulbünde bulunan suyun boşalmasından başka bir şey değildir.

İsmail, Mekkelilerden

“omurga” anlamındaki lâfzı “lam” harfini ötreli olarak; “Sulub” diye okuduklarını rivâyet etmiştir. Bu okuyuş aynı şekilde Îsa es-Sakafî’den de rivâyet edilmiştir. el-Mehdevî bunu nakletmiş olup şöyle demiştir: Meninin erkeğin omurgası ile göğüs kemiklerinden çıktığını kabul edenlere göre

“çıkar” lâfzındakİ zamir suya racidir. Erkeğin omurgası ile kadının göğüs kemikleri arasında çıktığını kabul edenlere göre ise, zamir insana ait olur.

Bu kelime “sad” ve “lam” harfleri üstün olarak; “Saleb” diye de okunmuştur Bu lâfzın (önceden geçtiği üzere); “Sulb, sulub, salebe,saalebe” şeklinde döıt ayrı söyleyişi vardır. el-Accac dedi ki:

“Yüklü bulut gibi bir omurgadan…”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın öğülmesi sadedinde de şöyle denilmiştir:

“Bir sulbden (omurgadan) rahime taşınırdın.”

Bu husustaki beyitler meşhur olup bilinmektedir.

Tarık 6

Atılan bir sudan yaratıldı.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7, 8. İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
O, atılıp, dökülen bir sudan yaratılmıştır.

Daha sonra yüce Allah:

“O atılıp, dökülen bir sudan yaratılmıştır” diye buyurmaktadır ki, bu da sorunun cevabıdır,

“Atılıp, dökülen su” da menidir.

“Ed-Dafiku” “Suyun dökülmesi” demektir. “Defaktu’l-mâe, edfukuhu, defkan” “Suyu döktüm, dökerim” denilir. Bu durumda olan suya; “Mâun dâfikun” “Dökülen su” denilir ki; (kipi ism-i fail olmakla birlikte ism-i mef’ûl olan): “Medfuk” “Dökülen” anlamındadır, Nitekim “gizlenen sır” anlamında: “Sırrun kâtimun” “Gizli sır” demeleri de bu kabildendir. Zira bu tabir meçhul fiil olarak “Dufika’l-mâu” “Su döküldü” ifadesinden gelmektedir. Buna karşılık -aynı anlamda- “Defeka’l-mâu” denilmez. Diğer taraftan: “Defeka’llahu ruhehu” “Allah onun canını alsın” denilerek bir kimse hakkında ölmesi için beddua edilebilir.

el-Ferrâ” ve el-Ahfeş:

“Atılıp, dökülen bir sudan” rahime dökülen demektir, diye açıklamışlardar. ez-Zeccâc ise: Dökülme özelliği olan sudan, diye açıklamıştır. Zırhlı, oklu ve atlı kişi anlamında “Dâriu vefârisu vemâbilu” denilir. Bu aynı zamanda Sîbeveyh’in de görüşüdür. O halde: “Ed-Dâfiku: İleri derecedeki gücü ile atılan” demektir.

Burada erkeğin ve kadının suyu olmak üzere her iki suyu da kastetmiştir. Çünkü insan bu ikisinden yaratılmıştır, fakat her ikisi birbirine karıştığından ötürü yüce Allah, onların ikisini de tek bir su kılmıştır.

İkrime’nin İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o, “atılıp, dökülen” lâfzını cıvık ve yapışkan diye açıklamıştır.

Tarık 5

İnsan neden yaratıldığına baksın.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7, 8. İnsan neden yaratıldığına bir baksın! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir.

Kurtubi Tefsiri
O halde, insan neden yaratılmış olduğuna bir bakıversin.

“O halde, insan” Âdemoğlu

“neden yaratılmış olduğuna bir bakıversin.”

Bu âyetin bundan önceki âyetlerle ilişkisi şudur. İnsana önce ilkin ne olduğuna ve ilkin hangi kanunlara tabi olarak yaratıldığına bakması tavsiye edilmektedir. Böylece onu yaratanın, kendisini yeniden yaratıp amellerinin karşılığını vermeye kadir olduğunu bilsin, bunun sonucunda da yeniden yaratılacağı ve amellerinin karşılığını göreceği gün için çalışsın. Kendisini korumakla görevli olan meleklere ancak nihayetinde kendisini sevindirecek şeyleri yazdırsın.

“Mimmâ hulika”

“Neden yaratılmış” lâfzı bir sorudur. “Hangi şeyden yaratılmış” demektir.

Tarık 4

Her canın üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Gökyüzüne ve tarıka (sabah yıldızına ) yemin ederim. Tarıkın ne olduğunu nereden bileceksin? (O, karanlığı) delen yıldızdır. Hiç kimse yoktur ki üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın.

Kurtubi Tefsiri
Üzerinde bir gözetleyicinin bulunmadığı hiçbir nefs yoktur.

Katade dedi ki: Rızkını, amelini, ecelini tesbit ve muhafaza eden “hafaza” (melekleri kastedilmektedir.) Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Hayır ya da şer türünden amelini onun için tesbit edip, muhafaza eden, onunla birlikte bulunan melek demektir. Bu âyet, yeminin cevabıdır.

Cevabın:

“Şüphe yok ki O, onu döndürmeye elbette güç yetirendir” (8. âyet) âyeti olduğu da söylenmiştir ki, bu görüş et-Tirmizi Muhammed b. Ali’nin görüşüdür.

“İn”: Edat şeddelisinden hafifletilmiştir. “Mâ” da tekid içindir. Yani şüphesiz herbir nefsin üzerinde bir koruyucu vardır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Mutlaka herbir nefsin üzerinde onu kadere sağsalim teslim edinceye kadar, afetlere karşı koruyan bir koruyucu vardır. .

el-Ferrâ’ dedi ki: Koruyucu Allah tarafındandır. Onu takdirlere sağsalim teslim etsin diye onu korur. el-Kelbî de böyle demiştir.

Ebû Ümâme dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Herbir mü’min ile birlikte -onun aleyhinde bir kader tayin edilmediği sürece- onu koruyan yüzaltmış melek vardır. Göz bunlar arasındadır. Sineklerin bal tabağına düşmeleri nasıl kollanıyorsa onu da yedi melek koruyup kollar. Eğer kul göz kırpacak bir süre kadar dahi kendisine bırakılacak olursa, şüphesiz şeytanlar onu kapar götürür.” Heysemi, Mecma’, VII, 209.

İbn Âmir. Âsım ve Hamza “Lemmâ” lâfzını “mim” harfini şeddeli okumuşlardır. “Mâ kullu nefsin illâ aleyhâ hâfiz” “Üzerinde kuruyucu olmayan hiçbir nefs yoktur” demektir. Bu Huzeylilerin lehçesidir. Mesela onlar: “Neşdetuke lemmâ kumte” “Mutlaka kalkasın diye sana yemin veriyorum” derler. Diğerleri ise -belirttiğimiz gibi- tekid edici zaid bir lâfız okrak şeddesiz okumuşlardır.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Onun önünden, arkasından kendisini Allah’ın emri ile gözetleyip, koruyan izleyicileri vardır.” (er-Ra’d, 13/11) Önceden de geçtiği üzere.

Koruyan’ın şanı yüce Allah’ın kendisi olduğu da söylenmiştir. Şayet O’nun bu varlıkları koruması olmasaydı bunlar kalamazlardı.

Koruyan’ın aklı olduğu da söylenmiştir. Akıl insanı kendi menfaatine olan şeylere iletir ve kendisine zarar verecek şeylerden onu alıkoyar.

Derim ki: Akıl ve benzerleri araçtır. Gerçekte koruyucu ise yüce Allah’tır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah en hayırlı koruyucudur.” (Yusuf’, 12/65) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Gece ve gündüz Rahmâna karşı sizi kim koruyabilir?” (el-Enbiya, 21/42) ve benzeri başka âyetler.

Tarık 3

Delip geçen yıldızdır.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Gökyüzüne ve tarıka (sabah yıldızına ) yemin ederim. Tarıkın ne olduğunu nereden bileceksin? (O, karanlığı) delen yıldızdır. Hiç kimse yoktur ki üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın.

Kurtubi Tefsiri
O, delip geçen yıldızdır.

İbn Abbâs: Bu oğlaktır demiştir. Yine ondan ve Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anhüma) ile el-Ferrâ’dan nakledildiğine göre

“delip geçen yıldız” yedinci semadaki bir yıldızdır. Bu semada, o yıldızdan başka yıldız bulunmaz. Sair yıldızlar semada yerlerini aldıklarında bu yıldız da onların semasına iner ve onlarla birlikte bulunur. Sonra da yedinci semadaki yerine geri döner. Bu yıldız Zuhal (Satürn)dir. O bakımdan bu inerken de bir Tarık’tır, yerine çıkarken de bir Tarık’tır.

el-Ferrâ’, kuş yükseldiği vakit; “Sekabe’t-tâiru” denildiğini nakletmektedir.

Ebû Salih, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Talib ile birlikte oturuyor idi. Bir yıldız düştü, yeryüzünün her tarafı aydınlandı. Ebû Talib bundan korktu ve:

“Bu nedir?” dedi. Peygamber şöyle buyurdu:

“Bu kendisi ile (şeytanların) taşlandığı bir yıldızdır, bu yüce Allah’ın âyetlerinden bir âyettir.” Ebû Talib bu işe hayret etti ve:

“Yemin olsun göğe ve Tarık’a” âyeti nazil oldu. el-Vâhidi, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s. 476.

Yine İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir:

“Yemin olsun göğe ve Tarık’a” semaya ve onda yükselen şeylere demektir. Yine İbn Abbâs ve Atâ’dan:

“Delip geçen” şeytanın kendisi ile taşlandığı yıldızdır, diye açıklamış oldukları rivâyet edilmiştir.

Katade dedi ki: Bu âyet diğer yıldızlar hakkında da umumidir. Çünkü bu yıldızların hepsi geceleyin doğarlar. Geceleyin sana gelen herbir şeye; “Târik” denilir. Şair şöyle demiştir:

“Senin gibi hamile ve süt emziren nice kadına geceleyin gittim de,

Nazarlık taktığı yahut süt emzirdiği evladı ile ilgilenmekten alıkoydum onu.”

Yine bir başka şair şöyle demektedir:

“Görmediniz mi beni, geceleyin (ona) gittiğim her seferinde

Koku sürünmemiş olsa dahi, onda bir hoş koku gördüğümü?”

Buna göre “Târik” yıldız için cins isimdir. Ona bu ismin veriliş sebebi geceleyin görülmesidir. Şu Hadîs-i şerîfte de (bu lâfız) bu anlamda kullanılmıştır: “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kocası yanında bulunmayan hanım, (etek) traş(ı) olsun, saçı başı birbirine karışmış kadın taransın diye, yolculuktan dönenin hanımının yanına geceleyin (habersiz) girmesini yasaklamıştır.” Bu manadaki hadisler için bk: Buhârî, V, 2008, 2009: Müslim, III, 1527; Müsned, III. 298, 355.

Araplar geceleyin bir yere giden herkese “Târik” derler. Geceleyin gelen bir kimseye; “Taraka fulanun” “Filan geceleyin geldi” denir. Fiil; “Taraka, yetruku, turukan” “Geceleyin geldi gelir, geceleyin gelmek” …diye gelir. Bu işi yapan kimseye de (ism-i fail): “Târık” denilir. İbnu’r-Rumî şöyle demiştir:

“Ey başlangıcı vaktinde sevinip, geceleyin uyuyan kişi!

Kötü musibetler bazan seher vakti gelebilirler.

Baş tarafı hoş olan bir gece dolayısıyla sevinme sakın!

Nice gece sonları ateşler körükler.”

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: Târik, kendisine ‘sabah yıldızı” denilen bir yıldızdır. Hind’in söylediği şu beyitte de bu anlamdadır:

“Bizler, yani Tarık’ın kızları

Yastıklar (değerli yaygılar) üzerinde yürürüz.”

Yani bizim babamız, şeref itibariyle aydınlık saçan yıldız gibidir.

el-Maverdî dedi ki: “Tark”ın asıl anlamı dövmektir. (Balyoza, büyük çekice) “mitraka” denilmesi de burdan gelmektedir. Geceleyin gelen kimseye “Târık” deniliş sebebi, yerine ulaşmak için (kapı ve benzerlerini) “çalmaya” ihtiyacı oluşundan dolayıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Tark, gündüz de olabilir. Çünkü Araplar: “Eteytuke’l-yevme tarkateyni” “Bugün sana iki tarka (defa) geldim.” derler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır: “Euzu bike min şerri tavâriki‘l-leyli ve’n-nehâri illâ târikân yetruku bihayrin yâ Rahmân” “Geceleyin ve gündüzün gelenlerin şerlerinden -hayır ile gelip kapıyı çalan müstesna- Sana sığınırım, ey Rahmân!” Muvatta’, II, 950; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, VI, 237; Taberânî, Evsat, I, 19, Kebir, IV, 114, XXV, 12

Şair Cerir bu fiili kullanarak şöyle demiştir

“Kalbleri avlayan çaldı kapını; fakat bu vakit

Ziyaret zamanı değildir “esenlikle geri dön” (dedim ona).”

Daha sonra yüce Allah (Tarık’ı) açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Tarık’ın ne olduğunu ne bildirdi sana? O delip, geçen yıldızdır” âyetindeki: “Es-sâkib”

“Delip, geçen;” aydınlatan, aydınlık saçan, demektir. “Şihâbun sâkibun” “Parlak, delici bir alev” (es-Saffat, 37/10) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır. “Sekabe, yeskubu, sukuben ve sikâbeten” “Aydınlattı, aydınlatır, aydınlatmak” ifadeleri aydınlatmayı anlatmak için kullanılır. (Buna göre) “delip geçmesi” onun aydınlatması, ışık saçması demektir. Araplar: “Ateşini aydınlat (alevlendir)” anlamında; “Eskib nârake” derler. Şair de şöyle demiştir:

“İnsanlar onu (ününü) etrafa yaydılar, sanki o,

Çalıçırpı ile yakılıp alevlendirilmiş yükseklerdeki bir ateş gibidir.”

Mücahid: Delip geçen: Alev ve hararet saçan demektir. el-Kuşeyri dedi ki: Çoğunluk “Târik” ve “Sâkıb’ın kendileriyle genel anlamın kastedildiği -Mücahid’den de zikrettiğimiz gibi- bir cins ismi olduğu kanaatindedir.

“Tarık’ın ne olduğunu ne bildirdi sana?” âyeti da kendisine yemin içilen bu vatlıkların şanının büyüklüğüne işaret etmek içindir.

Süfyan dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de: “Vemâ edrâke”

“Sana ne bildirdi?” diye varid olmuş herbir hususu ona (Peygambere) haber vermiştir. “Vemâ yudrike”

“Sen nerden bileceksin” diye soru sorulmuş herbir şey de ona (Peygambere) bildirilmemiştir.

Tarık 2

Târıkın ne olduğunu sana ne bildirdi?

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Gökyüzüne ve tarıka (sabah yıldızına ) yemin ederim. Tarıkın ne olduğunu nereden bileceksin? (O, karanlığı) delen yıldızdır. Hiç kimse yoktur ki üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın.

Kurtubi Tefsiri
Tarık’ın ne olduğunu ne bildirdi sana?

Târik, yıldız demektir. Nitekim yüce Allah;

“Tarık’ın ne olduğunu ne bildirdi sana? O, delip geçen yıldızdır.” âyetiyle bunu açıklamaktadır. Hangi yıldız olduğu hususunda da görüş ayrılığı vardır. Bunun yedinci semada bulunan gezegen olan Zuhal (Satürn) olduğu söylenmiştir. Bunu Muhammed b. el-Hasen (b. Miksem, Ebû Bekir el-Attar) Tefsir’inde zikretmiş ve bu hususta birtakım haberler kaydetmiştir. Bunların ne kadar sahih olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Zeyd: Bu yıldız Ülker yıldızıdır demiştir. Yine ondan, bu yıldızın Zuhal (Satürn) olduğu da nakledilmiştir, el-Ferrâ” da böyle demiştir.

Tarık 1

Andolsun göğe ve Târıka,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. Gökyüzüne ve tarıka (sabah yıldızına ) yemin ederim. Tarıkın ne olduğunu nereden bileceksin? (O, karanlığı) delen yıldızdır. Hiç kimse yoktur ki üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun göğe ve Tarık’a;

“Yemin olsun göğe ve Tarık’a”; âyetinde, iki şeye yemin edilmektedir.

“Göğe” bir yemin,

“Tarık’a” da bir diğer yemindir.

Buruc 22

Korunmuş bir levhada.

Diyanet Vakfı
21, 22. Hakikatte o (yalanladıkları, aslı) levh-i mahfuzda bulunan şerefli Kurandır.

Kurtubi Tefsiri
Levh-i Mahfuz’dadır.

“Levh-i Mahfuzdadır.” Yani, yüce Allah tarafından şeytanların kendisine ulaşmasından yana koruma altında bulunan bir Levh’de yazılıdır. Bunun Ümmü’l-Kitab olduğu da söylenmiştir. Kur’ân-ı Kerîm ve sair kitablar ondan intinsah edilmiştir.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Levh, kırmızı bir yakuttandır. Üst tarafı Arş’a bağlanmıştır, alt tarafı ise Mâtiryûn diye anılan bir meleğin kucağındadır. Onun yazısı da nurdur, kalemi de nurdur. Yüce Allah, her gün ona üçyüzaltmış defa bakar. Mutlaka bunların herbirisinde dilediğini yapar. Düşük durumda olanı yükseltir, yüksek durumda olanı alçaltır. Fakir bir kimseyi zengin kılar, zengini fakir kılar. Öldürür, diriltir, dilediği herşeyi yapar. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.

Enes b. Malik ve Mücahid dedi ki: Yüce Allah’ın sözkonusu ettiği Levh-i Mahfuz İsrafil’in alnındadır.

Mukâtil dedi ki: Levh-i Mahfuz Arşın sağ tarafındadır.

Yaratıkların, yaratılmışların çeşitlerinin durumlarının açıklamasının bulunduğu, ecellerinin, azıklarının ve amellerinin sözkonusu edildiği, haklarında uygulanacak olan hüküm ve kazalar, işlerinin akibetlerinin belirtildiği Levh-i mahfuz ile Ummu’l-Kitab aynı şeylerdir,

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah’ın Levh-i Mahfuz’a yazdığı ilk şey şudur: “Şüphesiz ki Ben Allah’ım, Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Muhammed Benim Rasûlümdür. Her kim Benim kazama teslimiyet gösterir, belalarıma sabreder, nimetlerime şükredecek olursa, Ben onu sıddîk olarak yazarım, sıddiklarla birlikte onu diriltirim. Kim kazama teslimiyet göstermez, belâma karşı sabretmez, nimetlerime şükretmezse Benden başka bir ilâh edinsin.”

el-Haccac, Muhammed b. el-Hanefiyye (radıyallahü anh)’a bir mektub yazarak onu tehdit etmişti. Muhammed İbnu’l-Hanefiyye ona şunları yazdı: “Bana ulaştığına göre yüce Allah her gün Levh-i mahfuza üçyüzaltmış defa nazar eder. Kimisini aziz, kimisini zelil eder. Kimisini belaya maruz bırakır, kimisini sevindirir, dilediği herşeyi yapar. Belki bu nazarlarından birisi seni bizzat kendinle meşgul eder, sen onunla uğraşır ve (bana zarar verecek) vakit bulamazsın.”

Müfessirlerden kimisi şöyle demiştir: Levh, meleklere parıldayan ve onların da kendisini okudukları bir şeydir.

İbnu’s-Semeyka’ ve Ebû Hayve: “Kur’ân’un mecidun” “Mecid (çok şerefli) olanın Kur’ân’ı” diye izafet olarak okumuşlardır ki, Mecid (çok şerefli) bir Rabbin Kurân’ı demek olur.

“Levh-i mahfuzdadır” anlamındaki âyeti da Nafi: “Fi levhin mahfuzun” “Bir levhtedir, korunmuştur” şeklinde, Kur’ân’ın sıfatı olmak üzere merfu okumuştur. Yani daha doğrusu o çok şerefli ve bir levhte korunmuş Kur’ân’dır, anlamındadır. Diğerleri ise (mahfuz lâfzını) cer ile “levh’in sıfatı diye okumuşlardır.

“Levh” lâfzının “lam” harfinin fethalı okunacağında kıraat âlimlerinin ittifakı vardır. Bundan tek istisna Yahya b. Ya’mer’den gelen rivâyettir. O “lam” harfini ötreli olarak “luvhin” diye okumuştur ki, “o parıldar” demek olur. O, nurlu, yüce ve şereflidir.

ez-Zemahşerî dedi ki: “El-luh” “Hava” demektir. Yani “lûh” içinde Levh’in bulunduğu yedinci semanın üstündedir. es-Sıhah ta da şöyle denilmektedir: “Lâhe’ş-şey’u, yeluhu, levhan” “O şey göründü, görünür” demektir. “Lâhehu’s-sefer” “Yolculuk onu değiştirdi”; “Lâhe, levhan ve levâhen” “Susadı, susamak” demektir, “El-lâhu” da aynı onun gibidir. “El-levh” “Kürek kemiği ve enîi olan herbir kemik” demektir. “El-levh” “Üzerinde yazı yazılan (tahta)”dır. Ötreli olarak; “El-luh” “Sema ile arz arasındaki hava (boşluğu)” demektir.

Buruc 21

Hayır! O, şanlı bir Kur’an’dır,

Diyanet Vakfı
21, 22. Hakikatte o (yalanladıkları, aslı) levh-i mahfuzda bulunan şerefli Kurandır.

Kurtubi Tefsiri
Daha doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ândır.

“Daha doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ândır.” Şerefi, cömertliği, bereketi sonsuzdur. O insanların ihtiyaç duydukları din ve dünya ahkamına dair bir açıklamadır. Müşriklerin iddia ettikleri gibi değildir.

“Mecid: Çok şerefli” yaratılmamış anlamındadır, diye de açıklanmıştır.

Buruc 20

Oysa Allah onları çepeçevre kuşatmıştır.

Diyanet Vakfı
Allah onları arkalarından kuşatmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki Allah, onları arkalarından kuşatandır.

“Halbuki Allah, onları arkalarından kuşatandır.” Yani Fir’avun’un başına indirdiği belaların benzerini bunların başına indirmeye kadirdir. Etrafı kuşatılan kimse tıpkı muhasara altına alınmış bir kimse gibidir. Allah, onları çok iyi bilendir. O bakımdan Allah, onları cezalandıracaktır, demek olduğu da söylenmiştir.

Buruc 19

Fakat inkâr edenler hâlâ yalanlama içindedir.

Diyanet Vakfı
Doğrusu inkarcılar (gerçeği) yalanlayıp dururlar.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! Bu kâfir olanlar yalanlamaktadırlar.

“Hayır!” Şu sana îman etmeyen,

“bu kâfir olanlar” kendilerinden öncekilerin yaptıkları şekilde seni

“yalanlamaktadırlar.”

Özellikle Fir’avun ve Semûd’u sözkonusu etmesi, Semûd’un Arap topraklarında yaşamış olmaları, onların kıssalarının Araplarca -eski dönemlerde yaşamış olanlardan olmakla birlikte- meşhur olmasıdır. Fir’avun’un durumu da kitab ehli ve diğerleri nezdinde meşhur idi, O da son dönemlerde helâk edilenlerdendi, Böylelikle bu ikisinin sözkonusu edilmesi, helâk hususunda kendileri gibi olanların da helâk edileceğine delil olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Buruc 18

Firavun ve Semud’un,

Diyanet Vakfı
17, 18. Orduların, Firavun ve Semudun (uğradıkları felaketin) haberi sana geldi mi?

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun ile Semûd’un.

Sonra bunların kim olduklarını açıklayarak: “Fir’avun ile Semûd’un” diye buyurmaktadır. Burada bu iki lâfız da

“ordular” anlamındaki lafızdan bedel olarak cer konumundadırlar. Yani, şüphesiz ki sen, bunların peygamber ve rasulllerini yalanlamaları üzerine Allah’ın onlara neler yaptığını bilmiş bulunuyorsun.

Buruc 17

Sana orduların haberi geldi mi?

Diyanet Vakfı
17, 18. Orduların, Firavun ve Semudun (uğradıkları felaketin) haberi sana geldi mi?

Kurtubi Tefsiri
Geldi ya sana! O orduların haberi,

“Geldi ya sana! O orduların haberi!” Yani ey Muhammed, o kâfir ve peygamberlerini yalanlayan toplulukların haberi sana gelmiş bulunmaktadır.

Bu âyet ile ona (Peygambere) ünsiyet vermekte ve onu teselli etmektedir.

Buruc 16

Dilediğini yapandır.

Diyanet Vakfı
Dilediği şeyleri mutlaka yapandır.

Kurtubi Tefsiri
Ne dilerse yapandır.

“Ne dilerse yapandır.” Dilediği hiçbir şeyi engelleyecek kimse yoktur.

ez-Zemahşerî dedi ki:

“…yapandır” âyeti hazfedilmiş bir mübtedânın haberidir Burada; “Fa’âlun”

“Yapandır” şeklinde gelmesi, O’nun dileyip, yaptığı şeylerin son derece çok oluşundan dolayıdır.

el-Ferrâ” dedi ki; Bu âyet tekrar ve isti’nâf olmak üzere merfu gelmiştir. Çunku katıksız hır nekredir.

Taberî de şöyle demiştir

“Yapandır” anlamındaki lâfzın katıksız bir nekre olmakla birlikte ref ile gelmesi.

“O, çok mağfiret eden, pek sevendir” anlamındaki âyetin irabına tabi kılmak suretiyledir.

Ebû’s-Sefer’den şöyle dediği nakledilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından bir grub, Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın hastalığında onu ziyaret etmek üzere girdiler ve:

“Sana bir doktor getirelim mi?” dediler, O:

“Doktor beni gördü” dedi.

“Sana ne dedi?” diye sordular:

“Ben dilediğimi yapanım, dedi” diye cevab verdi.

Buruc 15

Şanlı Arş’ın sahibidir,

Diyanet Vakfı
Arşın sahibidir, çok yücedir.

Kurtubi Tefsiri
Arş’ın sahibidir, Mecîd’dir.

“Arş’ın sahibidir, Mecîddir.” Âsım dışında kalan Kûfeliler:

“Mecîd”

“Arş’ın sahibi” şeklinde kesreli ve

“Arş”ın sıfatı diye okumuşlardır. “Rabbinin” lâfzının sıfatı diye de açıklanmıştır. Yani senin Mecid olan Rabbinin azâb ile yakalayışı pek çetindir. Burada arada başka ifadelerin girmesi (ona sıfat olmasına) engel değildir. Çünkü bunlar da şiddeti açıklamak bakımından sıfat hükmündedirler.

Diğerleri ise; “Zu” “Sahib” lâfzının sıfatı olarak ref ile okumuşlardır ki bu da yüce Allah’dır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü Mecd, kerem ve lütuftaki en ileri dereceyi ifade eder. Şanı yüce Allah da bununla muttasıftır. Bununla birlikte el-Mü’minün Sûresinin sonlarında (23/116. âyet-i kerimede) yüce Allah’ın arşı “el-Kerîm” olmakla nitelendirilmiş bulunmaktadır.

Araplar der ki: “Fi kulli şecerin nârun, ve estemcede’l-merhu ve’l-afâru” “Her ağaçta ateş vardır fakat bu bilhassa merh ve afar denilen ağaçlarda çok daha fazladır.” Yani bunlardaki ateş en ileri derecededir ki, bunlardan kolaylıkla (birbirlerine sürtmek suretiyle) ateş alınır.

“Arş’ın sahibi” mutlak mülk ve saltanatın sahibi demektir. Nitekim “filan kişi mülkünün tahtı üzerindedir” denilir, isterse o fiilen tahtın üzerinde olmasın. “tulle arşuhu” “Saltanat ve egemenliği gitti” de denilir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-A’raf Sûresinde. (7/54. âyetin tefsirinde) ve özellikle de “Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsnâ” adlı eserimizde geçmiş bulunmaktadır.

Buruc 14

O, çok bağışlayandır, çok sevgili olandır.

Diyanet Vakfı
O, çok bağışlayan ve çok sevendir.

Kurtubi Tefsiri
O, çok mağfiret eden, pek sevendir.

“O, çok mağfiret eden” mü’min kullarının günahlarını çokça örtüp, günahları sebebiyle onları rezil ve rüsvay etmeyen, gerçek dostlarını “pek sevendir.”

ed-Dahhâk, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet eder: (Vedûd) tıpkı sizden bir kimsenin kardeşine müjde ve sevgi vermeyi istemesi gibi (sever)

Yine ondan rivâyete göre

“el-Vedüd: pek seven” gerçek dostlarının günahlarını bağışlayarak onlara sevgi gösterendir. Mücahid: Gerçek dostlarına çokça sevgi gösteren demek olup, burada “feûl” veznindeki lâfız “fail” anlamındadır.

İbn Zeyd: Rahîm (pek merhametli) demektir diye açıklamıştır. el-Müberred, İsmail b. İshak’dan naklettiğine göre Vedûd, çocuğu olmayan demektir, demiş ve şairin şu beyitini zikretmiştir:

“Ve ben, korku ve dehşet zamanlarımda (savaşta) çıplak (eğersiz)

Binilmesi kolay, dizgine vurulmamış ve vedûd (bir ata) binerim.”

Kendisine şefkat duyacak tayı olmayan at demektir.

Buna göre, âyetin anlamı şöyle olur: O kullarına mağfiret buyurur, oysa O’nun kendisi sebebiyle onlara mağfirette bulunacağı bir evladı da yoktur. Böylelikle onlara karşılıksız mağfiret etmekle lütufta bulunmuş olur.

“Vedûd”un mevdûd (pek sevilen) anlamında olduğu da söylenmiştir. “Rekub”un binilen “helûb”un da süt veren anlamında olduğu gibi. Salih kulları onu pek sever, demek olur.

Buruc 13

Şüphesiz O, başlatır ve tekrar döndürür.

Diyanet Vakfı
Bilin ki O, (kainat yokken) ilk olarak yaratan, (ölümden sonra tekrar hayatı) geri getirendir.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü ilkin var eden de, diriltecek olan da yalnız O’dur.

“Çünkü ilkin var eden de, diriltecek olan da yalnız O’dur.” İlim adamlarının çoğunluğundan gelen rivavetlere göre kasıt, yaratılmışlardır. İlk olarak onları, O, var ettiği gibi, ölümden sonra diriliş halinde de tekrar onları yaratacak olan O’dur. İkrime rivâyetle dedi ki Kâfirler şanı yüce Allah’ın, Ölüleri dirilteceğine hayret etmişlerdir. İbn Abbâs dedi ki: Dünya hayatında iken yanma azabını onlar için ilk olarak var edeceği gibi. âhırette de bu azâbı onlar için tekrar yaratacaktır. Taberî’nin tercih ettiği açıklama da budur.

Buruc 12

Şüphesiz Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki; Rabbinin azabla yakalayıverişi pek çetindir.

“Şüphe yok ki; Rabbinin” zorbaları ve zâlimleri

“azabla yakalayıverişi pek çetindir.” Bu âyet, yüce Allah’ın:

“Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir.” (Hud, 11/102) âyeti gibidir. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

el-Müberred dedi ki:

“Şüphe yok ki; Rabbinin azabla yakalayıverişi” âyeti yeminin cevabıdır. Yani yemin olsun burçlara sahih göğe ki, şüphesiz Rabbinin azapla yakalayıverişi… demektir Aradaki ifadeler ise mutariz (ara cümlesi) olup, yemini tekid etmektedir. et-Tirmizî el-Hakîm de Nevâdiru’l Usul adlı eserinde böyle demiştir Yemin “pek çetin” olmakla nitelendirilmiş olan şey hakkındadır.

Buruc 11

Şüphesiz iman edenler ve salih işler yapanlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük kurtuluştur.

Diyanet Vakfı
İman edip salih ameller işleyenlere ise, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak îman edip, salih amel işleyenler için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.

“Muhakkak” Allah’a

“îman edip” yani O’nu ve rasûllerini tasdik edip

“salih amel işleyen” bu kimse

“ler için altlarından (zemininden)” kokmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içenlere bir lezzet veren şaraptan “ırmaklar akan” ve süzülmüş baldan ırmaklar akan “cennetler” bahçeler

“vardır. İşte büyük” yani hiçbir kurtuluşun kendisine benzemediği

“kurtuluş budur.”

Buruc 10

Şüphesiz iman eden erkeklerle kadınları işkenceden geçirenler, sonra tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, alevli azap da onlar içindir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz inanmış erkeklerle inanmış kadınlara işkence edip sonra tevbe de etmeyenlere cehennem azabı ve (orada) yanma cezası vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki mü’min erkeklerle, mü’min kadınlara işkence edip, sonra da tevbe etmeyenler için, (evet) onlar için cehennem azâbı ve onlar için bir de yanma azâbı vardır.

“Şüphe yok ki mü’min erkeklerle, mü’min kadınlara işkence edip” yani onları ateşte yakıp…

Araplar bir kimse dirhemin ya da dinarın kalitesini anlamak maksadıyla ateş ocağına sokacak olursa (burada işkence anlamı verilen “fitne” kökünden gelen fiili kullanarak; “Fetene fulânun eddirheme ved-dinâra” “Filan kişi dirhemi ve dinarı ateşe arzetti” derler. “Dinârun meftunun” “Fitneye maruz kalmış dinar” “ateşe arzedilmiş dinar” demektir. O bakımdan kuyumcuya “el-Fettân” ismi verilir. Şeytana da bu isim verilir. “Verikun fetinun” “Ateşte yanmış gümüş” demektir. Çürümüş siyah taşlan bulunan (el-Harre diye bilinen) yere de “Fetin” denilir. Taşları ateşte yakılmış gibi yer, demek olur. Böyle denilmesi ise siyahlığından ötürüdür.

“Sonra da tevbe etmeyenler” yani o delikanlı vasıtası ile Allah’ın bu zorba ve zalim hükümdar ile onun kavmine göstermiş olduğu bunca âyet ve belgelere rağmen, yaptıkları çirkin işten tevbe etmeyenler

“için”, (evet)

“onlar İçin” küfürleri sebebiyle, “cehennem azâbı ve onlar için” mü’minleri ateşte yaktıkları için dünyada da

“bir de yanma azâbı vardır.” Bu (dünyada yanışları) daha önce İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiş idi.

Bir diğer açıklamaya göre;

“ve onlar için bir de yanma azâbı vardır” yani âhirette, onlar için mü’minleri yaktıklarından ötürü, kâfirliklerinin azabından ayrı olarak bir azâb daha olacaktır.

Bir diğer açıklamaya göre, onlar için bir azâb vardır ve ayrıca yanma azâbı olan cehennem azâbı vardır.

“Yanma” “el-harik” cehennemin “es-Sâir” ismi gibi isimlerinden bir isimdir. Cehennem ateşinin bir çok derekesi, türleri vardır ve çeşitli isimleri bulunmaktadır. Sanki onlar cehennemde zemherîr ile azâb edilecekler, sonra da yanma azâbı ile azâb edileceklerdir. Birincisi cehennemin soğuğu ile azabtır, ikincisi ise sıcağı ile bir azabtır.

Buruc 9

O ki göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Allah her şeye şahittir.

Diyanet Vakfı
8, 9. Onlardan, sırf, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, aziz ve hamid olan Allaha iman ettikleri için intikam aldılar. Oysa ki Allah her şeyi görür.

Kurtubi Tefsiri
O, göklerin ve yerin mülkü yalnız kendisinin olandır. Allah herşeyi çok iyi görür.

“O, göklerin ve yerin mülkü yalnız kendisinin olandır.” Onun bunlarda hiçbir ortağı, eşi ve benzeri voktur.

“Allah herşeyi çok iyi görür.” Yani yarattıklarının amellerini çok iyi bilir ve hiçbir şey O”na gizii kalmaz

Buruc 8

Onlardan intikam aldıkları tek şey, Allah’a, üstün ve övgüye layık olana iman etmeleriydi,

Diyanet Vakfı
8, 9. Onlardan, sırf, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, aziz ve hamid olan Allaha iman ettikleri için intikam aldılar. Oysa ki Allah her şeyi görür.

Kurtubi Tefsiri
Onların bunlardan İntikam almalarının tek sebebi, Aziz ve Hamid olan Allah’a îman etmiş olmaları idi.

“Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi” âyetindeki:

“Nekamu”

“intikam almaları” lâfzını Ebû Hayve kesreli olarak; “Nekimu” diye okumuştur. Ancak fasih olan “kaf” harfinin üstün okunmasıdır. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/74, âyet,. 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yani o kral ve arkadaşlarının ateşte yaktıkları kimselerden intikam almalarının tek sebebi,

“Aziz”, kendisine zarar verilemeleyen mutlak galib

“ve Hamid”, her durumda kendisine hamdedilen

“Allah’a îman etmiş” tasdik etmiş

“olmaları idi.”

Buruc 7

Ve müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7. Burçlara sahip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) tanıklık edene ve edilene andolsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar mü’minlere yaptıkları şeyleri görüyorlardı.

“Ve onlar, mü’minlere yaptıkları şeyleri görüyorlardı.” Yani kâfirler, orada hazır bulunuyorlardı. Onlar mü’minlere küfrü teklif ediyorlar. Tekliflerini kabul etmeyeni ateşe atıyorlardı. Bu ifadeler onları önce katı yüreklilikle, diğer taraftan da bu hususta gayretli olmakla nitelendirilmektedirler.

“Alâ” burada; “Mea” “Beraber” anlamındadır. Yani onlar mü’minlere yaptıklarına aynı zamanda şahit idiler.

Buruc 6

Onlar onun başında oturmuşlardı,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7. Burçlara sahip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) tanıklık edene ve edilene andolsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
O zaman onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar;

“O zaman onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar(di).” Yani o hendekleri açıp ateşin üzerinde oturanlar, mü’minleri o ateşe atıyorlardı. Bunlar Îsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun) arasındaki fetret döneminde Necran denilen yerde idiler. Onlara dair hadisi rivâyet edenler, bazı farklılıklarla birlikte rivâyetlerinin anlamı birbirine yakındır.

Müslim’in Sahih’inde Suhayb’dan rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Sizden öncekiler arasında bir kral vardı, Onun bir de sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca krala dedi ki:

“Ben artık yaşlandım. Sen bana genç birisini gönder de ona büyüyü öğreteyim.” Kral ona büyüyü öğretmek üzere bir genci gönderdi. Bu gencin gidip geldiği yolda bir rahib vardı. Onun yanına oturup sözlerini dinledi, hoşuna gitti. Bundan dolayı, büyücüye gidip geldiğinde rahibe de uğrar, onun yanında otururdu Büyücüye varınca, büyücü onu döverdi. Bu halini rahibe anlatıp şikâyette bulundu. Rahib ona:

“Büyücüden korkacak olursan “ailem beni geç gönderdi”, dersin. Ailenden korkacak olursan, “büyücü benî alıkoydu”, dersin.” O bu halde iken, insanları bir yerde alıkoymuş pek büyük bir hayvan ile karşılaştı.

“Bugün büyücünün mü üstün, rahibin mi üstün olduğunu öğreneceğim gündür,” dedi. Bir taş aldı ve:

“Allah’ım, eğer rahibin durumu Senin tarafından büyücünün durumundan daha çok sevilen bir hal ise, bu hayvanı öldür ki, insanlar yollarına devam edebilsinler” dedi ve taşı attı, O hayvanı öldürdü. İnsanlar da yollarına devam ettiler.

Rahibe giderek durumu bildirdi. Rahib ona:

“Evladım” dedi. “Bugün sen benden daha üstünsün. Sen gördüğüm şu hale ulaşmış bulunuyorsun. Şüphesiz pek yakında sen birtakım belalarla sınanacaksın. Eğer sınanacak olursan, sakın beni kimseye söyleme.”

Delikanlı anadan doğma körü, abraşı iyileştiriyor, insanların diğer hastalıklarını tedavi ediyordu. Kral ile birlikte oturup kalkan kör birisi bu durumu işitti. Ona pek çok hediyeler götürerek dedi ki:

“Eğer bana şifa verecek olursan, buradakilerin hepsi senin olacaktır.” Delikanlı:

“Ben kimseye şifa veremem” dedi. “Şifayı ancak Allah verir. Eğer sen Allah’a îman edecek olursan, ben de Allah’a dua eder, sana şifa verir.” Bu şahıs Allah’a îman etti, Allah da ona şifa verdi.

Krala giderek önceden yanında oturduğu gibi oturdu. Kral ona:

“Senin yeniden görmeni sağlayan kimdir?” diye sordu, O:

“Rabbimdir”, dedi. Kral:

“Senin benden başka bir rabbin de mi varmış?” deyince, arkadaşı:

“Benim de Rabbim, senin de Rabbin Allah’tır,” dedi. Kral onu yakalattı ve delikanlıyı gösterinceye kadar ona işkence edip durdu. Delikanlı getirilince kral ona:

“Evladım” dedi senin büyücülüğün anadan doğma körü ve abraşı iyileştirecek noktaya, şunu şunu yapacak hale kadar da mı ulaştı?” dedi. Delikanlı:

“Ben hiç kimseye şifa veremem, şifayı ancak Allah verir”, dedi.

Kral onu alıp yakalattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona işkence edip durdu. Rahib getirildi, ona:

“Dininden dön” denildi. Ancak rahib bunu kabul etmedi. Kral testerenin getirilmesini istedi. Testere başının tepesine, saçlarını ayırdığı yere yerleştirildi ve iki parçası yere düşünceye kadar başını ortadan biçti.

Daha sonra kralın sohbet arkadaşı getirildi ona:

“Dininden dön”, denildi, O da kabul etmeyince testere başının ortasına, saçlarını ayırdığı yere yerleştirildi ve iki tarafı da düşünceye kadar testere ile başını biçti. Daha sonra genç delikanlı getirildi, ona da:

“Dininden dön”, denildi. Genç de bu teklifi kabul etmeyince kral onu arkadaşlarından birkaç kişiye teslim etti ve:

“Bunu alın, filan filan dağa götürün. Onu dağın tepesine çıkartın, zirvesine ulaştığınız vakit dininden dönerse mesele yok, aksi takdirde onu aşağıya atın,” dedi. Delikanlıyı alıp gittiler ve onunla birlikte dağın tepesine çıktılar. Delikanlı:

“Allah’ım, ne ile dilersen onların kötülüklerine karşı beni koru!” dedi. Dağın üzerinde iken dağ sarsılmaya başladı, aşağı düştüler. Delikanlı kralın yanına yürüyerek geldi, kral ona:

“Seninle beraber gönderdiklerim ne yaptı?” diye sordu. Delikanlı:

“Allah, onlara karşı beni korudu”, dedi.

Kral delikanlıyı arkadaşlarından bir diğer gruba teslim etti ve:

“Bunu alıp götürün, büyükçe bir gemiye bindirin, Denizin ortasına ulaştırın. Eğer dininden dönerse (mesele yok) aksi takdirde onu denize atın”, dedi.

Delikanlıyı alıp gittiler. O da:

“Allah’ım, dilediğin şekilde onlara karşı beni koru!” diye dua etti. Onlar içinde oldukları halde gemi ters dönüp battı ve suda boğuldular. Delikanlı ise krala yürüyerek geri geldi. Kral ona:

“Beraberindekiler ne yaptı?” diye sordu. O da:

“Onlara karşı, Allah beni korudu”, dedi. Delikanlı krala dedi ki:

“Benim söyleyeceklerimi yapmadığın sürece beni öldüremeyeceksin. ” Kral;

“Peki o nedir?” diye sordu. Delikanlı dedi ki:

“Herkesi bir yerde toplayacaksın. Beni de bir ağacın üzerinde asacaksın. Sonra benim ok torbamdan bir ok al. Bu oku yaya yerleştir, sonra da: “Bu delikanlının Rabbi olan Allah adına”, de ve bana oku at. Eğer sen böyle yapacak olursan, beni öldürebileceksin.”

Kral halkı bir meydanda topladı. Delikanlıyı bir ağaca astı, sonra onun ok torbasından bir ok alıp oku yaya yerleştirdikten sonra: “Bu delikanlının Rabbi Allah adına!” deyip ona oku attı. Ok alnına isabet etti. Delikanlı elini okun düştüğü yerde alnına koydu ve vefat etti.

Ahali; “Delikanlının Rabbine îman ettik, delikanlının Rabbine îman ettik, delikanlının Rabbine îman ettik,” dedi. Bu sefer krala gidilip, ona:

“Şimdi korktuğun şey başına geldi mi? Allah’a yemin olsun ki korktuğun şey başına geldi. İnsanlar îman etti”, denildi. Bunun üzerine yolların başlarında hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı, ateşler yakıldı ve şu emri verdi: “Kim dininden dönmeyecek olursa, o kimseyi o hendeklere atınız.” Ya da ona: “Haydi buraya atla”, denilsin (diye rivâyet edilmiştir.) Denileni yaptılar. Nihayet beraberinde bir yavrusu bulunan bir kadın geldi. Hendeğe atlamakta tereddüt etti. Yavrusu ona: “Anacığım sabret. Çünkü sen hak üzeresin, dedi.” Müslim, IV, 2299-2300; İbn Hibban, Sahih, 111, 155-157; Taberani, Kebir, VIII, 43-44; Nesâî, es-Sünenu’l Kübra, VI, 510-511, Müsned, VI, 17.

Bu hadisi (Müslim’den başka) Tirmizi de bu manada rivâyet etmiştir. Tirmizi, V, 437.

Tirmizi’de su ifadeler de yer almaktadır: “Delikanlının yolu üzerinde manastırında ibadet eden bir rahib vardı.” Ma’mer dedi ki: “Zannederim o günlerde manastırlarda bulunan kimseler müslüman idiler.” Yine orada şöyle denilmektedir: İnsanları alıkoyan o hayvan bir arslan idi. Sözü edilen delikanlı defnedildi. -(Devamla) dedi ki-: “Nakledildiğine göre, Ömer b. el-Hattâb döneminde kabrinden çıkarıldığında, öldürüldüğü vakit koyduğu şekliyle parmağı alnı üzerinde duruyordu.” Tirmizi dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir. Tirmizi, V, 437.

Bunu ed-Dahhak da, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Necran’da bir kral vardı. Onun ahalisi arasında kölesi bulunan bir adam vardı. O bu kölesine büyüyü öğretmek üzere bir büyücüye gönderdi. Kölenin yolu İncil okuyan bir rahibin yanından geçiyordu. Rahibten duydukları hoşuna gidiyordu. Rahibin dinine girdi. Döndüğü bir günde çok büyük bir yılanın insanların yolunu kestiğini gördü. Bir taş alıp; “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi olan Allah adına!” dedi (ve taşı attı) yılanı öldürdü,.. Sonra da az önce anlatılanlara yakın şeyleri zikretti… Kral ona ok atıp o köleyi öldürünce, kralın ülkesinin ahalisi:

“Abdullah b. Sâmir’in ilâhından başka hiçbir ilâh yoktur”, dediler. Abdullah b. Sâmir o kölenin ismi idi. Kral bu işe çok kızdı ve emir verdi, hendekler kazıldı. Oraya odunlar toplandı, ateş yakıldı. Ülkesindeki ahaliyi ateşe sundu. Tevhidden vazgeçip dönenlere ilişmedi, dini üzerinde sebat edenleri ise ateşe attı. Süt emziren bir kadın getirildi, ona;

“Dininden dön, aksi takdirde seni çocuğunla birlikte (ateşe) atarız”, denildi. Kadın çekindi ve içten içe dininden dönmek istedi. Süt emen bebek ona;

“Anacığım üzerinde bulunduğun inanç üzere sebat göster. Şüphesiz ki bu, bir göz açıp kapatacak kadar bir süredir”, dedi. Kadını, çocuğu ile birlikte attılar.

Ebû Salih’in, İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre ateş, hendeklerden yukarılara çıktı. Kralın ve arkadaşlarının üzerinden kırk zira kadar yükseldi ve onları yaktı.

ed-Dahhâk dedi ki; Bunlar bir hristiyan topluluğu idiler. Yemen’de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilmesinden kırk yıl önce yaşamışlardı. Onları yakalayan Yusuf b. Şerâhil b. Tubba el-Himyerî idî. Bunlar otuz küsur adam idiler. Onlara hendek kazmış ve onları bu hendekte yakmıştı. Bunu el-Mâverdî nakletmiştir.

es-Sa’lebî’nın ondan (ed-Dahhak’tan) naklettiğine göre Ashab-ı Uhdud İsrailoğullarından idiler. Bunlar pek çok erkek ve kadın yakalamışlar ve onlara hendekler kazmışlardı. Sonra bu hendeklerde ateşler yaktılar, arkasından mü’minler bu hendeklerin başına getirildiler. Onlara: “Ya küfre döneceksiniz yahut ateşe atılacaksınız”, dediler. İddia ettiklerine göre bu kimse Danyal ve arkadaşları idi. Bu açıklamayı Atiyye el-Avfi yapmıştır. Buna yakın bir rivâyet İbn Abbâs’tan da nakledilmiştir.

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Bir kral sarhoş olup, kızkardeşi ile birlikte oldu. Bunu yönetimi altındakiler için bir kanun haline getirmek istedi. Fakat bunu kabul etmediler. Bu kadın ona; yüce Allah, kızkardeşleri nikâhlamayı helal kıldı, diye bir hutbe irad ettirmesi görüşünü işaret etti. Fakat onun bu dedikleri kabul edilmedi. Bu sefer ona onlar için hendekler kazmasını ve kendisine karşı gelen herkesi oraya atmasını telkin etti, o da bunu yaptı. İşte onlardan geri kalanlar kizkardeşleriyle evlenirler. Bunlar da mecusilerdir. Bunlar önceleri kitab ehli idiler.

Yine Ali (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre Uhdud sahiblerinin (başına gelen olayların) sebebi şu idi. Yüce Allah, bir peygamberi Habeşlilere göndermişti, Ona birtakım insanlar tabi oldu. Ancak kavimleri bu îman edenlere hendekler kazdı. Peygambere uyan kimse bu hendeklere atılırdı. Süt emen bir bebeği bulunan bir kadın getirildi. Kadın bu işten korktu. Bebeği ona: “Anacığım devam et ve korkma”, dedi.

Eyyûb’un rivâyetine göre İkrime dedi ki:

“Lanet olsun hendeklerin sahiblerine” âyeti hakkında dedi ki: Bunlar senin kavminden Sicistan’dan idiler.

el-Kelbî dedi ki: Bunlar Necran hristiyanları idi. Bu hendeklerin başına îman etmiş kimseleri yakalayıp getirdiler. Onlara yedi hendek kazdılar. Herbir hendeğin uzunluğu kırk zira, eni ise oniki zira idi. Daha sonra bu hendeğe naft (petrol) ve odun atıldı. Onlar da bu ateşe sunuldular. (Tekliflerini) kabul etmeyen kimseyi bu ateşe attılar.

Bu kimselerin Kostantin zamanında Konstantiniye’de bulunan hristiyan bir topluluk olduğu da söylenmiştir.

Mukâtil dedi ki: Uhdud sahibleri üç grubtur. Birisi Necran’da, diğeri Şam’da, diğeri ise Fars topraklarındadır. Şam’dakinin ismi Romalı Antıniyanus’dur. Fars diyarındakinin ismi Buht Nassar’dır. Arab topraklarındakinin ismi Yusuf b. Zû Nuvâs’dır. Allah Fars diyarı ile Şam diyarındaki hakkında Kur’ân’dan herhangi bir âyet indirmedi, fakat Necran’da bulunan kimse hakkında Kur’ân’dan âyetler indirdi. Şöyle ki; müslüman iki kişi vardı. Bunlardan birisi Tihame’de, diğeri Necran’da idi. Biri ücretle işçi oldu. Bir taraftan çalışıyor, diğer taraftan İncil okuyordu. Onu işçi tutanın kızı İncil’in okunuşundaki nuru gördü, babasına haber verdi, o da müslüman oldu. Îsa’nın yükseltilmesinden sonra erkek, kadın seksenyedi kişiye ulaştılar. Yusuf b. Zû Nuvâs b. Tubba el-Himyeri onlar için bir hendek kazdı ve o hendekte bir ateş yaktı. Onlara küfre dönmelerini teklif etti. Küfre dönmeyi kabul etmeyenleri ateşe attı ve: “Îsa’nın dininden dönen kimse ateşe atılmayacak”, dedi. Bir kadının beraberinde henüz konuşmaya başlamamış küçük çocuğu vardı. Dininden geri dönecek oldu. Oğlu kendisine; “Anacağım” dedi. “Ben senin önünde asla sönmeyen bir ateş görüyorum.” Her ikisi de kendilerini ateşe attı. Allah o kadını da, oğlunu da cennete koydu. Bir gün içinde o ateşe yetmişyedi kişi atıldı.

İbn İshak, Vehb b. Münebbih’den naklen dedi ki: Meryem oğlu Îsa (aleyhisselâm)’ın dinine mensub kimselerden geriye Kîmyûn adında bir kişi kalmıştı Bu kişi salih, çokça ibadet eden, dünyaya karşı zahid, duası kabul olunan bir zattı. Kasabalarda, kentlerde dolaşırdı. Bir yerde tanındı mı mutlaka oradan çekip giderdi. Yapı ustası idi, çamur yapardı.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî dedi ki: Necranlılar müşrik kimseler olup, putlara taparlardı. Necran’a yakın bir kasabada büyücü bir kişi vardı. Bu da Necranlıların çocuklarına büyü öğretirdi. Kîmyûn buraya gelip yerleşince, Necran ile büyücünün bulunduğu o kasaba arasında bir çadır kurdu. Necranlılar çocuklarını o büyücüye gönderiyor, o da onlara büyü öğretiyordu. Sâmir ona Abdullah b. es-Sâmir’i gönderdi. Bu da Necranlıların çocukları ile birlikle idi. Abdullah bu çadırda duran kimsenin (Kîmyûn) yanından geçti mi onun namaz kılması ve ibadeti hoşuna giderdi. Onun yanında oturmaya ve onun sözlerini dinlemeye başladı. Nihayet İslam’a girdi. Allah’ı tevhid etti ve ona ibadet etti. Allah’ın ism-i a’zam’ı hakkında sormaya koyuldu. Rahib ona bildiklerini öğretiyor fakat bu ismi ondan gizleyip, “kardeşimin oğlu” dedi. “Sen onu taşıyamazsın, onu taşıyamayıp zaafa düşeceğinden korkarım” dedi. Ebû Sâmir ise oğlunun diğer çocuklar gibi büyücüye gidip geldiğini zannediyor, hatırına başka bir şey gelmiyordu. Abdullah, rahibin kendisine Allah’ın ism-i azamini öğretmek istemediğini görünce, ok yapımında kullanılan tahta parçalarını toplayıp, bir araya getirdi. Allah’ın bildiği ne kadar ismi varsa onu bir parça üzerine yazıyordu. Herbir isine bir ok ayırmış oldu. Nihayet bütün isimleri yazınca bir ateş yaktı. Okları tek tek bu ateşe atmaya koyuldu. Nihayet ism-i azama gelince, onu da ateşe attı. Bu ok harekete gelip, ateşten çıktı ve ateşin ona hiçbir zaran olmadı. Bu oku alıp adamının yanına gitti ve kendisine öğretmeyip, gizlediği Allah’ın ism-i a’zaınını öğrenmiş olduğunu ona haber verdi. Abid ona:

“O nedir? ” diye sorunca, genç

“şu ve şudur” dedi. Abid:

“Peki nasıl öğrendin?” diye sorunca, ona yaptıklarını bildirdi. Abid ona:

“Kardeşimin oğlu onu isabet ettirdin, fakat kendini iyi kolla! Ancak kendini koruyacağını da zannetmiyorum.” Abdullah b. Sâmir Necran’a girdi mi artık her kimde bir rahatsızlık görüyor ise mutlaka: “Ey Allah’ın kulu sen Allah’ı tevhid et, dinime gir, ben de senin için Allah’a dua edeyim, O da senin başına gelen bu beladan seni esenliğe kavuşturup afiyet verecek” diye teklif ediyor, o şahıs da: “Olur” deyip, Allah’ı tevhid edip müslüman oluyordu. Genç de onun için Allah’a dua ediyor, şifa buluyordu. Öyle ki Necran’da bir musibeti bulunan herkes onun yanına geldi ve onun dinine uydu, o da o kimseye dua etti ve iyileşti.

Nihayet onun bu durumu krallarına bildirildi. Kral onu çağırarak şöyle dedi;

“Sen benim ülke ahalimi, benim aleyhime ifsad etmiş oldun. Benim ve atalarımın dinine muhalefet ettin. Yemin olsun seni ibretli bir şekilde cezalandıracağım”, dedi. Genç:

“Buna gücün yetmez”, dedi. Kral onu birileriyle yüksekçe dağa gönderiyor, tepesi üzerine atılıyor, fakat hiçbir şey olmaksızın ayağa kalkıyordu. Onu Necran sularına atılmak üzeru gönderiyordu. Bu sulara düşen herşey mutlaka yok olur. giderdi. Bu sulara atılıyor, fakat ona hiçbir şey olmaksızın dışarı çıkıyordu. Nihayet onu aciz bırakınca Abdullah b. Sâmir ona dedi ki;

“Allah’ı tevhid etmedikçe benim îman ettiğime sen de inanmadıkça beni öldüremeyeceksin. Eğer sen bunu yaparsan o vakit bana musallat kılınır ve beni öldürebilirsin.”

Bu kral Allah’ı tevhid etti ve onun getirdiği şekilde şehadet getirdi. Sonra ona bir sopa ile darbe indirdi. Başında pek büyük olmayan küçük bir yara açtı ve onu öldürdü. Kral da olduğu yerde öldü.

Necranlılar Abdullah b. Sâmir’in dinini hep birlikte kabul ettiler. O da Meryem oğlu Îsa’nın getirdiği İncil’e ve onun hükmüne bağlı idi. Daha sonra onların din mensuplarına isabet eden olaylar ve onların başlarına gelen musibetler, bunların da başına geldi. İşte Necran’da hristiyanlığın esası buraya dayanır.

Yahudi Zu Nuvaş, Himyer’den askerleriyle üzerlerine yürüdü. Onları yahudiliği kabul etmeye davet etti ve yahudi olmak ya da öldürülmekten birisini tercih etmelerini istedi. Onlar öldürülmeyi tercih ettiler. Onlar için hendekler açtı. Kimilerini ateşle yaktı, kimilerini kılıçla öldürdü. Kimilerinin de azalarını kesti. Nihayet onlardan yirmibin kişi öldürdü. Vehb b. Münebbih, oniki bin kişi dedi.

el-Kelbî dedi ki: Ashab-ı Uhdud yetmişbin kişi idiler.

Vehb dedi ki: Daha sonra Aryât, Yemen’i ele geçirince, Zû Nuvâs kaçarak çıkıp gitti. Atıyla denize yürüdü ve suda boğuldu.

İbn İshak dedi ki: Burada sözü edilen Zû Nuvâs’ın asıl ismi Zür’a b. Tubbân Es’ad el-Himyeri’dir. Aynı şekilde ona Yusuf da deniliyor idi. Bunun sallanan saç örükleri vardı. Bundan dolayı ona Zû Nuvâs (örüklü) ismi verildi. O bu işi Necranlılara yaptı, onlardan ismi Devs Zû Salebân olan birisi kurtuldu. Onlardan intikam almak üzere Habeşlileri, Necranlıların üzerine gitmeye teşvik etti. Onlar da Yemen’i ele geçirdiler ve Zû Nuvâs denizde kendisini denize atarak öldü. Amr b. Madîkerib onun hakkında şunları söylemektedir:

“Sanki sen en nimetli yaşayış süren Zû Ruayn

Yahut Zû Nuvâs’mışsın gibi, beni tehdit mi ediyorsun?

Fakat senden önce nice nimet görmüş kimse vardı,

İnsanlar arasında sapasağlam ve sabit mülk sahibi,

Eski dönemden taat döneminden beri süre gelen,

Büyük kahredici zorba ve katı kimseler.

Zaman onların mülklerini ortadan kaldırdı, sonunda

Bu kimilerinden, kimilerine aktarılır oldu.”

(Burada sözü geçen) Zû Ruayn, Himyer krallarından bir kraldır. Ruayn onun bir kalesi idi. Bu kişi de el-Haris b. Amr b. Himyer b. Sebe’ soyundandır.

İnanç Dolayısıyla Karşı Karşıya Kalınan Mihnetler ve Bunlara Karşı İnananların Takınmaları Gereken Tutum:

İlim adamlarımız dedi ki: Yüce Allah, bu âyet-i kerimede, bu ümmetin îman edenlerine kendilerinden önce Allah’ı tevhid edenlerin karşı karşıya kaldıkları zorlukları bildirmekte ve bu yolla onları teselli etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onlara karşılaştıkları işkence ve acılara, fiilen yaşadıkları meşakkatlere sabır göstersinler diye onlara bu delikanlının kıssasını anlattı ki; onlar da bu delikanlının sabır, haktaki sebat ve ona sımsıkı sarılması, davasının güçlenerek ortaya çıkması için kendisini feda etmesi, yaşının küçüklüğüne rağmen insanların dinîne girmesi ve sabrının büyüklüğü hususunda, bu delikanlının gösterdiği örneklere uysunlar. Rahib de aynı şekilde sımsıkı hakka sarılarak sabretmiş ve sonunda testere ile ikiye bölünmüştür. Aynı şekilde birçok insan da yüce Allah’a îman edip, îman onların kalplerine yerleşince, kök salınca, ateşe atılmaya dahi sabrettiler ve dinlerinden geri dönmediler.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Daha önce en-Nahl Sûresi’nde (6/106. âyet, 2. başlık ve devamında) geçtiği üzere- bu, bize göre mensuhtur.

Derim ki: Bize göre mensuh değildir. Nefsi güçlü olan ve dininde sebat gösteren kimseler için, bu gibi hususlar üzerinde sabretmek daha uygundur. Yüce Allah Lukman’dan haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Oğulcuğum namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, münkerden alıkoy. Sana isabet edene de sabret. Çünkü bunlar kesin olarak emredilen işlerdendir.” (Lukman, 31/17)

Ebû Said el-Hudrî’nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki zalim bir hükümdar huzurunda söylenecek adaletli (hak) bir söz, en büyük cihad türündendir,”

Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş olup, “hasen, garib bir hadistir” demiştir. Tirmizi, IV, 471; Ebû Davud, IV, 124; Nesâî, VII, 161; İbn Mace, II. 1329, 1330; Müsned, III, 19, 61, IV, 315

İbn Sencer (Muhammed b. Sencer) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın azadlılarından Umeyme’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın abdest almasına yardım ediyordum. Ona bir adam geldi ve: Bana tavsiyede bulun, dedi. Peygamber: “Parça parça edilsen yahut ateşte yakılsan dahi Allah’a hiçbir şeyi ortak koşma…” diye buyurdu.’ Hakim, Müstedrek, IV, 44; Ebû Bekr eş-Şeybânî, el-Âhâd ve’l-Mesâni, VI, 315; ayrıca bk. İbn Mâce, 11, 1339; Taberânî, Kebir, IV, 81

İlim adamlarımız dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in ashabından pek çok kimse öldürülmek, asılmak ve ağır işkencelere tabi tutulmakla mihnete uğratıldı. Onlarsa sabrettiler ve hiç bu kabilden şeylere (ruhsatlara) iltifat etmediler. Bu hususta Âsım, Hubeyb ve arkadaşlarının kıssası ile onların karşı karşıya kaldıkları savaşlar, mihnetler, ölüm, esirlik, yakılmak ve daha benzer hususlar örnek olarak yeter. Nahl Sûresi’nde (az önce belirtilen yerde) bu hususta gücü yeten ve tahammül gösteren kimseler hakkında bu tutumun icma’ ile kabul edilmiş olduğuna dair açıklama geçmiş bulunmaktadır. Bu açıklamayı oradan takib edebilirsiniz.

“Lanet olsun… hendeklerin sahiblerine.” Bu, o kâfirlere yüce Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmaları için yapılan bir bedduadır.

O mü’minlerin öldürüldüğüne dair haber vermek anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar ateşte yakılarak öldürüldüler, fakat sabrettiler.

Bir başka açıklamaya göre bu, sözü edilen o zâlimler hakkında haber veren bir âyettir. Çünkü rivâyet edildiğine göre yüce Allah, hendeklere atılan kimselerin ruhlarını ateşe ulaşmadan önce kabzetmiştir. Hendeklerden bir ateş çıkıp, ateşin başında oturan o kimseleri yakmıştır.

Bir diğer görüşe göre; mü’minler kurtuldu ve ateş orada oturan kimseleri yaktı. Bunu en-Nehhâs zikretmiştir.

“Aleyhâ”

“Etrafında” lâfzı; “Indehâ”

“Yanında” demektir. Burada: “Alâ” “Üzerinde” lâfzı; “Inde” “Yanında” demektir.

“Etrafında” âyetinin hendeklerin kıyılarında, ona yakın olan yerlerde, anlamında olduğu da söylenmiştir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Ve bol bağışlarda, basit şeylerde ateşin üzerinde (yakınında) kaldı.”

“İz” “O zaman” lâfzındaki âmil, “Kutile” “lanet olsun” anlamındaki âyettir ki; o vakitte onlara lanet olundu, demektir.

Buruc 5

Yakıtla dolu ateşin,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7. Burçlara sahip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) tanıklık edene ve edilene andolsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Lanet olsun tutuşturulmuş ateş hendeklerinin sahiplerine!

“Lanet olsun… ateş hendeklerinin sahiblerine!” İbn Abbâs dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan her

“Kutile”

“Lanet olsun”; Lanet edildi demektir.

el-Ferrâ’nın görüşüne göre bu, yeminin cevabıdır. (Başına gelmesi gereken) “lam” ise mukadderdir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun. güneşe ve aydınlığına” (eş-Şems, 9/1) diye buyurduktan sonra;

“Onu temizleyen muhakkak felâh bulmuştur.” (eş-Şems, 91/9) diye buyurmasına benzer. Bu da; “Yemin olsun… felâh bulmuştur” demektir.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani hendek sahibleri öldürüldü, burçlara sahib gök hakkı için. Bu açıklamayı Ebû Hatim es-Sicistani yapmıştır. İbnu’l-Enbari dedi ki: Bu yanlıştır. Çünkü herhangi bir kimsenin Zeyd kalktı Allah hakkı için, anlamında; “Allah’a yemin ederim ki Zeyd kalktı” demesi doğru değildir.

Bazıları yeminin cevabının: “Şüphe yok ki Rabbinin azabla yakalayıverişi pek çetindir” (12. âyet) olduğunu söylemişlerse de, bu güzel bir açıklama değildir. Çünkü her ikisi arasında ifadeler alabildiğine uzayıp gitmiş olmaktadır.

Cevabın:

“Şüphe yok ki mü’min erkeklerle, mü’min kadınlara işkence edip…” (10. âyet) âyeti olduğu da söylenmiştir.

Yeminin cevabı hazfedilmiştir. Yani yemin olsun burçlara sahib göğe. Elbette sizler ölümden sonra diriltileceksiniz, anlamındadır, diye de açıklanmıştır. İbnu’l-Enbari’nin tercih ettiği de budur.

“El-Uhdud”

“Hendekler”; Yerde uzunlamasına açılmış büyük yarık demektir. Çoğulu “Ehâdid” …diye gelir. Gözyaşlarının aktığı yer için kullanılan “El-hadd” “Yanak” da buradan gelmektedir. “El-mehaddetu” “Yastık” da bu köktendir. Çünkü yanak, (aynı kökten gelen) onun üzerine konulur. Birtakım yaralardan dolayı kişinin yüzünde eğer uzunlamasına izler oluşursa: “Tehaddede vechu’r-raculu” “Adamın yüzünde (uzunlamasına) derin izler oluştu” denilir. Şair Tarafe şöyle demiştir:

“Ve bir yüz ki; sanki güneş onun üzerine örtüsünü, açmıştır

Rengi parlaktır, onda (parlaklığı veren) çizgileri yoktur.”

“Tutuşturulmuş ateş” âyetindeki

“ateş” lâfzı, “hendekler”den bedel-i istimaldir.

“El-vekud”

“Tutuşturulmuş” lâfzı genel olarak “vav” harfi üstün olarak okunmuştur. Bu da odun demektir.

Katade, Ebû Recâ ve Nasr b. Âsım ise mastar olarak “vav”ı ötreli okumuşlardır. Alevli ve alev alarak yanan ateş demek olur. İnsanların bedenlerinde yanan, diye de açıklanmıştır.

Eşheb el-Ukaylî, Ebû’s-Semmâl el-Adevî ve İbn es-Semeyka; “En-nâru zâtu” diye her iki kelimeyi de ötreli okumuşlardır ki; alevi bulunan o ateş, onları yaktı, demek olur.

Buruc 4

Hendek sahipleri öldürüldü,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7. Burçlara sahip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) tanıklık edene ve edilene andolsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Lanet olsun tutuşturulmuş ateş hendeklerinin sahiplerine!

Buruc 3

Şahide ve şahit olunana,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7. Burçlara sahip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) tanıklık edene ve edilene andolsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Şahidlik edene ve edilene.

“Şahidlik edene ve edilene” hakkında farklı görüşler vardır, Ali, İbn Abbâs, İbn Ömer ve Ebû Hüreyre (radıyallahü anhüm) şöyle demişlerdir: Şahitlik eden cuma günü, şahit olunan Arife günüdür. el-Hasen’in görüşü de budur. Ayrıca bunu Ebû Hüreyre (Peygambere) merfû’ bir hadis olarak rivâyet etmiş olup. şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Vaadolunan gün kıyâmet günüdür, şahid olunan gün de Arafe günüdür. Şahidlik eden de cuma günüdür…”

Bu hadisi Ebû Îsa et-Tirmizi Camii’nde (Sünen’inde) rivâyet etmiş olup şöyle demiştir: Bu hasen, garib bir hadistir. Biz bunu ancak Mûsa b. Ubeyde yoluyla gelen bir hadis olarak biliyoruz. Mûsa b. Ubeyde ise hadiste zayıf kabul edilir. Yahya b. Said ve başkaları onu zayıf kabul etmişlerdir. Bununla birlikte Şu’be, Süfyan es-Sevri ve İmâmlardan birden çok kimse ondan hadis rivâyet etmiştir Tirmizi, V, 436.

el-Kuşeyri dedi ki; Cuma günü amelde bulunan herkese, kendisinde ne ameller işlediğine dair şahitlik eder.

Derim ki: Diğer günler ve geceler de böyledir. O halde her gün bir şahittir, her gece de böyledir. Bunun delili, Hafız Ebû Nuaym’ın, Muaviye b. Kurre’den, onun Ma’kil b. Yesar’dan, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, diye rivâyet ettiği şu Hadîs-i şerîftir:

“Kulun üzerinden geçip de kendisinde: Ey Âdem oğlu, ben yeni bir yaratıkım ve ben yapacağın ameller hususunda sana tanıklık edeceğim. O bakımdan bende hayırlı ameller işle ki, yarın bu hususta senin lehine şahitlik edeyim. Çünkü ben geçip gidecek olursam ebediyyen beni göremeyeceksin, diye seslenilmeyen bir gün yoktur. Gece de bunun benzerini söyler.” Ebû Nuayın, Hilye, II, 203-204.

Bu, Muaviye yoluyla gelen garib bir hadistir. Zeyd el-Ammî bu hadisi ondan münferid olarak rivâyet etmiştir. Bu hadisin bu isnad dışında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar merfu olarak ulaştığa bir başka senedini bilmiyorum.

el-Kuşeyrî’nin, İbn Ömer ve İbn ez-Zübeyr’den naklettiğine göre, şahitlik eden, kurban bayramının birinci günüdür, Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Şahitlik eden terviye (zülhiccenin sekizinci günü, Arafeden bir önceki gün)dür. Şahit olunan ise Arafe günüdür.

İsrail, Ebû İshak’dan o el-Haris’den, o Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Şahitlik eden, Arafe günü, şahit olunan, kurban bayramı birinci günüdür. en-Nehaî de böyle demiştir.

Yine Ali (radıyallahü anh)’dan, şahit olunan Arafe günüdür, dediği nakledilmiştir. İbn Abbâs ve el-Hüseyn b. Ali (radıyallahü anhüma) dedi ki: Şahit olunan kıyâmet günüdür. Çünkü yüce Allah:

“O kendisinde bütün insanların toplanacakları bir gündür. O şahit olunacak bir gündür.” (Hûd, 11/103) diye buyurmaktadır.

Derim ki: İşte buna binaen ilim adamlarının “şahitlik eden” hakkındaki görüşleri farklı farklıdır.

Şahitlik edenin yüce Allah olduğu söylenmiştir. Bu görüş İbn Abbâs, el-Hasen ve Said b. Cübeyr’den nakledilmiştir. Bunun delili:

“Şahit olarak Allah yeter.” (en-Nisa, 4/79) âyeti ile;

“De ki: Kimin şahitliği en büyüktür? De ki: Benim ve sizin aranızda Allah şahittir.” (el-En’am, 6/19) âyetleridir.

Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir. Bu görüş, yine İbn Abbâs’tan ve el-Hüseyn b. Ali’den rivâyet edilmiştir. İbn Abbâs yüce Allah’ın:

“Her ümmetten birer şahit getirip, bunlara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman halleri nice olur?” (en-Nisa, 4/41) âyetini, el-Hüseyn de:

“Ey Peygamber, şüphe yok ki, Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı olarak gönderdik.” (el-Ahzab, 33/45) âyetini okumuştur.

Derim ki: Ben de yüce Allah’ın:

“Bu peygamber de size karşı şahit olsun diye.” (el-Bakara, 2/143) âyetini okuyorum.

Peygamberlerin ümmetlerine karşı şahitlik edecekleri de söylenmiştir. Çünkü yüce Allah:

“Her ümmetten birer şahit getirip… zaman halleri nice olur?” (en-Nisâ, 4/41) diye buyurmaktadır.

Şahidin Âdem olduğu söylendiği gibi. Meryem oğlu Îsa olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ben, aralarında bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir şahit idim.” (el-Mâide, 5/117) Hakkında şahit olunan ise onun ümmeti olacaktır

Yine İbn Abbâs ve Muhammed b. Ka’b’dan rivâyet edildiğine göre şahit; insandır. Delili de yüce Allah’ın:

“Bugün kendine karşı iyi hesablayıcı olarak kendin yetersin” (el-îsra. 17/14) âyetidir.

Mukâtil , (şahit) insanın azalardır, demiştir. Bunu açıklayan âyet da:

“O gün onların dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları her şeyi söyleyerek aleyhlerine şehadet edeceklerdir.” (en-Nûr. 24/24) âyetidir.

el-Hüseyn b. el-Fadl dedi ki: Şahitlik eden bu ümmettir. Şahit olunan diğer ümmetlerdir. Bunu açıklayan da

“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahitler olasınız” (el-Bakara, 2/143) âyetidir.

Şahitlik edenin Hafaza melekleri, hakkında şahitlik edilecek olanın Âdem oğulları olduğu söylendiği gibi. geceler ve gündüzler olduğu da söylenmiştir ki, bunu da az önce açıklamış bulunuyoruz.

Derim ki: Mal da sahibinin aleyhine, yer de üzerinde işlenen amellere dair şahitlik edecektir. Müslim’in Sahih’inde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Şüphesiz bu mal yeşil ve tatlıdır. O maldan yoksula, yetime ve yolcuya veren kimse için o (mal), müslümanın ne güzel arkadaşıdır.” -Ya da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın buyurduğu gibi-. “Şüphesiz ki o malı hak olmayan bir şekilde alan bir kimsenin durumu, yeyip de bir türlü doymayan bir kimsenin haline benzer. Kıyâmet gününde de onun aleyhine şahit olur. ” Müslim, 11, 727; İbn Hibban, Sahih, VIII, 19, 20; İbn Mace, II, 1323; Müsned, 111, 21.

Tirmizî’de Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“O gün yer bütün haberlerini anlatacaktır” (ez-Zilzal, 99/4) âyetini okudu ve:

“Haberlerinin ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Ashab:

“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Peygamber şöyle buyurdu:

“Onun haberleri, erkek ya da kadın herbir kul hakkında, üzerinde neler işlediğine dair haber vermesidir. Filan gün şunu, şunu ve şunu işledi, diyecektir.” (Peygamber devamla) buyurdu ki:

“İşte onun haberleri budur.”

(Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, garib,”sahih bir hadistir, Tirmizi, IV, 619, V, 446; Hakim, Müstedrek, II, 281; Nesâî, es-Sunenu’l-Kübra, VI, 520.

Bir diğer görüşe göre, şahit yaratıklardır. Onlar Allah’ın vahdaniyetine şahitlik etmişlerdir. Hakkında şahitlik olunan ise yüce Allah’ın tevhidi, vahdaniyetidir.

Şahit olunanın cuma günü olduğu da söylenmiştir. Nitekim Ebû’d-Derdâ yaptığı bir rivâyette Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir:

“Cuma gününde bana çokça salât (ve selam) getiriniz. Çünkü o gün meleklerin şahit olacağı, şahit olunan bir gündür” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Bu hadisi İbn Mace ve başkaları rivâyet etmiştir. İbn Mace, 1, 524; Münziri, Terğib, II, 328 -senedinin ceyyid (sahiha yakın) olduğu kaydıyla-.

Buna göre Arafe günü meleklerin onda şahitlik etmeleri ve bugünde rahmetle inmeleri sebebiyle şahit olunan bir gündür, -İnşaallah- Kurban bayramının birinci günü de böyledir.

Ebû Bekr el-Attar dedi ki: Şahitlik eden, Hacer-i Esved’dir. O samimiyet, ihlâs ve yakın ile kendisine elini değdirenin lehine şahitlik edecektir. Şahit olunanlar ise hacılardır.

Şahitlik edenin peygamberler, hakkında şahitlik edilenin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir. Buna yüce Allah’ın:

“Hani Allah, peygamberlerden; size verdiğim kitab ve hikmetten sonra size beraberinizdekini doğrulayıcı bir peygamber gelince … Öyleyse şahit olun ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim, diye buyurmuştur” (Al-i İmrân, 3/81) âyeti açıklık getirmektedir.

Buruc 2

Vaat edilmiş güne,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7. Burçlara sahip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) tanıklık edene ve edilene andolsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Vaad olunmuş o güne;

“Vaad olunmuş o güne” kendisi ile tehditte bulunulmuş o güne, demektir. Bu da bir başka yemindir. Bugünün kıyâmet günü olduğu hususunda, tevil bilginleri arasında görüş ayrılığı yoktur.

İbn Abbâs dedi ki: Semadakilerle yerdekilerin bugünde toplanıp, bir araya getirileceği vaad olunmuştur.

Buruc 1

Burçlarla dolu göğe andolsun,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7. Burçlara sahip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) tanıklık edene ve edilene andolsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakanlar) da başlarına oturmuşlar, müminlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun burçlara sahib göğe;

Bu, Allah’ın ettiği bir yemindir.

“Burçlar”ın mahiyeti hakkında dört görüş vardır:

1- Yıldızlar sahibi demektir. Bu açıklamayı el-Hasen, Katade, Mücahid ve ed-Dahhak yapmıştır.

2-Yüksek köşkler demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, İkrime ve yine Mücahid yapmıştır. İkrime dedi ki: Burçlar, semadaki yüksek köşklerdir. Mücahid dedi ki; burçlarda bekçiler, koruyucular bulunur.

3- Güzel yaratılış sahibi demektir. Bu açıklamayı el-Minhâl b. Amr yapmıştır.

4- Konaklar sahibi demektir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde ve Yahya b. Sellâm yapmıştır.

Burçlar oniki tane olup gezegenlerin, güneş ve ayın konaklarıdır. Ay bunların herbirisinde iki tam gün ve üçte bir günlük bir süre ile yol alır. Böylece toplam yirmi sekiz gün eder. Daha sonra da iki gece görünmez. Güneş ise burçların herbirinde bir ay süre ile yol alır.

Bu burçlar koç, öküz, ikizler, yengeç, arslan, başak, terazi, akreb, yay, oğlak, kova. ve balık ismini alırlar.

Arapçada

“burûc; burçlar” yüksek köşkler demektir. Yüce Allah:

“…yüksek burçlar (kaleler) içinde olsanız bile” (en-Nisâ, 4/78) diye buyurmaktadır. Daha önceden (4/78. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İnşikak 25

Ancak iman edenler ve salih işler yapanlar başka. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır.

Diyanet Vakfı
İman edip salih amel işleyenler başkadır; onlar için arkası kesilmeyen bir mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Ancak îman edip, salih ameller İşleyenler müstesnadır. Onlar için eksilmez ve kesilmez bir mükâfat vardır.

“Ancak îman edip, salih ameller işleyenler müstesnadır.” Bu istisna munkatı’ bir istisnadır. Şöyle buyurmuş gibidir: Ama Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna dair şehadeti doğru kabul edip, tasdik edenler ve salih amel işleyenler, yani onlara farz olan emirleri eksiksiz yerine getirenler,

“onlar için eksilmez ve kesilmez bir mükâfat,” bir sevab

“vardır.”

“Menentu’l-hable” “Halatı kestim” denilir. Daha önceden (Fussilet. 41/8. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nâfi’ b. el-Ezrak, İbn Abbâs’a yüce Allah’ın:

“Onlar için eksilmez ve kesilmez bir mükâfat vardır” âyeti hakkında sormuş, o da: Kesintisiz demektir, diye açıklamıştır. Peki Araplar bu anlamı biliyorlar mı, diye sormuş,

İbn Abbâs, şöyle demiş: Evet, Yeşkurlulardan olan şair şu beyiti ile bu anlamda olduğunu bilmiş ve zikretmiş bulunmaktadır:

“Sen arkalarında süratle yürüyüşünden ötürü

Âdeta etrafa yayılmış ince bir toz gibi görürsün.”

el-Müberred dedi ki: “El-menin” “Toz” demektir. Çünkü (atlar) o tozu arkalarından kesmektedir (arkalarında bırakmaktadır). Zayıf olan herbir şeye de: “Menin” ile “Memnun” denilir.

“Ğayru memnun”

“Kesilmez ve eksilmez”in, kendisi sebebiyle onlara minnet olunmaz, anlamına geldiği de söylenmiştir.

İlim ehlinden birtakım kimselerin zikrettiklerine göre, yüce Allah’ın:

“Ancak îman edip, salih ameller işleyenler müstesnadır” âyeti bir istisna değildir. Burada (istisna) “vav: ve” anlamındadır. Sanki; îman edip … gelince” diye buyurmuş gibidir. el-Bakara Sûresi’nde (2/150. âyetin tefsirinde) bu hususta açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

İnşikak 24

Artık onlara elem verici bir azabı müjdele.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Onlara acı azabı müjdele!

Kurtubi Tefsiri
Artık sen, onlara çok acıklı bir azâbı müjdele!

“Artık sen onlara” yalanlamalarına karşılık cehennemde

“çok acıklı” can yakıcı, acılıcı

“bir azâbı müjdele!” Yani bunu onlara müjde yerine bildir.

İnşikak 23

Allah onların içlerinde topladıklarını daha iyi bilir.

Diyanet Vakfı
Halbuki Allah onların gizlediği şeyleri çok iyi bilir.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki Allah, içlerinde neyi gizlemekte olduklarını en iyi bilendir.

“Halbuki Allah, içlerinde neyi gizlemekte olduklarını en iyi bilendir.”

İçlerinde gizledikleri yalanlamayı en iyi bilendir. ed-Dahhak da İbn Abbâs’tan böylece rivâyet etmiştir.

Mücahid dedi ki: Gizledikleri davranışlarını (en iyi bilendir). İbn Zeyd: Hem salih, hem de kötü amelleri bir arada işlediklerini (en iyi bilendir).

(Buradaki “gizlemekte oldukları” anlamı verilen fiil) içinde bir şeylerin toplandığı kab demek olan; “El-viâu”den alınmıştır. Azığı ve eşyayı bir kaba koyduğumuz zaman: “Ev’aytu’z-zâde ve’l-menâi” deriz. Şair de şöyle demiştir:

“Aradan uzun zaman geçse dahi, hayır daha bir kalıcıdır

Kötülük ise senin kaba doldurduğun en kötü azıktır.”

“Veâe” “Onu belledi” demektir. “Veaytu’l-hadise eıhi va’yen” “Sözü belledim, bellerim” denilir. “Uzunu vâiyetun” “İyice belleyen, kulak” demektir Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Hakka, 69/12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İnşikak 22

Bilakis, inkâr edenler yalanlıyorlar.

Diyanet Vakfı
Aksine, kafirler yalanlıyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Aksine o inkâr edenler yalanlarlar.

“Aksine o inkâr edenler” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı ve onun getirdiklerini

“yalanlarlar.”

Mukâtil dedi ki: Ayet Amr b. Umeyroğulları hakkında inmiştir. Bunlar dört kişi idi. Onların ikisi müslüman oldu.

Bütün kâfirler hakkında olduğu da söylenmiştir.

İnşikak 21

Kendilerine Kur’an okunduğunda secde etmiyorlar.

Diyanet Vakfı
Onlar kendilerine Kuran okununca secde de etmezler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara karşı Kur’ân okunduğunda secde etmezler?

“Onlara karşı Kur’ân okunduğunda secde etmezler?” Namaz kılmazlar, demektir. Sahih-i Müslim’de şöyle buyurulmaktadır: Ebû Hüreyre:

“Gök yarılıp çatladığı zaman” (sûresin)i okudu ve onda secde yaptı. Bitirdikten sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın burada secde ettiğini onlara bildirdi. Müslim, I, 406; Dârimi, I, 408; Nesâî, II, 161; Muvatta’, I, 205; Müsned, II, 434, 456, 466, 487; Tayalisi, Müsned, I, 307

Malik dedi ki: Bu mutlaka gerekli secdelerden değildir. Çünkü âyet; onlar amellerini gereği gibi yerine getirmeye kulak asmazlar ve itaat etmezler, demektir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Sahih olan ise, bunun yapılması gerekli secdelerden olduğudur. Medineli Maliki âlimlerin İmâm Mâlik’ten yaptığı rivâyet de bu şekildedir. Dolayısıyla Kur’ân ve sünnet bu hususta birbirini desteklemektedir. İbnu’l-Arabî dedi ki: Ben insanlara İmâmlık yapmaya başlayınca onu okumayı terkettim. Çünkü secde yapacak olursam buna tepki gösterirlerdi, secde etmeyecek olursam bu da benim kusurlu bir davranışım olurdu. Bundan dolayı yalnız başıma namaz kıldığım vakitler müstesna (namazda) onu okumaktan uzak durdum. O doğru sözlünün dediği gibi “marufun münker, münkerin maruf görüleceği bir zaman.,.” şeklindeki sözünün tahakkukudur bu. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Âişe (radıyallahü anha)’ya şöyle demişti: “Eğer senin kavminin küfrü bırakması üzerinden az bir zaman geçmemiş olsaydı, beyti yıkar ve onu İbrahim’in temelleri üzerine yeniden bina ederdim” Buhârî, 11, 574; Müslim, II, 969, Nesâî, V, 216; Müsned, VI, 239

(İbnu’l-Arabi devamla dedi ki:) Hocamız Ebû Bekr el-Fihri, rükua giderken ve rükûdan kalkarken ellerini kaldırırdı. Malik’in ve Şafii’nin görüşü bu olduğu gibi, şia da böyle yapar. Bir gün ders verdiğim yer olan Suğur’deki İbn eş-Şevva karargahında öğle namazında yanıma geldi. İsmi anılan karargahtan mescide girdi. Saffın ön taraflarına geçti, ben ise arka taraflarda denize bakan pencerelerde oturuyordum, aşırı sıcaktan dolayı esen rüzgarı teneffüs etmeye çalışıyordum. Benimle birlikte aynı safta bahriye kumandanı Ebû Simne arkadaşlarından bir grub ile birlikte oturmuş namaz vaktini bekliyorlardı. Limanda gidip gelen gemilere bakıyordu. Hocamız rukûa giderken ve rukûdan başını kaldırırken ellerini kaldırınca Ebû Simne ve arkadaşları:

“Şu meşrıkli kimseyi görmüyor musunuz? Bakın mescide nasıl girmiş? Haydi kalkın onu öldürün ve denize atın, kimse sizi görmüyor.” Aklım başımdan gitti ve;

“Subhanallah! Bu zamanın fakihi et-Turtuşi’dir.” dedim. Bana:

“Peki niye ellerini kaldırıyor”, diye sordular. Ben:

“Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da böyle yapıyordu. Medinelilerin ondan yaptığı rivâyete göre Malik’in görüşü de budur.” dedim. Onları teskin etmeye ve susturmaya koyuldum. Nihayet namazını bitirdi. Karargahtan onunla birlikte kalkıp, eve gittim. Benim yüzümün değiştiğini görünce tepki gösterdi ve sebebini sordu. Ben de ona durumu bildirdim. Gülerek:

“Ben nerede, bir sünneti uyguladığım için öldürülmek nerede?” dedi. Ben ona:

“Fakat böyle bir iş yapmak senin için helal değildir. Çünkü sen öyle bir topluluk arasında bulunuyorsun ki, böyle bir sünneti yerine getirecek olursan, senin başına üşüşürler ve belki de kanın boşu boşuna dökülür gider”, dedim. Bana:

“Sen bu sözleri bırak da başka bir konuya geç”, dedi.

İnşikak 20

Öyleyse onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?

Diyanet Vakfı
Böyleyken onlar acaba neden iman etmezler?

Kurtubi Tefsiri
O halde, onlara ne oluyor; neden Îman etmezler;

“O halde onlara ne oluyor, neden îman etmezler.” Belgeler onlar için tam anlamıyla açıklık kazanmışken, deliller ortaya konulmuşken, onları îman etmekten alıkoyan şey nedir?

Bu, inkârı bir istifhamdır, taaccub ifade ettiği de söylenmiştir. Yani bunca âyet ve belgelere rağmen imanı terketmeleri dolayısıyla onların bu haline hayret ediniz.

İnşikak 19

Ki siz mutlaka halden hale bineceksiniz.

Diyanet Vakfı
16, 17, 18, 19. Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki, halden hale geçersiniz.

Kurtubi Tefsiri
Mutlaka sizler, biri diğerine mutabık halden hale geçeceksiniz.

“Mutlaka sizler, biri diğerine mutabık halden hale geçeceksiniz.”

Ebû Amr, İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Ebû’l-Âl-iye, Mesrûk, Ebû Vâil, Mücahid, en-Nehaî, eş-Şa’bi, İbn Kesîr ve Hamza el-Kisai

“mutlaka sizler… geçeceksiniz” anlamındaki âyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a hitab olmak üzere; “Leterkebenne” “Mutlaka sen … geçeceksin” diye okumuşlardır ki; mutlaka ey Muhammed sen, bir halden sonra bir diğer hale geçeceksin, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

en-Nehaî dedi ki: Ey Muhammed, sen mutlaka bir semadan sonra bir diğer semaya, bir dereceden sonra bir diğerine yüce Allah’a yakınlık bakımından bir mertebeden diğerine mutlaka geçeceksin.

İbn Mes’ûd dedi ki: Şüphesiz ki sema bir halden sonra bir diğer hale geçecektir. Bununla yüce Allah’ın semaları nitelendirdiği, yarılıp çatlamak, katlayıp dürmek, kimi zaman erimiş bakır gibi, kimi zaman kırmızı bir sahtiyan gibi oluşu, şeklindeki hallerin birinden diğerine geçeceği kast edilmektedir.

İbrahim’den onun da Abdu’l-Ala’dan rivâyetine göre; “halden hale” âyeti hakkında şöyle demiştir: Sema bir halden sonra bir diğer hale değiştirilir. Abdu’l-Ala dedi ki: Kırmızı sahtiyanı andıran bir gül gibi ve erimiş bir bakır gibi olur.

Bir diğer açıklamaya göre; ey insan şüphesiz ki sen bir halden bir diğer hale geçeceksin. Nutfeden sonra alakaya, sonra bir çiğnem ete, sonra canlı bir varlık, sonra ölü zengin ve fakir olacaksın. O halde hitab;

“Ey insan, gerçekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp çabalayacaksın” âyetinde sözü edilen insanadır. Bu da bir cins isimdir, manası insanların tümüdür.

Diğerleri ise bütün insanlara hitab olmak üzere “be” harfini ötreli olarak: “Leterkebunne”

“Mutlaka sizler … geçeceksiniz” diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim bu kıraati tercih etmişlerdir. Ebû Hatim dedi ki: Çünkü buradaki anlamın insanlar ile ilgili olması Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ilgili olmasından daha uygundur. Zira bu âyet-i kerimeden önce kitabı sağ elinden verilecekler ile kitabı sol tarafından verilecek kimseler sözkonusu edilmiştir. Yani sizler kıyâmetin şiddetli hallerinden sonra bir başka hale mutlaka geçeceksiniz. Yahutta sizler peygamberlere muhalefet etmek ve onları yalanlamak hususunda, sizden öncekilerin izledikleri yoldan aynen geçeceksiniz, o yolu izleyeceksiniz, demektir.

Derim ki: Bunların hepsi de kastedilmiştir. Bu hususta bir takım hadisler de gelmiş bulunmaktadır, (Bk, Kaf, 50/21. âyetin tefsiri) Hafız Ebû Nuaym, Cafer b. Muhammed b. Ali’den, o Cabir (radıyallahü anh)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim:

“Şüphesiz ki Âdem oğlu yüce Allah’ın kendisini nasıl yarattığından yana gaflet içerisindedir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah onu yaratmak istediği vakit meleğe: Onun rızkını, eserini (ayak izlerini) ve ecelini yaz. Mutlu mu yoksa bedbaht mı olacağını yaz. Sonra bu melek yukarı çıkar, Allah bir başka melek gönderir. Olgunlaşıncaya kadar bu melek onu muhafaza eder. Sonra yüce Allah, onun iyilik ve kötülüklerini yazacak iki melek gönderir. Ölüm vakti geldi mi bu iki melek yükselirler. Sonra ona ölüm meleği (selam ona) gelir, ruhunu alır. Kabrine yerleştirildiği vakit tekrar ruh bedenine geri verilir. Sonra ölüm meleği yükselir. Ona kabir melekleri gelir, onu imtihan ederler. Sonra onlar da çıkarlar. Kıyâmet koptuğu vakit iyilik meleği ile kötülük meleği onun üzerine iner. Boynunda bağlı bulunan bir kitabı çözerler. Sonra da onunla birlikte gelirler, Birisi önden sürücü, diğeri ise şehittir.” Sonra yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık, bugün gözün pek keskindir.” (Kaf, 50/22) Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Mutlaka sizler biri diğerine mutabık, halden hale geçeceksiniz.” âyetini okudu. (Peygamber) buyurdu ki: ‘Bir halden sonra bir diğer hale (geçeceksiniz.)” Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizin önünüzde çok büyük bir iş vardır. O büyük olan Allah’tan yardım dileyiniz”

Ebû Nuaym, Hilye, III, 190. Hadis daha önce Kaaf, 50/22. ayetin tefsiri yapılırken kayd edilmiş idi.

Bu hadis yaratıldığı günden, ölümden sonra diriltileceği zamana kadar insanın karşı karşıya kalacağı bütün halleri kapsamaktadır. Bu hallerin hepsi de zorluktan sonra bir diğer zorluktur. Önce hayat, sonra ölüm, sonra ölümden sonra diriliş, sonra da amellerin karşılıklarının verilmesi. Bu hallerin her birisinde bir takım zorluklar vardır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur:

“Sizden öncekilerin izinden karış be karış, kulaç be kulak gideceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girecek olsalar bile siz de şüphesiz ona gireceksiniz.”

“Ey Allah’ın Rasûlü, bunlar yahudilerle, hristiyanlar mıdır?” diye sordular. Peygamber:

“Başka kim olabilir ki?” diye buyurdu. Buhârî, III, 1274, VI, 2669; Müslim, IV, 2054; Müsned, II, 327, 511. III, 84, 89

Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir.

Müfessirlerin görüşlerine gelince; İkrime: Bir halden sonra bir diğer hale geçeceksiniz. Önceleri süt emerken sütten kesilecek, önceleri gençken yaşlı olacaksınız. Şair şöyle demiştir:

“İşte insan böyledir, eceli belli vakte kadar geciktirilecek olursa;

O bir hale geçer, ondan sonra da bir başka hal gelir.”

Mekhul’den şöyle dediği nakledilmiştir: Her yirmi senede bir daha önce olmadığınız bir hal ile karşılaşırsınız. el-Hasen dedi ki; Bir durumdan sonra bir başka durum ile karşı karşıya kalırsınız. Sıkıntıdan sonra bolluk, bolluktan sonra sıkıntı, fakirlikten sonra zenginlik, zenginlikten sonra fakirlik, hastalıktan sonra sağlık, sağlıktan sonra hastalık.,,

Said b. Cübeyr dedi ki: Bir mevkiden sonra bir diğer mevkiye geçeceksiniz. Bir takım insanlar dünyada iken aşağı mertebelerde idiler, âhirette yükseleceklerdir. Birtakım kimseler dünyada yüksek mertebede idiler, âhirette alçalacaklardır.

Bir diğer açıklamaya göre, bir mevkiden bir diğer mevkiye, bir halden bir diğer hale geçeceksiniz. Şöyle ki, doğru yol üzere salih olan bir kimsenin bu hali kendisini daha ileri derecede salih olmaya iter. Bozuk yolda olan bir kimsenin bu hali de onu daha ileri derecede fesada götürür. Çünkü herşey kendi şekli üzere cereyan eder, gider.

İbn Zeyd dedi ki: Sizler dünya halinden, âhiret haline geçeceksiniz

İbn Abbâs dedi ki: Zorlu ve dehşetli haller kastedilmiştir. Ölüm, sonra diriliş, sonra amellerin sunulması (arz.) Araplar oldukça zorlu ve sıkıntılı bir duruma düşen kimse hakkında: “Vekaa’ fi benâti tabaka, veihdâ benâti tabaka.” derler. Pek büyük ve zorlu musibet ve sıkıntıya; “Em tabak, veihdâ benâti tabaka.” denilir. Bunun aslı ise bir tür yılandır. Çünkü yılana yuvarlanması dolayısıyla; “Em tabak” Tabak gibi” denilir. Sözlükte “tabak” açıkladığımız gibi hal demektir. el-Akra b. Habis et-Temimi dedi ki:

“Ben zamanın iyi kötü her türlü halini denemiş bir kimseyim.

Onun bir hali beni bir başkasına sürüklemiştir.”

Bu durum alemin, hadis (sonradan yaratılmış) olduğuna ve yaratıcının varlığının isbatına dair en açık bir delildir. Hükema şöyle demiştir: Bugün bir halde, yarın bir başka halde olan bir varlığın tedbiri (işlerinin çekilip çevrilmesi)nin başkasına ait olduğu, bilinmelidir.

Ebû Bekr el-Verrak’a şöyle soruldu: Bu alemin bir yaratıcısının olduğunun delili nedir? O: Hallerin birinden diğerine geçirilmesidir. Kuvvetin azlığı, bünyenin zayıflığı, niyetin gerçekleştirilememesi, kararlılığın ortadan kaldırılmasıdır, diye cevap verdi.

“Etenâ tabak mine’n-nâsi ve tabak mine’l-cerâdi” “Bize insanlardan bir topluluk ve çekirgelerden bir topluluk geldi” denilir. el-Abbas’ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı överken söylediği:

“Sen sulbden rahime intikal edersin

Bir alem geçip gitti mi bir tabak (topluluk) ortaya çıkar.”

Beyitinde insanlardan bir nesli kastetmektedir.

Buna göre yeryüzünün “tıbâk”ı onun dolu olması demek olur. “Tabak” aynı zamanda iki omuru birbirinden ayıran ince bir kemiktir. “Medâ tabak mine’lleyli, vetabaka mine’n-nehâri” “Gecenin büyük bir bölümü ve gündüzün büyük bir bölümü geçti” denilir. “Tabak” lâfzı “atbak”ın çoğuludur. O halde bu lâfız müşterektir.

“Mutlaka sizler… geçeceksiniz” anlamındaki lâfız, nefse hitab olmak üzere, “be” harfi kesreli olarak: “Leterkebinne” ” (Ey nefs) mutlaka sen… geçeceksin” diye okunduğu gibi, diye “ye’: harfi ile de okunmuştur. “Leyerkebine” “Mutlaka insan… geçecektir” demek olur.

“An tabakin” Bir halden” lâfzı: “Tabakan” “Bir hale” lâfzının sıfatı olarak, nasb mahallindedir. Bu da: “Tabakan mucavezen litabak” Bir hali aşıp, bir diğer hale (geçeceksiniz) demektir. Yahutta: “Leterkebunne” “Mutlaka sizler… geçeceksiniz” lâfzındaki zamirinden hal (olarak nasbedilmiştir.) Yani onlar bir hali aşarak, bir diğer hale geçeceklerdir. Ya da insan yahut nefis -kıraatlere göre- bir hali geçip, bir diğer hale geçecektir, demek olur.

İnşikak 18

Ve dolunay halini almış aya,

Diyanet Vakfı
16, 17, 18, 19. Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki, halden hale geçersiniz.

Kurtubi Tefsiri
Nuru tamamlandığı zaman aya ki;

“Nuru tamamlandığı zaman aya.” Yani nuru kemale erip, en mükemmel hale geldiği zaman aya. el-Hasen dedi ki: Tam durgunlaşıp, nuru bir araya geldiği zaman demektir. İbn Abbâs: Tam kemale erdiği vakit, Katade: Tam yuvarlak olduğu vakit, diye açıklamışlardır. el-Ferrâ” dedi ki: Ayın nurunun tamamlanması, dolunay olduğu gecelerdeki doluluğu ve mükemmelliği demektir. (Ayet-i kerimedeki lâfzıyla) bir araya gelip, toplanmak demek olan: “El-Vesk”den “iftial” veznindedir. “Vesektuhu fetteseka” “Ben onu toplayıp, bir araya getirdim, o da toplandı” denilir. Tıpkı: “Veseltuhu fe’t-tesele” “Ben onu bitiştirdim, ekledim, o da bitişti, eklendi” demek gibi. “Emera fulânun muttesikun” “Filanın işleri doğruluk ve iyilik üzere toplanmış ve böylece düzene girmiştir” demektir. Bir şey ardı arkasına geldiği takdirde; “İtteseka’ş-şey’u” denilir.

İnşikak 17

Ve geceye ve onun toparladığına,

Diyanet Vakfı
16, 17, 18, 19. Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki, halden hale geçersiniz.

Kurtubi Tefsiri
Geceye ve onun kaplayıp topladığı şeylere,

“Geceye ve onun kaplayıp, topladığı şeylere!” Topladığı, içinde barındırıp, sardığı şeylere demektir. Asıl anlamı sultanın gazab etmesi, kızıp köpürmesi ile alakalıdır. Eğer yüce Allah rahmet ve lütfü ile kullarına bunu ihsan etmeseydi, kullar geceyi getiremezlerdi. Fakat o kullarına rahmeti ile tecelli ederek, o rahmeti ile onlara yumuşaklıkla davrandı, yaratıklar da bundan dolayı sükunet buldular, sonra da etrafa kaçışıp dağıldılar, sarılıp sarmalandılar ve içeri doğru çekildiler. Herkes kendi barınağına geri dönüp yalnızlık hissi ile onun dehşetinden sükunete erişti. İşte yüce Allah’ın şu âyeti -önceden de geçtiği üzere- bunu anlatmaktadır:

“Geceyi ve gündüzü sizin için kendisinde” yani geceleyin

“sükun bulasınız ve” gündüzün de

“lütfundan arayasınız diye yaratmış olması onun rahmetindendir.” (el-Kasas, 28/73) O halde gece, gündüzün işleri dolayısıyla etrafa yayılmış olanları bir araya getirir ve birbirine katar, barındırır. İşte İbn Abbâs, Mücahid, Mukâtil ve başkalarının açıklamalarının ifade ettiği anlam budur.

Dabi b. el-Haris el-Burcumi de şöyle demiştir:

“Ben ve sizler ve size duyulan özlem

Parmak uçlarının yakalayamadığı bir suyu avuçlayıp, elini kapatan kimseye benzeriz.”

Şair şunu söylemek istiyor: Nasıl ki eline su alıp, avucunu kapatan kimsenin elinde su diye bir şey kalmıyorsa, bu hususta da benim elime bir şey geçmiyor.

Gece; dağları, ağaçları, denizleri ve yeri örtüp bürüdüğü zaman, bütün bunlar onun için toplanıp bir araya gelmiş olacağından, onları kaplayıp, toplamış olur.

“El-vesak” “Kaplayıp, toplamak bir şeyi bir şeye katmak” anlamındadır. “Vesaktuhu, usikuhu, veskan” “Onu topladım, toplarım” denilir. Bir araya getirilmiş çok miktardaki buğdaya “vesk” denilmesi de buradan gelmektedir ki; altmış sa’dır. “Taamu musekun” “Bir araya getirilmiş, toplanmış yiyecek (buğday)” demektir. “İbilu mustevsikatun: Bir araya gelip, toplanmış develer” anlamındadır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Bizim; genç, güzel görünümlü, beş ve dört yaşında develerimiz vardır.

Ve bunlar bir aradadırlar. Keşke onları güdecek birisi bulunsa!”

İkrime dedi ki:

“Onun kaplayıp, topladığı şeyler” barınacağı yere doğru önüne katıp, götürdüğü herbir şey demektir. O halde “vesk” önüne katıp, kovalamak demektir. O bakımdan kovulup, uzaklaştırılmış deve. koyun ve merkeblere “vesika” denilmesi buradan gelmektedir. Şair şöyle demiştir:

“İz sürücünün davarların izlerini sürmesi gibi.”

İbn Abbâs’tan rivâyete göre;

“kaplayıp, topladığı şeyler” örtüp, kapattığı şeyler; ondan gelen başka bir rivâyete göre; taşıdığı şeyler demektir. Taşınan herbir şey hakkında; “Vesaktuhu” “Onu taşıdım” denilir.

Araplar: “Lâef’aluhu mâvesekat ıni’l-mâe” Gözüm su taşıdığı (gördüğü) sürece bu işi yapmam” derler. “Vesekati’n-nâkatu tusika veskan” “Dişi deve gebe kaldı ve rahmini suya karşı kapattı” denilir. Bu durumda olan deveye; “Nâkatun vâsikun” denilir. Çoğulu “Nuku visâk” …diye gelir. “Nâim” “Uyuyan” lâfzının çoğulunun; “Niyâm” şeklinde; “Sâhib” “Arkadaş” lâfzının çoğulunun; “Sihâb” diye gelmesi gibi. Bişr b. Ebi Hazım dedi ki:

“Onlara türkü çağırıp ayrılmadı yanlarından

Gebe develer gebe olmayanlardan ayırdedilinceye kadar.”

Çoğulu aynı şekilde “Mevâsik” diye de gelir.

“Evsaktu’l-baira” “Deveye yükünü yükledim” demektir. “Evsaktu’n-Nahle” “Hurma ağacının taşıdığı meyve yükü çok oldu” demektir.

Yeman, ed-Dahhak ve Mukâtil b. Süleyman: Taşıdığı karanlık, diye açıklamışlardır, Mukâtil dedi ki: Ya da taşıdığı yıldızlar, anlamındadır.

el-Kuşeyri dedi ki: “Taşımak”ın anlamı toplayıp, bir araya getirdiği şeyler demektir. Gece, karanlığı ile her şeyi örter. Bunları örtmesi halinde onları “vesk” etmiş olur. Böylece bu âyet, gece hepsini ihtiva etmiş olduğundan ötürü, bütün yaratılmışlara bir yemin olur. Yüce Allah’ın:

“Hayır! Yemin ederim ki gördüğünüz şeylere, görmediğiniz şeylere de.” (el-Hakka, 69/38-39) âyeti gibidir.

İbn Cübeyr dedi ki:

“Kaplayıp, topladığı şeyler,” onda işlenen ameller demektir. Yani (mü’minlerin) teheccüd ve seher vakitlerinde mağfiret dilemelerdir. Şair dedi ki:

“Bir gün bizi salih kimseler görürsün, kimi zaman da

Sen bizi oldukça kararlı, amel eden bir kimse gibi de görürsün.”

İnşikak 16

Hayır! Andolsun akşam kızıllığına,

Diyanet Vakfı
16, 17, 18, 19. Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki, halden hale geçersiniz.

Kurtubi Tefsiri
O halde (durum) öyle değildir. Andederim şafağa,

“O halde, öyle değildir” âyetindeki:

“Lâ”

“Değildir” lâfzı sıla (fazladan gelmiş ulama lâfzı)dır.

“Andederim şafağa” güneşin batışı esnasında görülen ve yatsı namazı vakti girinceye kadar devam eden kırmızılığa…

Abdullah b. el-Hakem, Yahya b. Yahya ve onların dışında pek çok sayıda bir kimse, Malik’ten şöyle dediğini nakletmektedir: Şafak batıdaki kırmızılıktır. Bu kırmızılık gittiği vakit, akşam namazının vakti çıkar ve yatsı namazı vacib olur.

İbn Vehb, rivâyetle dedi ki: Bana birden çok kişi Ali b. Ebî Tâlib, Muaz b. Cebel, Ubâde b. es-Sâmit, Şeddâd b. Evs ve Ebû Hüreyre’den naklen şunu haber verdiler: Şafak kırmızılıktır. Malik b. Enes de böyle demiştir. İbn Vehb’den başkaları, ashab-ı kiramdan Ömer, İbn Ömer, İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Enes, Ebû Katade, Câbir b. Abdullah ve İbn ez-Zübeyri; Tabiînden Said b. Cübeyr, İbnu’l-Müseyyeb, Tavus, Abdullah b. Dinar ve ez-Zührî’yi de zikretmektedirler. Fukahâdan el-Evzai, Malik, Şâfiî. Ebû Yusuf, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Ahmed ve İshak da böyle demişlerdir.

Bir görüşe göre de bu, beyazlık demektir. Bu açıklama da İbn Abbâs, yine Ebû Hüreyre, Ömer b. Abdu’l-Aziz. el-Evzaî ve kendisinden gelmiş iki rivâyetten birisinde Ebû Hanife’den rivâyet edilmiştir. Esed b. Amr, Ebû Hanife’nin bu görüşten vazgeçtiğini rivâyet etmiştir. Yine İbn Ömer’den rivâyet edildiğine göre, şafaktan kasıt beyazlıktır. Ancak tercih edilen birinci görüştür. Çünkü ashabın, tabiînin ve fukahanın çoğunluğu bu görüştedirler. Diğer taraftan Arap dilinin şahitleri de iştikak ile sünnet de bu görüşün doğruluğuna şahitlik etmektedir.

el-Ferrâ” dedi ki: Araplardan birisinin üzerinde boyalı bir elbise hakkında; “bu sanki şafağı andırmaktadır” dediğini duydum. Bu elbise de kırmızı renkte idi. İşte bu, şafağın kırmızılık anlamına geldiğine bir delildir. Şair de şöyle demiştir:

“Rengi kırmızı, tıpkı şafağın kırmızılığı gibidir.”

Bir başka şair ise şöyle demiştir

“Kalk ey delikanlı, elin ayağına dolaşmadan yardım et bana,

Zamana karşı; içi şafak (gibi kırmızı şarabla) dolmuş bir kase ile.”

Boyamak maksadıyla kullanılan kırmızı çamura (mağra’ya) da şafak denilir.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: Şafak; gecenin başlangıcından, yatsı vaktine yaklaşıncaya kadar, güneş ışıklarının geriye kalanlarına ve kırmızılığına verilen isimdir. el-Halil dedi ki: Şafak; güneşin batınımdan yatsı vaktine kadar görülen kırmızılıktır. Bu kırmızılık kayboldu mu, şafak kayboldu, denilir. Diğer taraftan, kelimenin asıl anlamının, bir şeyin ince oluşu ile alakalı olduğu da söylenmiştir. Mesela: “Şey’un şefiun” “İnceliği dolayısıyla birbirini tutmayan şey”: denilir. “Eşfeka aleyhi” “Ona şefkat gösterdi” yani ona karşı kalbi inceldi, yumuşadı demektir. “Şefkat” de “işfak”den isim olup, kalb inceliği demektir. Şafak da aynı şekildedir. Şair de şöyle demiştir:

“O benim hayatta kalmamı ister, bense şefkatim dolayısıyla ölümünü isterim.

Çünkü ölüm mahremlere gelen en iyi misafirdir.”

O halde “şafak”; güneş ışığının geriye kalan kısımları ve kırmızılığıdır. Sanki bu incelik, güneş ışığından geliyor gibidir. Hukema beyazlığın asla kaybolmadığını (batmadığını) iddia ederler. el-Halil dedi ki: Ben İskenderiye minaresine çıktım. Beyazlığı gözetledim, onun bir ufuktan bir başka ufuğa gidip geldiğini görmekle birlikte battığını görmedim. İbn Ebi Üveys dedi ki: Ben, bu beyazlığın, tan yeri ağarıncaya kadar devam ettiğini gördüm.

İlim adamlarımız dedi ki: Onun (beyazlığın) vakti sınırlandırılamadığından ötürü o nazar-ı itibara alınmaz.

Ebû Davud’un Sünen’inde en-Numan b. Beşir’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Aranızda yatsı namazının vaktini en iyi bileniniz benim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu namazı, ayın üç günlükken batışı vaktinde kılardı.

Ebû Davud, I, 114; İbn Hibban, Sahih, IV, 392; Hakim, Müstedrek, I, 30H; Tirmizi, I, 306; Nesâî, I, 364; Müsned, IV, 274; Tayalisi, Müsned, I, 108; Dârimi, I, 298; Darakutni, I, 269.

İşte bu bir sınırlandırmadır, bunun hükmü de ismin kapsadığı vaktin ilkine taalluk eder. Sizin bu iddianız birinci fecir (fecr-i kazib) ile çürütülür, denilemez. Çünkü bizlere göre; birinci fecir ile namaz olsun, imsak (oruç başlaması) olsun herhangi bir hüküm taalluk etmez. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); fecri, hem sözü, hem de fiili ile açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Fecir böyle demen değildir” -ellerini yukarı doğru kaldırdı- “fakat fecir böyle demendir” -deyip ellerini yaydı.

Az lafzi farklarla: Buhârî, VI, 2647; Müslim, 11, 768, 769, Ebû Davud, II, 303; Nesâî, IV. 148; İbn Mâce, 1541.

Buna dair açıklamalar el-Bakara Süresi’nde oruç âyetinde (2/187. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. O bakımdan tekrar etmenin anlamı yoktur.

Mücahid dedi ki: Şafak gündüzün tamamıdır. Çünkü yüce Allah:

“Geceye ve onun kaplayıp topladığı şeylere” diye buyurmuştur.

İkrime; gündüzün geri kalan bölümüdür, demiştir.

Yine şafak, bayağı şeylere verilen isimdir. Oldukça az bir bağış” denilir. el-Kümeyt şöyle demiştir:

“O bütün krallardan işleri daha şerefli ve güzel bir kraldır, elleri;

Dilenenler için az vermeksizin âdeta (sağılan süt gibi bağışlar) akıtmıştır.”

İnşikak 15

Hayır! Şüphesiz Rabbi onu görüyordu.

Diyanet Vakfı
Oysa gerçekten Rabbi onu görüyordu.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, şüphe yok ki Rabbi onu çok iyi görendi.

“Hayır!” Durum onun zannettiği gibi değildir. Aksine, o bize dönecektir.

“Şüphe yok ki Rabbi onu” kendisini yaratmadan önce

“çok iyi görendir” kendisine döneceğini bilendi.

Şöyle de açıklanmıştır: Hayır, yemin olsun o geri dönecektir. Sonra yeni bir ifade ile:

“Şüphe yok ki Rabbi onu” yarattığı günden ölümden sonra dirilteceği güne kadar çok iyi görendir.

Onun hakkında geçmişte takdir edilmiş bedbahtlığı ya da mutluluğu bilendir, diye de açıklanmıştır.

İnşikak 14

O, asla geri dönmeyeceğini sanmıştı.

Diyanet Vakfı
O hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sandı.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü o, asla dönmeyeceğini sanmıştı.

“Çünkü o asla dönmeyeceğini sanmıştı.” Asla ölümden sonra diriltilip, döndürüleceğini, hesaba çekileceğini, sonra sevab ya da ikab göreceğini zannetmiyordu.

“Hâra-yehuru” “Döndü, döner” denilir. Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Kişi ancak kayan bir yıldızın alevi ve saçtığı ışık gibidir.

Daha önce parlayan bir ışık iken, küle dönüşür.”

İkrime ile Davud b. Ebi Hind dedi ki: “Yehuru” Habeşçe bir kelime olup “döner” anlamındadır. Bununla birlikte her iki kelimenin (iki ayrı dilde) aynı şekilde uyum arzetmesi de mümkündür. Çünkü her iki (dilde bu) kelime türemiş kelimelerdendir. “El-hubzu’l-huvarâ” “Beyaz (has) undan yapılmış ekmek” tabiri de buradan gelmektedir. Çünkü rengi beyaza döner.

İbn Abbâs dedi ki: Ben: “Yehuru” “Döner” lâfzının ne demek olduğunu bilmiyordum. Nihayet bedevi bir kadının kızını çağırırken: “Huri” dediğini duydum. “Bana dön!” demek istiyordu. Buna göre Arapçada: “El-havr” “Dönüş, dönmek” demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in söylediği şu sözlerde de bu anlamdadır: “Allahumme inni euzubike mine’l-havri ba’de’l-kevri” “Allah’ım fazlalıktan sonra eksikliğe dönüşten Sana sığınırım.”

İbn Huzeyme, Sahih, IV, 138; Tirmizi, V, 497; Dârimi, II- 373; Nesâî, VIII, 272, 273; İbn Mace, II, 1279; Müsned, V, 82, 83; Tirmizi rivâyeti kayd ettikten sonra bu ibareyi şöylece açıklamaktadır: “Maksat imandan küfre, itaatten masiyete dönüştür. Yani içinde bulunulan halden daha eksik (aşağı) bir hale intikal kastedilmiştir.”

Allah’ın üzerimdeki lütuflarının azalmasından sana sığınırım, demektir. “Ha” harfi ötreli olarak; “El-huru” da böyledir. Nitekim misalde: “Hurun fi mehâratin” “Eksiklik içinde eksiklik” denilmiştir. Bu da, bir kişinin işinde bir gerileme olduğunu anlatmak için kullanılan bir darb-ı meseldir. Şair de şöyle demiştir:

“Çabuk çiğneyerek acele edip hemen yutuverdiler.

Fakat yenen şeyler geçip giderken başkalarının yergisi kalıcıdır.”

“el-huru” aynı zamanda; “Tehaneti’t-tâhinetu femâ ehârat şey’en” “Öğütücü öğüttü fakat geriye un namına bir şey vermedi” sözünden isimdir. Bu kelime aynı zamanda helâk olmak, helâk oluş anlamına da gelir. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Helâk edici bir kuyuda yürüyüp gitti de farkına varmadı.”

Ebû Ubeyde dedi ki: Buradaki olumsuzluk edatı olan; “Lâ” fazladan gelmiş olup, “helâk edici kuyu” anlamındadır. (Hadîs-i şerîfin son iki kelimesi): “Ba’de’l-kevni” “Varlıktan sonra… ” Müslim, II, 979; Tirmizi, V, 497. diye de rivâyet edilmiştir. İşin tamam olmasından sonra dağılmasından (Sana sığınırım) demek olur.

Mamer’e; “El-havru ba’de’l-kevni”

“Oluştan sonra helâk oluş” hakkında sorulmuş o da: o, el-Küntidir demiştir. Abdurrezzak kendisine el-künti ne demektir? diye sorunca, şu cevabı vermiştir: Kişi önceleri salih iken sonraları kötü bir adama dönüşür.

Ebû Amr dedi ki: Kişi yaşlanacak olursa ona; “künti” denilir. Sanki bu ifade: “Kuntu fi şebâbi kezâ” “Ben gençliğimde şu idim” sözüne nisbet edilmiş gibidir. Şair şöyle demiştir:

Ben artık küntî oldum ve âcin (hamur yoğurucu) oldum

Kişinin en kötü özellikleri ise “küntü” ve “âcin’dir.”

Kişi yaşlılıktan dolayı yere dayanarak ayağa kalkacak olursa: “Acine’r-raculu” “Adam hamur yoğurdu” denilir. İbnu’l-Arabî dedi ki: el-küntî” ben: “Kuntu şâben vekuntu şucâan” “Genç idim, kahraman idim” diyen kimseye denilir. “Kâne li male ve kuntu ehabbe ve kâne li hayle vekuntu erkebe.” “Benim malım vardı ve ben o malı bağışlıyor idim. Benim atlarım vardı, onlara biniyor idim” diyen kimseye “el-kânî” denilir.

İnşikak 13

Çünkü o, ailesi içinde sevinçliydi.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13. Kimin de kitabı arkasından verilirse, derhal yok olmayı isteyecek; alevli ateşe girecektir. Zira o, (dünyada) ailesi içinde (mal-mülk sebebiyle) şımarmıştı.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü o, ailesi arasında şımarıktı.

“Çünkü o” dünyada iken

“ailesi arasında şımarıktı.”

İbn Zeyd dedi ki: Yüce Allah, cennetlikleri dünyada iken korkmak, üzülmek, ağlamak ve endişeli olmakla nitelendirmiştir. Sonunda bunların yerine âhirette onlara pek büyük nimetleri ve sevinci ihsan edecektir. Arkasından yüce Allah’ın:

“Gerçekten biz daha önce ailelerimiz arasında (iken) korku içinde idik. Allah bize lütfetti de bizi semum (kavurucu ateş) azabından korudu.” (et-Tur, 52/26-27) âyetini okudu (ve devamla) dedi ki: Cehennem ehlini ise, dünya hayatında iken sevinç, gülmek ve nimetlerden yararlanmakla nitelendirerek:

“Çünkü o ailesi arasında şımarıktı” diye buyurdu.

İnşikak 12

Ve alevli ateşe girecektir.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13. Kimin de kitabı arkasından verilirse, derhal yok olmayı isteyecek; alevli ateşe girecektir. Zira o, (dünyada) ailesi içinde (mal-mülk sebebiyle) şımarmıştı.

Kurtubi Tefsiri
Ve alevli ateşi boylayacaktır.

“Ve alevli ateşi boylayacaktır.” Yani onun sıcağı ile kavruluncaya kadar ateşe girecektir.

İki el-Haremi Kıraat kitaplarında Haremi b. Abdullah b. Mekki, Haremî b. Umare b. Ebi Hafsa ve Haremi b. Yûnus el-Müeddeb b. Habib olmak üzere üç tane Haremî adlı kıraat aliminden söz edilmektedir. (Bk. Şemsu’d-Din İbnu’l-Cezerî, Gayetu’n-Nihaye fi Tabakati’l Kurrâ, Mısır 1351/1932, I, 203) ile İbn Amir ve el-Kisai “ye” harfini ötreli, “sad”ı üstün ve “Lam”ı şeddeli olarak; “Veyusallâ” “Atılır” diye okumuşlardır. Yüce Allah’ın: “Summe’l-cahimu salluhu”

“Sonra cehenneme ulaştırın onu.” (el-Hakka, 69/31) âyeti ile; “Veteslibuhu cahim”

“Ve cehenneme bir atılış (vardır).” (el-Vakıa, 56/94) âyetinde olduğu gibi. Diğerleri ise “sad” harfini üstün ve şeddesiz olarak;

“Veyeslâ: Boylayacaktır” diye, geçişsiz (müteaddi olmayan), lazım bir fiil olarak okumuşlardır.

Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmuştur: “İllâ men huve sâli’l-cehimi”

“Kendisi cehenneme girecek olan müstesna.” (es-Saffat, 37/163); “Yeslâ’n-nâra’l-kubrâ”

“O ki en büyük ateşe girecek.” (el-A’lâ, 87/12): “Summe innehum lesâlu’l-cehim”

“Sonra onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” (el-Mutaffifin, 83/16)

Eban’ın, Âsım ve Harice’den (onların), Nâfi’ ve İsmail el-Mekki’den (onların) İbn Kesîr’den rivâyet ettikleri üçüncü bir kıraat daha vardır ki, bu da “ye” harfi ötreli, “sad” sakin ve “lam” harfi şeddesiz ve fethalı olarak; “Veyuslâ”

“Girdirilir” şeklindedir. Nitekim;

“… gireceklerdir” (en-Nisa, 4/10) anlamındaki âyette “ye” harfini ötreli olarak; “Veseyuslevne” diye okunduğu gibi. el-Ğaşiye Sûresinde de; “kızgın bir ateşe gireceklerdir” anlamındaki âyette -te harfi üstün değil de ötreli olarak-; “Tuslâ nâran” diye de okunmuştur. Bunlar “Saliye” ile “Eslâ” şeklinde iki ayrı söyleyiştir. “Nezele” “İndi” ile; “Enzele” “İndirdi” buyrukları gibi.

İnşikak 11

O, yok oluşu çağıracaktır.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13. Kimin de kitabı arkasından verilirse, derhal yok olmayı isteyecek; alevli ateşe girecektir. Zira o, (dünyada) ailesi içinde (mal-mülk sebebiyle) şımarmıştı.

Kurtubi Tefsiri
O hemen ölümü çağıracaktır.

“O hemen ölümü çağıracaktır.” Vaveyla ey ölüm! diyerek ölümün gelmesini isteyecektir.

İnşikak 10

Kimin kitabı arkasından verilirse,

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13. Kimin de kitabı arkasından verilirse, derhal yok olmayı isteyecek; alevli ateşe girecektir. Zira o, (dünyada) ailesi içinde (mal-mülk sebebiyle) şımarmıştı.

Kurtubi Tefsiri
Kitabı arkasından verilecek kimseye gelince;

“Kitabı arkasından verilecek kimseye gelince” âyeti; Ebû Seleme’nin kardeşi Abdu’l-Esed oğlu Esved hakkında inmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Aynı zamanda bu âyet-i kerîme her mü’min ve kâfir hakkında umumidir.

İbn Abbâs dedi ki: Kitabını almak üzere sağ elini uzatacak, melek onu öyle bir çekecek ki, sağ elini yerinden koparacak. Kitabını sırtının arkasından sol eliyle alacaktır.

Katade ve Mukâtil de şöyle demişlerdir: Bu (çekiş ile) göğsünün kemiklerini ve (îman ) tahtasını sökecek, sonra eli girip sırtından çıkacak ve kitabını böylece alacaktır.

İnşikak 9

Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.

Diyanet Vakfı
Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.

Kurtubi Tefsiri
Ve o, ailesine sevinçli dönecektir.

“Ve o ailesine sevinçli dönecektir.” Cennette bulunan Huru’l-în’den eşlerine

“sevinçli” gözü aydın ve gıbta edilmeye değer bir halde

“dönecektir.”

Dünyadaki ailesine kurtuluşa erip, esenliğe kavuştuğuna dair onları haberdar etmek üzere dönecektir, diye de açıklanmıştır.

Birincisi Katade’nin görüşüdür. Yani o, Allah’ın kendisi için cennette hazırlamış olduğu ailesîne dönecektir.

Denildiğine göre; âyet-i kerîme Abdu’l-Esed oğlu Ebû Seleme hakkında inmiştir. O Mekke’den, Medine’ye hicret eden ilk kimsedir.

İnşikak 8

O, kolay bir hesaba çekilecektir.

Diyanet Vakfı
Kolay bir hesapla hesaba çekilecek;

Kurtubi Tefsiri
O kolay bir hesab ile hesaba çekilecek,

“Kitabı sağ eline verilecek kimse” mü’min olan kimsedir-,

“…ye gelince; o kolay bir hesab ile hesaba çekilecek.” Hesabında onunla münakaşa edilmeyecek.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Âişe (radıyallahü anha)’nın rivâyet ettiği hadiste de böyle buyurulmuştur. Dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Kıyâmet gününde (sıkı sıkıya) hesaba çekilen kimseye azâb edilir.” Ben:

“Ey Allah’ın Rasûlü” dedim. “Yüce Allah:

“Kitabı sağ eline verilecek kimseye gelince, o kolay bir hesab ile hesaba çekilecek” diye buyurmamış mıdır?” Peygamber şöyle buyurdu:

“Bu hesab o değildir. O hesabın arzedilmesidir. Kıyâmet gününde hesaba inceden inceye çekilen bir kimse azaba uğratılır.”

Bu hadisi Buhârî, Müslim ve Tirmizi rivâyet etmiş olup. Tirmizi hasen, sahih bir hadistir demiştir. Buhârî, 1- 51, V, 2394; Müslim, IV- 2204, 2205; Tirmizi, IV, 617, V, 435; Ebû Davud, III- 184; Müsned, VI, 47, 48, 91, 108, 127, 185, 206.

İnşikak 7

Kimin kitabı sağına verilirse,

Diyanet Vakfı
Kimin kitabı sağından verilirse,

Kurtubi Tefsiri
Kitabı sağ eline verilecek kimseye gelince;

Âyetin tefsiri için bak:8

İnşikak 6

Ey insan! Gerçekten sen, Rabbine doğru çabalayarak gidiyorsun, sonunda O’na varacaksın.

Diyanet Vakfı
Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabbine karşı çaba üstüne çaba göstermektesin; sonunda Ona varacaksın.

Kurtubi Tefsiri
Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp çabalayacaksın. Sonunda O’na kavuşacaksın.

“Ey insan! Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp, çabalayacaksın.” âyetinde

“insan” ile kastedilen insan cinsidir. Ey Âdemoğlu, demektir. Said de Katade’den böylece rivâyet etmiştir; Ey Âdemoğlu, senin çalışman hiç şüphesiz çok zayıftır. O bakımdan her kim çalışıp çabalamasının Allah’a itaat yolunda olmasını istiyorsa, bunu yapıversin; fakat ancak Allah’tan aldığı kuvvet ile bunu yapabilir.

“insan’ın” muayyen bir kimse olduğu da söylenmiştir. Mukâtil dedi ki: Bununla el-Esved b. Abdi’l-Esed’i kastetmektedir, Ubey b. Halefin kastedildiği de söylenir, bütün kâfirlerin kastedildiği de söylenir: Ey kâfir sen … çalışıp, çabalamaktasın.

Arap dilinde; “Kadh” Çalışıp, çabalamak”; amel etmek ve kazanmak demektir. İbn Mukbîl dedi ki:

“Zaman ancak iki defadır, onlardan birisinde

Ölürüm, diğerinde ise geçimimi arayarak çalışıp, çabalarım.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Güzel herbir yaşantının güleryüzlülüğü geçip gitti,

Ve ben hayat için çalışıp çabalamaya ve yorulup didinmeye kaldım.”

Burada; çalışmaya … kaldım, demektir.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöylece açıkladığını rivâyet etmektedir:

“Gerçekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp çabalamaktasın.” Yani kesin ve kaçınılmaz olarak O’na döneceksin.

“Sonunda O’na” yani Rabbine

“kavuşacaksın.”

Amelin ile karşılaşacaksın, diye de açıklanmıştır. el-Kutebi de şöylece açıklamıştır:

“Gerçekten sen… çalışıp çabalayacaksın.” Yani Rabbine kavuşuncaya kadar geçimin için çalışacak, yorulacak, didineceksin.

Burada; “El-mulâkihi; Karşılaşmak”, kavuşmak anlamındadır. Sen amelinle Rabbinin huzuruna çıkacaksın. Amel defterin ile karşılaşacaksın, diye de açıklanmıştır. Çünkü amel olup bitmiş olandır. Bundan dolayı da: “Kitabı sağ eline verilecek kimseye gelince” diye buyurulmuştur.

İnşikak 5

Ve Rabbine kulak verip hak ettiği gibi boyun eğdiği zaman,

Diyanet Vakfı
3, 4, 5. Yer dümdüz edildiği, içinde bulunanları atıp boşaldığı ve Rabbini dinleyip Ona hakkıyla itaata mecbur kılındığı vakit (insanoğlu yaptıkları ile karşılaşır).

Kurtubi Tefsiri
Rabbine itaatle boyun eğdiği zaman ki zaten ona layık olan da budur.

“Rabbine” Ölüleri bırakmak hususunda

“itaatle boyun eğdiği zaman -ki zaten Ona layık olan da budur.-” Yani ona yakışan, O’nun emrini dinleyip itaat etmektir.

“İzâ” “…Zaman” lâfzının cevabının hangisi olduğu hususunda farklı görüşler vardır.

el-Ferrâ”:

“İtaatle boyun eğdiği zaman” âyeti onun cevabıdır ve başına gelen “vav” zaiddir, demiştir. Aynı şekilde;

“Dışarıya bırakıp…” âyete da böyledir.

İbnu’l-Enbari dedi ki: Kimi müfessirler

“Gök yarılıp, çatladığı zaman” âyetinin cevabı

“itaatle boyun eğdiği zaman” âyeti olup, ‘Vav”ın fazladan geldiğini söylemiştir. Ancak bu bir yanlışlıktır. Çünkü Araplar bu şekilde “vav”ı ancak yüce Allah’ın:

“Nihayet oraya gelip, kapıları açılacağında” (ez-Zümer, 39/73) âyetinde olduğu gibi “Nihayet …dığı” ile ve yine yüce Allah’ın:

“Böylece ikisi de teslim olup, onu alnı üzere yıkınca Biz, ona … seslendik.” (es-Saffat, 37/103-104) âyetinde olduğu gibi; “Lemmâ”

“…dığında…” ile birlikte kullanılması halinde getirirler. “Vav” harfi ancak bu iki halde fazladan getirilir.

Cevabın, (başına) “fe” getirilmiş mukadder bir ifade olduğu da söylenmiştir. Şöyle buyurmuş gibidir:

“Gök yarılıp, çatladığı zaman” artık ey insan sen gerçekten … durmadan çalışıp, çabalamaktasın” diye buyurmuş gibidir.

Cevabın;

“Sonunda ona kavuşacaksın” âyetinin delil teşkil ettiği ifade olduğu da söylenmiştir. Yani gök yarılıp çatlayacağı vakit, insan da çalışıp çabalaması ile karşılaşmış olacaktır.

İfadede takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Yani: “Ey insan gerçekten sen Rabbine doğru durmadan çalışıp, çabalamaktasın. Sonunda Ona -gök yarılıp, çatladığı zaman- Ona kavuşacaksın.” Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

Yine ondan nakledildiğine göre, cevab:

“Kitabı sağ eline verilecek kimseye gelince” âyetidir. el-Kisai”nin görüşü de budur. Yani gök yarılıp, çatladığı vakit kitabı sağ eline verilecek olan kimsenin durumu şu olacaktır, demektir. Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Bu, bu hususta yapılmış en doğru ve en güzel açıklamadır.

Âyetin,

“gök yarılıp çatladığı zaman”ı hatırla! Anlamında olduğu da söylenmiştir. Muhataplar tarafından bilindiğinden ötürü cevabın hazfedildiği de söylenmiştir. Yani bu hususlar gerçekleşecek olursa, o zaman ölümden sonra dirilişi yalanlayan kimseler sapıklıklarını ve hüsranlarını da bilmiş olacaktır.

Bir görüşe göre de önce onlar kıyâmetin ne zaman kopacağına dair soru sormuşlar, onlara: Şartları (alametleri) ortaya çıktı mı kıyâmet olur ve o vakit sizler de onu yalanlamanızın akibetini (cezasını) görmüş olacaksınız, diye cevab verildi. Esasen Kur’ân-ı Kerîm, bir bölümünün diğerine delaleti bakımından tek bir âyet gibidir.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Gök yarılıp, çatladığı zaman” âyeti bir yemindir. Ancak Cumhûr (büyük çoğunluk) bunun bir kasem (yemin) olmayıp, haber olduğunu kabul ederek, onun görüşüne muhalefet etmiştir.

İnşikak 4

İçindekini dışarı atıp boşaldığı zaman,

Diyanet Vakfı
3, 4, 5. Yer dümdüz edildiği, içinde bulunanları atıp boşaldığı ve Rabbini dinleyip Ona hakkıyla itaata mecbur kılındığı vakit (insanoğlu yaptıkları ile karşılaşır).

Kurtubi Tefsiri
İçinde ne varsa dışarıya bırakıp bütünüyle boşaldığı;

“İçinde ne varsa dışarıya bırakıp bütünüyle boşaldığı”; ölülerini çıkartıp artık içinde onları barındırmadığı…

İbn Cübeyr dedi ki: İçinde bulunan ölüleri dışarı çıkartıp bırakacak ve üzerinde bulunan canlılardan da büsbütün boşaltılacaktır. Bir diğer açıklamaya göre, içinde bulunan hazine ve madenleri çıkartıp, onları boşaltacaktır. Yani içi büsbütün boşalacak, içinde hiçbir şey kalmayacaktır. Bu da işin ne kadar büyük olacağını haber vermektedir. Tıpkı gebe kadının zorluk esnasında içindekini düşürmesi gibi.

Bir başka açıklamaya göre, yer üzerinde bulunan dağlardan ve denizlerden ayrılmış olacaktır. Kendisine bırakılmış şeyleri bırakarak, koruması istenen şeyleri boşaltması diye de açıklanmıştır. Çünkü yüce Allah, diri ve ölü olsunlar kullarını yere emanet vermiş ve gerek ziraat, gerekse gıdaları itibariyle kendisine ait bu yurdun korunmasını ondan istemiştir.

İnşikak 3

Ve yeryüzü uzatılıp yayıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
3, 4, 5. Yer dümdüz edildiği, içinde bulunanları atıp boşaldığı ve Rabbini dinleyip Ona hakkıyla itaata mecbur kılındığı vakit (insanoğlu yaptıkları ile karşılaşır).

Kurtubi Tefsiri
Yer de alabildiğine uzatıldığı;

“Yer de alabildiğine uzatıldığı” yani dümdüz edilip yayıldığı ve dağları düzeltildiği… Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “(Yer) derinin uzatılması gibi uzatılır.” Hakim, Müstedrek, II, 416, IV, 534, 588; İbn Mace, II, 1365; Müsned, I, 375.

Çünkü deri uzatılacak olursa, ondaki her kıvrım ortadan kalkar ve dümdüz bir şekilde uzanır.

İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd dedi ki: Ayrıca onun düzlüğü arttırılır, genişliği şu kadar şu kadar olacaktır. Çünkü bütün yaratılmışlar hesab için onun üzerinde duracaktır. Öyle ki insanlardan herbirisinin ancak ayaklarını koyacak yer kadar, bir yeri olacaktır. Buna sebep ise üzerindeki yaratıklığın çokluğu olacaktır. Daha önce İbrahim Sûresi’nde (14/48. âyetin tefsirinde) yerin bir başkası ile değiştirileceğine ve yine İbn Abbâs’tan gelen ve daha önceden (en-Naziat, 79/14. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi bu arzın ismi da es-Sahire olacaktır.

İnşikak 2

Ve Rabbine kulak verip hak ettiği gibi boyun eğdiği zaman,

Diyanet Vakfı
1, 2. Gök yarıldığı, Rabbine kulak verip boyun eğecek hale getirildiği zaman,

Kurtubi Tefsiri
Ve Rabbine itaatle boyun eğdiği zaman -ki zaten ona layık olan da budur-;

“Ve Rabbine itaatle boyun eğdiği zaman -ki zaten ona layık olan da budur.-”

Yani gök Rabbine kulak verdiği zaman. Zaten onun kulak verip (itaatle) dinlemesi ona layık olandır. Bu anlamdaki açıklama İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarından da rivâyet edilmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisi şerifinde de bu anlamda kullanılmıştır: “Allah Kur’ân’ı teğanni ile okuyan bir peygambere kulak verdiği gibi, hiçbir şeye kulak verip dinlemiş değildir.” Buhârî, VI, 2743; Müslim, I, 743; Ebû Davud, II, 75: Nesâî, II, İ8O; Müsned, 11, 271.

Şair de şöyle demiştir:

“Kendisi sebebiyle anıldığım bir hayır işitecek olurlarsa sağırdırlar,

Şayet onların huzurunda benden kötülükle söz edilecek olursa o zaman kulak verirler.”

Yani dînlerler

Ka’neb b. Ümmi Sahib de şöyle demiştir:

“Eğer onlar şüpheyi gerektiren kötü bir şey işitecek olurlarsa, sevinçle onu uçururlar.

Fakat onlar iyi bir şey işitecek olurlarsa, hemen onu gömerler.”

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah, sema hakkında yarılıp çatlamak suretiyle kendi emrini dinlemeyi, gerçek bir hüküm olarak tesbit etmiştir.

ed-Dahhak: “Hukkat” “Ona layık olan da budur.” İtaat etti ve Rabbine itaat etmesi de O’na layık olandır, çünkü onu (semayı) yaratan O’dur, diye açıklamıştır. Nitekim “Fulânun mahkukun bikezâ” “Filana layık olan budur” denilir. Semanın itaat etmesi, Allah’ın kendisi hakkında irade buyurduğuna karşı çıkmaması demektir. İtaat edip, emrine uyacak şekilde semada hayatın yaratılacak olması da uzak bir ihtimal değildir. Katade dedi ki: Ona böyle yapmak yaraşır, demektir. Küseyyir’in şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Eğer hoşnutluk olursa, hoş geldi safa geldi.

Zaten nezdimizde onun hoşnutluğu ona yakışır, hatta çok da azdır.”

İnşikak 1

Gök yarıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
1, 2. Gök yarıldığı, Rabbine kulak verip boyun eğecek hale getirildiği zaman,

Kurtubi Tefsiri
Gök yarılıp, çatladığı zaman

“Gök yarılıp, çatladığı zaman.”

Çatlayıp, beyaz bulutları andıran bulutla yarıldığı zaman demektir. Ebû Salih, İbn Abbâs’tan böylece rivâyet etmiştir. Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Gök samanyolundan yarılıp çatlayacaktır. Yine o: Samanyolu göğün kapısıdır, demiştir.

Bu olay, kıyâmetin şart ve alametlerindendir.

Mutaffifin 36

Kâfirlere yaptıklarının karşılığı verildi mi?

Diyanet Vakfı
Kafirler yaptıklarının cezasını buldular mı! (Elbette buldular.)

Kurtubi Tefsiri
O kâfirlere işleyegeldiklerinin cezası verildi mi?

“Tahtlar üzerinde bakarlar, o kâfirlere İşleyegeldiklerinin cezası verildi mi?” Bu husus el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Cezası verildi mi?” âyetinin anlamı şudur: Bu kâfirlere böyle bir uygulama yapılmakla dünyada iken mü’minlere alay etmelerinin cezası verilmiş oldu mu?

Bir görüşe göre bu,

“bakarlar” âyeti ile alakalıdır. Yani onlar, kâfirlere yapageldiklerinin cezası verildi mi, diye bakarlar. Bu durumda;…mi'” takrir anlamında olur ve;

“bakarlar” anlamındaki fiil ile nasb konumunda olur.

Bir diğer görüşe göre, âyet i’rabtan mahalli olmayan bir istinafdır (sorudur). Bunun basma “demek” fiilinin takdir edildiği de söylenmiştir. Yani, mü’minlerin bazıları diğer bazısına:

“O kâfirlere… cezası verildi mi?” diyecek.

“Cezası verildi” fiili; Döndü, döner” fiilinden gelmektedir. Buna göre “sevab” kula işlediği amelin karadığında dönen şey denilmektedir. Hem hayır hem şer hakkında kullanılır.

Mutaffîfîn Sûresi (ve tefsiri) burada sona ermektedir. En iyi bilen Allah’tır.

Mutaffifin 35

Koltuklara yaslanarak bakarlar.

Diyanet Vakfı
Koltuklar üzerinde etrafa bakarlar.

Kurtubi Tefsiri
Tahtlar üzerinde bakarlar.

Âyetin tefsiri için bak:36

Mutaffifin 34

Bugün ise iman edenler kâfirlere güler.

Diyanet Vakfı
İşte o gün (ahirette) de iman edenler kafirlere gülerler.

Kurtubi Tefsiri
İşte bugün ise îman edenler, o kâfirlere gülerler.

“İşte bugün ise” yani işte kıyâmet günü olan bugün, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a

“îman edenler, o kâfirlere” kâfirler dünya hayatında iken kendilerine güldükleri gibi

“gülerler.”

Bunun bir benzeri de Müıninun Sûresi’nin sonlarında (23/109-111. âyetlerde) geçmiş bulunmaktadır.

İbnu’l-Mübarek şunu zikretmektedir: Bize Muhammed b. Beşşar, yüce Allah’ın:

“İşte bugün ise îman edenler, o kâfirlere gülerler” âyeti hakkında Katade’den şöyle dediğini haber vermiştir: Ka’b şöyle derdi: Cennet ile cehennem arasında birtakım pencereler vardır. Mü’min dünya hayalında kendisine düşman olan bir kimseyi görmek istediğinde bu pencerelerden birisinden bakar. Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede:

“Baktı ve onu cehennemin ortasında gördü.” (es-Saffat, 37/55) diye buyurmaktadır. (İbnu’l-Mübarek) dedi ki: Bize nakledildiğine göre o cehenneme bakacak ve birtakım kimselerin kafalarının kaynamakta olduğunu görecektir. Yine İbnu’l-Mübarek şöyle demiştir: Bize el-Kelbi, Ebû Salih’ten yüce Allah’ın:

“Allah onlarla alay eder.”(el-Bakara, 2/15) âyeti hakkında şöyle demiştir: Cehennemliklere onlar cehennemde iken: Çıkın denilecek, onlara ateşin kapıları açılacak. Cehennemin kapılarının açıldığını göreceklerinde dışarı çıkmak isteyerek oraya doğru gelecekler. Mü’minler ise koltukları üzerinde onlara bakacaklar. Nihayet cehennemin kapılarına varacaklarında kapıları yüzlerine kapanacak. Yüce Allah’ın:

“Allah onlarla alay eder” âyeti iste bunu anlatmaktadır.

Kapılar yüzlerine kapanacağı vakit mü’minler de onlara gülecektir. İşte yüce Allah’ın:

“İşte bugün ise îman edenler, o kâfirlere gülerler” âyeti da bunu anlatmaktadır.

Mutaffifin 33

Oysa onları gözetleyici olarak gönderilmemişlerdi.

Diyanet Vakfı
Halbuki onlar, müminleri denetleyici olarak gönderilmediler.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki onlar, bunların üzerine gözetleyiciler olarak gönderilmemişlerdi.

“Halbuki onlar, bunların” amelleri

“üzerine gözetleyiciler” hallerini gözetlemekle görevli kimseler

“olarak gönderilmemişlerdi.”

Mutaffifin 32

Onları gördüklerinde: “Bunlar gerçekten sapıtmış” derlerdi.

Diyanet Vakfı
Müminleri gördüklerinde: «Şüphesiz bunlar sapıtmış» derlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, bunları gördüklerinde de: “Şüphe yok ki bunlar sapmışlardır” derlerdi.

“Onlar, bunları gördüklerinde” yani bu kâfirler Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabını gördüklerinde

“şüphe yok ki bunlar” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a uymakla

“sapmışlardır, derlerdi.”

Mutaffifin 31

Ailelerine döndüklerinde eğlenerek dönerlerdi.

Diyanet Vakfı
Ailelerine döndüklerinde, (alaylarından dolayı) keyiflenerek dönerlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Ailelerine döndükleri vakit zevk duyarak dönerlerdi.

“Ailelerine” yani ailelerine, arkadaşlarına ve kendileri gibi olanların yanına

“döndükleri vakit zevk duyarak” yanı onların bu hallerinin şaşıma olduğunu belirterek

“dönerlerdi.” Bir diğer açıklamaya göre, gittikleri küfür yolunu beğenerek ve mü’minleri alıp eğlenerek (dönerlerdi), demektir.

İbnu’l-Ka’kâ’, Hafs, el-A’rec ve es-Sülemî “elif “siz olarak: Zevk duyarak” diye okumuşlardır. Diğerleri ise (“fe” harfinden sonra) “elif ile okumuşlardır. el-Ferrâ’ dedi ki: Bunlar iki ayrı söyleyiştir. Tamahkâr ve ihtiyatlı” kelimelerinde olduğu gibi. Daha önce ed-Duhan Sûresi’nde (44/27 âyeti açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

…..lâfzının

“Şımarık ve azgın” ‘in ise “nimet ve rahat içerisinde olan kimse” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Mutaffifin 30

Yanlarından geçtiklerinde kaş göz işareti yaparlardı.

Diyanet Vakfı
Onlarla karşılaştıklarında kaş göz hareketiyle alay ederlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yaparlardı.

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına gittiklerinde

“yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yaparlardı.” Biri diğerine kaş-göz işareti yapıyor, gözleriyle işarette bulunuyordu. Müslüman oldukları için onları ayıplıyor ve onları tenkid ediyorlardı, anlamında olduğu da söylenmiştir.

O şeyi elimle yokladım” denilir. Şair şöyle demiştir:

“Ben bir kavmin mızrağını elimle yokladım mı?

Onun boğumlarını kırar ya da düzelirlerdi.”

Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) secde etti mi: “Beni eliyle dürter, ben de ayaklarını kendime doğru çekerdim” demiştir. Buhârî, IT 150, 192, 405; Müslim, I, 3Ğ7; Nesâî, I, 102; Muvatta’, I, 117; Müsned, VI, 148. Bu hadis daha önce en-Nisa Sûresi ‘nde (4/43. âyetin tefsiri 26. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır, Ona gözümle işaret ettim” demektir.

Kusur” anlamında olduğu da söylenmiştir. Onu ayıpladı” denilir. Filanın hiçbir ayıbı yoktur” demektir.

Mukâtil dedi ki: Âyet-i kerîme Ali b. Ebî Tâlib ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelen bir grub müslüman hakkında inmiştir. Münafıklar onu ayıplamış, onlara gülmüş ve birbirlerine kaş-göz işareti yapmışlardı.

Mutaffifin 29

Suçlular, iman edenlere gülerlerdi,

Diyanet Vakfı
Şüphesiz günahkarlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki o günahkârlar îman edenlerden bir kısmına gülerlerdi.

“Şüphe yok ki o günahkârlar…” âyeti ile yüce Allah, dünyada kâfirlerin ruhlarının mü’minler ile birlikteki hallerini nitelendirmekte ve onların mü’minlerle alay ettiklerini belirtmektedir.

Kastedilenler, şirk ehlinden olan Kureyş’in elebaşılarıdır. Birtakım kimseler İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: Burada sözü edilenler el-Velid b. el-Muğîre, Ukbe b. Ebi Muayt, el-Aas b. Vail, el-Esved b. Abdi Yağus, el-Âs b. Hişam, Ebû Cehil ve en-Nadr b. el-Haris’tir. İşte bunlar:

“Îman edenlerden” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından Ammar, Habbab, Suheyb ve Bilal gibi olan

“bir kısmına” onlarla alay etmek üzere

“gülerlerdi.”

Mutaffifin 28

Yaklaştırılmış olanların içtiği bir pınar.

Diyanet Vakfı
(O Tesnim Allaha) Yakın olanların içecekleri bir kaynaktır.

Kurtubi Tefsiri
O, yakmlaştırılmiş olanların kendisinden içecekleri bir pınardır.

“O, yakınlaştırmış olanların kendisinden içecekleri, bir pınardır.” Yani ondan Adn cenneti sakinleri içeceklerdir. Bunlar cennetliklerin en faziletlileridirler ve bu şarabı katkısız içeceklerdir. Başkalarına ise katkılı olarak sunulacaktır.

“Bir pınar” medh (övgü) olmak üzere nasb edilmiştir. ez-Zeccâc dedi ki: Bu,

“Tesnîm”den hal olarak nasbedilmiştir. Teşnîm, marife bir kelime olup, bunun iştikakı (hangi kökten türediği) bilinmemektedir. Eğer bunu “senam: hörgüç”den müştak bir mastar kabul edecek olursak o takdirde “bir pınar” lâfzı nasbedilmiş olur, çünkü mef’ûlün bihdir. Yüce Allah’ın:

“Yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir… bir yetime” (el-Beled, 90/14-15) âyetinde(ki “yetim” anlamındaki lafızda) olduğu gibi. Bu el-Ferrâ”nın da görüşü olup, buna göre

“bir pınar” lâfzı, teşnîmden dolayı nasbedilmiştir. el-Ahfeş’e göre ise

“onlara… içirilecek” lâfzı ile nasbedilmıştir ki; bu da; onlara bir pınardan içirilir, demektir. el-Müberred’e göre ise övgü olmak üzere: Yani” takdiri ile nasbedilmiştir.

Mutaffifin 27

Karışımı Tesnîm’dendir,

Diyanet Vakfı
Karışımı Tesnimdendir.

Kurtubi Tefsiri
Onun katkısı “Tesnîm”dendir.

“Onun katkısı” yani bu katıksız şarabın katkısı

“Tesnîmdendir.” Tesnîm, onların üzerine yukardan dökülen bir şaraptır. Cennetteki Arapların en üstünüdür. Sözlükle ” Tesnîmin asıl anlamı yüksekliktir. Bu yukardan aşağı doğru akan bir su pınarıdır. Devenin hürgücü bedenine nisbetle üstün olduğundan dolayı hörgüce “senam” denilmesi de buradan geldiği gibi “kabirlerin Tesnîmi (deve hürgücü gibi tümsek yapılması)” tabiri de buradan gelmektedir.

Abdullah’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Tesnîm, cennette bir pınar olup mukarrebler katıksız olarak ondan içerler. Ashabu’l-Yemin’in bardaklarına ise Tesnîmden katılır ve içkileri daha da güzelleşir. İbn Abbâs yüce Allah’ın:

“Onun katkısı Tesnîmdendir” âyeti hakkında şöyle buyurmuştur; Bu yüce Allah’ın:

“Onlara gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiçbir kimse bilmez” (es-Secde, 32/17) diye buyurduğu şeyler arasında yer alır.

Tesnîmin yüce Allah’ın kudreti ile havada akan ve cennetliklerin kablarına alabilecekleri kadar su döken bir ırmak olduğu da söylenmiştir. Kabları doldu mu su tutulur ve ondan yere bir damla dahi düşmez. Ayrıca su almaya ihtiyaçları olmaz. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. İbn Zeyd de şöyle demiştir: Bize ulaştığına göre bu Arşın altından akan bir ırmaktır. el-Hasen’in mürsellerinde de böyle denilmektedir. Biz bunu daha önceden el-İnsan Sûresi’nde (76/15-18. âyetlerin tefsirinde) zikretmiş bulunuyoruz.

Mutaffifin 26

Mührü misktir. İşte yarışacaklar onda yarışsın.

Diyanet Vakfı
Onun içiminin sonunda misk kokusu vardır. İşte yarışanlar ancak onda yarışsınlar.

Kurtubi Tefsiri
Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, bunun için yarışsınlar.

“Ki onun mührü misktir.” Mücahid dedi ki: Son yudumu ona misk ile mühürlenir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlar o halis şarabı içeceklerinde ve bardaklarında bulunanlar bittiği takdirde, buna misk ile mühür vurulacaktır (bitirilecektir).

İbn Mes’ûd şöyle derdi: O şarabın sonunda misk tadını alacaklardır. Buna yakın bir açıklama Said b. Cübeyr ve İbrahim en-Nehaî’den nakledilmiştir. Onlar: Onun sonu, mührü, tadının sonu demektir. Bu da güzel bir açıklamadır. Çünkü genelde tortu içeceklerin sonunda bulunur. Yüce Allah, cennetliklerin içeceğinin sonundaki kokusunu misk kokusu olmakla nitelendirmiştir.

Mesrûk’tan, onun Abdullah’tan naklettiğine göre, Abdullah şöyle demiştir; Sonu mühürlü (anlamı verilen: el-mahtum): katılmış, karıştırılmış demektir.

Bunun mühürlenmiş ve iyiler tarafından mührü çözülünceye kadar herhangi bir kimsenin el sürmesi engellenmiş, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Ali, Alkame, Şakîk, ed-Dahhak, Tavus ve el-Kisai

“onun mührü” anlamındaki lâfzı, diye “hı” harfi ile “te” harfi -aralarında “elif bulunmak suretiyle üstün okumuşlardır.

Alkame dedi ki; Kadının, koku satıcısına: “Onun mührünü misk koy!” dediğini ve bu sözleriyle sonunu kastettiğini görmediniz mi?

“Mühür” ile Son, nihayet (mealde: mühür)” anlam itibariyle birbirine yakındır, ancak birincisi isim, ikincisi mastardır. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir; Sonda mühür olarak kullanılan çamur” demektir. Mücahid ve İbn Zeyd de böyle demişlerdir: O içkinin kabı, çamur yerine misk ile mühürlenmiştir. Bu açıklamayı el-Mehdevi nakletmiştir. el-Ferezdak şöyle demiştir:

“Ve ben mühür kapaklarını açmaya koyuldum.”

el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Ve ben onu üzerinde mühür olduğu halde çıkartıyordum.”

Üzerinde mühür basılmış bir çamur olduğu halde, demektir. Tıpkı: ‘in; Silkelenmiş” anlamında, ‘in; Kabzedilmiş” anlamında kullanılmasına belemektedir.

İbnu’l-Mübarek ve -lâfız İbn Vehb’in olmak üzere- İbn Vehb, Abdullah b. Mesud’dan yüce Allah’ın:

“Ki onun mührü misktir” âyetini onun karışımı misktir, yoksa sonuna vurulan mühür değildir, diye açıklamıştır. Nitekim sizden herhangi bir kadının: Onun hoş koku olarak karışımı şu ve şudur, dediğine dikkat etmiş olmalısınız. Burada maksat onun karışımının misk olacağıdır, (Devamla İbn Mes’ûd) dedi ki: Gümüş gibi beyaz bir içecektir. Son İçkilerini onunla bitirirler. Eğer dünya ehlinden herhangi bir kimse ona elini sokup, sonra çıkartacak olursa, onun o hoş kokusunu almayacak canlı hiçbir kimse kalmayacaktır.

Ubey b. Ka’b rivâyetle dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, mühürlü halis şarab nedir? diye sorulmuş o da: “Şarabın geriye kalan kısmıdır.” diye buyurmuştur.

Bir diğer açıklamaya göre bu şarab, kablarda mühürlüdür ve bu ırmaklarda akan şarabtan ayrıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“O halde yarışanlar bunun içîn” ve cennete dair anlattıklarımız için

“yarışsınlar.” İsteyenler, arzu edenler bunu arzulasınlar, demektir.

O şey hususunda bencillik gösterdim ve ona ulaşmasını eline geçmesini istemedim’ demektir.

Âyetteki “fe”nin, (……) anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani amel hususunda ellerini çabuk tutacak olanlar, haydi bu hususta ellerini çabuk tutsunlar. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“İşte çalışanlar böylesi için çalışsınlar.” (es-Sâffât, 37/61) âyetidir.

Mutaffifin 25

Mühürlü saf bir içecek sunulur onlara;

Diyanet Vakfı
Kendilerine mühürlü halis bir içki sunulur.

Kurtubi Tefsiri
Onlara mühürlü halis şarabtan içirilecek.

“Onlara mühürlü, halis” el-Ahfeş ve ez-Zeccâc’a göre; katkısı bulunmayan

“şarabtan içirilecek” ‘in “saf, katıksız şarab” olduğu söylenmiştir. es-Sıhak’ta da şöyle denilmektedir: Şarabın halis olanı” demektir. Anlam birdir. el-Halil dedi ki: Bu, şarabın en ileri derecesi ve en kalitelisidir. Mukâtil ve başkaları da şöyle demiştir: Katıksız, saf, beyaz, eski ve parlak şarap demektir. Hassan şöyle demiştir:

“el-Baris’te yanlarına gelen konuklara

Boğazdan rahat geçen, beyaz şarap katılmış,

Beradâ ırmağından içirirler.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Hem gençliğe ve onu anmaya yol yoktur

Benim için, rahatça akan, katıksız şarabtan daha çok canın çekeceği.”

Mutaffifin 24

Yüzlerinde nimetin parlaklığını tanırsın.

Diyanet Vakfı
Onların yüzünde nimetlerin sevincini görürsün.

Kurtubi Tefsiri
O nimetlerin güzelliğini yüzlerinde tanırsın.

“O nimetlerin güzelliğini” parlaklığını, tazeliğini ve aydınlığını

“yüzlerinde tanırsın.”

Bitki çiçek verip, dai uçları beyazlaşmaya başladığında: Bitki güzelleşti, alımlılaştı” denilir.

“Tanırsın” anlamındaki lâfız genel olarak “te” harfi üstün, “re” harfi kesrelî olarak; diye ve: Güzelliğini” lâfzı da nasb ile okunmuştur ki; ey Muhammed, sen tanırsın, demektir.

Ebû Cafer b. el-Ka’â, Yakub, Şeybe ve İbn Ebi İshak ise, meçhul bir fiil olarak “te” harfini ötreli, “re” harfini üstün: Tanınır” şeklinde; Güzelliği” lâfzı da merfû’ olarak okunmuştur. (Güzelliği tanınır, demek olur.)

Mutaffifin 23

Koltuklara yaslanarak bakarlar.

Diyanet Vakfı
Onlar orada koltuklar üzerinde etrafa bakarlar.

Kurtubi Tefsiri
Tahtlar üzerinde seyrederler.

“Tahtlar üzerinde” süslü çadırlar içerisindeki tahtlar üzerinde, Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu türlü bağış ve ihsanları

“seyrederler.” Bu açıklamayı İkrime, İbn Abbâs ve Mücahid yapmıştır. Mukâtil de şöyle demiştir; Onlar cehennem ehlini seyrederler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan: “Cehennemde düşmanlarını seyrederler” Âlûsî, Rûfıu’l-Meânt, XXX, 75’te Mukiitil’in açıklaması olarak diye açıkladığı da nakledilmiştir. Bunu el-Mehdevî zikretmiştir. Onun lütuf ve ihsanlarının tahtları üzerinde, onun zatına ve celaline bakarlar, diye de açıklanmıştır,

Mutaffifin 22

Şüphesiz iyiler nimet içindedir,

Diyanet Vakfı
İyiler kesinkes cennettedir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki o iyiler, nimetler İçindedirler.

“Şüphe yok ki o iyiler” sadakat ve itaat ehli olan kimseler

“nimetler içindedirler.” Yani onlara ihsan edilen nimetlere gark edileceklerdir.

Allah ona nimetler verdi, o da bu nimetlerden yararlandı” denilir. Nimet içinde bir kadın” ile aynı anlamdadır.

Yani iyi olan kimseler cennetlerde, nimetler içerisinde onlardan yararlanacaklardır.

Mutaffifin 21

Yaklaştırılmış olanlar ona tanıktır.

Diyanet Vakfı
O kitabı, Allaha yakın olanlar görür.

Kurtubi Tefsiri
Mukarreb olanlar, onu müşahede ederler.

“Mukarreb olanlar onu müşahede ederler.” Yani iyi kimselerin ameline her semadaki mukarreb melekler şahit olurlar.

Vehb ve İbn İshak dedi ki: Burada

“mukarreb olanlar” İsrafil (aleyhisselâm)’dır. Mü’min iyi bir amelde bulunduğu vakit melekler yerde güneşin nurunu andıran bir nûr ile semavatta parıldayan bir nuru bulunan sahife ile o amelini alıp yükseğe çıkarlar. Nihayet bu sahife İsrafil’e ulaştırıldığında o sahife mühürlenir ve üzerinde yazı yazılır. İşte yüce Allah’ın:

“Mukarreb olanlar onu müşahede ederler”, yani onların yazdıklarına şahitlik ederler, âyeti bunu anlatmaktadır.

Mutaffifin 20

Yazılı bir kitaptır,

Diyanet Vakfı
(O İlliyyundaki kitap) İçinde ameller kaydedilmiş bir kitaptır.

Kurtubi Tefsiri
O yazılmış bir kitaptır.

“O yazılmış bir kitabtır. Mukarreb olanlar onu müşahede ederler.”

Bir diğer görüşe göre;

“o yazılmış bir kitabtır” âyeti

“İlliyyîn”in açıklaması değildir. Aksine yüce Allah’ın:

“İlliyyîn…” âyeti ile ifade tamam olmakladır. Sonra yeni bir ifade başlangıcı olarak;

“o yazılmış bir kitabtır” diye buyurmuştur. Yani iyilerin kitabı yazılmış bir kitabtır. Bundan dolayı yüce Allah, “günahkarların kitabı”ndan sözederken “yazımdan tam aksi bir surette sözetmektedir. Bu açıklamayı el-Kuşeyri yapmıştır.

Rivâyet olunduğuna göre, melekler, kulun amelini alıp, yukarı çıkartırlar. (Melekler) onu karşılarlar. Yüce Allah’ın egemenliği altında bulunan dilediği bir yere kadar onu ulaştırdıklarında onlara şöyle vahyeder Siz Benim kullarımın bekçileri idiniz. Onun kalbinde ne olduğunu görüp gözeten ise Benim. O Benim için ihlâs ile amelde bulunmuştur. O bakımdan siz onu İlliyyîne yerleştiriniz. Ben ona mağfiret buyurdum. Yine melekler (böyle olmayan bir) kulun amelini alıp çıkartırlar. Allah’ın dilediği bir yere ulaştıklarında onu orada bırakırlar, Allah da onlara şunu vahyeder: Siz kullarımın üzerindeki bekçiler idiniz. Onun kalbinde olanı görüp gözeten de Bendim. O Bana ihlâs ile amel etmedi, o bakımdan onu Siccînde bırakınız.

Mutaffifin 19

İlliyyîn’in ne olduğunu sana ne bildirdi?

Diyanet Vakfı
İlliyyun nedir, bilir misin?

Kurtubi Tefsiri
“İlliyyîn”in ne olduğunu sana ne bildirdi?

Daha sonra yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“İlliyyînin ne olduğunu sana ne bildirdi?” Yani ey Muhammed, İlliyyînin nasıl bir şey olduğunu sana bildiren nedir? Bu Hz. Peygamber efendimizin üstün mertebesinin büyüklüğüne ve üstünlüğüne işaret olmak üzere sorulmuş bir sorudur. Daha sonra İlliyyîni ona açıklayarak şöyle buyurmaktadır;

Mutaffifin 18

Hayır! İyilerin kitabı mutlaka İlliyyîn’dedir.

Diyanet Vakfı
Hayır! Andolsun iyilerin kitabı İlliyyundadır.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! Şüphe yok ki iyilerin kitabı “İlliyyîn”dedir.

“Hayır! Şüphe yok ki iyilerin kitabı İlliyyîn’dedir.” âyetindeki

“Hayır” lâfzı

“gerçekten” anlamındadır. Vakıf (bir önceki âyet-i keri mede geçen):

“Yalanlayageldiğiniz” (17. âyet) lâfzı üzerindedir.

Şöyle de açıklanmıştır: Durum onların dedikleri gibi de değildir, zannettikleri gibi de değildir. Aksine onların kitabı

“Siccîyn”de, mü’minleri kitabı ise

“İlliyyîn”dedir.

Mukâtil şöyle demiştir: Hayır, yani onlar boylayacakları azaba îman etmiyorlar. Daha sonra yeni bir ifadeye başlayarak şöyle buyurmaktadır:

“Şüphe yok ki iyilerin kitabı…” mertebelerine göre “İlliyyîn”de yükseltilmiş olacaktır.

İbn Abbâs dedi ki: Cennette… demektir. Yine ondan; Onların amelleri semada Allah’ın Kitabındadır, diye açıkladığı nakledilmiştir.

ed-Dahhak, Mücahid ve Katade dedi ki: Bu mü’minlerin ruhlarının yer aldığı yedinci sema demektir. İbnul-Eclah. ed-Dahhak’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu Sidre-i Munteha’dır. Allah’ın emrinden olan herşey oraya kadar ulaşır, kendileri de bu Sıdreyi aşmazlar ve: Rabbim -o kulunu kendilerinden daha iyi bildiği halde- (bu) senin filan kulundur, derler. Yüce Allah’tan ona azaptan emin olduğuna dair olarak mühürlenmiş bir kitab gelir. İşte yute Allah’ın:

“Şüphe yok ki iyilerin kitabı İlliyyîndedir” âyeti bunu anlatmaktadır,

Ka’b el-Ahbardan şöyle dediği nakledilmiştir: Mü’minin ruhu, alındıktan sonra alsmp semaya yükseltilir. Semanın kapıları o ruha açılır, melekler o ruhu müjde ile karşılar. Sonra Arş’a ulaşıncaya kadar o ruh ile birlikte çıkarlar. Arşın altından onlara bir deri parçası çıkartılır. Onun üzerinde yazılır ve kıyâmet gününde hesaptan kurtulacağına dair ona bir mühür basılır buna mukarreb melekler de tanıklık ederler.

Yine Katade şöyle demiştir:

“İlliyyîndedir” yani Arşın sağ bacağı yanında, yedinci semadadır.

el-Bera b. Azib dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İlliyyîn, Arşın altında yedinci semadadır.” Süyûtî, ed-Durru’l-Mensur, VIII, 448 -Katadenin açıklaması olarak-

Yine İbn Abbâs’tan rivâyete göre o şöyle demiştir: İlliyyîn yeşii bir zebercetten bir levh (kara tahta) olup, Arş’a asılıdır. Onların amelleri buna yazılmıştır. el-Ferrâ” dedi ki: İlliyyîn, yükseklik üstüne yüksekliktir.

İlliyyînin en yüksek mekan olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre, bunun yüksekliği kat kattır. Âdeta sonu yok gibidir, denilmiştir. İşte vav ve nün ile çoğulunun gelmesi de bundandır. Taberi’nin açıklamasının anlamı budur.

el-Ferrâ” dedi ki: Bu çoğul suretinde meydana getirilmiş bir isimdir, bunun kendi lâfzından tekiü yoktur. Tıpkı: Yirmi” ile; Otuz” demeye benzer. Araplar bir çoğul yapıp, aynı yapıdan tekili de, tesniyesi de yoksa bu tür çoğulları müzekker ve müennes hallerinde de “nun” ile yaparlar. et-Taberi’nin açıklaması da bu anlamdadır.

ez-Zeccâc dedi ki: Bu ismin irabı çoğul irabı gibidir. Nitekim; Bu Kınnesrûn (ki’n-nesrin)dir” ve; Kınnesrini gördüm” demek de böyledir.

Yûnus en-Nahvî dedi ki: Bunun tekili; ile …diye gelir.

Ebû’l-Feth dedi ki; “İlliyyîn” kelimesi in çoğuludur. Bu çoğul “el-uluvv”den “fi’îl” veznine getirilmiş bir kelimedir. Aslında bunun diye gelmesi gerekirdi. Tıpkı yüksek odaya: denilmesi gibi. Çünkü bu kelime; ‘den gelmektedir, den “te” harfi hazfedilince bunun yerine “vav” ve “nun” ile çoğul yapıldı, tıpkı: Arzlar” demelerinde olduğu gibi.

Bir diğer görüşe göre

“İlliyyîn” meleklerin bir sıfatıdır. Mele-i a’la diye bilinenler, onlardır. Nitekim “filan kişi filanoğulları arasındadır” denilirken o onlardandır ve onların nezdindedir, demektir. İbn Ömer yoluyla rivâyet edilen hadisteki haberde belirtildiğine göre de Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz İlliyyîn ehli (İlliyyîn mertebesinde olanlar) cennete şöyle şöyle bir yerden bakarlar. İlliyyînden olan bir kimse yukarıdan baktı mı yüzünün aydınlığı dolayısıyla cennet de apaydınlık olur. Cennetlikler burada ne oluyor, derler, İlliyyîn ve ebrardan olan bir kimse, itaat ve sıdk ehli olan kimselere yukarıdan baktı, denilir.” İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, VII, 37 -Abdullah b. Amrın açıklaması olarak, aynı anlamda.-

Bir diğer haberde de şöyle denilmektedir: “Şüphesiz ki cennet ehli, İlliyyîn ehlini apaydınlık yıldızın, semanın ufkunda görülmesi gibi görürler.” Aynı manada kısmen İafzi farklarla: Ebû Davud, IV, 34; Müsned, III, 50, 61; Taberânî, Evsat, II, 217, VI, 132, XI, 184; Heysemî, Mecma’, IX, 54.

İşte bu

“İlliyyîn”in yüksekçe yerin ismi olduğunun delilidir.

Bazı kimseler İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“îlliyyîn” âyeti ile ilgili olarak şunları söylediğini rivâyet etmektedirler: Yüce Allah, onların amellerinin ve ruhlarının dördüncü semada olduğunu haber vermektedir.

Mutaffifin 17

Sonra onlara: “İşte yalanladığınız budur” denir.

Diyanet Vakfı
Sonra onlara: «İşte yalanlamış olduğunuz (cehennem) budur» denilir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra: “İşte bu, sizin yalanlayageldiğiniz şeydir” denilir.

“Sonra” onlara yani cehennemin bekçilerince;

“işte bu sizin” dünya hayatında iken Allah’ın rasûllerini

“yalanlayageldiğiniz şeydir, denilir.”

Mutaffifin 16

Sonra elbette cehenneme girerler.

Diyanet Vakfı
Sonra onlar cehenneme girerler.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.

“Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Oradan asla ayrılmayacaklar, orada sürekli kalacak, oradan hiç çıkmayacaklardır.

“Derileri piştikçe azâbı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz.” (en-Nisa, 4/56);

“Alevi yavaşladıkça Biz, onlara alevini arttırırız.” (el-îsra, 17/97) el-Cahim’in cehennem ateşinin dördüncü kapısı olduğu söylenir.

Mutaffifin 15

Hayır! O gün Rablerinden elbette perdelenirler.

Diyanet Vakfı
Hayır! Onlar şüphesiz o gün Rablerinden (Onu görmekten) mahrum kalmışlardır.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! Muhakkak ki onlar o günde Rabblerinden elbette perdelenmiş olacaklardır.

“Hayır! Muhakkak ki onlar” gerçekten kâfirler

“o günde” kıyâmet gününde

“Rabblerinden elbette perdelenmiş olacaklardır.”

“Hayır!” âyetinin red ve azar için olduğu da söylenmiştir. Yani durum onların dedikleri gibi değildir, aksine

“muhakkak ki onlar o günde Rabblerinden elbette perdelenmiş olacaklardır.”

ez-Zeecac dedi ki: Bu âyet-i kerimede yüce Allah’ın kıyâmet gününde görüleceğine dair delil vardır. Eğer durum böyle olmasaydı bu âyetin herhangi bir faydası olmazdı ve Rabblerinden perdelenmiş olmak suretiyle kâfirlerin mertebesinin aşağı olması sözkonusu olmazdı. Yüce Allah ayrıca:

“O günde yüzler var ki apaydınlıktır, Rabblerine bakıcıdırlar,” (el-Kıyame, 75/22-23) diye buyurmaktadır. Şanı yüce Allah, mü’minlerin kendisine bakacaklarını haber vermekte ve kâfirlerin O’nu görmekten yana perdelenmiş olacaklarını bildirmektedir.

Malik b. Enes, bu âyet-ı kerîme hakkında şöyle demiştir: Yüce Allah, düşmanlarını perdeleyip, onlar da O’nu göremeyince, dostlarına kendisini görsünler diye tecelli edecektir.

Şafii de şöyle demiştir: Gazab ile birtakım kimseleri perdelemesi, rıza ile birtakım kimselerin Onu göreceklerine delildir. Daha sonra şöyle demiştir: Allah’a yemin olsun ki eğer Muhammed b. İdris, âhirette Rabbini göreceğine kesin olarak, inanmazsa dünyada ona ibadet etmezdi.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Yüce Allah, dünya hayatında iken onları tevhidin nurunun gerisinde perdelediğinden ötürü, âhirette de kendi zatını görmekten yana onları perdeleyecektir.

Mücahid yüce Allah’ın: “Perdelenmiş olacaklardır” âyeti hakkında şöyle demiştir: Yani O’nun lütuf ve rahmetinden engellenmiş, alıkonulmuş olacaklardır.

Katade dedi ki: Yüce Allah, onlara rahmetiyle bakmayacaktır, onları temize çıkarmayacaktır ve onlar için çok acıklı bir azâb olacaktır, demektir.

Ancak birinci görüş, Cumhûr tarafından kabul edilmiş olup, onların Allah’ı görmekten yana perdelenmiş olacakları, bundan dolayı Onu göremeyecekleri demek olduğunu kabul etmişlerdir.

Mutaffifin 14

Hayır! Kazandıkları kalplerini paslandırdı.

Diyanet Vakfı
Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! Aksine onların kazandıkları kalplerini örtmüştür.

“Hayırl Aksine onların kazandıkları kalplerini örtmüştür” âyetindeki:

“Hayır!” red ve azardır. Yani o geçmişlerin masalları değildir. el-Hasen: Gerdekten

“onların… kalplerini Örtmüştür” anlamındadır, demiştir.

Bir açıklama da şöyledir: Tirmizi’de Ebû Hüreyre’den gelen rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kul bir günah işlediği’ takdirde onun kalbine siyah bir nokta konulur. Bu işten vazgeçer, Allah’tan mağfiret dileyip tevbe ederse, kalbi cilalanır. Eğer (tevbe ve istiğfar etmeyip) tekrar o günahı işlerse bu nokta daha da arttırılır. Ta ki kalbinin tamamını Örtünceye kadar. İşte yüce Allah’ın; “Hayır! Aksine onların kazandıkları kalplerini örtmüştür” âyetinde sözkonusu ettiği “er-Ra’n (Örtüp, bürümek)” budur.” (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizi, V, 434; İbn Hibban, Sahih, III, 210, VII, 27; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, VI, 110, 509.

Müfessirler de böyle demişlerdir: Bu, kalb kararıncaya kadar günah üstüne günah işlemektir, Mücahid dedi ki: Bu, bir günah işleyip günahın kalbini çepeçevre kuşattığı, sonra tekrar bir günah daha işleyip bu günahın da kalbini çepeçevre kuşattığı ve nihayet günahlar kalbini tamamıyla örtüp perdelediği kimsedir.

Mücahid dedi ki: Bu âyet el-Bakara Sûresi’nde yer alan:

“Hayır, kim bir kötülük işler ve günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa…” (el-Bakara, 2/81) âyeti gibidir. Buna yakın bir açıklama el-Ferrâ’dan nakledilmiştir. O şöyle demektedir: Yüce Allah, boylelerinin çokça masiyet ve günah işlediklerini ve bunun kalblerini çepeçevre kuşattığını anlatmaktadır. İşte kalplerin üzerinin perdelenmesi, örtülmesi budur.

Yine Mücahid’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kalb bir mağaraya benzer, deyip elini kaldırdı. Kul bir günah işledi mi kalb büzülür, dedi ve bir parmağını kapattı. Bir günah işledi mi yine içeri doğru çekilir, dedi ve diğer bir parmağını kapattı, sonunda bütün parmaklarını kapattı.., ve nihayet artık onun kalbine mühür basılır. (Mücahid devamla) dedi ki: Onlar (bizden önceki âlimler) işte “reyn (kalbin örtülmesi)”nin bu olduğu görüşünde idiler. Daha sonra:

“Hayır! Aksine onların kazandıkları kalblerini örtmüştür” âyetini okudu.

Bunun bir benzeri aynı şekilde Huzeyfe (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir.

Bekr b. Abdullah dedi ki: Kul, günah işledi mi kalbinde iğne batmış gibi bir iz olur. Sonra İkinci bir defa daha günah işledi mi aynı şey olur. Nihayet günahlar çoğaldı mı bu sefer kalp bir elek yahut bir kalbur gibi olur, hayır diye bir şeyin farkına varmaz ve o kalpte salâh diye bir şey sebat bulmaz.

Bu anlamda Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sabit olmuş haberler ışığında bu hususu daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/7. âyet, 4 ve 5. başlıklarda) açıklamış bulunuyoruz. O bakımdan bunları tekrarlamanın anlamı yoktur.

Abdu’l-Ğani b. Said, Mûsa b. Abdu’r-Rahmân’dan, o İbn Cüreyc’den, o Atâ’dan, o İbn Abbâs’tan ve yine (Abdu’l-Ğani), Mûsa (b. Abdurrahman)’dan, o Mukâtil ‘den, o ed-Dahhak’tan, o İbn Abbâs’tan bir şeyler rivâyet etmiş bulunuyor ki, bunun sıhhatini en iyi bilen Allah’tır. Bu rivâyette o şöyle demektedir: O iki baldır, bacak ve ayak üzerinde olan “er-rân” diye bilinen şeydir ve o savaşta giyilen şeydir. (Abdu’l-Ğani) dedi ki: Başkaları da şöyle demiştir: er-Rân kişinin kalbinden geçen duygudur. Ancak bunlar, sıhhati hakkında teminat verilemeyen rivâyetlerdendir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Genel olarak tefsir bilginleri ise bundan önce yapılmış olan açıklamaları benimsemiş bulunmaktadırlar. Dilbilginlerİ de bu açıklamayı kabul etmişlerdir. Nitekim şöyle denilir: Kişinin kalbine günahı baskın geldi, gelir” denilir. Ebû Ubeyde yüce Allah’ın:

“Hayır! Aksine onların kazandıkları kalblerini örtmüştür.” Yani kalblerine baskın, galib gelmiştir, demektir. Ebû Ubeyd dedi ki: Seni yenik düşüren ve sana üstün gelen herbir şey: Seni yenik düşürdü, ,sana galib geldi” diye ifade edilir. Şair de şöyle demiştir:

“Nice günah var ki, günahkârın kalbinin üstüne çıkıp galib gelmiştir,

o da kalbine üstün ve galib gelen günahtan tevbe etmiş de kalbi de cilâlanmıştır.”

Şarab aklına galib geldi (aklını örttü, onu sarhoş etti)” denilir. Uyuklama ona galib geldi, onu bürüdü” denilir.

Ömer (radıyallahü anh)’ın Cüheyneli Useyfi hakkında söylediği: Artık borçlar ona galib gelmiş (onun malını aşmış) bulunmaktadır” sözleri de bu kabildendir. Bu kişi çokça borç alan bir kimse idi.

Ebû Zübeyr’in şarabın etkisi ile sarhoş oluncaya kadar içki içmiş bir kimseyi anlatırken söylediği şu beyit de bu kabildendir:

“Sonra onu şarabın etkilediğini ve buna karşılık,

Korkarak onu etkisi altına almadığını gördü.”

Burada “şarabın onu etkilemesi” aklına ve kalbine galib gelmesi anlamındadır.

el-Umevi dedi ki: O kavmin davarları telef oldu ve oldukça güçsüz ve zayıf kaldı” tabiri, onlar davarları telef olup, güçsüz kalan kimselerdir, demektir. Buna sebep ise onların kendilerini yenik düşüren (çaresiz bırakan) bir hususla karşı karşıya kalıp buna katlanabilme gücünü bulamayışlarıdır,

Ebû Zeyd dedi ki: Bir kimse içinden çıkılamayacak kadar zor bir durum ile karşı karşıya kalıp, buna güç yetiremeyecek olursa bu halini anlatmak üzere: denilir.

Ebû Muaz en-Nahvi dedi ki: “Reyn” kalbin günahlardan ötürü kararması, “tab”‘ kalbe mühür vurulması demektir. Bu reynden daha ağırdır. îkfal (kilitlemek) ise tabdan daha ağırdır.

ez-Zeccâc dedi ki: Reyn ince bir bulut gibi kalbi örten pas gibi bir şeydir. “el-Ğayn” de onun gibidir. Kalbinin üzeri örtüldü” denilir. Yine “ğayn” birbirine sarmaş dolaş ağaçlar, demektir. Tekili …diye gelir ki yaprakları çok, dalları birbirine sarılmış yeşil ağaç anlamındadır. Bunun günahın kalbi çepeçevre kuşatması anlamına geldiğine dair el-Ferrâ’nın görüşü daha önceden geçmiş, bulunmaktadır.

es-Sa’lebi, İbn Abbâs’tan:

“Kazandıkları kalblerini örtmüştür” âyetini kalblerini Örtüp, kapatmıştır, diye açıkladığını zikretmektedir. Yüce Allah’ın izniyle ondan sahih olarak gelen rivâyet de budur.

Hamza, el-Kisai, el-Ameş, Ebû Bekr ve el-Mufaddal: Örtmüştür” lâfzını imale ile okumuştur. Çünkü burada fau’l-fiil (yani fiilin birinci harfi) “rc”dir. Aynul-fiil olan “elif” ise ‘ye’den kalb olmuştur. Bundan dolayı burada imale yapmak güzeldir. Fethalı okuyan ise aslına göre okumuştur. Çünkü feale” babından gelen fiillerde fau’l-fiil (birinci harf) üstündür. ölçtü, sattı” ve benzeri fiillerde olduğu gibi. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bunu tercih etmişlerdir.

Hafs, “Aksine” üzerinde vakıf yapar, sonra da: “Örtmüştür” diye okumaya başlar. Onun bu vakfı “lam” harfini açıkça beyan etmek içindir, yoksa susmak (sekle) için değildir.

Mutaffifin 13

Ayetlerimiz kendisine okunduğunda “Öncekilerin masalları” der.

Diyanet Vakfı
Böyle birine ayetlerimiz okununca «Eskilerin masalları» derdi.

Kurtubi Tefsiri
Ona karşı âyetlerimiz okunduğunda: “Evvelkilerin efsaneleridir” derdi.

“Ona karşı âyetlerimiz okunduğunda: ‘Evvelkilerin efsaneleridir’ derdi.”

“Okunduğunda” anlamındaki lâfzı, genel olarak iki “te” ile okunmuştur, Ebû Hayve, Ebû Simak, Eşheb el-Ukayli ve es-Sülemî ise (birinci :te” yerine) “ye” ile diye okumuşlardır (anlam değişmez).

“Evvelkilerin efsaneleri”; onların yazıp, allayıp pulladıkları sözleri ve batılları demektir. Efsaneler”in tekili ile şeklinde gelir. Daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Mutaffifin 12

Onu, ölçüsüz günahkârdan başkası yalanlamaz;

Diyanet Vakfı
Onu ancak hükümleri çiğneyen ve günaha dalan kimseler yalanlar.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki onu, haddi aşan ve çok günahkâr olan bir kimseden başkası yalanlamaz.

“Onlar ki, o din gününü” hesab, amellerin karşılığının verileceği (ceza) ve kulların arasında hüküm verileceği günü

“yalan sayarlar. Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr olan bir kimseden başkası yalanlamaz.” Günahkâr ve haktan sapan insanlarla olan ilişkilerinde onlara ve kendisine haksızlık yapan, Allah’ın emrini terketmek hususunda da çok günahkâr olan kimseden

“başkası yalanlamaz.”

Burada sözü edilen kimsenin el-Velid b. el-Muğire, Ebû Cehil ve benzerleri olduğu söylenmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Mutaffifin 11

Ki onlar ceza gününü yalanlarlar.

Diyanet Vakfı
Ki onlar, ceza gününü yalan sayarlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, o din gününü yalan sayarlar.

Âyetin tefsiri için bak:12

Mutaffifin 10

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun,

Diyanet Vakfı
O gün vay haline yalancıların!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

“Yalanlayanların o gün vay haline!” Kıyâmet gününde, yalanlayanlar için çok çetin haller ve azâb vardır, demektir. Daha sonra yüce Allah, durumlarını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

Mutaffifin 9

Yazılı bir kitaptır.

Diyanet Vakfı
(O günahkarların yazısı) Amellerin sayılıp yazıldığı bir kitaptır.

Kurtubi Tefsiri
O yazılmış bir kitaptır.

“O yazılmış bir kitaptır.” Yani elbise ve kumaşın üzerindeki desen gibi yazılmıştır, asla unutulmaz ve silinmez. Katade dedi ki: Yazılmış” demektir. Aralarına hiç kimse ilave edilmez ve onlardan kimse eksiltilmez” (demektir).

ed-Dahhak dedi ki:

“Yazılmış”; Himyerlilerin lehçesinde mühürlenmiş, sona erdirilmiş demektir.’in asıl anlamı “yazmak”tır. Şair şöyle demiştir:

“Benden uzak oluşunuza rağmen size suyun üzerinde yazı yazacağım,

Eğer suyun üzerinde yazı yazan birisi varsa.”

Yüce Allah’ın:

“Siccîn’in ne olduğunu sana ne bildirdi” âyetinde “Siccîn” lâfzının Arapça olmayan bir kelime olduğuna delalet eden bir husus yoktur. Tıpkı:

“Karia! Nedir o karia? Karia’nın ne olduğunu sana ne bildirdi?” (el-Karia, 101/1-3) âyetinde “Karia”nın Arapça olmadığına dair bir delil bulunmadığı gibi. Bilakis bu âyet “Siccîn’in durumunun azametine dikkat çekmek içindir. Yüce Allah’a hamdolsun ki, daha önceden kitabımızın Mukaddime’sinde “Kur’ân-i Kerîm’de Arap Dilinden Başka Kelime Var mıdır?” buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Mutaffifin 8

Siccîn’in ne olduğunu sana ne bildirdi?

Diyanet Vakfı
Siccin nedir, bilir misin?

Kurtubi Tefsiri
“Siccîn”in ne olduğunu sana ne bildirdi?

“Siccînin ne olduğunu sana ne bildirdi?” Yani ey Muhammed! Bu, senin de, senin kavminin de daha önce bildiğiniz şeylerden değildi.

Daha sonra bunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

Mutaffifin 7

Hayır! Günahkârların kitabı kesinlikle Siccîn’dedir.

Diyanet Vakfı
Doğrusu günahkarların yazısı, muhakkak Siccinde olmaktır.

Kurtubi Tefsiri
Sakının (bu işten)! Çünkü günahkârların kitabı muhakkak ki Siccîndedir.

“Sakının (bu işten)! Çünkü günahkarların kitabı muhakkak ki Siccîndedir.” âyeti ile İlgili olarak Arapçada otorite kimselerden bir kesim şöyle demiştir: Buradaki;

“Sakının!” bir red (bu işten vazgeçme emri) ve bir uyandır. Yani onların izlemekte oldukları ölçü ve tartıyı eksik yapmaları yahutta ahireti yalanlamaları hak değildir. (Bu tutum ve kanaatleri yanlıştır.) O bakımdan bu işten vazgeçsinler. O halde bu, bir red (vazgeçme emri) ve bir azardır. Daha sonra, yeni bir tümle olarak;

“Çünkü günahkarların kitabı” diye buyurmaktadır.

el-Hasen dedi ki:

“Sakının!” (anlamı verilen) lâfzı; “gerçek şu ki…” demektir. Bazı kimseler, İbn Abbâs’tan ‘sakının” âyetini: Siz tasdik etmiyor musunuz? diye açıkladığını rivâyet etmişlerdir. Bu açıklamaya göre vakıf;

“Âlemlerin Rabbi huzurunda” (6. âyet) âyeti üzerinde yapılır.

Mukâtil’in Tefsirinde: Günahkârların amelleri diye açıklanmıştır. Birtakım kimselerin rivâyetine göre de. İbn Abbâs şöyle demiştir: Günahkârların ruhları ve amelleri “muhakkak ki Siccindedir.”

İbn Ebi Necih, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet eder: “Siccîn” yedinci arzın altında bir kayadır. Bu kaya ters çevrilip, günahkârların kitabı onun altına bırakılır. Buna yakın bir açıklama İbn Abbâs, Katade, Said b. Cübeyr, Mukâtil ve Kab’dan rivâyet edilmiştir. Ka’b dedi ki: İblisin yanağı altında (bulunan) o taşın altında kâfirlerin ruhları bulunmaktadır. Yine Ka’b’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Siccin, yedinci arzın altında siyah bir kayadır. Onun üzerinde herbir şeytanın ismi yazılıdır, kâfirlerin canları orada bırakılır.

Said b. Cübeyr dedi ki: Siccîn, İblisin yanağının altıdır. Yahya b. Sellam dedi ki: Yerin altında siyah bir taş olup, orada kâfirlerin ruhları yazılır.

Atâ el-Horasanî de şöyle demiştir: Bu en alttaki yedinci arzdır. Orada İblis ve onun zürriyeti vardır.

İbn Abbâs’tan da şöyle dediği nakledilmiştir: Kâfirin ölümü yaklaştığında Allah’ın elçileri de onun yanına gelirler. Allah’ın ona olan buğzu ve kendilerinin de ona duydukları buğz dolayısıyla ölüm anı gelmeden önce canını daha erken de almazlar, sonraya da bırakamazlar. Ölüm anı geldiği vakit canını alırlar ve azâb meleklerine onu götürürler. Allah’ın dilediği kadarıyla ona kötü şeyler gösterirler. Sonra onu yedinci arza indirirler. Bu da Siccîndir ve İblisin saltanatının uzandığı son yerdir. Onun kitabını orada tesbR ederler.

Ka’b el-Ahbar’dan bu âyet-i kerîme hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Günahkar kimsenin ruhu kabzedildikten sonra semaya çıkartılır. Sema onu kabul etmek istemez, sonra ruhu yere indirilir, yer de onu kabul etmek isteme z; Ruhu yedi arza girer ve nihayet ruhu Siccîne kadar götürülür. Orası da iblisin yanağıdır. İblisin yanağının altından Siccînden onun için bir sahife çıkar, bu sahifeye bir yazı yazılır ve yine İblisin yanağı altına bırakılır,

el-Hasen dedi ki: Siccîn yedinci arzdadır.

Bir açıklamaya göre bu, yüce Allah’ın verdiği bir misal ve Allah’ın, kendilerine faydalı olacağını zannettikleri amellerini reddedeceğine dair bir işarettir.

Mücahid dedi ki: Anlam şudur: Onların amelleri yedinci arzın altında olup, amellerinden hiçbir şey yukarıya yükselmez (kabul edilmez.) Yine (Mücahid) dedi ki: Siccîn yedinci arzda bir kayadır.

Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) söyle buyurmuştur “Siccîn cehennemde üstü açık olan bir kuyudur.” el-Felak hakkında da: “O üstü örtülü bir kuyudur” demiştir, Taberi, Câııüu’l-Beyân, XXX, %, İbn Kesîr, Tefsir, IV, 486; Süyutî. ed-Durru’l-Mensur, VIII, 444.

Enes dedi ki: Siccîn en alt arzda bir yerdir. Yine Enes dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Siccîn yedinci arzın en aşağısıdır.” Deylemî, Firdeves, II, 337 (el-Berâ, b. Âzib’den); Süyûtî, ed-Durru’l-Mensur, VIII, 444 (İbn Abbâs’in sözü olarak).

İkrime dedi ki: Siccîn hüsran ve sapıklık demektir. Arapların değeri düşen kimseye: Onun ayağı aşağılık bir yere kaydı” demelerine benzer.

Ebû Ubeyde, el-Ahfeş ve ez-Zeccâc da şöyle demişlerdir:

“Muhakkak ki Siccîndedir.” Bir hapiste ve çok büyük bir darlık ve sıkıntı içerisindedir, demektir. Bu Hapsetmek”den “fi’il” vezninde bir kelimedir. Tıpkı Çok fasık” ve Çokça içki içen” demeye benzer. İbn Mukbil şöyle demiştir:

“Ve kahramanların birbirlerine tavsiye ettiği şekilde,

Miğferlere oldukça şiddetli darbeler indiren arkadaşlar.”

Yani onların kitabı (amel defterleri) bir hapistedir. Bu, onların konumlarının oldukça değersiz olduğuna bir delil olarak zikredilmiştir. Yahutta ondan yüz çevirmek ve uzak durmak, azarlamak ve hakir düşürmek mertebesindedir.

Lâfzın aslının “Siccîl” olup “lam’ın yerine “nun” kullanıldığı da söylenmiştir. Bu da daha önce geçmiş bulunmaktadır.

Zeyd b. Eslem dedi ki: Siccîn en aşağı arzdadır. Siccîl ise dünya semasındadır.

el-Kuşeyri dedi ki: Siccîn aşağılarda bir yerdir. Oraya bunların kitabı (amel defterleri) gömülür ve ortaya çıkmaz. Aksine hapsedilen kimse gibi o yerde kalmaya devam eder. Bu onların amellerinin kötülüğüne ve Allah’ın amellerini hakir kıldığına bir delildir. İşte bundan dolayı iyi kimselerin kitabı hakkında:

“Mukarreb olanlar onu müşahede ederler” (21. âyet) diye buyurmaktadır.

Mutaffifin 6

İnsanlar âlemlerin Rabbi için ayakta duracak.

Diyanet Vakfı
4, 5, 6. Onlar düşünmezler mi ki, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltilecekler! Öyle bir gün ki, insanlar o günde alemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır.

Kurtubi Tefsiri
O günde insanlar âlemlerin Rabbi huzurunda duracaklardır.

“O günde İnsanlar âlemlerin Rabbi huzurunda duracaklardır” âyetine dair açıklamalarımızı dön başlık halinde sunacağız:

1- Âlemlerin Rabbinin Huzuruna Kalkılacak Gün:

“O günde” âyetinde, amel eden hazfedilmiş bir fiildir. Buna da

“diriltileceklerini” lâfzı delil teşkil etmektedir. Yani onlar

“insanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracaktan günde” diriltileceklerdir. Bununla birlikte

“o büyük gün için” âyetindeki

“gün” lâfzından bedel olması da mümkündür -ki burada (fiile muzaf olduğunda nasb üzere) mebnidir- Cer konumunda olduğu da söylenmiştir. Çünkü mütemekkin olmayana (yani i’rabı lâfzı değil, takdiri olana) izafe edilmiştir. Zarf olarak nasb olduğu da söylenmiştir ki: anlamında olur. Filan kişinin çıkacağı güne kadar ikamet et” deyip, “gün” lâfzı nasbedilerek söylenebilir. Eğer bunu, isme izafe edecek olurlarsa, o vakit bunu cer ile telaffuz eder ve şöyle derler: Filanın çıkış gününe kadar ikamet et.”

İfadede takdim ve tehir olduğu ve ifadenin takdirinin: şüphesiz ki onlar, insanların âlemlerin Rabbi huzurunda kalkacakları bir gün olan, o büyük bir günde difiltileceklerdir” şeklindedir.

2- Eksik Ölçüp Tartanların Dikkat Etmeleri Gereken Husus:

Abdu’l-Melik b. Mervan’dan rivâyet edildiğine göre, bir bedevi ona şöyle demiş: Sen yüce Allah’ın eksik ölçüp tartanlar hakkında neler söylediklerini işitmiş bulunuyorsun, demek istemiştir. O bu sözleriyle, eksik ölçüp tartanlara, duyduğun o büyük tehdit yapılmış bulunmaktadır. Sense müslümanların mallarını ölçmeksizin ve tartmaksızın alıp durmaktasın. Ya kendin hakkında (ne ile karşılaşacağını) zan ediyorsun?

Bu şekildeki bir reddedici (inkari) ifade ve hayret edici üslub “zan” lâfzı, günün “büyüklük” ile nitelendirilmesi, insanların o günde Allah’ın huzurunda zilletle boyun eğmişler olarak kalkacaklarının belirtilmesi, yüce Allah’ın zatını “âlemlerin Rabbi” olmakla nitelendirmesi, böyle bir günahın büyüklüğünü, eksik ölçüp tartmaktaki vebalin azametini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu şekilde haksızlık yapan ve adalet ile ölçüp tartmayı terkeden, eşitlik ve adaleti bütün alıp verdiklerinde, hatta söz ve davranışlarında uygulamayan kimselerin vebalinin, ne kadar büyük olduğunu çok beliğ bir şekilde açıklamaktadır.

3- “O Büyük Gün”ün Azameti:

İbn Ömer;

“Ölçü ve tartıları eksik yapanların vay haline!” (1. âyet) âyetini; “O günde İnsanlar âlemlerin Rabbi huzurunda duracaklardır” âyetine varıncaya kadar okudu ve yere yıkılıncaya kadar ağladı. Ondan sonrasını okumaktan vazgeçti, sonra şunları söyledi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “İnsanların âlemlerin Rabbinin huzuruna kalkacakları o günde, süresi elli bin yıl olan o günde, kimisinin teri topuklarına kadar, kimisinin dizkapaklarına kadar, kimisinin teri de kasıklarına kadar, kimisinin göğsüne kadar, kimisinin kulaklarına kadar ulaşacaktır. Hatta kimileri kurbağanın (suda) kaybolduğu gibi vücudundan sızan terler içerisinde kaybolacaktır.”

Ukbe b. Âmirden yakın bir rivâyet: Taberâni, Kebir, XVII, 306.

Kimileri İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir Üçyüz yıl kadar ayakta duracaklardır. Fakat bugün mü’minlere bir farz namazı kılacakları süre kadar kolaylaştırılacaktır.

Abdullah b. Ömer’den rivâyet edildiğine göre o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “(İnsanlar) gölge altında bin yıl ayakta kalacaklardır.”

Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VIII, 442 -Abdullah b. Amr’dan az farkla-

Malik, Nafi’den o İbn Ömer’den rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanların âlemlerin Rabbi huzuruna gelip ayakta duracakları günde, onlardan birisi kulaklarının ortalarına kadar ulaşan, vücudundan sızan ter içerisinde ayakta duracaktır.” Buhârî, IV, 1H64, V, 2393; Müslim, IV, 2195, 2196; Tirmizî, IV, 615; İbn Mace, II, 1430; Müsned, II, 13, 19, 105, 125.

Yine ondan rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Yüzyıl ayakta duracaklardır” diye buyurmuştur.

Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Beşir el-Gıfari’ye şöyle dedi: “insanların âlemlerin Rabbi huzurunda ayakta duracaklar ve süresi üçyüz yıl kadar olan bir günde ne yapacaksın? O günde kendilerine ne bir haber gelecektir, ne bugünde onlara bir emir verilecektir.” Beşin Allah’tan yardım dileriz, diye cevab vermiştir. İbn Kesîr, IV, 485; Süyutî, ed-Dürru’l-Mensur, VII, 443

Derim ki: Biz bu hadisi Ebû Said el-Hudri’den, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan diye (Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem-‘e ulaşan) merfu bir hadis olarak zikretmiş bulunuyoruz: “Bugün mü’min için öyle hafifletilecektir ki, dünyada iken kıldığı farz bir namazdan bile onun için daha hafif olacaktır.” Bu hadisi:

“İsteyen biri inecek azâbı istedi” (el-Mearic, 70/1) âyetini açıklarken (70/4. âyetin tefsirinde) zikretmiş bulunuyoruz. İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmiştir: Mü’mine bir farz namaz süresi kadar kısa gelecektir.

Yine denildiğine göre, mü’min için bu şekilde durmak, güneşin zeval bulması gibi olacaktır. Buna yüce Allah’ın Kitabından delil, onun şu âyetidir;

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın velilerine hiçbir korku yoktur. Onlar kederlenecek de değillerdir.” (Yûnus, 10/62) Sonra onların niteliklerini belirterek;

“Onlar îman edip takvalı davrananlardır” (Yûnus, 10/63) diye buyurmaktadır. Lütfuyla, keremiyle. cömertlik ve minnetiyle Allah, bizi de onlardan kılsın. Amin.

Burada

“insanlar” ile Cebrâîl (aleyhisselâm)’ın âlemlerin Rabbi huzuruna gelip duracağının kastedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır. Ancak böyle olması uzak bir ihtimaldir. Buna sebep bu hususa dair zikretmiş olduğumuz haberlerdir, bu haberler sahih ve sabittir. Müslim’in ve Buhari’nin Sahihleri ile Tırmizide yer alan İbn Ömer’in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği şu hadis bu hususta yeterli bir delildir:

“O günde insanlar âlemlerin Rabbi huzurunda duracaklardır” âyeti hakkında buyurdu ki; “Onlardan herhangi birisi kulaklarının ortalarına kadar varan bedeninden sızan ter içerisinde ayakta duracaktır.” Bu nottan iki önceki nota bakınız.

Bir diğer görüşe göre bu ayağa kalkış, onların kabirlerinden kalkacakları gündür. Ahirette dünyada kullarının hakları ile (huzurunda duracaklardır), diye de açıklanmıştır. Yezid er-Rişk dedi ki: Onlar onun huzurunda hüküm vermesi için ayakta duracaklardır.

4- İnsanların, Allah’ın ve Diğerlerinin Önünde Kalkmaları:

Şanı yüce âlemlerin Rabbi Allah için ayakta durmak, O’nun azametine ve hakkına nisbetle çok basit ve önemsiz bir şeydir. İnsanların birbirleri için ayakta Burmaya gelince, ilim adamları bu hususta farklı görüşlere sahiptir. Kimisi bunu câiz kabul ederken, kimisi câiz kabul etmemiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre, o Cafer b. Ebi Talib için ayağa kalkmış ve onunla kucaklaşmıştır. Talha da Ka’b b. Malik’in tevbesi kabul edildiği günü Ka’b için ayağa kalkmıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Sa’d b. Muaz yanına gelince ensara: “Efendiniz için ayağa kalkınız” dediği bilinmektedir Buhârî, III, 1107, IV, 1511, V, 2310; Müslim, III, İ3H3; Ebû Davud, IV, 355; Müsned, III, 22,71, VI, 141. Yine o şöyle buyurmuştur: “Her kim insanların önünde ayağa kalkmalarından memnun olur ise, cehennemdeki yerine hazırlansın.” Tirmizi, V, 90; Ebû Davud, IV, 358; Müsned, IV, 93, 100.

Bu, kişinin hali ve niyeti ile alâkalıdır, Eğer böyle bir beklenti içerisinde olur ve kendisinin buna layık olduğuna inanırsa bu yasaktır. Şayet güler yüzlülük ve hakkı gözetmek maksadıyla olursa, o vakit caizdir. Özellikle yolculuktan gelmek ve buna benzer sebepler de varsa. Buna dair bazı açıklamalar daha önce Yusuf Sûresi’nin sonlarında (12/100. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mutaffifin 5

O büyük günde,

Diyanet Vakfı
4, 5, 6. Onlar düşünmezler mi ki, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltilecekler! Öyle bir gün ki, insanlar o günde alemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Büyük bir gün için?

“…Zan dahi etmiyorlar mı?” âyeti ile onların eksik ölçüp, tartma cesaretini göstermeleri dolayısıyla, hallerinin çok dehşetli olduğuna dikkat çekilerek, bu durumları reddedilmekte ve hayret edilecek bir halleri bulunduğu anlatılmak istenmektedir. Sanki onlar eksik ölçüp tartmayı hatırlarına getirmiyorlar ve

“tekrar diriltileceklerini” ve yaptıklarından dolayı sorgulanacaklarını tahmin dahi etmiyorlarmış gibi. Burada

“zan” yakın anlamındadır. Yani bunlar … inanmıyorlar. Eğer inanmış olsalardı ölçü ve tartıyı eksik yapmazlardı.

“Zan”ın burada tereddüt anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani eğer onlar öldükten sonra kesin olarak inanmıyor iseler, niye bu hususta en azından bir zanda dahi bulunmuyorlar? Ta ki bu hususta iyice düşünüp onun hakkında araştırsınlar ve (hiç olmazsa) “büyük bir gün için” hali büyük bir gün olan kıyâmet günü için, daha ihtiyatlı olanı, gereğini yerine getirsinler.

Mutaffifin 4

Bunlar, büyük bir günde diriltileceklerini sanmıyorlar mı?

Diyanet Vakfı
4, 5, 6. Onlar düşünmezler mi ki, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltilecekler! Öyle bir gün ki, insanlar o günde alemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Bu kimseler muhakkak tekrar diriltileceklerini zan dahi etmiyorlar mı;

Âyetin tefsiri için bak:5

Mutaffifin 3

Ama onlara tarttıklarında eksik bırakanlar.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekarlara yazıklar olsun!

Kurtubi Tefsiri
Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler.

“Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler.” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

5- Âyetin. Lafzî Terkibi ile İlgili Açıklamalar:

“Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” âyeti: demektir. (Mealde olduğu gibi). Burada “lam” harfi hazfedilmiş, doğrudan fiil teaddi ederek (geçiş yaparak) zamiri nasbetmiştir. “Sana öğüt verdim’: anlamında ile demek ve “bu işi sana emrettim” anlamında; ile demeye benzer. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve el-Ferrâ” yapmıştır.

el-Ferrâ” dedi ki: Ben, bedevi bir Arap kadını şöyle derken dinledim; İnsanlar Arafat’tan indiklerinde bizler tacire gideriz, o da bize gelecek hac mevsimine kadar kile ile (ölçerek) bir müd ve iki müd satar.” Bu türlü ifade kullanmak, Hicazlılar ile onlara komşu olan Kayslıların tabirlerindendir.

ez-Zeccâc dedi ki: Ölçü ile verdiklerinde” lâfzı ile; Tartı ile verdiklerinde” buyrukları üzerinde Onlara” zamirini de bitiştirmeden vakıf yapmak câiz değildir. (ez-Zeccâc) dedi ki: Kimileri bu zamiri tekid kabul etmekte ve dolayısı ile bu lâfızlar (fiiller) üzerinde vakıf yapmayı câiz kabul etmektedir. Ancak tercih edilen birinci görüştür. Çünkü bu kelime (zamir ile birlikte) tek bir kelimedir. el-Kisai’nin görüşü de budur.

Ebû Ubeyd dedi ki: Îsa b. Ömer bunları iki ayrı kelime kabul ediyor ve:

“Ölçü ile verdiklerinde” ile;

“Tartı ile verdiklerinde” lâfızları üzerinde vakıf yapar sonra da: Onlar, eksik verirler” diye okumaya başlardı, (Ebû Ubeyd) dedi ki: Hamza’nın kıraatinin de böyle olduğunu zannediyorum.

Ebû Ubeyd (devamia) dedi ki: Ancak tercih edilen görüş, iki sebeb dolayısıyla bunların tek bir kelime olmasıdır. Birinci sebeb hattır. Onlar bunu (fiilleri savundukları görüşe göre “elif” ile yazılması gerektiği halde) “elif’siz yazmışlardır. Eğer bunlar dedikleri gibi zamire bitişik fiiller olmasaydı “elif” ile: ile diye yazılmaları gerekirdi. İkinci sebeb ise Sana ölçerek verdim” ve: Sana tartarak verdim” denilir. Bu da: ve ile aynı anlamdadır ve bu da Arapça (açıkça anlaşılan) bir ifade tarzıdır. Nitekim “senin için avladım” anlamında ile denildiği gibi, “senin için kazandım” anlamında; denilir. Sana teşekkür ettim”; Sana öğüt verdim” vb. tabirler de bu şekildedir.

“Eksik verirler” demektir. Araplar: Terazide eksik tarttım” dedikleri gibi, (hemzesiz olarak); da derler. Onlara” lâfzı genelin okuyuşuna göre nasb konumundadır ve insanlara aittir. İfade: insanlara “ölçü ile yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler” takdirindedir.

Bu da iki şekilde açıklanır. Birincisine göre: Onlara Ölçerek yahut onlara tartarak verdiklerinde” maksadı ile kullanılmış olup, cer harfi hazfedilmiş ve fiil zamire bitiştirilmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

“Ben senin için mantar ve iri taneli mantar topladım

Ve ,sana küçük mantarları (toplamayı) yasakladım.”

Şair burada (beyitin ikinci kelimesinde cer harfi ile): Senin için topladım” demek işlemiştir.

İkinci açıklama şekline göre, muzaf hazfedilmiş ve muzafun ileyh onun yerine getirilmiştir. Muzaf burada “ölçülen ve tartılan şey” anlamındaki; kelimeleridir.

İbn Abbâs (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Sizler ey acemler topluluğu, iki işin başına getirilmiş bulunuyorsunuz ki, sizden öncekiler bu iki ey sebebiyle helâk oldular: Ölçü ve tartı işi.

Özellikle acemleri (Arap olmayanları) zikretmiş olması, ölçme ve tartma işini birlikte yapmaları ve Haremeynde (Mekke ve Medine bölgelerinde) dağınık halde bulunmaları idi. Mekkeliler (yalnız) tartarak, Medineliler ise ölçerek alışveriş yapıyorlardı.

İkinci okuyuşa göre; Onlar” zamiri mübteda olarak ref konumundadır. Yani insanlara ölçtüklerinde ve onlar için tarttıklarında onlar (karşılarındakini) zarara uğratırlar” demek olur. Ancak bu doğru olamaz. Çünkü bu durumda birinci (“onlar” zamiri) lağvedilmiş olur, haberi bulunmamaktadır.

Eğer ondan sonra: Ölçtüklerinde onlar eksik verirler, yahut tarttıklarında onlar zarar ettirirler” şeklinde olsaydı, ifade doğru olabilirdi.

6- Bir Takım Günahların ve Eksik Ölçüp Tartmanın Cezaları:

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Beş şeye karşılık beş şey vardır; Bir toplum eğer sözlerinde durmazsa, mutlaka Allah onlara düşmanlarını musallat eder. Eğer Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmedecek olurlarsa, mutlaka aralarında fakirlik yaygınlaşır. Hayasızlık onlarda baş gösterecek olursa, mutlaka onlarda tâûn (öldürücü, bulaşıcı hastalıklar) baş gösterir. Ölçüyü eksik yapacak olurlarsa, mutlaka yerin mahsulleri engellenir ve kıtlık ile cezalandırılırlar. Zekatı vermeyecek olurlarsa, Allah mutlaka onlara yağmur yağdırmaz.” Taberanî, Kebir, XI, 45; Deylemî, Firdevs, fi, 197; el-Miinzirî, et-Tergib, I, 310 -Senedinin hasen mertebesine yakın olduğu kaydıyla-; ayrıca bk. Heysemî, Mecma’, III, 6.

Bu anlamda hadisi el-Bezzâr rivâyet ettiği gibi; Malik b. Enes de bunu İbn Ömer yoluyla gelen bir hadis olarak zikretmiş bulunmaktadır. Biz de bunu et-Tezkire adlı eserimizde kaydetmiş bulunuyoruz.

Malik b. Dinar dedi ki; Ölüm döşeğinde olan bir komşumun yanına gittim. “Ateşten iki dağ, ateşten iki dağ” demeye koyuldu. Ben ona ne diyorsun? Sen uykuda hezeyanda mı bulunuyorsun? dedim. Şöyle dedi: Ey Ebû Yahya, benim iki tane ölçeğim vardı. Birisiyle başkalarına ölçüp veriyor, diğeri ile kendime ölçüp alıyordum. Daha sonra kalktım, onların birini diğerine vurdum ve nihayet ikisini de kırdım. Ey Ebû Yahya dedi. Onlardan birini diğerine vurdukça daha da büyüyüp, durdu. Nihayet adam ağrılarından öldü, İkrime dedi ki: Her ölçen ya da her tarlan kimsenin cehennemde olduğuna tanıklık ederim. Ona: Senin oğlun da ölçen ya da tarlan bir kimsedir, dediler. O da tanıklık ederim ki o cehennemdedir, dedi.

el-Esmai dedi ki: Bedevi arab bir kadın: şöyle derken dinledim: Mertliği kilelerin tepesinde ve terazilerin dillerinde olan kimselerden mertlik bekleme!

Bu Ali (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir.

Abdu Hayr dedi ki: Ali (radıyallahü anh) zaferan tartmakta olan birisinin yanından geçti. Tartıyı ağır yapmıştı. Ali teraziyi ters çevirdi, sonra şöyle dedi: Teraziyi adaletle, dosdoğru tut. Bundan sonra da istediğin kadar ağır bastır.

Sanki bununla ona böyle bir alışkanlığı elde etsin diye önce eşitliği sağlamasını emretmiş ve vacib olanı nafilenin üstünde tutmasını öğretmek istemiş gibidir.

Nafi dedi ki: İbn Ömer, satıcıların yanından geçer ve şöyle dermiş: Allah’tan kork, eksiksiz Ölç ve adaletle tart. Çünkü eksik ölçüp tartanlar kıyâmet gününde ter kulaklarının ortasına kadar gelip, onlara gem vuracak ha le gelinceye kadar (Mevkıfte) durdurulacaklardır.

Rivâyet edildiğine göre, Ebû Hüreyre Medine’ye geldiğinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber’e çıkmış ve Medine’nin üzerinde Siba b. Urfuta’yı yerine vekil olarak bırakmıştı. Ebû Hüreyre dedi ki: Biz ona sabah namazında yetiştik. Birinci rekatte “Kef, kâ, yâ, ayn, sâd” (Meryem Sûresi)’ni okudu, ikinci rekatte de; “Ölçü ve tartılan eksik yapanların vay haline!” sûresini okudu. Ebû Hüreyre dedi ki: Ben de namazımda: Filanın babasının vay haline, onun iki tane ölçeği vardı. Kendisi ölçüp aldığında tam olanla Ölçüp alır, fakat başkasına ölçtüğünde eksik olanla ölçerdi, dedim. Müsned, II. 345; İbn Sa’d, Tabakat, IV, J2». ayrıca bk el-Heysemî, Mecma’, VII, 135

Mutaffifin 2

İnsanlardan ölçüyle aldıklarında tam alan,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekarlara yazıklar olsun!

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, insanlardan ölçü ile aldıklarında tam alırlar.

“Onlar ki, insanlardan ölçü ile aldıklarında tam alırlar.” âyeti hakkında el-Ferrâ” dedi ki: İnsanlardan aldıklarında… demektir. Nitekim: Senden eksiksiz olarak ölçüp aldım” denilir. Senin üzerinde olanı (borcunu) aldım” denilir.

ez-Zeccâc dedi ki: Yani onlar, insanlardan ölçerek aldıklarında onlardan tastamam ve eksiksiz alırlar, Âyetin anlamı sudur: Bunlar, kendileri ölçüyle alacak olurlarsa fazla olanı alırlar, fakat başkalarına verecek yahut tartacak olurlarsa eksik verirler. Diğer insanlar hakkında razı oldukları şeylerin kendilerine yapılmasına razı olmazlar

Taberi dedi ki: (Buradaki): …dan” lâfzı; Yanında” anlamındadır.

Mutaffifin 1

Ölçüde hile yapanlara yazıklar olsun,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekarlara yazıklar olsun!

Kurtubi Tefsiri
Ölçü ve tartıları eksik yapanların vay haline!

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı Merhum müfessirin buradaki ibaresi “dört” tür. İlk dört başlık, ilk iki ayetin tefsirine dairdir. Üçüncü ayetin tefsirini de ayrıca iki başlık halinde yaptığından biz de burada “dört yerine “altı1 demeyi tercih ettik. başlık halinde sunacağız:

1- Âyetlerin Nüzul Sebebi:

Nesâî’nin rivâyetine göre İbn Abbâs söyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiğinde (Medineliler) ölçü ve tartı itibariyle insanların en kötüleri idiler. Yüce Allah:

“Ölçü ve tartıları eksik yapanların vay haline!” âyetini indirdi, onlar da bundan sonra Ölçülerini güzel yapmaya başladı. Nesâî, es-Sunenu’l-Kübrâ, VI, 508; İbn Hibban, Sahih, XI, 286; Hakim, Müstedrek, II, İbn Mace, II. 748; Taberânî, Kebir, XI, 371; İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, VIII, 396 -.senedinin sahih olduğu kaydıyla

el-Ferrâ’ dedi ki: Onlar, bugüne kadar insanlar arasında en eksiksiz ölçü yapan kimselerdir.

İbn Abbâs’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu Medine’ye gelip konakladığı vakit Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nazil olmuş İlk sûredir. Bu özellik onlarda vardı. Onlar bir şey satın aldıkları vakit, daha fazla bir ölçekle alırlardı. Fakat sattıklarında, ölçü ve tartıyı eksik yaparlardı. Bu sûre nazil olunca, bu işten vazgeçtiler. O bakımdan onlar bugüne kadar insanlar arasında en eksiksiz ölçü yapanlardır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Âyet. Ebû Cuheyne diye bilinen ismi Amr olan bir kişi hakkında inmiştir. Bu adamın iki tane sâ’ı (kilesi) vardı. Birisi ile satın alıyor, birisi ile diğerlerine veriyor (satıyor)du. Bu açıklamayı da Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) yapmıştır Heysemi, Mecma’, VII, 135; ayrıca bk. Müsned, II, >45; Üın Sa’ci, Tabakat, IV, .i9.

2- “Veyl: Vay”:

“Veyl: vay”; âhirette azâbın şiddeti anlamındadır. İbn Abbâs dedi ki: Bu, cehennemdeki bir vadinin ismi olup. cehennemliklerin irinleri o vadide akar. Yüce Allah’ın:

“Ölçü ve tartıları eksik yapanların vay haline!” âyetinde geçen odur. Ölçü ve tartılarını eksik yapan kimseler için veyl (vadisi) vardır, demektir.

İbn Ömer’den rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ölçü ve tartıyı eksik yapan”; öiçmesi adil olmadığını bildiği bir başka ölçü aletini ücretle kiralayıp, kullanan kimsedir. Bu işin vebali ona aittir.

Başkaları da şöyle demiştir: Tatfif (eksik yapmak); ölçüde, tartıda, abdestte, namazda ve konuşmalarda olur.

Muvatta’’da Malik şöyle demiştir: Her şey hakkında vefa (eksiksiz yerine getirmek, ödemek) ile tatfif (eksik yapmak) kullanılır Muvatta’, , 12.

Salim b. Ebi’l-Ca’d’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Namaz bir ölçü ile yapılır. Kim bunu eksiksiz yaparsa, lehinedir, kim de eksik yaparsa yüce Allah’ın bu hususta ne dediğini çok iyi biliyorsunuz:

“Ölçü ve tartıları eksik yapanların vay haline!”

3- “el-Mutaffif: Eksik Ölçüp Tartan” Tabirinin Dil Yönünden Açıklaması:

Dilciler der ki: Eksik ölçüp, tartan lâfzı ‘den alınmış olup bu da, “az olan” demektir. Bu lâfız, karşı tarafın hakkını ölçü veya tartıda eksik veren kimse hakkında kullanılır.

ez-Zeccâc dedi ki: Bu mastarın ism-i failinin “mutaffıf” diye gelmesi, onun ölçü ve tartıdan ancak çok hafif ve tafif (önemsenmeyecek kadar az) şeyleri çalmasından dolayıdır. Bu kelime; Bir şeyin kenarı, kıyısı” lâfzından alınmıştır. Mekkûk diye bilinen (ve bir buçuk sa’ aldığı söylenen ölçü kabının etrafını dolduran demektir. ) de aynı anlamdadır. Hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Hepiniz Âdem’in oğullarısınız artık sa’ eksik kalmıştır” “Birbirinize yakınsınız, demektir,” Münziri, Terğib, III, 375 siz onu dolduramıyorsunuz. Müsned, IV,’ 145, 158; Taberâni, Kebir, XVII, 295.

Bu tabir da sâ’ın dolmaya yaklaşmakla birlikte dol maması anlamındadır. Hadisin anlamı şudur: Sizin kiminiz kiminizdensiniz. Takva dışında kimsenin başkasına bir üstünlüğü yoktur.

(Ti harfi) ötreli olarak: Ölçünün üst tarafında olan” demektir. Kenarlarına, kıyılarına kadar dolan kab” anlamındadır. Bu kökten olmak üzere; Onu kenarlarına (tepesine) doldurdum” denilir.

“(…….): Ölçünün eksik bırakılması” demektir ki, bu da kenarlarına (tepesine) doldurulmaması anlamına gelir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, atların yarışlarını sözkonusu ederken, İbn Ömer’in söylediği; Ben de o gün bir binici idim, insanları geride bıraktım, öyle ki at beni Zureykoğulları mescidine kadar götürdü, hatta neredeyse mescidin hizasına kadar gelecekti Müsned, 11, 5. âyetinde bu tabir: “Beni hızlıca koşturdu, alıp götürdü’ anlamında kullanılmıştır.

4- “Mutaffif (Eksik Ölçen ve Tartan)”:

“Mutaffif, önceden de açıkladığımız gibi, ölçü ve tartıda (karşısındakini) zarara sokan, eksik veren, tam ölçüp tartmayan kimse demektir. İbnu’l-Kasım’ın, Malik’ten rivâyetine göre, Malik:

“Ölçü ve tartıları eksik yapanların vay haline!” âyetini okuyup şöyle demiştir: Sakın, eksik ölçüp tartma ve kimseyi aldatma! Buna karşılık ölçüye (sattığın, verdiğin şeyi) serbestçe bırak ve uygun bir şekilde dök. Nihayet tam ölçünce bu sefer yine elini serbest bırak ve tutma.

Abdu’l-Melik b. el-Madşun dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tufaf (ölçüler doldurulurken üstte kalan yüksekçe kısım)ın silinmesini (düzeltilmesini) yasaklamış ve: “Bereket onun tepesindedir” diye buyurmuştur. (Abdu’l-Melik) dedi ki: Bana ulaştığına göre, Fir’avun’un ölçmesi demir ile (üst tarafını) silmek ‘(düzeltmek) seklinde idi.

İnfitar 19

O gün, hiç kimse başka bir kimse için hiçbir şeye malik değildir. Emir o gün Allah’ındır.

Diyanet Vakfı
17, 18, 19. Ceza günü nedir bilir misin? Nedir acaba o ceza günü? O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allaha kalmıştır.

Kurtubi Tefsiri
O günde kimse kimseye bir şey yapamaz ve o günde emir yalnız Allah’ındır.

“O günde kimse kimseye… yapamaz.” âyetindeki:

“O günde”

lâfzını İbn Kesîr ve Ebû Amr -bir önceki âyetin sonunda yer alan in gününün” lâfzından bedel olarak yahutta ilk “gün” anlamındaki lâfza uygun olarak ötreli okumuşlardır. Bu durumda “din günü”nün sıfatı olur. O” takdiri ile merfu olması da mümkündür, diğerleri ise ref konumunda olmakla birlikte nasbedilmiş bir isim (zarf) olarak nasb ile okumuşlardır. Çünkü buradaki muzaf mütemekkin Başındaki âmillerin değinmesine göre sonu da i’ıah dolayısıyla değişen isme “mütemekkin” denilir. değildir. Tıpkı: Zeyd’in kalkış günü benim hoşuma gitti” demek gibidir. el-Müberred de şu beyiti zikretmiştir:

“Ben iki günümün hangisinde ölümden kaçıyorum

Takdir olunmamış bir gün mü, yoksa takdir olunmuş bir gün mü?”

Burada (ikinci mısrada) yer alan ayrı ayrı tekrarlanan “gün” lâfızları ilk mısradaki “iki gün:’ lâfzından bedel olarak mesrurdurlar. Şu kadar varki lafzen nasbedilmişlerdir. Çünkü bunlar katıksız olmayana (yani fiile) izafe edilmiş bulunmaktadırlar Bk. el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, III, 244, 245; el-Hemedani, el-Ferid Fi Î’rabi’l-Kur’âni’l-Mecid, IV, 637. oMutaffiftn el-Ferrâ’ ve ez-Zeccâc’ın tercihi budur.

Kimisi de (âyetteki) ikinci “gün” lâfzı mahallen mansubtur, Sanki: Kimsenin kimseye bir şey yapamayacağı bir günde” diye buyurmuş gibidir.

Şöyle de açıklanmıştır; Nash: Bu şeyler… günü olacaktır” ya da: Onlar o gün hesaba çekileceklerdir” anlamında kabul edilmesine binaendir. Çünkü “din (hesaba çekmek)” lâfzı buna delil teşkil etmektedir. Ya da: An” takdiri ile nasbedilmiştir.

“Ve o günde emir yalnız Allah’ındır.” Bu hususta kimse onunla çekişemeyecektir. Nitekim şöyle buyurmaktadır

“Bugün mülk kimindir? Bir ve tek, Kahhar (emir ve iradesine karşı konulamayan) Allah’ındır. Bugünde herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün zulmetmek yoktur.” (el-Mu’min, 40/16-17).

Allah’a hamdolsun İnfitar Sûresi'(nin tefsiri) burada sona ermektedir.

İnfitar 18

Sonra sen ne bilirsin nedir ceza günü?

Diyanet Vakfı
17, 18, 19. Ceza günü nedir bilir misin? Nedir acaba o ceza günü? O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allaha kalmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Yine, o din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi?

“Din gününde” yani amellerin karşılığının verileceği ve hesabın görüleceği günde

“oraya gireceklerdir.” Cehennem ateşinin alevi ve harareti, onlara isabet edecektir.

“Din günü”nün tekrarlanarak sozkonusu edilmesi, onun şanının büyüklüğünü ortaya koymak içindir. Yüce Allah’ın:

“Şiddetlice çalan (el-Karia). Nedir o şiddetlice çaları. O şiddetlice çalanın ne olduğunu sana ne bildirdi?” (el-Karia, 101/1-3) âyetine benzemektedir.

İbn Abbâs’ın kendisinden gelen bir rivâyette şöyle dediği nakledilmiştir: Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan; Ne bildirdi” diye soru sorulan bütün hususları Allah, ona bildirmiştir. Huna karşılık; Ne bilirsin” diye sorulan hususların bilgisi ona üğretilmemiştir.

İnfitar 17

Sen ne bilirsin nedir ceza günü?

Diyanet Vakfı
17, 18, 19. Ceza günü nedir bilir misin? Nedir acaba o ceza günü? O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allaha kalmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Din gününün ne olduğunu sana ne bildirdi?

Âyetin tefsiri için bak:18

İnfitar 16

Ve ondan uzak tutulmazlar.

Diyanet Vakfı
13, 14, 15, 16. İyiler muhakkak cennette, kötüler de cehennemdedirler. Ceza gününde oraya girerler. Onlar (kafirler) oradan bir daha da ayrılmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar bir daha oradan kaybolmayacaklardır.

Âyetin tefsiri için bak:18

İnfitar 15

Ceza günü ona girerler.

Diyanet Vakfı
13, 14, 15, 16. İyiler muhakkak cennette, kötüler de cehennemdedirler. Ceza gününde oraya girerler. Onlar (kafirler) oradan bir daha da ayrılmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Din gününde, oraya gireceklerdir.

Âyetin tefsiri için bak:18

İnfitar 14

Şüphesiz yoldan çıkanlar cehennemdedir,

Diyanet Vakfı
13, 14, 15, 16. İyiler muhakkak cennette, kötüler de cehennemdedirler. Ceza gününde oraya girerler. Onlar (kafirler) oradan bir daha da ayrılmazlar.

Kurtubi Tefsiri
Kötüler ise, hiç şüphesiz cehennemdedirler.

“İyiler, hiç şüphesiz nimetler içindedirler. Kötüler ise, hiç şüphesiz cehennemdedirler” âyeti yüce Allah’ın: “(O gün insanların) bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır” (eş-Şûrâ, 42/7) âyetindeki gibi bir taksimdir. Yine yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“İşte o gün ayrılıp, dağılırlar. Îman edip, salih amel işleyenler…” (er-Rum, 30/14-15)

İnfitar 13

Şüphesiz iyiler nimet içindedir,

Diyanet Vakfı
13, 14, 15, 16. İyiler muhakkak cennette, kötüler de cehennemdedirler. Ceza gününde oraya girerler. Onlar (kafirler) oradan bir daha da ayrılmazlar.

Kurtubi Tefsiri
İyiler, hiç şüphesiz nimetler İçindedirler.

Âyetin tefsiri için bak:14

İnfitar 12

Yaptıklarınızı bilirler.

Diyanet Vakfı
9, 10, 11, 12. Hayır! Bütün bunlara rağmen siz yine de dini yalanlıyorsunuz. Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.

Kurtubi Tefsiri
Onlar ne yaparsanız bilirler.

“Halbuki şüphe yok ki üzerinizde bekçiler” meleklerden gözetleyiciler ve Benim nezdimde

“çok şerefli yazıcılar vardır.” Yüce Allah’ın:

“Emrine itaatkar, oldukça değerli” (Abese, 80/16) âyetine benzemektedir.

Burada üç mesele sözkonusudur:

1- İnsanla Birlikte Bulunan Yazıcı Melekler:

Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizden ancak ya büyük abdest bozmak, ya cima hallerinde ayrılan Kirâmen Kâtibin’e gereken ikramı yapınız (onlara saygı duyunuz.) O bakımdan sizden herhangi bir kimse gusledeeek olursa, bir duvar yahut başka bir şey ile kendisini saklasın yahutta kardeşi onu saklasın.” İbn Kesîr, Tefsir, IV, 483; Heysemî, Mecma’, I, 268 -aynı manada, az farkla, ravilerinden Ca’fer b. Süleyman’ın leyyin (hadisi ancak itibar için alınan) bir ravi olduğu kaydıyla Ali (radıyallahü anh)’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Kul avretini açıkta tuttuğu sürece melek ondan yüzünü çevirmeye devam eder.” Bu lafızla respit edemedik. Fakat aynı anlamı ihtiva eden bazı rivâyetler için Bk. Süyûtî, ed-Durrul-Mensur, Vlll, 440. Yine şu rivâyet nakledilmiştir: “Kul peştemalsız olarak hamama girdiği takdirde onun iki meleği ona lanet eder.”

2- Kâfirlerin Yazıcı Melekleri Var mıdır?:

İnsanlar (ilim adamları) kâfirlerin üzerinde amellerini teshil eden yazıcı meleklerin olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimileri: Yoktur. Çünkü onların durumları besbellidir, amelleri de tek bir türdür, demiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Günahkarlar yüzlerinden tanınacak…” (er-Rahmân, 55/41)

Hayır, onların üzerinde yazıcı melekler vardır, da denilmiştir. Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmuştur; “Hayır, bilakis siz dini yalanlıyorsunuz. Halbuki şüphe yok ki ürerinizde bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır. Onlar ne yaparsanız bilirler” diye buyurduğu gibi, başka yerlerde de şöyle buyurmaktadır;

“Kitabı sol tarafından verilen kimseye gelince…” (el-Hakka, 69/25);

“Kitabı arkasından verilecek kimseye gelince” (el-İnşikak, 84/10) Bu âyetlerle kâfirlerin de yazıcılarının olduğunu, onlar üzerinde bekçilerin bulunduğunu haber vermektedir.

Şayet sağında bulunan kimse kâfirin hiçbir hasenesi olmadığından dolayı neyi yazacaktır? diye sorulursa ona şöyle denilir: Solunda bulunan, sağda bulunanın izni ile yazar. Sağdaki yazmasa dahi bu yazılanlara şahit olur, denilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Melekler İnsanın İçinden Geçenleri Nasıl Bilirler?:

Süfyan’a; Melekler kulun içinden bir iyilik ya da bir kötülük işlemek istediğini nasıl bilirler, diye soruldu. O da şu cevabı verdi: Kul, bir iyilik yapmak istedi mi ondan misk kokusunu alırlar. Bir kötülük yapmak istedi mi de ondan kokuşmuşluğun kokusunu alırlar. Daha önce yüce Allah’ın;

“O, bir söz söylemeye dursun mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır” (Kaf, 50/18) âyeti açıklandığında bu âyetin anlamı daha geniş bir şekilde izah edilmiş bulunmaktadır.

İlim adamları büyük abdest bozarken ve cima’ halinde, meleğin bu durumda ayrılmış olması dolayısıyla konuşmayı hoş görmemişlerdir. Bu husustaki açıklamalar daha önce Al-i İmrân Sûresi’nin sonlarında (3/190-200, âyetler, 3- başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen dedi ki: Bilirler ve sizin amellerinizden hiçbir şey onlara gizli kalmaz. Bir görüşe göre de onlar, sizin açığa vurduklarınızı bilirler, içinizden geçirdiklerinizi bilemezler.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İnfitar 11

Değerli yazıcılar,

Diyanet Vakfı
9, 10, 11, 12. Hayır! Bütün bunlara rağmen siz yine de dini yalanlıyorsunuz. Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.

Kurtubi Tefsiri
Çok şerefli yazıcılar vardır.

Âyetin tefsiri için bak:12

İnfitar 10

Oysa üzerinizde koruyucular var,

Diyanet Vakfı
9, 10, 11, 12. Hayır! Bütün bunlara rağmen siz yine de dini yalanlıyorsunuz. Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki şüphe yok ki üzerinizde bekçiler,

Âyetin tefsiri için bak:12

İnfitar 9

Hayır! Siz dini yalanlıyorsunuz.

Diyanet Vakfı
9, 10, 11, 12. Hayır! Bütün bunlara rağmen siz yine de dini yalanlıyorsunuz. Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! Bilakis siz dini yalanlıyorsunuz.

“Hayır, bilakis siz dini yalanlıyorsunuz” âyetindeki:

“Hayır” lâfzının “gerçek şu ki” anlamında olması da mümkündür, Dikkat edin” anlamında başlangıç ve uyan edatı olup, onunla (yeni bir söze) başlanması da mümkündür. Durum sizin: Allah’tan başkasına ibadet etmekte hak üzere olduğunuz şeklinde ileri sürdüğünüz gibi değildir; anlamında; Hayır” manasında kullanılmış olması da mümkündür. Buna da yüce Allah’ın:

“O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir” âyeti delil teşkil etmektedir

el-Ferrâ’ da şöyle demektedir: O zaman mana, senin onun hakkında aklandığın şekilde değildir, demek olur.

Şöyle de açıklanmıştır: Durum, ölümden sonra diriliş yoktur, şeklindeki kanaatiniz gibi değildir.

Bu edatın red ve azar anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani siz, Allah’ın affediciliğine ve keremine aldanarak O’nun âyetleri üzerinde tefekkür etmeyi terketmeyiniz.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Güzel (ceyyid) vakıf:: Dinv lâfzı ile: Terkibettİ” lâfızları üzerinde yapılır. Hayır” lâfzı üzerinde vakıf ise kabili (çirkin)dir.

“Bilakis siz” ey Mekkeliler

“dini” hesabı, hesaba çekilmeyi

“yalanlıyorsunuz.”

Buradaki:

“Bilakis” daha önce geçen bir şeyi nefyetmek ve onun dışında olan bir hususun gerçekliğini ortaya koymak için kullanılır. Onların ölümden sonra dirilişi inkarları -her ne kadar bu sürede sözkonusu edilmemiş ise de- bilinen bir husustur.

İnfitar 8

Seni dilediği surette birleştirdi.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8. Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?

Kurtubi Tefsiri
Dilediği şekilde seni terkib etti.

İkrime ve Ebû Salih dedi ki:

“Dilediği şekilde seni terkib etti.” Dilerse insan suretinde, dilerse eşek suretinde, dilerse maymun suretinde, dilerse domuz suretinde.

Mekhul dedi ki: Dilerse erkek, dilerse dişi olarak (terkib etti).

Mücahid dedi ki:

“Dilediği şekilde” yani baba, anne, amca, dayı veya onların dışında herhangi bir kimseye benzemek hususunda…

de” lâfzı “dengeli kıldı” lâfzını şeddesiz okuyanların kıraatine göre

“terkib etti” fiiline taalluk eder;

“dengeli kıldı” fiiline taalluk etmez. Çünkü (şeddesiz kullanımdan); Şuna meylettim” denilir, aynı anlamda: denilmez. O bakımdan el-Ferrâ” şeddesiz okuyuşu kabul etmemiştir. Çünkü o; ‘in

“dengeli kıldı” âyetine taalluk ettiğini kabul etmiştir.

(“Dilediği şekilde…” âyetindeki); ‘in ise tekid edici bir sıla olması mümkündür. Dilediği şekilde seni terkib etti” demektir. (Yani zaiddir.) Bununla birlikte şart edatı olması da mümkündür. Yani o dilerse seni maymun, eşek ya da domuz gibi insan dışında herhangi bir surette seni terkib eder. Bu durumda bu edat şart ve ceza anlamını taşır, bu da; Hangi şekilde terkib etmeyi dilerse, seni öylece terkib eder” demek olur.

İnfitar 7

O ki, seni yarattı, düzenledi, dengeledi.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8. Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?

Kurtubi Tefsiri
O ki, seni yarattı, herbir şeyini yerli yerince koydu, seni oldukça dengeli kıldı.

“O ki seni yarattı.” Senin bir nutfeden yaratılışını takdir buyurdu.

Sen annenin karnında iken

“herbir şeyi yerli yerince koydu” sana ait eller, ayaklar, gözler vesair organları yarattı.

“Seni oldukça dengeli kıldı.” Seni son derece dengeli ve güzel bir yaratılışa sahib kıldı. Nitekim: Bu oldukça dengeli bir şeydir” denilir.

“Seni oldukça dengeli kıldı” âyeti, genel olarak şeddeli okunmuştur. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim’in tercih ettiği kıraat de budur. el-Ferrâ” ile Ebû Ubeyd dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun Biz insanı gerçekten ahsen-i takvimde yarattık.” (et-Tin, 95/4) âyeti, buna delil teşkil etmektedir. Her ne kadar bu ifadelerin el-Ferrâ”ya da ait olduğu anlaşılmakta ise de kanaatimizce Ebû Ubeyd ve Ebû Halimin tercih ettiği kıraat budur, denildikten sonra gelen; el-Ferrâ’ ve Ebû Uheyd dedi ki…” ifadesinin doğru şekli şöyle olmalıdır: “el-Ferrâ’ da böyle demiştir. Ebû Ubeyd dedi ki: Buna âyeti delil Teşkil etmektedir. ‘” Bizi bu kanaate sevkeden el-Ferrsı nin, Maani’l-Kur’ân, 111, 244 ile en-Nehhâs’ın İ’rabu’l-Kur’ân, III, 644-645’deki açıklamalarıdır. Kufeiler, Âsım, Hamza ve el-Kisai ise; şeklinde şeddesiz olarak okumuşlardır. Seni meylettirdi ve hangi surette dilediyse öylece şekillendirdi. Güzel ya da çirkin, uzun ya da kısa.,.

Mûsa b. Ali b. Ebi Rebah el-Lahmî babasından, o dedesinden rivâyetle dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana dedi ki: “Nutfe rahimde yerleşti mi Allah kendisi ile Âdem arasındaki bütün nesebleri de onunla biraraya getirir.” Sen şu;

“Dilediği şekilde seni terkib etti” âyetini okumadın mı? (Bu); “Seninle Âdem arasında (ki şekillerden dilediği şekilde demektir.)” İbn Receb, Camiu’l-Ulümi ve’l-Hikem, s. 48; Heysemi, Mecmâ, Vll, 134-135 -ravilerinden Matahhir b. el-Heysem’in metruk bir ravî olduğu kaydıyla –

İnfitar 6

Ey insan! Seni cömert Rabbin hakkında aldatan nedir?

Diyanet Vakfı
6, 7, 8. Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?

Kurtubi Tefsiri
Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?

“Ey insan” âyeti ile yüce Allah, ölümden sonra dirilişi inkar edenlere hitab etmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Burada

“insan” el-Velid b. el-Muğire’dir. İkrime, Ubey b: Haleftir, demiştir. Âyetin Ebû’l-Esed b. Kelede el-Cumahî hakkında indiği de söylenmiştir.

Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre, bu âyeti o şöyle açıklamıştır:

“O kerim” seni cezalandırmayan

“Rabbine karşı seni aldatan nedir?” Seni ne aldattı da sonunda küfre saptın?

Katade dedi ki: Onu kendisine musallat olan şeytanı aldattı, el-Hasen: Onu o pis ve murdar şeytanı aldattı, diye açıklamışlardır.

Ahmaklığı ve cehaleti, diye de açıklanmıştır. Bunu el-Hasen, Ömer (radıyallahü anh)’dan rivâyet etmiştir.

Galib el-Haneff de şöyle demektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” âyetini okuyunca: “Onu cahillik aldattı” diye buyurdu İbn Kesîr, Tefsir, IV, 482 -Ahdullah b. Ömer’in sözü olarak-; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, VIII, 439 -Ömer (radıyallahü anh)in sözü olarak.

Salih b. Mismar dedi ki: Bize ulaştığına göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” âyetini okudu ve: “Onu cahilliği aldattı” diye buyurdu Süyûtî, aynı yer

Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Nitekim yüce Allah:

“Çünkü o çok zalim ve çok cahildir” (el-Ahzab, 33/73) diye buyurmaktadır.

Onu Allah’ın affediciliği aldattı, çünkü Allah işin başında onu cezalandırmadı, diye de açıklanmıştır.

İbrahim b. el-Eş’as dedi ki: Fudayl b. İyad’a şöyle denildi: Yüce Allah, kıyâmet gününde seni huzuruna getirecek olup da:

“O kerim Rabbine karşı seni aldatan nedir?” diye sorsa ne söyleyeceksin? O şöyle dedi: Beni Senin sarkıtılmış perdelerin aldattı, çünkü Kerîm olan, Settâr olanın kendisidir. İbnu’s-Semmâk bu anlamı nazını haline dökerek şöyle demiştir:

“Ey günahını gizleyen kişi. utanmıyor musun?

Tenhada sen yalnızken Allah senin ikincilidir.

Rabbinin mühlet vermesi aldattı seni

Sen günah işleyip durdukça onun örtmesi de.”

Zünnûn el-Mısri dedi ki; Allah’ın setri altında olup da aldanış içerisinde olan ve bunun farkında olmayan nice kimseler vardır!

Ebû Bekr b. Tahir el-Ebheri de şu beyitleri söylemiştir:

“Ey kendini beğenmekte ve (günah vadisinde) serserice dolaşmakta aşırıya giden,

Bu halinde uzun kalışı kendisini aldatan!

Allah sana mühlet verdi, sen de O’na savaş açtın

O’na isyan etmenin akıbetinden korkmaksızın.”

Ali (radıyallahü anh)’dan gelen rivâyete göre o, bir kölesini defalarca çağırdığı halde kendisine: Buyur dememiş. Bunun üzerine kalkıp bakınca kapıda olduğunu görmüş. Ne oluyor sana, niye bana cevab vermedin? diye sorunca, şu cevabı vermiş: Çünkü ben senin affediciliğine güveniyorum, cezalandırmayacağından eminim. Ali (radıyallahü anh) onun verdiği cevabı pek güzel bulmuş ve bunun üzerine onu azad etmiş.

Kimileri şöyle demektedir:

“Seni aldatan nedir?” Yani seni kandırıp da bu hususta seni yanlış kanaate ne sürükledi de sonunda görevlerini ihmal ettin, yerine getirmedin?

İbn Mes’ûd dedi ki: Kıyâmet gününde aranızdan Rabbi ile başbaşa kalmayacak hiçbir kimse yoktur. Rabbi ona: Ey Âdemoğlu benim hakkımda seni ne aldattı? Ey Âdemoğlu, bildiğinin gereği olarak neler yaptın? Ey Âdemoğlu, gönderdiğim peygamberlere ne cevab verdin? diye soracak.

İnfitar 5

Her nefis, neyi öne sürdüğünü ve neyi geriye bıraktığını bilir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler birbirine katıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, insanoğlu (yapıp) gönderdiklerini ve (yapamayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlar.

Kurtubi Tefsiri
Herbir nefis önden neyi yollamış, geriye neyi bıraktıysa bilmiş olacaktır.

“Herbir nefs Önden neyi yollamış, geriye neyi bıraktıysa bilmiş olacaktır” âyeti

“O günde insana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler haber verilr.” (el-Kıyame, 75/13) âyetine benzemektedir ki daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet

“gök yarıldığı zaman”ın cevabıdır. Çünkü bu el-Hasenin açıklamasına göre yüce Allah’ın:

“Herbir nefs… bilmiş olacaktır” âyeti hakkında yapılmış bir yemindir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İste kıyâmetin alametlerinden olmak üzere bu hususlar ortaya çıkıp, ameller sona erip, mühürlenince; herbir nefs ne kazandıysa onu bilmiş olacaktır. Çünkü bundan sonra yapacağı herhangi bir amelin ona faydası olmayacaktır.

Bir diğer açıklamaya göre bu hususlar oldu mu artık kıyâmet kopacak ve herbir nefs işledikleri ile hesaba çekilecek, ona kitabı sağ, ya da sol tarafından verilecek, onu okuması ile birlikte bütün amellerini hatırlamış olacaktır.

Bu âyetin yemin olmayıp (olacakları) haber vermek mahiyetinde olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın izniyle doğru olan da budur.

İnfitar 4

Kabirler altüst edildiği zaman,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler birbirine katıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, insanoğlu (yapıp) gönderdiklerini ve (yapamayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlar.

Kurtubi Tefsiri
Kabirler altüst edildiği zaman,

“Kabirler altüst edildiği zaman.” Altüst edilip içindekiler canlı olarak çıkaraacağı zaman, demektir.

Eşyanın allını üstüne getirdim” denilir Havuzu yıktım ve onun altını üstüne gelirdim” denilir.

Aralarında el-Ferrâ”nın da bulunduğu bir topluluk da şöyle demiştir:

“Altüst edildiği” yer, içinde bulunan altın ve gümüşü dışarı çıkardığı zaman demektir. Çünkü yerin, içinde bulunan altını ve gümüşü dışarı çıkarması kıyâmetin alametlerindendir.

İnfitar 3

Denizler fışkırtıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler birbirine katıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, insanoğlu (yapıp) gönderdiklerini ve (yapamayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlar.

Kurtubi Tefsiri
Denizler akıtıldığı zaman,

“Denizler akıtıldığı zaman.” Biri diğerine akıtılarak -önceden de geçtiği üzere- tek bir deniz haline geldiği zaman…

el-Hasen dedi ki Akıtıldı” suyu yok olup gitti ve kurudu, demektir. Şöyle ki, denizler önce bir arada duruyorken “akıtılacağı vakit” dağılmış olacak ve suyu yok olup gitmiş olacaktır. Bütün bu hususlar, daha önce:

“Güneş tortop edilip, dürüldüğü zaman” (et-Tekvir, 81/1) âyetinde geçtiği üzere kıyâmetten önce olacaktır.

İnfitar 2

Yıldızlar dağıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler birbirine katıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, insanoğlu (yapıp) gönderdiklerini ve (yapamayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlar.

Kurtubi Tefsiri
Yıldızlar dökülüp, darmadağın olduğu zaman,

“Yıldızlar dökülüp, darmadağınık olduğu zaman.” Ardı arkasına düştüğü zaman…

O şeyi döktüm dağıttım, döküyorum dağıtıyorum, dökmek dağıtmak. ı.o da) dökülüp dağıldı.” temi: Dökülüp, dağılmış şeyv şeklinde gelir. Ötreli olarak Bir şeyden dökülüp dağılan”a denilir. Çokça dökülüp dağılmış inci’ demektir. Şeddeli gelmesi çokluk ifade etmesi idindir.

İnfitar 1

Gök yarıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler birbirine katıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, insanoğlu (yapıp) gönderdiklerini ve (yapamayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlar.

Kurtubi Tefsiri
Gök yarıldığı zaman,

“Gök yarıldığı zaman.” Meleklerin inişi için, Allah’ın emriyle yarık yarık olduğu zaman… Yüce Allah’ın:

“Ve o günde gökyüzü bulutla yarılacak, melekler ardı arkasına indirileceklerdir” (el-Furkan, 25/25) âyetini andırmaktadır.

Yüce Allah’ın, heybetinden dolayı yarılıp, çatlayacaktır, diye de açıklanmıştır.

“Yarmak” demektir, Ben onu yardım, o da yarıldı” denilir. Devenin azı dişi çıktı” ifadesinde de bu kökten gelen fiil kullanılmıştır. Bu durumda olan deveye: denilir. O şey yarıldı, çatladı’ demektir. Çatlakları bulunan bir kılıç” anlamındadır. Antere de şöyle demiştir:

“Kılıcım bir şimşek gibi parlaktır, yanımdan ayırmam onu

Benim silahım; ne pürüzlüdür, ne de çatlağı vardır onun.”

Daha önce bu hususa dair açıklamalar birkaç yerde (Fatır, 35/1. âyetin tefsiri: eş -Şûra, 42/5- âyetin tefsiri gibi) geçmiş bulunmaktadır.

Tekvir 29

Ve siz istemezsiniz, ancak Allah dilerse — Âlemlerin Rabbi.

Diyanet Vakfı
alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.

Kurtubi Tefsiri
Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz.

“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz” âyeti nazil oldu; bu âyet ile kulun hayırlı bir ameli ancak Allah’ın tevfiki ile işlediğini, şer olan bir ameli de ancak Allah’ın yardımsız bırakması sonucu islediğini açıklamış olmaktadır.

el-Hasen dedi ki: Allah’a yemin ederim ki Araplar, Allah kendilerinin müslüman olmalarını istemedikçe müslüman olmayı istemedi.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Yüce Allah’ın, Peygambere indirmiş olduğu kitaplardan seksenyedi kitapda şunu okudum: Her kim meşietten kendisinin bir pay sahibi olduğunu kabul ederse o kâfirdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buy utulmaktadır:

“Eğer Biz, onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler kendileri ile konuşsalardı ve istedikleri her şeyi karşılarına toplasaydık; onlar yine de Allah dilemedikçe îman etmezlerdi.” (el-Enam, 6/111);

“Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin îman etmesi mümkün değildir.” (Yûnus, 10/100);

“Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin fakat Allah, dilediğine hidayet verir.” (el-Kasas, 28/56)

Bu hususta âyetler de pek çoktur, haberler (hadisler) de pek çoktur. Şanı yüce Allah, İslâm ile hidayete iletmiştir, küfür ile de saptırmıştır. Daha önce birkaç yerde geçtiği gibi.

Tekvir Sûresi(nin tefsiri) burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun.

Tekvir 28

İçinizden doğru gitmek isteyen için,

Diyanet Vakfı
27, 28. O, herkes için, sizden doğru yolda gitmek isteyenler için bir öğüttür.

Kurtubi Tefsiri
Aranızdan dosdoğru yolda gitmek isteyenlere.

“Aranızdan dosdoğru yolda gitmek isteyenlere” hakka uymak ve onun üzerinde devam etmek isteyenlere.

Ebû Hüreyre ve Süleyman b. Mûsa dedi ki: Yüce Allah’ın;

“Aranızdan dosdoğru yolda gitmek isteyenlere” âyeti inince, Ebû Cehil şöyle dedi: O halde iş bize kalmıştır. Dilersek yürümeyiz. -İşte Kaderiyye anlayışı budur ve o, Kaderiyye anlayışının başını çekendir. Bunun üzerine yüce Allah’ın:

Tekvir 27

O, âlemler için ancak bir öğüttür.

Diyanet Vakfı
27, 28. O, herkes için, sizden doğru yolda gitmek isteyenler için bir öğüttür.

Kurtubi Tefsiri
O, ancak bir öğüttür; âlemlere,

“O” Kur’ân-ı Kerîm

“ancak bir öğüttür âlemlere.” Bir öğüttür ve kötülükten uzaklaştırıcı bir azardır. Âyetteki; olumsuz edalı olarak; anlamındadır.

Muhammed ancak bir öğüttür, diye de açıklanmıştır.

Tekvir 26

O halde nereye gidiyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
O halde nereye gidiyorsunuz?

“O halde nereye gidiyorsunuz?” âyeti hakkında Katade dedi ki: Siz bu sözü ve ona itaat etmeyi bırakıp da nereye yönetiyorsunuz? Ma’mer de Katade’den böyle açıkladığını rivâyet etmiştir. Yani sizler, benim kitabımı ve bana itaati bırakıp, nereye gidiyorsunuz? ez-Zeccâc dedi ki: Benim size açıklamış olduğum bu yoldan daha açık hangi yola sapıyorsunuz?

“Nereye gidiyorsun” anlamında hem âyet-ı kerimede olduğu şekilde diye (harf-i cersiz) kullanılır-, hem de: diye (harfi cerli olarak) kullanılır.

el-Ferrâ’, Araplardan Ben Şam’a gittim, Irağa çıktım, çarşıya çıktım” diye kullandıklarını ve bununla; şeklinde harf-i cer’li kullanım anlamını kastettiklerini nakletmiş ve şöyle demiştir: Biz bu kullanımı bu üç şekilde (Araplardan) duyduk. Ukayloğullarına mensub birisi de bana şu beyiti nakletmiştir:

“Hanife (oğulları) bizi gördüklerinde bağırarak çağırırlar bizi

Ve çağırarak sen hangi yere gidersin ki?”

Şair burada: (…….) harf-i cerri ile kullanımı kastetmiştir ki, harfi hazfederek bu beyiti söylemiştir.

el-Cüneyd dedi ki: Âyet-i kerimenin anlamı, diğer bir âyetin anlamı ile birlikle anlaşılmalıdır. Bu da yüce Allah’ın:

“Hazineleri nezdimizde bulunmayan hiçbir şey yoktur.” (el-Hicr, 15/21) âyetidir. Yani Allah’ın sizin için açıklamış olduğu yoldan daha açık hangi yolu izleyeceksiniz. ez-Zeccâc’ın açıklamasının anlamı da budur.

Tekvir 25

O, kovulmuş şeytanın sözü değildir.

Diyanet Vakfı
O lanetlenmiş şeytanın sözü de değildir.

Kurtubi Tefsiri
O, kovulmuş şeytanın sözü de değildir.

“O” Kur’ân-ı Kerîm Kureyş’in dedikleri gibi

“kovulmuş” ve lanetlenmiş

“şeytanın sözü de değildir.”

Atâ dedi ki: Bu âyet ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Cebrâîl suretinde görünüp, onu fitneye düşürmek isteyen “Ebyad” adındaki şeytanı kastetmektedir,

Tekvir 24

O, gayb hakkında cimri değildir.

Diyanet Vakfı
O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez.

Kurtubi Tefsiri
O, gaybdan yana cimrilik etmez.

“O, gaybdan yana cimrilik etmez.” âyetindeki “cimrilik etmez” anlamındaki lâfız; İbn Kesîr, Ebû Amr ve el-Kisai tarafından şeklinde “zı” ile okunmuştur. Bunun mastarı olan: İtham altında bulunmak” anlamına gelir. Şair şöyle demektedir:

“Ama Allah’ın Kitabına yemin olsun ki, ben bana buğzedildiğinden dolayı

Terkedilmedim, fakat o itham eden ithamadır.”

Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü Mekkeliler onun bu hususta cimrilik ettiğini söylememişlerdir, onu yalanlamışlardır. Diğer taraftan Araplar çoğunlukla: o böyle değildir” derler. Buna karşılık -aynı anlamda-: demezler. Onlar ancak: ‘Sen bu hususta itham altında değilsin” derler.

Diğerleri ise “dar harfi ile: diye okumuşlardır ki; “sen cimri değilsin” demektir. Bu da: SeY hakkında cimrilik ettim, ederim” fiilinden gelmekte olup. bu şekilde cimrilik edene de denilir. İbn Ebi Necih, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yani o bildikleri hususunda size karşı cimrilik etmez. Aksine herkese Allah’ın kelamını ve hükümlerini Öğretir. Şair de şöyle demiştir:

“Gizli saklı sözleri cömertçe açıklarım, fakat ben;

Sana ait sırları soranlara (açıklamak hususunda) çok cimriyim.”

“Gayb” Kur’ân-ı Kerîm ve semanın haberidir.

Bu anlamlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın niteliğidir. Cebrâîl (aleyhisselâm)’ın niteliği olduğu da söylenmiştir.

“Zı” harfi ile okuyuşun “zayıf” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu anlamı el-Ferrâ’ ve el-Müberred nakletmiştir. Zayıf adam” ve; Suyu cılız (az) kuyu” denilir. Şair el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Bol sulu ve yağmurlu yerden uzak,

Suyu az olan bir kuyu

Yükseldiğinde gemileri ve yüzücüleri

Ortaya çıkartan, tatlı su gibi olamaz.”

Alanın ödeyebilecek mi, ödeyemiyecek mi bilemediği burç”a da denir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu kabilden alacağı bulunan kimse hakkındaki hadisinde de bu manada kullanılmıştır. Bu şekilde alacağı olan için Ali (radıyallahü anh) “Eğer samimi birisi ise; o alacağını tahsil ettiğinde geçmiş yıllar için de zekatını öder.”

Bu lâfız aynı zamanda kötü huylu adam anlamına da gelir. O halde bu müşterek (birden çok mana hakkında kullanılan ortak) bir lafızdır.

Tekvir 23

Onu açık ufukta görmüştür.

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, onu (Cebraili) apaçık ufukta görmüştür.

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki o, kendisini apaçık ufakta görmüştür.

“Yemin olsun ki o kendisini apaçık ufukta görmüştür.” Yani Cebrâîl’i altıyüz kanadı ile gerçek suretinde görmüştür.

“Apaçık ufuk” doğu tarafında, güneşin doğduğu yerde, demektir. Bu ufuktan güneş doğduğundan ötürü ona

“apaçık ufuk” denilmiştir. Yani eşya o taraftan görülmeye başlanır.

“Apaçık ufuk”un semanın herbir yanı ve etrafı demek olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demektedir:

“Semanın ufuklarını tuttuk size karşı

Onun iki ay’ı (ay’ı ve güneşi) da, doğan yıldızları da bizimdir”

el-Maverdi dedi ki: Buna göre bu hususta üç görüş vardır. Birincisine göre, o Cebrâîl’i semanın doğu ufkunda görmüştür. Bu görüş Süfyan’a aittir. İkincisi semanın batı ufkunda görmüştür. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir. Üçüncüsü o Cebrâîl’i Mekke’nin doğu tarafında kalan Ecyâd cihetinde görmüştür. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır.

es-Sa’lebi’nin, İbn Abbâs’tan naklettiğine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrâîl’e şöyle demiş: “Ben seni semada bulunduğun suretin ile görmek isliyorum.” Cebrâîl: Buna gücün yetmez, deyince Peygamber: “Yeter” buyurmuş. Bunun üzerine Cebrâîl: Nerede istersen orada sana görüneyim, demiş. Peygamber: “Abtahta” deyince, Cebrâîl oraya sığmam demiş. Peygamber: “O halde Mina’da” deyince, yine: Oraya sığmam demiş. Peygamber: “O halde Arafat’ta” deyince, Cebrâîl: Oraya belki sığabilirim demiş. Daha sonra onunla (görüleceği vakit hususunda) sözleşmiş. Peygamber belirtilen vakitte çıkmış, Cebrâîl de ansızın Arafat tepelerinden kendine has ses ve yankılarıyla doğu ile batı arasını doldurmuş olarak gelmiş. Başı semada, ayakları yerde imiş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu görünce baygın olarak yere düşmüş. Cebrâîl suretini değiştirerek Peygamberi alıp, onu bağrına basmış ve: Ey Muhammed korkma, demiş. Peki ya İsrafil’i başı Arşın altında, ayakları yedinci yerin dibinde, Arş onun omuzları üzerinde ve hazan Allah korkusundan dolayı küçük bir kuş kadar oluncaya kadar ufalıp nihayet Rabbinin Arşını onun azametinden başka hiçbir şeyin taşımadığını görecek olursan (ne yaparsın?)

Bir açıklamaya göre, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Rabbini apaçık ufukta görmüştür. İbn Mes’ûd’un açıklamasının anlamı budur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Necm Sûresi’nde (53/13. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Konuyu oradan takip edebilirsiniz Ancak belirtilen yerde Peygamber Efendimizin Ralıbini gördüğünü söyleyen İbn Mesutl değil, İbn Abbâs’tır, İbn Mes’ûd’un açıklamasına göre de Peygamberlerin gördüğü Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır.

“Apaçık” lâfzı da iki şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre bu, ufukun niteliğidir. Bu açıklamayı er-Rabî’ yapmıştır, ikincisine göre bu görenin niteliğidir. Bu da Mücahid’in açıklamasıdır.

Tekvir 22

Arkadaşınız deli değildir.

Diyanet Vakfı
Arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir.

Kurtubi Tefsiri
Arkadaşınız bir deli değildir.

“Orada” yani semavatta

“kendisine itaat edilendir.” İbn Abbâs dedi ki: Meleklerin Cebrâîl’e itaatlerinin bir parçası da şudur: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı İsra gecesinde beraberinde alıp götürdüğünde Cebrâîl (aleyhisselâm) cennetlerin bekçisi Rıdvan’a: Ona (kapıları) kapat aç, dedi. O da açtı. Peygamber cennetten içeri girdi, içindekileri gördü. Cehennemin bekçisi Malik’e de: Ona cehennemi aç da orayı görsün, dedi. Ona itaat etti ve cehennemin kapısını açtı.

“Oldukça emindir.” Getirdiği vahiy hususunda kendisine güvenilendir.

Bir görüşe göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Cebrâîl’i yüce Rabbinin huzurundaki sureti ile görmek istedi. Ancak Cebrâîl: Bu benim elimde olan bir şey değildir, dedi. Şanı yüce Rab bu hususta ona izin verdi. Ona ufuku büsbütün kapatmış olarak geldi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bakınca bayılıp yere düştü. Müşrikler: O bir delidir, deyince:

“Şüphe yok ki o çok şerefli bir elçinin sözüdür… Arkadaşınız bir deli değildir” buyrukları indi. Ancak Cebrâîl’i gerçek sureti üzere görünce, heybeti etkisi altında kalmış ve bünyesinin katlanamayacağı bir halle karşı karşıya kaldığından baygın olarak yere düşmüştü.

Tekvir 21

Orada itaat olunandır, güvenilirdir.

Diyanet Vakfı
O orada sayılan, güvenilen (bir elçi) dir.

Kurtubi Tefsiri
Orada kendisine itaat edilendir, oldukça emindir.

Âyetin tefsiri için bak:22

Tekvir 20

Güç sahibidir, Arş sahibinin katında itibarlıdır,

Diyanet Vakfı
19, 20. O (Kuran), şüphesiz değerli, güçlü ve Arşın sahibi (Allahın) katında itibarlı bir elçinin (Cebrailin) getirdiği sözdür.

Kurtubi Tefsiri
Büyük bir güç sahibi; Arş’ın sahibinin nezdinde yüksek bir mevki sahibi olan bir elçinin.

“Elçi” ile kastedilenin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre de anlam şöyle olur: Risaleti tebliğ hususunda

“büyük bir güç sahibi”dir.

“Orada kendisine itaat edilendir.” Allah’a itaat eden kimseler ona itaat eder.

“Arkadaşınız” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)

“bir deli değildir.” Deli değildir ki, söylediği sözler hususunda itham altında bırakılsın. Bu da yeminin cevabındandır.

Tekvir 19

Şüphesiz o, değerli bir elçinin sözüdür,

Diyanet Vakfı
19, 20. O (Kuran), şüphesiz değerli, güçlü ve Arşın sahibi (Allahın) katında itibarlı bir elçinin (Cebrailin) getirdiği sözdür.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki o, çok şerefli bir elçinin sözüdür.

Âyetin tefsiri için bak:20

Tekvir 18

Sabah nefes aldığı zaman,

Diyanet Vakfı
Ağarmaya başladığında sabaha andolsun ki,

Kurtubi Tefsiri
Nefes aldığı zaman sabaha,

“Geri geldiği zaman geceye” âyeti hakkında el-Ferrâ” şöyle demiştir: Müfessirler: fiilinin “geri döndü” anlamına geldiğini icma’ ile kabul etmişlerdir. Bunu el-Cevherî nakletmektedir.

Bazı ilim adamlarımız da şöyle demiştir: Bu, gecenin ilk vakti girip, karanlığı bastı, demektir. Bulut yere yaklaştığı zaman da böyle (denir). el-Mehdevi dedi ki:

“Geri geldiği zaman geceye” karanlığı ile geri gittiği zaman, demektir. İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarından bu şekilde nakledilmiştir. Yine onlardan, el-Hasen’den ve başkalarından; karanlığı ile geldiği zaman diye açıkladıkları rivâyet edilmiştir. Zeyd b. Eslem: Gitti; diye açıklamıştır, el-Ferrâ” dedi ki: Araplar ondan (geceden) ancak çok az bir kısmı kaldığı takdirde; ile derler.

el-Halil ve başkaları da şöyle demiştir: Gece geldiği ya da geri dönüp gittiği zaman; denilir. el-Müberred dedi ki: Bu zıt anlamlı kelimelerdir. Her iki anlam da aynı şeye racidir. Bu da başında karanlığın görünmesi sonunda ise geçip gitmesi demektir. Alkame b. Kurat dedi ki:

“Nihayet sabah onun için nefes almaya başlayıp da

Gecesi üzerinden çekilip geri gittiğinde…”

Ru’be de şöyle demiştir:

“Ey Hind! O adam(ın gençliği) ne çabuk gitti ve yaşlandı?

Halbuki daha önce taze bir gençti.”

Bu el-Ferrâ”nın delilidir. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Çok yaklaştı, isteseydi daha da yaklaşırdı

O zaman onun ateşinden bir miktar alır (aydınlanır)dık.”

İşte bu da “yaklaşma” anlamına geldiğini göstermektedir. el-Hasen ve Mücahid: “(……..): Karanlığı bastı” diye açıklamışlardır. Şair de şöyle demiştir:

“Nihayet geceleri karanlığını bastırınca

Gece karanlığını (aydınlıktan) ayıran sınırından bir karanlığa binerler.”

el-Maverdî dedi ki: ‘ın asıl anlamı “dolmak’tır. Bu bakımdan büyükçe kaseye içindekilerle dolup taşlığından dolayı; denilir. Gecenin başlangıcı hakkında dolu dolu gelip başlamasından dolayı da bu tabir kullanılmıştır. Geri dönüp gitmesi ve karanlığının dolması yani tamamlanması dolayısı ile de geçip gitmesi hakkında kullanılmıştır. İmruu’l-Kays’ın:

“As’as’deki o eski diyara yakınlaştılar.”

Mısraında “As’as” çölde bir yerin adidir. Bu aynı zamanda bir adamın da adıdır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“As’as’a gelince, o güven duyacağın ne iyi bir delikanlıdır!”

Kurda da; denilir. Çünkü o geceleyin uyumaz ve bir şeyler arar. Kirpilere de geceleyin çokça gidip geldiklerinden ötürü: denilir, Ebû Amr: Koklamak” demektir demiş ve şu mısraı zikretmiştir: mevki sahibi bir elçinin.” Ebû Salih’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: O, izin almaksızın yetmiş perdeden içeriye girer.

Tekvir 17

Gece bastırdığı zaman,

Diyanet Vakfı
Kararmaya yüz tuttuğunda geceye andolsun,

Kurtubi Tefsiri
Geri geldiği zaman geceye,

Âyetin tefsiri için bak:18

Tekvir 16

Dönüp saklananlara,

Diyanet Vakfı
15, 16. Hayır! Akıp giden, bir kaybolup bir etrafı aydınlatan yıldızlara andolsun,

Kurtubi Tefsiri
Aka aka yuvalarına geri dönenlere,

“Geri dönüp gelenlere, aka aka yuvalarına geri dönenlere,” bunlar tefsir ehlinin naklettiklerine göre beş parlak gezegendir: Zuhal (satürn), müşteri (Jüpiter), utarid (merkür), merih (mars) ve zühre yıldızlarıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Bu Ali (k.v)’den de rivâyet edilmiştir. Diğer yıldızlar arasında özellikle sözkonusu edilmeleri iki şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre; bunlar, güneşe dönüktürler. Bu açıklamayı Bekr b. Abdullah el-Müzeni yapmıştır. İkincisine göre bunlar, saman yolunu katettikleri için sözkonusu edilmişlerdir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

el-Hasen ve Katade dedi ki: Bunlar hem gündüzün, hem de battıkları vakit görünmeyen yıldızlardır. Ali (radıyallahü anh) da böyle demiştir: Bunlar, gündüzün görünmeyen, geceleyin çıkan yıldızlardır. Battıkları vakit de görünmeyen yani gizliliklerinden dolayı gözün göremeyeceği bir halde olup. görülemeyen yıldızlardır.

es-Sıhah’da şöyle denilmektedir: Bütün yıldızlar” demektir. Çünkü bunlar, batışları esnasında saklanırlar. Yahutta gündüzün saklandıkları için onlara böyle denilmiştir.

Sabitler dışında kalan gezegen yıldızlardır, diye de açıklanmıştır.

el-Ferrâ’, yüce Allah’ın:

“Artık başka söze gerek yok. Andederim geri dönüp gelenlere” âyeti hakkında şunları söylemektedir: Burada kastedilenler beş gezegendir. Zuhal, müşteri, merih, zühre ve utarid yıldızlarıdır. Çünkü bunlar, akıp gittikleri yerlerinde (yörüngelerinde) saklanır ve gizlenirler. Yani ceylanın mağarada saklandığı gibi gizlenirler. Buna da: denilir.

Bunlara bu ismin veriliş sebebinin, geri kalmaları olduğu da söylenmiştir. Çünkü bunlar bir dönen, bir doğru hareket eden, hareketlerinde intizam bulunmayan gezegenlerdir. Geri kaldı, kalır” anlamında; Onu geride bırakıp gitti” demek olduğu da söylenmiştir. Burnun burun yumuşakları tarafında azıcık bir yükseklikle birlikte içeriye gömülü olması” demektir, öu şekilde olan erkeğe kadına da; denilir. Bütün ineklerin de burnu böyledir.

Abdullah b. Mes’ûd’un yüce Allah’ın:

“Andederim geri dönüp gelenlere” âyeti hakkında bunlar yabani ineklerdir; dediği rivâyet edilmiştir. Hlişeym, Zekeriya’dan, o Ebû İshak’dan, o Ebû Meysere Amr b. Şurahbil’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Bana Abdullah b. Mesud dedi ki: Siz Arap kimselersiniz.

“Geri dönüp gelenler” ne demektir? Ben: Bunlar yabani ineklerdir, dedim. O: Ben de bu görüşteyim, dedi. İbrahim ile Cabir b. Abdullah da böyle demişlerdir. İbn Abbâs’tan rivâyete göre yüce Allah, yaban ineklerine yemin etmektedir, demiştir. İkrime’nin ondan rivâyetine göre şöyle demiştir: İnekler”; Ceylanlar” demektir. Bunlar insanı gördükleri vakit sinip, geri çekilirler ve yuvalarına girerler.

el-Kuşeyri dedi ki: Buna göre; “Burundaki basıklik”tan gelmektedir, denilmiştir. Bu ise burnun yan taraflarının geniş olması, buna karşılık tümseğinin az olmasıdır. İneklerin ve ceylanların burunları bu şekildedir.

Ancak daha doğru olan bunun yıldızlar hakkında yorumlanmasıdır. Çünkü bundan sonra gece ve sabah sözkonusu edildiğinden yıldızların sözkonusu edilmesi, buna daha uygun düşmektedir.

Derim ki: Yüce Allah ister canlı, ister cansız olsun yaratıklarından dilediği ile kasem edebilir. Her ne kadar bundaki hikmet bizim tarafımızdan bilinmese dahi. İbn Mes’ûd ve Cabir b. Abdullah’tan -ki bunların İkisi de sahabidir- ile en-Nehaî’den rivâyet edildiğine göre; bunlar yabani ineklerdir, demişlerdir. İbn Abbâs İle Said b. Cübeyr’den bunların ceylanlar oldukları rivâyet edilmiştir. el-Haccac b. Münzir’den şöyle dediği nakledilmiştir: Ben Cabir b. Zeyd’e;

“Geri dönüp gelenler” hakkında soru sordum da o şöyle dedi; Ceylanlar ve ineklerdir.

Bununla birlikte yıldızların kastedilmiş olma İhtimali de uzak değildir.

Bunların melekler olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü el-Maverdî nakletmiştir,

Kaybolanlar” demek olup, ‘den alınmıştır. Yabani hayvanın içinde saklandığı yuvaya bu ad verilir. Evs b. Hacer dedi ki:

“Allah’ın, bulutunu indir(ip yağmur yağdır)dığını görmez misin?

Beyaz ceylanlar ise yuvalarında sinekler rahatsız ettiği için başlarını hareket ettirmektedir.”

Tarafe de şöyle demiştir:

“Sanki bir arabistan kirazı ağacının iki kanadı onu gölgeler

Yayın bükülmüş yanları(nı andıran omuzları) oldukça güçlü bir sırtın altındadır,”

Şöyle de denilmiştir: Yabani hayvanların barındıkları yerlere gidip, sığınmaları” demektir. Yabani hayvanların ve ceylanların barındıkları (kendisine) sığındıkları yerlere de bu isim verilir. el-A’şa şöyle demiştir;

“Biz kabilenin diyarına varınca, güzel huylular kaldırdı başını;

Vadideki inek sürüsünün barınaklarında başlarını kaldırması gibi.”

(Beyitte “başını kaldırdı” anlamı verilen fiilin ziyadesiz hali olarak): denilir ki: “gündüz saati ilerledi” demektir. Ceylan barındığı yerden kafasını, boynunu kaldırdı” demektir. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Akşam vaktinden biraz geçirdi, sonra tırnaklarıyla başladı

Toprağı eşeleyip kaldırmaya, kaldığı ve barındığı yerden.”

Yuvalar, barınaklar” ile ‘in çoğuludur, Geri dönenler” de; ile ‘in çoğuludur.

“Akanlar” lâfzı da ‘in çoğulu olup, Aktı, akar” fiilinden gelmektedir.

Tekvir 15

Andolsun geri çekilenlere,

Diyanet Vakfı
15, 16. Hayır! Akıp giden, bir kaybolup bir etrafı aydınlatan yıldızlara andolsun,

Kurtubi Tefsiri
Artık başka söze gerek yok! Andederim geri dönüp gelenlere,

“Artık başka söze gerek yok. Andederim…” âyetindeki:

“Artık başka söze gerek yok” lâfzı önceden (el-Kıyame, 75/1. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere zaid olup, âyet “‘andederim” anlamındadır.

Tekvir 14

Her nefis ne getirdiğini bilmiştir.

Diyanet Vakfı
Kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.

Kurtubi Tefsiri
Her nefs neyi hazırlamışsa bilmiş olacaktır.

“Her nefs neyi hazırlamışsa” hayır ve şer türünden ne işlemişse

“bilmiş olacaktır.”

Bu âyet;

“güneş tortop edilip, dürüldüğü zaman” ile ondan sonra gelen âyetler(daki şart)ın cevabını teşkil etmektedir. Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: İşte bunca söz bunun için söylendi. İbn Abbâs ve Ömer (radıyallahü anhüma)’dan rivâyet edildiğine göre, onlar bu sûreyi okumuşlar.

“Her nefs neyi hazırlamışsa bilmiş olacaktır” âyetine varınca, “işte bütün bu anlatılanlar bunun için anlatıldı” demişlerdir.

Buna göre, anlam şöyle olur: Güneş tortop edilip, dürüldüğü zaman ve bu ister gerçekleşeceğinde, herbır nefis amel olarak neyi hazırlamışsa bilmiş olacaktır.

Buhârî ve Müslim’de Adiy b. Hatim’den şöyle dediği nakledilmektedir Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Aralarında bir tercüman bulunmaksızın Allah’ın kendisi ile konuşmayacağı aranızdan hiçbir kimse yoktur. Kişi sağına bakacak, ancak önden göndermiş olduklarını görecek. Soluna bakacak, ancak önden göndermiş olduklarını görecek. Karşısında cehennem ateşi görünecek. O bakımdan sizden her kim bir hurmanın yarısı ile dahi olsa cehennem ateşinden kendisini koruyabiliyorsa, durmasın, yapsın.” Buhârî, V, 2395, İbn Hibban. Sahth, XV. Ş73: Tirmizî, IV, 611; İbn. Mace, I, 66; Müsned, IV, 1%, 377.

el-Hasen dedi ki;

“Güneş tortop edilip, dürüldüğü zaman” âyeti yüce Allah’ın:

“Her nefs neyi hazırlamışsa bilmiş olacaktır” âyeti için yapılmış bir yemindir. Tıpkı: Zeyd savaşa çıkacak olursa, (yemin olsun) Amr da savaşa çıkar” demeye benzer. Ancak birinci görüş daha doğrudur.

İbn Zeyd, İbn Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre İbn Abbâs yüce Allah’ın:

“Güneş tortop edilip, dürüldüğü zaman… cennette yaklaştırıldığı zaman” âyeti hakkında şöyle demiştir: İşte bu oniki hususun altısı dünyada, altısı âhirette olacaktır. Biz bunların ilk altısını daha önce Ubeyy b. Ka’b’ın sözü ile (beşinci âyetin tefsirine geçmeden hemen önce) açıklamış bulunuyoruz.

Tekvir 13

Cennet yaklaştırıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
12, 13. Cehennem tutuşturulduğunda ve cennet yaklaştırıldığında,

Kurtubi Tefsiri
Cennet de yaklaştırıldığı zaman,

“Cennet de yaklaştırıldığı zaman.” Takva sahiblerine yakınlaştirildiği zaman, demektir. el-Hasen dedi ki: Onlar cennete yakınlaştıracaklar, yoksa cennet, yerinden ayrılacak değildir.

Abdurrahman b. Zeyd şöyle derdi: (Acaba) süslendi, yakınlaştırıldı (mı) demektir. Arap dilinde; Yakınlık” demektir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Takva sahiblerine cennet yakınlaştırılır.” (eş-Şuara, 26/90) Filan kişi yakınlaştı” demektir.

Tekvir 12

Cehennem alevlendirildiği zaman,

Diyanet Vakfı
12, 13. Cehennem tutuşturulduğunda ve cennet yaklaştırıldığında,

Kurtubi Tefsiri
Cehennem daha da kızıştırüdığı zaman,

“Cehennem daha da kızıştmldığı zaman.” Kâfirler için yakılıp alevlendirildiği ve kızdırılması arttırıldığı zaman.

“Ateşi alevlendirdim, kızıştırdım, kızıştırıyorum” denilir.

“Kızıştırıldı” anlamındaki âyet genel olarak: Alevli ateş” lâfzından gelen şeddesiz bir fiil olarak okunmuştur. Ancak Nâfi’, İbn Zekvan ve Ruveys şeddeli okumuşlardır. Çünkü cehennem ardı arkasına ateşi yakılmış ve kızıştırılmış olacaktır. Katade dedi ki: Onu Allah’ın gazabı ile Âdem oğullarının günahları ardı arkasına alabildiğine kızıştıracaktır.

Tirmizi’deki rivâyete göre, Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ateş kırmızılaşıncaya kadar bin yıl süre ile tutuşturuldu. Sonra beyazlaşıncaya kadar bin yıl süre ile yakıldı. Sonra kararıncaya kadar bin yıl süre ile yakıldı, O bakımdan o siyah ve karanlıktır.” Bu hadis mevkuf olarak da rivâyet edilmiştir. Tirmizî, IV, 710.

Tekvir 11

Gök sıyrıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
Gökyüzü sıyrılıp alındığında,

Kurtubi Tefsiri
Gök yerinden söküldüğü zaman,

“Gök yerinden söküldüğü zaman” âyetindeki:

“Sökmek”; iyice yapışmış olan bir şeyi yerinden koparmaktır. Sema koçtan ve benzerlerinden derinin soyulması gibi sökülecektir. şekli de aynı anlamın bir söyleyişidir.

Abdullah’ın okuyuşunda:

“Gök yerinden söküldüğü zaman” şeklindedir. Devenin derisini soydum” demektir. Buna karşılık Onu yüzdüm” denilmez çünkü Araplar deve hakkında ya Onu soydum” derler yahutta; Derisini soydum” derler. Gitti” anlamındadır. Buna göre sema bir örtü, bir şeyin üzerinden kaldırıldığı gibi yerinden kaldırılacaktır.

Yüce Allah’ın:

“Gökleri kitabların katlandığı gibi katlayacağımız gün…” (el-Enbiya, 21/104) diye buyurduğu şekilde katlanacaktır, diye de açıklanmıştır. Anlam, sanki sema yerinden sökülüp katlanacaktır, gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Tekvir 10

Sahifeler açıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
(Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında,

Kurtubi Tefsiri
Defterler açıldığı zaman,

“Defterler açıldığı zaman.” Önceleri katlı ve dürülmüş iken açılacağı zaman. Maksat, meleklerin, sahipleri tarafından işlenmiş hayır ve şer türünden yaptıklarını yazmış oldukları amel defterleridir. Ölüm ile birlikte bu defterler dürülür, kıyâmet gününde ise açılır. Her insan kendi amel defterinde ne olduğunu öğrenir ve içinde neler bulunduğunu bilir. Bunun üzerine de:

“Bu kitaba ne olmuş? Küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp, sayıp dökmüş” (el-Kehf, 18/49) diyecekler.

Mersed b. Vedâa rivâyetle dedi ki: Kıyâmet günü oldu mu amel defterleri Arşın altından uçuşur. Mü’minin defteri eline düşer:

“Yüksek bir cennette… Geçmiş günlerde peşinen işledikleriniz sebebi ile afiyetle yiyin, için. “(el-Hakka, 69/24) Kâfirin defteri de eline düşer:

“Beyinlere kadar işleyen bir sıcaklıkta… O serin de değildir, faydası da yoktur.” (el-Vakıa, 56/42-44)

Ummu Seleme (radıyallahü anha)’dan rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde insanlar çıplak ayaklı ve elbisesiz haşredileceklerdir” Ben: Ey Allah’ın Rasûlü, dedim ya kadınların durumu ne olacak?

Peygamber şöyle buyurdu: “İnsanlar (başka şeyle) meşgul edilecekler ey Ummu Seleme!” diye buyurdu. Ben: Onları meşgul edecek olan nedir? diye sordum, şöyle buyurdu: “Zerre ağırlığındaki şeylerin de, hardal tanesi ağırlığındaki şeylerin de yazılı bulunacağı amel defterleri (onları meşgul edecektir).” Taberanî, Evsat, I, 254; Hsysemî, Mecma’, X, 333; Münzirî, et-Terğib, IV, 207.

Daha Önce el-İsra Sûresi’nde (17/13-14. âyetlerin tefsirinde) Ebû’s-Sevvar el-Adevi’nîn şu sözü kaydedilmiş bulunmaktadır: Neşir (sahifelerin açılması) iki defadır ve bir defada katlanma sözkonusudur. Ey Âdem oğlu, sen hayatta olduğun sürece senin açılmış olan sahifene dilediğin şeyleri yazdır. Öldüğün takdirde bu sahifen dürülecektir.

Nihayet ölümden sonra diriltileceğin vakit tekrar açılacaktır:

“Oku kitabını! Bugün kendine karşı iyi hesablayıcı olarak kendin yetersin (denilecek.)” (el-İsra, 17/14)

Mukâtil dedi ki: Kişi Öldü mü amel defteri dürülün Kıyâmet günü oldu mu açılır.

Ömer (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre, bu âyeti okuduğu vakit şöyle dermiş: Ey Âdem oğlu! İş sana doğru götürülüyor (iş sana bağlı).

Nafi’, İbn Âmir, Âsım ve Ebû Amr; Açıldı” diye şeddesiz olarak okumuşlardır. Bir defa açılacak anlamını ifade eder. Çünkü böylece delili ortaya konulmuş olur. Diğerleri ise açma işleminin tekrarını anlatmak üzere (“şın” harfini) şeddeli okumuşlardır. Bu da isyankarın azarlanmasının, itaatkarın müjdelenme sinin de İleriye götürülmesi içindir. İnsanın ve ona şahit olacak meleklerin bu İşi tekrarlayacağından dolayı, diye de açıklanmıştır.

Tekvir 9

Hangi günahla öldürüldü diye,

Diyanet Vakfı
8, 9. Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda,

Kurtubi Tefsiri
“Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

“Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman: Hangi günahtan dolayı öldürüldü? diye” âyetindeki;

“Diri diri gömülen kız çocuğu” öldürülen kız çocuğu demektir ki; bu da canlı iken gömülen kız çocuğu anlamındadır. Ona bu İsmin veriliş sebebi, üzerine atılan topraktan dolayıdır. Bu toprak ona ölünceye kadar ağırlık verir. İşte şanı yüce Allah’ın:

“Onları koruması ona ağır gelmez.” (el-Bakara, 2/255) âyetinde de bu anlamdaki lâfız kullunılmıştır. Mütemmim b. Nüveyre şöyle demiştir:

“Diri diri gömülür, dar bir geçitte kabre atılır,

Göbek bağına bağlanan şey yastığıdır, beşiğe konulmaz.”

Araplar iki sebebten ötürü kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Birincisi, onlar: Melekler Allah’ın kızlarıdır, diyorlar, böylelikle kızları ona geri gönderiyorlardı. İkincisi ise, ya ihtiyaç ve fakirlik korkusu ile onları öldürüyorlardı yahut esir alınır ve köle edilirler diye korktuklarından dolayı öldürüyorlardı. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce en-Nahl Sûresi’nde;

“Yoksa onu diri diri toprağa mı gömsün ?” (en-Nahl, 16/59) âyeti açıklanırken yeterli açıklamalarla geçmiş bulunmaktadır. Onların şeref sahibi olan soyluları ise, böyle bir şeye yanaşmazlar ve hatta engel olurlardı. O kadar ki el-Ferezdak bundan dolayı övünerek şöyle demiştir:

“Diri diri gömülenleri engelleyip de

Gömülmek durumunda olanları diriltip,

gömülmelerini engelleyen kişi de bizdendir.”

Bu sözleriyle dedesi Sa’saa’yı kastetmektedir, Sa’saa diri diri gömülmek istenen kızları babalarından satın alıyordu. İslam geldiğinde diri diri gömülecek olan yetmiş tane kızı hayatta tutmuş idi,

İbn Abbâs dedi ki: Cahiliye döneminde bir kadın hamile kaldı mı bir çukur kazar ve bu çukurun başında doğumunu yapardı. Kız çocuğu doğurursa onu çukura atar ve üzerini toprakla örterdi. Erkek doğurursa onu alıkoyardı. Recez vezninde şairin şu beyiti de bu kabildendir:

“Doğduğu zaman onu “ölecek” diye adlandırdım

Kabir ise çok sağlam ve vakur bir dünürdür.”

Vakur” demektir. Bu kelime vezin itibariyle “fissîk” gibidir. Filan kişi insanların en vakurudur” Bu, ne kadar da vakurdur” denilir. Bu açıklamalar el-Ferrâ’dan nakledilmiştir.

Katade dedi ki: Cahiliye dönemi insanlarından herhangi bir kimse, kız çocuğunu öldürüyor, buna karşılık köpeğini besliyordu. Bu tutumları dolayısıyla yüce Allah onlara sitem etmekte ve: “Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman….” âyeti ile onları tehdit etmektedir.

Ömer, yüce Allah’ın:

“Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman” âyeti hakkında söyle dedi: Kays b. Âsım, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasülü dedi. Ben cahiliye döneminde sekiz kızımı diri diri gömdüm. Peygamber: “Onların herbirisinin yerine bir köle azad et.” dedi. Kays: Ey Allah’ın Rasûlü ben deve sahibi bir kimseyim deyince, şöyle buyurdu: “Arzu edersen onlardan herbirisi için bir deve hediye kurbanı olarak gönder, dedi.” Bezzâr, Müsned, I, 355; Taberânî, Kebir, XVIII, 337; Heysemi, Mecmâ, VII, 134

Yüce Allah’ın:

“Sorulduğu zaman” âyeti, diri diri gömülen kız çocuğuna, onu öldüren kimseye azar olmak üzere soru sorulduğu zaman demektir. Başkası tarafından dövülmüş bir çucuğa: Sana niye vuruldu, Senin günahın nedir? demeye benzer.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah, onun katilini azarlamayı murad etmiştir. Çünkü o, günahsız yere öldürülmüştür.

İbn Eşlem dedi ki: O hangi günahtan ötürü vuruldu, demektir. Çünkü onlar böyleler)ni dövüyorlardı da,

İlim ehlinden bazıları

“sorulduğu zaman” âyetini “istendiği zaman” diye açıklamıştır. Bununla maktulün kanı istendiği gibi, onun da (öldürülmesinin sebebi sorulup) isteneceğini anlamış gibidir. Bu yorumu yapan kişi şöyle demiştir: Bu âyet, yüce Allah’ın:

“Allah’a verilen söz ise sorulur.” (el-Ahzab, 33/15) âyetine benzemektedir ki (gereğinin yerine getirilmesi) istenir, demektir. Sanki bu kız çocuğu onlardan istenmiş de, çocuklarınız nerede? diye sorulmuş gibidir.

ed-Dahhak ve Ebû’d-Duha’nın rivâyetine göre, Cabir b. Zeyd ile Ebû Salih: diri diri gömülen kız çocuğu sorduğu zaman'” diye okumuşlardır. Kız çocuğu babasına asılacak ve: Hangi günahtan dolayı beni öldürdün, diye soracaktır. Fakat onun ileri sürecek hiçbir mazereti bulunmayacaktır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. O da: “Diri diri gömülen kız çocuğu sorduğu zaman” diye okumuştur. Ubey’in Mushaf’ında da bu böyledir.

İkrime, İbn Abbâs’tan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Çocuğunu öldüren kadın, kıyâmet gününde çocuğu memelerine asılmış, kanlarına bulanmış olarak gelecek ve Rabbim. bu benim annemdir, bu beni öldürdü diyecek.”

Birinci görüş, Cumhûrun kabul ettiği görüştür ve bu da yüce Allah’ın Îsa (aleyhisselâm)’a -kendisini ilâh edinmiş olanlara azarlamak ve onlara sitem etmek üzere- söyleyeceği:

“İnsanlara … sen mi söyledin?” (el-Mâide, 5/116) âyetine benzemektedir. İşte diri diri gömülen kız çocuğuna da sorulacak, bu soru, onu diri diri gömene bir azar mahiyetindedir ve bu. neden öldürüldüğüne dair soru sorulmasından daha beliğdir. Çünkü öldürülmesi ancak bir günah dolayısıyla doğru olabilirdi. Peki bunu gerektiren günahı ne idi? Onun günahı olmadığı açıkça ortada olduğuna göre, böyle bir iş daha büyük bir belâ ve onu öldürene karşı delil daha açık seçiktir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Öldürüldü” anlamındaki âyet (“te” harfi) şeddeli olarak: diye de okunmuştur. Bu âyette müşriklerin çocuklarının azâb edilmeyeceklerine ve günahsız azâbın hakedilmeyeceğine dair açık bir delil de bulunmaktadır.

Tekvir 8

Diri diri gömülen sorulduğu zaman,

Diyanet Vakfı
8, 9. Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda,

Kurtubi Tefsiri
Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman;

Âyetin tefsiri için bak:9.

Tekvir 7

Nefisler eşleştirildiği zaman,

Diyanet Vakfı
Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde,

Kurtubi Tefsiri
Nefisler eşleştirildiği zaman,

“Nefisler eşleştirildiği zaman” âyeti hakkında en-Numan b. Beşir dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Nefisler eşleştirildiği zaman” (âyeti hakkında) dedi ki: “Herbir kimse daha önce kendi ameli gibi amel işlemiş olan kimselerle biraraya getirilecek (onlarla eşleştirilecek)dir.” Süyûtî, ed-Durru’l-Mensür, VII), 429.

Ömer b. el-Hattâb dedi ki: Günahkar, günahkar ile salih kimse, salih kimse ile eşleştirilecektir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu, insanların üç ayrı gruba ayrılacağı zaman olacaktır. es-Sabikun (ileri geçenler) bir sınıf, Ashabu’l-Yemin bir sınıf ve Ashabu’ş-Şimal bir sınıf olacaktır.

Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Mü’min nefisler el-Huru’l-îyn ile eğleştirilecek, kâfirler şeytanlarla eşleştirilmiş olacaktır, münafıklar da böyle olacaktır.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Herbir şekil cennet ehlinden ya da cehennem ehlinden kendi benzeri ile bir araya getirilecektir. İtaat hususunda ileri gitmiş olanlar kendi benzerlerine katılacak, orta halliler kendi benzerlerine katılacak, masiyet işlemiş olanlar da kendi benzerlerine katılmış olacaktır, Buna göre “eşleştirme” herşeyin kendi benzeri ile bir araya getirilmesi demektir. Yani insanlar, cennet ve cehennemde benzederi ile bîraraya getirileceği vakit…

Herbir kimse hükümdar ya da sultan kabilinden (dünyada iken) beraber bulunup ayrılmadığı kimseye katılacaktır; diye de açıklanmıştır. Yüce Allah’ın:

“Toplayınız, zulmedenleri ve onlara eş olanları.” (es-Saffat, 37/22) Yani anların benzerlerini… âyetinde olduğu gibi.

İkrime dedi ki:

“Nefisler eşleştirildiği zaman” ruhlar cesetlerle biraraya getirildiği, yani ruhlar bedenlere iade edildiği zaman, demektir. el-Hasen dedi ki: Herbir kişi kendi dindaşlarına katıldığı zaman. Yahudi yahudiye, hristiyan hristiyana, mecusi mecusiye ve Allah’tan başka herhangi bir şeye ibadet eden herkes birbirlerine, münafıklar münafıklara,mü’minler de mü’minlere katılıp bir araya getirileceği zaman…

Azgın bir kimse, kendisini azdıran şeytan ya da insan ile -düşmanlık ve nefret ciheti ile- biraraya getirilecektir. İtaatkar kimse de kendisini itaate davet eden peygamberler ve mü’minlerle bir araya getirileceği zaman… Bir başka açıklamaya göre; kişiler amelleriyle bir araya getirilecek ve herbir amel o kişiye mahsus olduğundan dolayı, eşleştirme gibi olacaktır.

Tekvir 6

Denizler kaynatıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
Denizler kaynatıldığında,

Kurtubi Tefsiri
Denizler ateşlendîrildiği zaman,

“Denizler ateşlendirildiği zaman.” Su ile doldurulduğu zaman demektir. Çünkü Araplar: Havuzu doldurdum, dolduruyorum” tabirini su ile doldurduktan vakit kullanırlar. Böyle olan havuza: denilir. Sözlükte; ile Dolu, dopdolu olan” demektir. er-Rabi b. Haysem’in rivâyet ettiğine göre de: Dolup, taştı” demektir. el-Kelbi, Mukâtil , el-Hasen ve ed-Dahhak da böyle açıklamışlardır. İbn Ebi Zemnin dedi ki: ‘in gerçek anlamı “doldu, biri diğerine laştı ve tek bir şey (su) haline geldi” demektir. el-Hasen’in açıklamasının anlamı da budur. Yani denizler birbirlerine akıtılarak tek bir deniz haline gelecektir.

el-Kuşeyri dedi ki: Bu da yüce Allah’ın;

“Ama aralarında bir engel vardır, biri diğerine karışmaz.” (er-Rahmân, 55/20) âyetinde sözünü ettiği engeli kaldırması ile olur. Sözü edilen bu engel kaldırılacak olursa, denizlerin sulan kaynayıp, coşar ve bütün yeryüzünü örter. Bütün denizler de tek bir deniz haline gelir.

Bir diğer açıklamaya göre; hepsi de cehennem ehli için sözkonusu olan Hamim denilen kaynar sudan, tek bir deniz haline gelir.

Yine el-Hasen’den, Katade ve İbn Hayyan’dan şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Denizler kuruyacak, onların sularından tek bir damla dahi kalmayacaktır. el-Kuşeyri dedi ki: Bu (anlam): Tandırı kızdırdım, kızdırıyorum” ifadesinden alınmadır, İşte denizin üzerine bu şekilde alevler musallat edilecek olursa, ondaki nemlilik kurur (denizler buharlaşır) ve işte o vakit, dağlar da yürütülür, denizler ve dağların hepsi tek bir yaygı haline dönüşür. Bu da denizlerin yerlerinin, dağlar ile doldurulması ile gerçekleşecektir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu husustaki görüşler birbiriyle uyumlu da olabilir. Bu durumda suyun kuruması, denizlerin birinin diğerine taşmasından sonra olur, o vakit de denizler ateşe dönüştürülür.

Derim ki: İşte o vakit el-Kuşeyri’nin belirttiği gibi dağlar da yürütülür. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

İbn Zeyd, Şemir, Atiyye, Süfyan, Vehb, Ubey, Ali b. Ebî Tâlib ve ed-Dahhak’ın kendisinden yaptığı rivâyete göre İbn Abbâs da şöyle demiştir: Denizler alevle tutuşturulmuş ve ateşe döndürülmüş olacaktır.

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah güneşi, ay’ı ve yıldızlan denize atar, sonra onun üzerinden bir batı rüzgarı estirir ve ateş oluncaya kadar onu üfler. Kimi hadiste de böyle denilmiştir: “Yüce Allah’ın emri ile güneş, ay ve yıldızlar denizde darmadağın olurlar. Sonra yüce Allah, batı rüzgarını gönderir de orayı ateş yakar. İşte yüce Allah’ın kâfirleri kendisi ile azaplandıracağı büyük ateşi budur.” Suyun. ed-Durru’l-Mensûr, VIII, 426.

el-Kuşeyri dedi ki: İbn Abbâsın

“ateşlendirildiği zaman” âyetini alevle yakıldığı zaman, diye tefsir etmesi hakkında şöyle denilmiştir: Cehennemin denizlerin dibinde olma ihtimali vardır. O bakımdan dünyanın ayakta durması için şu anda ateşlendirilmemiştir. Dünyanın sonu geldiği vakit ateşlendirilecektir. Hepsi ateş ulacak ve cehennemlikleri Allah o ateşe girdireçektir. Denizin altında bir ateşin bulunma ihtimali de vardır. Daha sonra yüce Allah, denizin tümünü alevlendirecek ve ateşe dönüşecektir. Haberde rivâyet edildiğine göre, deniz, ateş içinde ateştir.

Muaviye b. Said dedi ki: Rum denizi yeryüzünün ortasıdır. Onun altında bakır ile kapatılmış, kıyâmet gününde ateş olarak yakılacak kuyular vardır.

Bir başka açıklamaya göre güneş, denizde olacak ve deniz de güneşin hararetiyle ateş olacaktır.

Diğer taraftan bütün bu âyetlerde sözü edilen hususların kıyâmet gününden önce dünyada gerçekleşmesi ve bunların kıyâmet alâmetlerinden olması imkânı olduğu gibi, kıyâmet günü gerçekleştikten sonra kıyâmet gününde bu alâmetlerin gerçekleşecek olması ihtimali de vardır.

Derim ki: Abdullah b. Amr’dan rivâyet olunduğuna göre; o cehennemin tabağı olduğundan deniz suyu ile abdest almazmış.

Ubey b. Kâb da dedi ki: Kıyâmet gününden önce, altı tane alamet gerçekleşecektir. İnsanlar çarşı pazarlarında bulunuyor iken güneşin ışığı gidecek, yıldızlar görünecek, insanlar bundan dolayı hayrete ve dehşete düşecekler. Onlar bu hallerinde bakınıp duruyorlarken yıldızlar etrafa sağıp savrulacak ve dökülecektir. Bu halde iken ansızın dağlar yerin üzerine düşüverecek, sarsılacak, çalkanacak ve yanacaklar, saçıp savrulan bir toz haline gelecekler. Korku ve dehşetle insanlar cinlere, cinler insanlara koşacaklar. Hayvanlar, yırtıcı hayvanlar, haşerat ve kuşlar birbirine karışacaklar. Biri diğeri içerisine dalga dalga girecek. İşte yüce Allah’ın:

“Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman” âyeti bunu anlatmaktadır. Sonra cinler, insanlara biz size buna dair haberi getireceğiz diyecekler, denizlere varacaklar. Denizlerin alevli bir ateş haline geldiğini görecekler. Onlar bu halde iken en alttaki yedinci arza kadar ve oradan en yukarıdaki yedinci semaya kadar yer tek bir yarılma ile yarılacak. Onlar bu halde iken üzerlerine bir rüzgar gelip, onları öldürecek.

“Ateşlendirîldîği zaman” lâfzının, kan gibi oluncaya kadar suyunun kızaracağı anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da; Kırmızı bir göz’: tabirlerinden alınmıştır.

İbn Kesîr, bu kelimeyi şeddesiz olarak: diye okumuştur. Ebû Amr da böyle okumuştur. Bu okuyuş yerin halini haber vermekte ve bunun bir defa olacağını belirtmektedir. Diğerleri ise (“cim” harfini) şeddeli okumuşlardır. Bu da onun bu halinin ardı arkasına defalarca tekrarlanacağına işaret etmektedir.

Tekvir 5

Vahşi hayvanlar toplandığı zaman,

Diyanet Vakfı
Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde,

Kurtubi Tefsiri
Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman,

“Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman” âyetindeki

“haşr” biraraya getirip toplamak demektir. Bu anlam el-Hasen, Katade ve başkalarından nakledilmiştir. İbn Abbâs: Vahşi hayvanların toplanması, ölmeleri demektir, diye açıklamıştır. Bu açıklamayı ondan İkrime rivâyet etmiştir, Herbir şeyin haşredilmesi (toplanması) ise cin ve insanların dışındakilerin ölmesi demektir. Çünkü cinlerle insanlar, kıyâmet gününe gelecekler (ve hesapları görülecektir).

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmiştir: Sineklere varıncaya kadar herbir şey haşredilecektir. İbn Abbâs dedi ki: Yarın vahşi hayvanlar haşredilecektir, yani birinin lehine, diğerinden kısas uygulanmak üzere bir araya getirileceklerdir. Boynuzsuz olan koçun lehine boynuzluya kısas uygulanacaktır. Sonra da onlara: “Toprak olun” denilecek, onlar da öleceklerdir. Bu açıklama İkrime’nin kendisinden yaptığı rivâyetten daha sahihtir. Biz bunu “et-Tezkire” adlı eserimizde, yeterli bir şekilde açıklamış bulunuyoruz. Bu açıklamaların bir kısmı da daha önce el-En’âm Sûresi’nde (6/38. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yani vahşi hayvanların hali, bu olacağına göre, ya Âdem oğlunun durumu ne olacaktır?

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla kastedilen şudur: Vahşi hayvanlar bugün insanlardan ürküp kaçmakla, onlardan uzak sahralarda yaşamakla birlikte, yarın, o günün dehşetli hallerinden dolayı insanlar ile birlikte olacaklardır. Bu anlamdaki açıklamayı Ubey b. Ka’b yapmıştır,

Tekvir 4

Gebe develer başıboş bırakıldığı zaman,

Diyanet Vakfı
Gebe develer salıverildiğinde,

Kurtubi Tefsiri
Doğumu yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman,

“Doğumu yaklaşmış develer” karınlarında yavruları bulunan hamile develer

“başıboş bırakıldığı zaman.”

“Doğumu yaklaşmış develer”in tekili: ‘dir. Yahutta gebeliği üzerinden on ay geçmiş olan deve demektir. Artık bu deve yavrulayıncaya kadar bu ad ile anılır, yavrulamasından sonra da yine bu ismi taşımaya devam eder. Bir şeyi daha önceki ismi ile adlandırmak, artık o zamanı geçmiş olsa dahi bunu sürdürmek- Arapların adetlerindendir. Nitekim bir kimse beş allı yaşına gelmiş olan atını kastederek, benim tayımı getiriniz, benim tayımı yaklaştırınız, der ve onu daha önceki ismiyle anmaya devam eder. Antere şöyle demiştir:

“Sakın benim tayımı ve ona yedirdiklerimi ağzına alma

O vakit senin derin uyuz olmuşun derisi gibi olur.”

Yine şöyle demiştir:

“Ve atımı onun (o birliğin) ortasına sürerek hamle yaptım

ve onların ta içine daldım.”

Özellikle

“doğumu yaklaşmış develer”i sözkonusu etmesi, Arapların nezdinde böylelerinin en değerli oluşundan dolayıdır ve bu develere sahib olanlar, ancak kıyâmetin kopacağı vakit onları başıboş bırakırlar. Bu elbetteki bir örneklendirmedir. Çünkü kıyâmet gününde doğumu yaklaşmış dişi deve olmayacaktır. Fakat bununla misal vermek istemiştir. Şöyle ki; kıyâmet günü öyle dehşetlidir ki, bir kimsenin doğumu yakınlaşmış devesi olsa dahi, onu başıboş bırakır ve kendi işiyle uğraşır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, kabirlerinden kalkmış, birbirlerini görmüş olacakları gibi, vahşi hayvanların ve diğer hayvanların toplanmış olduğunu, aralarında ise kendileri için en değerli mal saydıkları doğumu yakınlaşmış develerinin de bulunduğunu görecekler, fakat bunlara iltifat etmeyecek, onların bu hali kendilerini hiç ilgilendirmeyecek. Araplara doğumu yakınlaşmış develer sözkonusu edilerek hitab edilmesinin sebebi, mallarının ve geçimlerinin çoğunluğunu develer teşkil ettiğinden dolayıdır.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan;

“başıboş bırakılmaları” sahipleri tarafından kendi hallerine terk edilmeleri demektir. Sahipleri kendi halleriyle meşgul olacaklardır; diye açıkladığını rivâyet etmektedir. el-A’şâ şöyle demektedir:

“O seçilmiş yüz deveyi bağışlayandır

İster iki yaşında olsun, ister doğumu yaklaşmış olsun.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Malı azalırsa kişinin terkedildiğini görürsün,

Fakat zencinin evine hediyeler yollanır ve ziyaret olunur

Ziyaretçilere ziyaret ettiklerinin malının ne faydası olur

Doğumu üzerinden yedi ay geçmiş develerle, doğumu yakınlaşmış develer yayılırsa.”

“Doğumu yakınlaşmış tek bir dişi deve” için: iki dişi deve için: üç ve yukarısı dişi develer için: denilir ve müenneslik hemzesinin yerine “vav” getirirler. “Dişi devenin doğum zamanı yaklaştı” demektir.

Bir diğer açıklamaya göre; İçinde bulunanın alıkonulduğu bulut” demektir ki; bu da sudur ve böyle bir bulutun yağmur yağması önlenir. Araplar bulutu gebe dişiye benzetirler.

Yurtların ıssız kalıp, orada kimse kalmayacağı diye açıklandığı gibi, ekininden öşür alınan, fakat işlenmeyip, ekilmeyen arazidir, diye de açıklanmıştır. Ancak birinci açıklama daha ünlüdür, insanların çoğu da bunu kabul etmişlerdir.

Tekvir 3

Dağlar yürütüldüğü zaman,

Diyanet Vakfı
Dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde,

Kurtubi Tefsiri
Dağlar yürütüldüğü zaman,

“Dağlar yürütüldüğü zaman” yerden koparıldığı ve havada yürütüldüğü zaman, demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“O günde dağları yürüteceğiz ve sen yeryüzünü çıplak göreceksin” (el-Kehf, 18/47) âyetine benzemektedir.

Dağların yürütülmesi taş olmaktan çıkıp, yığılmış kum gibi olmalan yani akışkan (taneleri birbirini tutmayan) kum yığını olmaları demektir, diye de açıklanmıştır. O vakit; dağlar, atılmış pamuk gibi olacak, etrafa saçılmış toz toprağı andıracak ve hiçbir şey olmayan bir serab gibi olacak. Yer herhangi bir tümseklik ya da çukurun görülmediği dümdüz bir arazi haline dönüşecek. Bu husus daha önce bir başka yerde de (Tâ-Hâ, 20/105 âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

Tekvir 2

Yıldızlar karardığı zaman,

Diyanet Vakfı
Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde,

Kurtubi Tefsiri
Yıldızlar ardarda döküldüğü zaman,

“Yddızlar ardarda döküldüğü zaman” darmadağın olup, etrafa saçıldığı zaman demektir. Ebû Ubeyde: Kartal avına doğru hücum ettiği vakit yukarıdan aşağıya kendisini nasıl atıyorsa, Öylece atıldığı zaman, diye açıklamıştır. el-Accâc da, bir çakır doğanı anlatırken şunları söylemektedir:

“Bir toy kuşu görüp aydınlanan (sevinen) ve üstüne atılan

Bir doğanın, süzülüp avının üstüne atılışı gibi.”

Ebû Salih, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “O gün semada, yere düşmedik hiçbir yıldız kalmayacaktır. Öyle ki yedinci yerde bulunanlar, en üstte bulunan arzın başına gelen ve ona isabet edenlerden korkup, dehşete kapılacaklardır.”

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yıldızlar ardı arkasına düşecektir. Yıldızlar sema ile arz arasında nurdan zincirlerle asılı kandillerdir. Bu zincirler de nurdan meleklerin elindedir. Sûr’a birinci defa üfürüleceğinde yerde ve gökte bulunan herkes ölecek. İşte bu yıldızlar etrafa dağılacak ve meleklerin ellerinden zincirler peşpeşe düşecek, çünkü onları tutanlar, ölmüş olacaktır.

“Yıldızların dökülmesi”nin izlerinin yok edilmesi anlamına gelme ihtimali de vardır. Çünkü yıldızlara bu ismin (necin) veriliş sebebi, semada ışıklarıyla görünmeleridir.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Yıldızların dökülmesi” değişmeleri ve yerlerinden yok olup gitmeleri dolayısıyla, ışıklarının kalmaması demektir. Anlamlar birbirlerine yakındır,

Tekvir 1

Güneş dürüldüğü zaman,

Diyanet Vakfı
Güneş katlanıp dürüldüğünde,

Kurtubi Tefsiri
Güneş tortop edilip, dürüldüğü zaman,

“Güneş tortop edilip, dürüldüğü zaman” âyeti hakkında; İbn Abbâs dedi ki: Güneşin tortop edilip, dürülmesi (tekvîri), Arşın içine sokulması demektir. el-Hasen, ışığının gitmesidir. Katade ve Mücahid de böyle dediği gibi, İbn Abbâs’tan da böyle açıkladığı rivâyet edilmiştir. Said b. Cübeyr telef edilmesidir, diye açıklamıştır. Ebû Ubeyde dedi ki: Tortop edilip dürülmesi, sarığın sarılması gibidir. Yani sarılıp imha edilecektir. er-Rabî’ b. Haysem dedi ki: Tortop edilip, dürülmesi onun bir kenara atılması demektir. Ben onu tutup attım, o da düştü” ifadesi de buradan gelmektedir.

Derim ki:

“Tekvîr”in asıl anlamı bir araya getirip, toplamaktır. Bu dit; sarığın başın etrafında sarılıp toplanması anlamına gelen: ‘dan alınmadır. O halde, güneş sarılıp sarmalanacak ve ışığı imha edilecek, sonra da denize atılacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Ebû Salih’ten

“tortop edilip, dürülmesi”nin ters yüz edilmesi, altüst edilmesidir, diye açıkladığı nakledilmiştir.

Abese 42

İşte onlar, kâfirlerdir, günahkârlardır.

Diyanet Vakfı
40, 41, 42. Yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte bunlar kafirlerdir, günahkarlardır.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar, kâfirlerin ve facirlerin ta kendileridir.

“İşte bunlar kâfirlerin” (“kefere” lâfzı) “kâfirin çoğuludur

“ve fâcirlerin” (“fecere” lâfzı) “facir”İn çoğuludur;

“ta kendileridir.”

Fâcir, Allah’a karşı iftira edip, yalan söyleyen kimse demektir. Fasıktır diye de açıklanmıştır. Fasıklık etti” denilir, Yalan söyledi” anlamındadır. Asıl anlamı ise meyletmek demektir. Buna göre “fâcir” meyleden demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Abese 41

Üzerini karanlık bürümüştür.

Diyanet Vakfı
40, 41, 42. Yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte bunlar kafirlerdir, günahkarlardır.

Kurtubi Tefsiri
Bunları da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.

“Yine o günde üzerlerini toz toprak kaplamış” üzerinde toz duman bulunan

“yüzler de vardır. Bunları da karanlık” tan dolayı görünememek

“ve siyahlık kaplayacaktır.” İbn Abbâs da böyle açıklamıştır. Yine ondan “zillet ve zorluk” diye açıkladığı rivâyet edilmiştir. Arapçada Toz” demek olup çoğulu da ‘dır. Bu açıklama Ebû Ubeyd’den nakledilmiştir. el-Ferezdak şu beyiti söylemiştir:

“O, hükümdarın kılığı ile taçlanmıştır, arkasından gelir

Bir dalga ki, onun üstünde sancakları ve tozları görürsün.”

Haberde belirtildiğine göre, hayvanlar kıyâmet gününde toprak olacakları vakit, o toprak kâfirlerin yüzlerine bulanacaktır.

Zeyd b. Eslem dedi ki; Semaya doğru yükselen (siyah duman)”; Yere doğru alçalan (toz)” demektir. ile aynı şeylerdir (toz).

Abese 40

O gün bazı yüzler de tozlanmış,

Diyanet Vakfı
40, 41, 42. Yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte bunlar kafirlerdir, günahkarlardır.

Kurtubi Tefsiri
Yine o günde üzerlerini toz, toprak kaplamış yüzler de vardır.

Âyetin tefsiri için bak:41

Abese 39

Güler, sevinçlidir.

Diyanet Vakfı
38, 39. O gün bir takım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir.

Kurtubi Tefsiri
Gülmektedir, sevinmektedir.

“Gülmektedir.” Sevinç ve neşe içindedir.

“Sevinmektedir.” Yüce Allah’ın verdiği lücuflar dolayısı ile sevinçlidir. Atâ el-Horasani dedi ki: “Apaydınlık” olmalarının sebebi sam, vaktiyle yüce Allah’ın yolunda tozlanmış olmasıdır. Bunu Ebû Naim (Nuaym?) zikretmiştir.

ed-Dahhak dedi ki: Bu abdestin bıraktığı izden dolayı olacaktır. İbn Abbâs; Gece namazından dolayıdır, diye açıklamıştır. Çünkü Hadîs-i şerîfte şöyle denilmiştir: “Kimin gece namazı çok olursa, gündüzün yüzü güzel olur.” İbn Mace, I, 422.

Sabah etrafı aydınlattığı vakil: denilir. Ki “apaydınlık” ile aynı köktendir.)

Abese 38

O gün bazı yüzler aydınlıktır,

Diyanet Vakfı
38, 39. O gün bir takım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir.

Kurtubi Tefsiri
O günde apaydınlık yüzler vardır,

“O günde apaydınlık yüzler vardır.” Parlak ve ışık sağıcıdır. Kendileri için hazırlanmış kurtuluş ve nimetleri bilmiştir. Bu yüzler mü’minlerin yüzleridir.

Abese 37

O gün, her kişinin kendine yetecek bir işi vardır.

Diyanet Vakfı
O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.

Kurtubi Tefsiri
O gün, bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır.

“O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir İşi vardır” âyeti ile ilgili olarak Müslim’in Sahih’inde Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Kıyâmet gününde insanlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşredileceklerdir.” Ey Allah’ın Rasûlü, dedim, erkekler, kadınlar hep bir arada, biribirlerine bakarak mı? Şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Durum birilerinin diğerine bakmalarına fırsat vermeyecek kadar ağır olacaktır.” Müslim, IV, 2194; Hakim, Müstedrek, IV, fiO

Bu hadisi Tirmizi de, İbn Abbâs yoluyla rivâyet etmiştir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşredileceklerdir.” Bir kadın: Birimiz, diğerimizin avretine bakarak mı? -Ya da: görecek mi- deyince, Peygamber şöyle buyurdu; “Ey filan kadın! “O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır.” (Tirmizi) dedi ki: Hasen, sahih bir hadistir. Tirmizi, V, 432; Hakim, Müstedrek, II, 476. Kendine yeter” anlamındaki lâfız genel olarak “ğayn” ile okunmuştur. Bu da kişiyi akrabalarıyla uğraşmaktan alıkoyacak bir hal demektir.

İbn Muhaysın ve Humeyd ise; Kişinin kendisini ilgilendiren” diye “ye” üstün ve “ayn” harfi ile okumuşlardır. el-Kutebî dedi ki: Kişiyi akrabalarından alıkoyacak, başka tarafa çevirecek (iş)” demektir. Aynı kökten olmak üzere: Yüzünü benden başka tarafa çevir” ve: Beyinsizden yüz çevir” denilir. Hufâf şöyle demiştir:

“Malik oğulları ile savaş seni alıkoyacaktır

Hayasızca işlerden ve toplantılarda bilgisizce davranışlardan.”

Abese 36

Eşinden ve çocuklarından.

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.

Kurtubi Tefsiri
Eşinden ve çocuklarından,

“Eşinden ve çocuklarından” dahi kaçacaktır.

ed-Dahak. İbn Abbâs’tan şöyle dediğini zikretmiştir: Kabil kardeşi Habilden. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) annesinden, İbrahim (sallallahü aleyhi ve sellem) babasından, Nûh (aleyhisselâm) oğlundan. Lût (aleyhisselâm) hanımından. Âdem de kötü çocuklarından kaçacaktır.

el-Hasen dedi ki: Kıyâmet gününde babasından kaçacak ilk kişi İbrahim’dir. Oğlundan kaçacak ilk kişi Nûh’tur. Hanımından kaçacak ilk kişi de Lût’tur. (el-Hasen) dedi ki: Bu âyetin kendileri hakkında indiğini göreceklerdir. Bu kaçış, onlardan uzak olmak, teberri etmek kaçışı olacaktır.

Abese 35

Annesinden ve babasından,

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.

Kurtubi Tefsiri
Annesinden ve babasından,

“Kişinin kaçacağı gün kardeşinden.” Yani o, Sâhha kişinin kardeşinden kaçacağı bu günde gerçekleşecektir. Kardeşiyle yakın ilişkisi ve konuşması olmayacaktır. Bizzat kendisiyle meşgul olacağından dolayı buna vakti olmayacaktır çünkü. Nitekim bundan sonra şöyle buyurmaktadır:

“O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter” başkasıyla uğraşmasına fırsat vermeyecek

“bir işi vardır.”

Bir görüşe göre; aralarındaki haklardan ömrü onların kendisinden bir şeyler isteyeceğinden korkacağı için kaçacaktır İçinde bulunduğu zorluğu ve sıkıntıyı görmesinler diye kaçacaktır, şeklinde de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre, bunun sebebi, onların kendisine bir fayda verememeleri ya da üzerindeki herhangi bir sıkıntıyı giderememeleri olacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O günde hiçbir mevlâ (dost, akraba)nın mevlâsına bir faydası olmaz.” (ed-Duhan, 44/41)

Abdullah b. Tahir el-Ebheri dedi ki: Kişi onların acizliklerini, çarelerinin azlığını açıkça göreceği vakit, onları bırakıp bütün bu sıkıntılarını açıp, kederlerini giderecek kimseye doğru kaçacaktır. Eğer dünyada iken bu gerçeği açıkça görmüş olsaydı, hiçbir zaman yüce Rabbimden başka kimseye asla itimad etmezdim

Abese 34

Kişi kardeşinden kaçar.

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar.

Kurtubi Tefsiri
Kişinin kaçacağı gün; kardeşinden,

Âyetin tefsiri için bak:35

Abese 33

Fakat kulakları sağır eden o ses geldiği zaman,

Diyanet Vakfı
Kulakları sağır eden o ses geldiğinde,

Kurtubi Tefsiri
O Sâhha geldiği zaman,

Yüce Allah, dünya hayatında geçim hususunu sözkonusu ettikten sonra,

“o Sâhha geldiği zaman” âyeti ile öldükten sonra diriliş hususunu sözkonusu etmektedir, ki salih amellerle ve kendilerine lütfedip, ihsan ettiği şeylerden infak etmekle o güne hazır olsunlar.

“es-Sâhha” kendisi sebebiyle kıyâmetin kopacağı çığlıktır. Bu da ikinci üfürüştür. Kulakları sağır edecektir. O bakımdan kulaklar ancak hayat bulmak için yapılacak çağrıyı işitecektir Bazı müfessirler şöyle demiştir: Kulaklar onu dikkatle işitmeye çalışacaklardır. Bu da: Şuna kulak verdi” birinden gelmektedir. Hadiste de bu anlamda kullanılmıştır: “Cinler ve insanlar müstesna, Cuma gününde kıyâmetten korktuğu için kulak kabartmayan hiçbir canlı yoktur.” İbn Hihban, Sahih, VII, 7; Hakim, Müstedrek, I, 413

Şair de şöyle demiştir:

“Bağırıp çağıranın, bağırıp çağırana kulak kabarttığı gibi

Kulaklarını pek yüksek olmayan sese dahi kabartır.”

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Böyle bir açıklama bizden öncekilere teslim olmak ciheti ile alınan, kabul edilen bir bilgidir. Ancak dil açısından kabul edilmesi gereken, birinci görüştür. el-Halil dedi ki:

“Sâhha” oldukça şiddetli etkisi dolayısıyla kulakları sağır eden çığlık demektir. Dilde bu kelimenin asıl anlamı, şiddetli ve ağır darbe demektir, Bunun: Ona taşla bir darbe indirdi” tabirinden alındığı da söylenmiştir, Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Ey komşum, savunmaya var mısın?

Kayalara inen darbelerin savunması gibi.”

Arapların: Sâhha onları vurdu, musibet onları buldu” tabirleri de bu kabildendir. Taberî dedi ki: Zannederim bu, bir kimse diğerinin üzerine hızlıca atıldığı zaman kullanılan; Filan kişi filanın üzerine hızlıca atıldı” tabirinden gelmiştir,

İbnu’l-Arabî dedi ki:

“es-Sâhha” işillirici olmakla birlikte sağırlık yapan, sağırlığa sebeb olan sestir. Bu da harikulade bir fesahattir. Öyle ki henüz dişleri yeni çıkmış, yeni yetmelerden birisi de şöyle demiştir:

“Senin o acı haberini getiren her ne kadar işittirse dahi, sağır etti.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Onların gizlice söyledikleri söz, ayrıldıkları vakit sağır etti beni

Sizler,hiç gizlice söylenen bir sözün sağır ettiğini duydunuz mu?”

Allah’a yemin ederim ki, kıyâmet çığlığı dünyaya karşı sağır eden fakat âhiret işlerini işittiricidir.

Abese 32

Size ve hayvanlarınıza bir geçimlik olarak.

Diyanet Vakfı
25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32. Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
Sizin için de, davarlarınız için de, birer fayda olmak üzere.

“Sizin için… birer fayda olmak üzere” âyetindeki:

“Fayda olmak üzere” âyeti tekid edici mastar olarak nasbedilmiştir. Çünkü bütün bu hususları bitirmek, bütün canlıları fayda Ilındırmaktır. Bu, yüce Allah’ın ölüleri kabirlerinden diriltmesine -daha önce birkaç yerde açıklandığı üzere, yok oluşundan sonra ekinin bitip yeşerdiği gibi- kabirlerinden diriltilmelerine dair verdiği bir misaldir. Ayrıca onlara ihsan etmiş olduğu nimetleri hatırlatarak onlara lütuflarını dile getirmesi manası da vardır. Yine bu da daha önce birkaç yerde geçmiş bulunmakladır.

Abese 31

Ve meyveler ve otlar.

Diyanet Vakfı
25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32. Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
Meyveler ve otlaklar (bitirdik.)

“Meyveler” insanların incir, şeftali ve buna benzer ağaçların mahsûllerinden yedikleri şeylerdir.

“Ve otlaklar” bunlar da davarların yedikleri otlardır.

İbn Abbâs ve el-Hasen dedi ki:

“Ot” yerin bitirdiği fakat insanların yemediği herşeye verilen isimdir. İnsanların yediklerine: Biçilen şeyler” ismi verilir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı övmek sadedinde şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Onun çok bereketli bir duası vardır ki, onun rüzgarı sabadır

Onunla yüce Allah ekinleri ve otları bitirir.”

Bu otlara bu ismin veriliş sebebinin, onların (toplanmalarının) maksat olarak gözetilmeleri ve ot olarak toplanmalarıdır. Esasen; ile mana itibariyle aynı şeydir. Şair de şöyle demiştir:

“Bizim aslımız Kays’dır, yurdumuz ise Necd’dir.

Orada ottan faydalanmak da, içilebilir su da bizimdir.”

ed-Dahhak dedi ki: Yeryüzünde biten herbir şey”dir. Ebû Rezîn de böyle demiştir: O bitkidir. Buna İbn Abbâs’ın şu sözü delil teşkil etmektedir. İnsanların ve davarların yedikleri şeylerden olup, yeryüzünde biten her şey”dir.

Yine İbn Abbâs’tan ve İbn Ebi Talha’dan şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bu, yaş mahsûllere verilen bir isimdir.

ed-Dahhak dedi ki: Bu, özel olarak samandır. Bu, İbn Abbâs’tan da nakledilmiştir. Şair şöyle demiştir:

“Onların davarlarının otlayacak yerleri yoktur.

Saman, ise onlarda çok az bulunur.”

el-Kelbi dedi ki: Meyvenin dışındaki her türlü bitkiye denilir.

Bir açıklamaya göre “meyve” yaş mahsûller, “eh (mealde otlak)” ise kurularına denilir.

İbrahim et-Teymi dedi ki; Ebû Bekr es-Sıddik (radıyallahü anh)’a “meyve ve otlak”ın tefsiri hakkında soru soruldu da o şöyle dedi: Eğer Allah’ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şey söyleyecek olursam, hangi sema beni altında barındırır ve hangi yer beni üstünde taşır?

Enes dedi ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ı bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra şöyle derken dinledim; Bütün bunların ne olduğunu biliyoruz. Peki “el-ebb” (mealde: otlak) ne demektir? Sonra elindeki bir asayı kaldırıp şöyle dedi: Allah’a yemin ederim ki, kişinin kendisini olmadık zorluklara koşması budur. Ömer’in anasının oğlu! Ebb’în ne olduğunu bilmesen sana ne zararı olur? Sonra şunları dedi: Bu kitapta size açıkça anlatılanlara uyunuz, böyle olmayanları da bırakınız.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Sizler yedi şeyden yaratıldınız, yedi şeyden size rızık verilir. O halde yüce Allah’a da yedi şey üzerinde secde ediniz,”

Peygamber efendimiz “yedi şeyden yaratıldınız” âyeti ile:

“… bir nutfe kıldık, sonra o nutfeyi alaka kıldık, sonra o alakayı bir parça et… yaptık” (el-Mu’minun, 23/13-14) âyetlerini kastetmektedir. Yedi şeyden rızıklanmakla da yüce Allah’ın:

“Böylece Biz, orada taneler bitiririz. Üzümler… meyveler” âyetine kadar sayılanları kastetmektedir. Daha sonra da “otlaklar” diye buyurmaktadır ki; bu da Âdem oğluna ait bir rızık olmadığını, bunun sırf davarlara has olduğunu göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Abese 30

Ve sık ağaçlı bahçeler,

Diyanet Vakfı
25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32. Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
Sık ve bol ağaçlı bahçeler

“Zeytinlikler, hurmalıklar, sık ve bol ağaçlı bahçeler” Bahçeler” in tekili: ‘dir el-Kelbî dedi ki: Etrafı çevrilmiş hurma ya da başka ağaç türünden herbir şeye;

“hadika-, bahçe” denilir. Etrafı çevrilmemiş olana ise bu isim verilmez.

“Sık ve bol” yani ağaçları büyük

“bahçeler” demektir.

Büyük ağaç” demektir. Arslana; denilir. Çünkü onun boynunu çevirme kabiliyeti yoktur, ancak bütün bedeni ile döner. Şair el-Accâc şöyle demiştir:

“Ayrılık gününde sırtımı başımla beraber döndürüp durdum

Öyle ki bu halimle arslanı andırdım.”

Boynu oldukça kalın adam” demektir. Aslında bu lâfzın vasıf olarak kullanılması, boyunlar hakkındadır, sonradan başka hususlar hakkında da istiare yoluyla kullanılır olmuştur. Amr b. Madî kerib dedi ki:

“Oralarda enseleri kalın kimseler yürür, sanki onlar;

Katrandan eğer ve semer giydirilmiş sekiz yaşındaki deve gibidirler.”

Ağaçları sarmaş dolaş bahçe” demektir. Çoğulu: …diye gelir. Ot gelişti ve birbirine sarılıp, karıştı” demektir.

İbn Abbâs dedi ki: ile ‘ın çoğulu olup “kalın olanlar” demektir. Yine ondan “uzun boylular” anlamına geldiğini söylediği de nakledilmiştir.

Katade ve İbn Zeyd: Oldukça değerli hurma ağaçlan’ demektir diye açıklamışlardır. Yine İbn Zeyd ve İkrime’nin ise: Kökleri ve gövdeleri çok büyük ağaçlar, diye açıkladıkları nakledilmiştir. Mücahid de sarmaş, dolaş olmuş ağaçlar, diye açıklamıştır.

Abese 29

Ve zeytin, hurma,

Diyanet Vakfı
25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32. Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
Zeytinlikler, hurmalıklar,

Âyetin tefsiri için bak:30

Abese 28

Ve üzüm, yonca,

Diyanet Vakfı
25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32. Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
Üzümler, sebzeler,

“Üzümler, sebzeler” ile kastedilen yonca ve alaftir. el-Hasen’den rivâyete göre bunlara bu ismin veriliş sebebi, bitip görünmeye başladıktan sonra ardı arkasına biçilmelerinden dolayıdır. el-Kutebî ve Sa’leb dedi ki: Mekkeliler: ‘e, ismini verirler.

İbn Abbâs dedi ki: Bu taze hurmadır. Çünkü bu hurma, hurma ağaçlarından kesilir. Ayrıca ondan önce de üzüm sözkonusu edilmiştir.

Yine ondan nakledildiğine göre, bundan maksat, taze yoncadır el-Halil dedi ki: Taze yonca” demektir. Bunun (yani taze yunca demek olan “el-fısfısa’nın sad yerine) “sin” ile olduğu da söylenmiştir. İşte bu taze yonca korundu mu ona denilir, (el-Halil) dedi ki: Ok ya da yay edinmek üzere ağacın kesilen dallarının adıdır. Bunun kesilen her şeyin ismi olduğu da söylenmiştir. Yonca, pırasa ve kesildikçe kökünden biten sair sebzeler de böyledir, es-Sıhak’ta şöyle denilmektedir: ile Yonca” demektir. Farsçada buna “isfisl.” elerler. Bunun çokça bittiği yere de denilir.

Abese 27

Böylece onda taneler bitirdik.

Diyanet Vakfı
25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32. Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
Böylece orada taneler bitiririz.

“Sonra da yeri gereği gibi” bitkilerle

“yararız. Böylece orada taneler bitiririz..” Buğday, arpa, çavdar ve biçilip de saklanan diğer taneler (tahıllar).

Abese 26

Sonra toprağı yardıkça yardık.

Diyanet Vakfı
25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32. Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da yeri gereği gibi yararız.

Âyetin tefsiri için bak:27

Abese 25

Şüphesiz Biz suyu dökerek döktük.

Diyanet Vakfı
25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32. Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık. Sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz.

“Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz” âyetindeki

“Şüphesiz ki Biz” lâfzı genel olarak başlangıç (istinaf) cümlesi olmak üzere kesreli olarak dîye okunmuştur.

Kûfeliler ve Yakub’dan rivâyetle Ruveys ise hemzeyi üstün olarak okumuşlardır. Bu okuyuş, ‘yemek”in mahiyetini açıklamak sadedinde olduğu için ter konumundadır, çünkü onun bedelidir.

Şöyle buyurmuş gibidir: Öyleyse insan yediğine bir baksın. Şüphesiz ki Bizdin… bol bol dökmemize…” Bu kıraate göre: Yediğine” lâfzı üzerinde vakıf güzel değildir. Aynı şekilde (bu okuyuşa göre);

“Şüphesiz ki Biz” anlamındaki lâfzı: O” (bizim suyu bol bol dökmemizdir anlamında) takdiri ile merfu kabul etmemiz halinde de durum böyledir. Çünkü ref halinde de “yediği” şeylerin mahiyetini açıklamaktadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Çünkü muhakkak ki Biz , suyu bol bol dökeriz ve onunla yiyecek şeyleri çıkartırız.” Yani bu, bu ekde olup gidiyordu.

el-Huseyn b. Ali imaith olarak diye ve “nasıl” anlamında okumuştur. Bu okuyuşu kabul edenler de öyle derler: Bu durumda “yediğine” anlamındaki Safız üzerinde vakıf, um bir vakıftır. Bunun “nerede” anlamında olduğu da söylenir. Şu kadar var ki bu “şekiller, sûretler”e ait bir de kinaye ihtiva eder ki, bu: Bizim suyu hangi yolla, hangi cihetten döktüğümüze (baksın), demek olur. Şair el-Kumeyd de şöyle demiştir:

“Ne zaman ve nereden sevinç ve neşe geldi sana?

Eğlence eğiliminin de, musibetlerin de olmadığı bir yerden.”

“Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz” âyeti ile yağmurları kastetmektedir.

Abese 24

İnsan yiyeceğine bir baksın.

Diyanet Vakfı
İnsan, yediğine bir baksın!

Kurtubi Tefsiri
Öyleyse İnsan yediğine bir baksın!

Şanı yüce Allah, insanın yaratılışının başlangıcını sözkonusu ettikten sonra,

“Öyleyse insan yediğine bir baksın” âyeti ile kendisine kolaylaştırılan rızkını sözkonusu etmektedir. Yani Allah’ın, yediği şeyleri nasıl yarattığına bir baksın. Buradaki

“bakmak” düşünmek suretiyle kalbin bakmasıdır. Yani insan, hayatının esasını teşkil eden yiyeceklerini Allah’ın nasıl yarattığı üzerindena hayatta kalmanın sebeblerini nasıl hazırladığı üzerinde -bu yolla ölümden sonra dirilişe hazırlanmak için- iyiden iyiye düşünsün.

el-Hasen ve Mücahid’den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir:

“Öyleyse insan yediğine bir baksın!” Yani yediğinin vücuduna nasıl girip nasıl çıktığına bir baksın. İbn Ebi Hayseme, ed-Dahhak b. Süfyan el-Kiiâbi’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana şöyle dedi: “Ey Dahhak! Sen neler yersin?” Ben: Ey Allah’ın Rasulü! Et ve süt dedim. Peygamber: “Sonra ne oluyor?” diye sordu. Ben bildiğin şeye dönüşüyor, dedim. Şöyle dedi: “Şüphesiz Allah Âdemoğlundan çıkan şeyi dünyaya misal olarak göstermiştir.” Müsned, III, 452; Heysemî, Mecma’, X, 2HH; Taberânî, Kebir, VIII, 299

Ubey b. Ka’b dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Âdemoğlunun yedikleri dünyaya misal verilmiştir. O her ne kadar yemeğine baharatlar koyup güzelleştirse ve tuzlasa dahi, sen sonunda onun neye ulaştığına bir bak!” İbn Hibban, Sahih, il, 476; Müsned, V, 136; Taberânî, Kebir, 1, 198.

Ebû’l-Velid dedi ki: Ben İbn Ömer’e helaya girip, kendisinden çıkan şeylere bakan kişi hakkında soru sordum da şöyle dedi: Melek ona gelerek: Şu cimrilik edip vermekten çekindiğin şeylerin sonunda ne olduğuna bir bak, der.

Abese 23

Hayır! Hâlâ emredileni yerine getirmedi.

Diyanet Vakfı
Hayır! (İnsan) Allahın emrettiğini yapmadı.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! O kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.

“Hayır! O kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.” âyeti hakkında Mücahid ve Katade:

“Yerine getirmemiştir” hiçbir kimse emrolunduğunu yerine getiremez, diye açıklamışlardır. İbn Abbâs da şöyle dermiş:

“O kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.” Âdem’in sulbünde iken kendisinden alınan ahdi ve misakın gereğini yerine getirmemiştir.

Buradaki;

“Hayır”ın bir azar ve bir vazgeçme emri olduğu söylenmiştir. Yani durum kâfirin dediği gibi değildir. Çünkü kâfire ölümden sonra diriltileceği haberi verildiği takdirde o şöyle der:

“Eğer Rabbime döndürülürsem de şüphesiz benim için onun yanında iyilik vardır.” (Fussilel, 41/50) Belki de ben emrolunduğumu eksiksiz yerine getirdim, diyecek. Bunun üzerine; Hayır, o hiçbir şeyi yerine getirmemiştir. Aksine o, Beni ve Rasûlümü inkâr eden bir kâfirdir, diye buyurmaktadır.

el-Hasen dedi ki: Yani gerçekten o yerine getirmemiştir; yani emrolunduğu şeylerin gereğini yapmamıştır.

“…me” lâfzındaki ifade için bir imad (telaffuza dayanak teşkil eden zâid bir lâfız)dır. Yüce Allah’ın:

“Allah’tan bir rahmet sayesinde” (Âl-i İmrân, 3/159) âyeti ile;

“zaman sonra elbette pişman olacaklardır.” (el-Mu’minun, 23/40) âyetinde olduğu gibi.

İmâm İbn Fûrek dedi ki: Yani hayır, Allah bu kâfirin lehine, ona emretmiş olduğu imanı hükmetmiş (takdir etmiş) değildir. Aksine onun lehine hükmetmediği (takdir buyurmadığı) şeyleri ona emretmiştir.

İbnul-Enbârî dedi ki: (Burada):

“Hayır” üzerinde vakıf (duruş) güzel değildir (kabihtir). Buna karşılık;

“Kendisine emrettiği” ile;

“Onu tekrar diriltecek” üzerinde vakıf güzel (ceyyid)dır. Buna göre; burada “gerçek şu ki” anlamındadır.

Abese 22

Sonra dilediği zaman onu diriltir.

Diyanet Vakfı
Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da ne zaman dilerse onu tekrar diriltecek.

“Sonra da ne zaman dilerse onu tekrar diriltecek.” Ölümünden sonra ona hayat verecek.

“(……..): Onu tekrar diriltecek” âyeti, genel olarak “elif” ile okunmuştur. Ebû Hayve, Nafi’den ve Şuayb b. Ebi Hamza’dan “elif siz olarak: diye okuduğunu rivâyet etmektedir. Bunların ikisi de aynı anlamda ve fasih iki söyleyiştir. Allah ölüyü diriltti” dendiği gibi; “(……): Onu diriltti” de denilir. el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Ta ki insanlar gördüklerinden ötürü

Şu diril(til)en ölüye hayret doğrusu! desinler.”

Abese 21

Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu.

Diyanet Vakfı
Sonra onun canını aldı ve kabre soktu.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onu öldürüp, kabre koy(dur)du.

“Sonra onu öldürüp, kabre koydu.” Ona ikram olsun diye içinde gömüleceği bir kabir var etti. Onu kuşların ve diğer yırtıcı hayvanların yemesine imkan verecek şekilde yerin üzerinde atılıp, terkedilen bir varlık noktasına düşürmedi. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

Ebû Ubeyde dedi ki:

“Onu kabre koydu” ona bir kabir takdir etti ve kabre gömülmesini emretti, demektir. Ebû Ubeyde dedi ki: Ömer b. Hubeyre, Salih b. Abdurrahman’ı öldürünce Temimuğulları onun huzuruna girerek: Salih’i bir kabre gömelim diye bize ver” dediler. O da: Onu size bırakıyorum, dedi.

Yüce Allah;

“Onu kabre koy(dur)du” diye buyurmakla birlikte; diye buyurmadı. Çünkü (Bu ikinci şeklin ism-i faili olan); Bizzat kendi eliyle defneden şahıs” demektir. el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Eğer bir ölüyü bağrına basacak olursa;

O yaşar ve kabre defnedecek kimseye götürülmez.”

Ölüyü defnetmek halinde; Ölüyü kabirde defnettim” denilir. Allah onu kabre gömülecek bir duruma getirdi ve ona bir kabir takdir etti” demektir. Araplar: Devenin kuyruğunu kestim” ve: Allah onun soyunu kesti”; Öküzün boynunu kısalttım” ile Allah onu kessin”; Filanı kovdum” ile Allah onu uzak kılsın, uzaklaştırsın” yani onu kovulup uzaklaştırılan bir kişi haline getirsin, derler, Merhum müfsssirimiz, bu ve benzeri fillerin yalın halleri ile başlarına hemze ziyade edilerek kullanılmaları halindeki anlam farkına işaret etmekte ve böylelikle âyet-i kerîme’deki: “akbara: kabre koy(dur)du” şeklindeki ziyadeli hali ile ziyadesiz hali olan: “kabara: kabre koydu” halleri arasındaki anlam farkına açıklık getirmektedir.

Abese 20

Sonra yolu ona kolaylaştırdı.

Diyanet Vakfı
Sonra ona yolu kolaylaştırdı.

Kurtubi Tefsiri
Sonra yolu kolaylaştırdı,

“Sonra yolu kolaylaştırdı” âyeti hakkında İbn Abbâs, Atâ, Katade, es-Süddi ve Mukâtil ‘in yaptıkları rivâyete göre, şöyle demiştir: Annesinin karnından çıkmasını kolaylaştırdı.

Mücahid dedi ki: Hayır ve şer yollarını izlemeyi kolaylaştırdı, yani ona bu husufları açıkladı. Bunun delili de yüce Allah’ın şu âyetleridir;

“Gerçek ten Biz, ona yolu gösterdik.” (el-İnsan, 76/3);

“Ve Biz, ona iki de yol gösterdik. ” (el-Beled, 90/10) el-Hasen, Atâ ve Ebû Salih’in kendisinden yaptığı bir rivâyete göre, yine İbn Abbâs da böyle demişlerdir.

Yine Mucahid’den de şöyle dediği nakledilmiştir; Mutluluk ve bedbahtlık yolunu (kolaylaştırdı.) İbn Zeyd îslâmın yolunu… diye açıklamıştır. Ebû Bekr b. Tahir dedi ki: Herkese ne için yaratılmışsa onu kolaylaştırdı ve onun hakkında onu takdir buyurdu. Delili de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Siz amel ediniz. Herkes ne için yaratılmışa onun için kendisine kolaylık verilir” Buhârî, IV, 1890; 1891, V, 2295, VI, 2435, 2745; Müslim, IV, 2039, 2040; Tirmizi, IV, 445, V, 441; Ebû Davud, IV, 222; İbn Mace, 1, 30; Müsned, 1, K2, 129, M2, 140, 157, III, 292, 304, IV 67, 431. âyetidir,

Abese 19

Nutfeden yarattı, sonra onu biçimlendirdi.

Diyanet Vakfı
Bir nutfeden (spermadan) yarattı da ona şekil verdi.

Kurtubi Tefsiri
Bir nutfeden; yarattı da onu takdir etti.

“Bir nutfeden” yani hakir, değersiz, cansız, basit bir sudan

“yarattı.” O ilalde niçin kendisi hakkında yanlış kanaate kapılmaktadır? el-Hasen dedi ki: İki defa küçük abdestin bozulduğu yoldan çıkan bir kimse nasıl olur da büyüklenir!

“…da onu” annesinin karnında

“takdir etti.”

ed-Dahhak da İbn Abbâs’tan böylece rivâyet etmiştir: Yani onun ellerini, ayaklarını, gözlerini ve diğer organlarını, güzellik ve çirkinliğini, uzunluk ve kısalığını, bahtiyarlık ve bedbahtlığını takdir buyurdu.

“Onu takdir etti” âyetinin onu bütün azalarını yerli yerince, mükemmel bir şekilde yarattı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir adam yapan (Allah)’a kâfir mi oldun?” (el-Kehf, 18/37)

Yine yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“O ki seni yarattı, herbir şeyini yerli yerince koydu.” (el-İnfitar, 82/7)

“Onu takdir etti” âyetinin bir halden bir hale, Önce nutfeden sonra alakaya daha sonra hilkati tamamlanıncaya kadar merhale merhale onu var etti, diye de açıklanmıştır,

Abese 18

Hangi şeyden onu yarattı?

Diyanet Vakfı
Allah onu neden yarattı?

Kurtubi Tefsiri
Kendisini hangi şeyden yarattı?

“Kendisini hangi şeyden yarattı?” Allah, bu kâfiri neden yarattı ki o da büyüklük taslamaktadır? Yani onun yaratılışından dolayı siz de hayret ediniz.

Abese 17

Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!

Diyanet Vakfı
Kahrolası insan! Ne inkarcıdır!

Kurtubi Tefsiri
Kahrolası o İnsan! Ne kadar da nankördür o!

“Kahrolası o İnsan! Ne kadar da nankördür o!” âyetindeki:

“Kahrolası”; ona lanet edildi, anlamındadır. Azâb olundu, diye de açıklanmıştır, însan’dan kasıt kâfirdir,

el-A’meş, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Kahrolası o insan” âyetin geçtiği her yerde kastedilen kâfirdir.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ayet Ebû Leheb’in oğlu Utbe hakkında inmiştir. Önce îman etmişti, fakat

“Yemin olsun yıldıza…”(en-Necm, 53/1) âyeti nazil olunca, irtidad etti ve: “en-Necm” dışında Kur’ân’ın tümüne îman ettim, dedi. Şanı yüce Allah da onun hakkında:

“Kahrolası o insan” âyetini indirdi. Yani Utbe, Kur’ân’ı inkâr ettiğinden dolayı Utbe’ye lanet edildi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona beddua ederek: “Allah’ım, sen ona el-Ğadıra arslanını musallat et” dedi. Hemen Şam’a doğru bir ticaret maksadı ile çıkıp gitti. el-Ğadıra denilen yere varınca, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bedduasını hatırladı. Beraberindekilere eğer canlı olarak sabahı ederse bin dinar vermeyi vaadetti. Bunun üzerine onu arkadaşların ortasına aldılar, eşyalarını etrafında dizdiler. Onlar bu halde iken arslan geldi. Eşyalara yaklaşınca atıldı ve hemen Utbe’nin üzerine çıktı, onu paramparça etti. Babası ise onun için ağlamış, ağıt yakmış ve şöyle demişti: Muhammed, her ne dediyse mutlaka oluyor.

Ebû Salih, İbn Abbâs’lan:

“Ne kadar da nankördür o!” âyetini: Onu nankörlüğe iten ne oldu, diye açıkladığını rivâyet etmiştir.

Buradaki:

“Ne kadar da” lâfzının teaccüb (hayret ve şaşkınlık) için olduğu da söylenmiştir (mealde olduğu gibi). Araplar, bir şeye hayret edecek olurlarsa: Allah kahretsin onu, ne kadar da güzeldir, Allah rezil etsin onu ne kadar da zalimdir! demek adetleridir. Âyetin anlamı şudur: Bundan sonra sözünü edeceğimiz bütün bu hususlara rağmen insanın kâfir (ve nankör) olmasına hayret ediniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah’ın kendisine iyiliklerinin çokluğunu bilmesine rağmen Allah’ı inkar etmeye, nimetlerine karşı nankörlük etmeye ne itti onu? Bu da teaccüb anlamını ifade eder.

İbn Cüreyc dedi ki: Onun küfrü (ve nankörlüğü) ne kadar da ileridir, demektir.

Buradaki;

“Ne” lâfzının soru edatı olduğu da söylenmiştir. Yani, onu küfre (ve nankörlüğe) iten nedir? Buna göre bu, azar anlamını ihtiva eden bir sorudur. Bu edatın hem teaccüb anlamını ifade etme, hem de

“Ne” anlamını ifade etme İhtimali vardır. O takdirde de soru edatı olur.

Abese 16

Şerefli, iyi huylu kimseler.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Hayır! Şüphesiz bunlar (ayetler), değerli ve güvenilir katiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür; dileyen ondan (Kurandan) öğüt alır.

Kurtubi Tefsiri
Emrine itaatkâr, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile (yazılmıştır).

“…Kâtiblerin elleri ile” yani, yüce Allah’ın kendisi ile rasûlleri arasında elçi kıldığı melekler iyi ve itaatkâr kimselerdir. Herhangi bir günah işleyerek kirlenmiş değillerdir. Ebû Salih, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu sahifeler tertemizdir, onları taşıyanlara (ezberleyip, hıfzedenlere) temizlik sağlar.

“Kâtiblerin elleri ile” âyeti da “yazıcılar” demektir, diye açıklamıştır. Mücahid de böyle açıklamıştır.

Bunlar, kulların amellerini sahifelere yazan Kirâmen Kâtibin melekleridir. “Kitaplar” demek olup, tekili ‘dir. Nitekim Kâtib ve kâtibler” demek de böyledir. Yazdım” anlamındadır. Kitaba da ;ısifr” denilir, çoğulu da “esfâr” …diye gelir.

ez-Zeccâc dedi ki: Kitaba -“sin” harfi kesreli olarak- “sifr”, katibe de “safir” denilmesinin sebebi, bunun bir şeyi açıklayıp, vuzuha kavuşturması anlamını taşıdığından dolayıdır. Sabah etrafı aydınlattığı vakit: Sabah oldu” denilir. Kadın yüzünden peçeyi açtı” demektir, (ez-Zeccâc devamla) dedi ki: O kimselerin arasını düzelttim, düzeltiyorum, düzeltmek (sefirlik)” de buradan gelmektedir. el-Ferrâ’ da böyle demiş ve şu beyiti zikretmiştir:

“Ben, kavmim arasını düzeltmeyi (sefirlik yapmayı) terketmeyeceğim

Ve eğer gidip gelirsem, hiçbir zaman aldatmak için gidip gelmeyeceğim.”

Sefirde kavmin arasını düzelten ve elçilik yapan kimse demektir. Çoğulu “süferâ” …diye gelir. “Fakih”in çoğulunun “fukahâ” diye gelmesi gibi. İbranicede sahaflara “süfera” ismi verilir.

Katade dedi ki: Burada geçen: Kâtibler” burada kurra (Kur’ân okuyanlar) demektir. Çünkü onlar sifirleri okurlar. Yine ondan İbn Abbâs’ın açıkladığı gibi bir açıklama da rivâyet edilmiştir.

Vehb b. Münebbih dedi ki:

“Emrine itaatkar, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile” âyetinde kastedilenler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabıdır.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabı gerçekten itaatkâr, oldukça değerli okuyucular idiler, Fakat bu âyet-i kerimede kastedilenler, onlar değildir, onlar kastedilenlere yakın kimseler de değildir. Aksine bu mutlak olarak anıldığı takdirde meleklere has bir lafızdır. Onların dışında bu ismi taşımakta kimse onlarla ortak değildir, onun kapsamına onlardan başkası girmez.

Sahih’de Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kur’ân’ı ezberlemiş olduğu halde, Kur’ân okuyanın misali emrine itaatkâr, oldukça değerli kâtibler ile birlikte olmaktır. Kur’ân’ı okumayı öğrenip onu ara sıra okuyan ve bu okuyuşu kendisine ağır gelen için de iki ecir vardır.” Buhârî, İV, 1882; Müslim, I, 549; Tirmizî, V, 171: Ebû Davud, II, 70; İbn Mace, II, 1242; Müsned, VI, 4H, 94, 110, 266 Hadis muttefekun aleyh (Buhârî ve Müslim tarafından rivâyet edilmiş) olup, lâfız Buharî’ye aittir,

“Oldukça değerli”, Rabbleri nezdinde, oldukça değerli demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. el-Hasen: Masiyet işlemek tenezzülünde bulunmayan demektir. Onlar, kendilerini bu halden üstün tutarlar. ed-Dahhak’ın, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre;

“oldukça değerli” âyeti hakkında şöyle demiştir: Onlar, Âdem oğlu hanımı ile başbaşa kaklığı vakit yahut ihtiyacını görmek için çekildiğinde, onunla birlikte bulunmaktan uzak kalırlar.

Başkalarının menfaatlerini kendi menfaatlerine tercih ederler, diye de açıklanmıştır.

“Emrine İtaatkâr” (anlamı verilen): lâfzı in çoğuludur. “Kâfir”in çoğulunun “kefere” şeklinde “sâhir (sihirbazım çoğulunun “sehara” şeklinde “fâcir”in çoğulunun “fecere” şeklinde gelmesi gibi. Bir kimse doğruluğa ve sıdka ehil olduğu takdirde; ile diye anılır. Filan kişi yemininde sadık oldu (yeminini yerine getirdi, ona bağlı kaldı)” ifadesi buradan geldiği gibi: Filan kişi yaratıcısına itaatkardır, O’na itaat eder” demektir. Buna göre

“emrine itaatkar” âyeti, Allah’a itaat eden, amellerinde Allah’a sadakat gösteren (ihlaslı amel eden) kimseler demektir. el-Vakıa Süresi’nde yüce Allah’ın:

“Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur’ândır. Korunan bir kitaptadır. Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir” (el-Vakıa, 56/77-79) âyeti açıklanırken, orada sözü dilenlerin bu sûrede sözü edilen “emrine itaatkar, oldukça değerli katibler” olduklarını açıklamış bulunuyoruz.

Abese 15

Yazıcıların ellerindedir.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Hayır! Şüphesiz bunlar (ayetler), değerli ve güvenilir katiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür; dileyen ondan (Kurandan) öğüt alır.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:16

Abese 14

Yüceltilmiş, tertemiz.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Hayır! Şüphesiz bunlar (ayetler), değerli ve güvenilir katiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür; dileyen ondan (Kurandan) öğüt alır.

Kurtubi Tefsiri
Çok şerefli, son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir.

Daha sonra yüce Allah, bu kitabın yüceliğinden, büyüklüğünden haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Çok şerefli… sahifelerdedir.” Yani Allah nezdinde. çok şerefli sahifelerdedir. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.

“Sahifeler”; sahifenin çoğuludur.

et-Taberi der ki:

“Çok şerefli,” ihtiva ettiği ilim ve hikmetler dolayısıyla dinde cos şerefli, demektir. Bir diğer açıklamaya göre;

“çok şerefli” olmaları en şerefli hafaza meleklerinin onları indirmiş olmasındandır. Çünkü bu sahifeler Levh-i Mahfuzdan inmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre;

“çok şerefli” olmaları, Kerîm olan bir zattan indirilmiş olmalarıdır. Çünkü bir kitabın kerim oluşu onun sahibinin kerim oluşundan kaynaklanır.

Bununla kastedilenin bütün peygamberlere verilen kitablar olduğu da söylenmiştir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki bunlar Önceki sahifelerdedir. İbrahim ile Mûsa’nın sahifelerindedir.” (el-Ala, 87/18-19) âyetidir.

“Son derece yüksek,” Allah nezdinde, değeri çok yüksek demektir. Şanı yüce Allah nezdinde çok yükseklerde diye, de açıklanmıştır. Yedinci semada yükseğe çıkartılmış diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır, et-Taberî: Şanı ve değeri çok yüksek, diye açıklamıştır, Şüphe ve çelişkilerden yükseklerde, diye de açıklanmıştır.

“Ve tertemiz” el-Hasen dedi ki: Her türlü kir ve pislikten arındırılmış, kâfirlerin onlara el uzatmalarına karşı korunmuş, diye de açıklanmıştır. Bu da es-Süddî’nin açıklamasının ifade ettiği manadır. Yine el-Hasen’den: Müşriklere indirilmekten yana tertemiz diye açıkladığı rivâyet edilmiştir. Bir başka açıklamaya göre; yani Kur’ân-ı Kerîm meleklerin okudukları sahifelerde de tesbit edilmiştir. Bu sahifeler çok şerefli, son derece yüksek ve tertemizdir,

Abese 13

Değerli sahifelerdedir.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Hayır! Şüphesiz bunlar (ayetler), değerli ve güvenilir katiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür; dileyen ondan (Kurandan) öğüt alır.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:14

Abese 12

Dileyen onu hatırlar.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Hayır! Şüphesiz bunlar (ayetler), değerli ve güvenilir katiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür; dileyen ondan (Kurandan) öğüt alır.

Kurtubi Tefsiri
Artık dileyen onunla öğüt alsın.

“Artık dileyen onunla öğüt alsın.” Kur’ân-ı Kerîm’ın öğütlerini tutsun.

el-Cürcânî dedi ki:

“Çünkü o” müennes zamiri, Kur’ân’a aittir. Kur’ân-ı Kerîm (lâfız olarak) müzekker olmakla birlikte, Kur’ân’ın kendisi bir öğüt” (ki bu lâfız müennestir) kabul edildiğinden burada da zamir bu lâfza uygun olarak kullanılmış olmaktadır. Bu zamir müzekker olarak gelseydi yine câiz olurdu. Nitekim şanı yüce Allah bir başka yerde:

“Hayır gerçekten o bir öğüttür.” (el-Müddessîr, 74/54) diye buyurmuştur. Yüce Allah’ın bununla Kur’ân-ı Kerîm’i kastettiğine ayrıca;

“Artık dileyen onunla öğüt alsın.” Yani onu bellesin ve unutmasın, âyetidir. Burada zamirin müzekker gelmesi:

“Öğüt” lâfzının zikir (hatırlatma) ve vaaz (öğüt) anlamında oluşundan dolayıdır.

ed-Dahhak, İbn Abbâstan yüce Allah’ın:

“Artık dileyen onunla öğüt alsın” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Allah dilediği kimseye onu itham eder.

Abese 11

Hayır! Gerçekten bu bir öğüttür.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14, 15, 16. Hayır! Şüphesiz bunlar (ayetler), değerli ve güvenilir katiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahifelerde (yazılı) bir öğüttür; dileyen ondan (Kurandan) öğüt alır.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! Çünkü o, bir öğüttür,

“Hayır! Çünkü o, bir Öğüttür” âyetindeki:

“Hayır” bir vazgeçme emri ve bir azardır. Yani durum her iki kesime karşı davrandığın şekilde olmamalıdır. Bu da; bundan sonra zengine yönelmek, fakir mü’minden yüz çevirmek gibi bir davranışı bir daha tekrarlama! demektir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yaptığı, önceden de geçtiği gibi evlâ (öncelikli) olanı terketmekten ibaretti. Bu davranışının küçük bir günah olarak yorumlanması da uzak bir ihtimal değildir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır. Buna göre de:

“Hayır” üzerinde durmak caizdir. Bununla birlikte;

“Oyalanırsın” (10. âyet) üzerinde vakıf yapıp, sonra da “gerçek şu ki” anlamı ile; ile okumaya başlanır.

“Çünkü o” yani bu sûre yahut Kur’ân’ın âyetleri

“bir öğüttür.” Bir hatırlatma ve insanların basiretlerini bir aydınlatmadır.

Abese 10

Sen ondan yüz çeviriyorsun.

Diyanet Vakfı
8, 9, 10. Fakat koşarak ve (Allahtan) korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun.

Kurtubi Tefsiri
Sen onu bırakıp oyalanırsın.

“Ama yanına süratle gelip” Allah için bilgi sahibi olmak isteyen

“kendisi de” Allah’tan

“korkan kimseye gelince, sen onu bırakıp oyalanırsın.”

Yüzünü ondan başka tarafa çeviriyorsun, başkasıyla uğraşıyorsun.

“Sen… oyalanırsın” anlamındaki; ‘inaslı dir. “Ben o şeyden (başkasıyla uğraşarak) oyalanıyorum” denir. Oyalanmak, dikkat etmemek, gafil kalmak” demektir. ile aynı anlamdadır.

Abese 9

Ve korku içinde olan,

Diyanet Vakfı
8, 9, 10. Fakat koşarak ve (Allahtan) korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun.

Kurtubi Tefsiri
Kendisi de korkan kimseye gelince,

Âyetin tefsiri için bak:10

Abese 8

Sana koşarak gelen,

Diyanet Vakfı
8, 9, 10. Fakat koşarak ve (Allahtan) korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun.

Kurtubi Tefsiri
Ama yanına süratle gelip,

Âyetin tefsiri için bak:10

Abese 7

Oysa onun arınmaması sana ait değildir.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Kendini (sana) muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki onun temizlenmemesinden sana vebal yok.

“Halbuki onun temizlenmemesinden sana vebal yok.” Bu kâfir, hidayet bulmayacak, îman etmeyecektir, Sen ancak bir Rasûlsün ve senin görevin tebliğden ibarettir.

Abese 6

Sen ona yöneliyorsun.

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Kendini (sana) muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin.

Kurtubi Tefsiri
Sen ona yöneliyorsun.

“İhtiyaç duymayan” yani servet sahibi ve varlıklı olan

“kimseye gelince, sen ona yöneliyorsun” ona dönüyor, onun sözlerine kulak veriyorsun.

Yönelmek, dinlemek, kulak vermek” demektir. er-Râî şöyle demiştir:

“Aldı: sanki geceleyin yanan kandili andıran ve ona doğru

At sürücülerinin eğildiği soylu bir kimseye kulak verdi.”

Bu fiilin ash; olup, ‘den gelmektedir ki; bu da “senin karşına çıkıp, senin önünde duran”‘ demektir. Mesela; Evim onun evinin karşısında dır” denilir. Zarf olarak nasbedilmiştir. Bu fiilin “susuzluk” demek olan: ‘dan geldiği de söylenmiştir. Yani sen ona susuzun, suya yöneldiği gibi ona yöneliyorsun. Karşı karşıya gelmek, karşılaşmak” demektir.

“Yöneliyorsun” anlamındaki fiil genel olarak:şeklinde tahfif olsun diye ikinci “te” telaffuz edilmeksizin okunmuştur. Nâfî ve İbn Muhaysın ise idgam esası üzere şeddeli okumuşlardır.

Abese 5

Ama kendini yeterli görene,

Diyanet Vakfı
5, 6, 7. Kendini (sana) muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin.

Kurtubi Tefsiri
İhtiyaç duymayan kimseye gelince;

Âyetin tefsiri için bak:6

Abese 4

Yahut öğüt alır da öğüt ona fayda verir.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. (Peygamber), amanın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. (Resulüm! onun halini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.

Kurtubi Tefsiri
Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt ona fayda verecekti?

“Yahut” senin söylediklerin dolayısıyla

“öğüt alacaktı da öğüt” senin hatırlatman

“ona fayda verecekti,”

“Ona fayda verecekti” âyeti, genel olarak; şeklinde “ayn” harfi ötreli olarak

“temizlenecekti” âyetine atf ile okunmuştur. Ancak Âsım, İbn Ebi İshak ve Îsa; diye nasb ile okumuşlardır. es-Sülemî ve Zir b. Hubeyş’in kıraati bu şekildedir. Bu da daha önce geçen Belki’nin cevabı olarak nasb ile okunur. Çünkü bu (cevap) mueeb değildir. Yüce Allah’ın:

“Belki o yollara ulaşırım.” (el-Mu’min, 40/36) âyeti gibidir ki; daha sonra da (bunun cevabında):

“Çıkarım” (el-Mu’min, 40/37) diye buyurmuştur.

Abese 3

Ne bilirsin, belki arınır.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. (Peygamber), amanın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. (Resulüm! onun halini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.

Kurtubi Tefsiri
Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti;

Daha sonra Peygamberine ünsiyet vermek üzere, hitab kipi ile yönelerek:

“Ne bilirsin belki o” İbn Um Mektûm

“temizlenecekti.” Senden kendisine öğretmeni istediği Kur’ân ve dinbilgisi ile dininde temizliği daha da artıp, üzerindeki bilgisizlik karanlığının gitmesi ile arınacaktı.

“Belki o” âyetindeki zamirin kâfire ait olduğu da söylenmiştir. Sen o kimsenin müslüman olması ile temizlenmesi, yahutla öğüt almasını ümit etmiş, bundan dolayı öğüt alması sonucunda hakkı kabul edeceğine ümit bağlamıştın ama, senin bu ümidinin gerçekleşeceğini nereden bilirsin (demektir.)

el-Hasen:

“Kendisine o âmâ geldi diye” anlamındaki âyeti şeklinde soru olarak med ile okumuştur. Bu durumda:

“Diye” lâfzı

“yüzünü ekşitip, çevirdi” fiillerinin delalet ettiği hazfedilmiş bir fiile taalluk etmektedir. İfade: O âmâ kendisine geldi diye mi ondan yüz çevirdi? takdirindedir. Bu okuyuşa göre: Yüz çevirdi” lâfzı üzerinde vakıf yapılır. Ancak haber kipi şeklindeki kıraate göre burada vakıf yapılmaz, genel kıraat de bu şekildedir.

6- Bu Âyetin Benzeri Diğer Ayetler:

Bu âyetin -sitem itibariyle- benzeri olan diğer âyetlerin biri el-Enâm Sûresinde yer alan yüce Allah’ın şu âyetidir:

“…Sabah akşam Rabblerine dua edenleri kovma.” (el-En’âm, 6/52)

el-Kehf Sûresi’nde yer alan şu âyet da böyledir:

“Dünya hayatının güzelliğini isteyerek gözlerin, onlardan başkasına kaymasın…” (el-Kehf. 18/28) vb, daha başka âyetlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Abese 2

Kendisine kör gelmişti.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. (Peygamber), amanın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. (Resulüm! onun halini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.

Kurtubi Tefsiri
Kendisine o âmâ geldi diye,

“Kendisine… geldi diye” âyetindeki

“Diye” lâfzı mef’ûlün leh olduğundan ötürü nasb mahallindedir. Kendisine âmâ geldiği için demektir. Âmâ da gözleriyle görmeyen kimseye denilir.

Bütün tefsir bilginlerinin rivâyet ettiklerine göre, Kureyş’in eşrafından bir topluluk, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında bulunuyordu. Peygamber onların müslüman olacaklarını ümit etmişti. Bu sırada Abdullah b. Um Mektûın geldi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdullah’ın sözünü keseceğinden çekindiği için, ondan yüz çevirdi. İşte bu âyet-i kerîme onun hakkında inmiştir.

Mâlik dedi ki: Hişam b. Urve, kendisine Urve’den rivâyetle Tirmizi, V, 432; Muvatta’, I, 203. şöyle dediğini zikretti:

“Yüzünü ekşitip, çevirdi” âyeti İbn Um Mektûm hakkında inmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Muhammed! Beni yanına yaklaştır, demeye koyuldu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında da müşriklerin büyüklerinden birisi bulunuyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünü Abdullah’tan çevirip, öbürüne dönmeye koyuldu ve: “Ey filan! Sen benim bu söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?” diyordu. O da: Hayır, putlara andederim ki senin söylediklerinde bir sakınca görmüyorum diyordu. Bunun üzerine yüce Allah:

“Yüzünü ekşitip, çevirdi” âyetini indirdi.

Tirmizîde senedini belirtilerek şöyle demektedir: Bize Said b. Yahya b. Said el-Ümevî anlattı. Bana babam anlattı, dedi ki: Bu Hişam b. Urve’ye babasından, babası Âişe’den diye arzettiğimiz (rivâyetler)dir. Âişe dedi ki:

“Yüzünü ekşitip, çevirdi” âyeti âmâ İbn Um Mektûm hakkında inmiştir. O Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelip, şöyle demeye koyuldu: Ey Allah’ın Rasûlü, beni irşad et. O sırada Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanında müşriklerin büyüklerinden birisi bulunuyordu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan yüzünü çeviriyor, diğerine yöneliyor ve şöyle diyordu: “Söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?” O kişi de: Hayır diyordu. İşte âyet bunun hakkında inmiştir. (Tirmizi) dedi ki: Bu garib bir hadistir.

2- Bu Âyetlerin Mahiyeti ve Nüzul Sebebinde Sözü Geçen Şahıslar:

Ayet, yüce Allah tarafından Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, Abdullah b. Um Mektûm dan yüz çevirmesi dolayısıyla bir serzeniştir.

Abdullah b. Um Mektûm’un adının Amr b. Um Mektûm olduğu da söylenir. Um Mektûm’un ismi Âl-ike olup, Amir b. Mahzum’un kızıdır. Burada sözü geçen Amr, Kays’ın oğludur. Kays. Zaidenin o el-Asam’ın oğludur. O da Hatice (radıyallahü anha)’ın dayısının oğludur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), müşriklerin büyüklerinden birisi ile uğraşırken onunla ilgilenmemişti. Denildiğine göre, bu kişi, el-Velid b. el-Muğire idi. İbnu’l-Arabî dedi ki: Bunu bizim ilim adamlarımızdan maliki mezhebine mensub kimseler söylemiştir. Künyesi de Ebû Abd Şans idi. Katade dedi ki: O Umeyye b. Halas idi. Yine ondan Ubey b. Halef olduğu da nakledilmiştir.

Mücahid dedi ki: Bunlar üç kişi idiler. Rabia’nın oğlu Utbe ve Şeybe ile Ubey b. Haleftiler. Atâ ise: Rabia’nın oğlu Utbe demiştir, Süfyan es-Sevrî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) amcası Abbas ile birlikte idi.

ez-Zemahşerî dedi ki: Peygamberin yanında Kureyş’in ileri gelenlerinden Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebû Cehil b. Hişam, Abbas b. Abdu’l-Mutlalib, Umeyye b. Halef ve el-Velid b. el-Muğire vardı. Onların müslüman olmaları dolayısıyla başkaları da İslama girer ümidi ile İslama davet ediyordu.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bizim mezhebimize mensub ilim adamlarımız, bu kişi el-Velid b. el-Muğire idi, demiş olmalarına rağmen, başkaları bu kimselerin Umeyye b. Halef ile Abbas olduğunu söylemişlerdir. Ancak bütün bunlar bâtıldır ve dini hususları iyice tahkik etmeyen müfessirlerin bir bilgisizliğidir. Şöyle ki; Umeyye b. Halef ile el-Velid, Mekke’de, İbn Um Mektûın ise Medine’de idi. Ne o onlarla birlikte, ne onlar onunla birlikle bir arada bulunmadı. Umeyye de, Velid de kâfir olarak öldüler. Birisi hicretten önce, diğeri Bedir’de öldü. Umeyye hiçbir zaman da Medine’ye gitmedi ve Peygamberin huzurunda tek başına da, başkası ile birlikte de bulunmadı.

3- Abdullah b. Um Mektum’un Konumu:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş’in ileri gelenlerinden huzurunda bulunanlarla meşgul olup, onları yüce Allah’ın dinine davet ederken müslüman olacaklarına ümidi de yükselmişken, onların müslüman olmaları sayesinde kavimlerinden diğerlerinin de müslüman olacaklarını bekliyor iken, âmâ olan İbn Um Mekıûm gelip: Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret deyip, onunla yüksek sesle konuşmaya ve bu konuşmalarını ileri götürmeye koyuldu. Peygamberin başkası ile uğraşmakta olduğunu da bilmiyordu.

Sonunda Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yüzünden sözünü kestiği için hoşlanmadığı anlaşıldı ve kendi kendisine şöyle dedi: Şimdi bunlar da şöyle düşünüyor: Ona uyanlar; körler, ayak takımları ve kölelerdir. Bundan ötürü de Peygamber yüzünü ekşitti ve ondan yüz çevirdi. Bunun üzerine âyet-i kerîme nazil oldu.

es-Sevrî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan sonra İbn Um Mektûm’u gördü mü onun için ridâsını yere yayar ve: “Kendisi dolayısıyla Rabbimin bana sitem ettiği kişi, hoş safa geldin (merhaba)” ve: “Bir ihtiyacın var mı?” diye sorardı. İki ayrı gazvede onu Medine’ye yerine vekil bıraktı. Enes dedi ki: Ben onu Kadisiye günü bineğin sırtında, üzerinde zırh ve elinde siyah bir sancakla gördüm.

4- İbn Um Mektûm’un Yaptığı Davranışın Değerlendirilmesi:

İlim adamlarımız dedi ki: Eğer İbn Um Mektûm, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın başkasıyla uğraşmakta olup onların İslâm’a gireceklerini ümit ettiğini bilmekle birlikle bu işi yapmış olsaydı, elbettekı bu edebe aykırı bir davranış olurdu. Fakat şanı yüce Allah, Suffe ehlinin kalblerinin kırılmaması yahutta fakir olan bir mü’minin zenginden hayırlı olduğunun bilinmesi için, ona sitem etmiştir. Mü’mine gereken dikkati göstermek -fakir olsa dahi- öbür işten daha doğru ve daha uygun idi. Öbür iş ise îman ederler ümidi ile zenginlere yönelmekti. Her ne kadar bunda da bir çeşit maslahat var ise de bu öyledir. İşte yüce Allah’ın -önceden de geçtiği üzere-:

“Yeryüzünde çokça savaşıp, zaferler kazanıncaya kadar esirler alması hiçbir peygambere yaraşmaz… ” (el-Enfal, 8/67) âyetinin da buna göre anlaşılması gerekmektedir. (Bk. Belirtilen âyetin tefsiri, 2. başlık ve devamı)

Şöyle de açıklanmıştır; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), İbn Um Mektûm’un kalbindeki îmana güvendiği için, konuştuğu obur adamın kalbini ısındırma maksadını gütmüştü. Nitekim o şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki ben başkasını daha çok sevdiğim halde, bir diğer adamı –Allah’ın onu yüzü üzerine cehenneme yıkacağından korkarak görür gözetirim. Müslim, 1, 132

5- Peygamber Efendimizin Yüzünü Ekşitip, Çevirmesinin Sebebi:

İbn Zeyd dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın. İbn Um Mektûm dolayısıyla yüzünü ekşitip, ondan yüz çevirmesinin sebebi, kendisine rehberlik eden kimseye onu susturması için işaret etmesi idi. Ancak İbn Um Mektûm rehberini itmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile konuşup. Peygamberden istediği bilgiyi almaktan başkasını kabul etmemişti. Bu onun bir çeşit kabalığı idi. Bununla birlikte yüce Allah, onun hakkında Peygamberine gaib şahıs (üçüncü şahıs) hakkında haber veren lâfız ile

“Yüzünü ekşitip, çevirdi” âyetini indirdi. Böylece (hitab kipiyle): “Yüzünü ekşitip, çevirdin” demeyerek onu tazim etmiş oluyordu.

Abese 1

Yüzünü ekşitti ve döndü.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4. (Peygamber), amanın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi. (Resulüm! onun halini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.

Kurtubi Tefsiri
Yüzünü ekşitip, çevirdi,

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1-Âyetlerin Nüzul Sebebi:

“Yüzünü ekşitip, çevirdi” âyetindeki: Yüzünü ekşitti’ demektir. Nitekim; Yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı” denilir. Daha önce (el-Müddessir, 74/22. âyet açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır.

“Çevirdi” yüzünü çevirdi, demektir.

Naziat 46

Onu gördükleri gün, sanki sadece bir akşam yahut kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.

Diyanet Vakfı
Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.

Kurtubi Tefsiri
Onların onu görecekleri gün, (günün) bir akşamından veya kuşluğundan başka durmamışlar gibi gelecek onlara.

“Onların onu” kâfirlerin kıyâmeti

“görecekleri gün” dünyalarında

“bir” günün

“akşamından” bir akşam vakti kadarından “veya kuşluğundan” yahut o akşamdan sonra gelen bir kuşluk vakti kadarından

“başka durmamışlar gibi gelecek onlara.” Âyetten maksat, dünya süresinin azlığına dikkat çekmektir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde:

“…sanki yalnızca bir gündüzün bir saati kadar kalmışlar gibi gelecek onlara” (el-Ahkaf, 46/35) diye buyurmaktadır.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’dan şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Onlar kıyâmeti görecekleri gün, sadece bir gün kalmışlar gibi gelecek onlara.

Şöyle de açıklanmıştır: Kabirlerinde;

“bir akşamdan veya kuşluğundan başka durmamışlar gibi gelecek onlara.” Çünkü onlar, görecekleri dehşetlerden ötürü kabirlerinde kaldıkları süreyi çok kısa bulacaklar.

” el-Ferrâ’ dedi ki: Bir kimse: Akşamın kuşluğu olur mu, diye sorabilir. Çünkü kuşluk ancak gündüzün ilk vakitlerindedir. Fakat burada

“kuşluk” akşama izafe edilmiştir. Bu da Arapların adetinde bu vaktin içinde bulunduğu gün(e nisbet edilir.) Onlar şöyle derler: Ben sana sabah veya onun (o sabahın) akşamı geleceğim” ve: Sana akşam ya da onun (o akşamın) sabahı geleceğim” denir. Bu durumda “akşam” günün son bölümü anlamında; “sabah” da günün başı anlamındadır. (el-Ferrâ”) dedi ki: Ukayloğullarından birisi de bana şu mısraları okudu:

“Biz Âmir (oğulları)na sabahleyin yurtlarında baskın yaptık.

Çıplak atlarımızla günün iki tarafında koşarak

Ayın akşam vakti (doğması) ya da kaybolması zamanında”

Şair burada, hilalin akşam vakti doğması ya da akşam vakti gözükmemesi zamanlarını kastetmiştir. Bu tabir; Sana sabahleyin ya da onun akşamı geleceğim” ifadesinden daha doğrudur.

Naziat 45

Sen ancak ondan korkanlara bir uyarıcısın.

Diyanet Vakfı
Sen ancak ondan korkanları uyarırsın.

Kurtubi Tefsiri
Sen, ancak ondan korkacakları korkutursun.

“Sen ancak ondan korkanları korkutursun.” Böylelerinin korkutucususun demektir. Burada korkutmanın (inzârın) “korkanlara (haşyet sahiblerine” tahsis edilmesi -herbir mükellefi uyarıp, korkutucu olmakla birlikte- bununla yararlananların onlar oluşundan dolayıdır. Bu da yüce Allah’ın: “Sen ancak zikre uyan ve gayb ile Rahmândan kalbinden saygı duyarak korkan kimseleri uyarırsın” (Yasin, 36/11) âyetini andırmaktadır.

“Korkutursun” anlamı verilen lâfız, genel olarak; şeklinde izafet ile ve daha hafif olması istendiğinden tenvinsiz olarak okunmuştur, yoksa bunun aslı tenvinli gelmesidir. Çünkü bu, gelecek anlamını ifade etmek içindir. Ancak mazi anlamını ifade edecekse tenvinli okunmaz.

el-Ferrâ” dedi ki: Burada tenvin de caizdir, tenvinsiz gelmesi de caizdir. Yüce Allah’ın:

“…Emrini yerine getirendir” (et-Talâk, 65/3) âyetinin; şekillerinde;

“Kâfirlerin düzenini zayıflatandır” (el-Enfal, 8/18) âyetinin; ile şekillerinde okunması gibi. Bununla birlikte aslolan tenvinli gelmesidir. Ebû Cafer, Şeybe, el-A’rec, İbn Muhaysın, Humeyd ve Ebû Amrdan rivâyetle Ayyaş, tenvinli olarak; diye okumuşlardır ve bu durumda nasb mahallinde olur. Manası da: Senin uyarıp, korkutmandan, kıyâmetten korkan kimseler, ancak faydalanabilir, şeklindedir.

Ebû Ali de şöyle demiştir: Burada izafetin maziye olması da mümkündür. Dün Zeyd’e vuran’ gibi. Çünkü Peygamber, uyarıp korkutmayı gerçekleştirmiştir. Zira âyet-i kerîme, kıyâmet ve âhiret halleri maddi olarak hissedilen şeyler değildir. O haller ancak ruhun -maddi olanın dışında- rahat duyması ya da acı duymasıdır, diyen kimselerin kanaatlerini red etmekte ve onlara cevap vermektedir.

Naziat 44

Sonu yalnız Rabbine aittir.

Diyanet Vakfı
Onun nihai ilmi yalnız Rabbine aittir.

Kurtubi Tefsiri
Ona dair nihai bilgi, ancak Rabbine aittir.

“Ona dair nihaî bilgi” onun bilgisinin varacağı son yer, demek olur. Kıyâmete dair bilgi O’ndan başkasının yanında asla bulunmaz. Bu da yüce Allah’ın:

“De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir.” (el-A’raf, 7/187) âyeti ile;

“Saatin ilmi ancak Allah’ın indindedir.” (Lukman, 31/34) buyruklarına benzemektedir.

Naziat 43

Onu hatırlamaktan sana ne?

Diyanet Vakfı
Sen onu nereden bilip bildireceksin!

Kurtubi Tefsiri
Sen nerede, ona dair bilgi vermek nerede?

“Sen nerede, ona dair bilgi vermek nerede?” Yani ey Muhammed, kıyâmetten söz etmek ve onun hakkında soru sormak ile senin ne ilgin var? Ona dair soru sormak senin işin değildir.

ez-Zühri’nin, Urve b. ez-Zübeyr’den yaptığı rivâyetin anlamı da budur. O, şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah’ın:

“Sen nerede, ona dair bilgi vermek nerede? Ona dair nihai bilgi” yani onun bilgisinin varacağı son yer

“Rabbine aittir” âyeti inene kadar, kıyâmetin ne zaman kopacağını sorup duruyordu. Sanki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bu hususta çokça soru sorulunca, o da Allah’tan buna dair kendisine bilgi vermesini istemiş de ona: Hayır, sorma! Çünkü bu hususta senin herhangi bir bilgin olamaz, denilmiş gibidir.

Müşriklerin peygambere bu hususta soru sormaları böylelikle reddedilmiş ve tepkiyle karşılanmış olması da mümkündür. Yani buna dair bilgi sahibi olmak senin, işin değildir ki; bunu açıklamanı sana sorsunlar ve sen bu bilgiyi bilen kimselerden değilsin. Bu anlamdaki açıklama, İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir.

“Bilgi vermek” burada zikretmek (anmak, hatırlatmak) anlamındadır.

Naziat 42

Sana saatten sorarlar: Ne zaman demir atacak?

Diyanet Vakfı
Sana kıyameti sorarlar: Gelip çatması ne zamandır? (derler.)

Kurtubi Tefsiri
Sana kıyâmet hakkında, onun ne zaman demir atacağını sorarlar.

“Sana kıyâmet hakkında, onun ne zaman demir atacağını, sorarlar” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Mekke müşrikleri Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a alay olmak üzere: Kıyâmet ne zaman gerçekleşecektir? diye sordular, yüce Allah da bu âyeti indirdi.

Urve b. ez-Zübeyr, yüce Allah’ın:

“Sen nerede, ona dair bilgi vermek nerede” âyeti hakkında şunları söyledi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kıyâmetin ne zaman kopacağına dair soru sorup duruyordu. Nihayet şu:

“Ona dair nihai bilgi ancak Rabbine aittir” âyeti nazil oldu.

“Demir atması” kopması anlamındadır. el-Ferrâ” ded ki:

“Demir atması” geminin demirlemesi gibi, kopması demektir. Ebû Ubeyde: Onun nihai hali demektir. Geminin demir atacağı yer, vardığı son yerdir. Bu İbn Abbâs’ın da görüşüdür.

er-Rabî’ b. Enes: Ne zaman gerçekleşecektir” diye açıklamıştır. Anlamlar birbirine yakındır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/187. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen’den rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet ancak Rabbinin gazablanacağı bir gazab dolayısıyla kopacaktır.”

Naziat 41

Şüphesiz cennet onun barınağıdır.

Diyanet Vakfı
40, 41. Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegane barınaktır.

Kurtubi Tefsiri
Hiç şüphe yok ki cennet, varılacak yerin ta kendisidir.

“Hiç şüphe yok ki cennet varılacak” kalınacak o

“yerin ta kendisidir.”

Bu iki âyet-i kerîme (haddi aşıp… ile Rabbinin huzuruna varmaktan… diye buyuruları âyetler). Mus’ab b. Umeyr ile kardeşi Amir b. Umeyr hakkında inmiştir. ed-Dahhak”ın rivâyetine göre, İbn Abbâs şöyle demiştir: Haddi aşan Mus’ab b. Umeyr’in kardeşidir. Bedir günü esir alınmıştı. Ensar onu yakalamış, sen kimsin diye sormuşlar, o da: Ben Mûsa’b b. Umeyr’in kardeşiyim demişti. Bundan dolayı onu bağlamamışlar, ona ikramda bulunmuşlar ve kendi yanlarında uyutmuşlardı. Sabah olunca Mûsa’b b. Umeyr’e durumunu anlattılar. O: Hayır, o benim kardeşim değildir. Esirinizi iyice bağlayınız, onun anası, Bathâ (Mekke vadisi) ahalisinin malı ve ziynet eşyası en çok olan kadındır. Bunun üzerine annesi, onun kurtulmalık fidyesini gönderinceye kadar onu bağladılar.

“Rabbinin huzuruna varmaktan korkup…” âyetinde sözkonusu edilen de Mus’ab b. Umeyr’dir. O, Uhud günü insanlar, Rasûlullah’ın etrafından dağıldığında, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a canını siper etmiş, oklar vücudunun her tarafına saplanarak delik deşik olmuştu. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu kanlarına bulanmış halde görünce: “Mükâfatını Allah’tan alacağını ümid ederim” diye buyurdu, arkadaşlarına da şöyle dedi: “Ben onu üzerinde kıymetinin ne kadar olduğunu bilemeyeceğiniz kadar birtakım elbise ile gördüm. Ayaklarının bağı ise altındandı.”

Denildiğine göre Mûsa’b b. Umeyr, kardeşi Amir’i Bedir günü öldürmüştü.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu âyet-i kerîme, iki kişi hakkında inmiştir. Ebû Cehil b. Hizam el-Mahzumî ile Mûsa’b b. Umeyr el-Abclerî hakkında,

es-Süddî dedi ki: Şu:

“Rabbinin huzuruna varmaktan korkup…” âyeti, Ebû Bekir es-Sıddik hakkında inmiştir. Şöyle ki Ebû Bekir’in kendisine yemek getiren bir kölesi vardı. Ona: Bunu nereden getirdin, diye sorardı. Bir gün ona yemek getirdi, fakat bunu nereden getirdiğini sormaksızın yedi. Kölesi ona: Bugün ne diye bana sormuyorsun, diye sorunca, unuttum dedi. Sen bu yemeği nereden getirdin, diye sordu, bu sefer kölesi şöyle dedi: Cahiliye döneminde iken bazı kimselere kâhinlik etmiştim, onlar da bunu bana verdiler. Bunun üzerine derhal Ebû Bekir kendisini zorlayarak onu kustu ve şöyle dedi: Rabbim, damarlarımda kalanı ise Sen alıkoymuş bulunuyorsun. Bunun üzerine:

“Rabbinin huzuruna varmaktan korkup…” âyeti nazil oldu.

el-Kelbî dedi ki: Âyet-i kerîme bir masîyet işlemeyi içinden geçirip, kimsenin olmadığı bir yerde onu işleyebilecek güç ve imkânı bulduğu halde, Allah’tan korktuğundan dolayı, o günahı İşlemeyi terkeden kimse hakkında inmiştir. İbn Abbâs’tan da buna yakın bir açıklama gelmiştir. Masiyeti işlediği vakit Rabbinin huzurunda durmaktan korkan ve bu masiyeti işlemekten vazgeçen kimse… demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Naziat 40

Rabbinin makamından korkan ve nefsini tutkudan alıkoyan ise,

Diyanet Vakfı
40, 41. Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegane barınaktır.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinin huzuruna varmaktan korkup, nefsini hevâdan alıkoyana gelince;

“Rabbînin huzuruna varmaktan korkup” Rabbinin huzurunda durmaktan sakınıp… er-Rahî dedi ki: O’nun huzurunda durmak kıyâmette hesab gününde olacaktır. Katade şöyle derdi: Yüce Allah’ın huzurunda durulacak öyle bir hal vardır ki, mü’minler, o halden korkarlar.

Mücahid dedi ki: Bundan kasıt, kişinin dünyada iken günah islemeye kalkışırken Allah’tan korkup o işten vazgeçmesidir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Rabbinin huzurunda durmaktan korkana da iki cennet vardır.” (er-Rahmân, 55/46) âyetidir.

“Nefsini hevadan” masiyetlerden ve haramları işlemekten

“alıkoyana” onlardan önleyene

“gelince”

Sehl dedi ki: Hevayı terketmek, cennetin anahtarıdır. Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmuştur:

“Rabbinin huzuruna varmaktan korkup, nefsinî hevadan alıkoyana gelince…”

Abdullah b. Mesud dedi ki: Sizler hakkın hevayı peşine takıp, önünden gittiği bir zamanda yaşıyorsunuz. Pek yakında hevânın hakkın önünde yürüdüğü ve hakkı arkasından sürüklediği bir zaman gelecektir. Böyle bir zamandan yüce Allah’a sığınırız.

Naziat 39

Şüphesiz cehennem onun barınağıdır.

Diyanet Vakfı
37, 38, 39. Azana ve dünya hayatını ahirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır.

Kurtubi Tefsiri
Hiç şüphe yok ki, cehennem, varılacak yerin ta kendisidir.

“Hiç şüphe yok ki cehennem” onun için

“varılacak yerin ta kendisidir.” Bu âyette;

“Varılacak yer” lâfzındaki “elif-lâm” “o” anlamındaki “he” zamirinden bedeldir.

Naziat 38

Dünya hayatını tercih etmişse,

Diyanet Vakfı
37, 38, 39. Azana ve dünya hayatını ahirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır.

Kurtubi Tefsiri
Haddi aşıp dünya hayatını tercih edene gelince;

“Haddi aşıp dünya hayatını tercih edene gelince” isyankârlıkta haddi aşıp… demektir.

Denildiğine göre, âyet, en-Nadr ile oğlu el-Hâris hakkında inmiştir. Bununla birlikte dünya hayatını âhirete tercih eden herbir kâfir hakkında da umumidir. Yahya b. Ebi Kesir’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Her kim aynı öğünde üç çeşit yemek koyarsa, o kimse haddi aşmış olur.

Cuveybir, ed-Dahhak’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Huzeyfe dedi ki: Bu ümmet için en çok korktuğum şey, gördükleri şeyleri, bildikleri şeylere tercih etmeleridir.

Rivâyet olunduğuna göre eski kitaplarda şu ifadeler görülmüştür: Yüce Allah, şöyle buyurmuştur: “Bir kulum eğer dünyasını âhiretine tercih edecek olursa, mutlaka ben de onun üzerine kederlerini salar ve onu zayi ederim. Sonra da bunların hangisine mübtelâ iken helâk olduğuna da aldırmam.”

Naziat 37

Ama kim azmışsa,

Diyanet Vakfı
37, 38, 39. Azana ve dünya hayatını ahirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:38

Naziat 36

Cehennem, gören kimseye açıkça gösterilir.

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. Her şeyi alt üst eden o büyük felaket geldiği vakit, insan dünyada iken ne için çalıştığını hatırlar. Cehennem de gören her kişiye açıklığı ile gösterilir.

Kurtubi Tefsiri
Ve gören kimse için cehennem apaçık gösterilecek.

“Ve gören kimse İçin, cehennem apaçık gösterilecek” ortaya çıkacak, İbn Abbâs dedi ki: Cehennemin üzeri açılacak ve gören herkes onun alevlenmekte olduğunu görecektir. Burada kâfir kimselerin kastedildiği söylenmiştir. Çünkü cehennem ateşini içindeki çeşitli azâb türleriyle görecek olan odur. Şöyle de denilmiştir: Mü’min, cehennemi nimetin kadrini bilsin diye görecek, kâfir ise cehennem ateşini boylayacaktır.

“Fakat o en büyük belâ geldiğinde” âyetinin cevabı hazfedilmiştir. Yani o en büyük belâ geldiğinde, cehennemlikler cehenneme, cennetlikler de cennete gireceklerdir.

Malik b. Dinarı “Cehennem… gösterilecek” anlamındaki âyeti; Cehennem görünecek” diye okumuştur. İkrime ve başkaları;

“Gören kimse için” anlamındaki âyeti “te:’ ile ıss O: Göreceği kimseler için” diye okumuşlardır ki; cehennemin göreceği kimseler için; ya. da ey Muhammed, senin göreceğin kimseler için, anlamına gelir. Burada hitab her ne kadar ona ise de, maksat insanlardır.

Naziat 35

İnsan, ne için çalıştığını hatırlar.

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. Her şeyi alt üst eden o büyük felaket geldiği vakit, insan dünyada iken ne için çalıştığını hatırlar. Cehennem de gören her kişiye açıklığı ile gösterilir.

Kurtubi Tefsiri
O günde İnsan ne yaptığını iyice anlayacak.

“O günde İnsan ne yaptığını” hayır ya da şer türünden işlediklerini

“anlayacak.”

Naziat 34

Büyük felaket geldiğinde,

Diyanet Vakfı
34, 35, 36. Her şeyi alt üst eden o büyük felaket geldiği vakit, insan dünyada iken ne için çalıştığını hatırlar. Cehennem de gören her kişiye açıklığı ile gösterilir.

Kurtubi Tefsiri
Fakat o, en büyük belâ geldiğinde;

“Fakat o, en büyük belâ” en büyük musibet

“geldiğinde…” Bu da ölümden sonra dirilişin kendisi ile birlikte gerçekleşeceği Sûr’a ikinci üfürüştür. Bu açıklamayı ed-Dahhak’ın kendisinden naklettiği bir rivâyete göre İbn Abbâs, yapmıştır, el-Hasen’in görüşü de budur. Yine İbn Abbâs ile ed-Dahhak’dan, sözü edilen kıyâmettir, dedikleri rivâyet edilmiştir. Herşeyi Örtüp, dehşetinin büyüklüğü dolayısıyla dışında kalan herbir şeyi kapsayıcından yani altüst edişinden dolayı ona bu isim verilmiştir. Arapların (haddi aşmaya dair) mesellerinden birisi şöyledir: Vadi(nin suları) aktı da yatağını doldurup, kıyılarından taştı,”

el-Müberred dedi ki:

“Büyük belâ” Araplara göre, güç yetirilemeyen musibet hakkında kullanılır. Zannederim bu tabir onların at, bütün gücü ile koştuğu vakit kullanılan tabir olan: At bütün gücü ile koştu” ifadelerinden ve su, nehir yatağının tamamını dolduracak olursa kullandıkları: Su yatağın tamamını doldurdu” ifadelerinden alınmıştır.

Başkası da şöyle demiştir: Bu ifade: Akan sel kuyuyu tamamıyla örttü” tabirinden alınmıştır. Çünkü; “(……..): Gömmek ve üstüne çıkmak” demektir.

el-Kasım b. el-Velid el-Hemdanî dedi ki:

“En büyük belâ (et-tâmmetu’l-kübrâ)” cennetliklerin cennete götürülecekleri, cehennemliklerin de cehenneme sürülecekleri zamandır. Bu da Mücahid’in açıklaması ile aynı anlamı taşır. Süfyan da şöyle demiştir: Bu, cehennem ahalisinin Zebanilere teslim edileceği andır. Herşeyi örtüp kapatan ve alabildiğine büyük o bela. demektir. Şair de söyle demiştir:

“Şüphesiz bazı sevgiler kör ve sağır eder

Aynı şekilde nefret de; hatta o, daha büyük bir musibet ve daha baskındır.”

Naziat 33

Sizin ve hayvanlarınız için bir geçimlik olarak.

Diyanet Vakfı
30, 31, 32, 33. Ondan sonra da yerküreyi döşedi. Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, yerden suyunu ve otlağını çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.

Kurtubi Tefsiri
Size ve davarlarınıza fayda olmak üzere.

“Size ve” deve, inek ve koyun türünden

“davarlarınıza fayda olmak üzere” âyetinde

“Fayda olmak” lâfzı önceki fiilin kökünden olmaksızın mallar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Çünkü âyet:

“Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.” Bununla (sizleri’) faydalandırdı, demektir: Bununla faydalanmanız için” takdirinde sıtau harfi (cer harfi)nin düşürülmesiyle nasbedildiği de söylenmiştir

Naziat 32

Dağları sağlam yerleştirdi.

Diyanet Vakfı
30, 31, 32, 33. Ondan sonra da yerküreyi döşedi. Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, yerden suyunu ve otlağını çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.

Kurtubi Tefsiri
Dağları ise sapasağlam dikti.

“Dağları ise sapasağlam dikti” âyetindeki

“dağlar” anlamındaki lâfız, genel olarak nasb ile; diye okunmuştur. O, dağları dikti, anlamındadır. Bu da dağlan yere, oranın sağlamlaştırıcı kazıkları olmak üzere sabitleştirdi, demektir.

el-Hasen, Amr b. Meymun, Amr b. Ubeyd ve Nasr b. Âsım ise mübtedâ olarak ref ile; (……..) diye okumuşlardır.

“Çıkardı” âyetinin başına niçin atıf harfi getirmedi, diye sorulursa, o: takdiri ile haldir; diye cevab verilir. Şanı yüce Allah’ın:

“Göğüsleri daralarak…” (en-Nisa, 4/90) âyeti gibidir.

Naziat 31

Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.

Diyanet Vakfı
30, 31, 32, 33. Ondan sonra da yerküreyi döşedi. Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, yerden suyunu ve otlağını çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.

Kurtubi Tefsiri
Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.

“Ondan” yerden

“suyunu” su ile kaynayan pınarları

“ve otlağını” otlanılan bitkileri

“çıkardı.”

el-Kutebi dedi ki: Yüce Allah, bütün varlıklar için hem besin, hem de yararlanılacak şeyler olmak üzere yerden çıkartmış olduğu ağaç, cane, hurma, saman, odun, elbise, ateş ve tuz gibi herbir şeye, bu iki şeyi zikrederek delâlet etmektedir. Çünkü ateş odundan, tuz da sudan elde edilir.

Naziat 30

Ondan sonra yeri yaydı.

Diyanet Vakfı
30, 31, 32, 33. Ondan sonra da yerküreyi döşedi. Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere, yerden suyunu ve otlağını çıkardı ve dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.

Kurtubi Tefsiri
Bundan sonra da yeri yayıp, döşedi.

“Bundan sonra da yeri yayıp, döşedi.” Bu âyet yerin semadan sonra yaratıldığına işaret etmektedir. Bakara Sûresi’nin baş taraflarında yüce Allah’ın:

“Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönetip de onları yedi gök halinde düzenleyen O’dur.” (el-Bakara, 2/29) âyeti açıklanırken el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/29. âyet, 6. başlıkta) bu hususta yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Araplar, bir şeyi yaymaları halinde: O şeyi yaydım, onu yayıyorum, yaymak” derler. Deve kuşunun yuvasına da yeryüzü üzerinde yayılması dolayısıyla denilir. Umeyye b. Ebi’s-Salt da şöyle demiştir:

“Ve o orayı yayıp döşedikten sonra mahlukatı yaydı orada

Onlar kıyâmet gününe kadar oranın sakinleri olarak kalacaklardır”

el-Müberred de şu beyiti zikretmektedir:

“Yaydı onu, onun suyun üzerinde kurulduğunu görünce

Bu sefer üzerine dağları bıraktı.”

(………) nin, “orayı düzenledi” demek olan: anlamında olduğu da söylenmiştir. Zeyd b. Amr’ın şu sözlerinde de bu anlamdadır:

“Yüzümü teslim ettim, ağır kayalar taşıyan arzın Teslim olduğu o kimseye;

Orayı mükemmel düzenledi ve orası mükemmelleşince

Kudretiyle sağlamlaştırdı onu ve üzerlerine dağları bıraktı.”

İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, Allah Ka’be’yî yarattı ve dünyayı yaratmadan bin yıl önce dört temel üzerinde onu suyun üzerinde bıraktı. Sonra yer Beytin akından yayılıp, döşendi.

Kimi ilim adamlarının naklettiklerine göre burada: Sonra” âyeti: Birlikte, beraber” anlamındadır. Sanki: Bununla birlikte de yeri yayıp döşedi, diye buyurmuş gibidir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde: “Cahil ve kaba, bununla birlikte kulağı kesik” (el-Kalem, 68/13) diye buyurmuştur.

Arapların: “Sen ahmak bir kimsesin, bununla birlikte de huyu kütü birisisin” ifadeleri de bu kabildendir. Şair de şöyle demiştir:

“Ben ona: Benden uzak dur, dedim. Çünkü ben

Haram kimseyim (ihramlıyım) ve ayrıca bundan sonra (bununla birlikte) ben uyanık birisiyim.”

Buradaki “sonra” lâfzının “önce” anlamında kullanıldığı da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Yemin olsun ki Biz, zikirden sonra Zebur’da… yazdık.” (el-Enbiyâ, 21/105) âyetinde olduğu gibi: ki bu da Kur’ân’dan önce (Zebur’da) demektir. Ebû Hirâş el-Hüzelî de şöyle demiştir:

“Urve’den sonra, Hiraş kurtulduğu için, hamdettim ilâhıma

Ve elbetteki bazı kötülükler diğerlerinden ehvendir.”

İddia edildiğine göre Hirâş, Urve’den önce kurtulmuştur. “Yeri yayıp, şedî” âyetinin; orayı ekti ve orayı yardı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Bu lâfzın, gıdalar için orayı hazırladı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlamlar birbirine yakındır.

Yeri lâfzı genel olarak nasb ile okunmuştur. O yeri yaydı demektir. el-Hasen ile Amr b. Meymun ise (sonraki lafızda): “ona: he” zamiri raci olduğundan dolayı mübtedâ olarak merfu okumuştur.

Yayıp döşedi, döşer, yayıp döşemek” denilir. Arapların; Azgınlık etti, eder”; Sildi, siler” ile; Sopanın (veya dalın) üzerindeki kabuğunu soydu, soyar” diye kullandıkları gibidir. Bu fiili muzarisini: diye kullananlar mütekellim mazisinde; diye kullanırlar. diye kullananlar da aynı kipi diye kullanırlar.

Naziat 29

Gecesini kararttı, gündüzünü ortaya çıkardı.

Diyanet Vakfı
27, 28, 29. Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti, onu yükseltip düzene koydu. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı.

Kurtubi Tefsiri
Gecesini kararttı, gündüzünü de açığa çıkarttı.

“Gecesini kararttı” karanlık yaptı.

Gece karardı” denildiği gibi” Allah, onu (geceyi) kararttı” da denilir. Nitekim; Gece karardı” ve: Allah onu kararttı” demeye benzer. Yine: Gece bizatihi karardı” denilebildiği gibi: Allah onu kararttı” da denilebilir. Tıpkı -aynı anlamda olmak üzere ile denildiği gibi.

ile “karanlık” demektir. Kör adam yahut ona benzer durumda olan kimse” demektir. -Fiil erkek hakkında diye kullanılır. Bu durumda olan kadın hakkında da; denilir. (Müennes olarak) Karanlık gece” denilir. Müzekker olarak da Karanlık gece” denilir. Yolu bulunamayan geniş düzlük” demektir. el-A’şâ şöyle demiştir:

“Ve geceleyin kendisinde yol bulunamayan o geniş düzlük; ki ona gitmeye de yol bulunmaz,

Orada erkek puhuların sesi beni teselli eder.”

Yine el-A’şâ şöyle demiştir:

“Gece yarısında kestim, onlar için dişi devemi

Onları örten ise simsiyah, kapkaranlık bir gecedir.”

Yüce Allah’ın burada geceyi semaya izafe etmesi, gecenin güneşin batışı ile ortaya çıkmasından dolayıdır. Güneş de semaya izafe edilmiştir. Nitekim yıldızlar, geceleyin çıktığından ötürü “gece yıldızları” denilir.

“Gündüzünü de açığa çıkardı.” Gündüzünü, aydınlığını ve güneşini açığa çıkardı. Gündüzü de semaya -tıpkı geceyi ona izafe ettiği gibi- izafe etmiştir. Çünkü aydınlığın ve karanlığın sebebi semadadır. Bu da güneşin batışı ve doğuşudur.

Naziat 28

Yüksekliğini yükseltti, sonra onu düzenledi.

Diyanet Vakfı
27, 28, 29. Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti, onu yükseltip düzene koydu. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı.

Kurtubi Tefsiri
Onu alabildiğine yükseltip kusursuz yaptı.

“Onu alabildiğine yükseltti.” Yani tavanını yukarı doğru yükseltti. “O şeyi yukarı doğru (havada) yükselttim” denilir. O şey yukarı doğru yükseldi, yükselmek” denilir. el-Ferrâ’ dedi ki: Yapı ve buna benzer başka şeyleri üstünde taşıyan herbir şeye; denilir. Yüksek bir yapı”; Alabildiğine yüksek bir hörgüç” denilir. Semavâl” demektir, Derece ve mertebede yüksel!” denilir.

“Kusursuz yaptı” onu, tutarsızlığa bulunmayan, çatlağı ve yarığı olmayan bir şekilde, mükemmel olarak yarattı.

Naziat 27

Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü mü? Onu bina etti.

Diyanet Vakfı
27, 28, 29. Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti, onu yükseltip düzene koydu. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı.

Kurtubi Tefsiri
Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa gök mü, ki onu bina etti?

“Sizi yaratmak mı daha zordur?” âyeti ile Mekke ahalisini kastetmektedir. Yani sizin kendi değerlendirmenize göre; ölümden sonra sizi diriltmek mi daha zordur;

“yoksa gök mü?” Sizi diriltmek, semayı yaratmaktan daha mı zordur? Göğü yaratmaya güç yeti’ren, sizi yeniden yaratmaya da güç yetirir. Bu da yüce Allah’ın:

“Göklerle yerin yaratılması, yemin olsun ki insanların yaratılışından daha büyüktür.” (el-Mu’min, 40/57) âyeti ile:

“Göklerle yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir?” (Yasin. 36/81) buyruklarına benzemektedir. Buna göre âyet, azar ve sitem anlamını taşımaktadır.

Daha sonra yüce Allah, semayı nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:

“Ki onu bina etti” yani onu üstünüzde bir tavan gibi yükseltti.

Naziat 26

Şüphesiz bunda, korkan için bir ibret vardır.

Diyanet Vakfı
Elbette bunda, korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki bunda korkan kimseler için, elbette bir ibret vardır.

“Şüphe yok ki, bunda korkan” yüce Allah’tan korkan

“kimseler için, elbette bir ibret” öğüt ve ibret alınacak bir husus

“vardır.”

Naziat 25

Allah da onu, son ve ilk örnek olarak yakalayıverdi.

Diyanet Vakfı
Allah onu, (herkese ibret olarak) dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı.

Kurtubi Tefsiri
Bunun üzerine Allah, onu hem âhiret, hem de dünya azabıyla yakaladı.

“Bunun üzerine Allah, onu hem âhiret, hem de dünya azabıyla yakaladı.” Yani yüce Allah, onu

“Sizin benden başka ilahınız olduğunu bilmiyorum” (el-Kasas, 28/38) şeklindeki sözleri ile daha sonra söylediği;

“Ben sizin en yüce rabbinizim” sözünün azâbı ile yakaladı, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve İkrime yapmıştır. Bu iki sözü arasında, kırk yıllık bir süre geçmiştir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır. Yani yüce Allah, birinci sözü söyledikten sonra, ona mühlet vermiş, fakat ikinci sözü üzerine onu yakalayıp, bu iki sözü dolayısıyla birlikte ona azâb etmişti.

Birinci azabının onu suda boğması, diğerinin ise âhiretteki azâbı olduğu söylenmiştir. Katade ve başkaları da böyle demiştir. Mücahid dedi ki: Bu ömrünün ilk ve sonlarındaki azabıdır.

Sonraki sözünün onun

“ben sizin en yüce rabbinizim” sözü olduğu, birincisinin ise Mûsa’yı yalanlaması olduğu da söylenmiştir. Bu görüş, Katade’den de nakledilmiştir Burada mealde: :âhiret ve dünya'” imlamı verilen “el-âhire ile ~el-ûlâ” lâfızlarının aynı zamanda -sırasıyla- son ve ilk anlamlarına geldiğini de hatırlatalım. Açıklamalar bu lafzî manayı gözönünde bulundurarak yapılmıştır.

“Azâb” kelimesi, ez-Zeccâc’ın görüşüne göre tekid edici mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Çünkü “Allah onu aldı” ifadesi: Allah onu ibretli bir şekilde cezalandırdı” anlamındadır. Dolayısıyla burada lâfzı, bizzat fiilin lâfzından değil de manasından gelen mantar (mef’ûl-i mutlak) olarak kullanılmış olmaktadır.

Sıfat (cer) harfinin kaldırılması ile nasbedildiği de söylenmiştir. Allah, onu âhiret azabıyla yakaladı” demektir. Bu cer harfi kaldırılınca nasbedildi.

el-Ferrâ’ da, şöyle demiştir: Allah, onu ibretle cezalandırmak için yakaladı” takdirindedir.

İbretli ceza”; başkasına ibret olarak yapılana verilen bir isimdir. Yani başkası ondan ibret alsın diye bir kimseye verilen cezaya denilir. Meselâ, birisine ileri derecede ceza verilecek olursa: Filan filanı ibretli bir şekilde cezalandırdı” denilir.

Kelimenin asıl anlamı, imtina etmek, yapmamaktan gelmektedir. Teklif edilen yemini kabul etmemek, yapmamak” tabiri de buradan gelmektedir, Bağ ve (ayağa vurulan) zincir” demektir. Daha önce el-Müzzemmil Sûresi’nde (73/12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

Naziat 24

Dedi: “Ben sizin en yüce rabbinizim.”

Diyanet Vakfı
Ben, sizin en yüce Rabbinizim! dedi.

Kurtubi Tefsiri
Ben sizin en yüce Rabbinizim” dedi.

“Ben sizin en yüce Rabbinizim” sizin, benim üzerimde (benden üstün) rabbiniz yoktur.

Rivâyet edildiğine göre İblis, Mısır’da bir hamamda Fir’avun’a insan suretinde göründü. Fir’avun onu tanımadı. İblis ona: Yazık sana beni tanımadın mı? diye sordu. Fir’avun: Hayır dedi. Nasıl olur beni yarattığın halde tanımazsın-. Sen, sizin en yüce Rabbiniz benim, diyen değil misin!’ Bunu es-Sa’lebî “Kitabu’l-Arâis”adlı eserinde zikretmektedir.

Atâ, dedi ki: Fir’avun onlara küçük birtakım putlar yapmış ve o putlara ibadet etmelerini emretmiş, ayrıca: Bu putlarınızın rabbi de benim, demişti.

Onun, önder ve efendileri kastettiği de söylenmiştir. O bu önderlerin rabbi idi. Onlar da daha aşağı mertebede olanların rabbleri idiler.

İfadelerde bir takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir; Seslendi de, topladı demektir. Çünkü sesleniş toplamadan önce olur.

Naziat 23

Derken topladı ve bağırdı.

Diyanet Vakfı
Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı:

Kurtubi Tefsiri
Arkasından toplayıp, bağırdı:

“Sonra da yüz çevirip gayretle koştu.” Îmandan yüz çevirdi ve yeryüzünde fesad için gayretle çalıştı. Mûsa’yı cezalandırmaya çalıştı, diye de açıklanmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre:

“Sonra da” yılandan kaçarak

“yüz çevirip gayretle koştu. Arkasından” kendisini o yılandan korusunlar diye arkadaşlarını

“toplayıp, bağırdı.”

Bir diğer açıklamaya göre; savaşmak için askerlerini, meydan okusunlar diye de sihirbazlarını topladı. İnsanları hazır bulunsunlar diye topladı, diye de açıklanmıştır. Onlara yüksek sesle şöyle dedi:

Naziat 22

Sonra sırt çevirip koşarak uzaklaştı.

Diyanet Vakfı
Sonra (inkar için) olanca çabasını göstermek üzere sırtını döndü.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da yüz çevirip, gayretle koştu.

Âyetin tefsiri için bak:23

Naziat 21

Fakat o yalanladı ve isyan etti.

Diyanet Vakfı
(O ise) hemen yalanladı ve isyan etti.

Kurtubi Tefsiri
Fakat o, yalanlayıp, isyan etti.

“Fakat o” Allah’ın peygamberi

“Mûsa’yı yalanlayıp” yüce Rabbine

“isyan etti.”

Naziat 20

Ona en büyük ayeti gösterdi.

Diyanet Vakfı
Ve ona en büyük mucizeyi gösterdi.

Kurtubi Tefsiri
Ona, o en büyük “âyefi gösterdi.

“Ona, o en büyük âyeti gösterdi.” En büyük alâmeti, yani mucizeyi gösterdi. Bunun asa olduğu söylendiği gibi. güneş gibi parıldayan beyaz el olduğu da söylenmiştir. ed-Dahhakın İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o, en büyük âyet, asadır, demiştir. el-Hasen eli ve asasıdır demiştir. Denizi yarmak olduğu da söylenmiştir. “Âyetin onun, bütün âyetlerine (büyük alametlerine) ve mucizelerine işaret olduğu da söylenmiştir.

Naziat 19

“Ve seni Rabbine yönelteyim de korkasın?”

Diyanet Vakfı
18, 19. De ki: Arınmayı ve seni Rabbimin yoluna iletmemi ister misin? Böylece ondan korkarsın.

Kurtubi Tefsiri
“İster misin ki, sana Rabbine giden yolu göstereyim de korkasın?”

“İster misin ki sana Rabbine giden yolu göstereyim” Rabbine itaat yoluna ileteyim

“de korkasın?” O’ndan korkup, sakınasın, takvâlı olasın?

Nâfi’ ve İbn Kesîr

“temizlenmek” anlamındaki âyeti şeklinde “te”nin “ze” harfine idgamı esası üzere :ze” harfini şeddeli okumuştur. Çünkü bunun aslı: Diğerleri ise “Lc” harfini okumaksızın “ze” harfini şeddesiz olarak: diye okumuşlardır

Ebû Amr dedi ki: “Ze” harfinin şeddeli okuyuşu, sadaka (zekat) veresin anlamında, şeddesiz okunuş ise, temiz bir mü’min olması anlamına gelir. O, Fir’avun’u ancak temiz bir mü’min olsun diye davet etmişti, işte bundan dolayı biz de şeddesiz okuyuşu tercih ettik,

Sahr b. Cüveyriye dedi ki: Yüce Allah, Mûsa’yı Fir’avun’a gönderince ona:

“Fir’avun’a git… Sana Rabbine giden yolu göstereyim de korkasın?”

demesini istedi; ancak o, bunları yapmayacaktır, diye buyurdu. Bunun üzerine Mûsa: Rabbim Sen onun bunu yapmayacağını biliyorken nasıl olur da ona gideyim, diye sordu. Yüce Allah ona: Git sana verdiğim emri yap, şüphesiz ki semada kader ilmini öğrenmek isteyen, fakat bir türlü ona ulaşamayıp, onu idrak etme imkanını bulamayan onikibin melek vardır.

Naziat 18

“De ki: Arınmak ister misin?”

Diyanet Vakfı
18, 19. De ki: Arınmayı ve seni Rabbimin yoluna iletmemi ister misin? Böylece ondan korkarsın.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Sen temizlenmek istiyor musun?

“De ki: Sen temizlenmek istiyor musun?” Teslim olarak günahlardan arınmak istiyor musun? ed-Dahhak’ın, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre, şöyle demiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik edecek misin?

Naziat 17

“Firavun’a git, çünkü o azdı.”

Diyanet Vakfı
Firavuna git! Çünkü o çok azdı.

Kurtubi Tefsiri
“Fir’avun’a git, çünkü o pek azmıştır.”

“Fir’avun’a git.” Yani Rabbi ona böyle seslendi.

“Seslendi” âyeti hazfedilmiştir. Çünkü seslenmek (nida) da bir sözdür. Sanki: Rabbi ona:

“Fir’avun’a git” dedi, diye buyurulmuş gibidir.

“Çünkü o pek azmıştır.” İsyan etmekte haddi aşmıştır. el-Hasen’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Fir’avun Hemdanlılardan bir kâfir idi. Mücahidden: Istahr ahalisindendi, yine el-Hasen’den: Asbahanlılardandı. Ona zu Zafer deniliyordu, boyu dört karış idi.

Naziat 16

Hani Rabbi ona kutsal vadi Tuvâ’da seslenmişti:

Diyanet Vakfı
Kutsal vadi Tuvada Rabbi ona şöyle seslenmişti:

Kurtubi Tefsiri
Hani Rabbi, ona mukaddes “Tuvâ” vadisinde şöyle seslenmişti:

“Mûsa’nın haberi geldi mi sana? Hani Rabbi, ona mukaddes

“Tuvâ” vadisinde şöyle seslenmişti…” Yani

“Mûsa’nın haberi” sana gelip ulaştı mı?” Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Yani Fir’avun, senin çağdaşın olan kâfirlerden daha güçlü idi, ama Biz, onu da (azabımızla) yakaladık. Bunlar da böyle olacaklardır, Buradaki:…mi” edatının olumsuzluk bildiren: anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani sana Mûsa’nın haberi gelmedi, fakat bu haber sana verildi. Çünkü onun haberinde, korkan kimseler içine elbette bir ibret vardır.

Mûsa ve Fir’avun’un haberlerine dair yeteri kadar bilgiler, daha önceden birkaç yerde (el-A’raf, 7/104. âyet ve devamının tefsirinde; Ta-Ha, 20/43. âyet ve devamının tefsirinde; el-Kasas, 28/7, âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Tuvâ” kelimesi üç türlü okunmuştur. İbn Muhaysın, İbn Âmir ve Kûfeliler, tenvinli olarak okumuşlardır. İsmin hafif oluşu dolayısıyla Ebû übeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise tenvinsiz okumuşlardır. Çünkü bu kelime, “LJmer ve Kuşem” gibi adln lâfızlardandır. el-Ferrâ’’nın dediğine göre Tuvâ, Medine ile Mısır arasında bir vadidir.

el-Hasen ve İkrime ise “ti” harfini kesreli olarak “Tıvâ” diye okumuşlardır. Ebû Amr’dan da böyle okuduğu rivâyet edilmiştir ki ardı arkasına defalarca takdis edilmiş anlamına gelir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmış olup şu beyiti de zikretmiştir:

“Ey kınayıcı! Şüphesiz ki beni yersiz, boş yere kınayışın

Senin gidip gelen haksızlığından ötürü bana karşı tekrarlanıp durmaktadır.”

“Ti” harfinin ötreli ve kesreli okunuşunun iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir. Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden Tâ-Hâ Sûresi’nde (20/12. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Naziat 15

Sana Musa’nın haberi geldi mi?

Diyanet Vakfı
(Habibim!) Sana Musanın haberi geldi mi?

Kurtubi Tefsiri
Mûsa’nın haberi geldi mi sana?

Âyetin tefsiri için bak:16

Naziat 14

Ve birdenbire onlar uyanıvermişlerdir.

Diyanet Vakfı
Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.

Kurtubi Tefsiri
Ansızın hepsi toprağın üzerinde, dipdiri çıkıverirler.

“Ansızın hepsi” bütün yaratıklar

“toprağın” daha önce içinde oldukları halde yerin

“üzerinde dipdiri çıkıverirler.”

el-Ferrâ” dedi ki: Ona bu ismin (sâhire)nin veriliş sebebi, canlı varlıkların uyumalarının ve uykusuz kalmalarının orada olduğundan dolayıdır. Araplar geniş düzlüğü ve yeryüzünü “sâhire” diye; Uykusuz kalınma özelliğine sahib” anlamında kullanırlar. Çünkü orada, ondan korkularak uykusuz kalınır. Böylelikle sahib olduğu bir niteliği ile onu nitelendirmiş olmaktadırlar. İbn Abbâs ve diğer müfessirler, Ümeyye b. Ebi’s-Salt’ın su beyitini delil göstermişlerdir:

“Orada uykusuz kalman (varlığın) eti ve bir de deniz vardır

Onların ağızlarını açıp söyledikleri herşey onlara ebediyyen verilecektir.”

Bir başka şair de Zû kâr gününde atına şöyle seslenmiştir;

“Ey Mehâc ilerle! Nihayet onlar güzel ok atıcılarıdır

Sakın yerinden kopmuş bir ayak, seni korkuya düşürmesin.

Senin sonunda varacağın, geniş bir düzlüğün toprağıdır,

Ondan sonra ise gelecek olan’da ölümdür.

Ve sen çürümüş kemikler haline geldikten sonra.”

es-Sıhâh’u şöyle denilmektedir: Denildi ki: Yerin gölgesi” demektir. Bu da yerin yüzü anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Ansızın hepsi, toprağın üzerinde dipdiri çıkıverirler” âyeti da bu kabildendir. Ebû Kebir el-Hüzelî dedi ki:

“Onlar öyle bir yer düzlüğüne dönerler ki; sanki onun henüz yeni bitmiş bitkileri de

Oldukça olgunlaşmış bitkileri de tıpkı karanlık gecenin karanlığı gibidir.”

‘in “tutulduğu zaman ayın içine girdiği kılıfı andıran bir şey” olduğu da söylenmiş ve Umeyye b. Ebi’s-Salt’ın da şu mısraını zikretmişlerdir:

“Kimi zaman kınına sokulan, kimi zaman çekilen bir ay ve tutulduğu zaman içine girdiği kılıf…”

Bir başka şairin bir kadını nitelendiren şu beyitini de zikrederler:

“Sanki o bulmaya çalışanın yanındaki bir altın ve gümüş damarıdır,

Yahutta tutulması esnasında içinde bulunduğu kılıftan çıkan bir ay parçası gibidir.”

in “beyaz bitkisiz yer” olduğu da söylenmiştir.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: O, üzerinde Allah’a asla isyan edilmemiş ve o sırada yaratacağı gümüşten bir yerdir. Bir diğer açıklamaya göre, yüce Allah’ın, kiyamet gününde, yeniden yaratacağı bir yerdir. Bunun yedinci arzın ismi olduğu da söylenmiştir. Kıyâmet gününde, yüce Allah, onu getirecek ve yaratıkları onun üzerinde hesaba çekecektir. Bu da yerin bir başka yere dönüştürüleceği zamandır,

es-Sevrî dedi ki: Bu Şam topraklarının adıdır. Vehb b. Münebbih: Beytu’l-Makdis’in dağıdır, demiştir. Osman b. Ebi’l-Âtike de şöyle demiştir: Bu Şam’da muayyen olan bir yerin mekân adıdır. Bu da Erîha dağı ile Hassan dağı arasındaki düzlük kayalıktır ki; Allah bunu dilediği şekilde uzatacaktır.

Katade dedi ki: Bu cehennemin adıdır. Yani bu kâfirler ansızın kendilerini cehennemin içerisinde bulacaklardır. Ona bu ismin veriliş sebebi, onların o vakit, onun üzerinde uyumayacaklarından dolayıdır.

Bunun, cehennemin kıyısındaki dümdüz alan, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar, kıyâmet arzında durdurulacaklar ve işte o vakit uykusuzluk sürüp gidecektir. Dümdüz, beyaz yer, arz anlamında olduğu da söylenmiştir. Ona bu ismin veriliş sebebi, serabın böyle bir yerde akıp gitmesinden dolayıdır. Bu da akan pınar anlamına gelen: tabirlerinden alınmıştır. Bunun zıttı: Uyuyan …” denilir. el-Eş’as b. Kays dedi ki:

“Ve dümdüz bir yer ki; ben oraya yüzümü örtmüş geldiğim,

Serabın da dört bir yanını bürüdüğü bir yer.”

Yahut, böyle bir yerden yürüyen kimse, ölür gider, korkusu ile uyumadığından dolayı (böyle bir yere) bu isim verilmiş de olabilir.

Naziat 13

Oysa bu sadece bir tek haykırıştır.

Diyanet Vakfı
Bu dönüş, sadece bir seslenmeye bakar.

Kurtubi Tefsiri
Halbuki o, ancak bir tek haykırıştır.

“Halbuki o, ancak bir tek haykırıştır.” Âyetinde yüce Allah, öldükten sonra diriltmenin kendisi için ne kadar kolay olduğunu sözkonusu ederek:

“Halbuki o, ancak bir tek haykırıştır” diye buyurmaktadır.

ed-Dahhak’ın kendisinden rivâyetine göre, İbn Abbâs: Tek bir üfürüştür, demiştir.

Naziat 12

Derler: “Bu, o zaman kaybettirici bir dönüş olur.”

Diyanet Vakfı
«O zaman bu, ziyanlı bir dönüş olur» dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Böyle ise bu, ziyanlı bir dönüştür” dediler.

“Böyle ise bu ziyanlı bir dönüştür.” Hüsrana götüren yalan ve batıl bir dönüştür

“dediler.” Yani böyle bir şey olmayacaktır. Bu açıklamayı el-Hasen ve başkaları yapmıştır. er-Rabî b. Enes: Onu yalanlayan kimseler aleyhine “ziyanladır diye açıklamıştır, bu bir hüsran dönüşüdür, diye de açıklanmıştır. Yani bu şekilde döndürülecekler, hüsranda olacaklardır. Nitekim “karlı bir ticaret” denildiği zaman, sahibi kâr etmiş;, ticaret demektir. Elbette sonunda cehennem ateşine dönmeyi gerektirecek bir dünüşden daha ziyanlı hiçbir şey olmaz. Katade ve Muhammed b. Ka’b dedi ki: Eğer bizler ölümden sonra tekrar diri olarak döndürülecek olursak, hiç şüphesiz cehennem ateşine götürülmek üzere toplanmış olacağız. Onların böyle demelerinin sebebi cehennem ateşi ile tehdit edilmiş olmalarıdır.

Geri dönüş” demektir. Onu geri döndürdü” denildiği gibi, O bizzat geri döndü” de denilir. Bu şekilde fiil hem müteaddidir, hem değildir. “Kerre” bir defa (dönmek) demektir ki; çoğulu da …diye gelir.

Naziat 11

“Çürümüş kemikler olduğumuzda mı?”

Diyanet Vakfı
10, 11. «Öldükten sonra biz, (dünyadaki) ilk halimize mi döndürüleceğiz, (hem de) çürümüş kemikler olduktan sonra mı?» derler.

Kurtubi Tefsiri
“Çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı?”

“Çürümüş, dağılmış kemikler” çürüyüp gitmiş ve darmadağın olmuş kemikler

“olduktan sonra mı?”

Kemik çürüyüp, dağıldı” denilir. Çürüyüş, dağılmış kemikler” denilir. Medineli, Mekkeli, Şamlı ve Basralıların çoğunluğu da böyle okumuştur. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Çünkü bizler

“kemîkler”in sözkonusu edildiği nakledilen rivâyetlere baktığımızda bunlarda bu lâfzın “elifsiz olarak kullanıldığını ve “elif”li olarak kullanılmadığını tesbit etmiş bulunuyoruz.

Ebû Amr ile oğlu Abdullah, İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, İbn ez-Zübeyr, Hamza, el-Kisâi ve Ebû Bekr ise “elifli olarak; diye okumuşlardır. el-Ferrâ’, et-Taberi, Ebû Muâz en-Nahvî -âyet sonlarına uygunluğu dolayısıyla- bu okuyuşu tercih etmişlerdir.

es-Sıhah’da şöyle denilmektedir: diye nitelendirilen kemikler, içine rüzgarın girip, sonra da çıktığı ve çıkarken de ses verdiği kemiklerdir. Orada hiçbir kimse yoktur” denilir. Bu açıklamayı Yakub, el-Bâhilî’den nakletmiştir. Ebû Amr b. el-Alâ dedi ki: Henüz çürümemiş ancak mutlaka çürüyecek olan kemikler” demektir. İçi boşaltılmış” anlamındadır.

Bunların aynı anlamda iki ayrı söyleyiş oldukları da söylenmiştir. Nitekim Araplar: O şeyin içi boşaldı” derler. “Onun içi boştur anlamında da; ile derler. Tıpkı: Tamah etti” deyip ile ‘in “o tamahkârdır” anlamında olması ile; ve ‘in “sakınan, tedbirli olan” anlamında ile “cimri” anlamında, ile ‘in: “geniş, rahat” anlamında olması gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Daha önce iri yarı olan yaşlı bir kimse orada

Çürümüş bacakları üzerinde yürümeye başlar.”

Bazı açıklamalarda “elif’li: Çürümüş” İçinden rüzgarın geçtiği” anlamında -birincisinin tam aksine- olduğu da belirtilmektedir. Şair şöyle demiştir:

“Artık ben çürümüş kemikler haline geldikten sonra…”

Kimileri de şöyle demiştir: “Elif’li olarak: Etrafı yenilmiş (çürümüş) ve ortası kalmış olan kemikler”; Büsbütün telef olup gitmiş olanlar” demektir. Mücahid dedi ki: “Elif’siz Un ufak hale gelmiş” anlamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakladır:

“Bir yığın kemik ve ufalanmış toprak…” (el-İsra, 17/49) diye buyurmaktadır. “Nun” harfi ötreli olarak; Rüzgarın şiddetle esmesi” demektir. Yine hem bu şekli, hem de hümeze gibi “atın, eşeğin ve domuzun burnunun ön tarafı” demektir. Burnu kırıldı” anlamındadır.

Naziat 10

Derler ki: “Biz gerçekten eski hale mi döndürüleceğiz?”

Diyanet Vakfı
10, 11. «Öldükten sonra biz, (dünyadaki) ilk halimize mi döndürüleceğiz, (hem de) çürümüş kemikler olduktan sonra mı?» derler.

Kurtubi Tefsiri
“Biz, sahiden biz mi tekrar hayata döndürüleceğiz?” derler.

“Biz, sahiden biz mi tekrar hayata döndürüleceğiz? derler.” Yani öldükten sonra dirilmeyi yalanlayıp, inkâr eden bu kimselere, sizler öldükten sonra diriltileceksiniz, denildiğinde inkâr ve hayret ile: Biz, öldükten sonra tekrar işin başına döndürülecek ve ölümden önceki halimiz gibi yeniden diriltilmiş mi olacağız? derler. Bu da onların söyleyecekleri belirtilen:

“… Biz mi yeniden yaratılıp, diriltileceğiz?” (el-İsrâ, 17/49) âyetine benzemektedir. denilir ki “geldiği yere geri döndü” demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

İbnu’l-A’râbî de şu beyiti zikretmektedir:

“Benim saçlarım dökülüp, ağardıktan sonra mı eski halime döneyim?

Böyle bir beyinsizlikten ve utançtan Allah’a sığınırım.”

Şair şunu demek istiyor: Ben, saçlarım ağırdıktan ve döküldükten sonra, o gençlik dönemlerindeki kadınlar hakkında söylenmiş gazellere ve onlara meyletme haline mi geri dönecekmişim?

“Geldiği yola geri döndü” denilir. Arapların bir meselinde de; denilir ki; Yakub bunu “tenkit ilk söylenen söz ile birlikte getir” diye açıklamıştır. O kimseler, daha önceden ilk karşılaştıkları yerde birbirleriyle çarpıştılar” denilir. lâfzının, “dünya” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bizler, tekrar dünyaya geri döndürülecek, önceden olduğu gibi hayat mı bulacağız? demek olur. Şair de şöyle demiştir:

“Bilin ki sizi unutmamaya yemin ettim ben,

Tekrar insanlar dünyaya geri döndürülmedikçe.”

Bu lâfzın, insanların kabirlerinin kendisinde kazıldığı yer anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre bu lâfız: Kazılmış olan” anlamindadır. el-Hâfira, kip olarak ism-i fail (ve “kazıyıcı” demek) olmakla birlikte, ism-i mefûl anlamındadır. Benzer olarak göslerilen ayet-s kerimelerdeki “dâfik” ve “ralliye” lâfızları da aynı durumdadır. Nitekim yüce Allah’ın:

“Atılıp, dökülen bir sudan” (et-Tarık, 86/6) âyeti ile:

“Hoşnud olan bir yaşayış” (el-Karia. 101/7) âyetleri de bu türdendir. Yani bizler, kabirlerimize diri olarak mı geri döndürüleceğiz? Bu açıklamayı Mücahid, el-Halil ve el-Ferrâ’ yapmıştır.

Yeryüzüne “el-hâfira” adının veriliş sebebinin “el-havâfir” (diye bilinen tırnaklıların) karargahı oluşundan dolayıdır. Tıpkı (ayak demek olan) “kadein”in, -yerin üzerinde olduğu için “arz” diye adlandırılması gibi. Bizler, ölümden sonra tekrar dünyaya geri dönüp ayaklarımız üzerinde, orada yürüyecek miyiz, demek olur.

İbn Zeyd: el-Hâfira cehennem ateşi demektir, demiş ve:

“Böyle ise bu ziyanlı bir dönüştür” âyetini okumuştur.

Mukâtil ve Zeyd b. Eslem de şöyle demişlerdir: Bu cehennem ateşinin isimlerindendir. İbn Abbâs dedi ki: el-Hâfira Arap dilinde ‘dünya” demektir.

Ebû Hayve bu kelimeyi “elif’siz olarak diye ‘ın medsizi olarak okumuştur. Bu şeklin, barındırdığı ölülerin cesetleri dolayısı ile kokuşmuş yer, anlamında olduğu söylenmiştir ki; bu da Arapların içten ve dıştan kir tabakası oluşmuş bir kimsenin dişleri hakkında kullanılan; tabirinden gelmektedir. Nitekim kökleri bozulmuş olan dişler hakkında kullanılan: Diş köklerinde çürüme vardır, çürümüştür, çürümektedir” denilir. Tıpkı gibidir. Esedoğulları da harekeli olarak; derler. Mazi fiil olarak: diye kullanırlar. Yoruldu, yorulmak” gibi. Ancak bu, iki söyleyişin kötü olanıdır. Bu açıklamayı (el-Cevherî) es-Sıkak’ta yapmıştır.

Naziat 9

Gözleri eğik olur.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9. Birinci üflemenin (kainatı) sarstığı, onu ikinci üflemenin takip ettiği gün, işte o gün yürekler kaygıdan oynar, gözlerini korku bürür.

Kurtubi Tefsiri
Gözleri zilletle bakacaktır.

“O gün titreyecek” İbn Abbâs ve genel olarak bütün müfessirlere göre, korkan ve titreyen

“kalpler vardır.” es-Süddi: Yerlerinden kopup gidecek kalpler, diye açıklamıştır. Bunun bir benzeri yüce Allah’ın;

“O vakit kalpler gam ve kederle dolu olarak gırtlaklara kadar gelip dayanacaktır.” (el-Mu’min, 40/18) âyetidir.

el-Müerric: Huzursuz ve kararsız, yerinde durmayıp çalkanıp duran (kaltiler) diye açıklamıştır. el-Müberred, çalkanan, hareket edip duran diye açıklamıştır. Manalar birbirlerine yakındır. Maksat, kâfirlerin kalpleridir.

Kalb çalkalanıp durdu, çalkalanır” denilir. -Vezin ve anlam itibariyle demeye benzer. Koşmaları sırasında atın ve devenin hareketlerini (tarzlarını) anlatmak üzere kullanılan de buradan gelmektedir. ise “bineğin hızlıca yürümesini sağlamak” demektir. Şair de söyle demiştir:

“Önceleri geviş getiriyorlarken bu sefer hırıltıları çıkmaya başladı

Uzunca nefes alıyorlarken hızlıca yürümeye başladılar.”

“Kalbler,” mübtedâ olarak merfudur.

“Titreyecek” anlamındaki lâfız da onun sıfatıdır.

“Gözleri zilletle bakacaktır” ifadesi de onun haberidir. Yüce Allah’ın: “Mü’min bir köle elbette müşrik bir erkekten daha hayırlıdır.” (el-Bakara, 2/221) âyetinde olduğu gibi,

“Zilletle bakacak” lâfzı göreceklerinin dehşetinden ötürü kırık ve zelil düşmüş olacaklar, demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Gözleri önlerine eğilmiş, kendilerini de bir zillet kaplamış olarak” (Nün, 68/43) âyetidir. Âyet; “o kimselerin gözleri’ anlamında olup muzaf hazfedilmiştir,

Naziat 8

O gün kalpler ürkek,

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9. Birinci üflemenin (kainatı) sarstığı, onu ikinci üflemenin takip ettiği gün, işte o gün yürekler kaygıdan oynar, gözlerini korku bürür.

Kurtubi Tefsiri
O gün, titreyecek kalbler vardır;

Âyetin tefsiri için bak:9

Naziat 7

Onu bir ikinci sarsıntı takip eder.

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9. Birinci üflemenin (kainatı) sarstığı, onu ikinci üflemenin takip ettiği gün, işte o gün yürekler kaygıdan oynar, gözlerini korku bürür.

Kurtubi Tefsiri
Arkasından onu Râdife izleyecek.

“Arkasından onu Râdife İzleyecek”den kasıt da (birinci) üfürüktür. Yine ondan, İbn Abbâs, el-Hasen ve Katade’den bu ikisinin iki çığlık, yani iki üfürüktür, dedikleri nakledilmiştir. Birinci üfürükte, yüce Allah’ın izniyle herkes ölecek, ikincisinde ise yüce Allah’ın izniyle herkes dirikilecektir.

Hadisi şerifte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “İkisi arasında kırk yıl vardır” diye buyurduğu vârid olmuştur Buhârî, IV, IS13, 1HS1; Müslim, IV, 2270.

Yine Mücahid şöyle demiştir:

“Râdife” semanın çatlayacağı, yerin ve dağların kaldırılıp bir defa silkeleneceği zaman olacaktır ki; bu da zelzele (kıyâmet sarsıntisın)dan sonradır.

“Sarsan”ın yeryüzünü sarsacağı

“Râdife”nin ise bütün arzları yok edecek bir diğer sarsıntı olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sûra üfürülmesine dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Neml Sûresi’nde (27/87-90. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. .

“Sarsma, sarsılma”nın asıl anlamı hareket etmektir. Yüce Allah da

“O günde yer sarsılır.” (el-Müzzemmil, 73/14) diye buyurmuştur. Ancak buradaki: “reefe: sarsıntı” sadece hareket etmek anlamından gelmemektedir. Bu, Arapların Gök gürledi, gürler, gürlemek” ifadelerinden gelmektedir ki, hem sesi, hem hareketi ortaya çıktı, anlamındadır. Sesler birbirine karıştıp insanlar dalıp gittikleri için asılsız ve uydurma haber ve dedikodulara; adının verilmesi de buradan gelmektedir. Şair de şöyle demiştir:

“Ey kınamanın oğlu, sen beni asılsız dedikodularla mı tehdit ediyorsun?

Ve zannederim asılsız dedikodularda bayağılık ve güçsüzlük saklıdır.”

Ubey b. Ka’bdan rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gecenin dörtte biri geçti mi kalkar, sonra şöyle buyururdu: “Ey insanlar! Allah’ı anınız. Çünkü o sarsan gelmiştir, arkasından onu Râdife izleyecektir. Ölüm, muhtevasındaki şeylerle birlikte gelmiş bulunmaktadır.” Hakim, Müstedrek, II, 457, 55K; Tirmizi, IV. 636; Müsned, V, 136

Naziat 6

Sarsıntının sarsacağı gün,

Diyanet Vakfı
6, 7, 8, 9. Birinci üflemenin (kainatı) sarstığı, onu ikinci üflemenin takip ettiği gün, işte o gün yürekler kaygıdan oynar, gözlerini korku bürür.

Kurtubi Tefsiri
O gün, sarsan, sarsacak,

Yine denildiğine göre, yemin, cehennemliklerin kalblerinin titremesi, gözlerinin zilletle bakmasınadır.

“O günde sarsan sarsacak” âyetindeki

“gün” lâfzı bu anlama binaen nasb ile gelmiştir. Ancak yemin bunun hakkında da değildir.

ez-Zeccâc dedi ki: Âyet, sarsanın sarsacağı günde titreyecek kalpler vardır demektir.

Bu “zikret” takdiri ile nasbedildiği de söylenmiştir.

“Sarsacak” âyeti ‘sarsılan” demektir.

“Sarsan” da: Kendisi sarsılan” demektir. Bu açıklamayı Abdurrahman b. Zeyd yapmıştır ve şöyle demiştir: Bu da yeryüzüdür. “Râdife” de kıyâmettir.

Mücahid ise:

“Sarsan” (kıyâmet)in zelzelesi, sarsıntılıdır, demiştir.

Naziat 5

İşleri düzenleyenlere.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Söküp çıkaranlara, yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düzenleyenlere andolsun;

Kurtubi Tefsiri
Herbir İsi yürütmekle görevlilere…

“Her İşi yürütmekle görevlilere” âyeti ile ilgili olarak el-Kuşeyri: Müfessirler kastedilenlerin melekler olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir, demektedir.

el-Maverdî dedi ki: Bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre, bunlar meleklerdir. Bu Cumhûrun (büyük çoğunluğun) görüşüdür. İkinci görüşe göre, bunlar yedi gezegendir. Bu görüşü de Halid b. Ma’dân. Muâz b. Cebel’den, nakletmektedir. Gezegenlerin işleri(nin) yürüt(ül)mesi (tedbiri) de iki şekilde açıklanmıştır. Bu açıklamanın birincisine göre, bunların doğuş ve batışlarının düzenlenmesidir. İkinci görüşe göre, bunların tedbiri, yüce Allah’ın onlar hakkında hükmettiği hallerin değişmesi, demektir.

Yine el-Kuşeyrî de bu görüşü Tefsir’inde nakletmiş ve yüce Allah’ın, âkmin işlerinin yürütülmesiyle ilgili pek çok hususu yıldızların hareketlerine bağlı olarak gerçekleştirdiğini, bundan dolayı iğlerin yürütülmesi (tedbiri) Allah’tan olsa bile, tedbir yıldızlara izafe edilmiştir. Tıpkı bir şeyin kendisine yakın olan bir diğer şeyin ismi ile adlandırılması gibi.

İşleri yürütenler’den maksadın melekler olduğu görüşüne göre, onların işleri yürütmesi, helal ve haram hükümleri ile bunlara dair açıklayıcı hükümleri indirmeleridir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Katade ve başkaları yapmıştır. Bu da, esası itibariyle yüce Allah’a ait bir iştir; fakat bu emirleri indirenler melekler olduğundan dolayı bu iş onlara izafe edilmiş bulunmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onu Ruhu’l-emin indirdi.” (eş-Şuarâ, 26/193) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki o, onu Allah’ın izniyle kalbine … indirmiştir.” (el-Bakara, 2/97) Bununla Cebrâîl (aleyhisselâm)’ı, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kalbine indirdiği kastedilmektedir. Onu indiren ise yüce Allah’tır.

Atâ, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

“Herbîr işi yürütmekle görevlilere” âyeti şu demektir: Melekler; rüzgarlar, yağmurlar ve daha başka yeryüzünün çeşitli hallerini yürütmekle görevlendirilmişlerdir. Abdu’r-Rahmân b. Sâbât dedi ki: Dünya işlerinin yürütülmesi dört meleğe verilmiştir. Cebrâîl, Mikail ve ismi Azrail olan “ölüm meleği” ile İsrafil’dir. Cebrâîl rüzgarlarla ve (yerin ve göklerin görünmeyen) orduları ile görevlidir. Mikâil yağmur ve bitki ile görevlidir. Ölüm meleği karada ve denizde canları almakla görevlidir. İsrafil ise onların üzerine gerekli emirleri indirir. Melekler arasında İsrafil’den daha yakın kimse yoktur. Onun ile Arş arasında beşyüz yıllık mesafe vardır.

Bir diğer görüşe göre, onlar Allah’ın kendilerine tarif ettiği birtakım işleri görmekle görevlendirilmişlerdir.

Sûrenin başından buraya kadar, yüce Allah’ın kendilerine yemin ettiği hususlar zikredilmektedir. Yüce Allah, yarattıklarından dilediğine yemin edebilir. Ancak bizim yüce Allah’ın adından başkası ile yemin etmek hakkımız yoktur.

Yeminin cevabı hazfedilmiştir. Sanki yüce Allah, şöyle buyurmuş gibidir: Yemin olsun şiddetle söküp çıkaranlara, şuna ve şuna ki, siz mutlaka öldükten sonra diriltilecek ve hesaba çekileceksinizdir. Bunun (yeminin cevabının) hazfedilmesinin sebebi ise, dinleyenlerin manayı bilmeleridir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Buna da yüce Allah’ın:

“Çürülmüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı” âyeti delil teşkil etmektedir. Bunun onların: “Çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı” diriltileceğiz:-‘ sözlerine bir cevab gibi olduğu görünmüyor mu? Bundan dolayı yüce Allah “çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı?” diye buyurmakla yetinmiştir.

Kimileri de şöyle demiştir: Yemin, yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki bunda korkan kimseler için elbette bir ibret vardır.” (26. âyet) âyeti için yapılmıştır. Tirmizi b. Ali’nin tercih ettiği görüş budur. Yani Benim anlatmış olduğum kıyâmet günü ve Mûsa ve Fir’avun’un kıssasında “korkan kimseler için elbette bir ibret vardır” demektir.

Fakat İbnu’l-Enbârî’nin söylediklerine göre yeminin sûrede açık ve görünür bir şekilde anılmış bir hususa yapılması, daha önce kendisinden sözedilmemiş bir şeye yapılmasından daha uygundur. Çünkü bu, çirkin bir şekil olur, zira her ikisi arasında geçen ifadeler oldukça uzamış bulunmaktadır.

Yeminin cevabının:

“Mûsa’nın haberi geldi mi sana” (15. âyet) âyeti olduğu da söylenmiştir. Çünkü: …gelmiş bulunmaktadır demektir.

“O gün sarsan sarsacak” âyetinin: Elbetteki o gün sarsacak takdiri ile cevabı teşkil ettiği ve “lâm” harfinin hazfecliktiği de söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre, buyruklarda takdim ve tehir vardır. İfade:

“O gün sarsan sarsacak, arkasından onu Râdife izleyecek. Yemin olsun şiddetle söküp çıkaranlara…” takdirindedir.

es-Sicistânî dedi ki: Bunun takdim ve tehir türünden olması mümkündür. Sanki: “Ansızın hepsi toprağın üzerinde dipdiri çıkıverirler. Yemin olsun şiddetle söküp çıkaranlara .., buyrulmuş gibidir.

İbnu’l-Enbari; Bu yanlıştır demiştir. Çünkü (14.) âyetin başına gelen “fe’: harfi ile söze başlanılmaz. En uygunu birinci açıklama şeklidir.

Naziat 4

Yarışarak geçenlere,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Söküp çıkaranlara, yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düzenleyenlere andolsun;

Kurtubi Tefsiri
Alelacele koşanlara,

“Alelacele koşanlara” âyeti hakkında Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Bunlar, vahyi, peygamberlere şeytanlardan önce ulaştıran meleklerdir. Mesrûk ve Mücahid de böyle demişlerdir. Yine Mücahid ile Ebû Ravk’dan nakledildiğine göre; bunlar hayır ve salih amel işlemekte Âdem oğlunu geçen meleklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu melekler, Âdemoğlunu salih amel hususunda ileri geçerek hemen onu yazıverirler. Yine Mücahid’den insanı geçip geride bırakan ölümdür, dediği nakledilmiştir.

Mukâtil : Mü’minlerin canlarını alelacele cennete ulaştıran meleklerdir, demiştir. İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Bunlar, kendi ruhlarını kabzeden melekleri gördüklerinde, karşılaştıkları sevindirici haller sebebiyle yüce Allah’a ve Onun rahmetine kavuşmak şevki ile meleklere hızlıca koşuşan mü’minlerin canlarıdır. Benzer bir açıklama er-Rabi’den nakledilmiştir. O şöyle demiştir: Ölüm halinde çıkmakta acele eden canlardır.

Katade, el-Hasen ve Ma’mer de şöyle demiştir: Bunlar aldıkları yol itibariyle kimisi diğerini geçen yıldızlardır.

Atâ: Cihada çabucak koşan atlardır, diye açıklamıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: “İleri geçenler”in cennete ya da cehenneme bedenlerden önce giden ruhlar olma ihtimali de vardır. Bu açıklamayı el-Maverdî yapmıştır.

el-Cürcânî de şöyle demiştir:

“Alelacele koşanlara” âyetinde getirilmesi ikinci kelimenin bir önceki kelime ile aynı köklen gelmesinden dolayıdır ki: Ve yüzüp alelacele gidip çabuk ulaşanlara” anlamındadır. Nitekim: Kalktı da gitti” denilir. Bu ifadede kalkmanın gidişin sebebi ulması gerekir. Eğer: Kalktı ve gitti” denilecek olursa kalkmak gidişe sebeb olmaz.

Naziat 3

Yüzerek gidenlere,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Söküp çıkaranlara, yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düzenleyenlere andolsun;

Kurtubi Tefsiri
Dalıp, yüzenlere,

“Dalıp yüzenlere” âyeti hakkında Ali Ua dedi ki: Bunlar, mü’minlerin eanlarını alıp yüzen meleklerdir. el-Kelbî dedi ki: Bunlar, kimi zaman suya gömülen, kimi zaman üstüne çıkan yüzücü kimse gibi mü’minlerin canlarını alan meleklerdir. Onların canlarını kolay bir şekilde ve incitmeksizin usul usul çekerler. Sonra dinleninceye kadar onu bırakırlar.

Mücahid ve Ebû Salih dedi ki: Bunlar, yüce Allah’ın emrini çabucak yerine getirmek için semadan inen meleklerdir. Nitekim hızlıca yürüyen asil ala, çabucak ve hızlıca koşacak olursa “sâbilı: yüzücü” denilir. Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Melekler inişlerinde ve yükselişlerinde yüzerler. Yine ondan nakledildiğine göre,

“yüzenler” Âdem oğullarının ruhlarında yüzen ölümdür. Bunların, gazilerin atları olduğu da söylenmiştir. Antere şöyle demiştir:

“Ve atlar bilirler, ölüm havuzlarında Alabildiğine yüzdüklerinde.”

İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Hızlıca koşan atlar (yorgunluktan) yavaşça yürüyüp

Sert zeminlerde bile toz çıkardıklarında; benim bu atım hızlıca koşup gider.”

Katade ve el-Hasen: Bunlar yörüngelerinde yüzen yıldızlar demektir, demiştir, Güneş ve ay da böyledir. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

“Hepsi de birer yörüngede yüzerler” (Yâsîn, 36/40)

Atâ, sözü edilenler suda yüzen gemilerdir, demiştir. İbn Abbâs da şöyle demiştir:

“Yüzenler” çıktıkları vakit yüce Allah’a ve onun rahmetine kavuşmaya şevk duyarak yüzen mü’minlerin ruhlarıdır.

Naziat 2

Kolayca çözenlere,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Söküp çıkaranlara, yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düzenleyenlere andolsun;

Kurtubi Tefsiri
Yumuşaklıkla çıkaranlara,

“Yumuşaklıkla çıkaranlara” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Bununla mü’minin nefsini yumuşak bir şekilde; devenin ayağındaki bukağının çözülmesi gibi kolaylıkla alan melekleri kastetmektedir. Bu görüş; el-Ferrâ”dan da nakledilmiş olup, ayrıca şöyle demiştir: Benim Araplardan duyduğum onların: ” Kolaylıkla serbest bırakıldı, çıkarıldı” ile: “Sanki bağı çözülmüş gibi oldu (radıyallahü anhhatladı)” diye tabirler kullanmaları şeklindedir, (Devenin) bağlanmasını anlatan “rabt” ile “neşt” aynı şeylerdir. “Rabıt” ile “nâşit” aynı anlamdadır. Devenin ön ayağının iple bağlanmasını anlatmak üzere; denilir. Bu işi yapan kimseye: denilir. Bu bağ çözülecek olursa; ” O devenin bağını çözdüm” denilir, bu işi yapana da; denilir.

Yine, İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmiştir. Bunlar, ölüm esnasında (bedenden) dışarıya çıkmak için sevinen, mü’minlerin canlarıdır. Çünkü ölüm halinde olan herbir mü’mine ölmeden önce mutlaka cennet gösterilir. Orada, Allah’ın kendisi için hazırlamış olduğu eşlerini ve Huru’l-‘înden zevcelerini görür. Hepsi de onu oraya davet ederler, O bakımdan canı çıkıp da onlara gitmek üzere şevk duyar.

Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bununla okun üzerinde bağlanan özel sinirlerin (kirişin) şiddetle çekilmesi gibi çekilen, kâfirlerle münafıkların canlarını kastetmektedir, Yay kirişlerinin yapımında kullanılan sinire -harekeli olarak denilir. Bunun tekili: Aynı kökten olmak üzere: O, siniri okun ve yayın üzerine bağladı” denilir. Süratle, hızlıca çekmek” anlamındadır. Uçkur düğümü gibi çekilmesi halinde kolaylıkla çözülen düğüme: denilmesi buradan gelmektedir. Ebû Zeyd dedi ki; İpe düğüm attım, atıyorum” denilir. Onu çözdüm” demektir. Çözül ünccye kadar ipi uzattım” demektir.

el-Ferrâ” şöyle demektedir: Düğüm çözüldü”; İpi ellerine bağladı” demektir.

el-Leys dedi ki: Onu bir ve iki düğüm ile sağlamlaştırdım, bağladım” demektir. Düğümünü çektim o da çözüldü” demektir. Yine o şöyle demiştir: ‘nin, anlamında iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenir.

İşte buna binaen İbn Abbâs’ın ilk olarak zikredilen görüşü doğru bir açıklama olur. Yine ondan (İbn Abbâs’tan) gelen rivâyete göre;

“Yumuşaklıkla çıkaranlar (en-nâşiât)” nerede olursa olsun, Allah’ın emrini yerine getirmek üzere şevkle gidip gelen melekler demektir. Hem ondan hem Ali (radıyallahü anh)’dan şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Bunlar deri ile tırnaklar arasından kâfirlerin canlarını şiddetlice, hızlıca çekip alan meleklerdir ve sonunda onların canlarını iç taraflarından gam ve keder ile hızlıca çekerler, tıpkı yünün demir çubuktan kurtarılması gibi canları çıkarılır.

Bu lâfız da “şiddetlice çekmek” anlamında ‘den gelir, ” Kovayı çektim, çekiyorum” denilir, el-Esmai şöyle demiştir: “Dibi derin olmadığı için kovanın bir defa çekiş ile yukarı çıkarıldığı kuyu” demektir. Bir kaç defa çekilmedikçe kovası çıkarılmayan kuyuya da: denilir.

Mücahid dedi ki: Bu, insanın canını çekip çıkaran ölümdür. es-Süddî: Canların, ayaklardan çekilmeye başlamasıdır.

Bir diğer görüşe göre

“şiddetle söküp çıkaranlar,” gazilerin elleri ya da onların canlarıdır. Bunlar okları yerlerine yerleştirmek suretiyle yaylarını çekerler (gererler). At ve develerin kaçmasın diye bağlandıkları iplerin çekilip çözülmeyini anlatmak için de bu isim (nâziât) kullanılır.

İkrime ve Atâ dedi ki; Bunlar okları geri doğru çeken iplerdir (yay kirişleridir). Yine Atâ, Katade, el-Hasen’den ve el-Ahfeş’den şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bunlar bir ufuktan diğerine gidip gelen yıldızlardır. es-Sıhah’ta da böyle denilmiştir.

“Yumuşaklıkla çıkaranlara” bir beldeden diğerine giden bir öküz gibi, bir burçtan öbürüne geçen yıldızlar demektir. Kederler de kişiyi alıp götürürler. Himyân b. Kuhâfe de şöyle demiştir:

“Kederlerim artık beni bir beldeden bir diğerine alıp gidiyor

Kimi zaman beni Şam’a götürüyor, kimi zaman Vâsıt’a alıp gidiyor.”

Ebû Ubeyde ve Atâ şöyle demişlerdir:

” Yumuşaklıkla çıkaranlar” bir beldeden diğerine geçen yabani hayvanlar demektir. Nitekim kederler de insanları bir beldeden diğerine alıp götürür. Daha sonra da Himyân’ın az önce geçen beytini zikretmektedir.

“Şiddetle söküp çıkaranlar” âyetinin kâfirler;

“yumuşaklıkla çıkaranlar” âyetinin mü’minler hakkında olduğu da söylenmiştir. Yani melekler mü’minin ruhunu yumuşak bir şekilde alır. “Nez'” şiddetle çekmek “neşt” de yumuşaklıkla çekmek demektir.

Her ikisinin de kâfirler hakkında olduğu ve bunlardan sonraki iki âyetin dünyadan ayrılış halinde mü’minler hakkında olduğu da söylenmiştir.

Naziat 1

Nefes nefese çekenlere andolsun,

Diyanet Vakfı
1, 2, 3, 4, 5. Söküp çıkaranlara, yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düzenleyenlere andolsun;

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun şiddetle söküp çıkaranlara,

“Yemin olsun şiddetle söküp çıkaranlara” âyetinden itibaren yüce Allah, sözünü ettiği bu hususlarla kıyâmetin gerçek olduğuna yemin etmektedir.

“Söküp çıkaranlar”, kâfirlerin ruhlarını şiddetle süküp çıkaran meleklerdir. Bu açıklamayı Ali (radıyallahü anh) yapmıştır. İbn Mes’ûd, İbn Abbâs, Mesrûk ve Mücahid de böyle demişlerdir: Bunlar Âdem oğullarının canlarını şiddetle söküp çıkartan meleklerdir.

İbn Mes’ûd dedi ki: Bu âyetle kâfirlerin canlarını kastetmektedir. Ölüm meleği, cesetlerinden herbir kılın altından, tırnakların altından, ayakların dibinden tıpkı bir demir çubuğunun nemli yünden çekilip çıkartılması gibi, kâfirlerin canlarını, cesetlerinden öylece çıkartır. Sonra bunu tekrar sokar, yani o canlarını bedenlerine geri döndürür, sonra tekrar söküp çıkarır. İşte kâfirlere yapacağı uygulama böyle olacaktır. İbn Abbâs da böyle açıklamıştır.

Said b. Cübeyr dedi ki: Önce ruhları alınır, sonra tekrar batınlır, sonra yakılır, sonra da cehennem ateşine atılır.

Şöyle de açıklanmıştır: Kâfir, kendi canını vücudundan sökülüp alınması halinde âdeta batı yormuş gibi görür.

es-Süddî dedi ki:

“Yemin olsun … söküp çıkaranlara” âyeti ile kastedilen, göğüslerde boğulma zamanındaki canlar yani “nefisler”dir. Mücahid: Maksat canların çıkmasını sağlayan ölümdür.

el-Hasen ve Katade: Bunlar bir ufuktan öbür ufuğa giden yıldızlardır. Bu da Arapların: Ona gitti” tabirlerinden yahutta: Atlar koştu” ifadelerinden alınmıştır. Şiddetle” lâfzı da batar “kaybolur ve bir ufuktan öbür ufuğa gidip doğar” demektir, Ebû Ubeyde, İbn Keysân ve el-Ahfeş de böyle açıklamıştır.

“Söküp, çıkaranlar”ın ok atan yaylar olduğu da söylenmiştir ki; bu açıklamayı Atâ ve İkrime yapmıştır. “Şiddetlice” ise batırarak (yerleştirerek) anlamındadır. Okun yayda batırılması ise alabildiğine geriye doğru demir ucuna ulaşıncaya kadar gerilmesi demektir. (Oku) yayda batırdı” tabiri onu gerebildiği kadar gerdi, anlamındadır. Bu da yayın, okun yerleştirildiği kısmının, okun ucuna kadar ulaşması ile olur. (Aynı kökten gelen) “istiğrak” da bir şeyi tam anlamıyla kapatmak ve kuşatmak demektir. Yumurtanın içerdeki zarına da -aynı kökten gelmek üzere denilir.

Maksadın ok atan gaziler olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Bu ve bundan bir önceki görüş aynıdır. Çünkü yaylara yemin edildiği takdirde maksat, büyüklüklerine dikkat çekmek maksadı ile ok atanlardır. Bu da yüce Allah’ın:

“Yemin olsun harıl harıl koşan atlara” (el-Âdiyât, 100/1) âyetini andırmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Burada

“iğrâk: şiddetle söküp çıkarmak” ile çıkarmakta en ileri dereceye varmayı kastetmiştir ki; bu da bu lâfzın bütün tevil şekilleri hakkında uygun bir açıklamadır.

Kastedilenin otlaklardan uzaklaşıp, kaçan yabani hayvanlar olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Yahya b. Sellâm nakletmiştir. ” Şiddetlice” lâfzı ise, uzaklaşmakta oldukça ileri gitmek demek olur.

Nebe 40

Şüphesiz biz sizi yakın bir azapla uyardık. O gün kişi ellerinin öne sürdüğüne bakacak, kâfir de “Keşke toprak olsaydım!” diyecek.

Diyanet Vakfı
Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkarcı kişi: «Keşke toprak olsaydım!» diyecektir.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü gerçekten Biz, sîzi yakın bir azâb ile uyarıp korkuttuk. O günde kişi iki elinin önden yolladığına bakacak ve kâfir: “Ah! Keşke ben de toprak olsaydım” diyecek.

“Çünkü gerçekten Biz, sizi yakın bir azâb ile uyarıp, korkuttuk” âyeti ile yüce Allah, Kureyş kâfirlerine ve Arap müşriklerine hitab etmektedir. Çünkü onlar; biz diriltilmeyeceğiz, diyorlardı. Azabtan kasıt da âhiretteki azaptır. Esasen gelecek olan herbir şey yakın demektir. Yüce Allah da:

“Onların onu görecekleri gün (günün) bir akşamından veya kuşluğundan başka durmamışlar gibi gelecek onlara” (en-Nâziât, 79/46) diye buyurmaktadır. Bu anlamdaki açıklamayı el-Kelbi ve başkaları yapmıştır.

Katade şöyle demiştir: Bundan kasıt dünyada verilecek cezadır. Çünkü bu iki azaptan en yakın olanıdır. Mukâtil : Bu Kureyş’in (ileri gelenlerinin) Bedir’de öldürüleceğini belirtmektedir.

Ancak daha kuvvetü görülen bunun, âhiret azâbı olduğudur, bu da ölüm ve kıyâmettir. Çünkü kim ölürse, onun da kıyâmeti kopmuş demektir. Eğer cennet ehlinden ise cennette kalacağı yeri görür, eğer cehennemliklerden ise, o da horluk ve hakirlik görür. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“O günde kişi İki elinin önden yolladığına bakacak” âyeti, bu azâbın zamanını açıklamaktadır. Yani Biz, sizi o günde gerçekleşecek yakın bir azâb ile uyarıp, korkuttuk. Bu da kişinin ellerinin önden gönderdiklerine bakacağı bir gündür. Yani o gün derdiklerini görecektir.

Âyetin;

“Önden gönderdiğine bakacaktır” takdirinde olup, edatının hazfedildiği de söylenmiştir.

Burada

“kişi”den kasıt, el-Hasen’in açıklamasına göre mü’mindir. Yani o kendisinin bir amel işlemiş olduğunu görecektir. Kâfir ise kendisinin hiçbir ameli olduğunu görmeyecektir. Bundan dolayı toprak olmayı temenni edecektir.

Yüce Allah:

“Ve kâfir … diyecek” âyetinden da,

“kişi”den kasıt mü’min olduğu anlaşılmaktadır.

Buradaki

“kişi” ile Ubey’b. Halef ve Ukbe b. Ebi Muayl’ın kastedildiği de söylenmiştir.

“Ve kâfir … diyecek” ile kasıt da Ebû Cehil’dir.

Âyetin, o günde yaptıklarının karşılığını görecek olan her kişi ve insan hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Mukâtil dedi ki: Yüce Allah’ın:

“O gün kişi, iki elinin önden yolladığına bakacak” âyeti Ebû Seleme b. Abdi’l-Esed el-Mahzumi hakkında

“ve kâfir: Ah keşke ben de toprak olsaydım, diyecek” âyeti da kardeşi el-Esved b. Abdi’l-Esed hakkında inmiştir.

es-Salebi dedi ki: Ben Ebû’l-Kasım b. Habib’s şöyle derken dinledim: Burada

“kâfîr”den kasıt İblis’tir. Çünkü o, Âdem’i topraktan yaratıldı diye ayıplamış, buna karşılık kendisinin ateşten yaratıldığını belirterek üğünmüştü. Kıyâmet gününü görüp de Âdem’in ve Âdem oğullarının içinde bulundukları mükâfat ve hak ve rahmeti göreceğinde, kendisinin ise içinde bulunduğu sıkıntı ve azâbı göreceğinde Âdem’in yerinde olmayı temenni edecek ve “ah keşke ben de toprak(tan yaratılmış) olsaydım, diyecek’dir.

(es-Salebi devamla) dedi ki: Ben bu açıklamayı el-Kuşeyri Ebû Nasra ait tefsir açıklamaları arasında gürdüm.

Şöyle de açıklanmıştır: İblis, keşke topraktan yaratılmış olsaydım da ben Âdem’den hayırlıyım dememiş olsaydım, diyecektir. İbn Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kıyâmet günü oldu mu yeryüzü bir kösele gibi uzatılıp, yayılacak, hayvanlar, davarlar ve yırtıcı hayvanlar hep haşredilip bir araya getirilecek, sonra hayvanlar arasında kısas uygulamasına geçilecek. Öyle ki, boynuzsuz olan koyunun lehine, boynuzlu olandan boynuz vurmasının kısası dahi uygulanacaktır. Aralarında kısas bitirileceği vakit onlara; toprak olun! denilecektir. İşte o zaman kâfir:

“Ah keşke ben de toprak olsaydım” diyecektir.

Buna yakın bir rivâyet, Ebû Hüreyre ile Abdullah b. Amr b. el-As (r. anhum)’dan rivâyet edilmiştir. Biz bunu “et-Tezkire bi Ahvâli’l-Mevtâ ve Umuri’l-Ahira” adlı eserimizde güzel bir şekilde kaydetmiş bulunuyoruz. Allah’a hamdolsun,

Ebû Cafer en-Nehhâs, şunu zikretmektedir: Bize Ahmed b. Muhammed b. Nâfi’ anlattı dedi ki: Bize Seleme b. Şebib anlattı dedi ki: Bize Abdu’r-Rezzak anlattı dedi ki: Bize Ma’mer anlattı dedi ki: Bana Cafer b. Berkan el-Cezeri haber verdi. O, Yezid b. el-Asam’dan, o Ebû Hüreyre’den rivâyetle dedi ki: Yüce Allah hayvan, kuş ve insan türünden bütün mahlukatı haşredecek, sonra da hayvanlara, kuşlara: Toprak olun! denilecek. İşte o vakit:

“Kâfir: Ah keşke ben de toprak olsaydım, diyecek”

Bir takım kimseler de şöyle demiştir:

“Ah keşke toprak olsaydım” diriltilmeseydim demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Keşke kitabım verilmeseydi” (el-Hakka, 69/55) âyetine benzemektedir.

Ebû’z-Zinâd dedi ki: İnsanlar arasında hüküm verilip, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin de cehenneme götürülmesi emrolunacağı vakit diğer yaratıklar ile mü’min cinlere: Toprak olunuz denilecek, onlar da toprak olacaklar. İşte bu halde onları gören kâfir kimseler:

“Ah keşke ben de toprak olsaydım” diyeceklerdir,

Leys b. Ebi Süleym dedi ki: Mü’min cinler tekrar toprak olacaklardır.

Ömer b. Abdu’l-Aziz, ez-Zührî, el-Kelbî ve Mücahid şöyle demişlerdir: Mü’min cinler, bir düzlük ve genişçe bir yerde cennetin etrafında bulunacaklar, fakat içinde olmayacaklardır. Bu daha sahihtir. Daha önce buna dair açıklamalar er-Rahmân Sûresi’nde (55/31-36. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Onların mükellef oldukları mükâfat ve ceza görecekleri belirtilmiştir. O halde onlar Âdem oğulları gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Nebe 39

İşte bu gerçek gündür. Artık dileyen Rabbine bir dönüş yolu tutsun.

Diyanet Vakfı
İşte o, kesin olarak gelecek gündür. O halde dileyen Rabbine varan bir yol tutsun.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, o hak gündür. O halde dileyen Rabbine bir dönüş yolu edinsin.

“İşte bu” olan ve meydana gelen

“o hak gündür. O halde dileyen Rabbine bir dönüş yolu” salih amel ile bir dönüş

“edinsin.” Kişi sanki hayırlı bir amel işleyecek olursa, bu onu Allah’a geri çevirecek, kötü bir iş yaparsa ondan uzaklaştıracak gibi (bir anlam) taşımaktadır. Bu anlamın bir benzeri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetinde dile getirilmiştir: “Hayır tümüyle Senin ellerindedir, şer ise Sana nisbet edilmez.” Müslim, I, 535: Tirmizî, V, 76, Ebû Davud, i, 201, 202. Nesâî, II, 130; Müsned, 1, 102.

Katade dedi ki:

“Bir dönüş yolu” bir yol demektir.

Nebe 38

O gün Ruh ve melekler saf saf duracaklar. Rahman’ın izin verdiğinden başkası konuşmaz ve doğruyu söyler.

Diyanet Vakfı
Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmanın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler.

Kurtubi Tefsiri
O gün, Ruh ve melekler, saf olup ayakta duracaklar. Rahmân’in izin verdiği kimseden başkaları konuşmazlar ve doğru söylerler.

“O gün, Ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar” âyetindeki:

“O gün” lâfzı zarf olarak nasbedilmiştir. Yani O’nun huzurunda söz söylemeye kimsenin gücünün yetmeyeceği gün olan, o gün, Ruh ve melekler saf olup, ayakta duracaklar.

“Ruh”un mahiyeti hakkında sekiz ayrı görüş ileri sürülmüştür.

1- O, meleklerden bir melektir, İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah, Arştan sonra ondan daha büyük bir varlık yaratmış değildir. Kıyâmet gününde kendisi tek başına bir saf olarak duracak, diğer melekler de bir saf halinde duracaklardır. Onun yaratılışının azameti diğer meleklerin safları gibi olacaktır.

Buna yakın bir görüş de İbn Mes’ûd’dan nakledilmiştir. O, şöyle demiştir: Ruh; yedi semadan, yedi arzdan ve dağlardan daha büyük bir melektir. O dördüncii sema tarafındadır. Her gün, yüce Allah’ı onikibin defa tesbih etmektedir. Allah herbir teşbihten bir melek yaratır. Kıyâmet gününde kendisi tek başına bir saf olarak sair melekler ise bir diğer saf olarak, geleceklerdir.

2-

“Ruh”, Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır. Bunu eş-Şa’bi, ed-Dahhak ve Said b. Cübeyr ifade etmişlerdir. İbn Abbâs’tan da şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Arşın sağ tarafında nurdan bir nehir vardır. Yedi sema, yedi arz, yedi deniz gibidir. Cebrâîl, o ırmağa her gün seher vakti girip yıkanır, Nuruna nûr katılır, güzelliğine güzellik, azametine azamet. Sonra silkinir, Allah onun tüylerinden düşen herbir damladan yetmişbin melek yaratır. Her gün bunların yetmişbin tanesi de el-Beytu’l-Ma’mur’a, diğer yetmişbin tanesi de Ka’be’ye girer ve kıyâmet gününe kadar tekrar oralara geri dönmezler.

Vehb dedi ki: Cebrâîl (aleyhisselâm) bütün eklemleri titrer bir halde, Allah’ın huzurunda durmaktadır. Allah, herbir titreyişten yüzbtn melek yaratır. Bütün melekler, yüce Allah’ın huzurunda başlarını Öne eğmiş olarak saflar halindedir. Allah, onlara konuşma iznini verdiğinde: Senden başka hiçbir ilâh yoktur, derler. İşte yüce Allah’ın:

“O gün, Ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar. Rahmânın İzin verdiği kimseden başkaları konuşmazlar.” âyeti bunu anlatmaktadır. İşte

“ve doğru söylerler” âyeti da “senden başka hiçbir ilâh yoktur” sözlerine işaret etmektedir.

3- İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ruh, bu âyet-i kerimede yüce Allah’ın ordularından bir ordudur. Bunlar melek değildirler, başları, elleri ve ayakları vardır, yerler ve içerler.” Daha sonra:

“O gün, ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar” âyetini okudu. Benzeri rivâyetler için bk. Taberî, Tefsin XXX, 23; Süyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VIII, 399-400. İşte bunlar bir ordu, diğerleri de bir ordudur, Bu, Ebû Salih ve Mücahidin de görüşüdür. Buna göre, onlar insanlar gibi olmakla birlikte; insan olmayan Âdem oğulları suretinde bir tür yaratıktırlar.

4- Bunlar meleklerin en şereflileridir. Bu açıklamayı da Mukâtil b. Hayyan yapmıştır.

5- Bunlar meleklerin üzerindeki bekçilerdir. Bu açıklamayı da İbn Ebi Necih yapmıştır.

6- Bunlar Âdem oğullarıdır. el-Hasen ve Katade böyle demiştir. Buna göre âyet ruh sahibi varlıklar … anlamında olur. el-Avfi ve el-Kurazi şöyle demişlerdir: Bu İbn Abbâs’ın gizleyip açıklamadığı hususlardandır. O dedi ki: Ruh, Allah’ın Âdemoğulları suretinde var ettiği yaratıklardandır. Semadan inen herbir melek ile birlikte, mutlaka o ruhtan birisi vardır.

7- Bunlar Âdem oğullarının ruhları olup, bu ruhlar bir saf olarak ayağa kalkaçaklar; melekler de bir saf olarak duracaklardır. Bu ise, ruhlar cesetlere geri döndürülmeden önce İki nefha (Sûra iki üfürüş) arasında olacaktır. Bu açıklamayı da Atiyye (el-Avfi) yapmıştır.

8- Ruh, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu Zeyd b. Eslem’in görüşüdür. O (delil olmak üzere);

“Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik.” (eş-Şura, 42/52) âyetini okumuştur.

“Saf olup” âyeti bir mastardır, yani saflar halinde ayakta dikileceklerdir. Mastar da hem tekil, hem de çoğul için kullanılabilir. “Adi: adil ‘ kişi, adil kişiler” ile ” savm: oruç tutan kişi, oruçlu kimseler” gibi. Ayrıca bayram gününe de “saf günü” denilir. Bir başka yerde de yüce Allah:

“Rabbin gelip meleklerle saf saf dizildiğinde” (el-Fecr, 89/22) diye buyurmaktadır ki; bu da safların bir değil, bir çok olacaklarına delildir. Bu amellerin arzedilip, hesaba çekilme zamanında olacaktır. Bu anlamdaki açıklamayı el-Kutebi ve başkası yapmıştır.

Ruhun tek bir saf, meleklerin de tek bir saf olarak ayağa kalkacakları da söylenmiştir. Buna göre iki saf olacaklardır. Hepsinin bir tek saf olarak ayakta duracakları da söylenmiştir.

“Rahmân’ın” şefaat hususunda

“İzin verdiği kimselerden başkaları konuşmazlar” şefaat etmeye kalkışmazlar

“ve doğru söylerler” hakkı söylerler. Bu açıklamayı ed-Dahhak ve Mücahid yapmıştır. Ebû Salih: La ilahe illallah derler, demiştir. ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Onlar, la ilahe illallah demiş, kimselere şefaat edeceklerdir.

“Savab: doğru’ın asıl anlamı doğru olan söz ve davranıştır. Bu: isabet etti, eder, İsabet etmek”ten gelmektedir ki; “cevab”ın; ” Cevab verdi, verir, cevab vermek”e benzemektedir.

“Konuşmazlar” ile kastedilenlerin; saf halinde duran melekler ile ruh olduğu da söylenmiştir. Bunlar, yüce Allah’ın heybetinden ve O’nun celal ve azametinden dolayı konuşmayacaklardır. Sadece

“Rahmânın” şefaat hususunda

“izin verdiği kimseler” konuşacaktır. Bunlar da doğru söyleyecekler, Allah’ı tevhid ve teşbih edeceklerdir.

el-Hasen. şöyle demiştir: Ruh, kıyâmet gününde şöyle diyecektir: Hiç kimse Allah’ın rahmetine mazhar olmadan cennete giremeyecektir ve hiç kimse de (gerektirici) ameli olmaksızın cehennem ateşine girmeyecektir. İşte yüce Allah’ın:

“Ve doğru söylerler” âyetinin anlamı budur.

Nebe 37

Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi – Rahman – ondan söz almaya kimse malik değildir.

Diyanet Vakfı
O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O, rahmandır. O gün insanlar Ona karşı konuşmaya yetkili değillerdir.

Kurtubi Tefsiri
“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbi Rahmân’dan.” Onun huzurunda söz söylemeye kimsenin gücü yetmez.

“Göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların Rabbi Rahmândan” âyetindeki: ” Rabbi” lâfzını İbn Mes’ûd, Nâfi, Ebû Amr, İbn Kesîr, Yakub’dan rivâyetle Zeyd, Âsım’dan rivâyetle el-Mufaddal, mübtedâ olarak ref ile: (……..) diye; haberi de: Rahmân” olmak üzere okumuşlardır. Bu durumda anlamı şöyle olur: “Göklerin, yerin ve onların arasındakilerin Rabbi rahmandır”. Yahutta O, göklerin Rabbidir… anlamında olur.

“Rahmân” da ikinci mübteda olur. Bu durumda da anlam şöyle olur: “O göklerin, yerin ve onların arasındakilerin Rabbidir. Rahmânın huzurunda söz söylemeye kimsenin gücü yetmez.’

İbn Âmir, Yakub ve İbn Muhaysın ise her iki lâfzı da (yani Rab ve Rahmân lâfızlarını) cer ile (kesreli) ve yüce Allah’ın:

“Rabbinden …” âyetine sıfat olarak okumuşlardır. Bu göklerin … Rabbi olan ve Rahmân olan senin Rabbinden … bir mükâfat olmak üzere,., demek olur.

İbn Abbâs, Âsım, Hamza ve el-Kisaî de:

“Göklerin … Rabbinden” diye sıfat olarak mecrur (kesreti) buna karşılık; Rahmân” lâfzını da mübtedâ olarak merfu okumuşlardır ki; o rahmandır demek olur Buna göre âyetlerin meali şöyle olur: Rabbinden … göklerin, yerin ve onların arasında bulunanların rabbinden O rahmana gelince; onun huzurunda söz söylemeye kimsenin gücü yetmez. Bunu Ebû Ubeyd tercih etmiş olup şöyle demiştir: En uygun okuyuş şekli budur. “Rab” lâfzı daha önce geçen

“Rabbinden” lâfzına yakınlığı dolayısıyla cer ile okunur ve bu durumda ona sıfat olur.

“Rahmân” lâfzı ise ondan uzak olduğundan ötürü mübteda olarak ref ile okunur, onun haberi de

“onun huzurunda söz söylemeye kimsenin gücü yetmez” âyeti olur. Yani onlar O’na ancak kendilerine izin verdiği hususta soru sorabilirler.

el-Kisai dedi ki:

“O’nun huzurunda söz söylemeye” O’nun izni bulunmaksızın şefaatte bulunmaya

“kimsenin gücü yetmez.”

“Söz söyleme (hitab)”ın söz anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar O, izin vermeksizin yüce Rabbe hitab edemeyeceklerdir. Buna delil de:

“Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimse söz söyleyemez.” (Hud, 11/105) âyetidir.

Yüce Allah’ın:

“O’nun huzurunda söz söylemeye kimsenin gücü yetmez”

âyeti ile kâfirleri kastettiği de söylenmiştir. Mü’minler ise şefaat edeceklerdir.

Derim ki: Onların şefaat etmeleri de Allah’ın kendilerine izin vermesinden sonra olacaktır. Çünkü yüce Allah:

“O’nun izni olmaksızın nezninde kim şefaat edebilir” (el-Bakara, 2/225) diye buyurduğu gibi; bir başka yerde de:

“O günde Rahmânın izin vereceği ve sözünden razı olacağı kimseninki müstesna, şefaatin hiçbir faydası olmayacaktır” (Ta-Ha, 20/109) diye buyurmaktadır.

Nebe 36

Bu, Rabbinin hesaplanmış bir armağanı olarak bir karşılıktır.

Diyanet Vakfı
Bunlar Rabbinin yeterli bir bağışı, mükafatıdır.

Kurtubi Tefsiri
Rabbinden amellerine uygun bir mükâfat olmak üzere.

“Rabbinden amellerine uygun bir mükâfat olmak üzere” âyetindeki: Bir mükâfat” lâfzı maMar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Çünkü: Yüce Allah, daha önce sözü edilen hususlarla onları mükâfatlandırmıştır, anlamındadır. Aynı şekilde; da böyledir. Çünkü “Onlara verdi” ile: Onları mükâfatlandırdı” aynı anlama gelir ki bu da; Onlara mükâfatlarını verdi” demektir.

“Uygun”; pek çok demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. O kimseye artık bana bu kadarı yeter deyinceye kadar çokça verdim” anlamındadır. Şair şöyle demiştir:

“Kabilenin evladı eğer aç ise onu tercih ederiz kendimize ve eğer

Aç değilse ona; artık bu kadarı bana yeter, deyinceye kadar veririz.”

el-Kutebî de şöyle demektedir: Bizim görüşümüze göre bunun aslı, bana bu kadarı artık yeter, deyinceye kadar ona bir şeyler vermektir.” ez-Zeccâc dedi ki: Onlara yetecek kadar, anlamındadır. el-Ahfeş de böyle demiştir. Nitekim: Bu bana yetti” denilir.

el-Kelbî de şöyle demiştir: Onları hesaba çektikten sonra bir iyiliklerine on karşılık vermiş olacaktır.

Mücahid dedi ki: İşledikleri dolayısıyla onları hesaba çekmiş olacaktır. Burada “hesab” saymak manasınadır. Yani yüce Rabbin vaadine göre, o kimseye verilmesi gereken miktarı ile sayılıp verilmiş olacaktır. Çünkü o bir haseneye karşılık on vermeyi vaadetmiştir. Kimilerine yediyüz kat vermeyi vaadettiği gibi, kimilerine sonsuz ve miktarsız olarak bir mükâfat vermeyi vaadetmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Sabredenlere de ecirleri hiç şüphesiz hesabsız verilir.” (ez-Zümer, 39/10)

Ebû Haşim “ha” harfini üstün, “sin” harfini de şeddeli olarak; diye “fe’âl” vezninde yani, “yetecek kadarıyla verdi” diye okunmuştur. el-Esmaî de: Şeddeli olarak: Ben o adama ikram ettim” denilir demiş ve şairin şu mısraını zikretmiştir:

“Misafiri ona gelecek olursa, ona ikramda bulunur ”

İbn Abbâs ise “nun” ile: Güzel bir şekilde” diye okumuştur.

Nebe 35

Orada ne boş bir söz işitirler ne de yalan.

Diyanet Vakfı
Onlar orada ne boş bir lakırdı ne de yalan işitirler.

Kurtubi Tefsiri
Orada boş bir söz de işitmezler, yalan bir söz de.

“Orada” cennette

“boş bir söz de işitmezler, yalan bir söz de” âyetindeki: Boş”; batıl demektir. Bu da anlamsız alan ve bir kenara atılması gereken sözler demektir. Şu hadiste de bu anlamda kullanılmıştır: “Sen, cuma günü İmâm hutbe okurken arkadaşına: Dinle! diyecek olursan boş (bâtıl) bir söz söylemiş olursun.” Buhârî, I, 316; Müslim, II, 5H3; Ebû Davud, I, 290; Nesâî, 111, 104, İMH; İbn Mace, 1. İM: Muvatta’, I, 103; Müsned, II, 272, 2H0, 3HS, 393, 396…

Çünkü cennet ehli dünyadakilerin aksine içki içecek olurlarsa, akılları değişmez ve bos (batıl) bir söz söylemezler.

“Yalan bir söz de” lâfzı daha önceden (28. âyet-i kerimede) geçmiş bulunmaktadır. Yani onlar birbirlerini yalanlamazlar ve yalan bir söz de işitmezler. el-Kisai bunu: şeklinde şeddesîz ‘den gelen bir mastar olarak okumuştur. Yani onlar, cennette birbirlerine yalan söylemezler. Bu iki şeklin: ‘in iki mastarı olduğu da söylenmiştir. Burada şeddesiz okuması ise, mastarını teşkil edecek bir fiil ile kayıtlı olmadığından (ayette belli bir şekilde okumayı gerektiren bir fiile ait bir mastar olmadığından) dolayıdır. Buna karşılık daha önceki;

“Âyetlerimizi de yalanladıkça yalanlıyorlardı” (28. âyet) âyetinde şeddeli okuması ise, fiilin mastarını (“zel” harfini) şeddeli olmakla kayıtladığından dolayıdır.

Nebe 34

Dolu dolu kadehler.

Diyanet Vakfı
31, 32, 33, 34. Şüphesiz takva sahipleri için umulanı buldukları yer, bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, içki dolu kaseler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Ve dolu dolu kadehler de vardır.

“Ve dolu dolu kadehler de vardır.” el-Hasen, Katade, İbn Zeyd ve İbn Abbâs: İyice dolu kadehler demektir, diye açıklamışlardır, Kâseyi doldurdum” denilir. Dolu kâse” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Dikkat et, bana katkısız içki doldur, saki bana içirdi

Onun suyundan; Senin dopdolu kâsen ile.”

Hidâş b. Züheyr dedi ki:

“Âmir bize dengini bulur diye geldi

Biz de ona dopdolu bir kâse sunduk.”

Said b. Cübeyr, İkrime, Mücahid ve yine İbn Abbâs: Peşpeşe gelen kaseler dîye açıklamışlardır. da buradan gelmekte olup, “taşların birbirine geçmesi ve birbirine ileri derecede kaynaşması” demektir. Buna göre, ardı arkasına gelen, birbirinin içine giren gibidir. Yine İkrime’den ve Zeyd b. Eslem’den saf ve katıksız anlamına açıkladıkları nakledilmiştir, Şair de şöyle demiştir;

“Şüphesiz ki sen kalbe daha da yakınsın

Susamış olanın katıksız dolu kaseye yakınlığından.”

Bu lâfız ‘in çoğuludur. Bacağın kendileriyle desteklendiği iki tahta parçasına denilir.

“Kadeh”den kasıt şaraptır. İfade: (Onlara) ardı arkasına katıksız şarab takdirindedir. Bu da o şarabın sıkıldıktan sonra arıtıldığı, tasfviye edildiği manasına gelir.- Bu açıklamayı el-Kuşeyri yapmıştır.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: Suyu hızlıca boşalttım” demektir. Ebû Amr dedi ki: Bir çeşit işkence” anlamındadır. Farsçada da buna “eşkence” denilir, el-Müberred dedi ki: Aralıksız olarak bütün işkence türleriyle işkence yapılan kimse” demektir. İbnu’l-Arabî dedi ki: O şeyi kırdım ve parçaladım” demektir. (…….) da aynı anlamdadır deyip, el-Hucr b. Halid’in şu beyitini nakletmektedir:

“İyilik ve cömertlik olsun diye paramparça ederiz etleri

Bazılarının ise yergilerle kaynar küçük tencereleri”

“Mim” harfi ziyadesiyle: de onun ile aynı anlamdadır. (O şeyi kırdım ve parçaladım demektir). el-Esmai dedi ki: Bu şekliyle hoş ve rahat yenilecek şeyler anlamındadır. Yumuşak ve rahat olan herşey hakkında da kullanılır. Ömer’in: Ben bana yumuşak ve güzel yemekler hazırlanmasını isteyecek olsaydım, elbetteki bunu yapardım” şeklindeki ifadeleri de bu kabildendir. (Ömer devamla dedi ki): Fakat yüce Allah birtakım kimseleri ayıplayarak şöyle buyurmuştur:

“Siz dünya hayatınızda hoşlandığınız herşeyinizi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz.” (el-Ahkaf, 46/20)

Nebe 33

Göğüsleri tomurcuk gibi olan yaşıtlar.

Diyanet Vakfı
31, 32, 33, 34. Şüphesiz takva sahipleri için umulanı buldukları yer, bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, içki dolu kaseler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar.

“Memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar” âyetindeki: Memeleri tomurcuklanmış” lâfzı’in çoğuludur. Bu da memeleri yükselip, görünmeye başlanmış olan kız demektir. İle denildiği gibi, de denilir (ki hepsinin anlamı kızın memeleri tomurcuklandı, tomurcuklanır şeklindedir.)

ed-Dahhak dedi ki: Bakire genç kızların, yeni oluşan memeleri gibi (memeleri olacaktır) diye açıklamıştır. Kays b. Âsım’ın su beyitinde de bu anlamdadır:

“Nice iffetti ve şerefli kadını biz elimizde tuttuk

Ve memeleri tomurcuklanmış, ay hali çağına yaklaşmış, nice genç kızlar sefalet nedir bilmemiş.”

“Yaşıtlar”: Yaşları birbirine denk olanlar demektir. Bu husus daha önce el-Vakıa Sûresi’nde (56/37. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, tekili: ‘dir.

Nebe 32

Bahçeler ve üzüm bağları.

Diyanet Vakfı
31, 32, 33, 34. Şüphesiz takva sahipleri için umulanı buldukları yer, bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, içki dolu kaseler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Bahçeler ve üzüm bağları da.

“Bahçeler ve üzüm bağları da” âyeti

“kurtuluş”un açıklamasıdır. Şöyle de açıklanmıştır:

“Şüphe yok ki takva sahipleri için bir kurtuluş vardır.” Muhakkak takva sahibleri için: Bahçe”nin çoğulu; Bahçeler” vardır. Bu da etrafı çevrilmiş bahçeye verilen isimdir. Etrafını kuşattı” denilir. Üzümler” demek olup, C v’in çoğuludur. Bu da üzüm bağları demek olup, (bağlar anlamındaki lâfız) hazfedilmiştir.

Nebe 31

Şüphesiz takva sahipleri için bir kurtuluş vardır.

Diyanet Vakfı
31, 32, 33, 34. Şüphesiz takva sahipleri için umulanı buldukları yer, bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, içki dolu kaseler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki, takva sahipleri için bir kurtuluş vardır.

“Şüphe yok ki, takva sahipleri için bir kurtuluş vardır” âyeti ile yüce Allah, Allah’ın emrine muhalefet etmekten sakınanların mükâfatını sözkonusu etmektedir.

“Kurtuluş” cehennem ehlinin içinde bulundukları halden (ve yerden) kurtulmak ve umduğunu elde etmek, demektir. Bundan dolayı suyu az, geniş araziye oradan kurtuluşa yormak amacıyla: Kurtuluş yeri” denilmiştir.

Nebe 30

Artık tadın! Size azaptan başka bir şey artırmayacağız.

Diyanet Vakfı
Tadın! Bundan sonra yalnızca azabınızı arttıracağız.

Kurtubi Tefsiri
“İşte tadın, artık azaptan başka bir şeyinizi arttırmayacağız.”

“İşte tadın! Artık azabtan başka bir şeyinizi arttırmayacağız” âyeti hakkında. Ebû Herze dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Kur’ân’da en ağır âyet hangisidir, diye sordum, o şöyle buyurdu: Yüce Allah’ın:

“İşte tadın, artık azabtan başka bir şeyinizi arttırmayacağız” âyeti;

“Derileri piştikçe azâbı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz.” (en-Nisa, 4/56)’ı ile

“Alevi yavaşladıkça Biz onlara alevini arttırırız, “(el-İsra, 17/97) âyetleridir dedi,

Nebe 29

Biz her şeyi yazılı olarak saydık.

Diyanet Vakfı
Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır.

Kurtubi Tefsiri
Biz ise, herşeyi sayıp yazmışızdır.

“Biz ise, herşeyi sayıp yazmışızdır” âyetindeki:

“Herşeyi” lâfzı

“sayıp, yazmışızdır” fiilinin delalet ettiği mukadder bir fiil ile nasbedilmiştir. Bu da: biz herşeyi saymışızdır, o şeyi sayıp yazmışızdır” demektir.

Ebû’s-Semmal ise, mübtedâ ve merfu olmak üzere: Her şey” diye okumuştur. Yazmışızdır” âyetini da mastar (mef’ül-i mutlak) olarak nasb ile okumuştur. Çünkü: Saydık” fiili: Yazdık” anlamındadır. Bu da “Onu belirli bir şekilde yazdık” demek olur.

Diğer taraftan bununla kastedilen şey ilimdir. Çünkü yazılan bir şeyin unu-îmrna :huıaü daha uzaktır. Şöyle de açıklanmıştır: Biz, onu melekler bil-mt dr-e Levh-i Mahfuzda yazmışızdır. Bununla kulların yaptıkları ve buna bağlı olarak yazılan amellerinin kastedildiği de söylenmiştir. Bu da yüce Allah’ın kendilerine yazma emrini vermiş olduğu ve kullar üzerinde görevli olan meleklerden aciır olan bir yazmadır. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“Halbuki şüphe yok ki üzerinizde bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır,” (el-İnfitar, 82 10-11) âyetidir.

Nebe 28

Ayetlerimizi yalanladılar, alabildiğine yalanladılar.

Diyanet Vakfı
Bizim ayetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı.

Kurtubi Tefsiri
Âyetlerimizi de yalanladıkça, yalanlıyorlardı.

“Âyetlerimizi” peygamberlerin getirdiklerini

“de yalanladıkça yalanlıyorlardı.” İndirdiğimiz kitablan… diye de açıklanmıştır.

“Yalanladıkça…” lâfzı genel olarak “zel” harfi şeddeli, “kef” harfi kesreli olarak ve: ” Yalanladı” fiilinden gelen (bir mef’ûl-i mutlak olarak) okumuşlardır. Çok büyük çapta yalanladılar” demektir.

el-Ferrâ’ dedi ki; Bu, (Kullanım alanı) geniş bir Yemen söyleyişidir. Onlar: ” Onu oldukça yalanladım”; Gömleği paramparça ettim” derler. veznindeki herbir fiilin mastarı da onların söyleyişlerinde şeddeli olarak diye kullanırlar. Kilâblılardan birisi şu beyiti nakletmektedir:

“Beni uzun zamandan beri arkadaşlarımdan uzak tuttu

Ve kendilerini görmek benim için şifa olacak bir takım ihtiyaçlarımı yerine getirmekten. ”

Beytin metni, Taberi, XXX, 16’jra göre diiîeltikliği gibi, terceme buna göre yapılmıştır.

Ali (radıyallahü anh) şeddesiz olarak; diye okumuştur. Buna göre de mastardır. Ebû Ali dedi ki: Şeddeli okuyuş da, şeddesiz okuyuş da hep birlikte: Çokça yalanlamak, yalanlamakta birbirleriyle yarışırcasına ileriye gitmek” fiilinden mastardır. el-A’şa’nın şu beyttinde olduğu gibi:

“Ona doğru da söyledim, yalan da söyledim kişiye bazan yalan söylemesi fayda verir.”

Ebû’l-Feth dedi ki: Her ikisi de aynı zamanda hem: ‘nin, hem de; nin mastarıdırlar. ez-Zemahşerî dedi ki: şeddesiz okuyuşu, ‘in mastarıdır ve buna da şairin şu beyiti delildir:

“Ona doğru da söyledim, yalan da söyledim

Kişiye bazan yalan söylemesi fayda verir,”

Bu da yüce Allah’ın:

“Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir” (Nûh, 71/17) âyetine benzemektedir. Yani: Onlar âyetlerimizi yalanladılar, âyetlerimizi birbirleriyle yarışırcasına mı yalanladılar-“1 Yahutta bu lâfız, “yalanlıyorlardı” âyeti ile nasb da edilebilir. Çünkü bu aynı zamanda şeddesiz olarak: Yalanladılar” anlamını da ihtiva etmektedir. Çünkü hakkı yalanlayan herbir kişi aynı zamanda yalancıdır. Çünkü onlar müslümanların değerlendirmesine göre, yalan söyleyen kimseler iseler, onlara göre de müslümanlar yalan söylüyor ise kendi aralarında karşılıklı bir yalanlama (mükazebe) sözkonusudur,

İbn Ömer “kef” harfi ötreli ve şeddeli; diye; Yalancı” lâfzının çoğulu olarak okumuştur. Bunu da Ebû Hatim söylemiştir. Zemahşerî’ye göre bunun nasb ile gelmesi hal olmasından dolayıdır.

şekli tek kişi için “ileri derecede yalan söyleyen” anlamında olabilir. Mesela: Çok yalancı bir adam” denilir. Bu da: Çok güzel” ile; Çok cimri” demeye benzer. Bu durumda lâfız; Yalanlıyorlardı” fiilinin mastarına sıfat kabul edilir. Yani onlar çok aşırı ve ileri derecede yalanladılar demek olur.

es-Sıhah’da şöyle denilmektedir; Yüce Allah’ın:

“Âyetlerimizi de yalanladıkça yalanlıyorlardı” âyeti şeddeli mastarlardan birisidir. Çünkü bunun mastarı “tefi!” vezninde “teklim: konuşturmak, konuşmak” gibi de gelir. “Fi’al” vezninde “kizzab” diye geldiği gibi “tavsiye” gibi “tef ile” vezninde de gelir, “rnufa’il” vezninde de gelebilir,

“Biz de onları… darmadağın ettik” (Sebe, 34/19 âyetinde olduğu gibi.)

Nebe 27

Onlar hesaba varmayı ummazlardı.

Diyanet Vakfı
Çünkü onlar hesap gününü (geleceğini) ummazlardı.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü onlar, hiçbir hesab ummuyorlardı.

“Çünkü onlar hiçbir hesab ummuyorlardı.” Amelleri karşılığında hesaba çekileceklerinden korkmuyorlardı. Hesabın neticesinde mükâfar ummuyorlardı, anlamında olduğu da söylenmiştir. ez-Zeccâc dedi ki: Onlar ölümden sonra dirilişe îman etmiyörlards ki, hesaba çekileceklerini umsunlar.

Nebe 26

Uygun bir ceza olarak.

Diyanet Vakfı
23, 24, 25, 26. (Azgınlar) orada çağlar boyu kalırlar, orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar.

Kurtubi Tefsiri
Uygun bir karşılık olmak üzere.

“Uygun bir karşılık olmak üzere” âyeti amellerine uygun bir karşılık olmak üzere… demektir. Bu açıklama İbn Abbâs, Miicahid ve başkalarından nakledilmiştir. Buna göre Uygun” muvafık düşmek, uyuşmak anlamındadır. Mukatele (çarpışmak, vuruşmak) anlamında “kıtal”e benzemektedir.

“Bir karşılık olmak üzere” lâfzı da mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Yani Biz, onları amellerine uygun bir ceza ile cezalandırdık. Bu açıklamayı el-Ferrâ” ve el-Ahfeş yapmıştır. Yine el-Ferrâ” şöyle demiştir; Bu lâfız, ‘in çoğuludur, ile aynı anlamdadır.

Mukâtil dedi ki: Sözü edilen azâb işlemiş olan günaha uygundur. Şirkten daha büyük bir günah olmayacağı gibi, ateşten daha büyük bir azâb da olmaz. el-Hasen ve İkrime şöyle demişlerdir: Onların amelleri kötü idi, Allah da onların hoşuna gitmeyecek şeyi verdi.

Nebe 25

Ancak kaynar su ve irin.

Diyanet Vakfı
23, 24, 25, 26. (Azgınlar) orada çağlar boyu kalırlar, orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar.

Kurtubi Tefsiri
Ancak kaynar bir su ve bir irin.

“Ancak kaynar bir su ve bir irin” âyeti “serinlik” anlamı verilen lâfzı “uyku” kabul edenlerin görüşüne göre, munkatı bir istisnadır. Bunu serinlik kabul edenlerin görüşüne göre, ondan bedeldir.

“Kaynar su”: Oldukça sıcak su demektir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır. İbn Zeyd de: Gözlerinin yaşlandır demiştir. Bu yaşlan havuzlarda toplanır, sonra onlara içîrilir.

en-Nehhâs dedi ki: Bunun asıl anlamı sıcak su demektir. “HammânT de buradan türemiştir. “Humma” de buradan gelmektedir,

“Son derece kaynamış suda, kapkara bir gölgede” (el-Vakıa, 56/53) âyetinde de bu kökten gelmektedir. Bununla son derece sıcaklık kastedilir.

” İrin” Cehennemliklerin irini ve cerahatleridir. Zemherir olduğu da söylenmiştir. Hamza ve el-Kisâî “sin” harfini şeddeli okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden Sad Sûresi’nde (38/57. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Nebe 24

Orada ne serinlik ne de içecek tadacaklardır.

Diyanet Vakfı
23, 24, 25, 26. (Azgınlar) orada çağlar boyu kalırlar, orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar.

Kurtubi Tefsiri
Orada bir serinlik de tatmazlar, içilecek bir şey de.

“Orada” yani bu devirler boyunca bu süreler içerisinde

“bir serinlik de tatmazlar, içilecek bir şey de.” Bu âyetteki

“serinlik”ten kasıt, Ebû Ubeyde ve başkalarının görüşüne göre uykudur. Şair şöyle demiştir:

“Eğer istersem sizin dışınızdaki bütün kadınları yasaklarım kendime,

Ve eğer istersem tatlı suyun da, uykunun (berd: serinlik) da tadına bakmam.”

Mücahid, es-Süddî, el-Kisâî, el-Fadl b. Halid ve Ebû Muaz en-Nahvî de böyle demişler ve el-Kindî’nin şu beyitini zikretmişlerdir:

“Onun ıslak (dudak)ları üzerimde kurudu ve beni alıkoydu

Ondan ve onu öpmekten uyuklamam (el-berd: serinlik).”

Şair bununla uykuyu kastetmektedir. Araplar da: Soğuk soğuğu engelledi”; yani soğuk uykuyu kaçırdı, derler.

Derim ki: Hadiste belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: Cennetle uyku var mı, diye sorulunca şu cevabı vermiş: “Hayır, uyku ölümün kardeşidir. Cennette ise Ölüm yoktur.” “Uyku ölümün kardeşidir. Cennetlikler ise ölmezler” anlamında: Taberânî, Evsat, 1, 282, VIII, 342; Ileysemî, Mecma’, X, 415 İşte cehennem de böyledir. Yüce Allah da:

“Onlar hakkında hüküm, verilmez ki ölsünler” (Fatır, 35/36) diye buyurmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Buradaki

“serinlik” içkinin verdiği serinliktir. Yine ondan nakledildiğine göre

“serinlik” uyku,

“içilecek şey” de sudur.

ez-Zeccâc dedi ki: Onlar orada rüzgarın da, gölgenin de, uykunun da serinliğinin tadını almayacaklardır. Bu açıklamasıyla o,

“serinlik”: dinlendirici özelliği bulunan, herbir şeyin serinliği olarak kabul etmektedir. Bu ise kendilerine fayda vermeyecek bir serinliktir. Zemherire gelince, o kendisinden rahatsız olacakları bir soğuktur. Bunun onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Ondan dolayı nasıl azâb göreceklerini ancak Allah bilir, el-Hasen, Atâ ve İbn Zeyd dedi ki:

“Serinlik” rahat ve huzur demektir. Şair şöyle demiştir:

“Ne kuşluk vakti serinliğinde gölgeye tahammül edebilir

Ne de öğleden sonraki vakitlerde gölgenin tadına bakar.”

“Orada bir serinlik de tatmazlar, içilecek bir şey de” cümlesi “azgınlardan hal konumunda bir cümle yahutta “sonsuz devirler”in sıfatıdır. Bu durumda “sonsuz devirler” zaman zarfı olur. Bundaki amil de “kalacaklar” anlamındaki lâfız ya da “fail” vezninde geçişli kabul edilen -sözü geçen kıraate göre veya şeklidir.

Nebe 23

Orada çağlar boyunca kalacaklardır.

Diyanet Vakfı
23, 24, 25, 26. (Azgınlar) orada çağlar boyu kalırlar, orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar.

Kurtubi Tefsiri
Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar.

“Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar,” Devirler devam ettiği sürece, onlar da cehennemde kalacaklardır. Bu devirlerin ardı arkası kesilmeyecektir. Herbir devir geçtikçe bir başkası gelecektir.

Zaman” demektir, Zamanlar” anlamındadır. şeklinde kesreli söyleyiş “yıl” olup, bunun çoğulu: …diye gelir. Temimli Mütemmim b. Nuveyre şöyle demiştir:

“Bizler bir zamanlar (Hire hükümdarı) Cezîme (el-Abraş’ın) iki arkadaşı (Malik ve Akıl) gibi idik.

Öyle ki; bunlar asla ayrılmayacak, denildi.

Fakat bizler ayrılınca sanki ben ve Malik

Uzunca birlikte olmamıza rağmen, birlikte bir gece geçirmemiş gibi olduk.”

(“Kaf” harfi hem ötreli, hem sakin olmak Üzere): Seksen yıl” demektir. İleride geleceği üzere daha fazlası da söylenmiştir, daha azı da söylenmiştir. Çoğulu …diye gelir.

Âyetteki anlamına gelince, onlar orada sonu gelmeyen âhiret ahkabı (sonsuz devirleri) boyunca kalacaklardır. İfadenin delaleti dolayısıyla âyette “âhiret” lâfzı hazfedilmiştir. Çünkü zaten anlatım âhiret ile ilgilidir. Buda “âhiret günleri” demeye benzer. Sonsuza kadar, ardı ardınca günler gelecek, demektir. Eğer beş ya da on ahkab denilseydi, ya da buna benzer bir ifade kullanılmış olsaydı, o vakit belirli bir zamana delalet ederdi. “Ahkab”ın sözkonusu ediliş sebebi, (tekili olan) “el-hukub”un onlar nazarında en uzun süreyi kapsadığından dolayıdır. Böylelikle onların anlayışlarının benimsediği ve bildikleri şekilde onlara hitab etmiş olmaktadır. Burada bu ifade ebedilikten kinayedir. Yani onlar orada ebediyyen kalacaklardır.

Burada “günler” yerine “ahkab” in sözkonusu edilmesinin sebebinin şu olduğu söylenmiştir: Çünkü “ahkab” ifadesi kalblere daha bir dehşet verir ve ebediliğe daha açık bir delil teşkil etmektedir. Anlamlar birbirine yakındır. (Cehennemde) bu ebedi kalış müşrikler hakkındadır. Ayet-i kerimenin cehennemden “ahkab” geçtikten sonra, çıkacak isyankarlar hakkında yorumlanması da mümkündür.

Şöyle de açıklanmıştır: “Ahkab” onların Hamim (kaynar su) ile gassak (cehennemliklerin irini) içme vakitleridir. Bu süre geçtiği takdirde onların bir başka ceza türleri sözkonusu olacaktır. Bundan dolayı yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar. Orada bir serinlik de tatmazlar, içilecek bir şey de. Ancak kaynar bir su ve bir irin” içeceklerdir.

Kalacaklar” lâfzı: Kaldı” fiilinden İsm-i faildir. Bundan gelen mastarın sakin olarak diye gelmesi bunu güçlendirmektedir. İçmek” mastarı gibi.

Hamza ve el-Kisâî “elif’siz olarak: diye okumuşlardır. Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd’in tercih ettiği de budur. Bunlar iki ayrı söyleyiştir. Nitekim; Kalan adam” denildiği gibi, da denilebilir. Tıpkı ile ‘in “tamahkâr”, ‘in “geniş” anlamında olduğu gibi. o artık orada kalıcı bir kimsedir” denilir. Bu yönüyle insanda yaratılıştan beri var olan: “Tedbirli” ile; Korkak” vasıflarına benzetilmektedir. Çünkü; kalıbı çoğunlukla bir şeyde yaratılıştan beri var olan şeyler için kullanılır. Ancak: Kalan, kalıcı” ism-i faili bu şekilde değildir.

“Sonsuz devirler,” İbn Ömer, İbn Muhaysın ve Ebû Hüreyre’nin görüşüne göre sekseri yılıdır. Bir sene üçyüzaltmış gündür ve oradaki bir gün dünya günlerinden bin yıl gibidir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. İbn Ömer, bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a merfu bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Ebû Hüreyre dedi ki: Bir yıl üçyüzaltmış gündür. Herbirgün de dünya günleri gibi bir gün gibidir.

Yine İbn Ömer’den şöyle dediği zikredilmiştir: Sonsuz devir” Kırk yıl demektir. es-Süddi yetmiş yıldır demiştir. Bunun bin aylık süre olduğu da söylenmiştir. Bunu da Ebû Ümame merfu olarak (Hz. Peygamberden) rivâyet etmiştir. Beşir b. Ka’b üçyüz yıl demiştir. el-Hasen; Sonsuz devirler”‘in ne kadar olduğunu kimse bilemez, fakat bunun yüz Sonsuz devir” olduğu, bunların herbirisinin de yetmişbin yıl olduğu, bunların bir gününün de sizin saydıklarınız türünden bin yıla tekabül ettiği söylenmiştir.

Yine Ebû Ümame’den, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetine göre “bir tek hukub otuzbin yıldır” diye buyurmuştur: Bunu el-Mehdevi zikretmiştir. Birincisini zikreden el-Maverdi’dir.

Kutrub dedi ki: Bu sınırsız olmak üzere uzun zaman anlamındadır. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim, cehenneme giren hiçbir kimse orada “ahkab” süresi kalmadıkça çıkmayacaktır. Bir hukub ise seksen küsur yıldır, bir yıl üçyüzaltmış gündür. Herbirgün de sizin saydıklarınızdan bir yıldır. O bakımdan sizden kimse cehennemden çıkacağına bel bağlamasın.” Bunu da es-Salebi zikretmiştir.

el-Kurazi dedi ki: Ahkab, kırküç hukubdur. Herbir hukub yetmiş harifdir. Herbir harif yediyüz yıldır. Herbir yıl üçyüzaltmış gündür ve herbir gün bin yıldır.

Derim ki: Bu görüşler birbirleriyle çatışmaktadır. Ayet-i kerimede ebediliğe dair bir sınırlandırma getirebilmek için, bu hususta mazereti ortadan kaldıracak nakli bir delile gerek duyulmaktadır. Bu ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sabit olmuş değildir. O halde anlam -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- ancak ilk olarak zikrettiğimizdir. Yani onlar orada pek uzun zamanlar ve devirler kalacaklardır. Bir zaman geçti mi arkasından bir başkası gelir, bir devir geçti mi bir diğeri gelir ve bu kesintisiz olarak ebediyyen Öylece sürüp gidecektir.

İbn Keysan dedi ki:

“Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar” âyetinin anlamı, sonu gelmeyecek demektir. Sanki “ebediyyen” diye buyurmuş gibidir.

İbn Zeyd ve Mukâtil dedi ki: Bu âyet yüce Allah’ın:

“İşte tadın artık azaptan başka bir şeyinizi arttırmayacağız.” âyeti ile nesholmuştur. Yani böylelikle sayı sözkonusu edilmez, ebedilik ise anlaşılan bir mana olarak ortaya çıkmıştır.

Derim ki: Böyle olması uzak bir ihtimaldir, çünkü bu haberdir. (Haberlerde ise nesh olmaz.) Yüce Allah da:

“Onlar deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler” (el-A’raf, 7/40) diye buyurmuştur. Daha önce (belirtilen âyetin tefsirinde) geçtiği gibi, İşte bu kâfirler hakkındadır. Ancak muvahhid ve günahkar kimseler için ebedilik olmaması doğrudur ve bu durumda nesh tahsis anlamında kabul edilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar” âyetinde kastedilenin yer olduğu da söylenmiştir. Çünkü yerden daim önce sözedilmiştir ve bu durumda “orada bir serinlik de tatmazlar, içilecek bir şey de” âyetindeki zamir ise cehenneme ait olur.

“Ahkab”ın tekilinin hem hem de diye geldiği de söylenmiştir. Şair şöyle demiştir:

“Ondan bir süre (hıkbe) uzak kalıp karşılaşmasan onunla

Sen bu yeni yaptığınla denenmiş bir kimsesin.”

el-Kümeyt de şöyle demiştir:

“Bir süre (hıkbe)den sonra onun üzerinden sureler (hikab) geçti.”

Nebe 22

Azgınlar için bir dönüş yeri.

Diyanet Vakfı
21, 22. Şüphesiz, azgınların barınağı olacak cehennem pusuda beklemektedir.

Kurtubi Tefsiri
Azgınların dönüp varacakları bir yerdir.

“Azgınların dönüp varacakları bir yerdir” âyeti “pusu” anlamındaki lafızdan bedeldir.

” Dönüp varılacak yer”; Dönüş yeri demektir. Yani orası, onların dönecekleri bir yerdir. Döndü, döner, bir dönüş denilir. Katade: Sığınacak ve konaklanılacak bir yer, diye açıklamıştır.

“Azgınlar” ile kastedilenler, küfre sapmak sureliyle dininde yahutta zulüm yapmak suretiyle dünyasında haddi aşan, azgınlaşan kimse demektir.

Nebe 21

Şüphesiz cehennem gözetlemede olacaktır.

Diyanet Vakfı
21, 22. Şüphesiz, azgınların barınağı olacak cehennem pusuda beklemektedir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki cehennem bir pusudur.

“Şüphesiz ki cehennem bir pusudur” âyetindeki Pusu” lâfzı “önündeki her şey” demek olan; ‘den “mif’âl” vezninde bir kelimedir.

el-Hasen dedi ki: Cehennem ateşinin üzerinde bir rasad vardır. Orayı geçmedikçe hiçbir kimse cennete giremeyecektir. Kim oradan geçebileceğine dair şeyler getirirse, oradan geçer, kim de geçebileceğine dair şeyler, getirmezse orada alıkonulur.

Süfyan (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Cehennem ateşinin üzerinde üç tane köprü vardır.

“Bir pusu” âyetinin nisbet bildirecek şekilde; Pusuları olan” anlamında olduğu, yani üzerinden geçenleri gözetleyen demek olduğu da söylenmiştir. Mukâtil : O bir hapsedilme yeridir, demiştir. Bunun bir yol ve bir geçiş yeri anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre, cehennem katedilmedikçe cennete gidecek yola çıkılamaz.

es-Sıhah’da şöyle denilmektedir: “Mirsâd” yol demektir.

el-Kuşeyrî’nin naklettiğine göre “mirsad” tek bir kimsenin düşmanı gözetlediği yerin adıdır. Tıpkı, atların zayıflalıldığı yere “el-midmar” denilmesi gibi. Yani cehennem, cehennemlikler için hazırlanmış olacaktır. Bu durumda “pusu” (anlamı verilen “el-mirsad”) mekan anlamını ihtiva etmektedir. Melekler, cehenneme varıncaya kadar kafirleri gözetleyecektir, el-Maverdi’nin Ebû Sinan’dan naklettiğine göre bu, gözetleyici anlamındadır. Yani onları yaptıkları işler karşılığında cezalandıracaktır. es-Sıhah’tz şöyle denilmektedir: O şeyi gözetleyen” demektir.

O bakımdan: Onu gözetledi, gözetler, gözetlemek’ denilir. “Tarassud” da gözetlemek demektir. “Marsad” gözetleme yeri anlamındadır.

el-Esmai dedi ki: Onu gözetledim”; Onun için hazırlık yaptım” demektir. el-Kisâî de buna benzer açıklamalarda bulunmuştur.

Derim ki: Cehennem hazırlanmış ve gözetlemekte olan (mutarassid) bir yerdir, Bu (mutarassid kelimesi) da: ‘den gelen “mütefa’il” vezninde bir lafızdır ki; gözetlemek anlamındadır. Yani cehennem, gelecek olanları gözetlemekte ve beklemektedir. “Mirsâd” de mübalağa binalarından (vezinlerinden) “mifai” vezninde bir kelimedir. “Mi’târ, (hoş kokulu), miğyâr (çok gayretli, çok kıskanç)” kelimeleri gibi. Sanki cehennem, kâfirleri çokça gözetleyip, bekleyeceğinden (bu isim verilmiş gibidir.)

Nebe 20

Dağlar yürütülecek, serap olacak.

Diyanet Vakfı
Dağlar yürütülür, serap haline gelir.

Kurtubi Tefsiri
Dağlar da yürütülüp bir serap olacak.

“Dağlar da yürütülüp, bir serab olacak.” Bir şey kalmayacak. Nasıl ki serabı gören bir kimse su olmadığı halde su zannediyorsa, dağlar da böyle olacak.

“Yürütülme”lerinin köklerinden koparılıp, savrulmaları olduğu da söylenmiştir, yerlerinden izale olunacaklar, diye de açıklanmıştır.

Nebe 19

Gök açılacak, kapılar olacak.

Diyanet Vakfı
Gökyüzü açılır ve orada pek çok kapılar oluşur;

Kurtubi Tefsiri
Gök açılıp, kapı kapı olacak.

“Gök” meleklerin inmesi için

“açılıp kapı kapı olacak.” Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve o günde gökyüzü bulutla yarılacak, melekler ardı arkasına indirileceklerdir.” (el-Furkan, 25/25)

Parça parça olacak; bu bakımdan kapılar gibi parçalar haline dönüşecek, diye de açıklanmıştır. Bu tevile göre buradaki “kapılar” anlamındaki lâfzın nasbedilmesi “kaf” harfinin hazfedilmesi sebebiyledir.

İfade:Kapıları olacaktır” takdirinde olduğu da söylenmiştir. Çünkü hepsi kapılar haline dönüşecektir.

Göğün kapılarının “yolları” olduğu da söylenmiştir, İçinde kapılar oluşuncaya kadar göğün çözüleceği ve dağılacağı da söylenmiştir.

Herbir kulun, semada birisi ameline, birisi de rızkına ait olmak üzere iki kapısı olduğu söylenmiştir. Kıyâmet kopacağı vakit, bu kapılar açılacaktır. İsra hadisinde de şöyle denilmektedir: “Sonra bizler semâya yükseltildik. Cebrâîl, kapının açılmasını istedi. Sen kimsin diye soruldu, o: Cebrâîl dedi. Beraberinde kim var, diye soruldu, Muhammed dedi. Ona peygamberlik verildi mi, diye soruldu, o: Ona peygamberlik verildi dedi. Bunun üzerine bize (kapı) açıldı.” Buhârî, lir, 1411; Müslim, 1, 146; Müsned, III, 14H.

Nebe 18

Sur’a üflenince, bölük bölük geleceksiniz.

Diyanet Vakfı
Sura üflendiği gün, bölük bölük Allaha gelirsiniz;

Kurtubi Tefsiri
Sûr’a üfürülecek olan o günde, siz de hemen kısım kısım geleceksiniz.

“Sûra” ölümden sonra diriliş için

“üfürülecek olan o günde” (amellerinizin) arzedileceği yere

“siz de hemen kısım kısım” her ümmet kendi önderleriyle birlikte ümmetler halinde

“geleceksiniz.” Çeşitli zümreler ve topluluklar halinde… diye de açıklanmıştır.

“Kısım kısım” (diye meali verilen “efvac”) lâfzının tekili ‘dir.

“O günde” anlamındaki lâfzın nasb ile gelmesi de bir önceki âyetteki aynı lâfzın bedeli oluşundan dolayıdır.

Muaz b. Cebel’in rivâyet ettiği hadiste, şöyle denilmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Yüce Allah’ın:

“Sûra üfürülecek olan o günde, siz de hemen kısmı kısım geleceksiniz” âyeti hakkında ne dersin? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey Muaz b. Cebel, sen gerçekten çok büyük bir iş hakkında soru sordun.” Sonra ağlamaya koyuldu ve arkasından şunları söyledi: “Ümmetimden yüce Allah’ın müslüman cemaatlerinden ayrı tutup, suretlerini değiştireceği on sınıf, ayrı grublar halinde haşredileceklir. Bunların bir bölümü maymun suretinde, bir bolümü domuz suretinde, bir bölümü de ayakları yukarıda ve yüzleri üstünde sürüklenecek şekilde başa sağı dönmüş, bir bölümü nereye gidip geleceğini bilemeyen kör, bir bölümü akledemeyecek şekilde sağır ve dilsiz, bir bölümü dillerini çiğneyecek şekilde ve dilleri göğüslerine kadar sarkmış, ağızlarından akan salya irin olarak akacak, orada toplanmış olan herkes kendilerinden tiksinecek, bir bölümü el ve ayakları kesilmiş olacak, bir bölümü cehennemden kütükler üzerinde haça gerilmiş olacak, bir bölümü leşlerden daha kötü bir şekilde kokmuş olacak, bir bölümü ise derilerine yapışmış ve onlara bütün vücutlarını örtecek şekilde katrandan elbiseler giydirilmiş olacaktır. Maymun suretinde haşredilecek olanlar insanlar arasında laf alıp götürenler olacaktır. Domuz suretinde haşredilecekler ise, haram yiyenler ve haksız vergi toplayanlardır. Başları ve ayakları ters yüz edilmiş olanlar, -faiz yiyicileridir. Körler, verdikleri hükümlerde zalimlik edenlerdir. Sağır ve dilsiz olanlar, amellerini beğenen ve onlara bel bağlayanlardır. Dillerini çiğneyenler, sözleri davranışlarına uymayan ilim adamları ile kıssa anlatıcılarıdır. El ve ayakları kesilmiş olanlar, komşularına eziyet verenlerdir. Ateşten kütükler üzerinde haça gerilmiş olacaklar, insanları yöneticilere ihbar edenlerdir. Leşlerden daha kötü kokacak olanlar, şehvet ve lezzetlerinin sefasını sürenler ve mallarındaki Allah’ın hakkını engelleyenlerdir. (Katrandan) elbiseler giyinecek olanlar, kibirliler, övünenler ve büyüklenenler olacaktır. ” Suyuti, ed-Durru’l-Mensur, VII, 393.

Nebe 17

Şüphesiz hüküm günü belirlenmiş bir vakittir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz hüküm günü vakit olarak belirlenmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki hüküm verip, ayırdetme günü belirlenmiş bir vakittir.

“Şüphe yok ki hüküm verip, ayırdetme günü belirlenmiş bir vakittir.”

Yani, Allah’ın vaadetmiş olduğu ceza ve mükâfatın verilmesi için öncekilerle sonrakilere verilmiş bir söz, bir toplanma vakti ve zamanıdır. Ona

“yevmu’l-fasl; Ayırdetme günü” adının veriliş sebebi, yüce Allah’ın o günde yarattıkları arasında ayırdedici hükmünü verecek olmasındandır.

Nebe 16

Ve birbirine dolanmış bahçeler.

Diyanet Vakfı
14, 15, 16. Size tohumlar, bitkiler, (ağaçları) sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Onunla tane, bitki ve birbirine sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye.

“Onunla” o su ile

“tane” buğday, arpa ve benzerleri, davarların yedikleri ot türleri ve yonca gibi bitkileri

“birbirine sarmaş dolaş” dalları, pek çok olduğundan dolayı biri diğerine sarılmış

“bahçeler çıkaralım diye.”

“Sarmaş dolaş” lâfzının tekili yoktur. Çeşidi topluluklar” ile: Anne bir kardeşler” gibi. Bunun tekilinin “lam” harfi kesreli olarak: ile ötreli olarak; olduğu da söylenmiştir. Bunu el-Kisaî sözkonusu etmiştir. Şu beyiti zikretmiştir:

“Dalları sarmaş dolaş bir bahçe ve bolluk içinde bir yaşayış ve hepsi de parlak beyaz (tenli) olan meclis arkadaşları.”

Yine el-Kisaî ve Ebû Ubeyde’den şöyle dedikleri zikredilmiştir: (Tekili) kelimesidir. Tıpkı “şerifin çoğulunun “eşraf gelmesi gibi. Bunun cem’in cemi olduğu da söylenmiştir. Bunu da el-Kisai nakletmiştir. Nitekim: (Ağaçlarının dalları) sarmaş dolaş bir bahçe”; Sarmaş dolaş bir bitki” denilir. Bunun çoğulu “lam” harfi ötreli olarak: …diye gelir. (Vezin itibariyle): Kırmızılar” gibi. Sonra bu: diye çoğul yapılır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer fazla harflerin hazfi takdiri ile bunun: ‘in çoğulu olduğu söylenecek olursa bu da uygun bir açıklama olur. Nitekim Sarmaş dolaş bir ağaç”; Sarmaş dolaş ağaçlar” ve Bacağı kalın, eti sıkı kadın” denilir.

İfadenin takdirinin şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, o yağmur ile birbirine sarmaş dolaş bahçeler çıkartırız. Bunun hazfedilis sebebi, ifadenin ona delalet etmesidir. Diğer taraftan bu sarmaş dolaş ve bir arada oluşun anlamı “şudur: O bahçelerdeki ağaçlar, birbirine yakın olacaktır. Buna göre, herbir ağacın dalı, güçlü oluşu sebebiyle birbirine yakın olacaktır.

Nebe 15

Onunla taneler ve bitkiler çıkaralım diye.

Diyanet Vakfı
14, 15, 16. Size tohumlar, bitkiler, (ağaçları) sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:16

Nebe 14

Sıkışmış bulutlardan bolca su indirdik.

Diyanet Vakfı
14, 15, 16. Size tohumlar, bitkiler, (ağaçları) sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Ve sıkıştırılan (bulut)lardan şarıl şarıl bir su indirdik.

“Ve sıkıştırılan (bulut)lardan şarıl şarıl bir su indirdik.” Mücahid ve Katade dedi ki: Sıkıştırıcılar, sıkanlar”dan kasıt rüzgarlardır. İbn Abbâs da böyle açıklamıştır. Rüzgarlar bulutları sıktığı için bu isim verilmiş gibidir. Yine İbn Abbâs’tan rivâyete göre, maksat bulutlardır. “Süfyan, er-Rabi’, Ebû’l-Aliye ve ed-Dahhak şöyle demişlerdir: Su ile sıkılan ve henüz yağmur yağdırmamış olan bulutlara denilir. Ay hali olması zamanı gelmiş olmakla birlikte henüz ay hali olmamış ve “ef-mu’sır” denilen kadına benzetilmektedir. Şair Ebû’l-Necm şöyle demiştir:

“Yavaş yavaş yürüyor, başındaki örtüsü kaymış olarak

Sanki ay hali olmuş yahut ay hali olma zamanı yaklaşmış gibi.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Kendilerine karşı kendimi koruduğum kişilerle aramdaki kalkanım:

Üç kişi idi ki, ikisinin memeleri yeni tomurcuklanmış, diğeri ise ay hali olmaya yaklaşmış.”

Bir başka şair de şöyle demiştir:

“Hafif yağan yağmurlar ile öğleden sonra yağan yağmurların

Süslediği bir papatya gibi, dişleri arası aralıklı…”

Urdu bu isim verilmektedir. Rüzgar toz kaldırarak esti. eser” denilmektedir. Bu şekilde esen rüzgara da: denilir. Bulutlara da yağmur yağdırdıklarından ötürü denilmektedir.

Yine Katade şöyle demiştir: Bu sema demektir.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklamalar doğru açıklamalardır. Yağmur getiren rüzgarlara bu isim verilir. Rüzgarlar, bulutları aşılar, yağmur olur. Yağmur da -buna göre- rüzgarlardan ötürü yağar. Bütün görüşlerin aynı olma ihtimali de vardır. O takdirde anlam şöyle olur: Biz, sıkıştırıcı rüzgarlara sahib olanlardan

“şarıl şarıl bir su” indirdik. En doğru açıklama bu lâfzın

“bulutlar” anlamına geldiğidir. Aynı şekilde bilindiği üzere yağmur da onlardan gelmektedir. Şayet âyet: Sıkıştırıcılar vasıtasıyla, sebebiyle” şeklinde olsaydı bunun “rüzgarlar” anlamına gelmesi daha uygun olurdu.

es-Sıhah’la. şöyle denilmektedir: “el-Mu’sirât’: yağmur ile sıkıştırılan bulutlar demektir. O kavme yağmur yağdırıldı” anlamındadır. İşte bundan dolayı kimisi:

“Ve onda sıkacaklar” (Yusuf, 12/49) âyetini: Ve onda kendilerine yağmur yağdırılır” diye okumuşlardır. İlk yetişme çağında olup, yeni ayhali olan kız çocuğu” demektir. Sanki gençlik çağına girmiş ya da ona ulaşmışcasına bu durumdaki kıza; denilir. Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“Ve bir genç kız ki, Sefvan’dadır onun evi

Yavaş yavaş yürür, o başörtüsü, düşmüş olarak

Ya gençlik çağına erişmiş yahut ona yaklaşmış gibi.”

Çoğulu: …diye gelir,

Bunun, ay hali olması yaklaşmış kız, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü kız çocuğu için erkek için murahiklik gibidir. Ben bunu Ebû’l-Gavs el-Arabi’den dinledim. Başkası da şöyle demiştir: Yağmur yağdırma zamanı gelmiş bulut” demektir. Mesela: Ekin yeri örtecek kadar gelişti” denilir. Böyle olan ekine: (……..) denilir. Aynı şekilde bulut da yağmur yağdıracak noktaya gelince ona: denilir.

el-Müberred dedi ki: Su tutan ve ardı arkasına ondan suyun sıkıldığı (yağmurun yağdırıldığı) bulut” denilir. Kendisine sığınılan yere: denilmesi de buradan gelmektedir. “Ayn” harfi ötreli olarak: da

“sığınılan yer” demektir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Yusuf Sûresi’nde (12/49. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

Ebû Zebid şöyle demektedir:

“Susuz olarak kendisine yardım edilsin istedi de kimse yardımına gitmedi,

Halbuki o sıkıntıda kalanların bir sığınağı idi.”

Buluğa yaklaşmış olan kız çocuğuna: denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü bu durumdaki kız evden dışarıya çıkarılmaz, bu durumda , ev de onun için: Bir barınak, sığınak olur.’

İbn Abbâs ve İkrime’nin kıraatinde: Sıkıcılarla indirdik” şeklindedir. Ancak mushaflarda yazılı olanı: Sıkıştırılanlardan (bulutlardan)” şeklindedir.

Ubey b. Ka’b, el-Hasen, İbn Cübeyr, Zeyd b. Eslem ve Mukâtil b. Havyan dedi ki:

“Sıkıştırılanlardan” sema vattan anlamındadır.

“Şarıl şarıl bir su” ardı arkasına akan ve dökülen su demektir Bu açıklama İbn Abbâs, Miicahid ve başkalarından nakledilmiştir. Kanını akıttım” denilir Kan aktı, akar, akmak” denilir, Su için de böyle kullanılır. O halde bu fiil hem kızım, hem de müteaddidir. Âyet-i kerimede “(çühdı): Şarıl şarıl akan”; dökülen demektir, ez-Zeccâc dedi ki: Kendisi dökülen anlamındadır. Bu durumda fiil müteaddidir, sanki o kendi kendisini dökmekte gibidir. Ubeyd b. el-Abras dedi ki:

“Üst tarafı döküldü, sonra altından, çalkalandı

Daha sonra da akıp giden suyu taşımaktan acze düştü..”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, mebrur (Allah tarafından kabule değer) hacca dair soru sorulduğunda o şöyle buyurmuştur; O acc ve seccdir,” Tirmizi, III, 189, V, Ü5; İbn Mace, M, 967, 97S; [birimi. Sünen, II, 49; Darakutnî, Sünen, 11. 217. Soru: “Hangi hac daha faziletlidir?” seklinde.

Acc: Telbiye getirirken sesi yükseltmek, secc ise kan akıtmak ve hediyelik kurbanlıkları kesmek demektir.

İbn Zeyd dedi ki:

“Şarıl şarıl” pek çok demektir, anlam birdir.

Nebe 13

Ve parlak bir kandil yarattık.

Diyanet Vakfı
(Orada) alev alev yanan bir kandil yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Ve (orada) parıldayan ve ısı yayan bir kandil yarattık.

“Ve parıldayan ve ısı yayan bir kandil yarattık.” Bu da güneştir. Burada: “yarattı” anlamındadır. Çünkü bu fiil burada tek bir mef’ûle geçiş yapmıştır. Parlaması olan şey” demektir. Parıldadı, parıldar, parıldamak” denilir. Mücevher parıldadığı vakit: denilir. İbn Abbâs dedi ki: Parıldayan, ışık saçan demektir.

Nebe 12

Üstünüzde yedi sağlam gök bina etmedik mi?

Diyanet Vakfı
Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik.

Kurtubi Tefsiri
Üzerinizde sapasağlam yedi (gök) bina ettik.

“Üzerinizde sapasağlam yedi” yani sapasağlam yedi sema

“bina ettik.” Yaratılışları sapasağlam, yapıları son derece güçlü demektir.

Nebe 11

Diyanet Vakfı
Gündüzü de çalışıp kazanma zamanı kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Gündüzü de geçim zamanı kıldık.

“Gündüzü de geçim zamanı kıldık.” âyetinde hazfedilmiş bir lâfız vardır ki Geçim zamanı” demektir. Yani geçiminizi elde etmek için gerekenleri yapacağınız bir zaman kıldık. Yiyecek, içecek gibi kendisi ile hayatta kalınan herbir şey”e denilir. Buna göre, ikinci lâfzın (takdir edilen zaman lâfzının) birincisinin aynısı olması için bu lâfız zaman ismi kabul edilmelidir.. Bununla birlikte muzafın hazfi takdirine binaen “yaşamak” anlamında mastar olması da mümkündür.

Nebe 10

Diyanet Vakfı
Geceyi bir örtü yaptık.

Kurtubi Tefsiri
Geceyi bir elbise yaptık.

“Geceyi bir elbise yaptık.” Yani gecenin karanlığı sizi elbise gibi bürür ve örter. Bu açıklamayı et-Taberi yapmıştır. İbn Cübeyr ve es-Süddi: Sizin için bir rahat ve sükun demektir, diye açıklamışlardır.

Nebe 9

Uykunuzu dinlenme yapmadık mı?

Diyanet Vakfı
Uykunuzu bir dinlenme kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Uykunuzu bir dinlenme yaptık.

“Uykunuzu bir dinlenme yaptık” âyetindeki:

“Yaptık”, kıldık anlamındadır. Bundan dolayı bu fiil iki mef’ûle geçiş yapmıştır. İkincisi

“dinlenme” (anlamındaki) lafızdır. Yani Biz, uykuyu bedenleriniz için rahat(latıcı) kıldık. “Sebt (cumartesi) günü” de bu kökten gelmektedir ki, dinlenme günü demektir. Yani İsrailoğullarına bugünde dinleniniz, hiçbir iş yapmayınız, denilmiştir.

İbnu’l-Enbari, bunu kabul etmeyip şöyle demiştir: Dinlenmeye “şubat” denilmez.

Bunun asıl anlamının uzanmak olduğu söylenmiştir. Nitekim kadın saçlarını çözüp, serbest bıraktığı vakit: Kadın saçlarını çözdü” denilir. O halde bu kelime “uzatmak” gibi bir anlam ifade eder. Yaratılışı uzatılmış (uzun, iri yan) adam” demektir. Kişi dinlenmek istedi mi uzanır. Bundan dolayı dinlenmeye “sebt” denilmiştir.

Bunun asıl anlamının kesmek olduğu da söylenmiştir. Nitekim: Saçlarını kesti, traş. etti” denilir. Sanki kişi uyuduğu vakit insanlarla ve işlerle ilgiyi kestiğinden böyle denilmiş gibidir. Buna göre “şubat: uyku” ölüme benzemektedir. Şu kadar var ki ruh kişiyi bırakıp, gitmez.

Kolay ve rahat bir yürüyüş” de denilir (ve bu kökten gelen lâfız kullanılır.) Şair de şöyle demiştir;

“Ve bölerleri zayıftır … gündüzüne gelince o hızlıca yol alır

Geceleyin ise yumuşak yürür.”

Nebe 8

Sizi eşler olarak yaratmadık mı?

Diyanet Vakfı
Sizi çifter çifter yarattık.

Kurtubi Tefsiri
Sizi çift çift yarattık.

“Sizi çift çift yarattık.” Çeşitli türler, yani erkek ve dişi olarak yarattık. Çeşitli renkler diye açıklandığı gibi, bunun kapsamına güzel ve çirkin, uzun ve kısa uinjnck-n bütün çiftler girer. Böylelikle değişik durumlar ortaya çıksın ve gerekli ibret alınsın, kendisine fazlalık verilmiş kimse şükretsin, daha az verilmiş kimse sabretsin.

Nebe 7

Dağları da kazıklar?

Diyanet Vakfı
6, 7. Biz yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?

Kurtubi Tefsiri
Dağları da kazık?

“Dağları da” yer sükûnet bulsun, çalkalanmasın, üzerindekilerle birlikte başka :araflara meyletmesin diye

“bir kazık?”

Nebe 6

Yeri bir döşek yapmadık mı?

Diyanet Vakfı
6, 7. Biz yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?

Kurtubi Tefsiri
Biz, yeri bir beşik yapmadık mı?

“Biz, yeri bir beşik yapmadık mı?” (diye başlayan kuyruklarıyla) yüce Allah, onlara ölümden sonra dirilişe kudretinin delillerini sıralamaktadır. Yani Bizim bu İşleri var etmeye kadir olmamız, ölümden sonra dirilişe kadir oluş kudretimizden daha büyüktür.

“Beşik”: Yatak ve döşek demektir. Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“O (radıyallahü anhbbiniz) ki yeryüzünü sizin için bir döşek yaptı,” (el-Bakara, 2/22)

Bu lâfız: Beşik’ diye de okunmuştur. Yani çocuk için beşik neyse, yer de insanlar için odur. Beşik çocuğun üzerinde uyutulduğu yerin adıdır.

Nebe 5

Sonra, hayır, bilecekler!

Diyanet Vakfı
Yine hayır! Onlar anlayacaklar!

Kurtubi Tefsiri
Sonra yine hayır! Onlar, İleride bileceklerdir.

“Sonra yine hayır! Onlar ileride bileceklerdir.” Yani gerçekten onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın getirdiği Kur’ân’ın doğruluğunu ve onun sözkonusu elliği ölümden sonra dirilişin gerçek olduğunu bileceklerdir.

ed-Dahhak da şöyle demiştir;

“Hayır! Yakında bileceklerdir” âyeti ile kâfirlerin yalanlamalarının akıbetleri kastedilmektedir.

“Sonra yine hayır, onlar İleride bileceklerdir” âyeti da mü’minler, tasdik etmelerinin akıbetini bileceklerdir, demektir. Bu âyetler bunun tam aksi olarak da açıklanmıştır,

el-Hasen dedi ki: Bu, tehditten sonra gelen bir başka tehdittir.

Bu iki âyette de fiiller genel olarak haber vermek anlamında “ye” ile okunmuştur. Çünkü daha önce geçen

“birbirlerine … soruyorlar” âyeti ile

“kendilerinin hakkında anlaşmazlığa düştükleri …” âyeti bunu gerektirmektedir. Ancak el-Hasen, Ebû’l-Aliye ve Malik b. Dinar her ikisinde de “te” İle (yani: “hayır … bileceksiniz” anlamında) okumuşlardır.

Nebe 4

Hayır, bilecekler!

Diyanet Vakfı
Hayır! Anlayacaklar!

Kurtubi Tefsiri
Hayır, yakında bileceklerdir.

Bunun, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumu olduğu da söylenmiştir. ed-Dahhak’ın rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a pek çok hususa dair soru sormuşlardı, Şanı yüce Allah da onların kendi aralarındaki ayrılıklarını ona haber verdi. Sonra onları tehdit ederek:

“Hayır, yakında bileceklerdir” diye buyurdu. Yani Kur’ân’ın akıbetini yakında bileceklerdir ya da yakında ölümden sonra diriliş gerçek midir, yoksa batıl midir? Bileceklerdir.

“Hayır!” Onların, ölümden sonra dirilişi inkar etmelerini veya Kur,’ân’ı yalanlamalarını reddetmektir. Bundan dolayı üzerinde vakıf yapılır. Bunun: “Gerçekten” anlamında olması ya da; Dikkat edin, haberiniz olsun ki …” anlamında olması ve onunla süze (yeni bir cümle olarak) başlanılmamış olması da mümkündür. Daha kuvvetli olan, onların sorularının ancak ölümden sonra diriliş hakkında olduğudur. Kimi ilim adamımız şöyle demiştir; Buna delil de yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki hüküm verip, ayırdetme günü belirlenmiş bir vakittir” (17. âyet) âyetidir. Bu âyet, onların ölümden sonra diriliş hakkında, birbirlerine soru sorduklarını göstermektedir.

Nebe 3

Ki onlar onda anlaşmazlık içindeler.

Diyanet Vakfı
2, 3. (İnanıp inanmamakta) ayrılığa düştükleri büyük haberi mi?

Kurtubi Tefsiri
Kendilerinin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri o büyük haberi

“Kendilerinin, hakkında anlaşmazlığa düştükleri” bu hususla birbirlerine muhalefet ederek kimisi tasdik ederken, diğerinin yalanladığı

“o büyük haberi” demektir.

Ebû Salih’in kendisinden rivâyetine göre, İbn Abbâs şöyle demiştir: O Kur’ân’dır. Bunun delili de yüce Allah’ın:

“De ki: ‘O büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çevirenlersiniz.'” (Sad, 38/67-68) Kur’ân-ı Kerîm, geleceğe ve geçmişe dair haberler ve kıssalar ihtiva eder. O bakımdan o şanı çok büyük bir haberdir. Said’in rivâyetine göre, Katade şöyle demiştir: Bu büyük haber, ölümden sonraki diriliştir. İnsanlar bu hususta iki kısımdır. Kimisi onu tasdik eder. kimisi yalanlar.

Nebe 2

O büyük haber hakkında,

Diyanet Vakfı
2, 3. (İnanıp inanmamakta) ayrılığa düştükleri büyük haberi mi?

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:3

Nebe 1

Ne hakkında birbirlerine sorup duruyorlar?

Diyanet Vakfı
Birbirlerine neyi soruyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Birbirlerine neyi soruyorlar?

“Birbirlerine neyi soruyorlar?” âyetindeki:

“Neyi” bir soru lâfzıdır. Bandan dolayı: Ne”nin sonundaki “elif” haberin sorudan ayırdedilmesi İçin düşmüş bulunmaktadır. Soru edatı olarak kullanılmaları halinde: Niçin” ile Neden” edatlarında da böyledir. Onlar biribirlerine hangi şey hakkında soru soruyorlar? demektir.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Neyi” lâfzının aslı: olup “nun” ‘imim”tı idgam edilmiştir. Çünkü her ikisinde de “gunne” ortak özelliktir.

“Birbirlerine … soruyorlar” lâfzındaki zamir de Kureyş’e aittir.

Ebû Salih’in, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Kur’ân, nazil olduğu sırada Kureyş oturuyor ve kendi aralarında konuşuyorlardı. Kimisi Kur’ân’ı tasdik ediyor, kimisi yalanlıyordu. Bunun üzerine

“birbirlerine neyi soruyorlar” âyeti nazil oldu.

“Neyi” âyetinin müşrikler, ne hakkında işi sıkı tutuyorlar ve tartışıyorlar?, anlamında olduğu da söylenmiştir.

“O büyük haberi” yani onlar

“o büyük haberi” birbirlerine soruyorlar. Buradaki tilavette okuduğumuz: Birbirlerine soruyorlar” fiiline taalluk etmemektedir. Çünkü o takdirde, başına soru edatının da girmesi gerekiyor idi ve bu durumda âyet: O büyük haberi mi!'” şeklinde (başına istifham edatı olarak hemze getirmek suretiyle) gelmesi gerekirdi Bizim: Senin malın kaçtır? Otuz mu, kırk mı?” dememize benzer. İşte sözünü ettiğimiz bu husus dolayısıyla, bunun tilavette okuduğumuz

“birbirlerine… soruyorlar” (anlamındaki) bu lâfza taalluk etmemesi, bunun yerine hazfedilmiş

“birbirlerine soruyorlar” fiiline taalluk,etmesi gerekmektedir. Bunun güzel kaçması da daha önceden;

“birbirlerine … soruyorlar” âyetinin geçmiş olmasıdır. Bu açıklamayı el-Mehdevi yapmıştır.

Bazı ilim ehlinin belirttiklerine göre; Ne” âyetindeki soru tekrar edilmiştir, ancak bu tekrar hazfedilmiştir. Sanki: Birbirlerine neyi soruyorlar? Büyük haberi mi?” diye buyurulmuş gibidir. Bu durumda ikinci soru, birinci âyet-i kerimeye (anlam itibariyle) bitişik olmaktadır,

“O büyük haberi.” Yani büyük habere dair biribirlerine soru soruyorlar.

Mürselat 50

Peki, bundan sonra hangi söze inanacaklar?

Diyanet Vakfı
Onlar artık bundan (Kurandan) sonra hangi söze inanacaklar.

Kurtubi Tefsiri
Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?

“Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” Yani mucize olan, Allah Rasülünun doğruluğunun kesin delili olan Kur’ân’ı tasdik etmezlerse neyi tasdik edecekler. neyi doğrulayacaklardır!

Sûrede

“yalanlayanların o gün vay haline!” âyetinin tekrarlanması. korkutmanın ve tehdidin tekrarlanması içindir. Bunun tekrar olmadığı da söylenmiştir. Çünkü bu âyetin zikredildiği her seferinde diğerlerinde kastedilen manadan başkası kastedilmiştir. Sanki bir hususu zikredip: “Bunu yalanlayanın vay haline!” demiş, sonra bir başka husus zikrederek: “Bunu yalanlayanın vay haline!” diye buyurmuş, sonra bir başka hususu sözkonusu ederek: “Bunu yalanlayanın vay haline!” diye buyurmuş ve bu böylece sona kadar devam edip gitmiştir.

Mürselat 49

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

“Onlara: ‘Rükû edin’ denildiği zaman rükû etmezler.” Bu müşriklere:

“Rükû edin” yani namaz kılın denilecek olursa, onlar

“rükû etmezler” namaz kılmazlar. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

Mukâtil de şöyle demiştir: Bu âyet Sakifliler hakkında inmiştir. Onlar namaz kılmak istemeyince bu âyet da haklarında nazil oldu. Mukâtil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara “İslâm’a girin” deyip onlara namaz kılmalarını emredince onlar: Bizler eğilmeyiz. Çünkü bu bizim aleyhimize bir tenkit sebebi olur, dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “Rükû ve sucudu bulunmayan bir dinde hayır yoktur.”

Nakledildiğine göre Malik -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- ikindi namazından sonra mescide girdi. Onun görüşüne göre ikindiden sonra rükû (namaz) kılınmaz. O bakımdan namaz kılmadan oturdu. Bir çocuk ona: Ey yaşlı adam kalk ve namaz kıl, dedi. Malik kalkıp namaz kıldı ve kendisinin benimsediği görüşü ileri sürerek onunla tartışmadı. Bu husus ona sorulunca şöyle dedi: Ben “Onlara: Rükû edin, denildiği zaman rükû etmezler” diye kendilerinden sözedilen kimselerden olurum diye korktum.

İbn Abbâs dedi ki: Ahirette secde etmeye çağırılıp da secde edemeyecekleri vakit, onlara bu söz söylenecektir.

Katade dedi ki: Bu husus dünyada olan bir şeydir.

İbnu’l-Arabî dedi ki; Bu âyet-i kerîme, rükû’un vucubuna ve onun namazda bir rükün olduğuna dair bir delildir. Zaten bu hususta icma da gerçekleşmiştir, bazıları bu işin kıyâmet gününde olacağını sanmıştır. Oysa kıyâmet günü bir mükellefiyet yurdu değildir. Bu sebeple orada yerine getirilmediği takdirde, veyl ve cezanın sözkonusu olacağı bir emir verilmesi de sözkonusu olmaz. Onlar (kıyâmette) sadece dünyada insanların halinin açığa çıkarılması için secde etmeye davet edilecekler. Dünyada Allah’a secde eden kimse, secde etmek imkanını bulacaktır. Riyakarlık yaparak ondan başkasına secde eden kimsenin ise sırtı dümdüz, tek bir parça haline getirilecektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlara, hakka boyun eğin, denildiğinde onlar boyun eğmezlerdi. O vakit bu âyet hem namaz hakkında, hem de başka hususlar hakkında umumi olur. Namazın sözkonusu edilmesi ise tevhidden sonra bütün şer’î hükümlerinin esası oluşundan dolayıdır.

Bununla, imanın emredildiği de söylenmiştir. Çünkü namaz imansız sahih olmaz.

Mürselat 48

Onlara “Eğilin!” denildiğinde eğilmezler.

Diyanet Vakfı
Onlar, kendilerine: «Allahın huzurunda eğilin!» denildiği vakit eğilmezler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara: “Rükû edin” denildiği zaman rükû etmezler.

Âyetin tefsiri için bak:49

Mürselat 47

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

“Az bir süre yiyin, faydalanın.” buyrukları

“takva sahibleri”nden önce gecenler hakkındadır. Bu bir tehdit olup “yalanlayanlardan haldir. Yani

“az bir süre yiyin, faydalanın” diye kendilerine söyleneceği halde, veyl onlar hakkında sabittir.

“Çünkü siz günahkarlarsınız.” Kâfir kimselersiniz. Âhirette size zarar verecek türden olan şirk ve masiyet gibi bir takım fiiller kazanmış kimselersiniz, diye de açıklanmıştır.

Mürselat 46

Azıcık yiyin, faydalanın! Şüphesiz siz suçlusunuz.

Diyanet Vakfı
(Ey inkarcılar!) Yeyiniz, (dünyadan) faydalanınız biraz! Gerçek şu ki, sizler suçlusunuz!

Kurtubi Tefsiri
Az bir süre yiyin, faydalanın. Çünkü siz günahkârlarsınız.

Âyetin tefsiri için bak:47

Mürselat 45

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

“Çünkü Biz, ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız.” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı tasdik edişlerinde ve dünyadaki amelleri itibariyle ihsanda bulunan kimseleri, bu şekilde mükâfatlandırırız.

Mürselat 44

İşte iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.

Diyanet Vakfı
İşte, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Biz, ihsan edicileri, böyle mükâfatlandırırız.

Âyetin tefsiri için bak:45

Mürselat 43

Yaptıklarınıza karşılık olarak afiyetle yiyin, için.

Diyanet Vakfı
(Kendilerine:) «İşlediklerinizin karşılığı olarak şimdi afiyetle yeyin için» (denir).

Kurtubi Tefsiri
İşlediğiniz sebebi ile afiyetle yiyin, İçin.

“İşlediğiniz sebebi ile afiyetle yiyin, İçin.” Yani, kıyâmet gününde müşriklere:

“Eğer bir hileniz var ise hemen bana bu hileyi yapın” (39- âyet) yerine bu sözler söylenecektir. Buna göre

“yiyin, için” âyeti

“gölgelerde” diye ifade edilen zarfta (mahalde) bulunan

“takva sahibleri”ndeki zamirden hal konumundadır, Onlar

“gölgelerde” karar kılmış olacaklar ve bu sözler onlara söylenecektir, demek olur.

Mürselat 42

Canlarının çektiği meyveler içindedirler.

Diyanet Vakfı
41, 42. Şüphesiz (o gün) takva sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında, canlarının çektiğinden çeşit çeşit meyveler arasında olacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Arzu ettiklerinden meyveler arasındadırlar.

“Arzu ettiklerinden” temenni edeceklerinden

“meyveler arasındadırlar.”

“Gölgelerde” anlamındaki lâfız genet olarak: diye okunmuştur. Ancak el-A’rec, ez-Zühri ve Talha diye, ‘in çoğulu olarak okumuşlardır ki bu da cennette gölge yapacak şeyler altındadırlar, demek olur.

Mürselat 41

Takva sahipleri gölgelerde ve pınar başlarındadır.

Diyanet Vakfı
41, 42. Şüphesiz (o gün) takva sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında, canlarının çektiğinden çeşit çeşit meyveler arasında olacaklardır.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlarındadır.

“Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlarındadır” âyeti lie yjı:= Allah, yarın takva sahiplerinin ulaşacakları hali haber vermektedir.

“Gölgeler”den kasıt, (kâfirlerin) üç kola ayrılmış

“gölgeleri”nin yerine ağaçların ve sjravUnnın gölgeleridir. Yâsîn Sûresinde de:

“Onlar ve eşleri gölgelerde, tahtlar üstünde yaslanacaklar” (Yasin, 36/56) diye buyurulmakladır.

Mürselat 40

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

“Eğer bir hileniz var ise” helâk edilmekten kurtuluş çareniz varsa

“hemen Bana bu hileyi yapın.” Kendi lehinize bu hileyi (çareyi) uygulayın ve Bana karşı güç sahibi olun. Fakat buna asla imkanı bulamayacaksınız.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Eğer bir hileniz var ise” savaşabilecek gücünüz varsa

“hemen Bana bu hileyi yapın” Benimle savaşın. ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan böyle rivâyet etmiştir. Dedi ki: Sizler dünyada iken Muhammed’e (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşarak Bana karşı da savaş veriyordunuz. Haydi bugün Bana karşı savaşınız.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Sizler dünyada iken isyanlar ediyordunuz. Şimdi ise onları yapamayacak duruma düştünüz, kendinizi savunamayacak hale geldiniz.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in söylediği bir sözdür. O takdirde bu Hud (aleyhisselâm)’ın:

“Artık hepiniz bana tuzak kurun. Bundan sonra bana bir mühlet de vermeyin” (Hud, 11/55) şeklindeki sözlerine benzer.

Mürselat 39

Bir planınız varsa, bana karşı plan yapın.

Diyanet Vakfı
(Azaptan kurtulmanız için) bir hileniz varsa, gösterin bana hilenizi!

Kurtubi Tefsiri
Eğer bir hileniz var ise, hemen Bana bu hileyi yapın.

Âyetin tefsiri için bak:40

Mürselat 38

Bu hüküm günüdür; sizi ve öncekileri topladık.

Diyanet Vakfı
(O zaman şöyle denir:) Bu, ayırım günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik.

Kurtubi Tefsiri
Bu hüküm verip, ayırdetme günüdür. Sizi de, evvelkileri de toplamışızdır.

“Bu hüküm verip, ayırdetme günüdür.” Yani onlara: İşte bugün, insanlar arasında hüküm verilecek ve böylelikle kimin haklı, kimin haksız olduğu açıkga ortaya çıkarılacak bir gündür.

“Sizi de, evvelkileri de toplamışladır” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yalanlayanlar ile ondan önceki peygamberleri yalanlayanları bir araya getirmiş olacaktır. Bunu, İbn Abbâs’tan ed-Dahhak rivâyet etmiştir.

Mürselat 37

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

el-Ferrâ” da yüce Allah’ın:

“Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler” âyeti hakkında şöyle demiştir. Buradaki “fe”, “tein verilmeyecek” üzerine atıf edatıdır. Bunun câiz oluşu âyetlerin sonlarının “nun” ile bitmesidir. Eğer: denilmiş olsaydı o zaman âyetlerin sonuna uygun düşmezdi. Bir başka yerde ise:

“Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler.” (Fatır, 35/36) diye nasb ile buyurmuştur. Hepsi de doğrudur. Yüce Allah’ın:

“Allah’a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da o verdiğini ona pek çok arttıran” (el-Bakara, 2/245) diye burada kaydedilen ayeti son lâfzının sondan ikinci harfinin nasb ile de, ref ile de okunması buna benzemektedir.

Mürselat 36

Onlara izin verilmez ki özür dilesinler.

Diyanet Vakfı
Onlara izin de verilmez ki (sözde) mazeretlerini beyan etsinler.

Kurtubi Tefsiri
Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler.

Âyetin tefsiri için bak:37

Mürselat 35

Bu, konuşamayacakları gündür.

Diyanet Vakfı
Bu, (kafirlerin) konuşamayacağı bir gündür.

Kurtubi Tefsiri
Bu, onların konuşamayacakları bir gündür.

“Bu, onların konuşamayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler.” Yani kıyâmet gününün çeşitli durumları, çeşitli konumları vardır. İşte bu konuşmalarına imkan verilmeyecek, özür dileyip kendilerini kurtarmaları için izin verilmeyecek bir konumdur. İkrime’nin, onun İbn Abbâs’tan rivâyetine göre, şöyle demiştir: İbnu’l-Ezrak ona yüce Allah’ın:

“Bu onların konuşamayacakları bir gündür” âyeti ile:

“.. kıpırdanan dudakların fısıltısından başkasını duyamayacaksın.” (Ta-Ha, 20/108) buyrukları hakkında soru sordu. Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına yönelip, biri diğerine soru sorarlar.” (es-Saffat, 37/27) diye buyurduğunu söyledi. İbn Abbâs ona şu cevabı verdi: Yüce Allah:

“Gerçek şu ki Rabbinin yanında bir gün sayacağınız bin yıl gibidir” (el-Hac, 22/47) diye buyurmaktadır. Bu miktardaki herbir günün farklı bir durumu olacaktır.

Fayda verecek bir delil ileri sürerek konuşmayacaklardır, diye de açıklanmıştır. Çünkü herhangi bir fayda sağlamayan sözler söyleyerek konuşan bir kimse, sanki hiç konuşmamış gibidir.

el-Hasen: Onlar konuşacak olsalar bile, bir delil ileri sürerek konuşmayacaklardır. Şöyle de açıklanmıştır: Bu onların:

“Yıkılın içerisine! Bana da söz söylemeyin.” (el-Mu’minun, 23/108) diye kendilerine cevab verileceği zamanda olacaktır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Ebû Osman dedi ki: Heybeti görmeleri ve günahlarından utanmaları, onları susturmuş olacaktır. Cüneyd dedi ki: Kendisine nimet verenden yüz çeviren, onu inkar eden, üzerindeki bunca nimete karşı nankörlük eden kimsenin ileri sürecek ne gibi bir mazereti olabilir ki!

“Gün” lâfzı genel olarak mübteda ve (verilen) haber olarak merfû’ okunmuştur. Yani melekler; Bu, onların konuşamayacakları bir gündür, diyeceklerdir. Yüce Allah’ın:

“… kalkıp gidin” âyeti, meleklerin söyleyeceği sözlerden olması mümkündür. Daha sonra yüce Allah, dostlarına: İşte bu, kâfirlerin konuşamayacakları bir gündür, diyecektir. “Gün”ün anlamı saat ve zamandır.

Yahya b. Sultan, Ebû Bekr’den, o da Âsım’dan: diye nasb ile okuduğunu rivâyet etmiştir. Aynı zamanda bu İbn Hürmüz ve başkalarından da rivâyet edilmiştir. Bu durumda fiile izafe edilmesi dolayısıyla mebni olması câiz görülmüştür, ancak mahalli itibariyle refdir. Bu da Kûfelilerin mezhebidir. Bununla birlikte “günMen başkasına işaret edilmek üzere nasb konumunda olması da caizdir. Bu da Basralıların mezhebidir. Çünkü onlara göre, atncak bir mebniye izafe edilecek olursa “gün” tafzı bina edilir. Burada ise fiil (mebni değil) murebdir.

Mürselat 34

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

Bu âyette yüce Allah kıvılcımları miktarları itibariyle kasra (verilen anlamlara göre) benzettikten sonra, rengi itibariyle onu

“sarı develere” benzetmiştir. Bu sarı develerden kasıt ise siyah develerdir. Çünkü Araplar siyah develere

“sarı develer” derler, Şair de şöyle demiştir:

“İşte benim atlarım ondandır ve işte develerim de

Onlarsa sarıdır, yavruları da (siyah) kuru üzüm gibidir.”

Develerinin siyah olduğunu anlatmak istemektedir.

Siyah develerin

“sarı” diye nitelendirilmesi onların siyahlıklarının bir miktar sarı ile karışık olmasından dolayıdır. Tıpkı beyaz ceylanlara beyazlıkları üzerinde bir çeşit bulanıklık olduğundan dolayı: Siyah ceylanlar” denilmesi de buna benzemektedir.

“Kıvılcım.”; etrafa uçuşup yere düştüğü vakit onda ateşin bir miktar kalıntısı da vardır ki; bu haliyle siyah develere -onda bir miktar sarılık da bulunduğundan dolayı- çokça benzemektedir. İmrân b. Hittan el-Haricî’nin bir beyiti şöyledir;

“En yüksek sesiyle çağırdı onları ve attı onlara

Sarı develer gibi (kıvılcımları) ve yüzlerinin derilerini yüzücüdür o.”

Ancak Tirmizî bu açıklamayı zayıf bularak şöyle demiştir: Sözlükte herhangi bir şeye az miktarda bir karışım bulunduğu için camamının bu az miktardaki karışıma nisbet edilmesi imkânsız bir şeydir. Bu şekilde açıklama yapanlara hayret edilir. Çünkü yüce Allah: Sarı halatlar” diye buyurmuştur. Bizler dilde bu türden bir şey bilmiyoruz.

Bize göre de açıklaması şöyledir: Nar (ateş) nurdan yaratılmıştır. O halde o ışık saçıcı bir ateştir. Allah, bir yer olan cehennemi yaratınca o yeri ateşle doldurdu ve ona egemenliğini ve gazabını saldı. Egemenliğinden ötürü simsiyah kesildi ve yakıcılığı daha da arttı. Normal ateşten ve hatta her şeyden daha simsiyah kesildi. Kıyâmet gününde cehennem insanların durdukları yere (Mevkıfe) getirileceğinde kıvılcımlarını orada bulunanların üzerine -Allah’ın gazabı dolayısıyla gazablanarak- atacaktır. Bu kıvılcımlar ise siyahtır, çünkü siyah bir ateşin kıvılcımlarıdır. Cehennem kıvılcımlarını düşmanlara atacaktır. Onlar da ateşin siyahlığından ötürü simsiyah kesileceklerdir; fakat bu tevhid ehline ulaşmayacaktır. Çünkü onlar, o Mevkıfte (hesab için durdukları yerde) etraflarını çepeçevre kuşatmış, rahmetten bir sur içerisinde olacaklardır. Bu da şanı yüce ve mübarek Rabbin, gelişinde görülecek olan buluttur; fakat mü’minler bu şekildeki kıvılcım atılışını gözleriyle göreceklerdir. Onlar bu kıvılcımları görecekleri vakit yüce Allah, o kıvılcımlar üzerindeki egemenlik ve gazabını onların görüşlerinde- kaldıracak ve böylelikle onları arı göreceklerdir. Bu yolla muvahhid kimseler Allah’ın egemenlik ve gazabı içerisinde değil de Allah’ın rahmetinde olduklarını bilmiş olacaklardır, İbn Abbâs şöyle diyordu: “Sarı halatlar” adamların kuşakları gibi oluncaya kadar birbiri üstüne katılıp, bir araya getirilecek olan gemi haladandır. Bunu da Buhârî zikretmiştir. Buhârî, IV, 1H«O

İbn Abbâs bu lâfzı “cim” harfini ötreli olarak: diye okurdu. Mücahid ve Humeyd de “cim” harfini ötreli olarak böylece okumuşlardır ki; kalın halatlara verilen addır. Aynı zamanda bunlar “gemi halatları” demektir. Gemi haladarına: da denilir, tekili: …diye gelir.

Yine İbn Abbadan gekn rivâyete göre, bunlar bakır parçalarıdır. Şu kadar var ki kalın halatın bilinen ismi “mim” harfi şeddeli olarak ‘dir. Daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/40, âyetin tefsirinde) geçtiği gibi.

Develer” şeklinde “cim” harfi ötreli olarak kullanım, tekil olarak “cim” harfi kesreli olan; ‘in çoğuludur. Bu da: Deve” lâfzının çoğulu gibidir. Taş” lâfzının çoğulunun; şeklinde, Zeker” lâfzının çoğulunun diye gelmesi gibi.

Yakub, İbn Ebi İshak, Îsa ve el-Cahderî ise “cim” harfini ötreli ve tekil olarak; diye okumuşlardır ki bu da “bir araya getirilmiş pek büyük şey” demektir.

Hafs, Hamza ve el-Kisaî; diye okurken, yedi kıraat İmâmlarının geri kalanları; diye okumuşlardır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu okuyuşun: ‘in çoğulu olması mümkündür. Adam” lâfzının çoğulunun; ile diye gelmesi gibidir.

Onları “develerde benzetmesinin sebebi, hızlıca hareketi olduğu da söylenmiştir. Ardı arkasına geldiğinden dolayı, diye de açıklanmıştır. Saray” lâfzı ‘in tekilidir. Karanlığın karışması” anlamındadır. Ona kasr vakti -yani akşam üzeri- gittim” denilir. O halde bu lâfız müşterek (birden çok mana hakkında ortak olarak kullanılan) bir lafızdır. Şair de şöyle demiştir:

“Sanki onlar akşam vakti bir rahibin kandilleri gibidir

Mevaen denilen yerdeki o rahib fitilini yağ ile beslemiştir.”

Odun, Kömür vb. Şeyleri Saklamak:

Bu âyet-i kerimede -temel gıdalardan olmasa dahi- odun ve kömürün saklanmasının câiz olduğuna delil vardır. Bu da kişinin maslahatının gereklerinden, ihtiyaç duyacağı vakit kendisini ihtiyaçtan kurtaracak hususlardandır. Bunlar da aklın, ihtiyaç duymadan önce kazanılmalarını gerekli gördüğü hususlar arasındadır. Böylelikle daha ucuz bir yolla elde edilebilsin ve bulunabilme imkanının daha yüksek olduğu zamanlarda temini sözkonusu olsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendi kazancından ve malından olmak üzere, temel gıdalarını, genel olarak bulundukları zamanlarda alır ve saklardı. Herşey de buna göre açıklanır. İbn Abbâs da bu hususu şu sözleriyle açıklamıştır: Biz, bir keresteyi alır ve bunu üç zira boyunda yahut daha kısa olarak keser, kış için bunu saklardık ve biz buna “el-kasar” ismini verirdik Bk. Buhârî, IV, 1879, Bu hususla en sahih görüş budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mürselat 33

Sanki sarı develer gibidir.

Diyanet Vakfı
Her bir kıvılcım, sanki birer sarı deve gibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ve her biri sarı erkek develeri andırır.

Âyetin tefsiri için bak:34

Mürselat 32

O, saray gibi kıvılcımlar saçar.

Diyanet Vakfı
O, saray gibi kocaman kıvılcım saçar.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü o, her biri saray kadar kıvılcımlar atar.

Daha sonra yüce Allah, ateşin niteliklerini belirterek:

“Çünkü o herbiri bir saray kadar kıvılcımlar atar.” diye buyurmaktadır.

Kıvılcımların tekili: ‘in tekili ise (Bu da: kıvılcım demektir). Kıvılcım ise, ateşin herbir tarafa uçuşan parçalarıdır. Bunun aslı (kökü): Kurusun diye kumaşı güneşe koymayı anlatan: Kumaşı, elbiseyi güneşte açtım (astım)”den gelmektedir.

“Saray”, yüksekçe yapı demektir.

“Saray kadar” âyeti genel olarak ‘sad’ harfi sakin okunmuştur. Büyüklükleri itibariyle kaleler ve şehirler kadar demektir. Bu da: Saraylar” lâfzının tekilidir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd yapmıştır. Lâfız cins isim olması itibariyle çoğul anlamındadır. Bunu “sad” harfi sakin: ‘in çoğulu olduğu söylenmiştir. Kor ateş” lâfzının çoğulunun şeklinde, Bir hurma tanesi” lâfzının çoğulunun da: şeklinde gelmesi gibidir. Bu lâfız kalın odun demetinden bir tek odun anlamındadır

Buhârî’de yine İbn Abbâs’tan:

“Herbîri saray kadar kıvılcımlar atar.” âyeti hakkında şunları söylediği belirtilmektedir. Bizler üç zira ya da daha az boyda ahşabı (kış için) kaldırırdık. Buna da: O ismini verirdik. Buhârî, IV, 1879, 1HH0

Said b. Cübeyr ile ed-Dahhak şöyle demişlerdir: Bunlar, ağaçların ve büyük hurma ağaçlarının düştüğü ya da kesildikleri vakit geriye kalan kökleri idi. Bunların gövde kısımları oldukları da söylenmiştir.

İbn Abbâs, Mücahid, Humeyd ve es-Sülemî de “sad” harfini üstün olarak: diye okumuşlardır ki bu da hurma ağaçlarının gövdeleri demektir. Çoğulu ile …diye gelir.

Katade, “develerin boyunları” diye açıklamıştır. Said b. Cübeyr “kaf” harfini esreli, “sad” harfini de üstün okumuştur ki; bu da aynı şekilde; “Ağacın gövdesi’nin çoğuludur. Para kesesî”nîn çoğulunun: şeklinde, Tencere” lâfzının çoğulunun: şeklinde, Demir halka” lâfzının çoğulunun: şeklinde gelmesi gibi.

Ebû Hatim dedi ki: Bu farklı bir söyleyiş de olabilir. Tıpkı “ihtiyaç” anlamında: ile demeleri gibi.

dağ demek olduğu da söylenmiştir.

Mürselat 31

Ne serinletici ne de alevden koruyucu.

Diyanet Vakfı
30, 31. Üç kola ayrılmış, (ama) ne gölgelendiren ne de alevden koruyan bir gölgeye gidin.

Kurtubi Tefsiri
O gölgelendirici de değildir, alevlere karşı faydası da olmaz.

Daha sonra bu gölgeyi nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:

“O gölgelendirici de değildir.” Güneşin sıcağına karşı koruyan gölgeye benzemez.

“Alevlere karşı faydası da olmaz.” Cehennem alevinden hiçbir şeyi önlemez,

“Alev”: Alevli olarak yandığı vakit, ateşin üst tarafında görünen kırmızı, sarı ve yeşilimsi renkler alandır.

Sözü edilen

“üç kol”un Dari’, Zakkum ve Gıslîn oldukları da söylenmiştir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Bir diğer açıklamaya göre de önce alev, sonra kıvılcım, sonra da dumandır. Çünkü bunlar üç ayrı haldir. Bu ise iyice yanıp, kızgınlaştığı zamanki ateşin en ileri nitelikleridir.

Bir diğer açıklamaya göre, cehennem ateşinden çıkıp, üç kola ayrılacak olan bir parçadır. Nûr (aydınlık) mü’minlerin başı üzerinde duracak, duman münafıkların başı üzerinde, katıksız alev ise kâfirlerin başı üzerinde duracaktır.

Bunun “es-Suradik (etrafı çeviren sur)” olduğu da söylenmiştir ki, bu da onların etraflarını çepeçevre kuşatacak olan ateşten bir dildir. Daha sonra, bundan üç kol çıkacaktır. Bu hesapları bitirilip, cehennem ateşine gidecekleri vakte kadar onları gölgelendirecektir. Bunun Yahmum (kapkara gölge)den meydana gelecek gölge olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Beyinlerine kadar işleyen bir sıcakta ve son derece kaynamış suda, kapkara bir gölgede(dirler.) O serin de değildir, faydası da yoktur.” (el-Vakıa, 56/42-44) Önceden de (belirtilen âyetlerin tefsirinde) geçtiği gibi.

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur: “Güneş yaratılmışların başına oldukça yaklaşacaktır. O gün üzerlerinde elbise de olmayacaktır, kefenleri de bulunmayacaktır. Bundan dolayı güneş Sıcağıyla onları kavuracak ve onların nefes almalarını zorlaştıracaktır. Bugün alabildiğine uzatılacaktır. Sonra yüce Allah rahmetiyle dilediği kimseleri kendi gölgesinden bir gölgeye alarak kurtaracaktır. İşte o vakit onlar: “Allah bize lütfetti de bizi Semûm azabından korudu” (et-Tur, 52/27) diyecekler. Yalanlayanlara da: “Haydi yalan saymakta olduğunuz şeye” Allah’ın azabına ve cezasına “kalkıp gidin. Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin” denilecektir. Yüce Allah’ın dostları arşının gölgesinde yahutta onun dilediği bir gölgenin altında bulunacaklar. Bu, hesab bitene kadar böyle olacak, sonra da herbir kesimin cennet ve cehennemdeki yerine bırakılması emredilecek.”

Mürselat 30

Üç dallı gölgeye gidin!

Diyanet Vakfı
30, 31. Üç kola ayrılmış, (ama) ne gölgelendiren ne de alevden koruyan bir gölgeye gidin.

Kurtubi Tefsiri
Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin!

“Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye” yani dumana

“gidin.” Kastedilen, yukarı doğru yükselen, sonra da üç kola ayrılan dumandır. Oldukça büyük dumanların hali böyledir, Yükseldi mi kollara ayrılır.

Mürselat 29

Yalanladığınız şeye doğru gidin!

Diyanet Vakfı
(İnkarcılara o gün şöyle denilir:) yalan sayageldiğiniz azaba doğru gidin!

Kurtubi Tefsiri
Haydi, yalan saymakta olduğunuz şeye kalkıp gidin!

“Haydi, yalan saymakta olduğunuz şeye kalkıp gidin.” Yani kâfirlere: “Haydi, yalan saymakta olduğunuz” azaba yani cehennem ateşine “kalkıp gidin” denilecek. İşte siz bunu gözlerinizle görmektesiniz,

Mürselat 28

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

Orada var. yerde

“sapasağlam ve yüksek dağlar kıldık.”

“Sapasağlam”: Yerlerinde sabit demektir.

“Yüksek” uzun demektir. Aynı kökten olmak üzere bir kimse kibirlenerek burnunu havaya kaldıracak olursa: Burnunu yukarı kaldırdı” denilir,

“Size tatlı sular içirdik.” Yani size içecek sular yarattık. Tatlı” çîcn vt; kendisiyle ekinlerin sulandığı tatlı su demektir.

Yani bizler dağlan yarattık ve tadı suyu indirdik. Bu işler dirilişten daha hayret verici şeylerdir. Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Yeryüzünde cennetten Fırat, Dicle ve Ürdün nehri vardır. Müslim’in Sahih’inde ise; “Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat’ın hepsi de cennet nehirlerindendir” Müslim, iv, 21H3; Müsned, II, 261, 289 denilmektedir.

Mürselat 27

Orada yüksek dağlar yerleştirdik ve size tatlı su içirdik.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık, sizlere tatlı sular içirdik.

Kurtubi Tefsiri
Orada sapasağlam ve yüksek dağlar kıldık. Sîze tatlı sular içirdik.

Âyetin tefsiri için bak:28

Mürselat 26

Diriler ve ölüler için?

Diyanet Vakfı
25, 26. Biz, yeryüzünü dirilere ve ölülere toplanma yeri yapmadık mı?

Kurtubi Tefsiri
Dirilere de, ölülere de.

el-Ferrâ’ dedi ki:

“Dirilere de, ölülere de” anlamındaki âyetlerin nasb ile gelmeleri; Toplanma yeri” lâfzının amel etmesi dolayısı iledir, Yani Biz, yeryüzünü dirilerin de, ölülerin de toplanma yeri kılmadık mı?” demektir. Bu lâfızlara tenvin verilecek olursa Muhtemelen izafet ıerkir*ı Nızuiarak âyet nazmında oklumu Sİlı> kullanılırsa… demek iMiyor. Kanıt olarak gösterdiği âyet, bu ihtimali pekiştirmektedir. nasb ile okunurlar. Yüce Allah’ın;

“Yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir… bir yetime” (el-Beled, 90/14-15) âyetinde olduğu gibi.

“Yer” lâfzından hal olarak nasboldukları da söylenmiştir. Yani onun bitkisini böyledir, bir kısmı da böyledir demektir.

el-Ahfeş dedi ki: Toplanma yeri” lâfzı ‘in çoğuludur. “Yer, arz” ile çoğul kastedilebildiğinden, çoğul ile nitelendirilmiştir.

el-Halil dedi ki: Bir şeyin üstünü altına ya da altını üstüne getirecek şekilde evirip çevirmek” demektir. İnsanlar ev-;en.-îc döndüler” denilir. Buna göre: Toplanma yeri” onların yerin inde gidip gelmeleri, tasarruflarda bulunmaları, tekrar ona dönmeleri ve oriıii aon-.uinıeleri demektir.

Mürselat 25

Yeryüzünü toplayıcı kılmadık mı,

Diyanet Vakfı
25, 26. Biz, yeryüzünü dirilere ve ölülere toplanma yeri yapmadık mı?

Kurtubi Tefsiri
Biz, arzı toplanma yeri kılmadık mı?

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Toplanma Yeri Olarak Yaratılan Yer;

“Biz, arzı toplanma yeri kılmadık mı?” Yani dirileri üzerinde, ölüleri altında toplayan bir lupi-zv:^: kılmadık mı?

Bu ölünün üzerinin örtülüp defnedilmesinin vacib oluşuna aynı şekilde saçlarının ve kendisinden uzaklaştırdığı şeylerin de gömülmesine delil teşkil etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)”in: “Tırnaklarınızı kesiniz ve kestiğiniz tırnaklarınızı gömünüz” Tirmizi el-Hakim, Nevâdiru’l-Usûl, 1, 2H5: İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, X, 3.Wdt- senedinde meçhul bir ravi bulunduğu kaydıyla. âyeti da bunu gerektirmektedir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/124. âyet, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bir şeyi bir araya getirip, toplamayı anlatmak üzere: O şeyi topladım bir araya gelirdim, coplarım bir araya getiririm’ denilir. Toplayıp bir araya getirmek” demektir. Siheveyh şu beyiti zikretmektedir:

“Yılanlar kırağıdan dolayı

Yuvalarına çekildiklerinde kerimdirler onlar.”

Ebû Ubeyd, bunun “kaplar” anlamında olduğunu söylemiştir. İçinde sütü ihtiva ettiği ve bir arada tuttuğu için süt bulunan tuluma veya kırbaya: denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Bu gün, sen. yerin üzerinde ayaktasın

Yarın ise o seni sağlam bir torbaya alacaktır.”

eş-Şa’bi, bir cenaze ile birlikte gitmiş, kabristana bakmış, “bu ölülerin toplanma yeridir (konuldukları turbalarıdır)” dedikten sonra bu sefer evlere bakmış: “Bunlar da hayattakilenn toplanma yeridir” demiştir.

2- Kefen Soyuculuğu ve Yerin Toplayıcılığı;

Rabia’dan rivâyet edildiğine göre, o kefen suyucu hakkında: Eli kesilir, demiştir. Kendisine: Niye böyle bir görüş beyan ettin? diye sorulunca, şu cevabı vermiş: Yüce Allah:

“Biz arzı toplanma yeri kılmadık mı? Dirilere de, ölülere de” diye buyurmaktadır. Buna göre, yer bir hirz (korunması gereken şeyi koruyan)dır. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresinde (5/38. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Ashab döneminde (kabristan olan), Baki el-Ğarkad’e “Kefte” ismini veriyorlardı. Çünkü orası ölüleri toplayan bir kabristan idi, O halde yer canlıları evlerinde, ölüleri de kabirlerinde toplayıp bir araya getirendir. Aynı şekilde insanlar yerin üzerinde karar kılmışlardır. Yatıp dinlendikleri yer de, üzerinde bir araya gelmek suretiyle orasıdır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Yer canlılar İçin bir toplanma yeridir. Yani İnsandan çıkan fazlalıklar yerde gömülür. Zira insanların üzerinde bulunmalarıyla bir araya gelip toplanmaları sözkonusu değildir. Çünkü toplanmak, bütün yönlerden bir araya gelmeye işaret eder.

el-Ahfeş, Ebû Ubeyde ve iki görüşünden birisinde Mücahid şöyle demişlerdir: Canlılar da, ölüler de yere racidirler. Yani yer, bitip yeşeren demek olan “canlı” ile bitip yeşermeyen demek olan ölü olmak üzere iki kısma ayrılır.

Mürselat 24

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayanların o gün vay haline!

“Gücümüz yeter Bizim” anlamındaki: âyetini Nafi’ ve el-Kisaî’ Takdir ettik” şeklinde (dal harfi) şeddeli olarak, diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır. Her ikisi de ayns anlamda farklı söyleyişlerdir. Bu açıklamayı el-Kisai, el-Ferrâ” ve el-Kutebi yapmıştır. el-Kutebi dedi ki: Şeddesiz söyleyiş, şeddeli söyleyiş ile aynı anlamdadır, Ben bunu takdir ettim” demek gibidir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın (radıyallahü anhmazan) hilâli hakkında: “Eğer hava bulutlu olursa bu sefer onun için takdir cihetine gidiniz.” Buhârî, II, 672, 674; Müslim, 11, 759, 760; Ebû Davud, II, 297; Nesâî, IV, 134; İbn Mâce, I, 529, Muvatta’, t, 286; Müsned, II, 5, 13, 63, 145, ifadesinde de bu anlamda kullanılmıştır ki, onun konaklama yerlerini ve yol alışını takdir ediniz (hesab ediniz), demektir.

Muhammed b. el-Cehm el-Ferrâ’dan naklen şöyle demektedir: Şeddeli okuyuş Ali (radıyallahü anh)’dan nakledildiği gibi, şeddemiz okuyuş da ondan nakledilmiştir. Şeddeli ve şeddesiz okuyuşun da aynı anlamda olma ihtimali uzak değildir. Çünkü arablar: Onun hakkında ölümü takdir etti'” dedikleri gibi; de derler. Yüce Allah da;

“Aranızda ölümü biz takdir ettik” (el-Vâkıa, 56/60) diye buyurmuş ve “takdir ettik” anlamındaki âyet hem şeddeli, hem şeddesiz okunmuştur.

Rızkını daralttı” derken de; diye şeddeli de kullanılabilir. (el-Ferrâ’ devamla) dedi ki: Şeddesiz okuyanlar, delil getirerek şöyle demişlerdir: Eğer bu şeddeli olsaydı bu sefer ondan sonrasının: Ne güzel güç yetirenleriz Biz!” denilmesi gerekirdi. el-Ferrâ’ dedi ki: Ancak Araplar her iki söyleyişi de bir arada kullanabilirler. Yüce Allah, (aynı fiilin iki farklı söyleyişini bir arada zikrederek) şöyle buyurmaktadır:

“Bu nedenle o kâfirlere mühlet ver, onlara azıcık mühlet ver.” (et-Tarık, 86/17) el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Ve o beni tanımazlıktan geldi, halbuki onun önceden tanımadığı (bende görmediği)

Olaylar ancak, ağarmış saçlar ile saçlarımın dökülmesi idi.”

Burada da şair aynı fiilin aynı anlamdaki iki ayrı söyleyişini (“enkera” ve- “nekira” kullanımlarını) birlikte zikretmiş bulunmaktadır.

İkrime’den Gücümüz yeter Bizim” şeklinde şeddesiz: “Kudret; güç yetirmek”den gelen bir fiil olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. Ebû Ubeyd, Ebû Hatim ve el-Kisaî’nin tercih ettiği okuyuş da budur, Çünkü daha sonra: Ne güzel güç yetirenleriz Biz!” diye buyurulmaktadır. Şeddeli okuyanların okuyuşu ise “takdir etmek”den gelir. Bizler bedbaht olanı da, bahtiyar olanı da takdir ettik, Bizler ne güzel takdir edenleriz, demektir, Bunu da İbn Mes’ûd Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. Manası: Biz, uzun ya da kısa oluşunu takdir ettik, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buna yakın bir açıklama İbn Abbâs’tan gelmiştir; Takdir ettik, Biz, malik olduk demektir. el-Mehdevi dedi ki: Bu açıklama da şeddesiz okuyuşa daha uygun düşmektedir.

Derim ki: Bu doğrudur. Çünkü “gücümüz yeter Bizim” âyetini şeddesiz olarak okuyan İkrime’dir. O söyle demiştir: Bu Biz malik olduk, Biz ne güzel malikleriz, demektir. Böylelikle her iki kelime birbirinden farklı iki anlam ifade etmiş olur. Yani biz, doğum zamanını ve nutfenin lam bir insan oluncaya kadar bir halden, bir hale intikal etmesini yahut bahtiyar ile bedbahtı ya da uzun ve kısayı takdir ettik. Bütün bu açıklamalar şeddeli okunuşa göredir. Önceden de belirttiğimiz gibi her iki okuyuşun da aynı anlamda olduğu da söylenmiştir.

Mürselat 23

Biz takdir ettik; ne güzel takdir edicileriz.

Diyanet Vakfı
Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür!

Kurtubi Tefsiri
Gücümüz yeter Bizim. Ne güzel güç yetirenleriz Biz!

Âyetin tefsiri için bak:24

Mürselat 22

Bilinen bir süreye kadar.

Diyanet Vakfı
21, 22. İşte o suyu, belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik.

Kurtubi Tefsiri
Bilinen bir süreye kadar.

“Bilinen bir süreye kadar.” Mücahid biz ona suret verinceye kadar, dîye açıklamıştır. Doğum vaktine kadar diye de açıklanmıştır.

Mürselat 21

Onu sağlam bir yere yerleştirdik.

Diyanet Vakfı
21, 22. İşte o suyu, belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik.

Kurtubi Tefsiri
Onu sağlam bir yerde tuttuk.

“Onu sağlam bir yerde.” Sağlam korunan bir yer olan rahimde

“tuttuk.”

Mürselat 20

Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?

Diyanet Vakfı
(Ey insanlar!) Biz sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı?

Kurtubi Tefsiri
Biz, sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?

“Biz, sizi hakir bir sudan” zayıf ve değersiz bir su olan nutfeden

“yaratmadık mı?” Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

Bu âyet-i kerîme, ceninin yaratılması yalnızca erkeğin suyundandır, diyen kimseler için asıl bir dayanaktır. Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden (el-Hac, 22/5- âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mürselat 19

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
O günde, yalanlayanların vay haline!

“İşte Biz, günahkârlara böyle yaparız.” Geçmişlere yaptığımızın bir benzerini Kureyş müşriklerine de, ya kılıçla ya da helâk etmek suretiyle uygularız.

“Sonra da … onların arkasına takarız” âyeti, genel olarak mübledâ olmak üzere: okumuşlardır. Ancak el-A’rec:

“Öncekileri helâk etmedik mi?” âyetine atf ile cezm ederek; diye okumuştur. Sen beni ziyaret etmedin mi, sonra ben sana ikram et(me)dim mi?” demeye benzer.

Maksat, yüce Allah’ın peygamberleri değişik zamanlarda göndermiş olmakla birlikte, (yalanlayan) kavimleri ardarda helâk etmiş olduğudur.

Daha sonra;

“İşte Biz günahkârlara böyle yaparız” âyeti ile yeni bir cümle başlatmaktadır. Bununla sonradan helâk edilenleri kastetmiştir.

“Onların arkasına takarız” anlamındaki âyetin (ayn harfinin) sakin olarak okunması, arka arkaya harekelerin gelmesi sebebiyle de olabilir. Ondan tahfif dolayısıyla sakin okuduğu da rivâyet edilmiştir,

İbn Mes’ûd’un kıraatinde: Sonra da yakında onların arkasına takacağız” şeklindedir.

“Böyle” âyetindeki “kef” harfi nasb mahallindedir. Biz, bu helakin bir benzerini herbir müşrike uygularız, demektir. Diğer taraftan bunun, ibret olmak üzere, dünyada helâk edilişlerinin çok dehşetli bir şey olduğunu anlatmak anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bununla âhiretteki hesaplarını haber verdiği de söylenmiştir.

Mürselat 18

Biz suçlulara işte böyle yaparız.

Diyanet Vakfı
İşte biz suçlulara böyle yaparız!

Kurtubi Tefsiri
İşte Biz, günahkârlara böyle yaparız.

Âyetin tefsiri için bak:19

Mürselat 17

Sonrakileri de onları takiben helak ettik.

Diyanet Vakfı
Sonra arkadakileri de onların ardına takacağız.

Kurtubi Tefsiri
Sonrada arkadan gelenleri, onların arkasına takarız.

“Sonra da arkadan gelenleri onların arkasına takarız.” Yani sonrakileri öncekilere katarız.

Mürselat 16

Biz öncekileri helak etmedik mi?

Diyanet Vakfı
Biz, (bunlar gibi inkarcı olan) öncekileri helak etmedik mi?

Kurtubi Tefsiri
Biz öncekileri helâk etmedik mi?

“Biz öncekileri helâk etmedik mi?” âyeti ile Âdem (aleyhisselâm)’dan Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kadar geçmiş ümmetlerin kâfirlerini helâk ettiğini haber vermektedir.

Mürselat 15

O gün yalanlayanlara yazıklar olsun.

Diyanet Vakfı
O gün (Peygamberi ve ahireti) yalan sayanların vay haline!

Kurtubi Tefsiri
O günde yalanlayanların vay haline!

“O günde yalanlayanların vay haline!” Allah’ı, peygamberlerini, kitablarını, ayırdetme gününü yalanlayan kimselere azâb ve rüsvaylık vardır, demektir. O halde âyet bir tehdittir. Bu tehdit bu sûrede herbir âyetten sonra yalanlayan kimseler için tekrarlamıştır. Çünkü bunu yalanlamaları miktarına göre aralarında paylaştırmıştır. Herbir şeyi yalanlayan kimseye başka bir şeyi yalanlaması karşılığında çekeceği azaptan ayrı olarak bir azâb vardır ve yalanladığı o kadar çok şey var ki, bunlar başka şeyleri yalanlamasından suç olarak daha büyüktür. Çünkü o şeyi yalanlamak daha çirkindir, Allah’ın hük-iviüol: v hulusta reddetmek daha büyüktür. Bundan dolayı onun bu yalanlarının miktarına göre bu “veyl”den de ona bir pay verilir. Her yalanlama miktarına uygun bir ceza vardır. İşte yüce Allah’ın: “(Amellerine) uygun, bir karşılık olmak üzere” (en-Nebe’, 78/26) âyeti bunu anlatmaktadır.

en-Numan b. Bekir’den söyle dediği rivâyet edilmiştir: Veyl çetşitli azabların bulunduğu cehennemdeki bir vadidir. İbn Abbâs ve başkaları da böyle demiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Cehennemin alevi söndüğü vakit, onun (Veyl’in) kor ateşinden alınarak üzerine bırakılır ve birbirini yemeye koyulur. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Bana cehennem gösterildi de ben orada “veyl”den daha büyük bir vadi görmedim.”

Cehennemliklerin yaralarından çıkan irinlerin akıp toplandığı yerin orası olduğu da rivâyet edilmiştir. Akan bir şey, ancak yerin aşağı ve yarık yerlerine akar. Dünyada kullar şunu bilir ki, dünyanın en kötü yerleri pisliklerin, kirlerin, leş ve hamam sularının (kanalizasyonların) toplanıp, bataklık haline gelmiş olan yerlerdir. Denildiğine göre işte o vadi kâfir ve müşriklerin irinlerinin toplandığı bataklıktır, böylelikle akıl sahipleri ondan daha tiksinti verici, ondan daha kötü kokan bir şeyin olmadığını, ondan daha acı, ondan daha kapkara bir şeyin olmadığını bilsinler. Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu vadinin ihtiva ettiği azapları nitelendirmekte, bunun cehennemdeki en büyük vadi olduğunu belirtmektedir. İşte yüce Allah “veyl”i (mealde: Vay haline!) bu sûrede tehditleri arasında sözkonusu etmektedir.

Mürselat 14

Hüküm gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Ayırım gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin!

Kurtubi Tefsiri
Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?

“Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?” âyeti ile günün azameti belirtildikten sonra, ikinci bir defa bu azemete dikkat çekilmektedir, Yani ayırdetme gününün ne olduğunu sana bildiren nedir?

Mürselat 13

Hüküm günü için.

Diyanet Vakfı
Ayırım gününe.

Kurtubi Tefsiri
Hüküm verip ayırdetme gününe.

“Hangi güne geciktirildiler” ertelendiler! Bu, o günün büyük ve azametli bir gün olduğunu anlatmak içindir, tazim maksadıyla sorulun bir sorudur. Yani

“hüküm verip, ayırdetme gününe” ertelenmişlerdir. Said’in Katade’den rivâyetine göre, o şöyle demiştir: O günde insanlar arasında amellerine göre ayırdedici hüküm verilir ve cennete, cehenneme (gönderilirler.) Hadiste de şöyle denilmektedir: “Kıyâmet gününde insanlar haşredileceklerinde kırk yıl güneş tepelerinde ve gözleri iri bir şekilde açılmış olarak semaya dikilmiş halde ayırdedici hükmün verilmesini bekleyeceklerdir.” Bu manada farklı lâfızlarla ve kısmen daha tafsilatlı Muhammed b. Nasr el-Mervezii Tazıma Kadri’s-Salâ, 1, 30,1 305.

Mürselat 12

Hangi gün için ertelendi?

Diyanet Vakfı
(Bu alametler) hangi vakte ertelenmiştir?

Kurtubi Tefsiri
Hangi güne geciktirildiler?

Âyetin tefsiri için bak:13

Mürselat 11

Elçilere vakit tayin edildiğinde,

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. Yıldızların ışığı söndürüldüğü, gökkubbe yarıldığı, dağlar ufalanıp savrulduğu ve peygamberlerin (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık kıyamet kopmuştur).

Kurtubi Tefsiri
Peygamberlerin belirli vakti geldiği zaman,

“Peygamberlerin belirli vakti geldiği zaman…” Peygamberler kıyâmet gününde toplanacakları zaman demektir. Vakit kendisine ertelenen bir şeyin gerçekleştiği vade demektir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Kendileri ile ümmetleri arasında ayırdedici, hükmün verilmesi için, belirli bir vakit tayin edilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah peygamberleri toplayacağı gün…” (el-Mâide, 5/109)

Şöyle de açıklanmıştır: Bu husus dünyada olacaktır. Yani peygamberler kendilerini yalanlayan kimseler hakkında -kâfirlere mühlet verilmek suretiyle- azâbın indirilmesi için onlara belirli bir süre tayin edilip, o sürede bir araya getirilecekleri zaman, demektir. Kıyâmet gününde ise bütün şüpheler ortadan kalkmış olacaktır.

Birinci açıklama daha güzeldir. Çünkü süre belirlenmesinin anlamı, kıyâmet gününde meydana gelecek bir şeydir. Bu da yıldızların söndürülmesi, dağların savurulması, semanın varılmasıdır. Dolayısıyla kıyâmet gününde, önce bunun için sürenin belirlenmesi uygun düşmez.

Ebû Ali dedi ki: Din ve ayırdetme günü, onun için vakit olarak cesbit edilmiştir, demektir.

Vakit tesbit edildi; Vaad olundu, süresi belirlendi” anlamında olduğu söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre bu, yüce Allah’ın bildiği ve irade ettiği şekilde, bilinen vakitlerde peygamberler gönderildiği zaman demektir. Buradaki hemze “vav”den bedeldir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” ve ez-Zeccâc yapmıştır. el-Ferrâ” dedi ki: Ötreli olup, ötresi her zaman değişmeyen herbir “vav”ın yerine hemze getirmek caizdir. Mesela: Topluluk herbiri bir başına namaz kıldı” denildiği zaman son kelimenin hemzesi “vav’a dönüştürülerek; denilebilir. Yine: Bunlar, güzel yüzlerdir” derken “vav” yerine hemze ile: da denilebilir. Çünkü “vav”ın ötreli teiaffuzu ağırdır, fakat yüce Allah’ın:

“Aranızdaki fazileti unutmayınız.” (el-Bakara, 2/237) âyetinde “vav”ın ötresi lazım (her zaman sabit) olmadığından ötürü “vav” yerine hemze telaffuzu câiz olmaz.

Ebû Amr, Humeyd, el-Hasen, Nasr ve Âsım’dan gelen bir rivâyet ile Mücahid “vav” ile “kaf’ harfi de şeddesiz olarak asla uygun diye okumuşlardır. Ebû Amr dedi ki: Bunu; diye okuyanlar; Yüzler” lâfzının diye okunacağını kabul edenlerdir.

Ebû Cafer, Şeybe ve el-Arec ise “vav” harfi ile ve “kaf” harfi de şeddemiz olarak: diye okumuşlardır. Bu lâfız “vııkf’den ‘fu’ilet” veznine nakledilmiş bir kelimedir,

“Vakitleri belli bir farz” (en-Nisa, 4/103) âyetinde de bu kökten gelmektedir.

Yine el-Hasen’den iki “vav’lı olarak: diye okuduğu rivâyet edilmiştir ki; bu da yine aynı şekilde “va’d”den “fu’ilet” vezninde Onunla ahidleşildi” demeye benzer. Eğer bu iki kıraate göre de “vav” “elife kalbedilecek (dönüştürülecek) olursa bu da câiz olur. Yahya, Eyyub, Halid b. İlyas ve Sellam ise hemzeli ve şeddesiz ularak; diye okumuşlardır. Çünkü bu kelime mushafta “elif ile yazılmıştır.

Mürselat 10

Dağlar savrulup uçurulduğunda,

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. Yıldızların ışığı söndürüldüğü, gökkubbe yarıldığı, dağlar ufalanıp savrulduğu ve peygamberlerin (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık kıyamet kopmuştur).

Kurtubi Tefsiri
Dağlar savurulduğu zaman,

“Dağlar savurulduğu zaman” hepsi hızlıca alınıp götürüldüğü zaman, demektir. Hepsini hızlıca alıp götürdüm” denilir. İbn Abbâs ve el-Kelbi şöyle derdi: Yeryüzü dümdüz edildiği zaman demektir. Çünkü Araplar, ön ayakları ile yularını geride bırakan ata: derlerdi. Şair Bişr de şöyle demiştir

“Yularını dizleriyle ön ayaklarıyla geride bırakır…”

“Deve otu otladı” denilir el-Müberred; “Yerlerinden söküldü” demektir, diye açıklamıştır. Ayaklarını yerden kaldıran bir kimse hakkında; “Ayakları yerden kalktı” denilir. ‘in rüzgar savursun diye parçalan birbirinden ayırmak anlamında olduğu da söylenmiştir. “Buğdayı savurdu” tabiri de buradan gelmektedir. Çünkü bu işi yapan bir kimse, rüzgar içindeki samanı alıp götürsün diye buğdayı altüst eder, karıştırır.

Mürselat 9

Gökyüzü yarıldığında,

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. Yıldızların ışığı söndürüldüğü, gökkubbe yarıldığı, dağlar ufalanıp savrulduğu ve peygamberlerin (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık kıyamet kopmuştur).

Kurtubi Tefsiri
Gök yarıldfğı zaman,

“Gök varıldığı zaman” açılıp parçalandığı ve ayrıldığı zaman demektir. Yüce Allah’ın;

“Gök açılıp kapı kapı olacak” (en-Nebe, 78/19) âyeti da bu anlamdadır. ed-Dahhak’ın, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o: Katlanıp dürülmek üzere ayrıldığı zaman, diye açıklamıştır.

Mürselat 8

Yıldızlar silinip karartıldığında,

Diyanet Vakfı
8, 9, 10, 11. Yıldızların ışığı söndürüldüğü, gökkubbe yarıldığı, dağlar ufalanıp savrulduğu ve peygamberlerin (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık kıyamet kopmuştur).

Kurtubi Tefsiri
Yıldızlar söndürüldüğü zaman,

“Yıldızlar söndürüldüğü zaman” ışıkları gidip aydınlıkları -kitabın silindiği gibi- silindiği zaman. Bir şeyin izi silinip gittiğinde ve yok olduğunda; denilir. Bu durumda olan şeye: Silinip gitmiş” denilir. Rüzgar geride kalan izleri silip götürür. Bu durumda rüzgar: Silip götüren” iz: İzi kalmayan” yani: Silinip götürülen, izi bırakılmayan” olur.

Mürselat 7

Size vaat edilen kesinlikle gerçekleşecektir.

Diyanet Vakfı
Bilin ki size vadolunan şey gerçekleşecek!

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz tehdit olunduğunuz şey, elbette meydana gelecektir.

“Şüphesiz tehdit olunduğunuz şey, elbette meydana gelecektir” âyeti, daha önce geçen yeminin cevabıdır. Yani vaadolunduğunuz kıyâmet mutlaka gelip sizi bulacaktır ve başınıza gelecektir. Daha sonra, bunun gerçekleşeceği vakti açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

Mürselat 6

Özür ya da uyarı olarak.

Diyanet Vakfı
5, 6. (Allaha yönelenleri) arıtmak, (kötüleri) sakındırmak için öğüt telkin edenlere;

Kurtubi Tefsiri
Gerek bir mazeret, gerekse bir uyarı olmak üzere ki:

“Gerek bir mazeret, gerekse bir uyarı olmak üzere,” Yani melekler, vahyi Allah tarafından bir mazeret kalmasın diye ya da azabından kullarım uyarıp korkutmak üzere, bırakırlar. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır.

Ebû Salih’ten de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bununla resulleri kastetmektedir. Onlar (kulların ileri sürebilecekleri) bir mazeret bırakmazlar ve uyarırlar.

Said’in Katade’den rivâyetine göre Bir mazeret olmak üzere” (diye okumuş ve ) şöyle demiştir: Yüce Allah’ın kullarına mazeret bırakmamak ve mü’minlere uyarı olmak üzere bırakılmıştır. Onlar, bununla faydalanırlar ve gereklerini yerine getirirler.

ed-Dahhak’ın İbn Abbâs’tan rivâyetine göre

“gerek bir mazeret… olmak üzere” âyeti ile kastedilen, yüce Allah’ın gerçek dostlarına bıraktığı mazeretlerdir, bu da tevbedir.

“Gerekse bir uyarı” düşmanlarını uyardığı bir uyarı “olmak üzere” demektir.

Ebû Amr, Hamza, el-Kisai ve Hafs: Gerekse bir uyarı olmak üzere” âyetindeki “zel” harfini sakın okumuşlardır. Bütün yedi kıraat İmâmları da: Gerek bir mazeret”in “zel” harfini sakin okumuşlardır. Ancak el-Cu’fi ile el-A’şa’nın Ebû Bekir’den, onun Âsım’dan rivâyeti bundan müstesnadır ki o, “zel” harfini ötreli okumuştur. Bu şekildeki kıraat, İbn Abbâs, el-Hasen ve başkalarından da rivâyet edilmiştir. İbrahim el-Teymi ve Kainde ise; Bir mazeret ve bir uyan olmak üzere’ şeklinde “atıf vav”ı ile okumuş olup, “vav”dan önce “elif” olmaksızın (yani ve suretinde) okumuşlardır.

Bu iki kelime mef’ûlün leh olmak üzere nasbedilmişlerdir, Mazeret ve uyarı olsun diye… demektir. Mef’ûlün bih olarak nasbedildikleri söylendiği gibi; Zikr'” lâfzından bedel olduğu da söylenmiştir. Yani bir mazeret yahut bir uyarı getirip bırakanlara … demek olur.

Ebû Ali dedi ki:

“Mazeret” ile

“uyarı” lâfızlarının: şeklinde “zel” harfleri ötrelî olarak: Mazur kılan, gören” ve “Uyaran’ın çoğulu olması da mümkündür.

Yüce Allah’ın:

“İşte bu da önceki uyarıp korkutanlardan bir uyarıp korkutandır.” (en-Necm, 53/56) âyetine benzemektedir. Bu durumda “bırakanlar” lâfzından hal olarak nasbedilmiş olur. Yani bunlar, mazeret ve uyarmak hallerinde zikri bırakırlar. Yahutta “zikri” âyetinin mef’ûlü de olabilir. “Getirip bırakanlar bir mazeret ya da bir uyarı olmak üzere” öğüt getirirler demek olur.

Müberred dedi ki: Burada iki lafızda “zel” harfleri ütreli olup çoğuldurlar, bunların tekilleri ise; ile dır.

Mürselat 5

Öğüt bırakanlara,

Diyanet Vakfı
5, 6. (Allaha yönelenleri) arıtmak, (kötüleri) sakındırmak için öğüt telkin edenlere;

Kurtubi Tefsiri
Zikri getirip bırakanlara,

“Zikri getirip bırakanlara” âyetinde, kastın; melekler olduğu hususunda görüş birliği vardır. Yani melekler, aziz ve celil olan Allah’ın kitablarını peygamberlere bırakırlar. Bu açıklamayı el-Mehdevi yapmıştır. Bunun Cebrâîl olduğu ve ondan çoğul isim olarak sözedildiği de söylenmiştir. Çünkü bu kitablan indiren o idi.

Maksadın kendi ümmetlerine Allah’ın üzerlerine indirdiklerini bırakan (tebliğ eden) rasûller olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Kutrub yapmıştır.

İbn Abbâs:

“Getirip bırakanlara” diye “kaf harfini üstün ve şeddeli okumuştur. Bu yönüyle yüce Allah’ın:

“Muhakkak sen Kur’ân’ı… almaktasın” (en-Neml, 27/6) âyetine benzemektedir.

Mürselat 4

Ayırarak ayıranlara,

Diyanet Vakfı
(Hak ile batılı) birbirinden iyice ayıranlara;

Kurtubi Tefsiri
Tam anlamı ile ayırdedenlere,

“Tam anlamı ile ayırdedenlere”; bunlar da hak ile batılı birbirinden ayırdedici hükümleri indiren meleklerdir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid, ed-Dahhak ve Ebû Salih yapmıştır. ed-Dahhak’ın İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o, şöyle demiştir: Maksat meleklerin ayırdığı gıdalar, rızıklar ve ecellerdir.

İbn Ebi Necin, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

“Ayırdedenler” bulutların arasını ayırıp, onları dağıtan rüzgarlardır.

Said’den ve onun Katade’den rivâyetine göre, Katade şöyle demiştir:

“Tam anlamıyla” furkanı

“ayırdedenler” demektir. Allah bu furkanla hak ile batılı, haram ile helali birbirinden ayırdetmiştir. el-Hasen ve İbn Keysan da böyle açıklamışlardır.

Bununla, Allah’ın verdiği emirler ile O’nun yasaklarını birbirinden ayıran, vani bunları açıklayan rasûllerin kastedildiği de söylenmiştir.

Bunun, doğum yaptıktan sonra yeryüzünde başını alıp giden gebe deve anlamındaki; ‘e benzetilerek yağmur yağdıran bulutlar, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu şekildeki dişi develere: ile denilir Diğer bulutlardan ayrı ve farklı olan böyle bir bulutu bu tür bir deveye benzetmiş olmaları da muhtemeldir. Şair Zu’r-Rimme şöyle demiştir:

“Yahut, üst taraflarını çakan şimşeklerin aydınlattığı

Son derece simsiyah karanlıklarda parıldayan apayrı bir buluttur.”

Mürselat 3

Yayarak yayanlara,

Diyanet Vakfı
(Hakikat ve hayırları) yaydıkça yayanlara;

Kurtubi Tefsiri
İyice yayanlara,

“İyice yayanlara” âyetinde kastedilenler, bulutlarla görevli olan meleklerin buluttan yaymasıdır. İbn Mes’ûd ve Mücahid dedi ki: Bunlar, yüce Allah’ın, rahmetinin önünden bulutları yaymak üzere gönderdiği rüzgarlardır. Yani, bu rüzgarlar, bulutları yağmur yağdırsın diye gökte yayar. Bu açıklama Ebû Salih’den de rivâyet edilmiştir. Yine ondan gelen rivâyete göre, maksat yağmurlardır. Çünkü yağmurlar bitkilerin yayılmasını sağlar. Burada “yaymak (neşr)” hayat vermek anlamındadır. Nitekim; Allah, ölüye hayat verdi” denilir. es-Süddi’nin, ondan rivâyetine göre de kastedilenler yüce Allah’ın kilablarını yayan meleklerdir.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bununla Âdemoğulları amellerinin ve kitablarının yayılmasını kastetmektedir. ed-Dahhak dedi ki: Bunlar, Allah’ın huzurunda açılacak olan kulların amellerinin yazılı olduğu, sahifelerdir.

er-Rabî dedi ki; Bundan maksat, ruhların yayılacağı (diriltileceği) kıyâmet için ölümden sonraki diriliştir. Yüce Allah’ın:

“iyice yayanlara” âyetinin başına “vav” harfinin getirilmesi yeni bir kasemin istinafı (başlangıcı) oluşundan dolayıdır.

Mürselat 2

Şiddetle esip savuranlara,

Diyanet Vakfı
Şiddetle eserek (zararlıları) savurup atanlara;

Kurtubi Tefsiri
Şiddetlice esenlere,

“Şiddetlice esenlere” âyetinde kastedilenlerin rüzgarlar olduğu hususunda, görüş ayrılığı yoktur. Bu açıklamayı el-Mehdevî yapmıştır. İbn Mes’ûd’dan gelen rivâyete göre, bunlar, ekinin arta kalan yapraklarını ve çörçöpünü beraberinde taşıyan, şiddetli esen rüzgarlardır. Yüce Allah’ın;

“Üstünüze şiddetli bir fırtına yollamasından…” (el-İsra, 17/69) âyetinde olduğu gibi.

“Şiddetlice esenler”in rüzgarları şiddetlice estiren, rüzgarlarla görevli melekler, olduğu da söylenmiştir. Meleklerin kâfirin ruhunu şiddetlice sürüklemesi, diye de açıklanmıştır. Nitekim: O şeyi mahvetti, helâk etti” demektir, Sırtındaki binicisi ile rüzgar gibi koşup giden dişi deve” demektir. Bu deve hızlıca gidişiyle âdeta rüzgara benzer. Savaş, o insanları alıp götürdü” demektir.

Zelzeleler, yerin dibine birtakım toprak parçalarının geçmesi gibi insanları helâk edici ilâhî belgeler olma ihtimali vardır, diye de açıklanmıştır.

Mürselat 1

Andolsun, peş peşe gönderilenlere,

Diyanet Vakfı
Yemin olsun, (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere;

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ardarda gönderilenlere,

“Yemin olsun ardarda gönderilenlere” âyetindeki

“gönderilenler”, müfessirlerin Cumhûruna göre, rüzgarlardır. Mesrûk’un, Abdullah (b. Mesud)’dan rivâyetine göre, o şöyle demiştir; Bunlar yüce Allah’ın emir ve nehyi ile ha!te vahiylerinden olan maruf (güzel ve iyi) hususlarla gönderilmiş meleklerdir. Ebû Hüreyre, Mukâtil , Ebû Salih ve el-Kelbî’nin görüşü de budur.

Bunlar “lâ ilahe illallah” ile gönderilmiş peygamberlerdir, diye de açıklanmıştır. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir.

Ebû Salih dedi ki: Bunlar kendileri vasıtası ile tanınacakları mucizelerle gönderilmiş rasûllerdir.

İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd’dan: Bunlar rüzgarlardır, dedikleri nakledilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz rüzgarları… gönderdik.” (el-Hicr, 15/22);

“Rüzgarları gönderen O’dur.” (el-Ârâf, 7/57)

“Ardarda”; atın yelesi gibi biri diğerinin arkasından gelen demektir. Araplar, insanların bir kimseye çokça yönelmeleri halini anlatmak üzere: İnsanlar filan kimseye ardarda yöneldiler” derler. Bu lâfzın nasbedilmesi

“gönderilenler”den hal olması itibariyledir. Ardı arkasına gönderilen rüzgarlara yemin olsun demektir. Ardarda gelmek (gelin)” anlamında mastar olması da mümkün olduğu gibi; harf-i cer takdiri ile nasbedilmesi de mümkündür. Sanki; Yemin olsun ardarda gönderilenlere” denilmiş gibidir.

Maksat; melekler yahut hem melekler, hem rasûllerdir.

“Gönderilenler” ile bulutların kastedilmesi ihtimali de vardır. Çünkü bulutlarda hem bir nimet, hem de bir azâb vardır. Bu gibi bulutlar da içlerinde nelerin gönderildiğini ve kimlere gönderildiklerini bilerek gönderilirler.

Sözü edilenlerin, yasaklar ve öğütler olduğu da söylenmiştir. Bu tevile göre

“ardarda” lâfzı tıpkı atın yelesi gibi ardı arkasına gelen demek olur. Bu açıklamayı İbn Mes’ûd yapmıştır.

“Akanlar” anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmış olup, kalblerde akanlar… demek olur.

Akıllarda bilinenler, diye de açıklanmıştır.

İnsan 31

Dilediğini rahmetine sokar; zalimler içinse acı bir azap hazırlamıştır.

Diyanet Vakfı
O, dilediğini rahmetine dahil eder. Zalimlere gelince, onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır.

Kurtubi Tefsiri
Dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere gelince, onlar için çok acıklı bir azap hazırlamıştır.

“Dilediğini rahmetine sokar.” Yani, ona rahmet buyurarak cennetine koyar.

“Zâlimlere gelince…” Yani zâlimleri azaplandırır. Bu durumda: Zâlimlere gelince” âyetini “azaplandırır” anlamındaki fiilin takdiri ile nasbetmiş oluyoruz,

ez-Zeccâc dedi ki:

“Zâlimler” lâfzının nasbedihnesi, ondan Öncesinin de mansub olmasından dolayıdır. O dilediği kimseleri rahmetine sokar, zâlimleri, yani müşrikleri azaplandırır, demektir. Bu durumda

“onlar için… hazırlamıştır” âyeti da takdir edilen bu fiilin bir açıklaması olmaktadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

“Artık ben silah taşıyamaz oldum

Kaçacak olursa devenin başını (dizginlerini) tutamıyorum.

Kurttan dahi korkuyorum yanından geçecek olursam

Yalnız başıma; rüzgarlardan da, yağmurdan da korkuyorum.”

Burada Kurttan korkuyorum, evet ondan korkuyorum'” demektir,

ez-Zeccâc şöyle demiştir: Her ne kadar merfu olmanı câiz ise de bunun mansub okunması tercih edilmiştir. Nitekim: Zeyd’e verdim, Amr’a gelince ona iyilik vaadinde bulundum” denilerek (Amr kelimesinde) nasbedilmek tercih edilir. Bu da: Amr’a iyilik yaptım” ya da; Amr’a iyilik yapıyorum” demek olur. Yüce Allah’ın:

“Ha, mim, ayn, sin, kaf” Sûresi’ndeki:

“Dilediği kimseyi rahmetine girdirir, O zâlimlerin ise …” (eş-Şura, 42/8) âyetinde bu lafızın merfu gelmesi, bundan sonra üzerinde ameli gerçekleşecek ve böylelikle mana itibariyle nasbolmasını sağlayacak bir fiilin gelmemiş olmasındandır. Dolayısıyla kendisinden önceki mansuba atfedilmesi câiz olmaz. Bundan dolayı mübtedâ olarak merfu gelmiştir, buradaki yüce Allah’ın:

“Onlar için çok acıklı bir azâb hazırlamıştır” âyeti; Ve azâb eder’e delâlet ettiğinden dolayı nasbedilmesi câiz olmuştur. Bununla birlikte Ehan Osman mübtedâ olarak: Ve zâlimlere” diye merfu okumuştur. Haberi: Onlara … hazırlamıştır” âyeti olur.

“Çok acıklı bir azâb” can yakan ve acıtan bir azâb demektir. Bu husus daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/10. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmakladır.

İnsan 30

Ama siz dilemedikçe Allah dilemedikçe dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah bilendir, hüküm sahibidir.

Diyanet Vakfı
Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Ama Allah, dilemedikçe de siz dileyemezsiniz. Çünkü Allah, en iyi bilendir. Tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.

“Ama Allah, dilemedikçe” itaat etmenizi, dosdoğru yol üzere yürümenizi, Allah’a giden yolu tutmanızı İstemedikçe

“siz dileyemezsiniz” âyeti ile emrin tümüyle Allah’a ait olduğunu, onlara ait olmadığını haber vermektedir. Kendisinin önceden bu husustaki meşieti (istemesi) olmadığı sürece, hiçbir kimsenin meşietinin gerçekleşemeyeceğini, öne geçemeyeceğini ifade etmektedir.

İbn Kesîr ve Ebû Amr

“siz dileyemezsiniz” anlamındaki âyeti, onların durumunu haber vermek anlamında “ye” ile! “(……..): Onlar dileyemezler” diye okumuşlardır. Geri kalanları ise, Allah tarafından hitab kipi ile “te” ile “dileyemezsiniz” diye okumuşlardır.

Birinci âyetin ikinci âyet ile nesholduğu da söylenmiştir. Ancak daha uygun görülen neshin olmadığıdır. Aksine bu, böyle bir şeyin ancak yüce Allah’ın meşieti ile olduğuna dair bir açıklamadır.

el-Ferrâ” şöyle demiştir:

“Ama Allah dilemedikçe de sîz dileyemezsiniz” âyeti onun

“artık kim dilerse Rabbine doğru bir yol alır” âyetine bir cevabtır. Daha sonra yüce Allah, emrin kendilerine ait olmadığını belirterek şöyle buyurmaktadır:

“Ama” o yolu izlemenizi

“Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz.”

“Çünkü Allah” amellerinizi

“en iyi bilendir.” Size verdiği emirleri ve yasakları hususunda

“tam bir hüküm ve hikmet sahibidir,” Bu husus daha önce bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.

İnsan 29

Şüphesiz bu bir öğüttür; dileyen Rabbine bir yol tutar.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık kim dilerse, Rabbine doğru bir yol alır.

“Şüphesiz ki bu” sûre

“bir öğüttür” bir hatırlatmadır.

“Artık kim dilerse Rabbine doğru bir yol alır.” O’nun itaatine ulaştıran ve rızasını gözeten bir yol izler.

“Bir yol”un bir vesile (Allah’a yakınlaştırıcı bir ibadet) demek olduğu söylendiği gibi, cennete götüren bir istikamet ve bir yol diye de açıklanmıştır, Hepsinin anlamı birdir.

İnsan 28

Biz onları yarattık, bağlarını sıkılaştırdık; dilersek benzerlerini değiştiririz.

Diyanet Vakfı
Onları biz yarattık; onların yaratılışını sapasağlam yaptık. Dilediğimizde (kendilerini yok eder) yerlerine benzerlerini getiririz.

Kurtubi Tefsiri
Onları Biz yarattık ve yaratılışlarını Biz pekiştirdik. Dilediğimiz vakit de onlar gibilerini değiştiririz.

“Onları” çamurdan

“bîz yarattık ve yaratılışlarını Biz pekiştirdik.” İbn Abbâs, Mücahid, Katade, Mukâtil ve başkaları: âyetini

“yaratılışlarını” diye açıklamışlardır. da yaratılış demektir.

Ebû Ubeyd dedi ki: Yaratılışı güçlü at” denilir. Yüce Allah, bir kimsenin hilkatini güçlü kılmışsa; Yüce Allah, onun yaratılışını güçlü kılmıştır” denilir. Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Yüzü zayıftır, fakat yaratılışı pek sağlamdır

Omuzları yüksektir, sırtının kürek kemiklerinin birleştiği yer de çok sağlamdır,”

Bu beyitin birinci mısraı farklı ve müfessir tarafından Ebû Duada nisbet edilerek Kaaf 50/1-5 âyetlerinin tefsirinin son kısmında da geçmişti. Oraya da bakınız.

el-Ahtal da şöyle demiştir:

“Hilkati pek sağlam ve kendisine binilmeyip yanında yürünen

Dizgine gelmesi pek kolay ve senin (güzel yürüyüşünden) kibirleniyor sandığın….”

Ebû Hüreyre, el-Hasen ve er-Rabi’ dedi ki: Bizler, onların eklem yerlerini ve birbirlerine bağlı olan kaslarını damarlarla, sinirlerle güçlendirdik, demektir.

Mücahid Yaratılış”ın tefsiri hakkında şunları söylemektedir: Bundan kasıt küçük ya da büyük necasetin çıktığı yerdir. Yani büyük ya da küçük necaset çıktıktan sonra burası yine büzülür. İbn Zeyd: Güç, kuvvet demektir, demiştir. İbn Ahmer de bir atı nitelendirirken söyle demektedir:

“Yaratılışı güçlü ve sağlam bileklerle yürüyor

Toynaklarının uçları da çok serttir, sert araziden sakınmıyor.”

Bu lâfız; ‘den türemiş olup, yüklerin kendisi ile bağlandığı ince deri parçalarına denilir. Mesela: Yükü bağladım” denilir. Aynı şekilde: Onun yükünü bağlaması ne kadar güzeldir!” denîlir, Arapların, o tamamıyla senindir, demek istedikleri vakit kullandıkları; tabirinde de bu kökten gelen lâfız kullanılmıştır. Sanki onlar bu ifadeyi onun bağlanması, çözülmeksizin ve ondan hiçbir şey eksilmeksizin hepsini kastetmiş olduklarından böyle kullanmış, gibidirler, “Esir” de buradan gelmektedir, çünkü esirin kolları; ince kesilmiş deri parçaları ile bağlanırdı.”

Burada ifade, masiyet ile karşılık vermeleri üzerine onlara yapılan nimet ve ihsanlar hatırlatılarak üzerlerindeki lütutlar dile getirilmek istenmiştir. Yani Ben senin yaratılışını mükemmel ve eksiksiz yaptım. Kuvvet ve güçle sapasağlamlaştırdım. Sonra sen kalkmış Beni inkar ediyorsun.

“Dilediğimiz vakit de onlar gibilerini değiştiririz” âyeti hakkında İbn Abbâs, şöyle demiştir: Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Eğer Bizler istesek elbette onları helâk ederiz ve onlardan daha çok Allah’a itaat eden kimseleri getiririz. Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Onların güzelliklerini değiştirir, en çirkin ve korkunç suretler veririz. ed-Dahhak da ondan böylece rivâyet etmiştir. Birincisini ise ondan Ebû Salih rivâyet etmiştir.

İnsan 27

Şüphesiz bunlar çarçabuk olanı severler ve önlerinde ağır bir günü terk ederler.

Diyanet Vakfı
Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten bunlar, o çarçabuk geçeni severler, ama çok ağır bir günü de arkalarına atarlar.

“Gerçekten bunlar, o çarçabuk geçeni severler” âyeti bir azar ve sitemdir. Kastedilenler Mekkelilerdir.

“Çarçabuk geçen” dünyadır.

“Ama çok ağır bir günü” yüce Allah’ın:

“Göklerde ve yerde ağır basmıştır.” (el-Araf, 7/187) âyetinde (“ağır basmıştır” lâfzı ile) işaret edildiği gibi zorlu ve çetin bir günü

“de arkalarına atarlar.” Ünlerinde gelecek olan bu günü terkederler. Yani kıyâmet gününe îman etmezler.

Buradaki

“arkalarına” âyetinin, gerilerine, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani onlar âhireti arkalarına atarlar. Onun için amel etmezler.

Denildiğine göre; bu âyet yahudilerin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın niteliklerini ve peygamberliğinin gerçekliğini gizlemeleri hakkında inmiştir. Onların çabucak geçen (dünya)ı sevmeleri ise, bu gizledikleri karşılığında aldıkları rüşvetlerdir.

Bir diğer görüşe göre, münafıklar kastedilmiştir. Çünkü onlar küfrü gizleyerek dünyalığı elde etmek istemişlerdir. Bununla birlikte âyet-i kerimenin manası umumidir.

“Ağır gün” kıyâmet günüdür. Ona

“ağır” niteliğinin verilmesi zorlu, sıkıntılı ve dehşetli halleri dolayısıyladır. Allah’ın kulları, arasında hüküm vermesi dolayısıyla bu şekilde nitelendirildiği de söylenmiştir.

İnsan 26

Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve uzun bir gece boyunca O’nu tesbih et.

Diyanet Vakfı
Gecenin bir kısmında Ona secde et; gecenin uzun bir bölümünde de Onu tesbih et.

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:27

İnsan 25

Sabah akşam Rabbinin adını an.

Diyanet Vakfı
Sabah akşam Rabbinin ismini yadet.

Kurtubi Tefsiri
Sabah ve akşam da Rabbinin ismini zikret!

“Sabah ve akşam da Rabbinin ismini zikret!” Günün başında ve sonunda Rabbin için namaz kıl! Başında sabah namazını, sonunda ise öğle ve akşam namazını kıl, demektir.

“Gecenin bir kısmında da O’na secde et!” âyeti ile geceleyin nafile namazını kastetmektedir. Bu açıklamayı İbn Habib yapmıştır. İbn Abbâs ve Süfyan dediler ki; Kur’ân-ı Kerîm’de geçen her

“teşbih” namaz demektir.

İster namazda, ister namazın dışında mutlak olarak Allah’ı zikretmenin emredildiği de söylenmiştir. İbn Zeyd ve başkaları şöyle demiştir: Yüce Allah’ın:

“Gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbih et!” âyeti beş vakit namaz ile nesholmuştur. Bunun mendub olduğu da söylenmiştir, bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a has bir emir olduğu da söylenmiştir. Buna benzer hususlara dair açıklamalar daha önceden el-Müzemmil Sûresi’nde (73/1-4. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. İbn Habib’in açıklaması da güzel bir açıklamadır.

Akşam”ın çoğulu ile …diye gelir. Bu da (gemi demek olan “sefine”nin çoğulunun); İle şekillerinde gelmesine benzer. Şair de şöyle demiştir:

“Ve akşam vakti geldiğinde, ondan daha güzeli de olmaz.”

Bir başka şair de, çoğulun çoğulu olan: ‘i kullanarak şöyle der:

“Ömrüm hakkı için sen, ahalisine ikramda bulunduğum evsin

Ve akşam vakitlerinde gölgelerinde oturduğum.”

Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresinin sonların’da (7/205. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Zarf olan

“gece” lâfzının başına: ‘nin gelmesi kısmilik bildirmek içindir. (Mealde, “bir kısmında” anlamı verilerek karşılanmıştır.) Nitekim yüce Allah’ın:

“Ta ki günahlarınızdan bir kısmını mağfiret buyursun.” (Nûh, 71/4) âyetinde de mef’ûlün bağına gelmiş bulunmaktadır.

İnsan 24

Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret, onlardan günahkâra ve nanköre itaat etme.

Diyanet Vakfı
Artık Rabbinin hükmüne (boyun eğip) sabret; onlardan hiçbir günahkara, yahut hiçbir nanköre boyun eğme.

Kurtubi Tefsiri
O halde; Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!

“O halde Rabbinin hükmüne” kazasına, takdirine

“sabret” ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Müşriklerin eziyetine sabret. Ben bu şekilde hüküm vermişimdir. Daha sonra bu âyet, kıtal (savaşı emreden) âyeti ile nesholdu.

Şöyle de açıklanmıştır: Rabbinin, sana yerine getirmeni emretmiş olduğu itaatlere dair hükmünü, sabırla yerine getir, yahutta Allah’ın hükmünü gözetle! Çünkü O, sana, seni onlara karşı muzaffer kılacağına dair söz vermiştir. Bununla birlikte acele etme! Çünkü o kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir.

“Ve onlardan günahkâr” günah işleyen “veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!” Yani kâfirlere itaat etme!

Ma’mer, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ebû Cehil: Şayet Muhammed’i namaz kılarken görecek olursam, onun boynuna basacağım dedi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Ve onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!” âyetini indirdi.

Bu âyetlerin Utbe b. Rabia ile el-Velid b. el-Muğire hakkında indikleri de söylenmiştir. Bunlar, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek ona peygamberlikten söz etmeyi terketmesi karşılığında mal vermeyi ve onu evlendirmeyi teklif ettiler. İşte:

“Ve onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye İtaat etme” âyeti bu ikisi hakkında inmiştir,

Mukâtil dedi ki: Evlendirme teklifini ona yapan Utbe b. Rabia idi. Ona şöyle demişti: Benim kızlarım Kureyş, hanımlarının en güzellerindendir. Ben sana kızımı mehirsiz evlendireceğim. Sen de bu işten vazgeç,

el-Velid de şöyle demişti: Şayet bu yaptıklarını mal elde etmek için yapıyor isen, ben, sana razı olacağın kadar mal vereceğim, buna karşılık bu işlen geri dön. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Ayrıca yüce Allah’ın:

“Onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme” âyetindeki: “(……..): Veya”nın “vav-. ve”den daha vurgulu bir ifade olduğu da söylenmiştir. Çünkü “Sen Zeyd’e ve Amr’a itaat etme!” diyecek olursan, o kimse de onlardan birisine itaat ederse isyan etmiş olmaz. Çünkü ona verilen emir iki kişiye itaat etmemesi şeklindedir fakat:

“Onlardan günahkar veya nankör hiçbir kimseye itaat etme” diye buyurduğundan buradaki “veya” onlardan herbirisine ayrı ayrı karşı gelinip, itaat edilmemesi gerektiğini göstermektedir. Nitekim: Sen, el-Hasen’e veya İbn Sîrin’e muhalefet etme! yahut: el-Hasen’e veya İbn Sîrin’e uy, diyecek olursak; Bu ikisi de uyulmaya değer kimselerdir. Onlardan herbirisi arkasından gidilmeye layık kimselerdir, demiş oluruz. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

el-Ferrâ” da şöyle demiştir; Buradaki “veya” anlamındaki edat; olumsuzluk edatı konumundadır. Sanki: Ve nankör olan bir kimseye de…” demiş gibidir. Şair de şöyle demiştir:

“Ne yavrusunu yitirmiş ananın kederi benzer, benim kederime

Ne de yavrusunu kaybetmiş bir dişi devenin kederi

Yahut hacıların Arafe’den ayrıldıkları gün

Devesini kaybetmiş yaşlı bir adamın kederi.”

Burada şair; “Ve … yaşlı bir kimsenin kederi” demek istemiştir.

Buradaki

“günahkâr”dan kastın münafık,

“nankör”den kastın ise açıkça kâfir olduğunu ortaya koyan kâfir olduğu da söylenmiştir. Yani sen onların arasından günahkar bir kimseye de, nankör bir kimseye de itaat etme! Bu da el-Ferrâ’nın açıklamasına yakın bir açıklamadır.

İnsan 23

Şüphesiz biz Kur’an’ı sana kademeli olarak indirdik.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Kuranı sana biz, evet biz indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Hiç şüphesiz ki; Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz İndirdik,

“Hiç şüphesiz ki, Kur’ân’ı sana kısım kısım Biz İndirdik.” Müşriklerin ileri sürdükleri gibi bu Kurân’ı sen uydurmadın. Sen onu kendiliğinden uydurup, düzmedin.

Bu âyet-i kerimenin bundan önceki âyetlerle ilişkisi şudur: Şanı yüce Allah, çeşitli vaad ve tehditleri sözkonusu ettikten sonra, bu Kitabın insanların muhtaç olduğu şeyleri ihtiva ettiğini açıklamaktadır. Bu kilab. o halde bir büyü değildir, bir kehanet Ürünü değildir, bir sür de değildir. Bu Kitab hakkın ta kendisidir.

İbn Abbâs dedi ki: Kur’ân değişik bölümler halinde âyet be ayet indirildi, bir defada indirilmedi. Bundan dolayı yüce Allah, burada:

“Kısım kısım, indirdik” diye buyurmuştur. Bu hususa dair etraflı açıklamalar, daha Önceden (el-Furkan, 25/32-33- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

İnsan 22

“İşte bu, sizin ödülünüzdür; çabanız karşılık bulmuştur.”

Diyanet Vakfı
(Onlara şöyle denir:) Bu, sizin için bir mükafattır. Sizin gayretiniz karşılığını bulmuştur.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür.

“İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır.” Yani onlara; bu sizin için bir mükâfat yani sevaptır, denilecek.

“Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür.” Allah, size amelinizin karşılığını fazlasıyla vermiş bulunmaktadır. Allah’ın kuluna “şükiir’ü yaptığı itaatini kabul etmesi, onu övmesi ve ona bu itaatinin mükâfatını vermesidir.

Said’in rivâyetine göre, Katade şöyle demiştir: Günahlarını onlara bağışlamış, yaptıkları iyiliklerinin de mükâfatlarını onlara vermiş olacaktır.

Mücahid de ş6yle demiştir: Yapılanın karşılığının verilmesi” amelin kabul edilmesi demektir. Anlamlar birbirine yakındır. Çünkü şanı yüce Allah, ameli kabul ederse, ona şükretmiş olur. Ona şükretti mi de karşılığında fazlasıyla mükâfat vermiş olur. Çünkü büyük lütuf sahibi olan O, yüce Rabbimizdir.

İbn Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Habeşli bir adam, ey Allah’ın Rasûlü dedi. Sizler suretlerinizle, renklerinizle ve nübüvvetle bize üstün kılındınız. Eğer ben senin îman ettiğine îman edersem, senin amelin gibi amelde bulunursam, ben de seninle cennette olacak mıyım, diye sordu. Peygamber şöyle buyurdu: “Evet, nefsim elinde olana yemin ederim ki, siyahi bir kimsenin cennetteki beyazlığı ve aydınlığı bin yıllık mesafeden görülür.” Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim la ilahe illallah derse, bununla onun Allah nezdinde bir ahdi olur. Kim subhanallahi velhamdulillahi derse bunun karşılığında Allah nezdinde yüzyirmidöıtbin hasenesi olur.” Bunun üzerine adam: Peki bütün bunlar böyleyken buna rağmen nasıl biz helâk oluruz? diye sordu. Peygamber şöyle buyurdu; “Kişi kıyâmet gününde öyle amellerle gelir ki, eğer onu bir dağın üzerine bırakacak olursa, o dağa bile ağır gelir. Bu sefer Allah’ın nimetlerinden bir nimet gelir, Allah rahmetiyle lütufta bulunması hali müstesna neredeyse o nimetin tamamını tüketecek gibi olur.” (İbn Ömer) dedi ki; Daha sonra yüce Allah’ın:

“İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki…” (1. âyet) âyeti “Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün” âyetine kadar nazil oldu.

Habeşli o şahıs şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü, benim gözlerim senin gözlerinin cennette göreceklerini görecek midir? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Evet.” diye buyurdu. O Habeşli şahıs ağladı ve sonunda ruhunu teslim etti. İbn Ömer dedi ki: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın

“İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlasıyla görmüşsünüzdür” âyetini okuyarak onu mezarına indirdiğini gördü. Ey Allah’ın Rasûlü, bunun mahiyeti nedir? diye sorduk, şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim, Allah onu durdurdu, sonra da: Ey kulum! Yemin olsun ki senin yüzünü ağartacağım, bembeyaz edeceğim ve yemin olsun cennette nasıl istersen seni öylece yerleştireceğim. Güzel amelde bulunanların mükâfatı ne güzeldir diye buyurdu.” Taberani, Kebir, XII, 436.

İnsan 21

Üstlerinde ince yeşil ipekten ve parlak brokardan elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir; Rableri onlara tertemiz bir içecek sunar.

Diyanet Vakfı
Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içki içirir.

Kurtubi Tefsiri
Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarab içirmiştir.

“Üzerlerinde İnce ve kalın İpekten yeşil elbiseler vardır” âyetindeki

“üzerlerinde” anlamındaki lâfzı Nafi, Hamza ve İbn Muhaysın “ye” harfi sakin (med harfi) olarak: diye okumuşlardır. İbn Mes’ûd, İbn Vessab ve diğerlerinin: diye okumaları ile İbn Abbâs’ın; Sen bir adamın üzerindeki elbisenin üstünde ondan daha değerlisinin olduğunu bilmez misin? şeklindeki tefsirini de gözönünde bulundurarak Ebû Ubeyd de bu kıraati tercih etmiştir.

el-Ferrâ” dedi ki: Bu lâfız mübteda olarak merfudur. Haberi ise

“ipekten… elbiseler vardır” âyetidir. İsm-i fail ile de (ki Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraate işaret etmektedir) cem’ (çoğul) kastedilir.

el-Ahfeş’in görüşüne göre bunun mütekaddim ism-i fail olmak üzere tekil olması da mümkündür,

“Elbiseler vardır” ibaresi, haberin yerini tutan ve onun sebebiyle merfu olmuş bir kelime olur. Bundaki (Ebû Ubeyd’in tercih ettiği şekliyle) izafet, tahsis olunmadığından ötürü, infisal (ayırma) takdiri halinde sözkonusudur. Bu lâfzın mübteda olması ise izafet sebebiyle tahsis edilmesinden dolayıdır.

Diğerleri ise (“ye” harfini) nasb ile: diye okumuşlardır. el-Ferrâ” dedi ki: Bu lâfız, bu bakımdan: Üstlerinde” demeye benzer. Araplar: Kavmin evin içindedir” diyerek “içinde” anlamındaki kelimeyi -mekan ismi olduğundan dolayı- zarf olarak nasb ile okurlar, (“âlîhim” şeklinde med harfi olarak) ez-Zeccâc ise bunu kabul etmeyerek şöyle der: Bu, bizim zarflar hakkında bilmediğimiz açıklama türlerinden birisidir. Eğer bu zarf olsaydı “ye” harfinin sakin okunması câiz olmazdı. Fakat hal olarak nasbedilmesi İki şekilde açıklanabilir. Birinci açıklamaya göre, yüce Allah’ın:

“Etraflarında… dolaşır” âyetindeki zamir iyilerin etrafında “ölümsüz yeni yetişmiş çocuklar” iyi kimseler üzerinde ipekli elbiseler olduğu halde dolaşır demektir. Onlar, bu halde iken etraflarında dolaşırlar, anlamındadır. İkinci açıklamaya göre “çocuklar”dan hal olmasıdır; yani “onları gördüğün zaman kendilerini” elbiselerin bedenleri üzerinde olduğu halde “saçılmış İnci sanırsın.”

Ebû Ali dedi ki: Halde amil olan ya

“onlara bir güzellik, bir sevinç verir.” (11. âyet) âyetidir yahutta

“sabretmeleri sebebi ile onları… mükâfatlandırır” (12. âyet) âyetidir. (Ebû Alî) detti ki: Zarf olması ve bundan dolayı munsarıf gelmiş olması da mümkündür.

el-Mehdevi dedi ki: Zarf olarak ism-i fail olması da mümkündür. Bu da: evin bir ta rafında dir’: demeye benzer. Ayrıca

“üzerlerinde” lâfzı: Üstünde, üzerinde” anlamında olduğundan dolayı onun gibi değerlendirilerek zarf da kabul edilmiş olabilir.

İbn Muhaysın, İbn Kesîr ve Âsım’dan rivâyetle Ebû Bekr

“yeşil” anlamındaki lâfzı

“ince ipek” anlamındaki lâfzın sıfatı olarak: diye cer ile; Kalın ipek” anlamındaki lâfzı da “elbiseler” İafzına atıf ile ref’ ile okumuştur. Âyet anlamı ise, onların üzerlerinde ince ipek elbiseler ile kalın ipek vardır demektir olur.

İbn Amir, Ebû Amr ve Yakub

“yeşil” anlamındaki lâfzı

“elbiseler”in sıfatı olarak ref ile,

“kalın ipek” anlamındaki lâfzı da

“ince ipek” lâfzının sıfatı olarak cer ile okumuşlardır. Bu okuyuşu, anlamının güzelliği dolayısıyla Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim tercih etmişlerdir. Çünkü yeşil, elbiselerin en güzel sıfatı olduğundan dolayı merfu okunmuştur. Kalın ipeğin de ince ipeğe atfedilmesi, cinsin cinse atfı dolayısıyla güzeldir. Mana da şöyle olur: Onların üzerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Yani onların bu iki türden elbiseleri olacaktır.

Nafı ve Hafs ise, her ikisini de ref ile okumuştur Bu okuyuşun anlamı da şöyle olur: Onların üzerinde ince ipekten yeşil elbiseler ve kalın ipek(ten elbiseler) vardır. Bu durumda

“yeşil” anlamındaki lâfız

“elbiseler” anlamındaki lâfzın sıfatı olur. Çünkü hepsi de çoğul lâfzı iledir.

“Kalın ipek” anlamındaki lâfız da

“elbiseler”e atf olur.

el-Ameş, İbn Vessab, Hanıza ve el-Kisai de her ikisini (ince ve kalın ipek anlamındaki lâfızları) cer ile okumuşlardır. Bu durumda

“yeşil” anlamındaki lâfız

“ince ipek”in sıfatı olur.

“İnce ipek” anlamındaki lâfız da cins ismi olur. el-Ahfeş de cins ismin -çirkin görmekle birlikte- çoğul isim ile nitelendirilmesini uygun bulmuştur.

Mesela; şöyle denir: İnsanları sarı dinar ile beyaz dirhemler helâk etti.” Ancak bunun dilde kullanılması (ve doğru olması) uzak bir ihtimaldir. Bu okuyuşa göre anlam şöyle olur: Onların üzerinde ince yeşil ipekten elbiseler ile kalın ipekten elbiseler vardır.

İbn Muhaysın dışında hepsi:

“Kalın ipek” anlamındaki lâfzı munsarıf okumuşlardır. O, bu lâfzı munsarıf kabul etmeyerek cer mahallinde nasb ile okunması gerektiğinden diye okumuştur. Çünkü bu kelime a’cemî (Arapça olmayan) bir kelimedir. Ancak bu yanlıştır, çünkü başına tarif harfi alan nekre bir kelimedir. Dolayısıyla denilebilir. Şu kadar var ki İbn Muhaysın eğer bu ismi bu tür elbiselerin özel ismi olduğunu iddia ederse (o takdirde gayr-ı munsarıf kabul edilebilir).

Hemze vasl ile ve meftuh olarak:

“Kalın ipek” diye de okunmuştur. Fetha ile okunuşu: ‘den gelen “istefaT diye isim yapılmış olmasındandır. Ancak bu da doğru değildir, çünkü bu kelime Arapçalaştırılmış bir kelimedir ve bunun başka bir dilde Arapçalaştırıldığı da meşhurdur. Bunun aslının: olduğu bilinmektedir.

Sündüs: ince ipek, istebrak ise kalın ipek demektir. Bu açıktama daha önceden (el-Kehf, 18/31. âyet) ile (er-Rahmân, 55/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” âyeti daha önce geçen:

“…dolaşır” âyetine atfedilmiştir. Fatır Sûresi’nde:

“Orada altın bileziklerle ve incilerle süslenirler.” (Fatır, 35/33); el-Hac Sûresi’nde de:

“Onlar orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler” (el-Hac, 22/23) diye buyurulmaktadır.

Denildiğine göre, erkekler gümüşle, kadınlar altın ile süsleneceklerdir. Bir diğer açıklamaya göre, kimi zaman altın takınacaklar, kimi zaman gümüş takınacaklar. Bir başka açıklama da şöyle yapılmıştır: Onlardan herhangi birisinin bileğinde altından iki bilezik, gümüşten iki bilezik, inciden iki bilezik bulunacaktır. Böylelikle cennetteki güzelliklerin hepsini bir arada takınmış olacaklardır. Bu açıklamayı Said b. el-Müseyyeb yapmıştır.

Herbir kesime nefislerinin meylettiği şekilde bunlardan binleri verilecektir, diye de açıklanmıştır,

“Ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarab içirmiştir” âyeti hakkında Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Cennet ehli cennete yöneldiklerinde altından iki pınar fışkıran bir ağacın yanından geçeceklerdir. Bu pınardan birisinden içecekler ve bu sefer nadratu’n-naim (cennet nimetlerinin parlaklığı) üzerlerine akacak. Bunun sonucunda tenleri asla değişmeyecek, saçları ebediyyen kirlenmeyecektir. Sonra ötekisinden içecekler, bu sefer karınlarında rahatsız edici ne varsa hepsi dışarı çıkacaktır. Daha sonra cennet bekçileri onları karşılayarak:

“Selam olsun üzerinize! Tertemiz geldiniz, hemen oraya ebediler olarak girin” (ez-Zümer, 39/73) diyeceklerdir.

en-Nehaî ve Ebû Kilabe dedi ki: Bu yediklerinden sonra içtikleri takdirde kendilerini tertemiz edecek olan bir şarabtır. Yiyip, içtikleri ise misk sızıntısı olacak ve karınları da şişmeksizin içeri doğru zayıflayacaktır.

Mukâtil dedi ki: Bu içecek, cennetin kapısındaki bir pınardandır. Bu pınar bir ağacın dibinden kaynar. Ondan içen bir kimsenin kalbinde bulunan kin, aldatmak ve kıskançlıkları söküp çıkarır. Bu Ali (radıyallahü anh)’dan gelen rivâyetin manasını ifade eder. Şu kadar var ki, Mukâtil ‘in açıklamasından tek bir pınar olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre buradaki

“tahûr: son derece temiz” mübalağa anlamını ifade etmek için kullanılan “fe’ûl” vezninde bir kelime demektir. Bunun tahir (temiz) anlamında olduğu şeklinde Hanefi’nin lehine delil olacak bir taraf da olmaz. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Furkan Sûresi’nde (25/48. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

Tayyib el-Cemmal dedi ki: Sehl b. Abdullah’ın arkasında yatsı namazını kıldım.

“Ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarab içirmiştir” âyetini okuyunca dudaklarını, ağzını sanki bir şey emiyormuş gibi hareket ettirmeye koyuldu. Namazını bitirince kendisine: Sen bir şeyler mi içiyorsun? Yoksa Kur’ân mı okuyorsun? denilince şu cevabı verdi; Allah’a yemin ederim, eğer bu âyeti okuduğum vakit ondan aldığım lezzet, onu ileceğim vakit ondan alacağım lezzet gibi olmasa bunu okumam.

İnsan 20

Orada neye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.

Diyanet Vakfı
Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.

Kurtubi Tefsiri
Nereye bakarsan, orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.

“Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün” âyetinde gecen;

“Nereye” mekan zarfıdır. Orada cennette demektir. Bu zarftaki amil ise

“görürsün” lâfzının ihtiva ettiği manadır. Sen gözünle nereyi görecek olursan… demektir.

el-Ferrâ’ dedi ki: İfadede hazfedilmiş: vardır, Sen orada her nereye bakarsan…” demek olur. Yüce Allah’ın;

“Yemin olsun aranızdakiler kopmuş …” (el-En’âm, 6/94) âyetinin: Aranızdaki şeyler (bağlar)…” anlamında olmasına benzemektedir.

ez-Zeccâc dedi ki: Burada: edatı el-Ferrâ”nın belirttiği üzere: mevsuldur. Ancak mevsulun düşürülüp, sılasının bırakılması câiz değildir. Fakat: Bakarsan” fiili mana itibariyle: Orada” lâfzına leaddi etmekte (geçişli) olup anlam şöyledir: Sen gözünle oraya bakacak olursan… “ora’dan kasıt ise cennettir. el-Ferrâ’ bunu da zikretmiş bulunmaktadır.

“en-Naim: Pek çok nimetler”; nimet olarak kendisinden yararlanılan diğer bütün şeyler;

“büyük bir saltanat” ise, meleklerin onların huzuruna girmek için izin istemeleridir. Bu açıklamayı es-Süddi ve başkaları yapmıştır.

el-Kelbî de şöyle demiştir: Bu, Allah tarafından bir elçinin gelerek giyecek, yiyecek ve içkiler ile türlü hediyeleri konağında, Allah’ın dostuna getirmesi, huzuruna girmek için ondan izin istemesidir. İşte büyük saltanat (el-mulku’l-azim) budur. Mukalil b. Süleyman da böyle açıklamıştır.

Büyük saltanatın cennetliklerden herbirisinin arka arkaya yetmiş tane teşrifatçısının olmasıdır. Allah’ın dostu lezzet ve sevinç içerisinde iken. Allah nezdinden gelen bir melek, huzuruna girmek için izin isteyecektir. Bu melek, âlemlerin Rabbi yüce Allah tarafından gönderilmiş bir mektub, bir hediye ve bir bağış ile gelecektir. Bunların hiçbirisini daha önce Allah’ın dostu cennette görmüş olmayacaktır. En dışarıdaki teşrifatçıya: Allah’ın dostunun huzuruna girmek için izin istiyorum. Benim yanımda âlemlerin Rabbinden getirdiğim bir mektub ve bir hediye vardır, diyecektir. Bu teşrifatçı kendisinden sonraki teşrifatçıya: Bu, âlemlerin Rabbinin elçisidir. beraberinde bir mektub ve bir hediye bulunmaktadır. Allah’ın dostunun huzuruna çıkmak için izin istiyor, diyecektir. O da aynı şekilde Allah’ın dostunun hemen yamadaki teşrifatçıya ulaşıncaya kadar böylece izin isteyecek. Ona: Ey Allah’ın dostu diyecek işte âlemlerin Rabbinin elçisi senin huzuruna girmek için izin istiyor. Beraberinde de âlemlerin Rabbinden getirdiği bir mektub ve bir hediye vardır. Ona izin veriliyor mu? Allah’ın dostu; Evet ona izin verin, diyecek, O teşrifatçı kendisinden sonrakine: Evet ona izin verin diyecek, o da diğerine aynı şeyi söyleyecek ve en baştaki teşrifatçıya ulaşıncaya kadar bu böyle gidecek, en dıştaki teşrifatçı meleğe; Evet ey melek sana izin verdi diyecek, huzuruna girip selam verecek ve sana es-Selam (olan Allah)’ın selamını getirdim. Bu âlemlerin Rabbinin sana gönderdiği hediyesi, bu da O’nun mektubudur, diyecek. Mektubun üzerinde: “Asla ölmeyen haydan, vaktiyle olmuş olan hayya” diye yazılı olduğu görülecektir. Mektubu açınca şunları görecek: ‘Kuluma ve dostuma selam, rahmetim ve bereketlerim olsun. Ey dostum Rabbini görmek için arzu duyacağın zaman gelmedi mi?” Duyacağı şevk onu alelacele harekete geçirecek, buraka binecek, burak gaybleri bilenin ziyaretine şevk ile onu alıp uçuracak. Rabbi ona hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir insanın kalbinden geçirmediği şeyleri verecek.

Süfyan es-Sevri dedi ki: Bize ulaştığına göre

“büyük saltanat” meleklerin onlara selam vermesidir. Bunun delili de yüce Allah’ın şu âyetleridir:

“Melekler de her kapıdan onların yanına girip sabrettiğiniz şeylere karşılık selam sizlere; Yurdun ne güzel sonucudur bu (derler)!” (er-Ra’d, 13/23-24) Büyük saltanat (mülk)ün herhangi bir hükümdarın başının üzerinde olduğu gibi başlarının üzerindeki taçlar olduğu da söylenmiştir. Tirmizi el-Hakim şöyle demektedir: Bundan maksat istediklerinin gerçekleşmesi anlamındaki ı:mülkü’t-tekvin”dir. Bir şey istediler mi ona: ol diyeceklerdir.

Ebû Bekr el-Verrak şöyle demiştir: Bu, arkasında yok olmanın gelmeyeceği bir mülktür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen haberde de şöyle denilmektedir: “Büyük mülk (saltanat) şudur: Makam itibariyle onların en alt mertebede olanları mülküne bakar ve onun ikibin yıllık bir mesafe olduğunu görür. En yakın tarafını gördüğü gibi en uzak tarafını da görür.” (Peygamber devamla) buyurdu ki: “Onların makam itibariyle en üstünleri ise günde iki defa Rabbinin yüzüne bakacaktır.” Hâkim, Müstedrek, II. 553, Müsned, II, 13

Bunca nimetleri veren Allah’ın şanı ne yücedir.

İnsan 19

Etraflarında, ölümsüz kılınmış gençler dolaşır — onları gördüğünde saçılmış inciler sanırsın.

Diyanet Vakfı
O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedimler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.

Kurtubi Tefsiri
Etraflarında ölümsüz, yeni yetişmiş çocuklar da dolaşır. Onları gördüğün zaman, kendilerini saçılmış inci sanırsın.

“Etraflarında ölümsüz, yeni yetişmiş çocuklar da dolaşır” âyeti ile kaplarla etraflarında kimlerin dolaşacağım açıklamaktadır. Yani onlara ebedi kılınmış, yeni yetişmiş çocuklar hizmet edecektir. Çünkü böyleleri hizmeti daha çabuk görürler. Daha sonra

“ölümsüz” diye buyurmaktadır. Yani bunlar gençlikleri, tazelikleri, güzellikleri üzere kalacaklardır. Yaşlanmazlar, değişikliğe uğramazlar. Zaman ne kadar geçerse geçsin aynı yaşta kalırlar.

“Ebedi kılınmışlar” ölmeyecekler, ölümsüz kimseler diye de açıklanmıştır. Bunlara bilezik giydirilmiş, küpeler takılmış, diye de açıklanmıştır. Yani bunlar süslenmiş olacaklardır. Çünkü: Süslemek” anlamındadır. Bu husus daha önceden (el Vakıa, 56/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Onları gördüğün zaman, kendilerim saçılmış İnci sanırsın.” Güzellikleri, çoklukları ve renklerinin berraklığı, arı ve duruluğu dolayısıyla sen onları meclisin etrafında dağılmış inciler sanırsın. İnci, bir yaygı üzerinesaçıldığıvakit, bir ipe dizilmiş halinden daha güzel görünür.

Memundan nakledildiğine göre el-Hasen b. Sehl’in kızı Buran ile gerdeğe girdiği gece altından dokunmuş bir halı üzerinde idi. Daru’l-Hilafe’nin kadınları da o hah üzerine inci saçmışlardı. İncinin bu halı üzerinde saçılmış halini görünce, bu manzaradan hoşlanmış ve şöyle demişti: Allah, Ebû Nuvas’ın iyiliğini versin. O şu beyiti söylerken sanki şu manzarayı görmüş gibidir:

“Sanki onun (o şarabın) üstündeki küçük, büyük kabarcıklar

Altından bir zemin üzerindeki küçük inci parçaları gibidir.”

Bir görüşe göre,

“etrafa saçılmış înciler”e benzetilmeleri, hizmete çabu koşacak olmalarıdır. Huru’l-İn’in durumu ise farklıdır. Çünkü onlar, sarılmış sarmalanmış incilere benzetilmişlerdir. buna sebep ise onların hizmete koşturulmayarak değerlerinin yüksek tutulacak olmasıdır.

İnsan 18

Orada Selsebîl adı verilen bir pınar vardır.

Diyanet Vakfı
(Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir.

Kurtubi Tefsiri
Orada “Selsebil” diye adlandırılan bir pınar vardır.

“Orada” yani cennette

“selsebil diye adlandırılan bir pınar vardır.” Bu âyetteki: Bir pınar” lâfzı “kadeh” anlamındaki lafızdan bedeldir. Bununla birlikle bir fiil takdiri ile nasbedilmesi de mümkündür. Bu da bir pınardan içerler, içirilirler, demek olur. Ayrıca: Bir pınardan” anlamını veren cer harfinin düşürülmesi ile nasbedilmesi de mümkündür,

“Allah’ın kullarının kendisinden içtikleri… bir pınardır” (6. âyet) âyetinde açıklandığı gibi.

“selsebil” lezzet veren içki demektir. Bu da: ‘den “fa’lelîl” veznine getirilmiş bir kelimedir. Araplar; ile şekillerini hep aynı anlamda kullanırlar ve; “bu tadı hoş ve lezzetli içecek, içki” demektir.

es-Sıhah’da şöyle denilmektedir: Su boğazda aktı.” Onu (boğaza) ben akıttım” demektir. Tatlı oluşu, “arı ve duru oluşu dolayısıyla boğazdan kolaylıkla geçen su” demektir. şeklindeki ötreli okuyuş da bu anlamdadır.

ez-Zeccâc şöyle demektedir: Sözlükte

“selsebil” son derece rahat, akıcı olan şeyin adıdır. Sanki o pınara, bu niteliği isim olarak verilmiş gibidir.

Mücahid’den de şöyle dediği nakledilmiştir: Selsebil boğazlarında çok rahat akan, akışı kolay olan demektir. Buna benzer bir açıklama İbn Abbâs’dan nakledilmiştir: Bu çok rahat akan anlamındadır. Bu açıklamayı el-Maverdi zikretmiş bulunmaktadır. Hassan b. Sabit (radıyallahü anh)’ın şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Kendilerine gelen konuklara,

Boğazdan rahat geçen, beyaz şarap katılmış Berada ırmağından içirirler.”

Ebû’l-Aliye ve Mukâtil dedi ki: O pınara

“Selsebil” adının verilmesi yollarda ve meskenlerinde onların bulundukları yerden akmasıdır. Bu pınar Adn Cennetinden Arşın dibinden kaynar ve cennet ehlinin bulunduğu yerlerde akar.

Katade dedi ki: Bu diledikleri tarafa akıtılabilen ve onlara itaat eden, her tarafta kolaylıkla akan bir sudur. Buna yakın bir açıklama İkrime’den de rivâyet edilmiştir. el-Kaffal dedi ki; Yani orası çok üstün ve şerefli bir pınardır. Sen oraya ulaşabilecek yolu soruştur ve bul!

Bu açıklama Ali (radıyallahü anh)’dan da rivâyet edilmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Adlandırılan” âyeti şu demektir: Bu pınar, meleklerin nezdinde de, iyi kimseler nezdinde de, cennet ehli nezdinde de bu isimle anılır,

“Selsebil”İn munsarıf olarak kullanılması âyet sonu oluşundan dolayıdır. Yüce Allah’ın;

“Türlü zanlar” (el-Ahzab, 33/10) ile;

“Yoldan” (el-Ahzab, 33/67) buyruklarına benzemektedir.

İnsan 17

Orada onlara, karışımı zencefil olan bir kadehten içirilir.

Diyanet Vakfı
Onlara orada bir kaseden içirilir ki (bu şarabın) karışımında zencefil vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onlara orada katkısı zencefil olan kadehle içirilir.

“Onlara oradan katkısı zencefil olan kadehle içirilir.” Buradaki kadh’den kasıt, kabın içerisindeki şaraptır, Olan’ ise sıladır. Katkısı zencefildir” takdirindedir veya: Allah’ın hükmünde zencefil olan” takdirindedir.

Araplar, kokusunun hoşluğu dolayısıyla zencefil katılan içkiden zevk ve lezzet alırlardı. Çünkü zencefil dilde hoş bir tat bırakır ve yiyeceğin hazmedilmesini kolaylaştırır. Nimetin ve güzelliğin en ileri derecesi olduğuna inandıkları hususlar sözkonusu edilerek, âhiretteki nimetlere arzulan böylece daha da arttırılmaktadır. el-Müseyyeb b. Ales kadının ağzından sözederken şöyle demektedir:

“Sanki zencefil tadı ile en saf ve güzel şarabın tadı

Vardır onda, tadına baktığın vakit.”

Bu beyitin “şarab” anlamına gelen son kelimesi “üzüm asması” anlamında: diye de rivâyet edilmektedir. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Sanki zencefilden bir tutam ile süzülmüş bir bal

Ağzında geceyi geçirmiş gibidir.”

el-A’şâ’nın şu beyiti de buna benzemektedir;

“Sanki karanfil ile zencefil bir de süzülmüş bir bal

Ağzında geceyi geçirmiş gibidir.”

Mücahid dedi ki: Zencefil, iyilerin İçkilerine katılan pınarın adıdır. Katade de böyle demiştir: Zencefil mukarreb kimselerin kendisinden katıksız olarak içecekleri diğer cennet ehline ise katkı olarak içirilecek olan pınarın adıdır.

Kendisinde zencefil tadı bulunan cennetteki bir pınar olduğu da söylenmiştir, Bunun zencefil katılmış içki anlamını taşıdığı da söylenmiştir ki, sanki o içkide zencefil vardır, demek olur.

İnsan 16

Gümüşten camlar — onları tam ölçüyle hazırlamışlardır.

Diyanet Vakfı
15, 16. Yanlarında, gümüş kaplar ve billur kaselerle, gümüş beyazlığında (billur gibi) şeffaf kupalarla dolaşılır ki, sakiler bunu (cennet şarabını) ölçüsünce tayin ve takdir ederler.

Kurtubi Tefsiri
Miktarlarını kendilerinin tayin ettiği gümüşten billur kaplar.

“Miktarlarını kendilerinin tayin ettiği” âyeti genel olarak “kaf” ve “dal” harfleri fethah okunmuştur. O kaplan etraflarında dolaştıran sakilerin kendilerine takdir ettiği.., demektir.

İbn Abbâs, Mücahid ve başkaları da şöyle demiştir: Fazlalık ya da eksiklik sözkonusu olmaksızın, içmeye ihtiyaç duydukları kadarıyla miktarlarını tayin edeceklerdir. el-Kelbi dedi ki; Böylesi hem daha lezzetli, hem daha da çekicidir. Yani etraflarında bu içkileri dolaştıran melekler, bu miktarları takdir edecektir. Yine İbn Abbâs’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bunları avuç dolduracak kadar takdir edeceklerdir. Ne fazla, ne de eksik; ta ki ağırlığı ile yahutta az miktarı ile onları rahatsız etmesin.

Bir diğer açıklamaya göre de; o içeceğin miktarını bizzat içeceklerin kendileri arzuladıkları şekilde takdir edecek ve miktarlarını öylece tesbit edeceklerdir.

Ubeyd b. Umeyr, eş-Şa’bi ve İbn Sîrin ise “kaf” harfini ötreli, “dal” harfini de kesreli olarak; diye okumuşlardır ki, onların isteklerine göre istedikleri miktarda onlara sunulur demektir, el-Mehdevi bu kıraati Ali ve İbn Abbâs (Allah ikisinden de razı olsun)’dan zikretmekte ve şöyle demektedir. Bu şekilde okuyanların kıraatinin anlamı da diğer kıraatin anlamı çerçevesi içerisindedir. Sanki bunun asli: şeklinde olmakla birlikte, cer harfi hazfedilmiş gibidir. Mana da: Bu miktar onlar için takdir ve tesbit edilmiştir” şeklindedir. Sîbeveyh şu beyiti nakletmektedir:

“Sen, Irak buğdayını ömür boyunca yemeyeceğim diye yemin ettin

Halbuki o buğdayı o şehirde (Şam’da) böcekler yemektedir.”

Burada; Irak buğdayı hakkında anlamında olduğu kabul etmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Burada sözü edilen miktarların tayin edilmesi şu demektir: Kaseler uçar ve içenin arzusu kadarı ile içki ile dolar. İşte yüce Allah’ın:

“Miktarlarını kendilerinin tayin ettiği” âyeti bunu anlatmaktadır. Bu miktar ne ihtiyaçtan fazladır, ne de eksiktir. Bardaklara canı çekenin arzu ettiği miktarı bilmesi, ilham yolu ile bildirilecek ve bardaklar da o mikcan dolduracaktır. Bu görüşü Tirmizi el-Hakim Nevâdiru’l-Usul adlı eserinde zikretmiş bulunmakladır.

İnsan 15

Üzerlerinde gümüşten kaplar ve cam kadehler dolaştırılır.

Diyanet Vakfı
15, 16. Yanlarında, gümüş kaplar ve billur kaselerle, gümüş beyazlığında (billur gibi) şeffaf kupalarla dolaşılır ki, sakiler bunu (cennet şarabını) ölçüsünce tayin ve takdir ederler.

Kurtubi Tefsiri
Etraflarında gümüşten kaplar ve billur sürahiler dolaştırılır.

“Etraflarında gümüşten kaplar ve billur sürahiler dolaştırılır.” Yani bu, iyilerin, etrafında içki içmek istediklerinde hizmetçileri: “gümüşten… kaplar” ile dolaşırlar.

İbn Abbâs dedi ki: İsimler dışında dünyada bulunanlardan hiçbir şey cennette yoktur. Yani cennette bulunan şeyler daha şerefli, daha üstün ve daha arı ve temizdir. Diğer taraftan altın kap, kaçakların olmayacağı belirtilmemiştir. Ancak anlam onlara gümüş kaplarla içki sunulacağıdır. Altın kaplarla içki sunulacak olması da mümkündür. Çünkü yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Altından tabaklar ve testiler dolaştırılır onlara.” (ez-Zuhruf, 43/71)

Şöyle de açıklanmıştır: Gümüş sözkonusu edilmek suretiyle altına da dikkat çekilmiş olmaktadır. Yüce Allah’ın:

“Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler” (en-Nahl, 16/81) âyetinin: “Ve soğuktan kuruyacak elbiseler…” anlamını da ihtiva ettiği gibi. Birincisini sözkonusu ederek ikincisine dikkat çekmiş olmaktadır.

“Sürahiler: Kulpları ve emzikleri olmayan büyük testiler” demektir. Bunun tekili; …diye gelir. Adiy de söyle demiştir:

‘Taslanmış olduğu halde kapıları çalınır onun

Köle onun yanına sürahi ile gelir.”

Daha önce ez-Zuhruf Sûresi’nde (43/71. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Billur sürahiler dolaştırılır (evet)… gümüşten billur (gibi) kaplar” Yani bu kaplar billur gibi şeffaf, gümüş gibi beyaz olacaktır. Bu kaplar gümüşten olduğu halde şeffaflıkları da cam gibi alacaktır.

Şöyle de denilmiştir; Cennetin zemini gümüştendir. Kapları ise cennetin toprağından alınıp yapılacaktır. Bunu İbn Abbâs zikretmiş ve şöyle demiştir: Cennette her ne varsa mutlaka dünyada size onun benzeri verilmiştir. Bundan sadece gümüşten billur gibi kaplar müstesnadır. Yine şöyle demiştir: Eğer dünya gümüşünden bir parça alıp onu sinek kanadı gibi inceltinceye kadar dövecek olsan yine onun arkasında bulunan suyu göremezsin; fakat cennetteki billur kaplar, billur gibi arı ve şeffaf, gümüş gibi (beyaz) olacaktır.

İnsan 14

Gölgeleri onlara yakın olur, meyveleri kolayca ulaşılacak şekilde sarkıtılmıştır.

Diyanet Vakfı
(Cennet ağaçlarının) gölgeleri, üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.

Kurtubi Tefsiri
Gölgeleri üzerlerine yakın olup, meyveleri ise alabildiğine boyun eğdirilmiş halde olacaktır.

“Gölgeleri üzerlerine yakın olup…” Cennetteki ağaçların gölgeleri iyi kimselere pek yakın olacaktır. Her ne kadar orada güneş ve ay olmayacak ise de cennetliklerin nimetlerinin daha da arttırılması için bu ağaçlar onları gölgelendirecektir. Nitekim onların tarakları altın ve gümüşten olacaktır. Her ne kadar orada temizlenmeyi gerektirecek kir, pas olmasa dahi.

Şöyle de denilmiştir: Cennette ağaçların yüksekliği yüz yıllık bir süre kadar olacaktır. Allah’ın dostu ağacın meyvesini arzu edecek olursa, eliyle o meyveyi alacak şekilde dalları ona yakınlaşır,

“Yakın olup” lâfzı

“yaslanırlar” lâfzına atıf olarak hal olmak üzere nasbedilmiştir. Bu da; “Abdullah evde yaslanmış olarak ve üzerine perdeler indirilmiş olarak bulunmaktadır” demeye benzer. Cennetin sıfatı olarak nasbedildiği de söylenmiştir. Yani yüce Allah, onları (dalları) yakınlaşmış cennet ile mükâfatlandıracaktır. Bu durumda bu, hazfedilmiş bir mevsufun sıfatıdır.

“Orada güneş de görmeyeceklerdir, soğuk da” âyetinin mahalline göre nasbedildiği de söylenmiştir ve onlar orada … dallarını yakın görürler demektir. Övgü olmak üzere nasbedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Ferrâ” yapmıştır.

“Gölgeleri” lâfzı

“yakın olup” anlamı verilen fiil ile red edilmiştir. Bununla birlikte; Yakın” lâfzı haber olarak; buna karşılık; Gölgeler” de mübteda olarak merfu’ okunsaydı yine câiz olurdu. Bu durumda cümle:

“Onları… mükâfatlandırır” âyetindeki “ondan” anlamındaki zamirden hal konumunda olur. Böyle de okunmuştur.

Abdullah (b. Mesud)’un kıraatinde fiil önceden geçmiş olduğu için: diye de okunmuştur. Ubeyy b. Kab’ın kıraatinde ise yeni bir cümle başı olarak; şeklinde ref ile okunmuştur.

“Meyveleri ise alabildiğine boyun eğdirilmiş halde olacaktır.” Meyveleri onlara alabildiğine musahhar kılınmış olacaktır. Ayakta olan da, oturan da, yatan da onları alabilecektir. Uzaklıkları ya da dikenli oluşları dolayısıyla eller geri boş dönmeyecektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Mücahid de şöyle demiştir: Birisi kalkacak olsa meyve onun için yükselir, oturursa üzerine sarkar, yatarsa ona yaklaşır o da o meyveden yer. Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir. Cennetin zemini gümüştür, toprağı zaferandır, kokusu Ezfer miskidir, ağaçlarının gövdesi altın ve gümüş olacaktır, dalları inci, zeberced ve yakuttur, meyveler ise bütün bunların altında olacaktır, Bu meyvelerden ayakta yiyeni rahatsız etmeyeceği gibi, oturarak yiyen de, yatarak yiyen de rahatsız olmayacaktır.

İbn Abbâs dedi ki: Meyvelerinden almak isteyecek olursa, hemen istediğini alabilecek şekilde, meyveler onun önüne sarkar. Mahsullerin, meyvelerin Önünde boyun eğdirilmesi onları alıp koparmanın kolaylaştırılması demektir.

Meyveler” demektir, tekili “kaf” harfi kesreli olarak: şeklinde gelir. Ona bu ismin veriliş sebebi: Koparılmaları” dolayısıykdır. Nitekim toplanan mahsûle toplandığı için: denilmesi de buna benzemektedir.

“Alabildiğine boyun eğdirilmiş” ifadesi daha önce nitelendirilen “boyun eğme”nin tekidini ifade eder. Yüce Allah’ın:

“Biz onu kısım kısım indirdik.” (el-İsra, 17/106);

“Ve Allah, Mûsa ile de -özel bir şekilde- konuştu” (en-Nisa, 4/164) âyetinde olduğu gibi.

el-Maverdî dedi ki; Mahsullerine boyun eğdirilmesinîn: Bu mahsûllerin kaplarından tomurcuk halinde çıkarılıp, onlara gösterilmesi ve çekirdeksiz olması, anlamında olma ihtimali de vardır.

Derim ki: Bu uzak bir manadır. Çünkü İbnü’l-Mübarek rivâyetle şöyle demektedir: Bize Süfyan, Hammâd ‘dan haber verdi. O Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’dan dedi ki; Cennet hurmalarının gövdeleri yeşil zümrütten, dalları kırmızı altından, yaprakları cennetlikler için giyecek olacaktır. Onların kesip giyinecekleri elbiseler ve hülleler onlardandır. Mahsûlleri ise testiler ve kovalar gibidir. Sütten daha beyaz, baldan daha tatlı, tereyağından daha yumuşak olacaktır, içinde de çekirdeği bulunmayacaktır.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Suyun zeSil kıldığı yani alabildiğine doyurduğu mahsûle de: denilir. Yumuşaklığı dolayısıyla en hafif bir rüzgarın eğdiği şeye de bu isim verilir, güzelce düzeltilen şeye de bu isim verilir. Çünkü Hicazlılar: Hurma ağaçlarını düzelt” derler. Aynı şekilde mahsûlünün alınması yüksekte olmadığı için kolay olana da bu isim verilir. Bu da onların: Yüksek olmayan duvar” tabirlerinden alınmıştır.

Ebû Cafer dedi ki: Bizim naklettiğimiz bu görüşleri dil bilginleri de zikretmiş olup, İmruu’l-Kays’ın şu mısraı hakkında bu açıklamaları yapmışlardır:

“Bacakları ise pek çok sulanmış ve yapraklarla korunmuş bir hurma fidanının boğumu gibidir.”

İnsan 13

Orada koltuklara yaslanırlar; orada ne güneş görürler ne de dondurucu soğuk.

Diyanet Vakfı
Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada, ne de dondurucu soğuk.

Kurtubi Tefsiri
Orada tahtlara yaslanırlar. Orada güneş de görmeyeceklerdir, soğuk da.

“Orada” cennette

“tahtlara” yani süslü çadırlar içerisindeki tahtlara -(el-Kehf, 18/30-31. âyetlerin tefsirinde) geçtiği üzere-

“yaslanırlar.” Bu âyetteki “(……..): Yaslanırlar” lâfzının nasb ile gelmesi

“onları… mükâfatlandırır” lâfzındaki zamirden hal olduğundan dolayıdır. Amili ise

“mükâfatlandırır” fiilidir.

“Sabretmeleri” fiili onda amel elmez. Çünkü sabır dünyada idi, yaslanmak ise âhirettedir.

el-Ferrâ” dedi ki: Arzu edildiği takdirde

“yaslanırlar” anlamındaki lâfız tabi kabul edilebilir. Sanki: “(……..); İçinde yaslanacakları bir cennet ile onları mükâfatlandırmıştır” denilmiş gibidir.

Arapçada birtakım nitelikler ihtiva eden isimler vardır. Bunlardan birisi (bu âyet-i kerimede geçen): “erike: tahf’dır. Ancak bir çadır içerisinde ve yüksekçe bir yer üzerinde kurulur. Su ile dolu olan kovaya isim olan “es-secl” de bunlardan birisidir. Eğer içinde su bulunmayacak olursa ona bu isim verilmez. “Zenub (dolu kova)” da dolu olmadıkça bu ismi almaz. Şarab ile dolu olmayan kaba “ke’s (kase)” denilmez. Üzerinde hediyenin gönderildiği tabağa “mihda” denilmesi de böyledir. Eğer bu tabak boş olursa ona “tabak” ya da “hivan” denilir. Şair Zu’r-Rimme şöyle demiştir:

“Yolda cefa çekmiş böğürler ki nihayet bunlar (aşırı uykusuzluktan)

Sert yere yaslandıkları vakit bile, tahtların yumuşaklığını hissederler.”

Bununla kastettiği tahtlar üzerindeki döşeklerdir.

“Orada güneş de görmeyeceklerdir” yani cennette güneşin sıcağı gibi fazla sıcak görmeyecekleri gibi aşırı derecede

“soğuk da” almayacaklardır, el-A’şâ şöyle demektedir;

“Ne güneş görmüş, ne de aşırı soğuk

Nimet içinde sıkıntı görmemiş bir yaban ineği gibidir.”

Ebû Salih’ten, o Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ateş, aziz ve celil olan Rabbine şikayet ederek dedi ki: Rabbim, benim bir kısmım diğer kısmımı yedi. Bunun üzerine yüce Allah ona kışın bir nefes, yazın bir nefes olmak üzere iki nefes hakkı tanıdı. İşte gördüğünüz o aşırı soğuk, zemheririndendir. Yazın duyduğunuz sıcak ise onun deri gözeneklerine işleyen semumundandır.” Tirmizî, IV, 711; Ebû Avane, Müsned, I, 348; Ebû Yala, Müsned, VII, 280, X, 271

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Güneşin havası Secsecdir. Ne sıcaktır, ne de soğuk.” Abdullah b. Mesudun sözü olarak: İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, VII, 30; İbn Ebi Âsım Zühd, s. 213; İbnu’l-Mübarek, Zühd, s. 534; Darakutni, İM, V, 151. Secsec tan yerinin ağarması ile güneşin doğması arasında uzayıp giden gölge demektir.

Murre el-Hemdani dedi ki: Zemherir, aşırı soğuk demektir. Mukâtil b. Hayyan dedi ki: O son derece soğuk olup, semadan inen iğne uçları gibi bir şeydir. İbn Abbâs dedi ki: O bir çeşit azaptır ve aşırı soğuk demektir. Öyle ki cehennemlikler bile ona atılacakları vakit, yüce Allah’dan kendilerinin ateş ile bir sene azaplandırmalarını isteyecekler ve bu onlar için Zemherirdeki bir günlük azapdan daha hafif gelecektir.

Ebû Necm dedi ki:

“Yahut bir rüzgar isem bir zemheririm.”

Sa’leb dedi ki: Zemherir, Taylıların lehçesinde ay demektir. Nitekim şairleri şöyle demiştir:

“Ve bir gece ki; karanlıkları gittikçe koyulaştı

Ve ben o geceyi geçtim, zemherir (ay) ise hiç parlamadı.”

Son kelime: Görünmedi” diye de rivâyet edilmiştir ki, ay doğmadı, demektir. O halde anlam şöyle olur: Onlar orada dünya güneşi gibi bir güneş, dünya ayı gibi bir ay görmeyeceklerdir. Yani onlar gecesi ve gündüzü olmayan, kesintisiz bir aydınlık içerisinde olacaklardır. Çünkü gündüzün aydınlığı güneş iledir, gecenin aydınlığı da ay iledir. Bu anlamdaki açıklamalar gayet güzel bir şekilde Meryem Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Onlara orada sabah ve akşam rızıkları verilecektir” (Meryem, 19/62) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: Cennet ehli cennette iken ansızın bir aydınlık görecekler ve bunu güneş zannedecekler. Gördükleri bu aydınlık da cenneti aydınlatmış olacak. Onlar: Rabbimiz:

“Orada güneş de görmeyeceklerdir, soğuk da” diye buyurmuştur. Peki bu ışık, bu aydınlık nedir? diyeceklerdir. Rıdvan onlara şöyle diyecek: Bu ne güneştir, ne de ay. Bu aydınlık, gülen Fatıma ve Ali sebebiyledir. Cennetler onların gülmelerinden ötürü aydınlandı, Yüce Allah zaten:

“İnsan üzerinden öyle uzun süre geçti ki…” (1. âyet) âyetini onlar hakkında indirmiştir. İbn Abbâs şu beyitleri de okudu.

“Ben hakkında “hel etâ (… geçti mi)” âyetinin

İndirildiği bir fetanın mevlasıyım (dostuyum)

İşte o Aliyyu’l-Murtazadır, Mustafa’nın amcasının oğludur.”

İnsan 12

Sabrettiklerinden dolayı onları cennetle ve ipekle ödüllendirir.

Diyanet Vakfı
Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve (cenetteki) ipekleri lütfeder.

Kurtubi Tefsiri
Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetle ve ipek ile mükâfatlandırır.

“Sabretmeleri” fakirliğe, el-Kurazi’nin görüşüne göre oruca, Atâ’ya göre oruç tutmayı adadıkları günler olan üç gün aç kalmaya katlanmaları

“sebebi ile de onları… mükâfatlandırır.” Yüce Allah’a itaatleri, Allah’a masiyet ve onun haramlarını işlememek hususunda direnmeleri dolayısıyla mükâfatlandırılacakları da söylenmiştir.

“Sabretmeleri sebebi ile” âyetindeki mastar anlamını verir. Bu açıklama, bu âyet-i kerimenin bütün iyi kimseler ve güzel iş işleyenler hakkında indiğinin kabul edilmesine göredir.

İbn Ömer’in rivâyetine göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sabır hakkında soru sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: “Sabır dört türlüdür. Bunların ilki ilk sadme esnasında sabırdır. Farzları edaya karşı sabır, Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak durmaya karşı sabır ve musibetler üzere sabır.” Sadece: “Sabır ilk sadme sırasında gösterilendir” anlamım veren bölümüyle: Tirmizî 111, 314; İbn Mace, II,

“Onları cennetle ve ipek ile mükâfatlandırır.” Yani yüce Allah, onları cennete girdirmiş, onlara ipek giydirmiştir. Buna dünyadaki ipek ismi verilir. Âhirette de aynı şekilde ona bu isim verilmekle birlikte, yüce Allah’ın dilediği şekilde üstünlükleri vardır. Dünyada ipek giyinen kimsenin âhirette ipek giymeyeceğine, cennette bu ipeğin dünya hayatında Allah’ın dünyada giyilmesini haram kılmış olduğu elbiseleri giymekten kendilerini alıkoymaları karşılığında bir mükâfat olarak ipeğin onlara giydi rileceği ne dair açıklamalar daha önceden (el-Hac, 22/23. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İnsan 11

Bu yüzden Allah, onları o günün kötülüğünden korur ve onlara parlaklık ve sevinç verir.

Diyanet Vakfı
İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.

Kurtubi Tefsiri
Bundan dolayı Allah da bugünün şerrinden onları korur ve onlara bir güzellik, bir sevinç verir.

“Bundan dolayı Allah da bu günün şerrinden” şiddetinden, azabından

“onları korur” (azap ve şiddetini) onlardan uzaklaştırır

“ve onlara bir güzellîk, bir sevinç verir.” Onunla karşılaşacakları vakit, yani onu görecekleri vakit, bunları onlara ihsan eder.

el-Hasen ve Mücahid dedi ki: Yüzlerinde “bir parlaklık” ve kalplerinde “bir sevinç” olacaktır.

“Parlaklık” üç türlü açıklanmıştır. Birincisine göre, beyazlık ve temizliktir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

İkincisine göre güzellik ve çekiciliktir. Bu açıklamayı da İbn Cübeyr yapmıştır.

Üçüncüsüne göre ise, nimetin etkisidir. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır,

İnsan 10

“Çünkü biz, sert ve zorlu bir günde Rabbimizden korkarız.”

Diyanet Vakfı
«Biz, çetin ve belalı bir günde Rabbimizden (Onun azabına uğramaktan) korkarız» (derler).

Kurtubi Tefsiri
“Çünkü biz, Rabbimizden asık yüzlü, çatık kaşlı bir günden korkarız.”

“Çünkü biz, Rabbimizden asık yüzlü, çatık kaşlı bir günden korkarız”

âyetindeki:

“Asık yüzlü” Lâfzı, günün sıfatlarındandır. Yani dehşet ve şiddetinden yüzlerin asılacağı bir gün demektir. Buna göre anlam şöyle olur: Biz asık yüzlülüğün olduğu bir günden korkuyoruz.

İbn Abbâs dedi ki: O günde kâfir yüzünü öyle bir asar ki, teri katran gibi akar. Yine İbn Abbâs’dan

“asık yüzlü (el-abus)”un dar,

“çatık kaşlı (el-kamtarir)” de uzun demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Çetin, abus ve kamtarîr…”

“Kamtarîr” şiddetli anlamında olduğu da söylenmiştir. Araplar: Çok şiddetli ve çetin gün” derler. Ayn: anlamda olmak üzere: ile derler. el-Ferrâ’ da şu beyiti zikretmektedir:

“Ey amcamız çocukları, siz bizim üzerinize belâ gibi gelişimizi hatırlıyor musunuz?

Çok şiddetli ve çetin gün idi (sizin İçin).”

Burada görüldüğü gibi bu lâfız, “kaf” harfi ötreli olarak telaffuz edilmiştir. Şiddetli oldu, çetin oldu” demektir. el-Ahfeş dedi ki: Beia ve musibeti itibariyle en çetin ve en uzun gün”e denilir. Şair şöyle demiştir:

“Savaşın tozu dumanı çıktığı vakit kaçınız

Ve asık suratlı, çetin, belalı günde o savaş şiddetlendiğinde.”

el-Kisâî de şöyle demektedir: Gün çok zorlu ve çok çetin oldu” denilir. Bu şekilde olan güne; denilir. denildiği de olur. el-Huzelî şöyle demektedir;

“Biz, savaşın, şiddetli ve çetin savaşın çocuklarıyız, (o) günler için emzirildik

O gün kim bizimle karşılaşırsa kaçıp gidecektir.”

Mücahid dedi ki:

“Asık yüzlü (el-Abûs)” (Kik), iki dudak ile olur.

“Çatık kaşlı (el-kamtarîr)” (lık) ise alın ve kaşlarla olur. Yüce Allah, bunu o günün dehşetinden, değişen yüzün nitelikleri arasında zikretmektedir. İbnu’l-Arabî şu beyiti zikreder:

“Avın üzerine gider ve kırılmış olarak döner

Bir süre kaşlarını çatar ve yüzünü asar.”

Ebû Ubeyde dedi ki: Kaşlarını çatmış adam” denilir. ez-Zeccâc dedi ki: Dişi deve kuyruğunu kaldırıp, kalçalarını yaklaştırıp, burnunu uzatması halinde: denilir. Bu halde bu fiil; ‘dan türetilip, fazladan “mim” ilave edilmiş olmaktadır. Esed b. Naisa dedi ki:

“Her gün savaşların ateşiyle kavruldum

Kötülüğü çok yoğun ve sabahı çatık kaşlı olan.”

İnsan 9

“Sizi sadece Allah rızası için doyuruyoruz; sizden karşılık ve teşekkür istemiyoruz.”

Diyanet Vakfı
«Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.»

Kurtubi Tefsiri
“Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür İsteriz.”

“Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz.” Yani yoksula, yetime ve esire dilleriyle biz Allah’ın azabından korkarak, mükâfatını ümit ederek, “ancak Allah’ın rızası için” yemek yediriyoruz derler.

“Sizden ne bir karşılık” mükâfat

“ne bir teşekkür isteriz.” Bundan dolayı bizi övmenizi de beklemeyiz. İbn Abbâs dedi ki: Onlar dünyada iken yemek yedirdiklerinde niyetleri bu idi.

Salim’den, onun da Mücahid’den rivâyetine göre Mücahid şöyle demiştir: Onlar bu sözleri söylememişlerdi. Fakat şanı yüce Allah, onların bu hallerini bildiğinden bunu zikrederek bu yolla onları övdü ki; bu hususta insanların arzulan uyanıp, harekete gelsin. Said b. Cübeyr de böyle demiştir. Onun bu açıklamasını da ondan el-Kuşeyri nakletmiştir.

Bir görüşe göre de bu âyet-i kerîme ensardan olan Mut’im b. Verka hakkında inmiştir. O bir adakta bulunmuş, bu adağını yerine getirmişti.

Bedir’de alınan esirleri (yemeklerini) tekeffül eden kimseler hakkında indiği de söylenmiştir. Bunlar muhacirlerden yedi kişi idi: Ebû Bekir, Ömer, Ali, ez-Zübeyr, Abdurrahman b. Avf, Sa’d ve Ebû Ubeyde (radıyallahü anhdıyallahu anhum) idiler. Bunu da el-Maverdi zikretmiştir.

Mukâtil dedi ki: Âyet-i kerîme bir günde hem bir miskine (yoksula), hem bir yetime, hem de bir esire yemek yediren ensardan bir kişi hakkında inmiştir.

Ebû Hamza es-Sumalî dedi ki: Bana ulaştığına göre, bir adam: Ey Allah’ın Rasûlü, bana yemek yedir. Allah’a yemin olsun ki ben çok sıkıntı içerisindeyim, dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki: benim yanımda sana verecek yiyecek bir şey yoktur. Fakat (git başkasından) iste” dedi. O da ensardan birisine -hanımıyla birlikte akşam yemeği yemekte iken- gidip, ondan yiyecek bir şeyler istedi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın da söylediklerini ona bildirdi. Kadın: Ona yemek yedir ve içecek bir şey ver, dedi. Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına bir yetim gitti. O da: Ey Allah’ın Rasûlü, bana yiyecek bir şeyler ver, gerçekten zorluk içindeyim. Peygamber: “Yanımda sana verecek yiyecek bir şey yok, fakat git iste” diye buyurdu, Ensara mensub aynı kişilere gitti, yemek istedi, yine hanımı; Ona yemek yedir, içecek bir şeyler ver, dedi. Adam da ona yiyecek bir şeyler verdi. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir esir gitti. Ey Allah’ın Rasûlü dedi, bana yemek yedir. Ben gerçekten çok sıkıntı içindeyim. Peygamber: “Allah’a yemin olsun ki yanımda sana verecek yiyecek bir şey yok, fakat git iste!” dedi. Yine aynı şahsa gidip, ondan bir şeyler istedi, Yine hanımı: Ona yemek yedir ve içecek bir şeyler ver, dedi. Bunun üzerine:

“Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.” âyeti nazil oldu. Bunu da es-Salebi zikretmiştir.

Tefsir âlimleri de bu âyet-i kerîme, Ali ile Fatıma ve ismi Fıdda olan bir cariye hakkında inmiştir, derler.

Derim ki: Ancak doğru olan bunun bütün iyi kimseler ve güzel bir iş yapan herkes hakkında indiğidir. O halde âyet umumidir.

en-Nekkkaş, es-Sa’lebi, el-Kuşeyri ve müfessirlerden birden çok kimse Ali, Fatıma ve cariyelerinin başından geçen olay ile ilgili olarak asla sahih olmayan ve sabit olmayan bir hadis rivâyet etmişlerdir. Bu hadisi (güya) Leys, Mücahid’den o İbn Abbâs’tan, yüce Allah’ın:

“Onlar adakları yerine getirirler ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar. Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler” âyeti hakkında şöyle demiş:

el-Hasen ve el-Hüseyn hastalanmış. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları görmeye gitmişti. Bütün Araplar da onları ziyarete gitti ve: Ey Hasan’ın babası dediler. -Cabir el-Cu’fi de bunu Ali’nin azatlısı Kamber’den rivâyet etmiş. O şöyle demiştir: el-Hasen ve el-Huseyn hastalandı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı onları ziyarete geldi. Ebû Bekir (radıyallahü anh) dedi ki: “Ey Hasan’ın babası…” Buradan itibaren hadis tekrar Leys b. Ebi Süleym’in rivâyeti ile devam etmektedir: Keşke senin bu çocukların için bir adakta bulunsan. Yerine getirilmeyen herbir adak ise bir şey değildir. Bunun üzerine Ali (radıyallahü anh) şöyle dedi; Eğer iki çocuğum iyileşirse, Allah için şükür olmak üzere üç gün oruç tutacağım. Nubeli (Sudanlı) bir cariyeleri de şöyle dedi: Eğer benim bu efendilerim iyileşecek olursa, ben de şükür olmak üzere Allah için üç gün oruç tutacağım. Fatıma da aynı şeyi söyledi, el-Cûfi’nin rivâyet ettiği hadisde: el-Hasen ve el-Hüseyn de şöyle dedi: Biz de aynı adağı üzerimize şart koşuyoruz. Nihayet iki çocuk da iyileşti. Fakat Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanedanı yanında az olsun, çok olsun hiçbir şey yoktu. Ali, Hayberli Şem’un b. Hariya’ya gitti. Bu yahudi birisi idi. Ondan üç sa’ arpa borç İstedi. Bunu alıp evin bir tarafına koydu. Fatıma kalkıp, onun bir sa’ını öğüttü ve ekmek yaptı. Ali de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte namaz kıldı. Sonra eve geldi, önüne yemek kondu. el-Cûfi’nin hadisinde şöyle denilmektedir: Cariye o -arpanın bir sa’ını beş parça ekmek halinde pişirdi. İlk gün oruçları bitince onlardan herbirisine bir ekmek olmak üzere beş ekmek ve, kalın tuz önlerine konuldu. Tam o sırada onların yanına bir yoksul geldi, kapıda durup: Ey Muhammed hanedanının ahalisi selam sizlere. -el-Cûfi’nin hadisinde şöyle denilmektedir:- Ben Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetmin yoksullarından bir yoksulum. Allah’a yemin ederim aç bir kimseyim. Bana yemek yedirin, Allah da sîzlere cennet sofralarından yedirsin. Ali (radıyallahü anh) onun bu sözlerini işitince hemen şu beyitleri söyledi:

“Ey fazilet ve yakın sahibi Fatıma

Ey bütün insanların en hayırlısının kızı

Şu zavallı yoksulu görmez misin?

Kapıda (yemeğe) şevkle bakıp duruyor

Allah’a şekva edip, ona boyun eğiyor.

İşte bize aç ve hüzünlü birisi şikâyet ediyor.

Herkes kazandığı karşılığında bir rehindir,

Hayırlı işler yapan açıkça bellidir.

Buluşacağımız yer İlliyyîn cennetidir

Allah onu cimrilere haram kılmıştır.

Cimrinin hakirce bir duruşu olacaktır

Ateş onu Sicçîne ulaştıracaktır

İçeceği onun Hamım ve Ğıslîndir

Fakat hayırlı işler yapan tok (kabirden) kalkacaktır

Ve her ne vakit olursa olsun cennete girecektir.”

Fatıma (radıyallahü anha) da şu beyitleri söyleyiverdi:

“Ey amcamın oğlu, senin emrine ben itaat ederim

Ben ne bayağı bir kimseyim, ne de aşağılık bir kimseyim.

Sabahleyin ekmek pişirmeye başladım

İşte şimdi başkasına yediriyorum ve buna aldırış etmem.

Umarım ki aç bir kimseyi doyurursam

En hayırlı kimselere ve o iyi cemaate kavuşurum

Ve cennete (başkalarına da şefaat ederek) girerim.”

Böylelikle ona o yemeği yedirdiler, o gün ve gecelerini sade tuzdan başka hiçbir şeyin tadına bakmamış olarak geçirdiler. İkinci günde kalkıp ikinci sa’ı öğüttü ve ekmek yaptı. Ali de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte namaz kıldı, sonra eve geldi. Önlerine yemek konuldu. Bu sefer kapıda bir yetim dikildi. Muhammed’in evinin hanedanı selam sizlere. Babam akabe gününde şehit düşmüş, muhacir çöcuklarından bir yetimim. Bana yiyecek bir şeyler verin. Allah sizleri cennet sofralarından yedirsin. Ali onun bu sözlerini işitince şu beyitleri söyleyiverdi:

“Ey şerefli efendinin kızı Fatıma

Soyu belirli olan o yüce Peygamberin kızı

İşte Allah bize bu yetimi gönderdi

Bugün kim merhamet ederse çok merhametli demektir.

Ve cennete sağ salim girecektir

Fakat adi ve bayağı kimselere ebedi nimetler haramdır

Bu kimse sırat-ı müstakimi aşamayacaktır

Cahime düşecek ve cehennem ateşine ayağı kayıp yıkılacaktır

İçeceği de cehennemliklerin irini ve Hamim olacaktır.”

Fatıma (radıyallahü anha) da şunları söyleyiverdi:

“Bugün ona yediririm ve hiç de aldırmam

Allah’ın rızasını aile efradıma tercih ederim

Aç olarak akşamı ettiler, o benim küçük yavrularım

Onların küçükleri savaşta öldürülecektir

Kerbelada, öldürülecek bir suikastle

Vay onun katiline ve onun alacağı vebale

Cehennem onu aşağılara yuvarlayacaktır

Ellerinde zincirler ve boynunda tasmalarla

Bağlanmış olarak ve kat kat bağlanmış haliyle.”

Nihayet ona da yemeklerini verdiler ve su ve tuzdan başka bir şeyin tadına bakmamış olarak iki gün, iki gece geçirmiş oldular. Üçüncü günü geri kalan bir sa’lık arpayı alıp onu öğüttü ve ekmek yaptı. Ali (radıyallahü anh) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte namaz kıldıktan sonra eve geldi. Önlerine yemek konuldu. Bu esnada bir esir gelerek kapıda durup, şöyle dedi: Ey Muhammed’in evinin hanedanı selam sizlere! Bizleri esir alıyorsunuz, bağlıyorsunuz ve bize yemek yedirmiyorsunuz. Haydi bana yemek yedirin, ben Muhammed’in esiriyim. Ali onun sözlerini işitince şu beyitleri söyleyiverdi:

“Peygamber Ahmed’in kızı Fatıma!

Efendiler efendisi o peygamberin kızı!

Allah ona ismini verdi, ismi Muhammed’dir onun

Allah onu pek büyük güzelliklerle süsledi,

İşte bu hidayet rehberi peygamberin esiridir

Zincirlere vurulmuş ve tasmalarıyla ağır bir yük yüklenmiştir

Uzanıp serilmiş haliyle bize açlıktan şikayet ediyor

Bugün yemek yediren yarın onu bulacaktır t

O pek yüce bir ve tek ve tevhid olunanın nezdinde

Ekin ekenin ektiği yakında biçilecektir

Sen buna ver ve sakın bunu istediğini elde etmemiş olarak geri çevirme!”

Fatıma (radıyallahü anha) hemen şu beyitleri söyleyiverdi:

“O gelenden sadece bir sa’ kaldı

Artık kolumla birlikte elim de gitti.

iki oğlum -yemin olsun Allah’a- açtırlar,

Rabbim Sen onları zayi etme

Babaları çokça hayır işleyen birisidir

Görülmemiş bir şekilde iyilik yapandır

Kolları uzundur, bileği güçlüdür

Üstelik benim başımı örtecek örtüm de yoktur

Sadece ince deriden kesilmiş ve örülmüş bir örtüm dışında.”

Nihayet ona da yemeği verdiler ve böylelikle üç gün üç gece su ve tuz dışında hiçbir şeyin tadına bakmamış olarak geçirdiler. Dördüncü günde Allah için yaptıkları adaklarını da bitirmiş oldular. Ali sağ eline Hasan’ı, sol eline Hüseyin’i alıp Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına götürdü. Aşırı açlıktan kuş yavruları gibi titriyorlardı. Rasûlullah onları görünce şöyle dedi: “Ey Ebû’l-Hasen gördüğüm bu haliniz ne kadar da zor ve çetin. Haydi hep birlikte kızım Fatıma’ya gidelim.” Onun yanına gittiklerinde namazgahına çekilmiş olduğunu gördüler. Karnı sırtına yapışmış, aşırı açlıktan gözleri içeriye çekilmişti. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onu görüp yüzünden aç olduğunu anlayınca ağlayıp şöyle dedi: “Rabbim, ne olur imdadımıza yetiş! Muhammed’in hanedanı açlıktan ölüyor,” Cebrâîl inip: Selam sana dedi. Ey Muhammed Rabbinin sana selamı var. Haydi sen bunu ehl-i beytin için al dedi. Peygamber: “Neyi alayım, ey Cebrâîl” deyince, ona şu buyrukları okudu:

“İnsan üzerinden öyle uzun süre geçti ki… yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler. Biz, size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür isteriz” âyetlerini ona okuttu.

Tirmizi el-Hakim Ebû Abdullah “Nevadiru’l-Usul” adlı eserinde şunları söylemektedir: Bu uydurma ve düzmece bir hadistir. Bunu uydurup, düzen o kadar aşırıya gitmiş ki; işitenler bu hususta şüpheye dahi düştüler. Bu hadisi bilmeyen bir kimse bu durumda olmadığından dolayı üzülerek dudaklarını ısırır. Halbuki bu işi yapan kimsenin yerilmiş olduğunu da bilmez. Çünkü yüce Allah Kitabı keriminde şöyle buyurmuştur:

“Yine sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan arta kalanını.” (el-Bakara, 2/219) Bu ise; kişinin kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarından arta kalandır. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan da: “En hayırlı sadaka zengin iken verilen sadakadır” Buhârî, II, 51», V, 204H; Müslim, II, 717, Ebû Davud, II, 129, Nesâî, V, (i2, 69; Müsned, II, 230, 27H, 394, 402, 434, 476. ile; “Önce kendinden başla, sonra geçindirmekle yükümlü olduklarından” Tirmizi el-Hakim, Nevadiru’l-Usûl, I, 246. dediği neredeyse mütevatiren sabit olarak gelmişlerdir. Yüce Allah da kocalarına hanımlarının ve çocuklarının nafakasını karşılamayı farz kılmıştır. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Kişinin temel ihtiyaçlarım karşılamakla yükümlü olduğu kimselere bakmaması ona günah olarak yeter.” İbn Hihhan, Sahih, X, 51; Hakim, el-Müstedrek, I, 575, Ebû Davud, II, 132; Müsned, II, 160, 193, 194, 195.

Acaba aklı başında bir kimse, Ali (radıyallahü anh)’ın bu işi bilmediğini ve bunun sonucunda da beş ya da altı yaşlarında küçük ve gencecik yavruları üç gün üç gece aç bırakabileceğini nasıl düşünebilir? Öyle ki açlıktan dolayı alabildiğine bitkinleşmişler, karınları bomboş olduğundan ötürü gözleri içeriye kaçmış… O kadar ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sıkıntılarından dolayı ağlamıştı. Farzedelim ki Ali (radıyallahü anh) bu dilencileri kendisine tercih etti. Hanımını bu işe zorlaması câiz olur muydu? Farzedelim ki hanımı Ali’nin bu davranışını hoş gördü, Peki çocuklarını geceli gündüzlü üç gün aç bırakması câiz miydi? Böyle bir şey ancak ahmak ve cahiller tarafından iltifat görür. Allah, uyanık kalplerin, Ali hakkında böyle bir zan beslemelerine imkan ve fırsat vermemiştir. Her gece Ali ile Fatıma’nın söyledikleri bu beyitleri, onlardan herbirisinin diğerine verdiği cevaplarını kimin ezberlediğini ve nihayet bu ravilerin bunu nasıl aktarabildiklerini bir bilebilsem. Bu ve benzeri hadisler görebildiğim kadarıyla hapiste kalanların uydurmalarıdır. Bana ulaştığına göre birtakım kimseler müebbet hapse mahkum edilirler, çaresiz kalınca gece sohbeti ve benzeri şeylere dair birtakım sözler yazarlar. Bu gibi hadisler de uydurmadır. Bunlar bu işin üstadlarının eline ulaştı mı onu, bir kenara atarlar ve uydurma olduklarını ortaya koyarlar. Bir afeti ve bir tuzağı olmayan hiçbir şey yoktur. Dindarlığın afeti ve tuzağı ise herşeyden çoktur.

İnsan 8

Yemeği, ona olan sevgilerine rağmen, yoksula, yetime ve esire yedirirler.

Diyanet Vakfı
Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.

Kurtubi Tefsiri
Yemeğe olan sevgilerine rağmen, yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.

“Yemeğe olan sevgilerine rağmen… yemek yedirirler.” İbn Abbâs ve Mücahid dedi ki: Azlığına ve ona olan sevgilerine, arzularına rağmen demektir. ed-Darani: Allah’ı severek (yemek yedirirler), diye açıklamıştır. Fudayl b. İyad: Yemek yedirmeyi severek yedirirler, diye açıklamıştır. er-Rabi b. Haysem’e dilenci geldi mi: Siz ona şeker yediriniz, çünkü Rabi şekeri sever, dermiş.

“Yoksula” yoksulluk sahibi kimseye demektir. Ebû Salih’in, İbn Abbâs’dan rivâyetine göre; o şöyle demiştir: Yoksul, dolaşıp duran ve senden, malından bir şeyler isteyen kimse demektir.

“Yetime” yani müslümanların yetimlerine, Mansur, el-Hasen’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir yetim İbn Ömer’in yemeğinde hazır bulunurdu. Bir gün yemeğinin getirilmesini istedi, yetimi de aradığı halde bulamadı. İbn Ömer yemeğini bitirdikten sonra o yetim geldi, yiyecek bir şey bulamadı. Bu sefer ona sevik ve bal getirilmesini istedi ve: Haydi bunu ye. Allah’a yemin ederim, sen aldanmamış oldun, dedi. el-Hasen de şöyle dedi: Allah ,a yemin olsun İbn Ömer de aldanmamış oldu, dedi.

“Ve esire” esir alınıp, hapsedilen, alıkonulana…

Ebû Salih’in, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre; o şöyle demiştir: Burada esir, ellerinde bulunan müşrik kimsedir. Katade de böyle açıklamıştır. İbn Ebi Necih, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Esir hapsedilip, alıkonulan kimse demektir. Said b. Cübeyr ve Atâ da: Esir haklı olarak hapsedilen kimse demektir, demiştir, Said b. Cübeyr’den de Katade ve İbn Abbâsın açıklamaları gibi bir açıklama nakledilmiştir.

Katade dedi ki: Yüce Allah, esirlere iyilik yapılmasını emretmektedir. O günlerde esirler müşrik kimseler idi. Müslüman kardeşine yemek yedirmen ise daha öncelikli bir haktır.

İkrime, esir, köle ile aynı şeydir demiştir. Ebû Hamza es-Sumalî dedi ki: Esirden kasıt kadındır. Buna Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu hadisi delil teşkil etmektedir: “Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz. Çünkü onlar sizin yanınızda esir (gibi)dirler.” Tirmizi, III, 467, V, 273; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, V, 372. (Not: Hadisin doğru bir şe kikle anlaşılabilmesi için gösterilen yerlerden birisinde lamamiyle okunmasını salık veririz.) “Esirlerdir” demektir.

Ebû Said el-Hudri dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler” âyetini okudu ve şöyle buyurdu: “Yoksul fakir kimsedir. Yetim babası olmayan kimsedir. Esir ise köle olan ve hapiste alıkonulandır.” Bunu es-Sa’lebi zikretmiştir.

Yoksula yemek yedirmenin zekat âyetiyle, esire yemek yedirmenin kılıç (cihadı emreden) âyet; ile neshedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Said b. Cübeyr yapmıştır. Başkası ise şöyle demiştir: Hayır, bunun hükmü sabittir. Yetim ile yoksula nafile olarak yemek yedirilir. Esire yemek yedirmek ise onun canını muhafaza etmek içindir. İmâmın onun hakkında başka bir hükmü tercih etmesi hali müstesna.

el-Maverdi dedi ki: Esir ile kıt akıllıyı kastetme ihtimali vardır. Çünkü böyle bir kimse ahmaklığının ve deliliğinin esareti altındadır. Müşrikin esir alınması ise İmâmın bu husustaki görüşüne bağlı olarak yapılacak bir uygulama ile belli olur ve o uygulama bir intikamdır. Burada ise (yemek yedirmek) iyilik ve ihsandır. Atâ’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Esir kıble ehlinden ve başkalarından olur.

Derim ki; Sanki bu görüş bütün görüşleri kapsayan genel bir görüştür. Buna göre müşrik esire yemek yedirmek Allah’a yakınlaştırıcı bir ibadet olabilir. Şu kadar ki, bu nafile sadakadan yapılır, farz olan sadakadan ona yemek yedirilmez. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yoksul (miskin), yetim ve esir ile ilgili açıklamaları bunların dildeki türedikleri köklere dair bilgiler daha önceden yeteri kadarıyla (el-Bakara, 2/83. âyet, 7. başlık ile 85-86. âyetler, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

İnsan 7

Onlar adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yaygın olan bir günden korkarlar.

Diyanet Vakfı
O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözü yerine getirirler.

Kurtubi Tefsiri
Onlar, adakları yerine getirirler ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar.

“Onlar, adakları yerine getirirler.” Adakta bulundukları vakit onu yerine getirmemezlik etmezler. Ma’mer, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Allah’ın kendilerine farz kılmış olduğu namaz, zekat, oruç, hat, umre ve diğer vacibleri (yerine getirirler).

Mücahid ve İkrime de şöyle demişlerdir: Onlar adakta bulundukları vakit, yüce Allah’ın hakkım eksiksiz yerine getirirler.

el-Ferrâ” ve el-Cürcani şöyle demişlerdir: İfadede takdir edilmesi gereken lâfızlar vardır. Onlar dünyada iken adaklarını yerine getirirlerdi, demektir. Araplar: İdi” lâfzını kimi zaman fazladan getirirler, kimi zaman da (gelmesi gerektiği halde) hazf ederler.

Adak(nezr)ın gerçek mahiyeti, mükellefin yaptığı bir şey türünden, kendisine vacib kıldığı şey demektir. Şöyle de tarif edilebilir: Nezr (adak) mükellefin eğer kendisi kendisine vacib kılmasa yapması gerekmeyecek olmakla birlikte, kendisine vacib kıldığı itaatlere denilir,

el-Kelbi dedi ki:

“Adakları yerine getirirler” yani onlar ahıtlerini tamamlarlar. Anlam aynıdır. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

“Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler.” (el-Hac, 22/29) Hac için ihrama girmek suretiyle kendilerini yerine getirmekle yükümlü tuttukları ibadetlerinin amellerini yerine getirsinler, demektir. Bu da Katade’nin açıklamasını pekiştirmektedir. Kişinin Allah’ın emrine uymak gibi, imanı gereği yerine getirmeyi üstlenmiş olduğu hususlar da nezrin (adakın) kapsamına girer. Bu açıklamayı el-Kuşeyri yapmıştır.

Eşheb, Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

“Onlar, adakları yerine getirirler.” âyetinde kastedilen köle azad etmek, oruç tutmak ve namaz kılmak adaklarıdır. Ebû Bekr b. Abdu’l-Aziz’in ondan yaptığı rivâyete göre de Malik şöyle demiştir:

“Onlar adakları yerine getirirler.” âyetinde ki adaktan kasıt, yemindir.

“Ve kötülüğü yaygın” yüksek, dehşetli ve çok yaygın olan

“bir gün” olan kıyâmet günün

“den korkarlar” sakınırlar, çekinirler.

“Yaygın” kelimesi sözlükte uzayıp giden demektir. Araplar: “Şişenin ya da camın çatlağı uzayıp gitti” derler. Şair el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Ayrılığı dolayısıyla kalpte uzayıp giden bir çatlak

Bırakmış olduğu halde ayrılıp gitti o.”

Yangın yayıldı” demektir, Tan yerinin ışığı etrafa yayıldı” demektir. Hassan da şöyle demektedir:

“Lüeyoğullarının ileri gelenleri için. önem taşımadı

(Nadiroğullarına ait) el-Buveyre’deki yaygın yangın.”

Katade şöyle derdi: Allah’a yemin olsun ki, o günün kötülüğü gökleri ve yeri dolduracak kadar yaygındır. Mukâtil dedi ki: O günün kötülüğü göklere yayılacak, o bakımdan gökler çatlayacak, yıldızlar etrafa dağılacak, melekler dehşete kapılacak. Yeryüzündeki dağlar savrulacak, sular yerin dibine çekilecek.

İnsan 6

Allah’ın kulları ondan içer, onu fışkırtarak akıtırlar.

Diyanet Vakfı
(Bu,) Allahın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır.

Kurtubi Tefsiri
(O), Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.

“(O) Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri… bir pınardır.” el-Ferrâ” dedi ki: Kâfur cennetteki bir su pınarının adıdır. Dolayısıyla buradaki

“bir pınar” daha önce geçen

“kâfur”dan bedeldir. Bunun

“bir kase” lâfzının mahallinden bedel olduğu (ve onun mahalline uygun olarak mansub geldiği) da söylenmiştir. Karıştırılmış” lâfzındaki zamirden hal olduğu da söylenmiştir. Övgü olmak üzere nasbedikliği de söylenmiştir. Tıpkı bir adamdan söz edilirken senin: deyip; Siz akıllı ve çok anlayışlı birisinden söz ediyorsunuz” anlamında kullanmak gibidir. O halde burada da bu âyet; Yani” takdiri ile nasbedilmiştir.

Bunun; Bir pınardan içerler” anlamında olduğu da söylenmiştir. ez-Zeccâc da: Bir pınardan..,’ demektir, diye açıklamıştır.

“Kâfur” kelimesinin birinci harfi “kef” ile söylendiği gibi, “kaf” ile de söylenir. Kâfur, aynı zamanda hurma ağacı meyvesinin içinde bulunduğu kapçığa da denilir. “el-Kufurra” aynı şeydir. Bu açıklamayı el-Esmai yapmıştır.

er-Râî’nin şu beyitine gelince:

“Saçın ayrılma yerlerini ve boyunları güzel bir koku ile örter

Adım adım kâfur yiyen (ceylanın) bağırsaklarından.”

Çünkü miskin kendilerinden alındığı ceylan türü hoş kokulu sümbül yer. Ondan dolayı şair burada ondan (misk’ten) kâfur diye sözetmektedir.

“Kendisinden içtikleri” âyeti ile ilgili olarak el-Ferrâ” şöyle demiştir; demek ile; demek (onu içerler, ondan içerler) arasında bir fark yoktur. Sanki ondan içerler, ondan içtikleriyle kanarlar ve iyice doyarlar. el-Ferrâ” şu beyiti de zikretmektedir:

“(O bulutlar) deniz suyunu içip sonra yükseldiler

Hızla yükselen gürültülü yeşil dalgalar arasında.”

(Yine el-Ferrâ”) şöyle demiştir: “Filan kişi güzel söz söylüyor” anlamında: demek de, demek de buna benzemektedir. Manası: Onu (ondan) içerler” şeklinde olduğu ve “be” harfinin fazladan geldiği de söylenmiştir. Buradaki “be”nin:…den” yerine geldiği de söylenmiştir ki; ifade; Kendisinden içerler” takdirindedir. Bu açıklamayı da el-Kutebi yapmıştır.

“Ve diledikleri gibi, akıttıkları bir pınardır.” Denildiğine göre; onlardan bir kişi kendi köşkleri arasında yürür, saraylarında yukarılara çıkar ve elinde bulunan bir sopa ile suya işaret eder, su da evin neresinde olursa olsun kanal ve yatak olmaksızın yerin üzerinde evinin içerisinde akar ve sarayının en yüksek yerlerine kadar, nereye çıkarsa çıksın onun arkasından gider. İşte yüce Allah’ın: “(O), Allah’ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır” âyeti bunu anlatır. Yani kişi dilediği tarafta, şurada ve burada nasıl suya bir yatak açıyor ise aynı şekilde onlar da suları böylece akıtırlar.

İbn Ebi Necih’den, onun Mücahid’den rivâyet ettiğine göre

“Ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.” O, suları diledikleri yere götürürler. Onlar nereye giderlerse arkalarından gider ve nereye dönerlerse sular da döner, diye açıklanmıştır.

Ebû Mukâtil , Ebû Salil’den o Sad b. Ebi Sehi’den, o el-Hasen’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cennette dört pınar vardır. Bunların ikisi Arşın altından akar, Bu ikisinden birisi yüce Allah’ın “ve diledikleri gibi, akıttıkları bir pınardır” diye sözettiğidir. Diğeri Zencebildir. Diğer iki pınar ise Arşın üstünden fışkıran iki pınardır. Bunlardan birisi yüce Allah’ın sözünü ettiği ve kendisine “Sebebi!” ismi verilen pınardır, diğeri ise “Tesnimdir.”

Bunu et-Tirmizi el-Hakim, Nevadiru’l-Usul’de zikretmiş ve şöyle demiştir: Buna göre Tesnim; mukarreb olanlaradır Bk. el-Vâkıa, 56/11 vd. onlara has bir içecektir. Kâfur ebrara aittir, onların içeceği bir içecektir. Ebrarın içeceklerine de Tesnimden katılır. Zencebil ile Selsebilden ebrarın içeceklerine katkı yapılır. Yüce Allah, Kur’ân’da bunu böylece sözkonusu etmiş ve bunların kimlerin içecekleri olduğundan sözetmemiştir. Ebrarın içeceklerine katkı olarak verilen içecek mukarrabine katkısız verilir. Ebrara katkısız olarak verilen içecek, diğer cennet ehline katkı olarak verilir. Ebrar sadık olanlar, mukarrebler ise sıddıklardır,

İnsan 5

İyiler, karışımı kafur olan bir kadehten içerler.

Diyanet Vakfı
İyiler ise, kafur katılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler.

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki İyiler, kâfur karıştırılmış bir kâseden içerler.

“Şüphesiz ki iyiler… bir kaseden İçerler” âyetindeki:

“İyiler”: Sıdk ehli olan kimselerdir ki; tekili …diye gelir. Bu da yüce Allah’ın emrine uyan kimseye denir. ‘in “muvahhid kimse” anlamında olduğu ‘in de ‘in çoğulu olduğu söylenmiştir. Şahit” kelimesinin çoğulunun diye gelmesi gibi. Bunun ‘in çoğulu olduğu da söylenmiştir. Irmak’ın çoğulunun: diye gelmesi gibi es-Sıkah’lz işe şöyle denilmektedir. ‘in çoğulu, …diye gelir, ‘in çoğulu ise şeklinde gelir, Filan kişi yaratıcısına itaat eder”, Ana evladına karşı şefkatli ve merhametlidir” demektir.

İbn Ömer, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Şanı yüce Allah’ın onlara “ebrar (iyiler)” ismini vermesi onların hem babalarına, hem oğullarına iyi davranmalarından dolayıdır, Senin babanın senin üzerinde bir hakkı olduğu gibi, evladının da senin üzerinde bir hakkı vardır.” Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, s. 47.

el-Hasen dedi ki: “Zürriyetinden gelenlere (küçüklerine) eziyet vermeyen kimse” demektir, Katade dedi ki; İyiler Allah’ın hakkını ve adakları eksiksiz yerine getirenlerdir. Hadiste de: “Ebrar (iyiler) hiç kimseye eziyet vermeyen kimselerdir” denilmektedir.

“Kâfur karıştırılmış bir kaseden içerler.” Kase içinde şarab (içki) bulunan kab demektir. İbn Abbâs dedi ki: Bununla şarabı kastetmektedir. Sözlükte ke’s (kase) içinde garab bulunan kaba denilir. Eğer içinde şarab bulunmuyor ise ona kase denilmez. Amr b. Külsum dedi ki:

“Ey Um Amr, kase (içi şarab dolu bardak) sağdan geliyorken

Sen onu bizden öbür tarafa çevirdin.”

el-Esmaî dedi ki: (Şairin beyitte kullandığı fiil kullanılarak): Hediyeyi ya da iyilik kabilinden olan bir şeyi bizden alıkoydun, koyuyorsun, alıkoymak” denilir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

“Karıştırılmış” yani katılmış, eklenmiş demektir. Hassan dedi ki:

“Sanki (Ürdün’de şarabıyla meşhur) Beyt-u Ra’s’den bir şarab gibi

Onun katkısı ise bal ve sudur.”

Kişinin bedeninde “mizaç” olarak (karışık olarak) bulunan safra, sevda, sıcaklık ve soğukluktan ibaret olan bedenin mizacı (bedenin tabiatında bulunan karışımlar) da buradan gelmektedir. Eski tıp ve tabiat bilginlerine göre bedeni oluşturan asitli karışımlar (ShliiOı anlatmak için kullanılan terimlerdir. Uk. M. Ali er-Tehânevî, Keşşûfu Istdâhâti’l-Fünûn, (Kalkütta 1862 baskısından tıpkı hasım: İstanbul 1404/1984), hararet (Sıcaklık): I, 292, Soğuk ,.rr,hetl: I. 530 vci.; Sevda 1, 647; Safra II, H39.

“Kâfur” hakkında, İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu, cennetteki bir pınarın adıdır. Ona “aynu’l-kâfûr: kâfur pınarı” denilir. Yani o içkiye, kâfur ismi verilen bu pınarın suyundan da katılır. Said, Katade’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bu şarab onlara kâfur ile karıştırılır ve misk ile mühürlenir. Mücahid de böyle demiştir, İkrime ise:

“Karışımı” onun tadı demektir, diye açıklamıştır.

“Kâfûr”un onun kokusunda olduğu, tadında olmadığı da söylenmiştir.

“Kâfûr”dan maksat, onun beyazlığı, hoş kokusu ve serinliğidir. Çünkü kâfur içilmez diye de açıklanmıştır. Bu da yüce Allah’ın:

“Nihayet onu bir ateş haline getirince” (el-Kehf, 18/96) âyetindeki “ateş” lâfzının “ateş gibi” anlamına gelmesine benzemektedir.

İbn Keysan dedi ki: O, içecek misk, kâfur ve zencebil ile daha da lezzetli bir hale getirilecektir. Mukâtil de: Buradaki kâfur, dünyadaki kâfur değildir; fakat yüce Allah nezdinde bulunan şeylere, kalpler bunları anlayabilsin diye sizin nezdinizdeki isimler ile ad vermiştir.

Allah’ın:

“Karıştırılmış” âyetindeki; fazladan gelmiştir. Bu: Kâfur karıştırılmış bir kaseden …” demektir.

İnsan 4

Şüphesiz biz inkârcılar için zincirler, bukağılara ve alevli ateşe hazırladık.

Diyanet Vakfı
Doğrusu biz, kafirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Biz kâfirler için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır.

“Gerçekten Biz kâfirler İçin zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır” âyeti ile her iki kesimin halini açıklamaya başlamaktadır. Akıl sahiblerinin kendisine ibadet etmelerini istediğini, onları yükümlü kılıp, kendilerine verdiği emirleri yerine getirme imkanları ile donattığım açıklamaktadır. Bundan dolayı kim kâfir olursa, onun için ceza vardır. Kim de Allah’ı tevhid edip, O’na şükrederse onun için de mükâfat sözkonusudur.

“es-Selasil: Zincirler” cehennemdeki zincirlerdir. Daha önce el-Hakka Sûresi’nde (69/32. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere herbirisinin uzunluğu yetmiş arşın olacaktır.

Nafi, el-Kisai, Ebû Bekr’in rivâyetine göre Âsım ile Hişam’ın rivâyetine göre de İbn Amir

“zincirler” anlamındaki lâfzı şeklinde tenvinli olarak, diğerleri ise tenvinsiz okumuşlardır. Kumbun, İbn Kesîr ve Hanıza vakıf halinde elif siz vakıf yapmışlar, diğerleri ise “elif” ile vakıf yapmışlardır.

“Billur kablar” (15- âyet ile 16. âyetin ilk) kelimesine gelince, birincisini Nafi’, İbn Kesîr. el-Kisâî, Ebû Bekr’in rivâyetine göre, Âsım tenvinli okumuşlardır. Diğerleri ise tenvinsiz okumuşlardır. Yakub ve Hamza ise burada “elif’siz vakıf yapmıştır, diğerleri ise “elif” ile vakıf yapmışlardır,

İkincisine gelince yine Nafi, el-Kisâî ve Ebû Bekr bunu tenvinli okurlarken, diğerleri tenvinsiz okumuşlardır, Bu lâfzı tenvinli okuyanlar “elif” ile okurken, tenvinsiz okuyanlar ise “elifi düşürmüşlerdir.

Ebû Ubeyd ise (“zincirler” anlamındaki lâfız dahil) her üçünde de tenvinli okuyuş ile “elif” ile vakıf yapmayı -mushafın hattına uyarak- tercih etmiş ve şöyle demiştir: Ben Osman’ın mushafında

“zincirler” lâfzını “elif ile “billur kaplar” lâfzının îlkini “elif ile gördüm. İkincisi ise “elif” ile yazılı iken kazınmış olduğundan orada onun izini açıkça gürdüm.

Bu lâfızları munsarıf (yani tenvin ile) okuyanların dört tane delili vardır.

1- Buradaki çoğullar, tekillere de benzemektedir. (Tekil gibi kabul edilerek) bu sebepten tekiller gibi (bir daha) çoğul yapılmışlardır. Bundan dolayı tekil hükmünde kabul edilerek munsarıf olmuşlardır el-Hemedânî diyor ki: “…Bunu munsarıf kabul «leııler, hu cemi1 şeklinin (bir bakıma) müfterilere benzemisini gözönünde bulundururlar. Çünkü (Araplar esasen çoğul olan): “Savâhib” kelimesini (tekrar) çoğul yaparak olurlarsa; “savâhibâr.” derler. Bu gibi lâfızları munsarıf müfredler gibi çoğul yaptıklarından, bu hükümde değerlendirerek, munsarıf gibi kullanmışlardır.” (el-Huseyn el-Hemedani, el-Ferid..,, IV, 5K5).

2- el-Ahfeş; Senden daha üstündür” kipi dışında bütün munsarıf olmayanların Araplar tarafından munsarıf olarak kullanıldıklarını nakletmiştir. el-Kisai ve el-Ferrâ” da Ixiyle demişlerdir: Bu, Arapların; O senden daha zariftir” şeklindeki sözleri dışında bütün isimleri munsarıf gibi kullananların söyleyişine uygundur. Onlar sadece bu türdeki kullanımları munsarıf kullanmazlar. İbnu’l-Enbarî bu hususta Amr b. Külsûm’un şu beyitini zikretmektedir:

“Sanki bizim ve onların (yaraları açan) kılıçlarımız

Oyun oynayan (çocuk)ların ellerindeki tahta kılıçları andırıyordu.”

Lebîd de şöyle demektedir;

“Ve kura yoluyla nice develerimi boğazlamak için (arkadaşlarımı) davet ettim

(Hangisinin kesileceğini tesbit etmek için) biri diğerine benzeyen oklarla kura çektim.”

Yine Lebîd şöyle demektedir:

“(Bütün bu sözü geçen iyilikleri) bir lütuf olarak (yaparız);

kerem sahibi kimseler olup cömertlikle yardımcı olur(uz)

Cömert(iz), güzel şeyleri kazanmayı ganimet bilir(iz).”

Görüldüğü gibi burada munsarif olmaması gerektiği halde -herbir beyitte birer kelime olmak üzere lâfızları munsarıf olarak gelmiştir.

3- İlk olarak geçen “billur kablar” anlamındaki lâfız, âyet sonu olduğundan dolayı müennes kabul edilir. Burada ise âyet sonları nun (tenviri) ile bitmektedir. Yüce Allah’ın:

“Anılmaya değer bir şey, işiten ve gören” buyrukları gibi. Bundan dolayı ilkini âyet sonları arasında vakıf yapmak üzere tenvinli okumuşlar, buna karşılık ikincisini de birincisine komşuluğu (hemen ondan sonra gelmesi) dolayısıyla tenvinli okumuşlardır.

4- Mushafa uymak. Çünkü bu iki kelime, Mekke, Medine ve Küfe mushaflarında tenvinlidirler.

Bu lâfızları munsarıf kabul etmeyenler de şöylece delil göstermişlerdir: “Eliften sonra üç harf yahut iki harf ya da şeddeli bir harf gelen bütün çoğul isimler, ister marife, ister nekre olsunlar munsarıf olamazlar. “Eliften sonra üç harfi bulunan çoğullara Örnek: Kandiller, dinarlar, mendiller” kelimeleridir. “Eliften sonra iki harfi bulunan kelimelere örnek yüce Allah’ın:

“Elbette manastırlar… yıkılırdı” (el-Hac, 22/40) âyetinde geçmektedir. Çünkü burada “eliften sonra iki harf yer almaktadır. Yüce Allah’ın:

“Ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler” (el-Hac, 22/40) âyeti da bu şekildedir. “Eliften sonra şeddeli tek harfin bulunduğu kelimelere örnek de: Genç kızlar ve binekler, canlı hayvanlar” gibi.

Halef dedi ki: Ben Yahya b. Âdem’i, İbn İdris’ten naklederek şöyle derken dinledim: İlk mushaflarda birinci kelime “elif lidir, ikincisi “elif sizdir. Bu Hamza’nın lehine bir delildir. Halef de şöyle demiştir: Ben İbn Mes’ûd’un kıraatine nisbet edilen bir mushafta birincisini “elifle, ikincisini “elifsiz gördüm.

Senden daha üstün” veznine gelince, ister şiirlerinde olsun, ister başka tür sözlerinde olsun, Araplardan herhangi bir kimse bunu tenvinli olarak kullanmış değildir. Çünkü buradaki: izafet yerini tutmaktadır. Aynı kelimede hem tenviri, hem de izafet bir arada kullanılmaz. Zira bunların ikisi de ismin alametlerindendir, iki alamet de bir arada zikredilmez. Bu açıklamayı el-Ferrâ” ve başkaları yapmıştır.

“Tasmalar” anlamındaki âyetin tekili: olup, bunlarla, elleri boyunlarına bağlanacaktır. Cubeyr b. Nufeyr’den onun da Ebû’d-Derda’dan rivâyetine göre, Ebû’d-Derda şöyle dermiş: Tasmalar ile bağlanmadan önce şu elleri şanı yüce Allah’a kaldırınız (dua ediniz.)

el-Hasen dedi ki:

“Tasmalar” cehennemliklerin boyunlarına şanı yüce Rabbimizi aciz bıraktıklarından dolayı konulmayacaktır. Onlar zefil kılınsın diye konulacaktır.

“Ve alevli bir ateş” hakkında açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İnsan 3

Biz ona yolu gösterdik — ister şükreden olur, ister inkâr eden.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör olsun.

“Gerçekten Biz ona yolu gösterdik.” Ona hidayet ve sapıklık yollarını, hayrı ve şerri peygamberleri göndermek suretiyle açıkladık ve tanıttık, O bakımdan o îman etti ya da küfre saptı. Yüce Allah’ın:

“Ve biz ona iki de yol gösterdik.”(el-Beled, 90/10) âyetine benzemektedir.

Mücahid dedi ki: Yani biz ona bedbahtlığa ve mutluluğa giden yolu açıklayıp, gösterdik. ed-Dahhak, Ebû Salih ve es-Süddi şöyle demiştir: Burada

“yol”dan kasıt, rahimden çıkmasıdır. Tabiatı gereği ve mükemmel aklı sayesinde görebildiği faydaları ve zararlarıdır, diye de açıklanmıştır.

“İster şükredici olsun, ister nankör.” Yani o bunlardan hangisini yaparsa yapsın, Biz, ona gerekli açıklamaları yapmış bulunuyoruz.

Kufeli nahivciler dedi ki; (Âyette yer alan): ister” lâfzının bünyesindeki: burada ceza (şartın cevabı) hükmündedir. ise fazladan gelmiştir. Yani: Biz, ona yolu açıklamış bulunuyoruz. Eğer şükrederse (mükâfat görür) yahut nankörlük ederse (ceza görür)” demektir. el-Ferrâ” da bu açıklamayı tercih etmiş olmakla birlikte Basralılar bunu kabul etmezler. Çünkü onlara göre şart edatı, daha sonrasında fiil takdir edilmedikçe isimlerin başına gelmez Kûfelilerin takdirinde fiilin başında kullanılmakla birlikle, âyetin nazmında böyle değildir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz, ona doğru yolu gösterdik. Yani bu hususa dair delilleri ortaya koymak suretiyle ona tevhid yolunu açıkladık. Sonra Biz, onun için hidayeti yaratacak olursak, o da hidayet bulur ve îman eder. Eğer onu tevfikimize mazhar kılmazsak kâfir olur. Bu da bir kimseye: Ben sana öğüt verdim, istersen kabul et, istersen terket” demeye benzer ki bu: İstersen” (derken başa fe harfi getirmek) anlamındadır fakat “fe” söylenmeyip hazfedilmektedir.

“İster nankör olsun” âyeti da böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Ona yolu gösterdim” denilebildiği gibi (harf-i cer kullanarak) de de denilebilir. Bu husus daha önceden el-Fâtiha Sûresi’nde (1/6. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (mesela, el-Bakara, 2/2. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah, burada

“şükredici (şâkir)” ile

“nankör (kefûr)”u birlikte zikrettiği halde, her ikisinin de mübalağa anlamını ihtiva etmeleri açısından ortak vezinleri olan

“şekur” ile

“kefur” şekillerini bir arada zikretmemiştir. Buna sebep, şükürde mübalağanın (aşırılığın) sözkonusu olmayacağım, buna karşılık bunun küfürde sözkonusu olacağını anlatmaktır. Çünkü yüce Allah’a gereği gibi şükür sözkonusu değildir. Bundan dolayı şükürde mübalağa mevzu bahis olmaz; fakat küfürde (ve nankörlükte) mübalağa sözkonusudur. Bundan dolayı, insan üzerindeki nimetlerin çokluğu dolayısıyla onun şükrü azdır, ona yapılmış olan ihsanlarla birlikte az gibi görünse dahi, küfrü (ve nankörlüğü) Lse pek çoktur. Bu açıklamayı el-Maverdi nakletmiştir.

İnsan 2

Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık, onu imtihan ediyoruz; işiten ve gören yaptık.

Diyanet Vakfı
Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Bir İnsanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu sınar dururuz. Bu nedenle onu İşiten ve gören yaptık.

“Gerçekten Biz, insanı” -görüş ayrılığı sözkonusu olmaksızın- Âdem oğlunu

“karışık bir nutfeden” damlayan bir sudan yani meniden… (yarattık). Belirli bir kabta bulunan az miktardaki herbir suya

“nutfe” denilir. Nitekim Abdullah b. Revâha kendi kendisine sitem ederken şöyle demiştir:

“Ne oluyor bana ki, (nefsim) senin cennetten hoşlanmadığını görüyorum

Sen bir kırbadaki bir damla sudan başka bir şey misin?”

Çoğulu: ile …diye gelir.

“Karışık” demek olup, bunun tekili: ile şeklinde gelir. “Dost” kelimesinin tekilinin; ile şekillerinde gelmesi gibi. Şair Ru’be de şöyle demektedir:

“(O dişi develer) çabuk çıkartılan ve çok ses çıkartan herbir (yavruyu) dışarı atıyorlar

Henüz deri giydirilmemiş, karışık bir kan içinde olduğu halde.”

Bunu buna karıştırdım” denilir. Bu şekilde karıştırılana: (…….) denilir. Tıpkı: Karışık, karışmış” gibidir. el-Müberred dedi ki: ‘in tekili eredir. Karıştırdı, karıştırır” diye kullanılır.

Burada nutfenin kana karışması kastedilmektedir. eş-Şemmâh dedi ki:

“Etrafı kapalı karın boşluğu bir süreye kadar sakladı

Süzülmesi oldukça hakir olan karışık (bir nutfe)yi.”

el-Ferrâ” dedi ki;

“Karışık”dan kasıt, erkeğin suyu ile kadının suyunun kan ve kan emici sülük gibi (alaka)nın karışımıdır. İşte bundan dolayı karıştırılan bir şeye: denilir. Bu da aynı anlamda: demek gibidir. Yine böyle bir şeye: denilir ki, bu da gibidir,

İbn Abbâs (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Karışık” beyazdaki kırmızılık, kırmızılıktaki beyazlık demektir. Bu da dilcilerin pek çoğunun tercih ettiği bir açıklamadır. el-Hüzdı (ed-Üahil unvanlı Züheyr b. Haram) şöyle demektedir:

“Sanki (ona attığım okun) tüyleri ve okun arkasında olup da yayın kirişine yerleşen kısmına

Kan ve su karışımı bulaşmış gibi,”

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmiştir: Erkeğin katı ve beyaz olan suyu, kadının sarı ve ince olan suyuna karışır ve her ikisinden çocuk yaratılır. Sinir, kemik ve güç türünden ne varsa o erkeğin suyundandır. Et, kan ve saç ise kadının suyundandır. Bu husus merfu olarak da rivâyet edilmiştir ki; bunu da el-Bezzâr zikretmiştir Yılkın bir rivâyet: İbn Hıhbân, Sahik, XIV, 63.

İbn Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre; nutfenin karışıklığı mudğa (bir çiğnem et)in damarları demektir. Yine ondan gelen rivâyete göre (bu) iki ayrı renkteki erkeğin suyu ile kadının suyu demektir.

Mücahid dedi ki: Erkeğin nutfesi beyaz ve kırmızı, kadının nutfesi ise yeşil ve sarıdır.

İbn Abbâs dedi ki; İnsan çeşitli renklerden (türlerden) yaratılmıştır. O (önce) topraktan yaratıldı, sonra fercin ve rahimin suyundan yaratıldı. Bu ise nutfedir, sonra alaka, sonra mudga (bir çiğnemlik et), sonra kemik, sonra da et olur. Katade de buna yakın bir açıklama yapmıştır: Bundan maksat yaratılışın merhaleleridir, bir merhaleden sonra alaka (sülük gibi kan emen bir kan parçası) aşaması, bir çiğnemlik et. ve kemik aşaması getir, sonra da kemiklere et giydirdi. Tıpkı el-Mu’minun Sûresi’nde buyurulduğu gibi:

“Yemin olsun ki Biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık…” (el-Mu’minun, 23/12)

İbnu’s-Sikkit dedi ki: ‘den kasıt “karışık şeyler”dir, çünkü nutfe çeşitli türlerin karışımıdır. İnsan o nutfeden farklı tabiatlara sahih olarak yaratılmıştır.

Meani bilginleri de şöyle demiştir: Bu lâfız, çoğul olmakla birlikte, tekil anlamındadır. Çünkü “nutfe”nin sıfatıdır. Nitekim: Ondalık tencere ve eskimiş elbise” demek de bu kabildendir.

Ebû Eyyüb el-Ensari’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Yahudilerden bir ilim adamı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip şöyle dedi: Bana erkeğin suyu ile kadının suyu hakkında haber ver. Peygamber şöyle buyurdu: “Erkeğin suyu beyaz ve katı, kadının suyu sarı ve incedir. Eğer kadının suyu üste çıkarsa kadın dişi doğurur, eğer erkeğin suyu üste çıkarsa kadın erkek doğurur.” Bunun üzerine o ilim adamı: Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve senin Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederim, dedi. Sevban’dan akın bir rivâyet, Âîi İmrân, 3/6. ayet, birinci başlakta geçmiş bulunmaktadır. Müslim, I, 252-253. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde Bu hususa dair açıklamalar, Âl-i İmrân, i/6 ile eş-Şurâ, 42/49-50. ayetlerin tefsirinde geçmiş bulunmaktadır. geçmiş bulunmaktadır.

“Onu sınar, dururuz.” İmtihan ederiz. Biz, onda sınamayı, imtihan etmeyi takdir ederiz, diye de açıklanmıştır.

Ne ile sınandığı hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre; Biz onu hayır ve şer ile sınar dururuz, demektir. Bu açıklamayı el-Kelbi yapmıştır.

İkinci görüşe göre, Biz, onun rahatlık ve bolluk zamanında şükrünü, darlık ve sıkıntılı zamanlarında da sabrını sınarız. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

“Onu sınar, dururuz.” Onu mükellef kılarız diye de açıklanmıştır. Bunun da iki şekilde açıklaması vardır. Birincisine göre, yarattıktan sonra onu amel ile (sınarız) demektir. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. İkincisine göre ise; itaat ile emrolunup, maiyetlerin kendisine yasaklanması için din ile (sınanır).

İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre;

“onu sınar dururuz” hayır ve şer ile onu sınayalım diye ardı arkasına hilkatlerden, yaratılışlardan geçiririz, demektir.

Muhammed b. el-Cehm, el-Ferrâ’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Anlamı Allahu a’lem şöyledir:

“Biz, onu” sınayalım diye

“işiten ve gören yaptık.” O halde bu (sınama) anlam itibarı ile sonradan gelmekle birlikte, ifade olarak takdim edilmiştir.

Derim ki: Çünkü sınama ancak yaratılışın tamamlanmasından sonra gerçekleşebilmektedir.

“Bu nedenle onu işiten ve gören yaptık” âyeti Biz ona kendisi ile hidayeti işiteceği bir kulak, kendisi ile hidayeti göreceği bir göz verdik, demektir.

İnsan 1

İnsan üzerinden, anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?

Diyanet Vakfı
İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?

Kurtubi Tefsiri
İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki; o anılmaya değer bir şey değildi.

“İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki o anılmaya değer bir şey değildi” âyetindeki: mi” lâfzı (muhakkaklık ve kesinlik anlamını ifade eden); anlamındadır. Bu açıklamayı el-Kisaî, el-Ferrâ’ ve Ebû Ubeyde yapmıştır. Sîbeveyh’ten de bunun bu anlama geldiği nakledilmiştir.

el-Ferrâ” dedi ki; Bu edat inkar anlamını da ifade eder, haber anlamını da ifade eder. Burada haber türündendir, çünkü sen: Sana verdim mi” derken karşındakine, o kimseye o şeyi verdiğini söyletmek istersin. înkâr anlamı ise: Kimsenin böylesine gücü yeter mi?” gibi ifadelerde kullanılır.

Bunun istifham (soru sormak) konumunda olduğu da söylenmiştir.

“Geçti” anlamındadır. Burada

“insan”dan kasıt Âdem (aleyhisselâm)’dır. Bu açıklamayı Katade, es-Sevri, İkrime ve es-Süddi yapmıştır. Bu açıklama İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir.

“Öyle uzun bir süre” âyeti hakkında, Ebû Salih’in rivâyetine göre, İbn Abbâs şöyle demiştir: Ona ruh üflenmeden önce ve o Mekke ile Taif arasında bırakılmış olduğu halde, üzerinden kırk yıl geçti. Yine İbn Abbâs’tan, ed-Dahhâk’ın rivâyetine göre, şöyle demiştir: Âdem çamurdan yaratıldı. Bu şekilde kırk yıl kaldı, sonra kokuşmuş bir balçık halinde kırk yıl kaldı. Sonra ses veren kurumuş çamur olarak kırk yıl kaldı. Böylelikle yüzyirmi yıl sonra onun hilkali tamamlanmış oldu.

İbn Mes’ûd ek olarak şöyle demektedir: O kırk yıl süreyle toprak olarak kaldı. Yüzaltmış yıl sonra hilkati tamamlandı, sonra da ona ruh üflendi.

Burada sözü edilen; Süre’nin miktarının bilinmediği de söylenmiştir. Yine bu açıklama İbn Abbâs’tan nakledilmiş olup, bunu el-Maverdi zikretmiştir.

“Anılmaya değer bir şey değildi” âyeti hakkında ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Yani semada da, yeryüzünde de (anılmaya değer değildi,)

Bir diğer açıklamaya göre, o suret ve şekil verilmiş, toprak ve çamur halinde anılmaz, tanınmaz, ismi nedir, ondan maksat nedir, bilinmez bir ceset halinde idi. paha sonra ona ruh üflendi ve anılmaya değer bir şey oldu, Bu açıklamayı el-Ferrâ”, Kutrub ve Saleb yapmıştır.

Yahya b. Sellam dedi ki: Her ne kadar Allah nezdinde anılan bir varlık idiyse de yaratıklar arasında anılan bir şey değildi.

Buradaki

“anmak’ın haber vermek anlamında olmadığı da söylenmiştir. Çünkü, Rabbin varlıklara dair haber vermesi kadimdir. Aksine burada “anma” değer, şeref, kadir ve kıymet anlamındadır. Mesela; “filan kişi anılan bir kimsedir” derken, onun şerefi, kadr u kıymeti varılır, demektir. Nitekim yüce Allah da:

“Muhakkak o sana ve senin kavmine bir zikir (bir anış yani bir şeref)dir.” (ez-Zuhruf, 43/44) diye buyurmaktadır. Buna göre âyet şu anlamdadır: İnsanın üzerinden yaratılmışlar nezdinde herhangi bir değeri, bir kıymeti bulunmayan bir zaman geçmiş bulunmaktadır. Daha sonra yüce Allah, meleklere Âdem’i halife olarak yaratacağım bildirip, ona göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten aciz kaldığı emaneti yükleyince, herkese üstün ve herkesten faziletli olduğu ortaya çıktı ve böylece anılmaya değer bir varlık oldu.

el-Kuşeyri dedi ki: Özetle; o her ne kadar Allah için anılmaya değer bir varlık idi ise de, yaratılmışlar için anılmaya değer bir varlık değildi.

Muhammed b. el-Cehm, el-Ferrâ’dan:

“… bir şey değildi” âyeti hakkında: O, bir şey idi, -ama anılan (anılmaya değer) bir şey değildi, dediğini nakletmektedir.

Bir takım kimseler de şöyle demiştir: Nefy,

“şey” ile alakalıdır. Yani uzun birtakım süreler geçtiği halde Âdem yaratılmışlar arasında anılan bir şey değildi. Çünkü yüce Allah, yaratıkların türleri arasında en son olarak onu yaratmıştır. Olmayan bir varlık ise, üzerinden bir zaman geçinceye kadar hiçbir şey değildir. Âyetin anlamı da şudur: Onun üzerinden pek çok zamanlar geçtiği halde Âdem bir şey de değildi, yaratılmış da değildi. Yaratılmışlardan herhangi birisi tarafından anılan bir varlık da değildi.

Katade ve Mukâtil ‘in açıklamasının anlamı da budur. Katade şöyle demiştir: İnsan son olarak yaratıldı. Şanı yüce Allah’ın insandan sonra yarattığı bir tür olduğunu bilmiyoruz.

Mukâtil de şöyle demiştir: İfadede takdim ve tehir vardır. İfadenin takdiri şöyledir: İnsanın anılmaya değer bir şey olmadığı bir süre geçti mi (geçmiştir). Çünkü yüce Allah, bütün canlılardan sonra onu yaratmış, ondan sonra herhangi bir canlı varlık yaratmış değildir.

“İnsan üzerinden öyle uzun süre geçti ki” âyetindeki

“insan” ile Âdem’in soyundan gelen insan türünün kastedildiği ve buradaki

“süre”nin insanın, annesinin karnında hamilelik süresi olan dokuz aylık süre olduğu da söylenmiştir. İnsan

“anılmaya değer bir şey değildi.” Çünkü bu dönemde, kan emen bir sülük ve bir çiğnem et gibi idi. Çünkü insan bu haliyle önemi olmayan, cansız bir varlık gibidir.

” Ebû Bekr (radıyallahü anh) bu âyeti okuyunca: Keşke bitmiş olsaydı da sınanmasaydık, demiştir. Yani keşke Âdem’in üzerinden geçen ve anılmaya değer olmayan süre bu haliyle bitip, gitmiş olsaydı da onun soyundan kimse gelmeseydi ve onun soyundan gelenler sınanmasaydı.

Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) bir adamı

“İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki o anılmaya değer bir şey değildi” âyetini okurken işitmiş ve: Keşke bu süre de bitmiş olsaydı, demiştir.

Kıyamet 40

Öyleyse, ölüleri diriltmeye gücü yeten değil midir?

Diyanet Vakfı
Peki (bunları yapan) Allahın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?

Kurtubi Tefsiri
Bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

“Bunları yapanın” yani bu canlı varlığı bir damla sudan yaratmaya kadir olanın

“ölüleri diriltmeye gücü yetmez mî?” Bu cisimleri çürümelerinden sonra, öldükten sonra, önceki halleriyle tekrar yaratmaya gücü yetmez mi:’ Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edildiğine göre o bu âyeti okudu mu: Allah’ım, Seni tenzih ederim, elbette kadirsin” dermiş.

İbn Abbâs dedi ki: Her kim:

“O en yüce Rabbinin ismini tesbih et” (el-A’lâ. 87/1) âyetini okursa, İster İmâm olsun, isterse de başka bir durumda olsun subhane rabbiyel alâ (en yüce Rabbimi tenzih ederim)” desin. Kim de: “Hayır… kıyâmet gününe yemin ederim” âyetini sonuna kadar okursa, ister İmâm olsun, İster başka bir durumda olsun; “seni tenzih ederim, evet (kadirsin)” desin. Bunu es-Sa’lebî, Ebû İshak es-Sebî’înîn Said b. Cübeyr’den. onun İbn Abbâs’dan rivâyeti olarak zikretmektedir.

el-Kıyame Sûresi burada sona ermektedir, Hamd Allah’a mahsustur.

Kıyamet 39

Ondan erkek ve dişi iki çifti var etti.

Diyanet Vakfı
Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti.

Kurtubi Tefsiri
Ondan erkek ve dişi iki sınıf yaratmıştır.

“Ondan erkek ve dişi iki sınıf yaratmıştır.” O, insandan -bir görüşe göre meniden- erkeği ve kadını yaratmıştır. Hunsâ (erkeklik ve dişilik organı bulunmayan kimse)nin (mirastan) payının düşürüleceği görüşünü benimseyenler bunu delil göstermişlerdir. Fakat bundan önce eş-Şûrâ Sûresi’nde (42/51. âyetin tefsirinde) bu âyetin ve benzerinin çoğunlukla görülen ile ilgili olduğu belirtilmiş bulunmaktadır. en-Nisâ Sûresi’nin baş taraflarında da (4/1. âyet, 1. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş ve miras âyetinde de hunsânın hükmünü zikretmiş bulunduğumuzdan, bunu ayrıca tekrarlamanın anlamı yoktur.

Kıyamet 38

Sonra bir alaka oldu, sonra Allah onu yarattı ve düzene koydu.

Diyanet Vakfı
Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti.

Kurtubi Tefsiri
Sonra o bir sülük gibi yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış, düzenlemiştir.

“Sonra o bir sülük gibi” yani nutfeden sonra bir kan demektir. Yüce Allah, değerinin önemsizliğine rağmen bütün bunlarla onu mertebe mertebe var etmiş, yaratmıştır.

Daha sonra yüce Allah:

“Sonra yaratmış” yani takdir etmiş; ona ruh vermek suretiyle mükemmel bir şekilde

“düzenlemiştir” diye buyurmaktadır.

Kıyamet 37

O, atılan meniden bir damla değil miydi?

Diyanet Vakfı
O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?

Kurtubi Tefsiri
O dökülen meniden bir damla değil miydi?

“O dökülen meniden bir damla değil miydi?” Yani o, rahime dökülen bir damla su değil miydi? (Kurbanlıkların) kanlarının akıtılması dolayısıyla “Minâ”ya bu ismin veriliş sebebi de budur. Bu açıklama daha önceden (en-Necm, 53/46. âyetin ve el Vâkıa, 56/58 âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Nutfe: Bir damla

“: Çok az suya denilir. Suyun damlamasını anlatmak üzere: Su damladı” denilir. Âyet şu demektir: Yani o, erkeğin sulbünde ve kadının göğüs kemiklerinde azıcık bir sudan ibaret değil miydi?

“Dökülen meniden” anlamındaki âyeti Hafs; şeklinde “ye” İle okumuştur. Aynı zamanda bu İbn Muhaysın, Mücahid, Yakub, Ayyaş yoluyla Ebû Amr’ın da kıraatidir. “Meni” lâfzı dolayısıyla Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise “nutfe”den ötürü “te” ile okumuşlardır. Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir.

Kıyamet 36

İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?

Diyanet Vakfı
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?

“Yoksa insan” Âdem oğlu

“başıboş bırakılacağını mı sanır?” Ona hiç ilişilmeksizin öylece terkedilip, ona emir ve yasak verilmeyeceğini mi zanneder? Bu açıklamayı İbn Zeyd ve Mücahid yapmıştır. Çobansız otlayan develere; Başıboş develer” denilmesi de buradan gelmektedir.

Manası: İnsanın kabrinde bu şekilde ebediyyen bırakılıp, terkedileceğini ve asla diriltilmeyeceğini mi sanır? şeklinde olduğu da söylenmiştir. Şair de şöyle demiştir:

“Ben olanca yemin ile Allah adına yemin ediyorum ki;

Allah hiçbir şeyi başıboş bırakmamıştır.”

Kıyamet 35

Sonra yine yazık sana, yazık.

Diyanet Vakfı
Evet, layıktır sana ( o azap) layık!

Kurtubi Tefsiri
Sonra yine sana layıktır, tekrar tekrar sana layıktır.

“Sana layıktır, evet sana layıktır. Sonra yine sana layıktır. Tekrar tekrar sana layıktır.” Tehdit ardına tehdit, arka arkaya tehditlerdir. Yani bu dört şeye karşılık, dört ayrı tehdittir. Nitekim rivâyet olunduğuna göre, bu Rabbi hakkında cahil olan Ebû Cehil hakkında inmiştir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“O tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti.” Yani ne Allah’ın Rasûlünü tasdik etmiş, ne Allah’ın huzurunda durup namaz kılmıştır; fakat Benim Rasûlümü yalanlamış, Benim huzurumda boyun eğmekten yüz çevirmiştir. Buna göre tasdiki terketmek bir özellik, yalanlamak bir özellik, namazı terketmek bir özellik, Allah’ın emrinden yüz çevirmek bir başka özelliktir, Bundan dolayı bu dört özellik terk edilmesi karşılığında ona dön tane tehditte bulunulmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Yüce Allah’ın:

“Sonra da gerine gerine taraftarlarının yanına gitmişti” âyetinde, beşinci bir özellik sözkonusu edilmektedir, denilemez, O zaman biz de şöyle deriz: Bu onun yalanlamadan ve yüz çevirmekten önceki adeti idi. Onun bu halini haber vermektedir. Bu da biraz sonra zikredeceğimiz üzere Katade’nin açıklamasından açıkça anlaşılmaktadır,

Denildiğine göre; Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün mescidden çıkarken Ebû Cehil mescidin kapısında Mahzumoğulları kapısının yanında onunla karşilaşmıştı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onun elini tuttu, bir ya da iki defa salladıktan sonra ona: “Sana daha layıktır, sana daha layıktır” demiş, Ebû Cehil ona: Sen beni tehdit mi ediyorsun? Allah’a yemin ederim ki ben bu vadideki insanların en güçlüsü ve en şereflisiyim, diye cevab vermişti. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Ebû Cehil’e dediği şekilde âyet nazil oldu. Evet bu, bir tehdit sözüdür. Şair de şöyle demiştir:

“Daha layıktır sonra daha layıktır hem daha layıktır

Hiç sağıldıktan sonra (süt) memeye geri döner mi?”

Katade dedi ki: Ebû Cehil b. Hişam, böbürlene böbürlene geldi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elinden tutup: “Sana daha layıktır, evet sana layıktır. Sonra yine sana layıktır, tekrar tekrar sana layıktır.” diye buyurdu. Ebû Cehil şöyle dedi: Sen de, Rabbin de bana bir şey yapamazsınız. Çünkü ben buranın iki dağı arasındakilerin en güelüsüyüm. Bedir günü müslümanları görünce bugünden sonra Allah’a ebediyyen bir daha ibadet edilmeyecektir, dedi. Allah onun boynunu vurdurdu ve en kötü bir şekilde onu Öldürdü. Âyetin: Vay sana! anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Hansâ’nın şu beyitlerinde bu anlamdadır:

“Ben içimden bütün düşünceleri geçirdim

Nefsime daha layıktır, evet ona daha layıktır,

Ben kendimi belli bir hale mecbur edeceğim,

Ya onun aleyhine ya da lehine olsun,”

Buradaki: Hal” demek olduğu gibi aynı şekilde ölünün üzerinde taşındığı tahtaya da denilir. Bu yoruma göre; şöyle denilmiştir: Bu lâfız kalbedilmiş lâfızlardandır. Sanki; (……..) iken daha sonra illetli harf (olan ye) sonraya bırakılmış gibidir. (Böylelikle evlâ olmuştur).

Yani sen, hayatta iken de sana veyl olsun, ölüm halinde de sana veyl olsun, dirileceğin gün de sana veyl olsun, cehenneme gireceğin gün de sana veyl olsun. Bu şekildeki tekrarlama da şairin şu mısraına benzemektedir:

“Veyller olsun sana! Sen beni yayan yürümek zorunda bıraktın.”

Yani veyl olsun sana, sonra yine veyl olsun, sonra yine veyl olsun, demektir. Bu açıklama zayıf kabul edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Âyet; bunu terkettiğin için yerilmen senin için daha uygundur, demektir. Ancak kelimelerin çokluğundan ötürü diğerleri hazfedilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu azâb sana daha uygun ve sana daha layıktır.

Ebû’l-Abbas, Ahmed b. Yahya dedi ki: el-Esmaî dedi ki: “Daha layık, daha uygun” lâfzının Arap dilindeki anlamı “helâk oluşa yakın olmak”tır. Sanki: Sen helâk olmanın kertesine geldin, helâk olmaya çok yaklaştın” denilmiş gibidir ki; bunun geldiği kok “yakınlık” anlamındaki dir. Yüce Allah da (bu kok kullanılarak) şöyle buyurmaktadır:

“Ey îman edenler, kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın.” (et-Tevbe, 9/123) el-Esmai şu mısraı zikretmektedir:

“Ona velânın. verilmesine çok yaklaştı.”

Yine şu mısraı zikretmektedir:

“O kimin için yükselirse, kedere çok yaklaşmış olur.”

Yani böyle bir şeye sahib olan kedere oldukça yaklaşmış demektir. Ebû’l-Abbas, Saleb, el-Esmat’nin açıklamalarını güzel buluyor ve: el-Esmaî’nin açıklaması gibi açıklayan kimse yoktur, diyordu.

en-Nehhâs dedi ki: Araplar: derler ki “az kalsın helâk oluyordun, sonra kurtuldun” demektir. İfadenin takdiri sanki; Helâk olmaya sen çok yaklaştın” gibidir.

el-Mehdevî dedi ki: şeklinde bir ism-i tafdil olması sözkonusu değildir. Bu hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak gelir. Sanki: Tehdit, başkasına göre kendisine daha bir yakışır” denilmiş gibidir. Çünkü Ebû Zeyd’i tehdit ettikleri vakit Arapların: dediklerini nakletmektedir. Bu lâfzın sonuna tenis alameti “(yuvarlak te)”nin gelmesi durumun böyle olmadığının (fiil olmadığının) delilidir.

Sana” lâfzı “daha layıktır” anlamındaki lâfzın hakkında bir haberdir. Lâyıktır” lâfzının munsarıf olmayışı, tehdidin alemi (özel ismi) haline gelişinden dolayıdır. Tıpkı bir adama “Ahmed” adının verilmesine benzer.

Âyetteki tekrarlamanın, sen kötü olan ilk ameline, sonra ikincisine, sonra üçüncüsüne, sonra dördüncüsüne devam et! anlamında olduğu da söylenmiştir. Az önce geçtiği gibi.

Kıyamet 34

Yazık sana, yazık.

Diyanet Vakfı
Layıktır (o azap) sana, layık!

Kurtubi Tefsiri
Sana layıktır, evet sana layıktır.

Kıyamet 33

Sonra çalım satarak ailesine gitti.

Diyanet Vakfı
Sonra da çalım sata sata yürüyerek kendi ehline (taraftarlarına) gitmişti.

Kurtubi Tefsiri
Sonra da gerine gerine taraftarlarının yanına gitmişti.

“Sonra da gerine gerine” çalım satarak ve bu işiyle öğünüp böbürlenerek

“taraftarlarının yanına gitmişti.” Bu şekildeki açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır. Mücahid dedi ki: Kastedilen Ebû Cehil’dir.

” Gerine gerine” lâfzının, “sırt, binek” anlamındaki: den geldiği de söylenmiştir. Yani o sırtını eğerek, bükerek… demek olur. Aslı ise tembellikten ve ağırlıktan dolayı gerinmek fiilini ifade eden: ‘dir.

O halde, bu kimse, hakka davet edene karşı ağır ağır hareket ederdi, demek olur. Bu lafızda aynı harfin tekrarı hoş olmadığından dolayı “ye” harfinin yerine “ti” harfi kullanılmış olmaktadır. “Gerinmek” aldırış edilmediğinin göstergesidir ki, bu da uzanmak, gerinmek anlamındadır. Sanki o büyüklendiğinden ötürü sırtını uzatıyor (geriniyor) ve başka tarafa döndürüyor gibidir. Havuzun dibindeki tortusu” demektir. Havuzun dibine yayıldığı için bu isim verilmiştir.

Haberde: Ümmetim gerine gerine yürüyüp, İranlılarla, Bizanslılar onların hizmetkârlığını yapacak olurlarsa, o vakit biribirlerine düşeceklerdir” denilmektedir Aynı anlamda az lafzî farkla: İbn Hibbân Sahih, XV, 112; Taberânî, Evsat, 1, 48; Heysemî, Mecmâ’, I, 48, “Taberâni’deki rivâyetlerin hasen olduğu kaydıyla.”

-Hadiste geçen-: Gerine gerine” lâfzı çalımlı yürümek ve yürürken elleri uzatmak demektir.

Kıyamet 32

Fakat yalanladı ve yüz çevirdi.

Diyanet Vakfı
Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti.

Kurtubi Tefsiri
Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti.

“Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti.” Kur’ân-ı Kerîm’i yalanlamış, îman etmekten yüz çevirmişti.

Kıyamet 31

Ne doğruladı ne de namaz kıldı.

Diyanet Vakfı
İşte o, (Peygamberin getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı.

Kurtubi Tefsiri
O, tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış,

“O, tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış.” Yani Ebû Cehil, tasdik de etmedi, namaz da kılmadı.

Bunun, sûrenin baş taraflarında sözü edilen

“insan” (10. âyet) hakkında olduğu da söylenmiştir. Çünkü oradaki “insan” cins isimdir. Birincisi İbn Abbâs’ın görüşüdür. Yani o risaleti tasdik etmediği gibi “namazdakılmamış” Rabbine dua etmemiş, Rasûlüne de salât ve selâm getirmemiştir.

Katade dedi ki: Allah’ın Kitabını tasdik etmediği gibi, Allah için namaz da kılmadı. Şöyle de açıklanmıştır: O, Allah nezdinde kendisi için biriken bir azık olsun diye malını tasadduk etmediği gibi, Allah’ın kendisine emrettiği namazları da kalmamıştır.

Kalbiyle îman etmemiş, bedeniyle amel etmemiştir, diye de açıklanmıştır.

el-Kisaî dedi ki: …ma” olumsuzluk edatı; …madı” anlamındadır. Şu kadar var ki bu (birinci) olumsuzluk edatı, benzeri ile bir defa daha tekrarlanır. Mesela; Araplar: Ne Abdullah çıkıyor, ne de filan” derler. Buna karşılık; denilmez. Ancak ona: de eklenir. (Bu durumda: Ben ihsan edici de olmayan, iyilik de yapmayan bir adama uğradım, demek olur.) Yüce Allah’ın:

“Fakat o sarp yokuşa saldıramadı” (el-Beled, 90/11) âyeti ise, bu kabilden değildir. Çünkü bu; tabiri, Niye o sarp yokuşa saldırmadı, o sarp yokuşa saldırmalı değil miydi?” anlamındadır, istifham edatı olan hemze hazfedilmiştir.

el-Ahfeş de şöyle demektedir:

“O tasdik etmemiş” âyeti; Tasdik etmedi” demektir. Yüce Allah’ın:

“O saldırmadı” âyetinin; anlamında olması gibidir. O bakımdan bunun arkasından başka bir şeye (yani olumsuzluk edatının tekrarlanmasına) gerek yoktur. Nitekim Araplar: Gitmedi” tabirini; anlamında kullanırlar. Burada nefy (olumsuzluk) edatı, muzari fiili nefyettiği gibi, mazi fiili de nefyetmektedir. Züheyr’in şu mısraında da bu kabildendir:

“O, onu ne açıkladı, ne de öne geçti.”

Şairin burada bu farklı nefy edatlarını, -el-Ahfeş’in dediği gibi- fiilin hasına gelen olumsuzluk edatları olarak ve aynı manada kullandığına işaret etmektedir

Kıyamet 30

O gün sevk edilecek yer Rabbindir.

Diyanet Vakfı
İşte o gün sevkedilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.

Kurtubi Tefsiri
İşte o günde sürülüp, götürülmek yalnız Rabbinin huzuruna olacak.

“İşte o günde” kıyâmet gününde

“sürülüp, götürülmek” yani döndürülmek

“Rabbinin huzuruna” yaratıcının huzuruna

“olacak.” Bazı tefsirlerde şöyle denilmektedir: Onun kötülüklerini tesbit eden meleği onu sürecektir.

Sür(ül)mek” Sürdü, sürer” Fiilinden mastardır. Söz söylemek” lâfzının: Söz söyledi, söz söyler” fiilinin mastarı oluşu gibi.

Kıyamet 29

Bacak bacağa dolaşır.

Diyanet Vakfı
Ve bacak bacağa dolaşır.

Kurtubi Tefsiri
Bacaklar birbirine dolaşacak.

“Bacaklar birbirine dolaşacak.” Yani şiddet ve sıkıntı, ardı arkası kesilmeden gelecek. Dünyanın sonunun sıkıntısı ile âhiretin başının sıkıntısı birbirine bitişmiş olacaktır. Bu açıklamayı İbn Abbâs, el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

en-Nehaî ve başkaları şöyle demiştir: Ölüm esnasında aşırı zorluk ve sıkıntıdan ötürü insanın bacakları birbirine dolaşacaktır.

Katade şöyle demiştir: Ölüm yaklaştığı vakit, ayaklarından birisini ötekinin üzerine vurduğunu hiç görmedin mi?

Said b. el-Müseyyeb ve yine el-Hasen şöyle demişlerdir: Bunlar kefende insanın bacaklarının sarılması halini anlatmaktadır. Zeyd b. Eslem dedi ki: Kefenin bacağı (alt tarafı) insanın bacağına dolaşmış olacaktır. Yine el-Hasen: Ayakları ölmüş, bacakları kurumuş ve artık kendisini taşımaz olmuşlardır. Halbuki o, bunlar üzerinde dolaşıp, gidip geliyordu.

en-Nehhâs dedi ki: Birinci açıklama bunların en güzelidir.

Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan;

“Bacaklar birbirine dolaşacak” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Dünyanın son günü ile âhiretin ilk günü -Allah’ın rahmetiyle rahmet ettiği müstesna- şiddet ve sıkıntı ik bitişmiş olacaktır. Yani ölümün şiddetli hali görüleceklerin dehşetli şiddetine eklenecektir. Bu görüşün delili de yüce Allah’ın:

“İşte o günde sürünüp götürülmek yalnız Rabbinin huzuruna olacak” âyetidir.

Mücahid de şöyle demiştir: Belâ belâya bulaşmış olacaktır. Yani zorluklar, sıkıntılar biri diğerinin arkasından gelecektir. ed-Dahhak ve İbn Zeyd de şöyle demiştir: Ona karşı oldukça zorlu ve sıkıntılı iki iş, bir araya gelmiş olacaktır: İnsanlar onun bedeninin techiziyle uğraşırken, melekler onun ruhunu teçhiz etmiş olacaklardır.

Araplar “sak: bacak’ı ancak büyük zorluk ve mihnetler hakkında kullanılarlar. Nitekim: Dünya ayağa kalktı” ifadeleriyle; ” Savaş ayağa kalktı, koptu’r ifadelerinde hep bu lâfız kullanılmıştır, Şair de şöyle demiştir:

“Ve savaş bizimle bacakları üzerinde durdu.”

Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden:

“Nün, kaleme yemin olsun ki…” Sûresi’nin sonlarında (el-Kalem, 68/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kimileri de şöyle demiştir: Kâfirin canı çıkarken ruhu azâb görür. Bu birinci “bacak”dır. Bundan sonra ise ölümden sonra diriliğin bacağı ve şiddetleri görülecektir.

Kıyamet 28

Ve ayrılığın vakti olduğunu anlar.

Diyanet Vakfı
(Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar.

Kurtubi Tefsiri
Artık bunun gerçekten bir ayrılış olduğunu anlayacak.

“Artık bunun gerçekten” dünyadan, hanımdan, maldan ve çocuklardan

“bir ayrılış olduğunu anlayacak” insan buna kesinlikle inanacak. Bu melekleri göreceği vakit olacaktır. Şair de şöyle demiştir:

“Bir ayrılış ki hiçbir ayrılık ona benzemez

Artık ondan sonra kavuşma ümidi de kesilmiş olacaktır.”

Kıyamet 27

“Kimdir iyileştirecek?” denir.

Diyanet Vakfı
«Tedavi edebilecek kimdir?» denir.

Kurtubi Tefsiri
“Var mı bir tedavi edecek?” denildiğinde;

“Var mı bir tedavi edecek denildiğinde” âyeti hakkında, farklı görüşler vardır. Buradaki: Tedavi eden” lâfzının: Tedavi etmekten geldiği söylenmiştir. Bu açıklama İbn Abbâs, İkrime ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Simak’ın, İkrime’den rivâyetine göre o: Tedavi edecek bir tedavi edici… Yani şifa verecek bir kimse (var mı?) diye açıkladığını rivâyet etmiştir. Meymun b. Mihran da, İbn Abbâs’tan: Ona şifa verecek bir doktor var mı? diye açıkladığını rivâyet etmektedir. Ebû Kilâbe ve Katade de böyle demiştir. Şair de şöyle demiştir:

“Zamanın musibetlerine karşı genç delikanlıyı koruyacak var mıdır?

Yahut mukadder ölüme karşı onu tedavi edip, şifa verecek birisi var mıdır?”

Bu ifade, böyle bir şeyin uzak bir ihtimal olduğunu, bundan ümit kesilmesi gerektiğini anlatmak içindir. Yani ölüme karşı kim tedavi edip, şifa verecek kudreti bulabilir?

Yine İbn Abbâs’tan ve Ebû’l-Cevzâ’dan rivâyete göre, bu: Yukarı doğru çıktı, yükseldi, yükselir” fiilinden gelmektedir. Mana da: Onun ruhunu alıp, semaya yükselecekler kimlerdir? Rahmet melekleri mi, yoksa azâb melekleri mi?

Bir diğer açıklama da şöyledir: Ölüm meleği, bunu alıp çıkartacak kimse var mıdır? diye sorar. Yani bu canı kim alıp (semaya) çıkartır? Çünkü melekler kâfir nefse yaklaşmaktan tiksinirler. Bunun üzerine ölüm meleği: Ey filan bunu al, yukarı çıkart! der.

Âsım ile bir grub yüce Allah’ın;

“Var mı bir tedavi edecek” âyetindeki “nun” harfini;

“Aksine, örtmüştür” (el-Mutaffifin, 83/14) âyetindeki “lam”ı izhar edip, okumuşlardır. (Birincisi) tabaklanmış deri satıcısı olan: ikincisi de buğdayın tesniyesi olan; ile karışmaması için böyle okumuşlardır. Sahih olan ise izharı terkedip; lâfzında “kaf” harfinin kesreli, de ise “nun” harfinin üstün ile okunmasıdır. Bu karışıklığın önlenmesi için de bu kadarı yeterlidir.

Sözedilen bu okuyuştan daha güzeli ise; Kimse” lâfzı ile; Hayır, bilakis” lâfzının izhar ile okunmastdır. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır.

Kıyamet 26

Hayır, can köprücük kemiğine vardığında,

Diyanet Vakfı
Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır,

Kurtubi Tefsiri
Vazgeçin bu işten… (Çünkü can) köprücük kemiğine gelip dayandığında;

“Vazgeçin bu işten… (Çünkü can) köprücük kemiğine gelip dayandığında” âyetindeki:

“Vazgeçin bu işten” lâfzı bir azar ve bu işten vazgeçmeyi bir emirdir. Yani kâfir, bir kimsenin kıyâmet gününe îman etmesi, uzak bir ihtimaldir. Daha sonra yeni bir ifade ile yüce Allah:

“Köprücük kemiğine gelip dayandığında” diye, buyurmaktadır ki, nefis yahutta can köprücük kemiğine gelip dayandığında, demektir. Bu âyetle daha önce kendisinden sözedilmemiş bir hususa dair haber vermektedir. Çünkü muhatab bunu bilmektedir. Daha önce geçen:

“Nihayet o perdenin arkasına girince” (Sâd, 38/32) âyeti ile;

“hele (o can) bir boğ aza gelince” (el-Vâkıa, 56/83) buyruklarına (bu itibarla) benzemektedir ki daha önceden (bu hususa dair açıklamalar orada) geçmiş bulunmaktadır.

Burada bu edatın “gerçekten” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani: “(Can) köprücük kemiğine gelip dayandığında” yani can oraya ulaştığında sürünüp, götürülecek yer, Allah’ın huzuru olacaktır. İbn Abbâs şöyle derdi: (Yani) kâfirin canı köprücük kemiğine ulaştığında, demektir.

“Köprücük kemikleri” lâfzı; ‘in çoğulu olup, göğsün üst tarafında, canın hırıltılı bir şekilde verildiği (gargara) yerde bulunan ve göğüs çukurunda birbirine girmiş kemikler demektir. Dureyd b. es-Sımme şöyle demiştin

“Ve nice büyük iş var ki sen onları savundun

Canlarının köprücük kemiklerine ulaştığı bir zamanda.”

Ölmek üzere, olma halini anlatmak üzere bazan “can köprücük kemiğine ulaştı” tabiri kullanılır.

Bu âyetten maksat ise, ölümün gelişi esnasındaki halin çok zor ve sıkıntılı olduğunu onlara hatırlatmaktır.

Kıyamet 25

Onlara bel kıran bir şey yapılacağını sanırlar.

Diyanet Vakfı
Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacağını sezeceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Kendilerine bel kemiklerini kıran çok belâlı işler yapılacağını anlarlar.

“Kendilerine, bel kemikleri kıran, çok belâlı işler yapılacağını anlarlar.” Kesinlikle buna inanır ve bunu iyiden iyiye bilirler, demektir.

Büyük iş ve musibet” anlamındadır. Sırtmın omurgasını kırdı” demektir. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır. Katade ise: Şer ve kötülük” demektir, der.

es-Süddi; helâk olmak, İbn Abbâs ve İbn Zeyd, cehenneme girmek, diye açıklamıştır. Anlamlar birbirine yakındır. Bu kelimenin asıl anlamı devenin burnuna bir demir yahutta ateş ile kemiğe ulaşıncaya kadar işaret yapıp dağlamaktır. Bu açıklamayı el-Esmaî yapmıştır.

O bakımdan devenin burnunu bir demirle delip, sonra da delinen yere deriden yapılmış bir ip geçirip, onun üzerine de bükülmüş bir halat geçirmeyi anlatmak üzere: Devenin burnunu delip, ondan halat geçirdim” denilir.

Arapların: O’na fâkira (musibet, belâ veya az önce deve için sözkonusu edilen uygulamanın benzeri) yapıldı” denilir. en-Nâbiğa da şöyle demiştir:

“Hiçbir kabir beni kabul etmedi; hâlâ önümde duruyor

Ve başımın tepesine inecek kırıcı bir balta darbesi.”

(Burada bu kelime) “kırıcı” anlamında kullanılmıştır.

Kıyamet 24

Bazı yüzler ise asıktır.

Diyanet Vakfı
Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır;

Kurtubi Tefsiri
Ve o günde asık nice suratlar vardır.

“Ve o günde asık nice suratlar vardır.” Yani kıyâmet gününde, kâfirlerin yüzleri gerilmiş, çekilmiş ve asılmış olacaktır. es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: dişi devenin isteği olmaksızın erkek deve dişi deve ile ilişki kurdu” denilir, Adam yüzünü ekşitti, astı” demektir. Yüzünü astı, ekşitti” denilir.

es-Süddî:

“Asık surat” şekli değişikliğe uğramış surat demektir, diye açıklamıştır. Anlamlar aynıdır.

Kıyamet 23

Rablerine bakmaktadırlar.

Diyanet Vakfı
Rablerine bakacaklardır (Onu göreceklerdir).

Kurtubi Tefsiri
Rabblerine bakıcıdırlar.

“Rabblerine” yaratıcılarına, mutlak maliklerine

“bakıcıdırlar.” Yani Rablerine bakarlar. İlim adamlarının Cumhûru bu görüştedir. Bu hususta Suhayb’in rivâyet ettiği, Müslim’in de kitabında zikrettiği bir Hadîs-i şerîf vardır ki; daha önceden Yûnus Süresi’nde yer alan:

“İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır” (Yûnus, 10/26) âyetini tefsir ederken geçmiş bulunmaktadır. İbn Ömer şöyle derdi: Cennet ehli arasında Allah için en kerim ve değerli olanlar O’nun yüzüne sabah ve akşam bakanlar olacaktır. Daha sonra şu: “O günde yüzler var ki apaydınlıktır, Rabblerine bakıcıdırlar” , âyetini okudu. Biraz sonra da uzunca zikredilecek olup kaynakları için oraya bakılabilir.

Yezid en-Nahvî, İkrime’den: “Özel bir şekilde Rabbine bakacaktır” dediğini rivâyet etmektedir. el-Hasen de şöyle derdi: Onların yüzleri apaydınlık olacak ve Rabblerine bakacaklardır.

Denildi ki: Buradaki “nazar”dan kasıt, Rabblerinin nezdinde bulunup, kendilerine verilecek olan mükâfatı beklemeleridir. Bu açıklama İbn Ömer ve Mücahid’den de rivâyet edilmiştir. İkrime ise Rabbinin emrini gözetler diye açıklamıştır. Bunu el-Maverdi, İbn Ömer’den ve yine İkrime’den rivâyet etmiştir. Ancak bu açıklama sadece Mücahid’in açıklaması olarak bilinmektedir. Bu açıklamayı yapanlar yüce Allah’ın:

“Gözler O’na erişemez. O ise bütün gözleri kuşatmıştır” (el-En’âm, 6/103) âyetini delil göstermişlerdir.

Ancak bu görüş oldukça zayıftır, âyetin zahirinin ve haberlerin ifade ettiği anlamın muktezasmın dışında kalmaktadır.

Tirmizi’de, İbn Ömer’den şöyle dediği zikredilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Şüphesiz cennet ehlinin en aşağı mertebesinde olanları bin yıllık mesafeyi kaplayan bahçelerine, eşlerine, hizmetçilerine ve tahtlarına bakan kimsedir. Allah nezdinde en değerlileri ise sabah ve akşam O’nun yüzüne bakacak olanlardır.” Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “O günde yüzler var ki apaydınlıktır. Rabblerine bakıcıdırlar” âyetlerini okudu, (Tirmizi) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Bu rivâyet sadece İbn Ömer’in sözü olarak da rivâyet edilmiş olup, Peygambere ref (isnad) edilmemiştir Tirmizi, IV, 6ö8, V, 431; Müsned, 11, M

Müslim’in Sahih’inde Ebû Bekr b. Abdullah b. Kays’dan onun babasından, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetine göre, Peygamber şöyle buyurmuştur: “Cennetlerin ikisi kaplan da, içindekiler de gümüştendir. İkisi de, kaplan da, içindekiler de altındandır. Oradakiler ile aziz ve celil olan Rabblerine bakmaları arasındaki tek bir engel İse, Adn cennetinde O’nun yüzü üzerindeki kibriyâ ridâsıdır.” Müslim, 1, İ63; Buhârî, VI, 2710

Cerir b. Abdullah da şöyle demektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda oturuyorduk. Ondördünde aya baktı ve şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizler şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi açık seçik bir şekilde göreceksiniz. O’nu görmek için bu hususta birbirinizi rahatsız etmeyecek, engellemeyeceksiniz. O bakımdan eğer güneş doğmadan ve güneş batmadan önce bir vakit namazı kaçırmamak imkânınız varsa bunu yapınız.” Daha sonra:

“Güneşin doğmasından önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et” (Kaf, 50/39) âyetini okudu. Hadis Buhârî ve Müslim tarafından ittifakla rivâyet edilmiştir. Buhârî, I, 203, 209, IV, 1836; Tirmizî, IV, 687; Ebû Dâvûd, IV, 233, İbn Mâce, I, 60; Müsned, IV, 362, 365 C2)

Hadisi ayrıca Ebû Dâvûd ve Tirmizi de rivâyet etmiş olup (Tirmizi): Hasen, sahih bir hadistir, demiştir Bir önceki nota bakınız.

Ebû Dâvûd, Ebû Rezin el-Ukaylî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ey Allah’ın Rasûlü! Hepimiz Rabbimizi görecek miyiz? dedim. İbn Muâz dedi ki: Yani kıyâmet gününde onunla başbaşa kalacak mı? Peygamber “Evet ey Ebû Rezin” dedi. Peki O’nun yarattıkları arasında buna delil olacak (örnek teşkil edecek) ne olabilir? dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Ebû Rezin hepiniz ayı görmüyor musunuz?” İbn Muaz: Yani ondordünde ve herkes kendi başına (demektir), dedi. Bizler; Evet dedik. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah bundan daha da büyüktür.” İbn Muaz dedi ki: “Şüphesiz ki o -yani ay- Allah’ın yarattıklarından bir yaratıktır, Allah ise daha celil ve daha azametlidir.’ Ebû Dâvûd, IV, 234; İbn Mâce, I, 64; Müsned, IV, 11, 12; Tayalisi, Müsned, I, 147

Nesâî’nin Kitabında Suhayb’den şöyle dediği kaydedilmektedir: “… Hicabını açar ve O’na bakarlar. Allah’a yemin olsun ki, onlara bu bakıştan daha çok sevecekleri ve onlar için daha çok gözlerini aydınlatacak bir şeyi vermiş olmayacaktır.” Nesâî, es-Sunenu’l-Kübrâ, VI, 361; İbn Mâce, I, 67

Ebû İshak es-Sa’lebî’nin Tefsirinde ez-Zübeyr’den, onun da Cabir’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Aziz ve celil olan Rabbimiz, onun yüzüne baksınlar diye tecelli edecek, onlar da O’na secdeye kapanacaklar. Başlarınızı kaldırın diyecek, çünkü bugün ibadet günü değildir.” Deylemî. Firdevs, V, 2öH

es-Sa’lebî dedi ki: Mücahid’in âyet-i kerîme herkes Rabbinin mükâfatını bekleyecektir, O’nun yarattıklarından hiçbir şey O’nu görmeyecektir, anlamında olduğunu söylemesi dayanaksız bir tevildir. Çünkü Araplar “nazar” ile “intizar (beklemek)”ı kastedecek olurlarsa (fiilin geçişini sağlamak için herhangi bir edat kullanmaksızın): Onu bekledim” derler. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Onlar… saatin (kıyâmetin) … gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?” (ez-Zuhruf, 43/66);

“Onlar zamanı gelince bildirdiklerinin gerçekleşmesinden başkasını mı bekliyorlar?” (el-Araf, 7/53);

“Onlar… bir tek çığlıktan başkasını beklemiyorlar.” (Yasin, 36/49)

Eğer bu kök ile tefekkür ve tedebbür, (düşünmeyi) kastedecek olurlarsa o zaman: Bu iş üzerinde düşündüm” derler. Şayet “nazar” fiili ile kastedilen “görmek” olursa o vakit; ile birlikte kullanılır.

“Vech;yüz” de ayrıca zikredilmiş olduğuna göre o takdirde burada bu fiilin açıktan açığa görmekten başka hiçbir anlamı olamaz.

el-Ezheri dedi ki: Mücahid’in söylediği: Rabbinin sevabına intizar eder (bekler) şeklindeki açıklaması, yanlıştır. Çünkü intizar (beklemek) anlamında: denilmez. Buna göre bir kimsenin: Filana baktım” demesi ancak göz ile görmek anlamında kullanılır. Araplar böyle derler, çünkü onSar gözle görmeyi kastettiklerinde: Ona baktım” derler. Eğer “intizar”ı kastedecek olurlarsa; derler. Şair de şöyle demiştir:

“Çünkü gerçek şu ki, sizler eğer bir an dahi beni beklerseniz,

Um Cundub’un nezdinde bunun bana faydası olur.”

Şair burada “intizâr; bekleme”yi kastettiğinden: Beni beklerseniz” demiş, buna karşılık; dememiştir.

Araplar, gözle görmeyi kastettiklerinde: Ona baktım” derler. Şair de şöyle demiştir;

“Ben ona baktım ve o sırada yıldızlar sanki,

Yolculuklarından dönen kimselere yollarım aydınlatan rahiblerin kandilleri gibiydi.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Minâ’nın el-Muhassab mevkiinde ona bir baktım ki,

Günahtan korkmasaydım benim ısrarlı bir bakışım vardı.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Şüphesiz ki ben senin bana vaadettiğini gözetlemekteyim

Tıpkı fakirin, varlıklı, zengin, bir kimseye baktığı gibi.”

Ben, sana zilletle bakıyorum, demektir. Çünkü zilletle ve boyun eğerek bakmak kendisinden bir şeyler istenen kimsenin kalbini daha bir yumuşatıcıdır.

Bu kanaattekilerin delil diye gösterdikleri Yüce Allah’ın:

“Gözler O’na erişemez. O ise bütün gözleri kuşatmıştır” (el-En’âm, 6/103) âyetine gelince, bu dünya hayatı hakkında söz konusudur. Buna dair yeterli açıklamalar yerinde geçmiş bulunmaktadır.

Atiyye el-Avfi dedi ki: Onlar Allah’a bakacaklardır, ancak gözleri azameti dolayısıyla O’nu kuşatamayacaktır. Şu kadar var ki O’nun nazarı onları kuşatır, Buna yüce Allah’ın:

“Gözler O’na erişemez. O ise, bütün gözleri kuşatmıştır” (el-En’am, 6/103) âyeti delil teşkil etmektedir.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr dedi ki: ‘in; “nimetler” demek olan: lâfzının tekili olduğu söylenmiştir. Yani O’nun nimetleri beklenir, gözetlenir. Bu açıklama da batıldır. Çünkü “nimetler”in tekili “ye” ile değil, “elif” ile yazılır. Diğer taraftan bu kelime (kendileriyle bir belâ) savuları nimetler demektir. Halbuki onlar, üzerlerindeki bir bela veya bir sıkıntıyı savmayı gözetlemeleri sözkonusu olmamak üzere, cennetle olacaklardır. Esasen bir şeyin gerçekleşmesini bekleyip, gözetleyen bir kimsenin yaşantısında da bir çeşit rahatsızlık, tatsızlık var demektir. Cennetlikler bununla nitelendirilemezler.

Denildiğine göre, buradaki “nazar; bakma”nın “yüz”e izafe edilmesi yüce Allah’ın;

“Altından ırmaklar akar” (el-Mâide, 5/119) âyeti gibidir. Oysa akan ırmağın yatağındaki sudur, ırmağın yatağının kendisi değildir. Diğer taraftan “vech”in “ayn: göz” anlamında kullanıldığı da olmuştur. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün” (Yusuf, 12/93) gözlerine sürün demektir. Diğer taraftan yarın (kıyâmet gününde) alışılmışın ters yüz edileceği de uzak bir ihtimal değildir. Öyle ki; yüce Allah, görmeyi ve bakmayı yüzde yaratabilir. Bu da yüce Allah’ın:

“Acaba durmadan yüzüstü düşerek yürüyen kimse mi daha çok hidayettedir” (el-Mülk, 67/22) âyetine benzemektedir. Bunun üzerine: Ey Allah’ın Rasûlü cehennemde yüzleri üzerinde nasıl yürüyeceklerdir? diye sorulunca, Peygamber: “Onları ayakları üzerinde yürüten, yüzleri üzerinde yürütmeye de kadirdir” diye cevap vermiştir Tirmizî, V, 305; Nesâî, es-Sunenul’l-Kübrâ, VI, 420; Müsned, II, 354, 363, III, 167.

Kıyamet 22

O gün bazı yüzler parlaktır.

Diyanet Vakfı
Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.

Kurtubi Tefsiri
O günde yüzler var ki; apaydınlıktır;

“O günde yüzler var ki; apaydınlıktır, Rabblerine bakıcıdırlar” âyetinde geçen:

“Apaydınlıktır” âyeti güzellik ve nimet anlamındaki: ‘den gelmektedir.

“Bakıcıdır” lâfzı ise: Bakmak, nazar etmek”ten gelmektedir. Yani mü’minlerin yüzü apaydınlık, güzel ve parlak olacaktır. Allah onlara rahatlık, güzellik, parlaklık verdi, verir” denilir. Bu da aydınlık (radıyallahü anhhat) yaşayış ve zenginlik manasınadır. Benim söylediğim sözü işitip, onu belleyen kimsenin… Allah yüzünü ak etsin” Tirmizî, V, 34; Dârimî, I, B6; İbn Mâce, I, H6; Müsned, IV, 30, K2; aynı anlamda, yakın lâfızlarla: Tirmizî, V, 33; Dârimî, 1, H7; Ebû Dâvûd, III, 322; İbn Mâce, I, M, S5, II, 1015. hadisinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır.

Kıyamet 21

Ahireti terk edersiniz.

Diyanet Vakfı
20, 21. Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, ahireti bırakıyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Ve âhireti bırakırsınız.

“Ve âhireti” onun için amel etmeyi

“bırakırsınız” terketmezsiniz.

Kimi tefsirde âhiret cennettir, denilmiştir.

Medinelilerle Kûfeliler: Hayır siz… seversiniz” ile; Bırakırsınız” şeklinde hitab kipi ile, her ikisini de “te” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bunu tercih ederek şöyle demiştir; Eğer bu kıraat âlimlerine muhalefet etmek hoşlanılmayan bir şey olmasaydı, ben bunu “ye” ile (severler, bırakırlar demek olur) okurdum. Çünkü bundan önce “insan”dan söz edilmektedir. Diğerleri ise haber anlamı ile “ye” ile okumuşlardır. Ebû Hatim’in tercihi budur. “Ye” ile okuyanların kıraati daha önce geçen

“o günde insana … haber verilir” (13. âyet) âyetine itibar ederek böyle okumuştur ki; buradaki (tekil olan) “insan” (çoğul olarak): “en-nâs: insanlar” anlamındadır. “Te” ile okuyanların kıraati, hitabın doğrudan doğruya muhatapları azarladığı esasına göre açıklanır. Böylesi de maksadı daha beliğ bir şekilde ifade eder.

Bu âyetin bir benzeri de:

“Gerçekten bunlar o çarçabuk geçeni (dünyayı) severler. Ama çok ağır bir günü de arkalarına atarlar” (el-İnsan, 76/27) âyetidir.

Kıyamet 20

Hayır, siz çarçabuk olanı seversiniz.

Diyanet Vakfı
20, 21. Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, ahireti bırakıyorsunuz.

Kurtubi Tefsiri
Hayır, hayır siz çabucak geçeni seversiniz;

“Hayır” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Yani şüphesiz Ebû Cehil Kur’ân’ın açıklamasına ve beyanına Îman etmez. Şöyle de açıklanmıştır:

“Hayır” onlar namaz da kılmazlar, zekat da vermezler. Maksat da Mekke kâfirleridir.

“Hayır siz” ey Mekke kâfirleri

“çabuk geçeni” dünya yurdunu ve orada hayat sürmeyi

“seversiniz” tercih edersiniz.

Kıyamet 19

Sonra onun açıklaması da bize aittir.

Diyanet Vakfı
Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize aittir.

“Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer” âyeti da şu demektir: Onun muhtevasındaki hadleri, helâlleri ve haramları açıklamak (Bize aittir). Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bundan sonra onun muhtevasında yer alan vaadleri ve tehditleri açıklayıp, bunları gerçekleştirmek Bize aittir. Bir diğer açıklamaya göre: Senin dilinle onu açıklamak Bize düşer, demektir.

Kıyamet 18

O halde onu okuduğumuzda, sen de onun okunuşunu izle.

Diyanet Vakfı
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et.

Kurtubi Tefsiri
Ohalde Biz, onu okuduğumuz zaman sen, onun okumasına uy!

“O halde Biz, onu okuduğumuz zaman sen onun okumasına uy!” Yani ona kulak ver, onu dinle! Daha sonra onu (sana) okutmak Bize düşer. (İbn Abbâs) dedi ki: Bundan dolayı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan sonra Cebrâîl -ikisine de selâm olsun- kendisine geldi mi susup, dinlerdi, Cebrâîl (aleyhisselâm) gitti mi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine okuttuğu şekilde vahyi okurdu. Bunu aynı şekilde Buhârî de rivâyet etmiştir Buhâri, VI, 2736; Müslim, I, 336; Nesâî, II, 149; Müsned, I, 343

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumayı acele etme..,”(Tâ-Hâ, 20/114) âyetidir. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Âmir en-Nehaî dedi ki: Peygamberin kendisine nazil olduğunda Kur’ân’ı tekrarlamakta acele etmesi, ona olan sevgisi ve diliyle onu okurken ondan aldığı lezzetti. Vahiy tamamlanıp, kalbinde toplanmadan bu şekildeki hareketi ona yasaklandı. Çünkü Kur’ân’ın bir kısmı diğer kısmı ile irtibatlıdır.

Denildiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahiy nazil oldu mu, unuturum korkusu ile vahyin nüzulü ile birlikte dilini de kıpırdatırdı. Bunun üzerine:

“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumayı acele etme!” (Ta-Ha, 20/114);

“Sana (Kur’ân’ı) okutacağız ve unutmayacaksın” (el-A’lâ, 87/6) buyrukları ile, “dilini onunla kıpırdatma” buyrukları nazil oldu. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

“Onun okuması” onun sana okuması demektir. el-Ferrâ’nın görüşüne göre “kıraet” ile “Kur’ân” lâfızlarının ikisi de mastardır.

Katade dedi ki:

“Sen onun okumasına uy!” Onun şeriatine ve ahkâmına uy, demektir.

Kıyamet 17

Onu toplamak ve okutmak bize aittir.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü onu (kalbinde) toplamak ve onu okutmak Bize düşer.

“Onu (ezberlemeyi) çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” âyeti ile ilgili olarak Tirmizî’de şu rivâyet kaydedilmektedir: Said b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerine Kur’ân indi mi, o da Kur’ân’ı iyice bellemek isteği ile onunla dilini hareket ettiriyordu. Bunun üzerine yüce Allah:

“Onu (ezberlemeyi) çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” âyetini indirdi. (İbn Abbâs) dedi ki: Peygamber onunla dudaklarını kıpırdatıyordu, dedi ve Süfyan dudaklarını kıpırdattı. Ebû Îsa dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizi, V, 430; ayrıca bk. Müslim, I. 330, Buhârî, IV, 1924

Müslim’in lâfzı ile rivâyet şöyledir: İbn Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a indirilen vahiy ona nisbeten ağır geliyordu. O bakımdan dudaklarını kıpırdatıyordu. İbn Abbâs bana dedi ki: Şimdi ben dudaklarımı Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) nasıl kıpırdatıyor idiyse öylece kıpırdatıyorum, Said de dedi ki: Ben de İbn Abbâs dudaklarını nasıl kıpırdatıyor idiyse öylece kıpırdatıyorum deyip, dudaklarını kıpırdattı. Bunun üzerine yüce Allah:

“Onu (ezberlemeyi) çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma. Çünkü onu toplamak ve onu okutmak Bize düşer.” Dedi ki: Kalbinde onu toplamak (Bize düşer) sonra onu sen okuyacaksın.

Kıyamet 16

Onu çabuklaştırmak için dilini kımıldatma.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.

Kurtubi Tefsiri
Onu (ezberlemeyi) çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!

Kıyamet 15

Özürlerini ortaya koysa bile.

Diyanet Vakfı
İsterse özürlerini sayıp döksün.

Kurtubi Tefsiri
Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile.

4- İkrardan Dönmek:

Yüce Allah’ın:

“Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile” âyetinin anlamı şudur: Eğer ikrardan sonra mazeret ortaya koyacak olursa, ondan kabul olunmaz.

İlim adamları, Allah’ın halis hakkı olan hadler hususunda ikrarda bulunduktan sonra, geri dönen kimse hakkında farklı görüşlere sahiptir. Aralarında Şafii ve Ebû Hanife’nin de bulunduğu çoğunluk ikrardan sonraki dönüşü kabul edilir, demişlerdir. İki görüşünden birisinde Malik de böyle demiştir, diğerinde ise ikrarından dönüşünün doğru bir açıklamasını sözkonusu etmedikçe kabul olunmaz. Doğru olan ise mutlak olarak ikrarından rucû’un câiz olduğudur. Çünkü aralarında Buhârî ve Müslim’in de bulunduğu hadis İmâmlarının rivâyet ettiklerine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zina ettiğini ikrar eden bir kimsenin dört defa yaptığı ikrarının her seferinde ondan yüz çevirmiştir. Kendi aleyhine dört defa şahitlikte bulununca da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu çağırmış ve: “Sende bir delilik var mıdır?” diye sormuş. Adam: Hayır deyince, Peygamber: “Sen muhsan mısın?” diye sorunca, adam: Evet diye cevab vermiştir Buhârî, VI, 2499, 2500, 2502; Müslim, III, lîltt; Tirmizi, IV, 36; Ebû Dâvûd, IV, 14H; Nesâî, IV, 82; Müsned, II, 453

Buhârî’nin rivâyet ettiği hadiste: “Herhalde sen öpmüş yahut çimdiklemiş ya da bakmış olmalısın’ Buhârî, VI, 2502; Ebû Dâvûd, IV, 147; Müsned, 1, 270, 299 denilmektedir.

Nesâî ve Ebû Dâvûd da şöyle denilmektedir: Nihayet beşincisinde ona: “O kadınla cima ettin mi?” diye sormuş, o: Evet cevabını vermiştir. Peygamber: “Senin o şeyin onun o şeyinde kayboluncaya kadar (öyle mi)?” O: Evet demiş, Peygamber: “Milin sürmedanlıkta, halatın da kuyuda kaybolduğu gibi (mi)?” diye sormuş, adam yine: Evet deyince Peygamber: “Zinanın ne olduğunu biliyor musun?” diye sormuş, adam: Evet ben erkeğin hanımından helâl olarak elde ettiğinin bir benzerini ondan haram olarak elde ettim, diye cevab verince, Peygamber: “Peki benden ne istiyorsun?” diye sormuş. Adam: Beni temizlemeni istiyorum, diye cevap vermiş, (Sahabİ) dedi ki: Bunun üzerine Peygamber emir verdi ve o da recm edildi Ebû Dâvûd, IV, 148; Dârakutnî, III, 196; Nesâî, es -Sünenu’l-Kübrâ, IV, 276, 277.

Tirmizi ve Ebû Dâvûd dedi ki: Taşların kendisine isabet edip, acılarını duyması üzerine hızlıca koşmaya başladı. Bir adam deve çenesi ile ona bir darbe İndirdi, sair insanlar da ölünceye kadar onu vurdu. Bu sefer Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Niye onu bırakmadınız?” diye buyurdu Tirmizi, IV, 36; Ebû Dâvûd, IV, 145; Nesâî, es-Sunenu’l-Kübrâ, IV, 290; Müsned, III, 431, V, 216, 217 (5)

Ebû Dâvûd ve en-Nesâî dedi ki: (Peygamberin o kadar soru sorması) Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın işi sapasağlam tutması içindi. Bir haddi terketmek için asla Ebû Dâvûd, IV, 145; Nesâî, es-Sunenu’l-Kübrâ, IV, 291; Müsned, III, 3«1

İşte bütün bunlar, ikrardan dönüşün mümkün olduğunu ve kabul edileceğini açıkça ifade etmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Sen belki de öpmüş ya da çimdik atmış olabilirsin.” ifadesi Malikin: Açıklanabilir bir şekil sözkonusu edecek olursa, ikrarından dönüşü kabul edilir, sözüne bir işarettir.

5- Kölenin Aleyhine İkrarda Bulunması:

Bu hükümler, kendi hürriyetine ve iradesine malik hür kimse hakkındadır. Köleye gelince; onun ikrarı iki kssımdan birisine dahildir. Ya kendi bedeni aleyhine ikrarda bulunur yahutta elinde ve zimmetinde bulunana dair ikrarda bulunur. Eğer öldürmek ve daha aşağısı cezayı gerektiren hususlar ‘ hakkında kendi bedeni aleyhinde ikrarda bulunacak olursa, bu ikrarın gereği ona uygulanır.

Muhammed b. el-Hasen dedi ki: Onun bu ikrarı kabul edilmez. Çünkü o kimsenin bedeninde efendisinin hakkı vardır, Yapacağı böyle bir ikrarda ise, efendisinin bedenindeki haklarını telef etmesi sözkonusudur.

Delilimiz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetidir: “Her kim bu pisliklerden herhangi bir şey işleyecek olursa, Allah’ın setretmesiyle o da kendisini setretsin. Eğer onlardan bizim için herhangi bir şey açığa çıkacak olursa o vakit biz de ona haddi uygularız. ” Muratta, i- S25, ayrıca bk, İbn Hacer, Fethu’lBârî, X, 487 Yani cezanın uygulanacağı yer insanın asıl yaratılışıdır (varlığıdır).

Bu ise Âdem oğlunun sureti ve yapısıdır. Efendinin ise bunda bir hakkı yoktur. Onun hakkı ancak nitelik ve tabiiyyet hususlarındadır. Bu ise daha sonradan onun hakkında sözkonusu olan mal olma keyfiyetidir. Nitekim herhangi bir mal ikrarında bulunacak olursa kabul edilmez. Öyle ki Ebû Hanife şöyle demiştir: Şayet köle: Ben bu malı çaldım, diyecek olursa, onun eli kesilmez ve lehine ikrarda bulunulan kişi o malı alır.

İlim adamlarımız şöyle demiştir: O mal efendiye aittir. Köle azad edildiği takdirde köleden o malın kıymeti istenir. Çünkü kölenin elindeki malın efendiye ait olduğu icma ile kabul edilmiştir. Mala dair onun söyleyeceği söz ve aleyhteki ikrarı kabul edilmez. Özellikle de Ebû Hanife şöyle demektedir: Kölenin mülkiyet hakkı yoktur. Onun malik olması da, ona mülk verilmedi ce sahih değildir. Biz her ne kadar, onun mülk edinmesi sahih olur, diyorsak bile. her iki görüşe göre de icma ile onun elinde bulunanların hepsi efendisine aittir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kıyamet 14

Hayır, insan kendine karşı bir gözlemcidir.

Diyanet Vakfı
Artık insan, kendi kendinin şahididir.

Kurtubi Tefsiri
Doğrusu şu ki; insan kendisine karşı bir şahittir.

“Doğrusu şu ki; insan kendisine karşı bir şahittir.” el-Ahfeş dedi ki: Bir ‘kimseye: “Sen kendine karşı bir delilsin” demek gibi, yüce Allah, insanın kendisini kendisine karşı bir şahit kılmıştır,

İbn Abbâs da “basîre” şahid demektir. Bu şahitlik te onun organlarının yani ellerinin yakaladıkları ile ayaklarının üzerlerine gittikleri ile gözlerinin gördükleri ile şahitlik etmeleridir, demiştir.

“Basîre” şahit demektir. el-Ferrâ’ da şu beyitleri zikretmektedir:

“Sanki akıl sahibi üzerinde, gören (basîre: şahidlik eden) bir göz vardır,

Oturduğu yerden ya da onun gördüğü bir şeyden

Sakınır; öyle ki, insanların tümünün -Korkusundan-

kendi sırlarının onlara gizli kalmadıklarını zanneder.”

Bu te’vilın Kur’ândan delili de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“O gün onların dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları her şeyi söyleyerek aleyhlerine şehâdet edeceklerdir.” (en-Nûr. 24/24)

Âyette “basiret: şahit’in müennes olarak gelmesinin sebebi, burada “insan” ile kastedilenin azaları oluşundan dolayıdır. Çünkü azalar bizzat insanın kendisine karşı şahitlik edeceklerdir. O bakımdan yüce Allah:

“Gerçek şu ki, azalar insanın kendisine karşı bir şahittir” buyurmuş gibidir. Bu anlamdaki açıklamayı el-Kutebî ve başkaları yapmıştır.

Bir takım kimseler de şöyle demiştir:

“Basiret” âyetindeki “he (müenneslik te’si)” i’rab bilginlerinin mübalağa “hc”si ismini verdikleri “he”dir. Mesela, Büyük musibet, çok âlim, çok büyük bir rivâyet bilgini’ sözlerindeki “he (yuvarlak te)” gibidir. Ebû Ubeyd’in görüşü de budur.

Buradaki

“basiret; şahit” ile kastedilenlerin, insanın işlediği hayır ya da şer türünden olan işleri yazan iki yazıcı melek olduğu da söylenmiştir. Buna da yüce Allah’ın:

“Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile” âyeti delil teşkil etmektedir ki; buradaki “mazeretleri ‘perdeler” diye yorumlayanlara göre, bu âyet, bu açıklamanın delilidir. es-Süddi ve ed-Dahhak’ın görüşü budur.

Bazı tefsir bilginleri de şöyle demiştir: Mana şudur: Gerçek şu ki, insanın kendisinden insan üzerinde bir basiret yani şahit vardır. Burada; Üzerinde” harf-i cerri hazfedilmiştir.

“Basiret”in müennes bir ismin sıfatı olması da mümkündür. Bunun da takdiri şöyle olur: Gerçek şu ki, insanın kendisi üzerinde gören (şahit olan) bir göz vardır.” el-Ferrâ” şu mısraı zikretmektedir:

“Sanki akıl sahibi üzerinde gören bir göz vardır.”

el-Hasen de yüce Allah’ın:

“Doğrusu şu ki; İnsan kendisine karşı bir şahittir” âyeti hakkında şunları söylemektedir: Yani insan, başkalarının kusurlarını çok iyi görür ama bizzat kendisinin kusurları hakkında bilgisizdir.

“Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile.” Bütün perdelerini üstüne kapatsa bile, demektir. Yemenlilerin lehçesinde perdeye (mazeretler lâfzı ile aynı kökten olmak üzere); denilmektedir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Şair de şöyle demiştir:

“Fakat o bir anlık konaklamamıza dahi razı olmadı

Ve üzerine perdeleri örttü.”

ez-Zeccâc dedi ki: Perdeler” demek olup, tekili: ‘dir. Perdelerini amelini gizlemek maksadıyla örtse bile, kendisi kendisine karşı bir şahittir, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: İsterse özür dileyip, ben hiçbir şey yapmadım desin, kendi nefsinden, organlarından kendisine karşı şahitlik edecek vardır. Kendisi özür beyan edip, kendisi hakkında tartışacak olsa bile onun özrünün yalan olduğunu ortaya koyacak, ona karşı bir şahit vardır. Bu açıklamayı Mücahid, Katade, Said b. Cübeyr, Abdurrahman b. Zeyd, Ebû’l-Âl-iye, Atâ, el-Ferrâ’ ve yine es-Süddî ve Mukâtil yapmışlardır. Mukâtil dedi ki: İsterse bir mazeret yahut bir delil ortaya koymaya kalkışsın, bunun kendisine faydası olmayacaktır. Bunun benzerleri yüce Allah’ın:

“O günde özür dilemeleri zâlimlere fayda vermez.” (el-Mu’min, 40/52);

“Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler” (el-Mürselat, 77/36) âyetleridir. Buna göre “mazeretler” özürden alınmıştır. Şair de şöyle demektedir:

“Gelişleri genişlediği halde, çıkışları senin aleyhine daralan

İşlerden alabildiğine sakınmalısın sen.

İnsan kendisini mazur görmekle birlikte;

Sair insanların onu mazur görmeyişi güzel değildir, bir bilsen,”

Bir adam, İbrahim en-Nehaî’ye özür beyan edince ona: Sen özür dilemeden de ben senin mazeretini kabul ettim. Çünkü mazeret ileri sürmek istenirken onlara yalan şaibesi karışır.

İbn Abbâs dedi ki:

“Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile” âyeti, bütün elbiselerinden sıyrılsa bile demektir. Bu açıklamayı el-Maverdî nakletmiştir.

Derim ki; Ancak daha güçlü görülen bunun delil ortaya koymaya çalışmak ve günahtan dolayı mazeret beyan etmek anlamında olduğudur. en-Nâbiğa’nın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“İşte bu bir mazerettir, fayda vermese eğer

Şüphesiz bu mazeretin sahibi kötülüğe sebep olan o işe bir ortaktır.”

Buna delil yüce Allah’ın kâfirler hakkındaki:

“Rabbimız olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık” (el-En’âm, 6/23) âyeti ile münafıklar hakkındaki:

“Allah onların hepsini dirilteceği günde size yemin ettikleri gibi, Ona da yemin edecekler..”(el-Mücadele, 58/18) âyetleridir.

Sahih(-i Müslim)’de şöyle diyeceği belirtilmektedir: “Rabbim sana, kitabına ve rasûlüne îman ettim. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim (diyecek) ve elinden geldiği kadar hayır şeyler söyleyip öğünecektîr…” Müslim, IV, 2279; İbn Hibbân, Sakik, X, 500. HiıcIis ayrıca el-EıVâm, 6/23 Syetin tefsirinde de geçmiş bulunmaktadır.

Bu husus daha önceden Ha-Mim es-Secde (Fussilet, 41/19-21. âyetler)’in tefsirinde ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

ile”mazeret”in çoğuludur. Yaptıkları hususunda onu mazur gördüm, mazur görüyorum, özür” denilir. İsmi de; ile şeklinde gelir. Şair de şöyle demiştir:

“Ben (bana iyilik yapılması hususunda) engellendim;

esasen engellenmiş birisinin mazereti de (kabul) olmaz.”

de aynı şekildedir. (Vezin itibariyle): Dizkapağı” ile; Oturuş” lâfızlarına benzemektedir. en-Nâbiğa da şöyle demiştir:

“İşte bu bir mazerettir, fayda vermese eğer

Bu mazeretin sahibi ülkede artık başıboş dolaşmaktadır. ”

Bu beyit az önce, biraz daha farklı bir şekilde geçmişti. Kaynakların da belirttiği üzere daha doğru rivâyet az önce geçen ….şekildir. Mesela bk Lisanu’lArab, IV, 545

Bu âyet-i kerîme beş meseleyi ihtiva etmektedir. (Biz de bunları beş başlık halinde sunacağız.):

1- Kişinin Kendi Aleyhine İkrarda Bulunması;

Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabi yüce Allah’ın:

“Doğrusu şu ki insan kendisine karşı bir şahittir. Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile” âyetinde kişinin kendi aleyhine yaptığı ikrarın kabul edileceğine dair bir delil bulunmaktadır. Çünkü bu kişinin kendisi tarafından kendi aleyhine yaptığı bir şahitliğidir. Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“O gün onların dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları her şeyi söyleyerek aleyhlerine şehadet edeceklerdir.” (en-Nûr, 24/24) Bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Çünkü bu kişinin herhangi bir itham altında bulunmasına imkân vermeyecek şekilde bir haber vermesidir. Çünkü akıl sahibi bir kimsenin kendi aleyhine yalan söylemesi sözkonusu değildir. Bu da bir sonraki başlığın konusudur.

2- Kişinin Aleyhine Dair İkrarları ve Hükümleri:

Yüce Allah, Kitab-ı Kerîm’inde şöyle buyurmaktadır:

“Hani Allah, peygamberlerden ‘size verdiğim kitab ve hikmetten sonra size beraberinizdeki doğrulayıcı bir peygamber gelince ona mutlak îman edecek ve yardım edeceksiniz diye söz aldığı zaman: ‘Kabul ettiniz mi ve bu ağır yükünü alıp yüklendiniz mi?’ demişti. Onlar da: ‘Kabul ettik’ demişlerdi. ‘Öyleyse şahit olun, ben de sizinle birlikte şehadet edenlerdenim’diye buyurmuştu.” (Al-i İmrân, 3/81) Bir başka yerde yüce Allah, şöyle buyurmaktadır;

“Diğer bir kısım da günahlarını itiraf ettiler. Onlar salih ameli başka bir kötü amel ile karıştırmışlardır.” (et-Tevbe, 9/102) Bu husus rivâyetlerde çokça sözkonusu edilmiştir.

(Mesela) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ey Üneys! Bunun karısının yanına git! Eğer itiraf ederse onu recmet.” Buhârî, II, 813, 971, VI, 2502, 2515, 2650; Müslim, III, 1325; Tirmizî, IV, 39; Dârimî, Sünen, II, 232; Nesâî, VIII, 240, 241; İbn Mâce, II, 852; Müsned, IV, 115,

Bir kimsenin başkasının mirasçılığı veya bir alacağı olduğuna dair ikrarına gelince; bu hususta Malik şöyle demiştir; Bizim bildiğimize göre, üzerinde icma olunan husus şudur; Oğulları olmakla birlikte vefat etmiş bir adamın çocuklarından birisi: Benim babam filan kimsenin kendi oğlu olduğuna dair ikrarda bulunmuştur, diyecek olursa, bu neseb tek bir kişinin şahitliği ile sabit olmaz. Bu ikrarda bulunan kişinin ikrarı ancak kendisi aleyhinde babasının malından kendisine düşen payda sözkonusu olur. Onun lehine ikrarda bulunan kişi, elinde bulunan maldan o kimseye isabet edecek olan borç kadarını o kimseye verir. Malik dedi ki: Bunun açıklaması şöyledir; Kişi ölür de geriye iki oğul ve altıyüz dinar bırakacak olursa, sonra bu oğullarından birisi ölen babasının, filan kişinin kendi oğlu olduğuna dair ikrarda bulunduğu hususunda şahitlikte bulunacak olursa, lehine şahitlik ettiği kişi, yüz dinar alacaklı olur. Bu miktar, eğer İlhak edilecek olsaydı, nesebe ilhakı yapılacak kişinin mirasının yarısıdır. Eğer diğeri de onun lehine ikrarda bulunacak olursa, diğer yüz dinarı da alır, böylelikle hakkının tamamını almış olur ve nesebi de sabit olur. Babası yahutta kocası aleyhine borç ikrarında bulunup, mirasçıların böyle bir şeyi inkâr ettiği kadının durumu da böyledir. Böyle bir kadının, eğer bütün mirasçılar hakkında sabit olacak olsaydı, lehine ikrarda bulunduğu borcun kendisine isabet eden miktarını ödemek zorundadır. Eğer İkrarda bulunan, kocasından sekizde bir almış bir kadın ise, alacaklıya alacağının sekizde birini öder. Şayet mirasın yarısını almış kızı ise alacaklıya alacağının yarısını öder. İşte kadınlar tarafından lehine ikrarda bulunulan kimseye hakkı bu hesaba göre ödenir.

3- İkrarın Sıhhatinin Şartları:

İkrar, ancak mükellef bir kimse tarafından yapılırsa, sahih olur. Şu kadar var ki; bu mükellefin hacr altında bulunmaması şarttır. Çünkü hacr, kendisinin lehine bir hak ile İlgili olursa, onun sözünü hükümsüz kılar. Şayet -hasta gibi- başkasının lehine olursa, bu hak ondan sakıt olur, bir kısmı da câiz olur. Buna dair açıklamalar fıkıh meselelerindedir.

İkrar hususunda; kölenin, iki hali sözkonusudur. Bunların birincisi, ikrarın başındadır. Geçen şekil üzere bunda görüş ayrılığı yoktur.

İkincisi ise sona erişi halindedir. Bu da ikrarın müphem bırakılması türündendir. Bunun pek çok şekli vardır. Ana şekilleri altı tanedir.

Birinci şekil: Köle, onun bende alacak bir şeyleri vardır, der. Şafii der ki: Eğer bunu bir hurma tanesi yahut bir ekmek parçası diye açıklayacak olursa, bu açıklaması kabul edilir. Bizim benimsediğimiz usul kaideleri ise ancak belirli bir miktarı olan hususlarda kabul edilmesini gerektirir. Eğer bu şekilde bu “şey”i açıklayacak olursa, kabul edilir ve buna dair de yemin eder.

İkinci şekil: Bunu şarab yahut domuz ya da şeriatte mal olarak kabul edilmeyen bir şey ile açıklaması halidir. İttifakla onun bu ikrarı kabul edilmez, isterse lehine ikrarda bulunulan kişi bu hususta ona destek versin.

Üçüncü şekil: Bunu meytenin (leşin) postu yahut gübre veya köpek gibi. (Mal oluşu) hakkında görüş ayrılığı bulunan bir şekilde açıklamasıdır. Hakim onun hakkında, bu hususta uygun göreceği şekilde ikrarını red ya da geçerli kabul etmek şekillerinden birisi ile hüküm verir. Eğer hakim, onun bu ikrarını kabul etmeyip reddedecek olursa, bir başka hakim bu hususta herhangi bir şey ile hüküm vermez. Çünkü birinci hakimin bu ikrarı, iplal etmesi ile artık hükmü geçerlilik kazanmış olur.

Şafii mezhebine mensub kimi ilim adamı şarab ve domuz ödemekle yükümlü tutulur, demişlerse de bu batıl bir görüştür. Ebû Hanife ise şöyle demiştir: Eğer: Onun benim üzerimde bir şey alacağı vardır, diyecek olursa ancak ölçülen yahut tartılan bir şey ile bunu açıklarsa bu ikrarı kabul edilir. Çünkü kişinin zimmetinde bunların dışında hiçbir şey bizatihi sabit olmaz. Bu görüş ise zayıftır. Çünkü bunların dışındaki şeyler de, eğer vücub seviyesine ulaşacak olursa, zimmette sabit olacağı hususunda icmâ’ vardır.

Dördüncü şekil: Eğer onun benim yanımda bir malı vardır, diyecek olursa, adeten mal sayılmayan bir ya da iki dirhem gibi ifadelerle bunu açıklaması kabul edilir. Elverir ki halin karinesi bundan daha fazlası ile onun aleyhine hüküm vermeyi gerektirmesin.

Beşinci şekil: Onun benim yanımda çok ya da büyük bir malı vardır, demesidir. Şafii, bir tane ile açıklaması dahi kabul edilir, demiştir. Ebû Hanife, ancak zekat nisabı hakkında bu açıklaması kabul edilir, demiştir. Bizim ilim adamlarımız ise, değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birisi hırsızlık ve zekat nisabı ile diyettir. Bana göre bunun asgari miktarı hırsızlık nisabıdır. Çünkü müslümanın uzvu ancak büyük miktardaki bir mal dolayısı ile kopanlabilir. Hanefilerin çoğunluğu da bu görüşü benimsemişlerdir.

Ancak el-Leys b. Sa’d’ın görüşü gerçekten hayret edilecek bir görüştür: Ona göre yetmişikî dirhemden daha aşağısı ile açıklaması kabul edilmez. Ona: Sen bunu neye dayanarak söylüyorsun? denilince şu cevabı vermiş: Çünkü yüce Allah:

“Yemin olsun ki Allah bir çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmiştir” (et-Tevbe, 9/25) diye buyurmaktadır. Peygamberin gazve ve seriyelerinin sayısı ise yetmişikidir. Ancak böyle bir açıklama sahih değildir. Çünkü yüce Allah, Huneyn’i bunların dışında ayrıca zikretmiştir, Dolayısı ile onun (Leys b. Sa’d’ın) yetmişbir dirhem şeklindeki açıklaması kabul edilir, demesi gerekirdi. Ayrıca yüce Allah söyle buyurmaktadır:

“Allah’ı çokça zikredin.” (el-Ahzab, 33/41);

“Onların gizlice fısıldanmalarının bir çoğunda hayır yoktur.” (en-Nisa, 4/114);

“Onlara çok büyük lanet et.” (el-Ahzab, 33/68)

Altıncı şekil: Şayet onun bende on yahut yüz ya da bin alacağı vardır, diyecek olursa, istediği şekilde bunları açıklayabilir ve bu açıklaması kabul edilir. Eğer bin dirhem yahut yüz dirhem ve bir küle yahut yüz elli dirhem diye açıklayacak olursa, böylelikle o müphem olan bir şeyi açıklamış olur ve bu açıklaması kabul edilir. Şafii de böyle demiştir.

Ebû Hanife ise şöyle demiştir: Eğer müphem olan sayıya ölçülen ya da tartılan bir şey atfedecek olursa, bu atfı bir açıklama olur. Yüz ve elli dirhem demesi gibi. Çünkü burada “dirhem” ellinin açıklamasıdır. Elli de yüzü açıklamaktadır. Şafii mezhebine mensub âlimlerden İbn Hayran el-İstahri dedi ki: Yüz ve ellide “dirhem” lâfzı, ancak ellinin açıklaması olabilir. Yüzü ise kendisi istediği şekilde açıklayabilir.

Kıyamet 13

O gün insan, öne sürdüğü ve geride bıraktığıyla bilgilendirilir.

Diyanet Vakfı
O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.

Kurtubi Tefsiri
O günde İnsana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler haber verilir.

“O günde insana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler haber verilir.” O gün Âdem oğluna iyi ya da günahkâr bir kimse olsun, iyi ya da kötü amel islemiş yahutta kendisinden sonra ona uygun iş yapılan iyi ya da kötü bir sünneti ardında bırakmış olsun… (bütün bunlar kendisine haber verilecektir.) Bu açıklamayı İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd yapmıştır.

Mansurun rivâyetine göre de Mücahid şöyle demiştir: Ona amelinin başı daleyhisselâmonrası da haber verilir. en-Nehaî de böyle demiştir.

Yine İbn Abbâs şöyle demiştir: Yani önden gönderdiği masiyet ile geriye bıraktığı itaat ona haber verilir. Katade’nin görüşü de budur.

İbn Zeyd de şöyle demiştir: Mallarından kendisi için önden yolladıkları, mirasçıları İçin de geriye bıraktıkları demektir.

ed-Dahhak da şöyle demiştir: Önden gönderdiği farz ile geriye bıraktığı farzlar kendisine haber verilir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu haber verme, kıyâmet gününde amellerin tartılacağı zaman olacaktır. Ölüm sırasında olması ihtimali de vardır.

Derim ki: Birincisi daha güçlü bir açıklamadır. Çünkü İbn Mace, Sünen’inde ez-Zührî yoluyla şu hadisi rivâyet etmektedir: Bana Ebû Abdullah el-Ağar’ın, Ebû Hüreyre’den haber verdiğine göre, Ebû Hüreyre dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ölümünden sonra mü’min kişiye amelinden ve hasenatından yetişen hususlardan birisi de öğrettiği ve yaydığı bir ilim. geriye bıraktığı salih bir evlat, miras bıraktığı bir mushaf yahut inşa ettiği bir mescid yahut yolcular için yaptığı bir bina yahut akıttığı bir ırmak yahut sağlıklı iken ve hayatta iken malından çıkarıp verdiği bir sadakadır. (Bütün bunlar) ölümünden sonra kendisine (sevaplarıyla) yetişirler.” İbn Mâce, I, HH; İbn Huzeyme, Sahih, IV, 121

Bu hadîsi, Hafız Ebû Nuaym, bu manada Katade’nin, Enes b. Malik’ten rivâyeti olarak kaydetmiş bulunmaktadır, Enes dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yedi husus vardır ki; bunların mükâfatı kula ölümünden sonra ve o kabrinde olduğu halde onun için yazılır: Bir ilim öğreten, bir ırmak akıtan, bir kuyu kazan, bir miktar hurma ağacı diken, bir mescid inşa eden, bir mushaf miras bırakan yahut ölümünden sonra kendisine mağfiret dileyecek bir evlat bırakan.” Beyhaki, Şuabu’l-lmân, III, 248; el-Münzirî, et-Terğib, I, 53; Heysemi, Mecmâ, I, 167

Hadisteki “ölümünden sonra ve o kabrinde olduğu halde” ifadesi bu işin ölüm esnasında olmayacağına, kabrinde iken bu hususa dair kendisine müjde verilmekle birlikte, bütün bunların amellerinin tartılacağı esnada ona haber verileceğine dair açık bir nastır. Ayrıca buna yüce Allah’ın:

“Yemin olsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleriyle birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir” (el-Ankebut, 29/13) âyeti ile

“Bilgisizce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir” (en-Nahl, 16/25) âyeti bu hususa delil teşkil etmektedir. Bütün bunlar; ancak âhirette amellerin tartılmasından sonra olacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Sahih’te de şöyle buyurulmaktadır: “Kim İslâm’da güzel bir yol açarsa onun mükâfatı ile ondan sonra onunla amel edenlerin mükâfatı ona verilir. Üstelik onlardan hiçbirisinin ecirlerinden de bir şey eksiltilmez. Kim de İslâm’da kötü bir yol açarsa, onun günahı ile ondan sonra onunla amel edenlerin günah) o kimseye yazılır. Üstelik onlardan herhangi birilerinin günahlarından da bir şey eksiltilmez. ” Müslim, II, 705, IV, 2059: Dârimi. Sünen, I. 140, Hl;Nesâi, V, 76; İbn Mâce, 1, 74, 75; Müsned, IV. 357, 3îh, 361

Kıyamet 12

O gün varıp durulacak yer Rabbindir.

Diyanet Vakfı
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

Kurtubi Tefsiri
O gün, varıp durulacak yer, Rabbinin huzurudur.

“O gün varıp durulacak yer Rabbinin huzurudur.” Katade; nihai olarak varılacak yer, diye açıklamıştır. Bunun bir benzeri de:

“Şüphesiz ki son gidişin Allah’a olacağını” (en-Necm, 53/42) âyetidir. İbn Mes’ûd: Dönülecek ve sonunda varılacak yer, Rabbinin huzuruna olacaktır, diye açıklamıştır.

Âhirette son olarak karar kılınacak yer, yüce Allah’ın teshil edeceği yerdir. Çünkü onlar arasında hüküm verecek olan O’dur.

“Hayır” sözünün, insanın kendisi için kaçıp kurtulacak yer olmadığını öğrenmesi üzerine kendisine söyleyeceği sözlerden birisi olduğu da söylenmiştir. İşte o vakit insan kendi kendisine:

“Hayır, bugün sığınacak yer yoktur. Bugün varıp durulacak yer Rabbinin huzurudur” diyecektir.

Kıyamet 11

Hayır, sığınacak hiçbir yer yoktur.

Diyanet Vakfı
Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur!

Kurtubi Tefsiri
Hayır, o gün sığınacak yer yoktur.

“Hayır” yani kaçacak yer ve kaçış yoktur. Buna göre:

“Hayır” bir reddir ve bu yüce Allah’ın (söyleyeceği) bir sözüdür. Daha sonra bu reddi açıklayarak şöyle buyurmaktadır;

“O gün sığınacak yer yoktur.” Ateşten kurtulmak için sığınılacak bir yer yoktur. İbn Mes’ûd: “Bir kale, bir sığınak yoktur” diye açıklardı. el-Hasen de: “Bir dağ yoktur” derdi. İbn Abbâs: “Bir sığınak yoktur” diye açıklardı. İbn Cübeyr: Kaçıp kurtulacak ve sığınüacak bir korunak yoktur, diye açıklamıştır. Hepsinin anlamı birdir. Sözlükte; kendisine sığınılan kale, dağ ve benzeri şeylere denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Ömrüm hakkı için gencin sığınacak bir yeri yoktur

Ölümden (kurtulmak için) ölüm de onu yetişir, yaşlanmak da.”

es-Süddi dedi ki: Dünyada iken sığınacak bir yer aradıklarında dağlarla kendilerini korumaya çalışırlardı. Yüce Allah, onlara: Bu günde sizi benden koruyacak bir sığınak yoktur, diye buyurdu. Tarafe de şöyle demiştir:

“Bekr kesinlikle bilir ki bizler

Üstün görüş sahibiyiz ve korkmakta (korkan için) bir sığınak vardır.”

Bu beyitin son kelimesi diye de rivâyet edilmektedir.

Kıyamet 10

O gün insan, “Kaçış nereye?” der.

Diyanet Vakfı
O gün insan, «Kaçacak yer neresi!» diyecektir.

Kurtubi Tefsiri
O günde insan: “Kaçış nereye?” der.

“O günde insan: Kaçış nereye? der.” Âdemoğlu böyle söyler, demektir. Ebû Cehil böyle diyecek de denilmiştir. Kaçacak yer neresidir, demektir. Şair şöyle demiştir:

“Koçlar toslaşırken kaçış nereye?

Hangi koç oradan başka tarafa kayarsa rezil olur.”

el-Maverdi dedi ki: Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre, Allah’tan haya edileceği için ondan

“kaçış nereye?” demektir. İkincisine göre, cehennemden korkulup, sakınıldığı için; ondan

“kaçış nereye?” demektir.

Bu sözü söyleyecek olan insan ile ilgili iki ihtimal sözkonusudur. Birinci ihtimale göre, bu söz özel olarak kâfirin kıyâmet gününde cehenneme arzedilmesi esnasında söyleyeceği bir sözdür, mü’minin söyleyeceği bir söz değildir. Çünkü mü’min Rabbinin müjdesine güvenmektedir. İkinci görüşe göre, kıyâmetin kopacağı esnada görecekleri kıyâmet dehşetlerinden ötürü hem mü’minlerin, hem de kâfirlerin söyleyeceği bir sözdür.

“Kaçış, kaçmak” anlamındaki lâfız genel olarak “fe” harfi üstün; diye okunmuştur. Ebû Ubeyde ve Ebû Hatim bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bu mastardır.

İbn Abbâs, Mücahid, el-Hasen ve Katade ise “mim” harfi üstün fakat “fe” harfini kesreli okumuşlardır. el-Kisai dedi ki: Bunlar iki ayrı söyleyiştir ile gibi.

ez-Zühri’den ise “mim” harfini kesreli, “fe” harfini de üstün okuduğu nakledilmiştir.

el-Mehdevî dedi ki: Kaçış” lâfzının “mim” harfim ve “fe” harfini üstün okuyanların okuyuşuna göre bu “firar; kaçmak, kaçış” anlamında bir mastardır. “Mim” harfini üstün, “fe” harfini kesreli okuyuş ise, kendisine kaçılacak yer anlamında olur, “mim” harfini kesreli, “fe” harfini üstün okuyuş ise iyice kaçabilen insan demek olur. Buna göre de âyet şu anlama gelir: Güzel, iyi kaçabilen insan nerede? Bununla birlikte o da asla kurtulamayacaktır.

Derim ki: İmruu’l-Kays’ın şu mısraı da bu anlamdadır:

“(Düşmana) güzel yönelir, güzel kaçar, güzel ileri atılır, güzel geri döner aynı zamanda.”

Şair burada atının güzel döndüğünü ve güzel kaçtığını anlatmak İstemektedir.

Kıyamet 9

Güneş ve ay bir araya getirildiğinde,

Diyanet Vakfı
7, 8, 9. İşte, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay biraraya getirildiği zaman!

Kurtubi Tefsiri
Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman;

“Göz kamaştığı” âyetindeki: Kamaştı” lâfzını Nâfî ve Âsım’dan rivâyetle Ebân, “re” harfini üstün olarak okumuşlardır.

İleri derecede İrileşmiş olacağından, insanın gözü kamaşmış olacak ve o gözün kırpıldığı görülmeyecektir, demektir. Mücahid ve başkaları, bu durum ölüm halindedir, demişlerdir. el-Hasen ise bu, kıyâmet gününde olacaktır, demiştir. Ayrıca o şöyle der: Bu âyette insanın hakkında soru sorduğu hususun cevabını ihtiva eden bir mana vardır. “Göz kamaştığı, ay tutulduğu… zaman” işte o gün, kıyâmet günüdür, denilmiş gibidir.

Diğerleri, bu lâfzı “re” harfi kesreli olarak okumuşlardır. Şaşkınlığa düşüp, gözünü kırpmadı, demektir. Bu açıklamayı Ebû Amr, ez-Zeccâc ve başkaları yapmışlardır. Şair Zu’r-Rimme şöyle demiştir:

“Eğer Lukman-ı Hakîme, onan gözlerine Meyye

Yüzünü açmış olarak görünecek olsaydı, gözlerini iri iri açar, gözünü kırpmazdı.”

el-Ferrâ’ ile el-Halil “re” harfi kesreli olarak; “korktu, dehşete düştü, hayret etti” demektir, demişlerdir. Araplar da dehşete düşüp, hayret etmiş insan hakkında: derler. Bu durumda olan kimseye de; derler. el-Ferrâ’ şu beyiti zikreder:

“Sen kendi nefsin için ağıt yak, benim için değil

Yaraları tedavi et de hayret ve dehşete düşme!”

Yani; aldığın yaraların fazlalığından dolayı korkma.

(Mazisinin “re” harfi) üstün olarak: Gözlerini açtı ve irileştirdi’ demektir. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmış olup, el-Küllâbî’nin de şu beyitini zikretmektedir;

“İbn Umeyr umutla bana geldiği vakit

Ben ona kırmızıya çalan beyaz tüylü develer verdim de gözlerini iri iri açtı.”

“Re” harfi hem kesreli hem üstünlü söylenişinin anlamdaki iki ayrı söyleyiş olduğu da söylenmiştir.

“Ay tutulduğu” yani ışığı gittiği zaman … Dünyada ay tutulursa, daha sonra yine ışığına kavuşur, Âhirette ise böyle değildir. Işığı bir daha geri gelmeyecektir. Âyetin, ay kaybolduğu zaman… anlamına gelme ihtimali de vardır. Nitekim yüce Allah’ın -aynı kökten gelen fiilin kullanıldığı-:

“Biz onu da, evini de yere geçirdik (yerde kaybettik)” (el-Kasas, 28/81) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır.

İbn Ebi İshak, Îsa ve el-A’rec “hı” harfi ötreli, “sin” harfi de kesreti olarak; diye okumuşlardır. Buna da yüce Allah’ın:

“Güneş ve ay bir araya getirildiği zaman” âyeti delil teşkil etmektedir.

Ebû Hatim Muhammed b. İdris dedi ki: Ay’ın bir kısmı kaybolduğu zaman küs Cif (kısmî ay tutulması), tamamı gittiği zaman husuf (tam ay tutulması) denilir.

“Güneş ve ay biraraya getirildiği zaman” ışıklarının söndürülmesi hususunda ikisi de aynı özellikte olduğu zaman, demektir. Ay’ın tutulmasından sonra ışığı kalmadığı gibi, güneşin de ışığı olmayacaktır. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ ve ez-Zeccâc yapmıştır. el-Ferrâ’ dedi ki: Burada: Biraraya getirildi” denilmeyip (sonuna “te” harfi getirilmemesi) anlamın: İkisini biraraya getirdi” şeklinde oluşundan dolayıdır. Ebû Ubeyde ise: Bu müzekkerin tağlib edilmesi dolayısıyla böyle gelmiştir, demektedir. el-Kisaî ise: Manaya hamledildiği için böyle gelmiştir. Sanki: “İki ışık (söndürüldü)” buyurmuş gibidir. el-Müberred de: Müenneslîk hakiki değildir (onun için sonuna “te” getirilmemiştir), demiştir.

İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd dedi ki: İkisi biraraya getirilmiş olacaktır. Her ikisi de batıdan kararmış, ışıkları alınmış, aydınlıkları gitmiş, kesilmeye hazır iki öküz gibi birbirine bağlanmış halde biraraya getirilmiş olacaklardır, demektir. Bu anlamdaki açıklamalar el-En’âm Sûresi’nin sonlarında (6/158. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Abdullah (b. Mesud)’ın kıraatinde

“Güneş ile ay ikisi biraraya getirildiği zaman” şeklindedir.

Atâ b. Yesar dedi ki; Kıyâmet gününde ikisi de bir araya getirilecek, sonra da denize atılacaklardır ve her ikisi Allah’ın büyük ateşi olacaklardır.

Ali ve İbn Abbâs dedi ki: Her ikisi de perdelerin nuru içerisinde bırakılacaklardır. Cehennem ateşinde de biraraya getirilecekleri ihtimali vardır. Çünkü her ikisine de Allah’ın dışında ibadet edilmiştir. Ateş onlar için azâb olmayacaktır. Çünkü her ikisi de cansızdır. Ancak onlara bu şekilde muamele edilmesi kâfirlerin azarlanması ve hasretlerinin daha da ileriye gitmesi için olacaktır. Ebû Davud et-Tayalisi’nin Müsned’inde, Yezid er-Rukaşi’den, onun Enes b. Malik’ten, Enesin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a dayandırarak (ref ettiği) rivâyetine göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki güneş ve ay cehennem ateşinde kesilmek için bir ayakları kesilmiş, kötürüm iki öküz gibi olacaklardır.” Tayâlisî, Müsned, I, 281; Ebû Ya’lî, Müsned, VII, 148

Bu biraraya gelişin birbirlerinden ayrılmamak üzere biraraya getirilmeleri, insanlara oldukça yakınlaştırılmalan ve aşırı sıcaktan dolayı insanların terlemeleri anlamına geldiği de söylenmiştir. Sanki her ikisinin sıcaklığı da insanların üzerine toplanacakmış gibi bir mana vardır. Güneş ve ay biraraya getirilecek ve artık gece ile gündüzün ardı arkasına gelmesi sözkonusu olmayacaktır; diye de açıklanmıştır.

Kıyamet 8

Ay tutulduğunda,

Diyanet Vakfı
7, 8, 9. İşte, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay biraraya getirildiği zaman!

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:9

Kıyamet 7

Göz kamaştığında,

Diyanet Vakfı
7, 8, 9. İşte, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay biraraya getirildiği zaman!

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:9

Kıyamet 6

“Kıyamet günü ne zaman?” diye sorar.

Diyanet Vakfı
«Kıyamet günü ne zamanmış?» diye sorar.

Kurtubi Tefsiri
“Kıyâmet günü de ne zamanmış?” diye sorar.

“Kıyâmet günü de ne zamanmış, diye sorar.” Kıyâmet günü ne zaman gerçekleşecektir

“diye sorar” demektir.

Kıyamet 5

Fakat insan, önünü günahkâr şekilde açmak ister.

Diyanet Vakfı
Fakat insan önündekini (kıyameti) yalanlamak ister.

Kurtubi Tefsiri
Fakat insan önündekini yalanlamak ister.

“Fakat insan önündekini yalanlamak ister.” İbn Abbâs dedi ki: Yani kâfir, önündeki öldükten sonra dirilişi ve hesabı yalanlıyor, Abdurrahman b. Zeyd de böyle demiştir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Kıyâmet de ne Zamanmış diye sorar” âyetidir. Yani inkâr ve yalanlamak üzere; bu ne zaman olacaktır, diye sorar. Çünkü o, içinde bulunduğu yalanlama hali dolayısıyla bunlara bir türlü inanmaz. Fakat geleceği adına günah İşler.

Buradaki

“fücur” lâfzının

“yalanlamak” anlamına geldiğinin delili olan hususlardan birisi de el-Kutebî ve başkasının zikrettiği husustur. Bedevinin birisi Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’a gelerek develerinin böğürlerinin yaralarından, bunların uyuz olduklarından şikayet etti ve kendisine yük taşımak üzere başka develer vermesini istedi ise de Ömer (radıyallahü anh) ona istediğini vermedi. Bunun üzerine bedevi arab şöyle dedi:

“Hafs’ın babası Ömer Allah adına yemin etti

Bunların böğürlerinde ve başka yerlerinde yarası olmadığına

Allah’ım, eğer o fücur etmişse (yalan söylemişse) ona mağfiret buyur.”

Bununla eğer ona zikrettiğin hususta beni yalanlamışsa… demek istemiştir.

Yine İbn Abbâs’tan, o masiyeti çarçabuk işler, fakat tevbeyi erteler, demektir. Bir hadisin bir bölümünde de: “O bir süre sonra tevbe edeceğim, der, fakat tevbe etmez. Bunun sonucunda o sözünde durmamış ve yalan söylemiş olur” denilmektedir.

Mücahid, el-Hasen, İkrime, es-Süddi ve Said b. Cübeyr’in görüşü de budur. Kişi: Sonra tevbe edeceğim, sonra tevbe edeceğim der. Nihayet en kötü halinde iken ölüm gelir, onu bulur.

ed-Dahhak dedi ki: Bu emeldir. Kişi yaşayacağım, dünyalık elde edeceğim der, fakat ölümü hatırlamaz.

Bir diğer açıklamaya göre; o her zaman için masiyet işleyeceğini kararlaştırır. İsterse, çok az bir süre yaşayacak olsa dahi.

Bu görüşlere göre (“önündeki” lâfzındaki) “he’: zamiri insana aittir. “He”nin kıyâmet gününe ait olduğu da söylenmiştir. Anlam şöyle olur: Aksine insan kıyâmet gününün önünde (öncesinde) hakkı inkâr etmek ister,

Kıyamet 4

Evet, parmak uçlarını bile düzgünce yapmaya güç yetiririz.

Diyanet Vakfı
Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.

Kurtubi Tefsiri
Evet, Biz parmak uçlarını bile toplayıp, düzenlemeye kadiriz.

“Evet” burada vakıf hasendir (durmak güzeldir). Daha sonra;

“kadiriz” diye okumaya devam edilir,

Sîbeveyh dedi ki: Âyet; Güç yelirenler olarak onları (kemikleri) biraraya getiririz, toplarız” anlamındadır. Buna göre “güç yetirenleriz, kadiriz” âyeti zikrettiğimiz takdire göre; hazfedilmiş fiildeki gizli failden hal olmaktadır. Anlamın; hayır, Biz kadirler olarak güç yetiririz, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

el-Ferrâ’ dedi ki:

“Kadiriz” anlamındaki lâfız,

“biraraya getirmeyeceğimizi” anlamındaki fiilin dışında bir fiilin anlamı gözönünde bulundurularak nasbedilmiştir. Yani: Biz kadirler olarak, bundan daha fazlasına güç yetirir ve kudret sahibiyiz.’ Yine el-Ferrâ’ şöyle demiştir: Bunun lâfzın tekrarı üzere nasbedilmesi de uygundur.

Yani: Evet, Bizim kadirler olduğumuzu bilsin” demektir. Hazfedilen ifadenin olduğu da söylenmiştir ki; bu: Biz işin başında buna kadirler, idik” demek olur. Müşrikler de esasen bunu kabul etmişlerdi. (O halde ölümden sonra diriltmeye de kadir olmamızı kabul etmelidirler.)

İbn Ebi Able ve İbn es-Semeyka ise; Evet… kadiriz” diye; Biz, kadiriz” gibi okumuşlardır.

“Parmak uçlarını bile toplayıp, düzenlemeye” âyetindeki; Arapçada “parmaklar” demektir. Tekili de: (……..) …diye gelir. en-Nâbiğa şöyle demiştir:

“Oldukça yumuşak tenli, kınalı (bir el) ile ki; sanki parmakları

Bu letafetten âdeta yeni tomurcuklanmış ince, yumuşak bir ağacın ince bir dalı gibidir.”

Antere de şöyle demiştir:

“Ölüm sanki ellerimin emrine itaat eder

Parmak uçlarımı hündüvânîye (Hind kılıcına) ulaştırdığım vakit,”

Yüce Allah, “parmak uçları” ile diğer azalara dikkat çekmektedir. Aynı şekilde parmak uçları en küçük kemiklerdir. Bundan dolayı özellikle sözkonusu edilmişlerdir. el-Kutebi ve ez-Zeccâc şöyle demişlerdir; Onlar, yüce Allah’ın ölüleri diriltmeyeceğini ve kemikleri biraraya getirmeye kadir olmadığını iddia ettiler. Yüce Allah da şöyle buyurdu: Hayır, Bizler küçüklüklerine rağmen küçük kemikleri dahi tekrar dirilteceğiz, onları dümdüz ve mükemmel hale gelinceye kadar birbirleri ile kaynaştıracağız. Buna muktedir olan, elbette büyük olanlarını bir araya getirmeye de daha muktedirdir.

İbn Abbâs ve genel olarak müfessirler şöyle demişlerdir:

“Biz parmak uçlarını bile toplayıp düzenlemeye kadiriz.” Yani el ve ayak parmaklarını, devenin ayağı yahut eşşeğin toynağı ya da domuzun tırnağı gibi tek bir şeymiş gibi yapabiliriz. O vakit insan bunlarla hiçbir şey yapamaz. Fakat, Bizler parmaklarıyla istediğini alabilsin diye parmaklarını birbirinden ayırdık.

el-Hasen şöyle derdi: O sana parmak da yarattı. Sen onları açıyor, onlarla yakalıyorsun. Dileseydi onları biraraya getirir ve yerden ancak (parmaksız) ellerin ile kendini koruyacak halde olurdun.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz, insanı hayvanlar şeklinde bile tekrar yaratmaya kadiriz. Dünyada iken sahib olduğu suret üzere yaratamayacak mıyız? Bu da yüce Allah’ın:

“Ve kimse engel olamaz Bize; yerinize benzerlerinizi getirip değiştirmek ve sizi bilemediğiniz bir şekilde yeniden yaratmak hususunda.” (el -Vakıa, 56/60-61)

Derim ki: Birinci te’vil (açıklama) şekli, âyetin akışına daha uygun düşmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kıyamet 3

İnsan, kemiklerini bir araya getirmeyeceğimizi mi sanır?

Diyanet Vakfı
İnsan, kendisinin kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanır?

Kurtubi Tefsiri
İnsan, Biz onun kemiklerini asla toplayıp, bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder?

“İnsan, Biz onun kemiklerini asla toplayıp, biraraya getirmeyeceğimizi mi zanneder?” Dağılmış, toz toprak haline geldikten sonra, o kemikleri yeniden yaratmayacağımızı mı zanneder?

ez-Zeccâc dedi ki: Yüce Allah, öldükten sonra diriliş için kemikleri mutlaka biraraya getireceğine, kıyâmet gününe ve kınayıcı nefse yemin etti. İşte bu âyet, yeminin cevabıdır.

en-Nehhâs dedi ki: Yeminin cevabı hazfedilmiştir. Yemin olsun ki, siz diriltileceksiniz, demektir. Buna da yüce Allah’ın:

“İnsan, Biz onun kemiklerini” yeniden diriltmek ve hayat vermek için

“asla toplayıp, bir araya getirmeyeceğimizi mi zanneder” âyeti delil teşkil etmektedir. Burada “insan’dan kasıt, öldükten sonra dirilişi yalanlayan kâfir kimsedir.

Âyet-i kerîme, Adiy b. Rabia hakkında inmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle demiştir: Bana kıyâmet gününün ne zaman gerçekleşeceğini ve onun durumunun, halinin nasıl olacağını anlat! Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu durumu haber verince, şöyle dedi: Ey Muhammed! Bu söylediklerini bugün gözlerimle görecek olsam, senin sözünü doğrulamam ve ona îman etmem. Allah, gerçekten kemikleri bir araya mı getirecek? Bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle derdi: “Allah’ım, benim kötü komşularını olan Adiy b. Rabia ile el-Ahnes b. Şerîk’in haklarından Sen gel” diye dua ederdi.

Bunun, Allah’ın düşmanı Ebû Cehil’in ölümden sonra dirilişi inkâr etmesi üzerine indiği de söylenmiştir.

“Kemikler”den süzedihnekle birlikte maksat kişinin bütün varlığıdır. Çünkü kemikler, insan hilkatinin kalıbını teşkil eder.

Kıyamet 2

Hayır, kendini kınayan nefse yemin ederim.

Diyanet Vakfı
Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).

Kurtubi Tefsiri
Yine hayır, kendini kınayan nefse yemin ederim.

“Yine hayır, kendini kınayan nefse yemin ederim.” Bu hususta kıraat âlimleri arasında görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah, kıyâmet gününe o günün sanını tazim için yemin etmekte, fakat nefse yemin etmemektedir. İbn Kesifin kıraatine göre birincisi ile yemin ederken, ikincisi ile yemin etmemiştir.

Bir diğer açıklamaya göre;

“yine hayır, kendini kınayan nefse yemin ederim” âyeti bir başka red olup, kınayıcı nefse bir yeni yemindir. es-Sa’lebî dedi ki: Doğrusu her ikisi ile yemin ettiğidir.

“Kınayıcı nefis” ise hep kendi nefsini kınarken görülen mü’min kimsenin nefsidir. O hep: Ben bunu yapmakla neyi gerçekleştirmek istedim, der. Sürekli olarak sen onun kendi nefsini kınayıp, ona sitem ettiğini görürsün. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahîd, el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

el-Hasen dedi ki: Allah’a yemin olsun ki bu nefis mü’minin nefsidir. Mü’min ancak nefsini kınarken görülür. Bu sözümle neyi isledim, bunu yemekle neyi istedim, der. Günahkar kimse ise nefsini hesaba çekmez.

Mücahid dedi ki: Bu geçen şeylere kınayan, pişman olan ve böylelikle kötülük için niye yaptı diye kendisini kınayan, hayır için de niye onu daha fazla yapmadı diye kendisini kınayandır. Kınama özelliği bulunan nefis olduğu söylendiği gibi; başkasını ne için kınıyor ise kendisini de onun için kınayan nefistir, diye de açıklanmıştır.

Bu açıklama şekillerine göre İevvâme: çok kınayıcı” ile “laime: kınayan” aynı anlamdadır ve bir övgü sıfatıdır. Buna göre de böyle bir nefse yemin uygun ve güzel düşer.

Bazı tefsirlerde şöyle denilmektedir: Bundan kastedilen kişi Âdem’dir, O kendisi sebebiyle cennetten çıkartıldığı musibetten ötürü sürekli olarak kendisini kınayıp durdu.

“Levvâme: Çok kınayıcının kınanan ve yerilen anlamında olduğu da söylenmiştir ki -bu da yine İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir.- O halde bu bir yergi sıfatıdır, Bunun yemin olmasını kabul etmeyenlerin görüşü de budur. Zira isyankâr kimsenin kendisine yemin edilmesini gerektirecek hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü o çokça kınanandır.

Mukâtil dedi ki: Sözü edilen nefis, kâfirin nefsidir. O kıyâmet gününde kendisini kınayacak ve Allah’ın huzurunda kusurlu olarak gelmekten dulayı hasretler çekecektir.

el-Ferrâ” dedi ki: İster iyilikte bulunan olsun, ister kötülük işlemiş olsun, Kendisini kınamayacak hiçbir nefis yoktur. İyilik yapmış olan kimse; keşke daha çok iyilik yapmış olsaydı diye kendisini kınayacak, kötülük yapan kimse ise; keşke kötülüklerinden uzak dursaydı, diye kendisini kınayacaktır.

Kıyamet 1

Hayır, kıyamet gününe yemin ederim.

Diyanet Vakfı
Kıyamet gününe yemin ederim.

Kurtubi Tefsiri
Hayır… Kıyâmet gününe yemin ederim,

“Hayır… Kıyâmet gününe yemin ederim” âyetindeki:

“Hayır”ın sıla (Fazladan bir bağlaç) olduğu söylenmiştir. Sûrenin başına gelmesinin câiz oluşu Kur’ân-ı Kerîmin tümünün birbiriyle muttasıl olmasından ve buna bağlı olarak tek bir söz hükmünde oluşundan dolayıdır. İşte bundan dolayı bazan bir husus, herhangi bir sûrede, sözkonusu edilirken onun cevabı bir başka sûrede gelebilmektedir. Yüce Allah’ın:

“Dediler ki: Ey kendisine zikr (Kur’ân) indirilen kişi! Mutlaka sen bir delisin” (el-Hicr, 15/6) âyetinin cevabının bir başka sûrede:

“Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin” (el-Kalem, 68/2) diye gelmesi gibi.

Bu âyet: Kıyâmet gününe yemin ederim, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs’, İbn Cübeyr ve Ebû Ubeyde yapmıştır. Şairin şu beyiti de -bu yönüyle- buna benzemektedir:

“Leylâ’yı hatırladım, bu sebepten bir özlem gelip buldu beni

Bu sebepten kalbim ta içinden parçalanacak neredeyse,”

Ebû’l-Leys es-Semerkandî şunu nakletmektedir: Bütün müfessirlerr:

“Hayır… yemin ederim” âyetinin “yemin ederim” anlamında olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ancak Hayır”ın tefsiri hususunda farklı görüşleri vardır. Kimisine göre, bu süs için söze getirilmiş bir fazlalıktır. Arapcada bu edat fazladan getirilebilmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede:

“Seni secdeden ne alıkoydu?” (Sâd, 38/75) diye buyurulmaktadır ki; bu da (secde etmemekten değil de mealde olduğu gibi) “secde etmekten” demektir.

Bazıları da:

“Hayır” anlamındaki lâfız, öldükten sonra dirilişi inkâr ettikleri için onların görüşlerini reddetmek üzere zikredilmiştir, derler. O bakımdan: Durum sizin ileri sürdüğünüz gibi değildir, diye buyurmuştur; demiştir.

Derim ki: Bu el-Ferrâ”nın görüşüdür. el-Ferrâ’ dedi ki: Nahivcilerin bir çoğu

“hayır” anlamındaki lâfız sıladır, derler. Fakat inkâr ifade eden bir sözle başlayıp, sonra da onu sıla olarak kabul etmek câiz değildir. Çünkü durum böyle olsaydı, inkâr ihtiva eden haber ile inkâr ihtiva etmeyen haber birbirinden ayırd edilemezdi. Ancak Kur’ân-ı Kerîm öldükten sonra dirilişi, cenneti ve cehennemi inkâr eden kimselerin görüşlerini reddederek, ister mübtedâ olsun, isler olmasın (yeni bir başlangıç olsun veya olmasın) ifadelerinin bir çoğunda onları reddetmeyi ihtiva eden yeminler kullanmıştır. Bu da Arapların: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki bu işi yapmam” demelerine benzer. Buradaki “hayır” daha önce geçmiş bir ifadeyi reddetmek içindir. Bu da bir kimsenin; Hayır, Allah’a yemin ederim ki şüphesiz kıyâmet bir gerçektir, demesine benzer ki; bu ifade ile kıyâmeti inkâr etmiş birtakım kimseleri yalanlamış gibi oluyoruz.

el-Ferrâ”nın dışındakiler İmruu’l-Kays’ın şu beyitini zikretmişlerdir:

“Hayır, ey Âmirî kızı, baban hakkı için

Onlar asla benim kaçtığımı iddia edemezler.”

Ğuveyye b. Sülmâ da şöyle demektedir:

“Evet, Ümame buradan göçüleceğim ilan etti Beni üzsün diye.

Hayır, halbuki ben sana asla aldırmıyorum.”

Faydası; red hususunda kasemi (yemini) pekiştirmektir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu yönü bilmeyenler “elif’siz olarak Kesinlikle yemin ederim” şeklinde okurlar, sanki yeminin başına gelmiş bir “tekid lamı” gibi değerlendiriyorlardı. Bu da doğrudur. Çünkü Araplar: Kesinlikle Allah adına yemin ederim ki…” derler. Bu, el-Hasen, İbn Kesîr, ez-Zührî ve İbn Hürmüz’ün kıraatidir.

“Kıyâmet gününe” yani insanların Rabblerinin huzuruna kalkacakları güne… Yüce Allah, dilediği şeye kasem etmek hakkına sahiptir.

Müddessir 56

Allah dilemedikçe onlar hatırlamazlar. O, takvaya layık olandır ve bağışlamaya ehildir.

Diyanet Vakfı
Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya layık olan da Odur, mağfiret sahibi de Odur.

Kurtubi Tefsiri
Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar. İşte O, kendisinden korkulmaya lâyık olandır, bağışlamak da O’na yaraşır.

“Allah dilemedikçe de öğüt alamazlar.” Yani onların, Allah’ın onlar için bunu dilemesi sözkonusu olmadıkça öğüt almaya güçleri yoktur.

“Öğüt alamazlar” anlamındaki: genel olarak “ye” ile okunmuştur. Ebû Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü daha önce yüce Allah:

“Asla, doğrusu onlar âhiretten korkmazlar” diye buyurmuştur. Ancak Nâfî ve Yakub “le” ile okumuştur. (Siz alamazsınız demek olur). Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir, çünkü daha geneldir. Bunun (“zel” harfinin) şeddesiz okunacağı hususunda ise ittifak etmişlerdir.

“İşte O, kendisinden korkulmaya layık olandır. Bağışlamak da O’na yaraşır.” Tirmizî ve İbn Mace’nin Sünen’inde Enes b. Malik’ten, onun da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetine göre Peygamber şu: “İşte O, kendisinden korkulmaya layık olandır, bağışlamak da O’na yakışır” âyeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Şanı yüce ve mübarek Allah buyurdu ki: Ben kendisinden korkulmaya layık olanım. Bu sebebten kim benden korkar da Benimle birlikte başka bir ilâh koşmazsa, Ben de ona (günahlarını) bağışlamaya layık olanım.” Tirmizi’nin lâfzı bu şekildedir. Hadis hakkında da şunları söylemiştir: Bu hasen, garib bir hadistir. Tirmizî, V, 430; Dârimi, II, 392 (az farkla); İbn Mâce, Iî, 1437.

Kimi tefsirlerde şöyle denilmiştir: O, büyük günahlardan vazgeçip, kendisine tevbe eden kimselere, günahlarını bağışlamaya ehil olandır. Aynı şekilde küçük günahları da, büyük günahlardan kaçınmak suretiyle bağışlamaya layık olandır,

Muhammed b. Nasr dedi ki: Kulumun Benden korkmasına layıksm. Eğer böyle yapmayacak olursa, bu sefer ona mağfiret etmeye, ona merhamet: etmeye lâyık olanım. Ben Gafûr ve Rahîmim.

el-Müddessir Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a hamd olsun.

Müddessir 55

Dileyen onu hatırlar.

Diyanet Vakfı
Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır.

Kurtubi Tefsiri
Kim dilerse ondan öğüt alır.

“Hayır” şüphesiz

“gerçekten O” Kur’ân-ı Kerîm

“bir öğüttür. Kim dilerse ondan öğüt alır.” Onunla öğüt alır.

Müddessir 54

Hayır, o bir öğüttür.

Diyanet Vakfı
Asla (düşündükleri gibi değil)! Bilsinler ki bu, gerçekten bir ikazdır!

Kurtubi Tefsiri
Hayır, gerçekten o bir öğüttür.

Müddessir 53

Hayır, onlar ahiretten korkmazlar.

Diyanet Vakfı
Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Asla! Doğrusu onlar âhiretten korkmazlar.

“Asla!” Böyle bir şey olmayacaktır. Gerçekten, anlamında olduğu da söylenmiştir, ancak birincisi daha güzeldir. Çünkü onların söylediklerini reddetmektedir.

“Doğrusu, onlar âhiretten korkmazlar.” Yani onlar dünyaya aldanarak âhiretten korkmadıkları için o, temenni ettiklerini kendilerine vermeyeceğim.

Said b. Cübeyr; “açılmış sahifeler” anlamındaki âyeti; şeklinde “hâ” ve “nun” harflerini sakin olarak okumuştur. “Ha” harfinin sakin okunması bir tahfiftir. “Nun” harfinin sakin okunması ise şazdır. Çünkü: Kumaşı ve benzerlerini açtım, yaydım” denilir. Buna karşılık; denilmez. (Yani Said b. Cubeyr’in ikinci kelimeyi okuyuşu ancak bu denilmeyen fiilden getirilmesi halinde mümkün olabilir.) Bununla birlikte sahifeyi ölüye benzetmiş de olabilir. Sahife katlanıp dürülmekle ölmüş gibi kabul edilir. Açıldı mı hayat bulur. Bu durumda: Allah Ölüyü diriltti” kullanımından gelmiş gibi kabul etmiş olur. Tıpkı ölünün canlandırılmasının, elbisenin açılmasına benzetildiği gibi. O bakımdan ölü hakkında: Allah ölüyü diriltti” denilebilir. Bu, bu hususta bir şivedir.

Müddessir 52

Her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister.

Diyanet Vakfı
Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler (ilahi vahiy) verilmesini istiyor.

Kurtubi Tefsiri
Hatta onlardan herbirİ kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister.

“Hatta onlardan herbiri kendisine açılmış sahifeler” açılmış kitaplar

“verilmesini ister.”

Şöyle ki: Ebû Cehil ve Kureyş’ten bir topluluk dedi ki: Ey Muhammed! Sen bize âlemlerin Rabbinden üzerlerinde: Ben size Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak gönderdim diye yazılı mektuplar getir. Yüce Allah’ın:

“Buna rağmen üzerimize okuyacağımız bir kitab indirmediğin sürece de çıktığına asla îman etmeyiz” (el-İsra, 17/93) âyeti (bu yönüyle) buna benzemektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Kureyşliler şöyle diyordu; Eğer Muhammed doğru sözlü ise sabah olunca herbirimizin yanında kendisine dair bir azaptan azad ve cehennem ateşinden yana emin olduğuna dair yazılı bir sahife bulunsun.

Matar el-Verrak dedi ki: Onlar hiçbir amelde bulunmaksızın (bu hususların) kendilerine verilmesini İstediler.

el-Kelbî dedi ki: Müşrikler dedi ki: Bize ulaştığına göre İsrailoğullarından bir kimse, sabah uyandığında başının ucunda işlediği günahın ve bu günahın keffaretinin yazılı olduğunu görüyordu. Sen de bize bunun gibisini getir.

Mücahid dedi ki: Onlar herbirilerine Allah’tan filan oğlu filana diye yazılı bir kitab (mektub) indirilmesini istediler.

Bunun güzel bir şekilde anılarak, böyle bir mektubun gönderilmesi, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda

“sahifeler” kişinin anılması manasına, mecaz anlamıyla kullanılmış olmakladır.

Yine onlar şöyle demişlerdi: Kişinin işleyeceği günahlar, önceden kendisi için yazılmış olduğuna göre biz ne diye bunu görmüyoruz!

Müddessir 51

Aslandan kaçmış gibi.

Diyanet Vakfı
49, 50, 51. Böyle iken onlara ne oluyor ki, adeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi (hala) öğütten yüz çeviriyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Onlar sanki aslandan ürküp, kaçan yaban eşekleridir.

“Onlar sanki” yani bu kâfirler, sanki Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan kaçışlarında

“arslandan ürküp kaçan yaban eşekleridir.”

İbn Abbâs dedi ki: Yüce Allah burada yaban eşeklerini kastetmektedir. Ürküp, kaçan” lâfzını Nafî ve İbn Âmir “fe” harfini üstün olarak okumuştur ki; bu da ürkütülmüş ve korkutulmuş anlamındadır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise kesreli okumuşlardır ki, ürküp kaçmış anlamındadır. Arapçada; Ürküp, kaçtı” ile aynı anlamda kullanılır. Tıpkı: Hayret ettim” anlamında; diye kullanılması; “Alay ettim” anlamında; kullanılması gibidir. el-Ferrâ” da şu beyiti zikretmektedir:

“Eşeğini iyice tut, çünkü o ürküp kaçmaktadır

(Şam topraklarında bir dağ olan) Ğurrab’a doğru giden eşeklerin arkasında.”

(Arslan” lâfzı “ona ok atan atıcılardan…” demektir. Bazı dilciler: ): ok atan” demektir, demişlerdir. Çoğulu da aynı şekilde; dîye gelir. Birincisinin bazı sözlüklere göre “te’siz olma ihtimali vardır. Ancak bunun tekilinin de, çoğulunun da aynı olduğunu söyleyenler de vardır, bk. Lisanu’l-Arab, V, 92

Said b. Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, ed-Dahhak ve İbn Keysan da böyle demiştir: “el-Kasvere” ok atanlar ve avcılar demektir. Bu açıklamayı Atâ, İbn Abbâs’tan, Ebû Zabyan da Ebû Mûsa el-Eş’arî’den de rivâyet etmiştir.

“Arslan” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunu da Ebû Hüreyre ve yine İbn Abbâs söylemiştir.

İbn Arefe dedi ki: Bu kahretmek, zorlayıp, mecbur etmek anlamında: “(…….)’dan gelmektedir. Yani o arslanları, yırtıcı hayvanları dahi kahreder. Yabani eşekler ise yırtıcı hayvanlardan kaçarlar.

Ebû Hamza, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Ben Arapçada “el-kasvere”nin arslan anlamırıda kullanıldığını bilmiyorum. Fakat bu güçlü, kuvvetli adamlar anlamındadır. Buna göre “el-kasvere”; adamlar topluluğu demektir demiş ve şu beyiti zikretmiştir:

“Ey kız, sen çok hayırlı bir kadının çok hayırlı bir kızı ol

Dayıları cinler ile yiğit adamlar topluluğudur.”

Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: İnsanların sesleri” demektir. Yine ondan nakledildiğine göre; Avcıların iplerinden, ağlarından kaçan” demektir. Yine ondan nakledildiğine göre “el-kasvere”nin Arapçası arşlarıdır. Habeşçe’de avcılar demektir. Farsça’da bunun karşılığı “şîr”dir. Nabatilerin dilinde ise “arya”dır.

İbnu’l-A’rabî dedi ki: Kasvere gecenin ilk vakitleridir. Yani gece karanlığından ürküp kaçan… demektir. İkrime de böyle açıklamıştır.

Gecenin ilk karardığı vakit olduğu da söylenmiştir. Gecenin son vakitlerdeki kararmasına ise “kasvere” denilmez.

Zeyd b. Eslem dedi ki: Güçlü, kuvvetli adamlardan (ürküp, kaçan yabani eşekler) demektir. Araplara göre güçlü, kuvvetli olan herbir kimse “kasvere” ile “kasver” diye adlandırılır. Lebid b. Rabia dedi ki;

“Biz meclisimizde bir defa seslendik mi

O güçlü, kuvvetli (tekrar tekrar hücuma) dönen o yiğitler (kasvere’ler) bize gelir.”

Müddessir 50

Sanki ürküp kaçmış yaban eşekleri,

Diyanet Vakfı
49, 50, 51. Böyle iken onlara ne oluyor ki, adeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi (hala) öğütten yüz çeviriyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Âyetin tefsiri için bak:51

Müddessir 49

O halde ne oluyor onlara ki, öğütten yüz çeviriyorlar?

Diyanet Vakfı
49, 50, 51. Böyle iken onlara ne oluyor ki, adeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi (hala) öğütten yüz çeviriyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Ne oluyor onlara ki, öğütten yüz çeviricidirler?

“Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviricidirler?” Mekke ehline ne oluyor ki, onlar sizin getirdiklerinizden yüz çevirip, geri dönüyorlar? Mukâtil ‘in Tefsir’inda şu ifadeler yer almaktadır: Kur’ân’dan yüz çevirmek iki türlüdür: Birisi bile bile red ve inkâr etmektir. Diğeri ise gereğince amel etmeyi terketmektir.

“Yüz çeviricidirler” âyeti; Onlara” lâfzındaki “he” ve “mim” zamirinden hal olarak nasbedilmiştir. “Lam”da fiil manası vardır. Dolayısıyla halin nasbedilmesi fiil manasına binâendir.

Müddessir 48

Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.

Diyanet Vakfı
Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.

Kurtubi Tefsiri
“Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez.”

“Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez.” Bu âyet, günahkârlara şefaatin doğru olduğuna delildir. Çünkü tevhid ehlinden birtakım kimseler, günahları sebebiyle azâb gördükten sonra onlara şefaat edilecektir, yüce Allah da tevhidleri ve şefaat edilmesi sebebiyle onlara merhamet buyurup, cehennemden çıkartacaktır. Kâfirler hakkında ise şefaat edecek bir şefaatçi olmayacaktır.

Abdullah b. Mesud (radıyallahü anh) dedi ki; Peygamberiniz (Allah’ın salât ve selâmı ona) dört şefaatçiden birisi olacaktır. Cebrâîl, vsonra İbrahim, sonra Mûsa veya Îsa, sonra da sizin Peygamberimiz -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun-sonra melekler, sonra peygamberler, sonra sıddîklar, sonra şehidler (şefaat edecektir). Geriye birtakım kimseler cehennemde kalmaya devam edecektir. Onlara:

“Sizi Sekar’a ne sürükledi” denilecek, onlar

“derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik, yoksullara yedirmezdik… Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez.” Abdullah b. Mesud dedi ki: İşte cehennemde tebediyyen) kalacaklar, bunlar olacaktır İbn Hacer, Fethu’l Bari, XI, 427de; buna yakın bir hilelisin Ahmet), Nesâî ve Hâkim tarafından rivâyet edildiğini belirtmektedir. Biz bunun senedini “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Müddessir 47

Sonunda kesin ölüm geldi bize.”

Diyanet Vakfı
Sonunda bize ölüm geldi çattı.

Kurtubi Tefsiri
“Nihayet Ölüm bize gelip çattı.

“Nihayet ölüm (yakın) bize gelip çattı.” Yani ölüm, gelip bizi buldu. Yüce Allah’ın:

“Ve sana yakın (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et” (el-Hicr, 15/99) âyetinde de bu anlamdadır.

Müddessir 46

Ceza gününü yalanlardık.

Diyanet Vakfı
Ceza gününü de yalan sayıyorduk,

Kurtubi Tefsiri
“Din gününü de yalanlardık.

“Din gününü de yalanlardık.” Yani amellerinin karşılığının verileceği, kulların arasında hüküm verileceği, kıyâmet gününü tasdik etmezdik, doğrulama zdık.

Müddessir 45

Batıla dalanlarla birlikte dalardık.

Diyanet Vakfı
(Batıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk,

Kurtubi Tefsiri
“Biz de dalanlarla birlikte dalardık.

Cehennemlikler

“derler ki: Biz namaz kılanlardan” namaz kılan mü’minlerden

“değildik. Yoksullara yedirmezdik.” Yani sadaka vermezdik.

“Biz de dalanlarla birlikte dalardık.” Batıl ehli ile birlikte batıllarında karışıp giderdik.

İbn Zeyd dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumu hakkında dalanlarla birlik te biz de dalardık. Bu da onların -Allah’ın laneti üzerlerine olsun- o bir kâhindir, bir delidir, bir şairdir, bir sihirbazdır şeklindeki sözleridir.

es-Süddî dedi ki: Yani bizler de yalanlaytularla birlikte yalanlardık. Katade dedi ki: Birisi azdı mı biz de onunla birlikte azardık.

Anlamının, bizler başkalarına uyan kimselerdik, kendisine uyulan kimseler değildik, şeklinde olduğu da söylenmiştir.

Müddessir 44

Yoksulu doyurmazdık.

Diyanet Vakfı
Yoksulu doyurmuyorduk,

Kurtubi Tefsiri
“Yoksullara yemek yedirmezdik.

Âyetin tefsiri için bak:45

Müddessir 43

Derler ki: “Biz namaz kılanlardan değildik.

Diyanet Vakfı
Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,

Kurtubi Tefsiri
Derler ki: “Biz namaz kılanlardan değildik.

Âyetin tefsiri için bak:45

Müddessir 42

Sizi Sekar’a ne soktu?

Diyanet Vakfı
40, 41, 42. Onlar cennetler içindedir. Günahkarlara: Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye uzaktan uzağa sorarlar.

Kurtubi Tefsiri
“Sizi Sekar’a ne sürükledi?”

“Sizi Sekar’a ne sürükledi?” Buraya girmenize ne sebeb oldu? (Mealde: sürüklemek anlamı verilen Fiil ile aynı kökten gelmek üzere); Şöyle demeye benzer: İpi şuna sürükledim (soktum).”

el-Kelbî dedi ki; Cennet ehlinden olan bir kimse cehennem ehlinden olan bir kimseye ismini söyleyerek: Ey filan… diye sorar.

Abdullah b. ez-Zübeyr’in kıraatinde; Ey filan seni Sekar’a ne sürükledi?” şeklindedir. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ömer b. el-Hattâb bu şekilde okumuştur. Ancak bu Kur’ân’a dil uzatanların ileri sürdükleri gibi Kur’ân böyledir, diye değil, tefsir olmak üzere gelmiş bir kıraattir. Bu açıklamayı Ebû Bekr b. el-Enbârî yapmıştır.

Mü’minler, meleklere akrabalarına dair soru sorarlar, melekler de müşriklere soru sorarak onlara:

“Sîzi Sekar’a ne sürükledi” diye sorarlar; şeklinde de açıklanmıştır.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu açıklamada ashabu’l-yemin’in (mü’minlerin küçük yaşta ölmüş) çocukları olduğu görüşünü destekleyen bir taraf vardır. Çünkü onlar günahın ne olduğunu bilmezler.

Müddessir 41

Suçlular hakkında:

Diyanet Vakfı
40, 41, 42. Onlar cennetler içindedir. Günahkarlara: Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye uzaktan uzağa sorarlar.

Kurtubi Tefsiri
Suçlular hakkında:

“Cennetlerde” cennetlerin bahçelerinde

“dirler. Biribirlerine soru sorarlar. Suçlular” müşrikler

“hakkında.”

Müddessir 40

Onlar cennetlerdedir, sorarlar:

Diyanet Vakfı
40, 41, 42. Onlar cennetler içindedir. Günahkarlara: Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye uzaktan uzağa sorarlar.

Kurtubi Tefsiri
Cennetlerdedirler. Birbirlerine soru sorarlar;

Müddessir 39

Ancak sağın sahipleri başka.

Diyanet Vakfı
Ancak sağdakiler başka.

Kurtubi Tefsiri
Ashabu’l-Yemîn müstesna,

“Ashabu’l-Yemin müstesna.” Onlar günahları karşılığında rehin alınmazlar. Kimliklerinin tayini hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs, bunlar meleklerdir, demişlerdir. Ali b. Ebî Tâlib: Günah kazanmamış, bundan dolayı kazandıkları karşılığında rehin alınmamış olan müslümanların küçük çocuklarıdır, demiştir.

ed-Dahhak: Allah’tan kendileri için iyilik (cennet) ezelden beri takdir edilmiş olduğu kimselerdir, demiştir. Buna yakın bir açıklama İbn Cüreyc’den gelmiştir. O, şöyle demektedir: Herbir nefis ameli karşılığında hesaba çekilecektir.

“Ashabu’l-yemin müstesna” onlar ise cennetliklerdir, hesaba çekilmezler.

Yine Mukâtil de böyle demiştir: Bunlar misak gününde Allah’ın kendilerine: Bunlar da cennetliktir ve bundan dolayı da aldırış etmiyorum, dediği Âdem’in sağında bulunan cennetliklerdir. el-Hasen b. Keysan da şöyle demiştir: Bunlar ihlâs sahibi müslümanlardır. Bunlar rehin alınmayacaklardır. Çünkü bunlar (vaktiyle) üzerlerindekini eksiksiz yerine getirmişlerdir.

Ebû Zabyan’dan, o İbn Abbâs’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bunlar müslümanlardır.

Bir açıklama da şöyledir: Hak ashabı ile îman ehli olanlar müstesnadır. Bunlar kitabları sağ taraflarından verilecek olanlardır, diye de açıklanmıştır.

Ebû Cafer el-Bakır dedi ki: Bizler ve bizim taraftarlarımız Ashabu’l-Yeminiz. Buna karşılık bizleri yani ehl-i beyti buğzeden herkes ise rehin alınacaktır.

el-Hakem dedi ki: Bunlar Allah’ın kendi (dini)ne hizmet için seçtiği kimselerdir. Bunlar rehin alınanlar arasına girmezler. Çünkü bunlar Allah’ın (dininin) hizmetkârları ve seçkinleridir. Kazandıklarının onlara bir zararları olmaz.

el-Kasım dedi ki: Her nefis hayır olsun, şer olsun kazancı karşılığında rehin alınacaktır. Kazandıklarına ve dinine hizmetlerine değil de, Allah’ın lütuf ve rahmetine güvenenler müstesna. Çünkü kazandıklarına güvenen herkes rehin alınacaktır. Allah’ın lütfuna güvenen herkes ise rehin alınmayacaktır.

Müddessir 38

Her nefis, kazandığına karşılık rehindir.

Diyanet Vakfı
Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir;

Kurtubi Tefsiri
Herbir nefis, kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.

“Herbir nefis kazandıkları karşılığında rehin almıştır.” Kazandıkları ile rehin alınmış, işledikleri ile sorumlu tutulacaktır. Bu yaptıkları onu ya kurtaracaktır yahutta helake götürecektir.

“Rehin alınmıştır” âyeti, yüce Allah’ın:

“Her nefis kendi kazandıkları karşılığında bir rehinedir” (et-Tur, 52/21) âyetindeki

“nefis” lâfzının müennesliği dolayısıyla müennes gelmiş değildir. Çünkü eğer, sıfat olarak gelmesi kastedilmiş olsaydı -tenis te’si gelmeksizin-“rehîn” denilirdi. Çünkü “mef’ûl” anlamında kullanılan “fail” veznindeki kelimelerde müzekker ile müennes arasında bir fark yoktur. Ancak buradaki kelime “rehin bırakmak ve alınmak” anlamında bir isimdir, ‘in “sövmek” anlamında: diye kullanılması gibi. Sanki: Her nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır” denilmiş gibidir. el-Hamase’deki şu beyit de bu kabildendir:

“Toprağı bol, o vadide gömüldüğü mezarın toprağına rehin olan

Küveykib tepesindeki o tepe(de yatan) o kimseden sonra mı (katillerini affedeceğiz)?”

Şair burada: Toprağın rehin aldığı…” demiş gibidir. Âyet: Herbir nefis Allah’ın nezdinde kazancı karşılığında kurtulması sözkonusu olmaksızın rehin alınmıştır, demektir.

Müddessir 37

İçinizden öne geçmek ya da geri kalmak isteyen için.

Diyanet Vakfı
35, 36, 37. O (cehennem), insanlık için, sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için büyük uyarıcı musibetlerden biridir.

Kurtubi Tefsiri
Aranızdan ileri gitmek veya geri kalmak isteyene.

“Aranızdan ileri gitmek veya geri kalmak İsteyene” âyetinde yer alan:… yene” lâfzındaki “lam’: harfi “bir uyarıcıdır” lâfzına taalluk etmektedir. Yani o aranızdan hayır ve itaate doğru ileri geçmek yanıma şer ve masiyete doğru geri kalmak isteyen kimseler için bir uyarıcıdır. Yüce Allah’ın;

“Yemin olsun ki sizden” hayırda “öne geçenleri de Biz bilmişizdir” o hususla

“sizden sonraya katanları da bilmişizdir.” (el-Hicr, 15/24) âyeti buna benzemektedir.

el-Hasen dedi ki: Bu âyet, her ne kadar haber vermek suretinde ise de, aslında bir tehdittir. Yüce Allah’ın:

“Artık dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun.” (el-Kehf, 18/29) âyeti gibidir.

Kimi tevil bilginleri de şöyle demiştir; Âyet, Allah’ın ileri gitmesini veya geri kalmasını istediği kimselere … anlamındadır. Yani buradaki “istemek,” yüce Allah ile alakalıdır. Öne geçirmek îman , geriye kalmak küfürdür. İbn Abbâs şöyle derdi: Bu, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman ve itaat ile öne geçen kimselerin ardı arkası kesilmeyen bir mükâfat ile mükâfatlandırılacağına, buna karşılık itaatten geri kalarak Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı yalanlayan kimsenin ise ardı arkası kesilmeyen bir ceza ile cezalandırılacağına dair bir haber ve bir tehdittir.

es-Süddî:

“Aranızdan” daha önce sözü geçen cehennem ateşine

“ileri gitmek veya” cennete gitmek üzere ondan

“geri kalmak isteyene” diye açıklamıştır.

Müddessir 36

İnsanlar için bir uyarıcıdır.

Diyanet Vakfı
35, 36, 37. O (cehennem), insanlık için, sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için büyük uyarıcı musibetlerden biridir.

Kurtubi Tefsiri
İnsanlar İçin bir uyarıcıdır.

“İnsanlar için bir uyarıcıdır” âyetinden kasıt, cehennem ateşidir. Yani nitelikleri belirtilen bu cehennem ateşi

“insanlar için bir uyarıcıdır.”

Bu âyette;

“Bir uyarıcıdır” âyeti; Muhakkak ki o” Lâfzındaki zamirden hal olarak nasb ile gelmiştir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. “Uyarı” anlamındaki lâfzın, müzekker olarak gelmesi, azâb anlamında oluşundan dolayıdır. Yahutta nisbet anlamı ile; Uyarıcı Özelliğine sahih” demek olabilir. Bu da Arapların Boşanmış kadın, temiz kadın” demelerine benzer.

el-Halil dedi ki: Nezir: Uyarıcı, korkutucu lâfzı “nekr” gibi mastardır. Müennese (bu şekliyle) sıfat yapılmasının sebebi de budur.

el-Hasen dedi ki: Allah’a yemin ederim ki, O, insanları cehennem ateşinden daha dehşetli bir şeyle uyarmış, korkutmuş değildir.

“Nezîr: Uyarıcı”den kastın, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir. Yani sen insanlara uyarıcı olarak kalk; yani sen onlar için bir korkutucu olarak dikil. Buna göre

“uyarıcı” lâfzı sûrenin baş taraflarında geçen “kalk ve uyar” lâfzındaki “kalk!” emrinden haldir.

Ebû Ali el-Fârisî ve İbn Zeyd, bu İbn Abbâs’tan da rivâyet edilmiştir, demişlerse de el-Ferrâ’ bunu kabul etmemektedir.

innu lntjarf dedi ki: Bazı müfessirler anlamının şöyle olduğunu söylemişlerdir: “Ey örtünüp bürünen! İnsanlar için bir uyarıcı olarak kalk!” Ancak böyle bir açıklama güzel değildir. Çünkü her ikisi arasındaki ifadeler alabildiğine uzamış bulunmaktadır.

Bir başka açıklamaya göre, bu yüce Allah’ın sıfatlarındandır. Ebû Muaviye ed-Darîr şunu rivâyet etmektedir: Bize İsmail b. Semî, Ebû Rezîn’den anlattı.

“İnsanlar için bir uyarıcıdır” âyeti hakkında dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Ben sizi ondan uyarıyorum. O halele ondan sakının ve korkun.

Bu açıklamaya göre; Uyarıcı” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir. Yani:

“Biz, cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.” Bununla insanlara uyarıcı olayım diye (yaptım), demek olur.

Lâfzın, yüce Allah’ın:

“Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez” âyetindeki “O” lâfzından hal olduğu da söylenmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: İnsanları uyarıcı olmak üzere Rabbinin ordularını Ondan başka kimse bilmez

Şöyle de açıklanmıştır: Bu mastar konumundadır. Sanki: İnsanları kesinlikle uyarmak için” diye buyurmuş gibidir.

el-Ferrâ” dedi ki: Buradaki “uyarıcı”nın “uyarmak” anlamında olması da mümkündür. Bir uyarıda bulun!” demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Benim korkutmam…. nasılmış?” (el-Mülk, 67/17) âyetine benzer ki: Benim korkutmam, benim uyarmam” demektir. Buna göre sûrenin başı ile alakalı olmaktadır. Yani: “Kalk ve uyar.” Bu da; anlamındadır (ki uyardıkça uyar, iyiden iyiye uyar, gibi bir anlam ifade eder).

Takdir edilen bir fiil ile nasbedildiği de söylenmiştir.

İbn Ebi Able: Bir uyarıcıdır” şeklinde ref ile: O” takdiri ile okumuştur. Yani şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerîm -ihtiva ettiği vaad ve tehditler dolayısıyla- bütün insanlık için bir uyarıcıdır, diye açıklanmıştır.

Müddessir 35

O, gerçekten büyüklerden biridir.

Diyanet Vakfı
35, 36, 37. O (cehennem), insanlık için, sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için büyük uyarıcı musibetlerden biridir.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki o, büyük (musibet)lerden bîridir.

“Muhakkak ki o, büyüklerden biridir.” lâfzı kasemin (yeminin) cevabıdır Yani şüphesiz ki bu ateş

“büyüklerden” büyük musibetlerden

“biridir.” Mukâtil ‘in açıklaması da şöyledir: Büyükler (el-kuber)” ateşin isimlerinden birisidir. İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre

“muhakkak ki o” yani onların Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’i yalanlamaları

“büyüklerden biridir,” büyük günahlardan bir günahtır, demektir.

Bir başka açıklamaya göre; şüphesiz ki kıyâmetin kopması büyük islerden birisidir, demektir.

Bu lâfız pek büyük cezalar anlamındadır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Ey İbne’l-Muallâ, o büyük cezalardan birisi indi

Zamanın musibetidir ve değişip duran hallerin en sağır olanıdır o.”

“Büyükler”in tekili; şeklinde gelir. Küçük”ün çoğulunun; diye gelmesi; Büyük”ün çoğulunun diye gelmesi gibi.

“Biridir” lâfzı genel olarak bu şekilde okunmuştur. Bu, müennes olarak, bina edilmiş bir İsimdir, müzekker olarak bina edilmiş değildir. Ukbâ ve uhra” kelimeleri gibi. Bundaki “elif’ kat’ elifidir, vasıl halinde kaybolmaz.

Cerir b. Hâzim, İbn Kesîr’den hemzenin hazfi ile Muhakkak ki o büyüklerden biridir” diye okuduğunu rivâyet etmiştir,

Müddessir 34

Ağardığı zaman sabaha.

Diyanet Vakfı
Ağarmakta olan sabaha andolsun ki,

Kurtubi Tefsiri
Aydınlandığı zaman sabaha,

Ebû Ubeyd de şeklini kullanmış ve şöyle demiştir: Çünkü böylesi ondan sonra gelen harflere daha uygun düşmektedir. Nitekim yüce Allah, daha sonra:

“Aydınlandığı zaman sabaha” diye buyurmuştur. Buna göre nasıl onların biri; iken diğerleri şeklinde gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de kasemden sonra; diye gelen bir yer yoktur. Ondan sonra gelen hep edatıdır.

“Aydınlandı” demektir. Genel olarak da “elif ile okunmuştur. İbn es-Semeyka’ ise diye okumuştur ki, bunlar da iki ayrı söyleyiştir. “Filanın yüzü aydınlandı” anlamında denildiği gibi; fiil şeklinde de kullanılabilir. Hadiste şöyle denilmiştir: Sabah namazını aydınlık vakitte kılınız. Çünkü böylesi ecrin daha da büyümesine sebeptir.” İbn Hibbân, Sahih, IV, 357; Tirmizî, I, 289; Nesâî, I, 272 Sabah namazını aydınlık vaktinde kılınız, demektir. Ortalık aydınlanıncaya kadar namazı uzatınız diye de açıklanmıştır.

Aydınlık olmak, aydınlatmak” demektir. Yüzü güzellikle parıldadı” anlamındadır. Kadın yüzünü açtı, gösterdi” demektir. Bu şekilde hareket eden kadına da; Yüzü açık kadın” denilir. Bununla birlikte “karanlığı silip süpürdü” anlamında: ‘den gelmesi de mümkündür. Ev süpürüldü” anlamına gelmesi gibi. Düşen ağaç yapraklarına; denilmesi de buradan gelmektedir. Bunlara bu ismin veriliş sebebinin rüzgarların onları önüne katıp sürüklemesi (süpürmesi) olduğu da söylenmiştir. Süpürge” demektir.

Müddessir 33

Dönüp giden geceye.

Diyanet Vakfı
Dönüp gitmekte olan geceye,

Kurtubi Tefsiri
Geri geldiğinde geceye,

Daha sonra yüce Allah, buna ay’a ve daha sonra gelen şeylere yemin ederek şöyle buyurmaktadır:

“Geri geldiğinde” yani geri gittiğinde

“geceye”

Geri gitti” şekli ile: şekli aynı anlamdadır. Nâfî, Hamza ve Hafs: “…iyinde” diye (elif’siz) okumuşlar, diğerleri İse “elifti olarak; diye okumuşlardır. Buna karşılık ikinci kelimeyi şeklinde “elif’siz olarak okumuşlardır ki; her ikisi de aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir.

Aynı anlamda olmak üzere; ile denilir. Tıpkı: Gece geldi” derken, da denilebildiği gibi. Nitekim Araplar: ” Giden dün” demişle’rdir ki giden anlamında da derler. Sahr b. Amr b. eş-Şirrîd es-Sülemî dedi ki:

“Yemin olsun sizleri birer ikişer öldürdük

Murre’yi de geçen dün gibi terkettim.”

Beyitin son kelimesi: diye de rivâyet edilmektedir. Bu el-Ferrâ’ ve el-Ahfeş’in görüşüdür. Bazı dilciler ise şöyle demektedir: tabiri gece geçmesi halinde kullanılır. ise geçmeye koyulduğu vakit kullanılır.

Mücahid dedi ki: İbn Abbâs’a yüce Allah’ın:

“Geri geldiğinde geceye” âyeti hakkında soru sordum da o gece geri gidinceye kadar sustu. Ey Mücahid dedi, işte gecenin geri gittiği zaman budur, dedi.

Muhammed b. es-Semeyka; Geri geldiğinde geceye” şeklinde “iki elif ile okumuştur. Abdullah b. Ubey’in mushafında da bu şekilde fki elif iledir.

Kutrub dedi ki; diye okumak: Geri döndü, geri geldi” demektir. Bu da Arapların arkadan gelen bir kimseyi anlatmak üzere: Filan geri geldi” ifadelerinden alınmıştır.

Ebû Amr dedi ki: Kureyşin şivesi de bu şekildedir. İbn Abbâs’tan gelen bir rivâyette de şöyle dediği zikredilmektedir: Doğrusu: şeklindedir. Çünkü (“elif’siz hali) ancak devenin sırtı hakkında kullanılır.

Müddessir 32

Hayır, andolsun aya.

Diyanet Vakfı
Hayır hayır (öğüt almazlar). Aya andolsun ki,

Kurtubi Tefsiri
Ama öyle yapmıyorlar. Yemin olsun ay’a,

“Ama öyle yapmıyorlar. Yemin olsun ay’a” âyeti hakkında el-Ferrâ’ dedi ki: Ama öyle yapmıyorlar” lâfzı kasem (yemin) için bir sıladır (fazladan gelmiştir) ki, ifade: Ve yemin olsun ay’a” taktirindedir.

Gerçek şu ki, yemin olsun ay’a anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu iki açıklamaya göre; Ama öyle yapmıyorlar” lâfzı üzerinde vakıf yapılmaz. Bununla birlikte et-Taberî bunun üzerinde vakıf yapmayı câiz kabul etmiş ve cehennem bekçilerine karşı direneceklerini iddia eden kimselerin görüşlerini reddetmek anlamında kabul etmiştir. Yani durum cehennem bekçilerine karşı direneceğini iddia eden kimselerin söyledikleri gibi değildir.

Müddessir 31

Biz cehennem bekçilerini sadece melekler yaptık. Onların sayısını da, inkâr edenler için bir fitne kıldık. Kitap verilenler kesin bilgi edinsin, inananların imanları artsın, kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesin, kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar, “Allah bu örnekle ne demek istedi?” desin diye. Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu ancak insanlara bir öğüttür.

Diyanet Vakfı
Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkarcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanını arttırsın; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kafirler de: «Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?» desinler. İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür.

Kurtubi Tefsiri
Biz, cehennem bekçilerini, yalnız meleklerden yaptık. Onların sayısını da inkâr edenler İçin ancak bir fitne kıldık. Kendilerine kitab verilenler sağlam inansınlar, îman edenlerin de imanı artsın, kitab verilenlerle mü’minler şüpheye düşmesin; kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de; “Allah bununla misal olarak neyi murad etmiş?” desinler diye. İşte Allah, kimi dilerse böylece saptırır, kimi de dilerse hidayete kavuşturur. Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez ve o (Sekar) insanlar İçin ancak bir öğüttür.

Bir başka rivâyette şöyle denilmektedir: Ebû Cehil şöyle dedi: Sizden herbir yüz kişi onların birisinin hakkından gelemeyecek ve sonra da cehennem ateşinden çıkamayacak mısınız? Bunun üzerine yüce Allah’ın:

“Biz cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık” âyeti indi. Yani onlar, kendileri ile, kim kimi yener diye yarışmaya kalkışacağınız adamlar olarak yaratmadık.

Şöyle de açıklanmıştır: Allah’ın onları meleklerden yaratması azaba uğratılan cinlerden ve insanlardan farklı bir cinsten olmalarından dolayıdır. Böylelikle hemcins olanların karşılıklı olarak duyacakları şefkat ve rikkat, onları etkisi altına almasın ve onların azaplarını dindirmesin. Diğer taraftan melekler, Allah’ın yarattıkları arasında Allah’ın hakkını en çok layıkıyla yerine getirenler, O’nun için, O’nun rızası uğruna gereği gibi gazab edenlerdir. Böylelikle onların azâbı hafifletmeyeceklerinden emin olunur. Diğer bir sebep de Allah’ın yarattıkları arasında en güçlü ve yakalayışları en şiddetli olanların onlar olmasıdır.

“Onların sayısını da… ancak bir fitne kıldık.” Yani bir sınama sebebi kıl dik. İbn Abbâs’tan bir kaç yoldan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kâfir olanlar için bir sapıtma sebebi kıldık. Bununla Ebû Cehil ve benzerlerini kastetmektedir.

Ancak azâb kıldık, diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“O günde onlar azâb için ateşe sunulurlar. Azabınızı (fitnenizi) tadın” (ez-Zâriyât, 51/13-14) Yani Biz, bunu hem küfürlerinin, hem de azaba uğratılmalarının sebebi kıldık.

“Ondokuz” lâfzı yedi türlü okunmuştur,

1- Umumun kıraati: şeklindedir.

2- Ebû Cafer b. el-Ka’ka’ ve Talha b. Süleyman ikinci kelimenin “ayn”ını sakin olarak; diye okumuşlardır.

3- İbn Abbâs’tan “he (yuvarlak te)” harfini ötreli olarak; diye okuduğu rivâyet edilmiştir.

4- Enes b. Malik’ten; diye okuduğu rivâyet edilmiştir.

5- Yine ondan; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir.

6- Yine ondan gelen bir başka rivâyete göre; diye Arapça baskıyı hazırlayanın belirttiğine göre; baskıya esas teşkil eden yazma nüshalarda yalnızca “altı kıraat” kaydedilmekte olup; yedinci kıraatin Süleyman b. Kattenin; “tus’atu a’şıırin” şeklindeki kıraati olması muhtemeldir. okumuştur.

Bu kıraatleri el-Mehdevî zikretmiş olup, şöyle demektedir: şeklinde okuyup, “ayn” harfini sakin telaffuz edenler, harekelerin arka arkaya gelmesinden dolayı böyle okumuşlardır, diye okuyanlar da, sayının terkib haline getirilmesinden önceki asli şekline göre okumuş ve “on” lâfzını “dokuz” lâfzına atf edip, kullanım çokluğu dolayısıyla tenvini hazfederek sekte yapmak niyeti ile de; On” lâfzının “re” harfini sakin okumuşlardır.

diye okuyanlar da sanki tedahül gibi kabul etmiştir. Yani bu kimse atıf yapmak isterken terkibi terk etmiş, bundan dolayı da te’nis “he”sini (tefini) ref ettikten sonra tekrar mebni gibi okumuş ve (“re” harfini) sakin okumuştur.

şeklindeki okuyuş ise bilinen bir okuyuş değildir. Hatta Ebû Hatim bu okuyuşu kabul etmemiştir. şeklindeki okuyuş da böyledir. Çünkü bu da -bilinmeyen kıraat olan hami edilir ve buradaki “vav” hemzeden bedel olarak getirilmiş olur. Bunun ise nahivcilere göre izah edilir bir tarafı yoktur.

ez-Zemahşeri dedi ki: Bu; şeklinde, yin çoğulu olarak okunmuştur. Tıpkı: Sağın” çoğulunun; diye gelmesi gibi.

“Kendilerine kitab verilenler sağlam İnansınlar.” Yani kendilerine Tevrat ve İncil verilenler, cehennem bekçilerinin sayısının ellerindeki bilgilere uygun olduğuna kesin inansınlar, demektir.

Bu açıklamayı İbn Abbâs, Katade, ed-Dahhak, Mücahid ve başkaları yapmıştır. Bununla birlikte aralarından Abdullah b. Selâm gibi îman eden kimseleri kastetmiş olma ihtimali de vardır. Hepsini kastetmiş olma ihtimali de vardır.

“Îman edenlerinde Îmanı” bu yolla

“artsın.” Çünkü onlar, Allah’ın Kitabında bulunanları her tasdik ettiklerinde îman etmiş oluyorlar. Sonra, cehennem bekçilerinin sayısını tasdik etmeleri dolayısıyla îmanları da artmış oldu.

“Kitab verilenlerle mü’minler” yani cehennem bekçilerinin sayısının ondokuz olduğunu tasdik eden Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı

“şüpheye düşmesin.” Şüphe ve tereddüt etmesin.

“Kalplerinde hastalık bulunanlar.” Yani münafıklık Mekke’de olmayıp, sadece Medine’de ortaya çıktığından ötürü gelecekte hicretten sonra ortaya çıkacak olan Medineli münafıklar arasından kalplerinde şüphe ve münafıklık bulunan kimseler…

Bir diğer açıklamaya göre hicretten sonra gelecek zamanda ortaya çıkacak olan münafıklar

“ve kâfirler” yahudiler ve hristiyanlar

“de Allah bununla” yani cehennem bekçilerinin sayısıyla

“misal olarak neyi murad etmiş, desinler dîye.”

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki; Sûre Mekke’de inmiştir. Halbuki Mekke’de münafıklık diye bir şey yoktu. O halde bu âyet-i kerimedeki

“hastalık”dan kasıt, görüş ayrılıklarıdır,

“Kâfirler”den kasıt da Arap müşrikleridir.

Ancak müfessirlerin çoğu birinci görüşü kabul etmiştir. Bununla birlikle

“hastalık” ile şüphe ve tereddüdün kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü Mekkelilerin çoğu şüphe ve tereddüt içinde idiler. Bazıları kesin olarak yalan olduğunu söylüyorlardı.

Yüce Allah’ın onlar hakkında

“Allah, bununla misal olarak neyi murad ettî?” dediklerini haber vermesi şu demektir: Allah bununla yani sözünü ettiği bu sayı ile bir söz söylemeyi kastetmiş değildir. Yani bu söylenebilecek söz türünden değildir. el-Leys dedi ki: “Mesel: misal” hadis demektir. Nitekim;

“Takva sahiblerine vaad olunan cennetin durumu şudur” (Muhammed, 47/15) âyeti da bu türdendir ki; bu da ona dair söylenecek söz ve onun hakkında verilecek haber şudur, demektir.

“İşte” Allah’ın Ebû Cehil’i ve cehennem bekçilerini inkâr eden arkadaşlarını saptırdığı gibi

“Allah, kimi dilerse böylece saptırır.” Rezil ve kör eder.

“Kimi de dilerse” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı gibi

“hidâyete kavuşturur.” Doğru yola iletir.

Şöyle de açıklanmıştır:

“İşte Allah kimi dilerse” cennetten uzaklaştırarak

“böylece saptırır. Kimide dilerse” oraya

“iletir,”

“Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez.” Rabbinin cehennemlikleri azablandırmak için yaratmış olduğu meleklerin sayısını, şanı yüce Allah’tan başka hiçbir kimse bilemez. İşte bu: Muhammed’in ondokuzun dışında hiç askeri yok mu? diyen Ebû Cehil’e bir cevaptır.

İbn Abbâs’tan da rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn ganimetlerini paylaştırmakta iken Cebrâîl yanına gelip, huzurunda oturdu. Bir melek gelip şöyle dedi: Rabbin sana şunu şunu emrediyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunun bir şeytan olmasından çekindi ve; “Ey Cebrâîl! Bunu tanıyor musun?” diye sordu. Cebrâîl: O bir melektir; fakat Rabbinin bütün meleklerini ben tanımam ki, dedi.

el-Evzaî dedi ki: Mûsa: Rabbim, semada kim vardır? diye sordu. Yüce Allah, meleklerim, diye buyurdu. Mûsa: Sayıları ne kadardır, Rabbim? diye sordu. Yüce Allah: On iki koldur, diye buyurdu. Mûsa: “Her bir kolun sayısı ne kadardır?” diye sordu. Yüce Allah: Toprağın tanelerinin sayısı kadardır, diye buyurdu, Bu iki rivâyeti de es-Sa’lebî zikretmiştir.

Tirmizi’de de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sema (üzerindeki ağır yükten dolayı) gıcırdıyor. Gıcırdamakta haklıdır. Çünkü orada bir meleğin secde ederek alnını koymadığı dört parmaklık bir yer dahi yoktur.” Tirmizî, IV, 556; İbn Mâce, 11, 1402

“Ve o” deliller, belgeler ve Kur’ân-ı Kerîm

“insanlar için ancak bir öğüttür.”

“Ve o” Sekar’ın kendisi olan bu cehennem ateşi

“insanlar” yani yaratılmışlar

“için ancak bir öğüttür” diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklama, dünyadaki ateş, âhiretteki ateş için ancak bir hatırlatmadır, şeklindedir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

Bir açıklama da şöyledir: Bu tehdit

“insanlar için ancak bir öğüttür.” Yüce Allah’ın kudretinin kemalini, O’nun yardımcılara, desteklere ihtiyacının olmadığını bilsinler ve öğüt alsınlar, demektir. Buna göre yüce Allah’ın:

“Ve o” âyetindeki zamir ordulara gitmektedir. Çünkü ona en yakın olarak anılmış olan isim “ordular”dır.

Müddessir 30

Onun üzerinde on dokuz vardır.

Diyanet Vakfı
Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır.

Kurtubi Tefsiri
Onun üzerinde ondokuz (melek) vardır.

“Onun üzerinde ondokuz (melek) vardır.” Yani Sekar’ın üzerinde cehennemlikleri içine atmakla görevli ondokuz melek vardır. Bir başka görüşe göre genel olarak cehennemin üzerinde ve cehennemin bekçileri olan ondokuz melek vardır ki, bunlar Mâlik ve diğer onsekiz melektir. Ondokuzun nakibler olması da mümkün olduğu gibi, muayyen olarak ondokuz melek olma ihtimali de vardır. Müfessirlerin çoğu bu görüştedir.

es-Sa’lebî dedi ki: Bunun kabul edilemeyecek bir tarafı yoktur. Bir tek melek bütün yaratılmışların canlarını aldığına göre yaratılmışların, bir bölümünün azâbı ile görevlilerin ondokuz melek olması daha da anlaşılır bir durumdur.

İbn Cüreyc dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cehennem bekçilerini nitelendirerek şöyle buyurmuştur: “Gözleri sanki şimşek gibidir. Ağızları sanki kamçı gibidir. Saçlarını sürüyerek giderler. Onlardan birisinin sahib olduğu güç, cinlerle insanların gücü gibidir. Onlardan birisi boynunun üzerinde bir dağ bulunduğu halde koca bir ümmeti öne katıp sürükler, onları cehenneme atar, dağı da üzerlerine bırakır.” Hafız İbn Hacer, Takrlcu’l-Keşyâf, s. 18O’de; kaynağını bulamadığını belirtmektedir. (Mâverdî, Nuket, VI, 145, yayına hazırlayanın 187 nolu notu).

Derim ki: İbnu’l-Mübarek şu rivâyeti zikretmektedir: Bize Hammâd b. Seleme, el-Ezrak b. Kays’dan anlattı. O Temimoğullarından bir adamdan şöyle dediğini nakletti; Ebû’l-Avvâm’ın yanında bulunuyordum:

“Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi? O hem bırakmaz, hem de terketmez. O insan derisini kavurandır. Onun üzerinde ondokuz (melek) vardır” âyetini okudu ve: Ondokuz nedir? dedi. Ondokuzbin melek mi yoksa ondokuz melek mi? (Temimoğullarından olan adam) dedi ki: Ben: Hayır ondokuz melektirler, dedim. O: Bunu nereden biliyorsun? diye sordu. Ben çünkü yüce Allah; “Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne kıldık” diye buyurmaktadır. Bu sefer (Ebû’l-Avvam): Doğru söyledin, dedi.

Onlar ondokuz melektir. Şu kadar var ki; onların herbirisinin elinde bulunan demir çubuğun iki çatalı vardır. Onların birisi ile bir darbe indirince, cehennemin içerisine yetmiş bin (yıllık) bir süre aşağıya doğru yuvarlanır.

Amr b. Dinar’dan dedi ki: Onların her birisi cehenneme bir defada Rabia ve Mudarlılardan daha fazla kişiyi iter.

Tirmizî, Cabir b. Abdullah’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Yahudilerden birtakım kimseler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından bazı kimselere şöyle sordu: Sizin Peygamberiniz cehennem bekçilerinin sayısını biliyor mu? Onlar: Peygamberimize sormadan bir şey diyemeyiz, dediler. Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle dedi: Ey Muhammed! Bugün senin ashabın yenilgiye uğradı. Peygamber: “Yenilgiye uğradılar da ne demek?” diye sordu. Adam: Yahudiler onlara sizin Peygamberiniz cehennem bekçilerinin sayısını biliyor mu? diye sordu. Peygamber: “Ne diye cevab verdiler?” dedi. Kişi: Peygamberimize sormadan bir şey diyemeyiz dediler, dedi. Peygamber şöyle buyurdu; “Bilmedikleri bir şey hakkında kendilerine soru sorulduğu için biz Peygamberimize sormadan bir şey diyemeyiz diyen kimseler hakkında mı yenilgiye uğradı, diyorsun? Halbuki onlar (yahudiler) peygamberlerine soru sordular ve bize Allah’ı açıkça göster, dediler. O, Allah’ın düşmanlarını yanıma çağırın. Ben de onlara cennetin toprağına dair soru soracağım ki o da dermektir,” Yahudiler gelince; Ey Ebû’l-Kasım, cehennem bekçilerinin sayısı kaçtır? dediler. Peygamber: “Böyle ve böyle” dedi. Yani bir seferinde on sayısını, bir seferinde de dokuz sayısını gösterdi. Onlar: Evet dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara: “Peki cennetin toprağı nedir?” diye sordu. Bir süre sustuktan sonra şöyle dediler: Ekmek pişirmek için kullanılan un dediler. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Zaten ekmek de dermektendir (undan yapılır)” dedi. Ebû Îsa (et-Tirmizi) dedi ki: Bu garıb bir hadistir. Biz bunu ancak bu yolla Mücahid’in en-Nehaî’den, onun Cabir’den rivâyeti yoluyla biliyoruz. Tirmizi, V, 429; Müsned, III, 361 (muhtasar)

İbn Vehb de şöyle demiştir: Bize Abdurrahman b. Zeyd anlattı, dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cehennem bekçileri hakkında şöyle buyurdu: “Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe doğu ile batı arası kadardır.”

İbn Abbâs dedi ki: Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe bir yıllık mesafedir. Onlardan herhangi birisi bir balyoz vurduğu takdirde, o darbesi ile yetmişbin kişiyi cehennemin dibine itecek kadar güçlüdür.

Perim ki: -İnşaallah- doğru olan, bu ondokuz’un başkan ve nakîbler olduklarıdır. Hepsinin sayılarını anlatmak için ise sözler yeterli gelmez. Nitekim yüce Allah:

“Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez” diye buyurmaktadır. Sahih’te de Abdullah b. Mesud’dan sabit olduğuna göre o şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “O gün cehennem yetmişbin dizgini olduğu halde getirilir. Her bir dizgin ile birlikte yetmişbin melek vardır ve onu çekerler.” Müslim, IV, 2184; Tirmizî, İV, 701

İbn Abbâs, Katade ve ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın:

“Onun üzerinde ondokuz vardır” âyeti inince, Ebû Cehil Kureyşlilere; Ananız sizi kaybedesice! Ben İbn Ebi Kebşe’nin sizlere cehennemin bekçilerinin ondokuz kişi olduğunu haber verdiğini duyuyorum. Sizler ise sayıca çok ve kahraman kimselersiniz. Sizin her on kişiniz onlardan birisinin hakkından gelemez mi? dedi.

es-Süddî dedi ki: Ebû’l-Esved b. Kelede el-Cumahî şöyle dedi: O ondokuz melek sizi dehşete düşürmesin. Ben, sağ omuzumla on tanesini itivereceğim, sol omuzumla da dokuzunu iteceğim, sonra sizler cennete gideceksiniz. O, bunu alay olsun diye söylüyordu. Bir başka rivâyette de söyle denilmektedir: el-Hâris b. Kelede dedi ki: Ben sizin adınıza onyedisinin hakkından geleceğim, sizler de ikisinin hakkından geliniz.

Müddessir 29

Derileri kavurur.

Diyanet Vakfı
İnsanın derisini kavurur.

Kurtubi Tefsiri
O, insan derisini kavurandır.

“O, insan derisini kavurandır.” Değiştirendir. Bu lâfız: Onu değiştirdi” fiilinden alınmıştır. Kavurandır” lâfzı genel olarak “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi” âyetindeki “Sekar”ın sıfatı olarak ref ile okunmuştur. Atiyye el-Avfî, Nasr b. Âsım ve Îsa b. Ömer ise dehşetli halini daha bir anlatmak için ve ihtisas olmak üzere; diye okumuşlardır. Ebû Rezin dedi ki: Onların yüzlerini bir defa kavurur ve geceden daha siyah bir hale getirir. Mücahid de böyle demiştir. Araplar: Soğuk, sıcak, hastalık, keder onu değiştirdi” derler. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Bana: Ey Müsafir seni ne değiştirdi, diye söylüyor

Amcamın kızı, beni gündüzün aşırı öğle sıcağı değiştirdi.”

Bir başka şair şöyle demektedir:

“Hind -aşırı sıcak rüzgarın değiştirdiği bir şeyi kastederek-

Beni zayıflamış ve değişmiş gördü, diye hayrete düşüyor.”

Ru’be b. el-Accâc da şöyle demiştir:

“Daha önceleri şişman ve aşırı tokken değiştirdi onu,

Yarış için senin bir atı zayıflatman gibi.”

“aşırı derecede susuzluk” demek olduğu da söylenmiştir. Susuzluk onu değiştirdi” anlamındadır. Bu durumda âyet şu anlamda olur: O insanları yani içinde bulunanları susatıcıdır. Bu açıklamayı el-Ahfeş. yapmış olup, şu beyiti zikretmiştir:

“Susuzken bana bir yudum su içirdi Allah da sabah vakti gelip yağmur yağdıran bulutun yağmuru ile sulasın onu.”

Beyitin lâfızlarının açıklamasına dair bir-iki satırlık ibarenin tercüme edilmesine gerek görülmemiştir.

İbn Abbâs dedi ki: “Kavurandır” lâfzı beşyüz yıllık bir mesafeden insanlara görülendir, demektir. el-Hasen ve İbn Keysan dedi ki: Cehennem açıkça kendisini görünceye kadar onlara görünür, demektir. Bu anlamıyla bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Azgınlara da cehennem açılıp gösterilir” (eş-Şuarâ, 26/91) âyeti bunu andırmaktadır.

“Beşer (insan derisi)” lâfzı iki şekilde açıklanmıştır: Birincisine göre bu cehennemlik olan insan demektir. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve çoğu kimse yapmıştır.

İkinci açıklamaya göre, bu, insan vücudunun derisinin görünen kısmı demek olan: Ten” lâfzının çoğuludur. Bu açıklamayı da Mücahid ve Katade yapmıştır. ‘ın çoğulu; şeklinde gelir. Bu birinci açıklamaya göre böyledir.

İbn Abbâs’ın açıklamasına göre ise bunun -deri ve ten değil- ancak “insanlar” anlamında olması halinde mana düzgün olur. Çünkü o takdirde (âyetin diğer lâfzı): O şey parıldadı, parıldar” anlamında kullanılmış olmaktadır.

Müddessir 28

Ne bırakır ne bağışlar.

Diyanet Vakfı
Hem (bütün bedeni helak eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o.

Kurtubi Tefsiri
O, hem bırakmaz, hem de terketmez.

“O, hem bırakmaz, hem de terketmez.” O, yakmadık hiçbir kemik, et ve kan bırakmaz. (Aynı anlamdaki) lâfız te’kid olmak üzere tekrarlanmıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Onlardan hiçbir şey bırakmaz. Sonra yeniden tekrar yaratılırlar, bu sefer yine yeniden onları yakarak geriye hiçbir şey bırakmaz ve bu ebediyyen böylece devam eder, gider,

Mücahid dedi ki: O, içinde bulunanı hayatta bırakmadığı gibi, ölüme de terketmez. Yaratılışları yenilendiği her seferinde, onları yakar. es-Süddi dedi ki: Onların ne etlerini bırakır, ne de kemiklerini terke

Müddessir 27

Sekar’ın ne olduğunu ne bildirdi sana?

Diyanet Vakfı
Sen biliyor musun sekar nedir?

Kurtubi Tefsiri
Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?

“Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?” Bu, onun niteliklerini mübalağa yoluyla anlatmaktır. Yani, onun nasıl bir şey olduğunu sana ne bildirdi? Bu, hakkında soru sorulanı, büyüklüğüne dikkat çekmek içindir. Daha sonra, Sekar’ın durumunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

Müddessir 26

Onu Sekar’a sokacağım.

Diyanet Vakfı
Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım.

Kurtubi Tefsiri
Ben, onu Sekar’a sokacağım.

“Ben, onu Sekar’a sokacağım.” Yani oranın sıcağı ile kavrulsun diye onu Sekar’a girdireceğim. (Cehennem’in) Sekar ismi: Güneş onu kavurdu, eritti, yüzünün derisini yaktı” ifadesinden alınmıştır.

“Sekar” kelimesi marife ve müenneslik dolayısıyla munsarıf değildir.

İbn Abbâs dedi ki: Sekar cehennemin altıncı katıdır Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre de Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mûsa Rabbine sordu Ey Rabbim dedi. En fakir kulun hangisidir? O: Sekar’a giren kimsedir, diye buyurdu.” Deylemî, el-Firdevs, 11, 314 Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.

Müddessir 25

Bu, ancak bir beşer sözüdür.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25. Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi de: «Bu (Kuran) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil.»

Kurtubi Tefsiri
“Bu insan sözünden başka bir şey değildir.”

“Bu insan sözünden başka bir şey değildir.” Yani bu, ancak yaratılmışların sözüdür. Büyü ile aldatıldıkları gibi kalpler onunla aldatılır.

es-Süddî şöyle demiştir: Onlar bu sözleriyle, bu el-Hadramî oğullarının bir kölesi olan Seyyar’ın sözlerinden olduğunu kastetmektedirler. Bu kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile oturur, kalkardı. Bu bakımdan peygamberin bu Kur’ân’ı ondan öğrendiğini söyleyerek ona nisbet etmişlerdir. Bununla onun Kur’ân-ı Kerîm’i Babil halkından öğrendiğini söylediklerini kastettiği de söylenmiştir.

Bir diğer açıklamaya göre o, bunu Müseyleme’den öğrenmiştir.

Bu, kâhin Adi el-Hadramîden öğrenmiştir, diye de açıklandığı gibi, o bunu kendisinden önce peygamberlik iddiasında bulunanlardan öğrenmiştir, o da onların gittikleri yoldan gitmiştir diye de açıklanmıştır. Ebû Saıd ed-Dari dedi ki: Bu ancak miras olarak devr alınan bir sihir işidir.

Müddessir 24

Bu, dediler, sadece aktarılan bir büyüdür.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25. Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi de: «Bu (Kuran) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil.»

Kurtubi Tefsiri
Ve hemen dedi ki: “Bu nakledilegelen bir sihirden ibarettir.

“Ve hemen dedi ki: Bu” Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in getirdiği onun başkasından alıp

“nakledilegelen bir sihirden ibarettir.” Başka bir şey değildir. Sihir, aldatmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (2/102. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Sihir, bâtılın hak surecinde gösterilmesidir.

Nakletmek”; başkasından rivâyet edip zikretmek halinde, kullandığımız; Hadisi naklettim, ediyorum” fiilinin mastarıdır. Aynı kökten olmak üzere; Me’sûr hadis” denilir ki sonradan gelenlerin önceden gelenlerden naklettikleri hadis (söz) demektir. İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Eğer o nakledilen başkasından bana gelmiş olsaydı (keşke)

Esasen dil yarası, el yarası gibidir

Öyle bir söz söylerdim ki;

Bu ebediyyen benden nakledilir, dururdu.”

el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Sizin hakkında tartıştığınız o husus

Dinleyene de, nakledilene de açık açık îzah edilmiştir.”

Bu beyitin ikinci mısraının başındaki ilk kelime: İzah etmiştir” diye de rivâyet edilmektedir.

Müddessir 23

Sonra arkasını döndü ve büyüklendi.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25. Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi de: «Bu (Kuran) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil.»

Kurtubi Tefsiri
Sonra yüz çevirip, büyüklük tasladı.

“Sonra yüz çevirip” ahalisinin yanına geri dönüp giderek;

“büyüklük tasladı.” Îman etmeyi büyüklüğüne yedirmedi. Îman etmeye davet olunduğu vakit, imandan yüz çevirip, büyüklük tasladı, diye de açıklanmıştır.

Müddessir 22

Sonra kaşlarını çattı ve surat astı.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25. Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi de: «Bu (Kuran) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil.»

Kurtubi Tefsiri
Sonra kaşlarını çattı, yüzünü ekşitti.

“Sonra kaşlarını çattı.” Mü’minlere karşı kaşlarını çattı, Şöyle ki o, Kureyşlilere Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında onun bir büyücü olduğunu söylemelerini sağlayınca, müslümanlardan bir topluluğun yanından geçti. Onu İslâm’a davet ettiler, o da onlara kaşlarını çattı.

Kendisini İslâm’a davet ettiği vakit, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a karşı yüzünü ekşitip, kaşlarını çattı, diye de açıklanmıştır. Şeddesiz olarak: lâfzı; Kaşlarını çattı, çatar, çatmak”ın mastarıdır. ise “develerin kuyruklarına takılan küçük ve büyük pislikleri “ne denilir. Şair Ebû’n-Necm şöyle demektedir:

“Yukarıya kaldırdıkları kuyruklarında bulunan

Yazdan kalma pislikleri, geyiklerin boynuzları gibidir.”

“Yüzünü ekşitti.” Yüzünü buruşturdu, rengi değişti demektir. Bu açıklamayı Katade ve es-Süddi yapmıştır. Şair Bişr b. Ebi Hâzim’in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır;

“el-Cifâr (denilen yerin) sabahında Temimlilere baskın yaptık

Silahları pek fazla bir araya toplanmış ve yüzünü buruşturmuş bir askeri birlikle.”

Bir başka şair de şöyle demektedir;

“Yüzünü çevirip, gitmesini görmem, şüpheye düşürdü beni

Ve ihtiyacımı görmekten yüz çevirip, yüzünü ekşitmesi.”

Yine denildiğine göre, kaşların çatılması tartışmadan sonra, yüzün ekşimesi ise tartışmadan önce sözkonusudur. Birtakım kimseler ise bu fiil, ileri de gitmeksizin, geri de kalmaksızın durmak anlamındadır.

Derler ki: Yemen ahalisi de gemi durduğu vakit gidip gelmeyecek olursa; tabirini kullanırlar. Bu da “durdu” anlamındadır. Biz durduk” demektir. Araplar yüzün rengi değişip, kararacak olursa: Ekşi ve ekşimenin açıkça görüldüğü bir yüz” derler.

Müddessir 21

Sonra baktı.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23, 24, 25. Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi de: «Bu (Kuran) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değil.»

Kurtubi Tefsiri
Sonra baktı,

“Sonra baktı.” Hakkı ne ile reddedip, çürüteceği üzerinde düşündü.

Müddessir 20

Sonra kahrolası nasıl ölçtü!

Diyanet Vakfı
Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse!

Kurtubi Tefsiri
Tekrar tekrar kahrolası! Ne biçim ölçtü, biçti!

“Tekrar tekrar kahrolası!” Yani tekrar tekrar lanet olundu, ona. Bir çeşit cezalandırılmak ile öldürüldü, sonra da bir başka cezalandırılma türüyle öldürüldü, diye de açıklanmıştır.

“Ne biçim ölçtü, biçti.” Yani o hangi duruma göre ölçtü, biçti.

Müddessir 19

Kahrolası nasıl ölçtü!

Diyanet Vakfı
Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti!

Kurtubi Tefsiri
Kahrolası! Ne biçim ölçtü, biçti!

“Kahrolası” lanet olundu ona. Bazı te’vil bilginleri şöyle derdi: Bu, kahroldu ve yenik düştü, demektir. Zaten zelil düşürülen herkes aynı zamanda kahredilir (öldürülür). Şair de şöyle demiştir:

“Gözlerinin yaşarmasının tek sebebi senin, iki okunu fırlatmaktır

Zelil kılınmış, parçalanmış bir kalbe doğru.”

ez-Zührî azaba uğratıldı, diye açıklamıştır. Bu (bed) dua kabilinden bir lafızdır.

“Ne biçim ölçtü, biçti!” âyetindeki: Ne biçim” lâfzı hakkında bazıları, bu bir hayret ifadesidir, demiştir. Yaptığı işten hayrete düştüğün bir adama: Bunu nasıl yaptın:'” demene benzer. Yüce Allah’ın:

“Sana nasıl misaller verdiklerine bir bak!” (el-İsra, 17/48) âyeti da (bu yönüyle) buna benzemektedir.

Müddessir 18

Şüphesiz düşündü ve ölçtü.

Diyanet Vakfı
Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü o düşündü, ölçtü, biçti.

“Çünkü düşündü, ölçtü, biçti.” Yani el-Velîd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında düşündü ve içinde söyleyeceği sözleri hazırladı. Nitekim Araplar bir şeyi hazırlamayı anlatmak için: “(……..): O şeyi takdir eltim (hazırladım, ölçtüm, biçtim)” derler.

Bu da şöyle olmuştu: Yüce Allah’ın:

“Hâ, Mim. Kitabın indirilmesi, hükmünde galib, en iyi bilen Allah’tandır… Dönüş yalnız O’nadır” (el-Mü’min, 40/1-3) buyrukları nazil olunca, el-Velîd, Peygamber efendimizin bu buyrukları okuduğunu duydu ve şöyle dedi: Allah’a yemin ederim, ondan öyle bir söz dinledim ki, bu ne insanların ne cinlerin sözüdür. Şüphesiz o sözün bir tatlılığı, bir güzelliği vardır. Şüphesiz onun üst tarafı meyve verir, alt tarafı çok verimlidir. O yükseldikçe yükselir, fakat hiçbir şey onun üstüne çıkamaz. Bu sözü hiçbir insan söyleyemez.

Bunun üzerine Küreydiler: el-Velîd artık dininden döndüğüne göre Kureyş’in lümü dininden elbetteki dönecektir. el-Velki’e Kureyş’in reyhanı denilirdi.

Ebû Cehil: Sizin adınıza onun hakkından ben geleceğim, dedi. Üzüntülü bir şekilde yanına gitti, ona: Niye seni üzgün görüyorum? dedi. Ebû Cehil ona: Ne diye üzülmeyeyim ki? İşte Kureyşliler senin yaşlılığına karşı sana destek olmak üzere senin için harcayacağın bir mal topluyorlar. Senin Muhammed’in sözünü süslü gösterdiğini iddia ediyorlar. Sen İbn Ebi Kebşe (Peygamber efendimizi kastediyor) ve İbn Ebi Kuhâfe (Ebû Bekir’i kastediyor)’nin yanına onların artan yemeklerinden bir şeyler elde etmek için gidiyormuşsun.

el-Velîd bu işe kızdı ve büyüklenip dedi ki: Ben Muhammed’in ve arkadaşının kırıntılarına mı muhtaç mışım? Sizler benim ne kadar mal sahibi olduğumu biliyorsunuz? Lât ve Uzzâ’ya yemin ederim ki, benim bunlara ihtiyacım yoktur. Ancak sizler Muhammed’in deli olduğunu iddia ediyorsunuz. Siz hiçbir zaman boğulacak gibi olduğunu gördünüz mü? Allah’a yemin olsun ki hayır, dediler.

Yine el-Velîd dedi ki: Siz onun şair olduğunu iddia ediyorsunuz. Hiç şiir söylerken onu gördünüz mü? Allah’a yemin olsun ki hayır, dediler. Yine el-Velid: Onun yalancı olduğunu ileri sürüyorsunuz, asla yalan söylediğini tesbit ettiniz mi? Allah’a yemin olsun ki hayır, dediler. Siz onun bir kâhin olduğunu söylüyorsunuz. Hiç onun kâhinlik yaptığını gördünüz mü? Yemin olsun ki biz kâhinlerin sed’li (kafiyeli) sözler söylediklerini, sağa sola yaptıklarını gördüm. Siz onu hiç böyle gördünüz mü? dedi. Onlar yine: Allah’a yemin olsun ki hayır, dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise ileri derecedeki doğruluğundan dolayı “es-sâdiku’l-emin” diye adlandırılmıştı.

Bunun üzerine Kureyşliler el-Velid’e: Peki o nedir? diye sordu. Kendi kendisine düşündü, sonra baktı, sonra da kaşlarını çattı ve: O ancak bir sihirbazdır, dedi. Siz onun kişiyi hanımından, çocuğundan, kölelerinden ayırdığını görmüyor musunuz? İşte yüce Allah’ın:

“Çünkü o düşündü” âyeti bunu anlatmaktadır. Yani o, Muhammed ve Kur’ân hakkında düşündü “ölçtü, biçti” kendi kendisine onlar hakkında neler söyleyebileceğini tesbit etmeye çalıştı.

Müddessir 17

Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim.

Diyanet Vakfı
Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım!

Kurtubi Tefsiri
Ben de onu sarp yokuşa sardıracağım.

“Ben, onu sarp yokuşa sardıracağım.” Bununla yükümlü tutacağım. İbn Abbâs, onu buna mecbur edeceğim, diye açıklıyordu. Arap dilinde: İnsanın bir şeyi yapmaya mecbur edilmesi” demektir.

“Ateşten bir dağ” olup ona yetmiş yıl boyunca tırmanacak, sonra aynı şekilde oradan aşağıya yuvarlanacak ve bu ebediyyen böyle devam edecektir. Tirmizi, IV, 703, V, 429 Bunu Ebû Said el-Hudrî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. Hadisi Tirmizi zikretmiş olup, hakkında; Garib bir hadistir, demiştir.

Atiyye, Ebû Said’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: (Saûd) cehennemde bir kayadır. Üzerine ellerini koydukları takdirde erir, kaldırdıkları vakit elleri eski haline gelir. (Devamla) dedi ki: Ön tarafından zincirlerle çekilerek, arkasından da balyozlarla vurularak kırk yılda en üst noktasına ulaşır. Nihayet en üst yerine ulaşınca, en aşağısına atılır ve o ebediyyen bu halde devam eder. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Cin Sûresi’nde (70/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmakladır.

Tefsir’de belirtildiğine göre “saûd” dümdüz bir kaya olup, ona tırmanması emrolunur. En üst yerine vardı mı cehenneme doğru yuvarlanır. Bin yıl yuvarlanmaya devam ettiği halde cehennemin dibine varmaz. Her gün yetmiş defa yanar ve sonra tekrar yeniden hilkati iade olunur.

İbn Abbâs dedi ki: Âyetin anlamı şudur: Ben ona rahatın asla sözkonusu olmadığı, zor bir azâbı yükleyeceğim. Buna yakın bir açıklama el-Hasen ve Katade’den nakledilmiştir. Şöyle de açıklanmıştır: Arkasından ölüm gelmemekle birlikte canı çıkacakmış gibi sürekli yukarı doğru yükselir. Böylelikle bedeninin dışından azâb edildiği gibi, bedeninin içinden de azaplandirılmış olacaktır.

Müddessir 16

Hayır, çünkü o ayetlerimize karşı inatçıdır.

Diyanet Vakfı
Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim ayetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır.

Kurtubi Tefsiri
Asla! Çünkü o âyetlerimize karşı çok İnatçıdır.

“Asla!” Nimetlere karşı nankörlük etmekle birlikte böyle bir şey asla olmayacaktır. el-Hasen ve başkaları şöyle demiştir: Yani üstelik o kendisini cennete sokmamı ümit ediyor. Çünkü el-Velid şöyle diyordu: Eğer Muhammed doğru söylüyor ise cennet ancak benim için yaratılmıştır. Yüce Allah ise onun bu görüşünü reddetmek ve onu yalanlamak üzere “asla” diye buyurmaktadır. Yani Ben ona fazlasını vermeyeceğim. Ondan dolayı ölüp gidinceye kadar mal ve evladının sürekli olarak eksilmekte olduğunu gördü.

Yüce Allah’ın;

“Sonra… umar” âyetindeki: Sonra” atıf anlamındaki “sonra” değildir. Bu taaccüb ifade etmek içindir. (Bu yönüyle) yüce Allah’ın:

“Karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ındır, Sonra da var olanlar -buna rağmen- Rabblerine ortaklar koşarlar” (el-En’am, 6/1) âyetine benzemektedir. Bu da senin birisine -yaptıklarına hayret edip şaşırırcasına-: Ben sana verdim, sonra da sen benden uzak duruyorsun, demeye benzer.

Ben, bütün bunları kendisinden sonra gelenler arasında bırakacağımı umar, diye de açıklanmıştır. Çünkü o şöyle diyordu: Muhammed’in arkası gelmeyecek yani o ebterdir ve ölümü ile birlikte kimse ondan sözetmeyecek. Kendisi, kendisine ihsan edilen bunca rızkın ölümü ile kesilmeyeceğini zannediyordu. Bir diğer görüşe göre anlam: Sonra küfrüne rağmen o kendisine yardım edeceğimi umar, demektir.

“Asla” lâfzı ise arttırılmasına dair ümidini kesmek içindir. Dolayısıyla bundan önceki âyetler ile alakalıdır.

“Asla!” lâfzının; Gerçekten, şüphesiz ki, muhakkak ki” anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu ibtidâ (yeni bir cümle başı) olur.

“Çünkü o” yani el-Velid

“âyetlerimize” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ve onun getirdiklerine

“karşı çok inatçıdır.”

“(…..) İnad etti”; ism-i fail olarak: İnatçı” denilir. Tıpkı: Oturdu” fiilinden ism-i failin: Oturan” diye gelmesi gibidir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.

“Nun” harfi kesreli olarak-: Hakkı bildiği halde hakka muhalefet edip, onu reddetti” demektir. Böyle bir kimseye denilir, aynı zamanda “yoldan uzaklaşan, maksattan başka tarafa sapan deve” demektir. Çoğulu da; şeklinde gelir. Tıpkı: Rüku eden” lâfzının çoğulunun diye gelmesi gibi. Ebû Ubeyde, el-Hârisî’nin şu beyitini zikretmektedir:

“Bindiğim vakit orta yere koyun beni

Çünkü ben yaşlıca birisiyim, inatçı bineklerle baş edemem.”

Ebû Salih ‘dedi ki: Bu “uzaklaşan, uzaklara giden” demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Bizi uzakça bir ayrılığın birbirimizden ayırdığını görüyorum,

Ayrılık gerçekten çok uzaklaştırıcıdır.”

Katade, biterek inkâr eden, Mukâtil yüz çeviren, İbn Abbâs, bilerek çokça inkâr eden diye açıklamışlardır. Düşmanlığını açığa vuran diye de açıklanmıştır.

Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Bu kimse, haktan uzak duran, ona karşı inat eden, ondan yüz çeviren demektir.

Hepsinin de anlamı birbirine yakındır. Araplar bir kimse serkeşlik edip, haddini aştığı vakit: Adam inat etti” derler. Başka develerle karışmayıp, bir kenarda uzak duran deveye de: denilir. Bir kimse tek başına bir yere konaklıyor ve diğer insanlarla karışmıyor ise ona; denilir. Büyüklenmekten ve zorbalıktan dolayı dik kafalılık eden” demektir. Kanı dinmeyen damar” demektir. Bütün bunlar aynı (anlama yapılmış) bir kıyastır. Daha önce de İbrahim Sûresi’nde (14/14. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Çok inatçı”nın çoğulu; …diye gelir. Ekmek” lâfzının çoğulunun diye gelmesi gibi.

Müddessir 15

Sonra da daha fazlasını ister.

Diyanet Vakfı
Üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor.

Kurtubi Tefsiri
Sonra, daha da arttırmamı umar.

“Sonra, daha da arttırmamı umar.” Yani sonra el-Velid, bütün bunlardan ayrı olarak ona daha da mal ve evlat vermemi umuyor, tamah ediyor.

Müddessir 14

Önüne döşeyip serdim.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14. Tek olarak yaratıp, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için (nimetleri önüne) serdikçe serdiğim o kimseyi bana bırak!

Kurtubi Tefsiri
Ve kendisine alabildiğine nimetler verdiğim kimse ile.

“Ve kendisine alabildiğine nimet verdiğim kimse ile” yani şehrinde huzur ve refah içerisinde, görüşüne başvurulan bir kimse olarak ikamet edecek şekilde ona alabildiğine geniş bir geçimlik verdiğim kimse… demektir.

Araplara göre: Nimetler vermek” hazırlamak ve hazır hale getirmek demektir. Küçük çocuğun beşiği” de buradan gelmektedir.

İbn Abbâs dedi ki:

“Ve kendisine alabildiğine nimetler verdiğim kimse” Yemen ile Şam arasında kendisine bolluk verdiğim kimse, demektir. Mücahid de böyle demiştir. Yine Mücahid’den nakledildiğine göre;

“ve kendisine alabildiğine nimetler verdiğim kimse” âyeti ile kastedilen, yatağın hazırlanması gibi, üstüste yığılmış mal demektir.

Müddessir 13

Göz önünde oğullar verdim.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14. Tek olarak yaratıp, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için (nimetleri önüne) serdikçe serdiğim o kimseyi bana bırak!

Kurtubi Tefsiri
Ve hazır bulunacak oğullar;

“Ve hazır bulunacak oğullar” hiçbir tasarruflarında onun gözünden uzak kalmayan ve yanında hazır bulunan çocuklar… Mücahid ve Katade dedi ki: Bunlar on kişi idi. Onikİ kişi olduktan da söylenmiştir ki, bunu es-Süddî ve ed-Dahhâk demiştir. Yine ed-Dahhâk dedi ki: Bunların yedi tanesi Mekke’de, beş tanesi de Taif’te dünyaya gelmişti.

Said b. Cubeyr dedi ki: Bunlar onüç çocuk idi. Mukâtil dedi ki: Bunlar hepsi de erkek olmak üzere yedi kişi idi. Onlardan üçü müslüman oldu: Halid, Hişam ve el-Velid b. el-Velid. Dedi ki: Bu âyet nazil olduktan sonra el-Velid’in malı ve çocukları kendisi ölünceye kadar eksilip durdu.

“Hazır bulunacak” lâfzının, kendisi anıldığı vakit onunla birlikte anılan anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Bunun, onun hazır bulunduğu yerlerde kendileri de onun gibi hazır bulunacak hale gelip, kendisinin yaptığı işleri de yapabilecek hale gelmeleri demek olduğu da söylenmiştir. Birinci görüş es-Süddî’nin görüsü olup, bunlar Mekke’de hazır idiler. Herhangi bir ticaret için onun yanından ayrılıp başka bir yere gitmiyorlardı, demektir.

Müddessir 12

Ona geniş bir mal verdim.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14. Tek olarak yaratıp, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için (nimetleri önüne) serdikçe serdiğim o kimseyi bana bırak!

Kurtubi Tefsiri
Kendisine uzun boylu mal verdiğim,

“Kendisine uzun boylu mal verdiğim” yani ona alabildiğine çok mal bağışladığım. Burada sözü edilen mal, Velid’t: ait olan Mekke ile Taif arasındaki develer, kısraklar, davarlar, bahçeler, köleler ve cariyelerdir. İbn Abbâs böyle açıklıyordu. Mücahid de: Bin dinarlık gelirdir, demiştir. Said b. Cübeyr ve yine İbn Abbâs da böyle demiştir. Katade altıbin dinar derken, Süfyan es-Sevrî ve yine Katade, dörtbin dinar demişlerdir. Yine es-Sevrî bir milyon dinar demiştir.

Mükatil şöyle demiştir: Onun bir bahçesi vardı ki, yaz kış geliri kesilmezdi. Ömer (radıyallahü anh) dedi ki:

“Kendisine uzun boylu mal verdiğim” ay be ay getir verdiğim, demektir. en-Numan b. Salim ekip biçtiği arazi diye açıklamıştır. el-Kuşeyrî de şöyle demiştir: Daha kuvvetli görülen, bunun rızkı kesilmeyene hatta ekin davar ve ticaret gibi rızkı ardı arkasına gelen şeylere işaret olduğudur.

Müddessir 11

Bırak beni, tek başıma yarattığım kişiyle.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14. Tek olarak yaratıp, kendisine geniş servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim, kendisi için (nimetleri önüne) serdikçe serdiğim o kimseyi bana bırak!

Kurtubi Tefsiri
Başbaşa bırak Beni; tek başına yarattığım;

“Başbaşa bırak Beni; tek başına yarattığım” âyetindeki; Beni bırak!” demek olup, tehdit sözüdür.

“Tek başına yarattığım ile” yani Beni ve tek başına yarattığımı baş başa bırak! Bu durumda; Tek başına” hazfedilmiş mef’ûlün zamirinden haldir. Benim kendisini tek başına malsız ve evlatsız olarak yarattığım, daha sonra ise kendisine bunca şeyleri verdiğim kimse ile (Beni başbaşa bırak)! demektir,

Müfessirler, sözü edilen bu kimsenin -her ne kadar bütün insanlar onun gibi yaratılmış ise de- Mahzumoğullarından el-Veiîd b. el-Muğîre olduğu görüşündedirler. Özellikle onun sözkonusu edilmeyi ise nimete karşı nankörlük, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a eziyet etmek gibi bir özelliğe sahih olması idi. Ayrıca o, kavmi arasında.-“el-Vahîd: biricik” diye de adlandırılırdı.

İbn Abbâs dedi ki: el-Velîd şöyle derdi: Ben el-Vahîd oğlu el-Vahidim (eşsiz ve benzersizim). Araplar arasında benim bir benzerim yoktur. Babam el-Muğire’nin de bir benzeri yoktu. Ona da “el-Vahîd” deniliyordu. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu:

“Başbaşa bırak Beni” kendi kanaatine göre “tek başına yarattığım kimse ile.” Yoksa yüce Allah, onun biricik ve eşsiz olduğu hususunda onun bu iddiasını tasdik etmek anlamında bunu söylemiş değildir.

Bir kesim şöyle demektedir: Yüce Allah’ın:

“Tek başına” âyeti, iki anlam ihtiva edecek şekilde yüce Rab ile alâkalıdır. Birincisine göre, sen onu yalnız Bana bırak. Benim ondan alacağım intikam, kim olursa olsun başkasının intikamına ihtiyaç bırakmayacak şekilde olacaktır. İkinci anlamı da şöyle olur: Onu tek başına yaratan Benim. Bu hususta kimse Bana ortak olmamıştır. Bundan dolayı onu helâk edecek olan da Benim, onu helâk etmek için başka birisinin yardımına ihtiyacım yoktur. Buna göre

“tek başına” anlamındaki lâfız, failin zamirinden haldir. Buradaki fail ise;

“Yarattığım” lâfzındaki yüce Allah’a râci ve “Ben” anlamını veren “te” harfidir.

Birincisi, Mücahid’in görüşü olup, anlamı şudur: Ben onu annesinin karnında yapayalnız, tek başına, maKsız ve evlatsız olarak yarattım. Sonra ona nimetler ihsan ettim, o nankörlük edip kâfir oldu. Bu açıklamaya göre “tek başına” lâfzı Vclid’e râcidir yani onun hiçbir şeyi yokken Ben una mal ve mülk verdim,

Şöyle de açıklanmıştır: Bununla şanı yüce Allah, tek başına yarattığı gibi, yine tek başına dirilteceğini kendisine delil olarak göstermeyi murad etmiştir.

Bir diğer açıklama da şöyledir; “Vahîd: Biricik, tek başına” babası bilinmeyen kimsedir, el-Velid, kavminin nesebinden olmamakla bilinen birisi idi. Daha önce yüce Allah’ın: “Cahil ve kaba, üstelik kulağı kesik olan” (el-Kalem. 68 13) âyetinde açıkladığımız gibi. O da el-Velid’in niteliği hakkındadır.

Müddessir 10

Kâfirler için kolay değildir.

Diyanet Vakfı
Kafirler için (hiç de) kolay değildir.

Kurtubi Tefsiri
Kâfirlere; hiç de kolay değildir.

“İşte o gün oldukça zor bir gündür, kâfirlere” Allah’ı ve peygamberlerini-Allah’ın salat ve selamlan üzerlerine olsun- inkâr edenlere

“hîç de kolay değildir.” Kolay olmayacaktır. Çünkü onların düğümlerinden biri çözüldü mü mutlaka daha zor birisi ile karşılaşırlar. Günahkâr, muvahhid mü’minler ise böyle olmayacaktır. Onların düğümleri daha kolay olana doğru çözülecek ve nihayet yüce Allah’ın rahmetiyle cennete gireceklerdir.

“O gün” âyeti;

“İşte o gün zor bir gündür” takdiri ile nasbedilmişdir, Harf-i cerrin takdiri ile mecrur olduğu da söylenmiştir ki; bu takdirde: Bu durum … bir günde olacaktır” takdirindedir. Merfu olması da mümkündür denilmiştir. Şu kadar var ki, izafeti mütemekkin olmayan bir lâfza izafeti dolayısıyla fetha üzere bina edilmiştir.

Müddessir 9

O gün, zorlu bir gündür.

Diyanet Vakfı
İşte o gün zorlu bir gündür.

Kurtubi Tefsiri
İşte o gün, oldukça zor bir gündür,

Âyetin tefsiri için bak:10

Müddessir 8

Sura üflendiğinde,

Diyanet Vakfı
O Sura üfürüldüğü zaman var ya,

Kurtubi Tefsiri
Çünkü o boruya (sûra) üfürüldüğü zaman

“Çünkü o boruya (sûra) ünirüldüğü zaman” Sûr’a üfürüldüğü zaman demektir.

“Boru”; den “fâûl” vezninde bir kelimedir. Ses çıkarsın diye kendisine üflenmek özelliği olduğundan dolayı bu isim verilmiş gibidir. Arapçada bu lâfız ses demektir, İmruu’l-Kays’ın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Üstüne çıktığım zaman sesini alçalttırıyorum

O ise; göz kapakları diri ve gizli olmayan bir şekilde gözünü yukarı kaldırıyor.”

Araplar bir kimseyi özel olarak kendi adıyla çağırmayı anlatmak üzere; Adamı özellikle ismini anarak çağırdı” derler.

Mücahid ve başkaları şöyle demiştir: Bu boru bir çeşit borozan şeklindedir. Bununla da ikinci üfürüşü kastetmektedir. Birinci üfürüşün kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü genel ve dehşetli ilk çetin üfürüş odur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Neml Sûresi (27/87-90. âyetlerin tefsiri) ile el-En’am Sûresi (6/73. âyetin tefsiri)nde ve “et-Tezkire” adlı eserimizde geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

Ebû Habban’dan şöyle dediği nakledilmiştir: Zürare b. Evfâ bize İmâm oldu.

“Çünkü o boruya üfürüldüğü zaman” âyetine gelince, vefat edip yere yığıldı.

Müddessir 7

Rabbin için sabret.

Diyanet Vakfı
Rabbinin rızasına ermek için sabret.

Kurtubi Tefsiri
Rabbin İçin sabret!

“Rabbin İçin sabret!” Yani Rabbin, efendin, mutlak mâlikin için farzları edâ ve O’na ibadet etmek üzere sabret, diren! Mücahid: Sana yapılan eziyetlere katlan, diye açıklamıştır. İbn Zeyd; (çünkü) sana büyük bir iş yükletilmistir. Bu da Araplarla ve acemlerle (Arap olmayanlarla) savaşmaktır. O halde Allah için buna sabret! Şöyle de açıklanmıştır: Sen yüce Allah için kaza ve kaderin emri altında sabret, katlan!

Belâlara sabret, diye de açıklanmıştır. Çünkü o dostlarını ve seçtiklerini sınar. Emir ve yasaklarına sabret, diye açıklandığı gibi, ailenden ve vatanından ayrılmaya sabret, diye de açıklanmıştır.

Müddessir 6

Çok görerek iyilik yapma.

Diyanet Vakfı
Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.

Kurtubi Tefsiri
Çok görerek minnet etme!

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız;

1- Âyetin Anlamı ile İlgili Açıklamalar:

“Çok görerek minnet etme” âyetinin anlamı ile ilgili onbir açıklama vardır:

1- Başkasından ötürü taşıdığı yükümlülükleri çok gören kimse gibi sen de yüklenmiş olduğun peygamberliğin ağırlıkları dolayısıyla Rabbine karşı minnet etme!

2- Daha iyisini elde etmek ümidiyle sakın herhangi bir bağışta bulunma! Bu açıklamayı İbn Abbâs, İkrime ve Katade yapmıştır. ed-Dahhak dedi ki: Allah bunu Rasûlüne haram kıldı. Çünkü o edeplerin en değerlisi, ahlâkın en üstünü ile emr olunmuştu. Ancak bunu ümmetine mubah kılmıştır. Mücahid de böyle demiştir.

3- Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Sakın hayırdan daha çok şeyler istemek noktasında zaafa düşme! Bu da “zayıf olan bir ip ve halat” hakkında kullanılan; (……..) tabirinden alınmıştır. Bu anlamın delili de İbn Mes’ûd’un: Hayırdan daha fazlasını istemek hususunda zaafa düşme!” şeklindeki kıraatidir.

4- Yine Mücahid ve er-Rabî’den şöyle dedikleri nakledilmiştir: Daha çok hayır işlemek hususunda zaafa düşecek şekilde yaptığın iş gözünde büyümesin. Çünkü esasen bu da Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu nimetlerdendir. İbn Keysân dedi ki: Sen amelini çok görerek, onu kendinden görecek hale gelme! Çünkü senin amelin Allah’ın sana bir minneti (lütfü)dur. Çünkü kendisine ibadet edesin diye bunu senin önünde yol olarak açan O’dur.

5- el-Hasen dedi ki: Sen amelinle Allah’a karşı minnet ederek onu çok görme!

6- Peygamberliğinle ve Kur’ân ile insanlara minnet ederek, onlardan bir ecir alıp böylelikle çok mal sahibi olma yoluna gitmeye kalkışma!

7- el-Kurazî dedi ki: Sen başkasına şirin gözükmek maksadıyla malını verme!

8- Zeyd b. Eslem dedi ki: Bir kimseye bir bağışta bulunacak olursan, Rabbin için onu ver.

9- Dua ettim de duam kabul olmadı, deme!

10- Bir itaatte bulunarak, onun sevabını isteme! Bunun yerine bunun mükâfatını bizzat Allah verinceye kadar sabret.

11- İnsanlara karşı riyakârlık olsun diye hayır işleme!

2- Bu Görüşlerin Değerlendirilmesi:

Bütün bu görüşler her ne kadar bu âyetle kastedilenler ise de; bunların en kuvvetlisi İbn Abbâs’ın: Daha fazlasını almak maksadı ile bir mal vermeye kalkışma, şeklindeki açıklamasıdır. Nitekim: Filana şunu verdim” denilir. Yapılan bir bağışa, verilen bir şeye de; denilir. Bu âyetle sanki ona yaptığı bağışların, insanların ona karşılık ve mükâfat vermesini gözetlemek için değil de, sadece Allah için olmasını gözetmesini emretmiş gibidir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyalık toplayan birisi değildi, O bakımdan o şöyle demişti: “Allah’ın size fey’ olarak verdiği mallardan benim ancak beşte birlik payım vardır. O beşte bir de size geri döner,” İbn Hibbân, Sahih, XI, 193; Hâkim, Müstedrek, ili, 51, 714; Ebû Dâvûd, 111, 45; Nesâî, VII, 131; Muvatta’, II, 457; Müsned, II, 1S4, V, 316, 319. 326

Onun aile halkının nafakasından artan bir şey olursa, müslümanların menfaatlerine harcanırdı. Ondan dolayı o miras bırakmaz ve ondan miras alınmaz. Çünkü kendisi adına mal saklamak ve biriktirmek imkânına sahib değildi. Yüce Allah da kendisini dünyada herhangi bir şeye arzu duymaktan korumuştu. O bakımdan ona sadaka vermek haram, hediye alması mubah idi. Kendisi bundan dolayı hediye kabul eder ve hediyeye karşılık verirdi. O şöyle buyurmuştur: “Ben bir ayak için (ziyafete) dahi çağrılacak olursam, elbette bu çağrıyı kabul ederim ve eğer bana bir kol hediye edilecek olsa onu da kabul ederim.” Müsned, 11, 424, 479. 4H1.

İbnu’l-Arabî dedi ki: O bunu sünnet olarak kabul ediyordu; fakat şer’î bir hüküm olarak daha fazlasını almak için hediye vermiyordu. O daha fazlasını almak maksadı ile bir bağışta bulunmadığına göre; zenginlerin bu işten sakınmaları öncelikle sözkonusudur. Çünkü böyle bir iş zillet türlerinden bir türdür. Aynı şekilde âyet: Sen karşılığını bekleyerek bir bağışta bulunma, demektir diyenlerin görüşleri de bu türdendir. Çünkü beklemek tama’ ile alakalı bir şeydir. Bu işten sakınmak gereği bakımından bu da onun kapsamına girer. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:

“Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip, faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (Ta-Ha, 20/131) Ancak bu, sair insanlar için caizdir. Çünkü bu, dünya hayatının metaındandır, bu yolla kazanmak ve malı daha fazla arttırmaktır.

Yüce Allah, bu âyetle amelde bulunmayı kastetmiştir. Sen amelinle Allah’a minnet ederek onu çok görmeye kalkışma, diyenlerin açıklamaları da doğrudur. Çünkü Âdemoğlu kesintisiz olarak ömrü boyunca Allah’a itaat edecek olsa dahi, Allah’ın nimetlerine karşı kısmen bile şükretmiş olmaz.

3- Âyetin Kıraat Farklılıkları:

“Minnet etme” âyetinde genel olarak iki “nun” açıkça okunmuştur. Ancak Ebû’s-Semmal el-Adevî, Eşheb el-Ukavli ve el-Hasen “nun” harflerini idgam ile ve üstün olarak; diye okumuşlardır.

“Çok görerek” lâfzı genel olarak merfû’ okunmuştur. Hal manasınadır. Nitekim: Zeyd koşarak geldi” denilirken, bu (fiil) hal anlamında; denilmiş gibidir. Âyetin anlamı da şu olur: Sen ondan daha fazlasını onun yerine alacağını hesab ederek hiçbir şey verme!

el-Hasen ise nehyin cevabı olarak cezm ile okumuşsa da bu kölü bir okuyuştur. Çünkü bu âyet burada (emrin) cevabı değildir. Bununla birlikte “minnet etme”den bedel olması da mümkündür. Çok görme!” buyurulmuş gibidir.

Ebû Halim, bu okuyuşu kabul etmeyerek şöyle der: Çünkü “minnet etmek” herhangi bir şekilde “çok görmek” ile eş anlamlı değil ki, ondan bedel yapılabilsin. Kelimeyi hafifletmek maksadıyla; Pazu” (kelimesinin “dat” harfinin ötreli okunması gerektiği halde, sakin okunması) gibi sakin okumuş olma ihtimali yahutta vakıf halini göz önünde bulundurmuş olması da mümkündür.

el-A’meg ve Yahya da nasb ile; diye okumuşlardır. Onlar bu şekilde “key lamı” var gibi kabul etmiş oluyorlar. Sanki: Daha çok istemek için minnet etme!” diye buyurmuş gibi olur. Bu şekildeki okuyuşlarının mahzuf; takdiri ile olduğu da söylenmiştir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Ey savaşa katılmaktan beni alıkoyan kişi…”

Bunu İbn Mes’ûd’un: Daha çok istemek için minnet etme” şeklindeki okuyuşu desteklemektedir. el-Kisat şöyle demiştir: Eğer: hazfedilirse (fiil) merfû’ okunur ve anlam bir olur.

“Minnet etmek” bazan kendisine nimet verilen kimseye verilen nimetleri saymak anlamında da kullanılır. Bu da bu husustaki ikinci görüşün kapsamı içerisindedir. Bunu da yüce Allah’ın:

“Sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın” (el-Bakara, 2/264) âyeti desteklemektedir, Bu âyet-i kerimede kastedilenin bu olma ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

Müddessir 5

Pisliği terk et.

Diyanet Vakfı
Kötü şeyleri terket.

Kurtubi Tefsiri
Pisliklerden uzak dur!

“Pisliklerden uzak dur” âyeti hakkında Mücahid ve İkrime: Bundan kasıt putlardır, demişlerdir. Bu görüşün delili yüce Allah’ın:

“Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun” (el-Hac, 22/30) âyetidir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs ve İbn Zeyd yapmıştır.

Yine İbn Abbâs’tan günahtan uzak dur, yani onu terket, diye açıkladığı da rivâyet edilmiştir. Aynı şekilde Muğîre, İbrahim en-Nehaî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Buradaki “er-rucz (pislik)” günah demektir.

Katade ise maksat İsaf ve Naile putlarıdır. Bunlar Beytin yanında iki put idi, demişlerdir, “Pislik”ten kastın azâb olduğu da söylenmiştir. Bu da muzafın hazfedildiğinin takdirine binaendir. Sen azâb(ı gerektiren) ameli terket, demektir. Yahutta azaba götüren ameli bırak, demektir. Çünkü “rücz”ün asıl anlamı azaptır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şayet bu azâbı (riczi) bizden kaldırırsan, yemin olsun Sana îman edeceğiz.” (el-Araf, 7/154) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz de zulümlerinden dolayı üzerlerine gökten bir azâb (ricz) indirdik.” (el-Araf, 7/162) Putlara “ricz (azâb)” denilmesinin sebebi ise azaba götürmelerinden dolayıdır.

Bu kelime genel olarak “re” harfi kesreli olarak: diye okunmuştur. el-Hasen, İkrime, Mücahid, İbn Muhaysın ve Âsım’dan rivâyetle Hafs ise “re’: harfi ötreli olarak; diye okumuşlardır. Bunlar “zikr ve zukr” kelimesi gibi İki ayrı söyleyiştir.

Ebû’l-Âliye, er-Rabi ve el-Kisaî şöyle demektedir: Ötreli olarak “rucz” put demektir. Kesreli olarak ise pislik ve masiyet demektir. Yine el-Kisaî şöyle demiştir: Ötreli olursa put ve heykel, kesreli olursa azâb anlamındadır, es-Süddî de: “Re” harfi üstün olarak “recz” ise, tehdit anlamındadır, demiştir.

Müddessir 4

Elbiseni temizle.

Diyanet Vakfı
Elbiseni tertemiz tut.

Kurtubi Tefsiri
Elbiseni temizle!

6- “Elbiseni Temizle!”

Yüce Allah’ın:

“Elbiseni temizle!” âyeti ile ilgili sekiz türlü açıklama yapılmıştır.

1- Elbiseden maksat, ameldir.

2- Kalptir,

3- Nefistir,

4- Cisim (beden)dir,

5- Aile halkıdır,

6- İnsanlardır,

7- Dindir,

8- İnsanın üzerine giydiği elbiselerdir.

Birinci görüşü benimseyenler şöyle demektedir: Âyet, amelini ıslah et, tevilindedir. Bu açıklamayı Mücahid ve İbn Zeyd yapmıştır. İbn Mansur da Ebû Rezîn’den şöyle dediğini rivâyet eder: Yüce Allah; ameline gelince, onu da ıslah et, demektedir. (Ebû Rezin devamla) dedi ki: Kişinin ameli eğer kötü ise: Filan elbisesi kötü bir kimsedir, derler. Eğer ameli güzel ise “filan kişinin elbisesi temizdir” derler. Buna yakın bir açıklama es-Süddî’den de rivâyet edilmiştir. Şairin şu beyiti de bu türdendir:

“Allah’ım, şüphesiz ki Cehm oğlu Âmir

Günahlarla kirlenmiş elbiseler içerisinde haccetmeye kalkıştı.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen şu rivâyet de bu kabildendir: O şöyle demiştir: “Kişi üzerlerinde iken öldüğü iki elbisesi ile halledilecektir.” Aynı manada, az lafzî farkla Ebû Dâvûd, Ilı, 190; İbn Hibbân, Sahih, XVI, 307, 3flH; Hâkim, Müstedrek, I, 490; Beyhâki, es-Sunenu’l-Kübrâ, III, 5M; İbn Hibbân da hadisin akabinde aynı açıklamayı yapmaktadır. (Sakili, XVI, 30H). Farklı açıklamalar ve diğer hadislerle birlikte açıklamaları (telifi) için bk İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, X!T 3^3; İbn Abdi’l-Berr, et-Temkid, XIX. 14; el-Azîmâbadî, Avnu’l-Ma’bûd, VIII, 266 Bununla salih olan ve olmayan amelini kastetmektedir. Bu rivâyeti el-Mâverdî zikretmiştir.

İkinci görüşü kabut edenler şöyle demişlerdir: Âyetin yorumu; kalbini temiz tut, şeklindedir. Bu açıklamayı İbn Abbâs, Said b. Cubeyr yapmıştır. Buna delil de İmruu’l-Kays’ın şu sözleridir:

“Haydi elbiseni elbisemden sıyır da, o da sıyrılacak.”

Kalbini kalbimden çıkart, demektir. el-Maverdî dedi ki: Bu kanaatte olanlar âyeti iki türlü tevil ederler. Birincisine göre anlamı şudur: Kalbini günahlardan ve masiyederden temiz tut. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Katade yapmıştır. İkincisi de şudur: Kalbini gadretmekten (sözünde durmamaktan) arındır. Yani sen kimseye gadretme, edersen elbisen kirlenir. Bu da İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. Bu hususta Gaylân b. Seleme es-Sakafî’nin şu beyitini delil göstermektedir;

Ben -Allah’a hamdolsun ki- ne günahkâr bir kimsenin elbisesini giyindim,

Ne de bir gadretmekten dolayı yüzümü peçeliyorum.”

Üçüncü görüşü benimseyenler şöyle derler: Âyet; kendi nefsini temizle, yani günahlardan arındır tevilindedir. Araplar nefisten kinaye yoluyla “elbise” diye sözederler. İbn Abbâs şöyle demiştir: Amere’nin şu beyiti de bu kabildendir:

“Uzunca mızrağı elbiselerine sapladım,

Esasen soylu olan mızraklara haram değildir,

(Soyluluğu onu mızraklarla öldürülmekten kurtaramaz.)”

İmruu’l-Kays da şöyle demiştir:

“Haydi elbisemi elbisenden sıyır da o da sıyrılsın.”

Yine (İmruu’l-Kays) şöyle demektedir:

“Avfoğullarının elbiseleri temiz ve paktır,

Yüzleri ise bembeyaz ve parlaktır.”

Maksat Avfoğullarının kendileridir.

Dördüncü görüşü kabul edenler de şöyle demektedir: Âyet; bedenini temiz tut, te’vilindedir. Yani görünen masiyetlerden arındır. Cisimden (bedenden) kinaye yoluyla “elbise” diye sözkonusu etmeye dair Araplardan gelen örneklerden birisi de birtakım develerden söz ederken Leylâ’nın söylediği şu beyittir:

“Onu hafif elbiselerle (bedenlerle, cisimlerle) attılar; göremezsin şimdi,

Ürkütülmüş deve kuşlarından başka ona benzeyenleri.”

Burada o, develere bindiler ve kendileri onları (binicileri olarak) attılar, demektir.

Beşinci görüşü kabul edenler şöyle der: Ayetin anlamı şudur; Sen aile halkına öğüt ver ve onları tedib etmek suretiyle günahlardan temizle! Araplar aile halkına elbise ve izar ismini verirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar sizin elbiseniz, siz de onlar için bir elbisesiniz.” (el-Bakara, 2/187)

el-Maverdî dedi ki: Bu görüşü benimseyenler âyet-i kerimeyi iki şekilde tevil ederler. Birincisine göre; iffetli mü’min hanımları seçmek suretiyle eşlerini temizle, anlamındadır. İkincisi ise arkadan değil de önden; ay hali sırasında değil de temizlik halinde onlardan faydalanmak suretiyle (onları temizle)! demektir. Bu açıklamayı İbn Bahr nakletmiştir.

Altıncı görüşü benimseyenler şöyle derler: Âyet; sen ahlâkını temizle! diye yorumlanır. Bu açıklamayı el-Hasen ve el-Kurazî yapmıştır. Çünkü insanın ahlâkı elbisesinin kendisini örtmesi gibi, bütün hallerini örtüp kapsar. Şair de şöyle demiştir:

Bir zaman kötü ahlâk dolayısıyla kınanmaz

Esasen Yahya elbisesi temiz, hür bir kimsedir.”

Maksat ahlakı güzel kimse olduğudur.

Yedinci görüsü benimseyenler şöyle derler: Âyet dinini temizle! anlamındadır. Buhârî ve Müslim’de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Ve birtakım insanlar üzerinde elbiseler gördüm. Kimisinin elbiseleri memelerine kadar, kimisinin elbiseleri daha aşağıda idi. Ömer b. el-Hattâb’ı ise üzerinde yerde sürüklediği bir elbisesi olduğu halde gördüm.” Ashab: Ey Allah’ın Rasûlü, bunu ne ile yorumladın? diye sordular. O: “Din” diye buyurdu. Buhârî, I, J7, III, 1349, VI, 2571, 2572, Müslim, IV, 1HŞ9; Tirmizî, IV, 539; Dârimî, II, 170; Müsned, III, 06, V, 373

İbn Vehb de Malik’ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir; Namaz ve mescidin dışında bir yerde Kur’ân’ı okumak hoşuma gitmiyor, yolda da okumak hoşuma gitmez. Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmuştur:

“Elbiseni temizle!”

Malik bununla şunu kastetmektedir Yüce Allah elbise ile dine bağlılığı kastetmiştir.

Abdullah b. Nâfi’, Ebû Bekr b. Abdu’l-Aziz b. Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb’dan, o Malik b. Enes’ten yüce Allah’ın;

“Elbiseni temizle!” âyeti hakkında: Sen bu elbiseni bir ahde hainlik ile birlikte giyme anlamındadır, dediğini rivâyet etmektedir. Ebû Kebşe’nin şu beyiti de bu anlamdadır: Az önce müfessir tarafından bu beyit İmmu’l-Kays’a ait olduğuna işaret edilerek zikredilmişti. Doğrusu da budur.

“Avfoğullarının elbiseleri temiz ve paktır

Yüzleri ise bembeyaz ve parlaktır.”

Şair elbiselerinin temizliği ile onların bayağı hallerden uzak olduklarını anlatmak İstemektedir. Yüzlerinin bembeyaz olması ile onların haramlardan uzak olduklarını ya da yaratılış itibariyle güzelliklerini yahutta her ikisini kastediyor. Bu açıklamayı da İbnu’l-Arabî yapmıştır.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Yalan, zulüm, ahdinde durmamak ve günah işlemek gibi bir hal üzere elbiseni giyinme, demektir. Bu açıklamayı İkrime (de) yapmıştır. Şairin şu mısraı da bu anlamdadır:

“O günahlarla kirlenmiş elbiseler içinde haccetmeye kalkıştı.”

Masiyetlerle kirlettiği bir elbise ile demektir. en-Nâbiğa da şöyle demektedir:

“Onlar ince ayakkabı giyen (hükümdarlar)dır ve iffetli kimselerdir

Sebâsib günü (paskalyadan önceki pazar günü) reyhanlarla selâmlanırlar.”

Sekizinci görüşü kabul edenlere göre de âyet-i kerîme ile kasıt, giyilen elbiselerdir. Bunu da dört şekilde açıklamışlardır. Birinci açıklamaya göre; elbiseni kirlerden arındır, demektir. İmruu’l-Kays’ın:

“Avfoğullarının elbiseleri temizdir, paktır.”

sözü de bu kabildendir.

İkincisi; elbiseni kısa tut ve yukarı doğru biraz çek! Çünkü elbiseyi kısa tutmakla onlar necasetten daha iyi korunmuş olurlar. Yer üzerinde sürüklenecek olduğu takdirde onları necasetlendirecek bir şeylerin isabet etmeyeceğinden emin olunamaz. Bu açıklamayı ez-Zeccâc ve Tâvûs yapmıştır.

Üçüncü açıklamaya göre

“elbiseni” su ile necasetten

“temizle” demektir. Bu açıklamayı Muhammed b. Şîrîn, İbn Zeyd ve fıtkihler yapmışlardır.

Dördüncü açıklamaya göre; sen haramdan temizlenmiş olmaları için ancak helâl kazancınla aldığın elbiselerini giy! İbn Abbâs’tan da şöyle dediği nakledilmiştir: Giydiğin elbise temiz olmayan bir kazançtan olmasın.

İbnu’l-Arabî -aktardığımız açıklamaların bir bölümünü zikrettikten sonra-şöyle demektedir: Âyet-i kerimenin maksadı umumi olduğundan ötürü hem hakikat, hem mecazi anlamlarına göre yorumlanması olmayacak bir şey değildir. Eğer biz bunu temiz ve bilinen elbiseler hakkında yorumlayacak olursak bu takdirde iki anlamı kapsar: Birincisi elbisenin eteklerinin (ve paçalarının) kısa tutulması demektir. Çünkü bunlar salıverilecek olursa kirlenirler. Bundan dolayı Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) elbiselerinin etekleri aşağıya sarkmış olarak gördüğü ensardan bir delikanlıya şöyle demiştir: Elbiseni yukarı doğru kaldır. Böylesi daha korumalı, daha temiz ve daha kalıcıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur; “Mü’minin elbisesi bacaklarının ortasına kadardır. Burası ile topukları arasında onun için bir vebal yoktur. Fakat bundan daha aşağı olursa o vakit bu ateştedir.” İbn Hibbân, Sahih, XII, 262, 263, 265; Nesefî, es-Sunenu’l-Kübrâ, V, 490, 491; İbn Mâce, II, 1183; Muvatta’, II, 914; Müsned, III. 5, 30, 97

Görüldüğü gibi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) giyilecek elbisenin uzanabileceği son nokta olarak topukları göstermekte, ondan daha aşağısına sarkacak olursa cehennem ateşi ile tehdit etmektedir. Eteklerini aşağı doğru salan, elbiselerini uzatan, sonra da bunları elleriyle yukarı doğru çekmek külfetine katlanan birtakım insanlara ne oluyor! Üstelik bu bir büyüklerime halidir ve kişiyi kendisini beğenmeye götürür. İşin kötü tarafı ise onlar böyle yapmakla asi oluyorlar. Elbiselerini kirletiyorlar ve kendilerini Allah’ın kendisine kimseyi ortak kılmadığı ve başkaları kendisine katmadığı kimseye kendilerini katıyorlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Allah kibirlenerek elbisesini yukarı doğru çeken kimseye (radıyallahü anhhmet nazarıyla) bakmaz.” Buhâri, V, 21K1; Müslim, III. 1651; Tirmizi, IV, 223; Muvatta’, II, 914; Müsned, 11, 12H; bir sonraki nota da hakiniz.

Sahih-i Buhârî’deki lâfzıyla da şöyledir: “Büyüklenerek elbisesini çeken bir kimseye kıyâmet gününde Allah (radıyallahü anhhmet nazarıyla) bakmayacaktır.” Ebû Bekr dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü, benim elbisemin bir tarafı, özellikle dikkat göstermeyecek olursam bazan sarkabiliyor? Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sen bu işi kibir dolayısıyla yapanlardan değilsin.” Buhârî, III, 1J40; Ebû Dâvûd, IV, 56; Müsned, II, 62, 104, 136

Böylelikle Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hususu genel olarak yasakladıktan sonra Ebû Bekir es-Sıddîkî istisna etmektedir.

Bu şekilde hareket eden aşağı durumdaki kimseler daha yüce mertebelerdeki kimseye kendilerini katmaya kalkışmaktadırlar. Halbuki onlar böyle bir şeyi beceremezler.

İkinci anlamı da: Elbiseyi necasetten yıkamaktır. Bu da âyetten açıkça anlaşılan bir anlamdır. Böyle bir anlamın çıkartılması da sahihtir.

el-Mehdevî dedi ki: Bazı ilim adamları bu âyeti elbisenin necasetten yana temiz olmasının vâcib olduğuna delil göstermişlerdir. İbn Sîrin ve İbn Zeyd şöyle demektedirler: Sen ancak tahir olan bir elbise ile namaz kıl. Şafii de bu âyeti elbisenin necasetten yana temiz (tâhir) olmasının vacib olduğuna delil göstermiştir. Malik ve Medinelilere göre bu bir farz değildir. Bedenin tahir olması da bu şekildedir. Buna ise t taharet alırken) yıkamaksızın sadece taş kullanarak temizlenmekle namaz kılmanın câiz oluşuna dair icmaın varlığı delil teşkil etmektedir Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi’nde (9/108. âyet, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Müddessir 3

Rabbini yücelt.

Diyanet Vakfı
Sadece Rabbini büyük tanı.

Kurtubi Tefsiri
Ve yalnız Rabbini yücelt.

Rabbi Yüceltmek:

“Ve yalnız Rabbini yücelt!” Efendini, mâlikini, işlerini düzene koyanı tazim et! O’nu eşi ya da evlâdı olmaktan yüce ve büyük olmakla nitelendir. Hadiste belirtildiğine göre; ashab: Namaza ne ile başlanılır? diye sorunca, yüce Allah’ın:

“Ve yalnız Rabbini yücelt” yani Onu en büyük olmakla nitelendir, âyeti nazil oldu.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu görüş her ne kadar genel olarak namazda tekbir getirmeyi gerektirse de bundan maksat, Allah’ı tekbir etmek, takdîs ve tenzihtir. O’nun dışındaki putları, eş ve ortakları reddetmektir. O’ndan başkasını veli edinme, O’ndan başkasına ibadet etme! O’nun dışında hiçbir varlığın fail olduğunu görme, sahib olduğun herbir nimeti O’ndan bil, demektir.

Rivâyet olunduğuna göre Uhud günü Ebû Süfyan: Yücel ey Hubel, demiş, bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah daha yüce ve daha üstündür, deyiniz.” Taberî, Tefsir, IV, 105, 13H; İbn Ebi Şeybe, Mûsannef, VII, 371

İşte bu lâfız, şeriatte ister ezan, ister namaz, ister zikir olsun bütün ibadetlerde “Allahu ekber” diye tekbir getirmek suretiyle şer’î bir örf haline gelmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan değişik sebeplerle mutlak olarak vârid olmuş bu lâfız da buna hamledilmiş (anlaşılmış ve yorumlanmış)dır, Onun: “O namazın tahrîmi (ona başlamak) tekbirdir, tahlili (bitirilmesi) de selâm vermektir” Ebû. Dâvûd, I, İri, 167; Tirmizi, I, y, U, 3; İbn Mâce, 1. 101; Hâkim, Müstedrek, i, 223; Dûnmî, I, İtffi; Dârakutni, f, 359, 560, 3f>l, 379; Müsned, 1, 123, 129 sözleri de bu türdendir. Şeriat, umumu ile neyi gerektiriyorsa, örfü ile de onu gerektirir. Tekbirin sözkonusu olduğu yerlerden birisi de şirkten arındırmak, kesilen kurban veya hayvan üzerinde ismini anmak suretiyle ilan etmek ve kan dökmesini emrettiği için, O’nun teşrî buyurduğu hususta, sadece Onu tevhid etmek amacıyla hayvan kesimi esnasında Allah’ın adının yüksek sesle anılmasıdır.

Derim ki: Daha önce el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/3- âyet, 20. başlıkta) sözkonusu bu lâfzın: “Allahu ekber” olduğu, namazda bu lafızla taabbud olunduğu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan naklolunanın da bu olduğu geçmiş bulunmaktadır.

Tefsir’de belirtildiğine göre yüce Allah’ın:

“Ve yalnız Rabbini yücelt” âyeti nâzil olunca, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ayağa kalkıp: “Allahu ekber” dedi. Bunun üzerine de Hadice de tekbir getirdi ve bunun Allah’tan gelmiş bir vahiy olduğunu anlattı. Bu rivâyeti el-Kuşeyrî zikretmektedir.

5- Yücelt” Lâfzının Başındaki “Fe”:

Yüce Allah’ın;

“Ve yalnız Rabbini yücelt” âyetinde “fe” harfinin gelmesi ceza (şart)ın cevabı anlamında kabul edildiğinden dolayıdır. Tıpkı; Ve uyar” lâfzının başına geldiği gibi. Kalk ve uyar ve kalk ve Rabbini yücelt” demektir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. İbn Cinnî dedi ki: Bu: Zeyd’i vur” demeye benzer ki, bu da “fe’siz olarak; demek ile aynı anlamdadır. Bu durumda “fe” harfi zaiddir.

Müddessir 2

Kalk, uyar.

Diyanet Vakfı
Kalk, ve (insanları) uyar.

Kurtubi Tefsiri
Kalk ve uyar!

3- Uyarıp Korkutmak:

“Kalk ve uyar”, eğer müslüman olmazlarsa, Mekke ahalisini korkutup, sakındır. Buradaki “inzar”ın onlara peygamberliğini bildirmek olduğu da söylenmiştir. Çünkü bu, risaletin mukaddimesidir. Onları tevhide davet etmek olduğu da söylenmiştir. Çünkü uyarmaktan maksat, odur. el-Ferrâ’ dedi ki: Kalk namaz kıl ve namazı emret, (demektir).

Müddessir 1

Ey örtünüp bürünen,

Diyanet Vakfı
Ey bürünüp sarınan (Resulüm)!

Kurtubi Tefsiri
Ey örtünüp, bürünen,

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Bu Âyetlerin Nüzul Dönemi:

“Ey örtünüp, bürünen” yani elbiselerine örtünüp, bürünmüş olan! Onları üstüne örtmüş ve uyumuş olan, demektir. “el-Müddessîr”in asli; olup, mütecanis oluşlarından dolayı “te” “dal” harfine idgam edilmiştir. Ubey bunu aslına uygun olarak idgamsız bir şekilde okumuştur.

Mukzül dedi ki: Bu sûrenin büyük bir bölümü el-Velid b. el-Mucire hakkındadır.

Sahih-i Müslim’de Cabir b. Abdullah’tan -ki Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabından olup, hadis naklettiği bir sırada- dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), vahyin fetret döneminden sözcelerken konuşması esnasında şunları söyledi; “Ben yürümekte iken semadan bir ses duydum. Başımı kaldırdım. Hira’da bana gelmiş olan meleğin sema ile yer arasında bir kürsi üzerinde oturmakta olduğunu gördüm.” Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Onun bu halinden korku ve dehşete kapıldım. Geri döndüm, beni örtüp sarınız, beni örtüp sarınız, dedim. Beni örttüler. Bunun üzerine yüce Allah: “Ey örtünüp, bürünen, kalk ve uyar ve yalnız Rabbini yücelt. Elbiseni temizle, pisliklerden uzak dur” âyetlerini indirdi, bir rivâyette de; “namaz farz olmadan önce” denilmektedir. Bunlar (pislikler) putlardır. (Peygamber devamla) buyurdu ki: “Sonra vahiy ardı arkasına gelmeye devam etti.” Buhâri, 1, 5, III, 11K2. IV, 1K75, 1H76. \W*>: Müslim, I, 113: Tirmizî,, IİH; Müsned III, İ25, ili. (Bazılarındı az lâfzı farklarla)

Bu hadisi Tirmizi de rivâyet etmiş olup, hasen, sahih bir hadistir demiştir. Tirmizî, V, 42H

Müslim dedi ki: Ayrıca bize Züheyr b. Harb anlattı, dedi ki: Bize el-Velid b. Müslim anlattı, dedi ki: Bize el-Evzaî anlattı dedi ki: Ben Yahya’yı şöyle derken dinledim: Ebû Seleme’ye: Kur’ân’ın hangi bölümü daha önce inmiştir, diye sordum, o: “Ey örtünüp bürünen” dedi. Ben: Ya da

“oku” (el-Alak. 96/1) dedim, o söyle dedi: Cabir b. Abdullah’a; Kur’ân’ın hangi âyetleri deha önce indi diye sordum, o; “Ey örtünüp, bürünen” diye cevab verdi. Ben ya da “oku” dedim, Cabir dedi ki: Ben size Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın anlattığını anlatıyorum. O şöyle buyurdu: “Hira’da bir ay kadar kaldım. Oradaki ibadetimi bitirince indim ve vadinin iç tarafından yürümeye koyuldum. Bana seslenildi, önüme, arkama, sağıma, soluma baktım, hiç kimseyi görmedim. Sonra yine bana seslenildi, tekrar baktım, fakat kimseyi göremedim. Sonra tekrar buna seslenilince başımı kaldırdım, baktım ki o -Cibril aleyhisselamı kastediyor- havada Arş’ın üzerinde duruveriyor. Şiddetli bir titreme tuttu beni. Hadice’ye gittim ve ona: Beni örtüp bürüyün, dedim. Onlarda üstümü örttüler, üzerime su döktüler. Yüce Allah da: “Ey örtünüp, bürünen kalk ve uyar ve yalnız Rabbini yücelt. Elbiseni temizle” âyetini indirdi. Müslim, 1, 144; Müsned, III, 306

Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmiş olup, bu rivâyetinde şöyle demektedir: Hadice’nin yanına vardım. Ben ona; beni örtüp sarınız, üzerime de soğuk su dökünüz, dedim. Beni örtüp sardılar, üzerime soğuk su döktüler. Bunun üzerine:

“Ey örtünüp, bürünen, kalk ve uyar ve yalnız Rabbini yücelt. Elbiseni temizle, pisliklerden uzak dur. (Yaptığını) çok görerek minnet etme” âyetlerini indirdi. Buhâri, IV, JB7-İ, 1K75

İbnu’l-Arabi dedi ki: Kimi müfessirlerin dediklerine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ukbe b. Rabia arasında bir şeyler geçmişti. Peygamber kederli bir şekilde evine dönmüştü. Huzursuz bir şekilde yatağına yattı.

“Ey örtünüp, bürünen” âyeti indi. Ancak bu bâtıl bir nakildir.

el-Kuşeyrî Ebû Nasr dedi ki: Denildiğine göre Mekke kâfirlerinin: Sen sihirbazsın, şeklindeki sözleri ona ulaşmıştı. Bundan dolayı oldukla kederlendi ve ateşi yükseldi, Elbiselerine sıkı sıkı büründü. Yüce Allah, kendisine:

“Kalk ve uyar” diye emir verdi. Yani onların sözleri üzerinde düşünme, onlara risaleti tebliğ et.

Şöyle de denilmiştir Ebû Leheb, Ebû Süfyan, el-Velid b. el-Muğire, en-Nadr b. el-Haris, Umeyye b. Halef, el-Âs b. Vail ve Mut’im b. Adiy bir araya gelerek şöyle dediler: Arapların çeşitli kafileleri hac günlerinde bir araya gelmiş bulunuyor. Onlar ise Muhammed hakkında soru sormaktadırlar. Siz ise ona dair farklı haberler vermektesiniz. Kiminiz mecnun, diğeri kâhin, bir başkası şairdir, diyor. Araplar ise bunların hepsinin tek bir kişide bir arada olmayacağını bilirler. O bakımdan siz Muhammed’e üzerinde ittifak edeceğiniz bir ismi veriniz. Araplar da onu o isimle adlandırsın. Aralarından bir kişi kalkıp; O bir şairdir dedi. el-Velid dedi ki: Ben İbnu’l-Abras’ın, Umeyye b. Ebi’s-Salt’ın sözlerini (şiirlerini) dinledim, fakat Muhammed’in sözleri bunlardan birisinin sözüne benzemiyor. Bu sefer: O bir kâhindir, dediler. Yine şöyle dedi: Kâhin hazan doğru söyler, bazan yalan söyler. Halbuki Muhammed asla yalan söylemiş değildir. Bir başkası kalkarak: O bir delidir, dedi. el-Velid de şöyle dedi: Deli insanları boğar fakat Muhammed kimseyi boğmadı. Dalın sonra el-Velid evine gitti. Orada bulunanlar: el-Velid b. el-Muğire dininden döndü, dediler. Ebû Cehil onun yanına giderek: Sana ne oluyor, ey Abdi Şems’in babası. İşte Kureyşliler sana vermek üzere bir şeyler topluyor. Senin muhtaç olduğunu ve bunun için dininden döndüğünü kabul ediyor, el-Velîd dedi ki: Benim böyle bir şeye ihtiyacım yok, fakat ben Muhammed hakkında düşündüm ve sihirbaz ne yapar, diye sordum. Baba ile oğlunu, kardeş kardeşini, kadın ile kocasının arasını ayırır denildi. O bakımdan ben de: O bir sihirbazdır dedim. Bu söz insanlar arasında yayıldı ve: Muhammed bir sihirbazdır, diye bağırmaya başladılar. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) evine üzüntü ile geri döndü ve bir kadife ile örtündü.

“Ey örtünüp bürünen” âyeti indi.

İkrime dedi ki:

“Ey örtünüp, bürünen” ey peygamberlik ve bu yükün ağırlıklarına bürünmüş olan demektir. İbnu’l-Arabi dedi ki: Bu uzak bir mecazi anlamdır. Çünkü henüz ona nübüvvet verilmemişti. Bu (sûre) ikinci olarak nazil olmuş olmakla beraber, Kur’ân’ın ilk nazil olan sûresi olduğunu kabul edersek, zaten henüz nübüvvet verilmiş olamaz.

2- Peygambere “el-Müddessir (Örtünüp, Bürünen)” Diye Hitab Edilmesi:

“Ey örtünüp, bürünen” âyeti ile kerîm olanın, haline uygun bir şekilde habibine nida etmesi ve vasfına göre ona hitab edip, kendisine

“ey Muhammed” ve “ey filan” dememesi, hitapta bir lütuf ve bir inceliktir. Böylelikle daha önce el-Müzzemmil Sûresi’nde geçtiği gibi Rabbinden kendisine ince ve yumuşak bir şekilde hitab edildiği şuuruna varması istenmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mescidde uyuduğu vakit Ali (radıyallahü anh)’a: “Kalk Ebû Turab” demesi de bunun gibidir. O sırada Ali (radıyallahü anh) Fatıma (radıyallahü anha)’a kızarak çıkmış (mescidde yatmış), ridası üzerinden düşmüş, vücuduna toprak isabet etmişti, Bunu Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, I, 69, V, 2291; Müslim, IV, 1874; Müsned, IV, 263

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Hendek gecesi Huzeyfe’ye: “Kalk ey uykucu!” diye hitab etmesi de buna benzer. Müslim, III, 1414; ibn Hibbân, Sahih, XVI, 67 Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Müzzemmil 20

Şüphesiz Rabbin, senin gecenin üçte ikisine yakınını, yarısını ve üçte birini kalktığını biliyor. Senden beraber olanlardan bir topluluk da. Allah geceyi ve gündüzü ölçüp biçer. Onu sayamayacağınızı bildi, sizi bağışladı. Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Sizden hastalar olacak, diğerleri yeryüzünde dolaşarak Allah’ın fazlından arayacaklar, diğerleri de Allah yolunda savaşacaklar. Öyleyse ondan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında daha hayırlı ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allahtır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kurandan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allahın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kurandan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekatı verin, Allaha gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükafatça daha büyük olmak üzere. Allahtan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

Kurtubi Tefsiri
Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle beraber olanlardan bir kesimin gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri kadar ayakta durduğunu(zu) bilir. Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder. O, sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için size doğru yöneldi. Artık Kur’ân’dan kolay(ınıza) geleni okuyun. Allah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir. O halde ondan kolayınıza geleni okuyun, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir surette borç verin. Nefisleriniz İçin önden ne hayır gönderirseniz, onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakımından daha büyük olmak üzere Allah’ın yanında bulursunuz. Allah’tan mağfiret de dileyin. Şüphesiz ki Allah çok mağfiret buyurandır, çokça merhamet edendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız:

1- Geceleyin Namaza Kalkılan Miktar:

“Şüphe yok ki Rabbîn senin… ayakta durduğunu bilir” diye başlayan bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ın:

“Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt yahut ona (biraz) ekle!” (2-3. âyetler) âyetlerinin -önceden de geçtiği gibi- tefsiridir ve bu âyet-i kerîme yine önceden geçtiği üzere, gece namaz kılmanın farz oluşunu neshedicidir.

“Ayakta durduğunu” âyeti, namaz kıldığını… demektir. (Daha) az” demektir. “Üçte Dd” anlamındaki âyeti İbn es-Semeykâ, Ebû Hayve ve Şamlılardan Hişam, şeklinde “lam” harfini sakin olarak okumuşlardır.

“Yarısı ve üçte biri” anlamındaki âyetleri de genel olarak “üçte ikisi” âyetine atf İle; şeklinde kesreli okunmuşlardır ki; anlam şöyle olur: Senin gecenin üçte ikisinden, yarısından, Üçte birinden daha az (namaz kılmak suretiyle) ayakta durduğunu bilir. Bu okuyuşu Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim tercih etmiştir. Bu da yüce Allah’ın:

“O sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için” âyetine benzemektedir. Onlar onu sayamadıklarına göre nasıl olur da (tam olarak) yarısını veya üçte birini ayakta (namaz kılarak) geçirebilirle:?

İbn Kesîr ve Kûfeliler; şeklinde nasb ile ve: Az” lâfzına atf ile okumuşlardır ki, ifadenin takdiri şöyle olur: Gecenin üçte ikisinden azını, yarısını ve üçte birini (namaz kılarak) ayakta geçirdiğini (bilir).

el-Ferrâ’ dedi ki: Daha doğru okuyuşun bu olması daha uygundur. Çünkü önce “üçte ikisinden az” diye buyurdu, sonra bizzat az olan miktarın kendisini sözkonusu etti, Yoksa az olandan daha azını değil.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu okuyuşa göre; onlar üçte bir ve yarısı kadarını isabet ettirmiş oluyorlardı. Çünkü bu kadar namaz kılmak onlara ağır gelmiyordu. Daha fazla kıldıkları da oluyordu. Daha fazla kılındı mı maksat olarak gözetilen miktar da isabet ettirilmiş olurdu. Üçte ikisini namazla geçirmek ise onlara ağır geldiğinden, bu miktarı tutturamıyorlar; fakat ondan daha aşağı bir süre namaz kılıyorlardı. Gecenin yarısı kadar namaz kılmakla emrolunmuş olmaları ve bundan daha fazla ve daha az kılmak hususunda da kendilerine ruhsat verilmiş olması ihtimali vardır. Bundan dolayı onlar yaklaşık üçte ikisine ulaşıncaya kadar arttırıyor ya da üçte bire kadar da yandan eksiltebiliyorlardı.

Diğer bir ihtimal de şudur: Onlara gecenin yarısı ve üçte birine kadar eksilterek; yarısına da üçte ikiye ulaşıncaya kadar daha fazlası, miktar olarak tesbit edilmişti. Aralarından bunu yerine getiren de vardı ve erkeden de vardı. Bu hüküm nesholuncaya kadar böylece devam etti.

Bir kesim de şöyle demiştir; Allah onlara dörtte bir kadarını farz kılmıştı; fakat onlar dörtte birden daha az kılıyorlardı. Ancak böyle bir görüş dayanaksızdır.

2- Geceyi ve Gündüzü Takdir Eden Allah’tır;

“Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder.” Yani gece ve gündüzün miktarlarını gerçek şekliyle O bilir. Sizler ise hatanın sözkonusu olabileceği şekilde araştırmakla ve ictihad ile bunu bilebilirsiniz.

“O, sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için …” Sizlerin bunun hakikatlerini ve gereğini yerine getirmeyi bilemeyececeğinizi bildiği için.., demektir. Sizin geceyi namazla geçiremeyeceğinizi bilmiştir, diye de açıklanmıştır. Ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü hiçbir zaman gecenin tamamım namazla geğirmek, farz kılınmış değildir.

Mukâtil ve başkaları dedi ki: “Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt yahut ona ekle” âyeti nazil olunca bu(nun gereklerini yerine getirmek) onlara ağır geldi. Kişi gecenin yarısını, üçte birini ayırdedemiyordu. O bakımdan yanılmak korkusuyla sabaha kadar namaz kılıyordu. Bundan dolayı ayakları şişti ve benizleri soldu. Yüce Allah, onlara merhamet buyurup, yüklerini hafifleterek: “O, sizin bunu sayamayacağınızı bildiği İçin…” diye buyurdu.

“O sizin bunu sayamayacağınızı bildi” âyetinde ki; (……..) şeddelisinden hafifletilmiş şeddesiz okunmuşadır. Yani, sizin bunu asla sayamayacağınızı bilmiştir. Çünkü sizler buna bir şeyler ilave edecek olursanız, size ağır gelir ve bu durumda farz olmayan bir şeyle kendinizi yükümlü tutarsınız. Eğer daha az kılacak olursanız bu da size ağır gelir.

3- “Allah’ın Tevbesi (Yükü Hafifletmesi)” :

“Size doğru yöneldi.” Yani sizi affetti. Bu âyet vermiş olduğu emri aralarından kısmen terkcdenlerin olduğunu göstermektedir.

Şöyle de açıklanmıştır: âciz kaldığınız için gece namazını size farz kılmaktan tevbe elti (döndü), demektir. Çünkü önceden de geçtiği gibi “tevbe”nin asıl anlamı dönmektir. O halde âyetin anlamı şöyle olur: Yükümlülüğün ağırlığından onu hafifletmeye, zorluktan kolaylığa olmak üzere sizin lehinize döndü.

Onlara araştırmak suretiyle de vakitlere dikkat etmeleri emrolunmuştu. Bu araştırma yükümlülükleri de hafifletildi.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: “Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder.” Onları, belirli bir miktarları tesbit edilmiş olarak yaratır. Yüce Allah’ın:

“Herşeyi yaratıp, onu inceden inceye takdir ve tayin etmiştir” (el-Furkan, 25/2) âyetine benzemektedir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Yaratılmış ile ilgili takdire herhangi bir hüküm taalluk etmez. Ancak yüce Allah, dilediği yükümlülük görevlerini onunla irtibatlandırır.

4- Kur’ân’dan Kolayına Geleni Okumak:

“Artık Kur’ân’dan kolay(ınıza) geleni okuyun” âyeti ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre maksat, bizzat Kur’ân okumanın kendisidir. Yani geceleyin kıldığınız namazlarda size kolay geleni, zor gelmeyeni okuyun. es-Süddî yüz âyet-i kerîme demiştir. el-Hasen: Her kim bir gecede yüz âyet-i kerîme okuyacak olursa, Kur’ân onunla tartışmayacaktır. Ka’b da söyle demiştir: Bir gecede yüz âyet-i kerîme okuyan bir kimse kanitlerden diye yazılır. Saîd, elli âyet demiştir.

Derim ki: Ka’b’ın görüşü daha doğrudur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim on âyet-i kerîme okuyarak namaz kılarsa, gafillerden yazılmaz. Kim yüz âyet okuyarak namaz kılarsa, kânitlerden yazılır. Kim bin âyet okuyarak namaz kılarsa, kantarlarla ecir alanlardan yazılır.” Ebû Dâvûd, II, 57. Hadisi Ebû Dâvûd et-Tayâlisî Müsned’inde Abdullah b. Amr’ın rivâyet ettiği bir hadis olarak zikretmektedir. Biz bu hadisi kitabın Mukaddimesi’nde (Kur’ân’ın Faziletlerine Dair Başlıkta) zikretmiş bulunmaktayız.

İkinci görüşe göre;

“artık Kur’ân’dan kolay(ınıza) geleni okuyun” âyeti kolayınıza gelecek kadar namaz kılın, demektir. Nitekim namaza da; “Kur’ân” denildiği olur. Yüce Allah’ın:

“Sabah Kur’ân’ını da” (el-İsra, 17/78) âyetine benzer ki, bu da sabah namazını da, demektir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Daha sahih olan budur. Çünkü yüce Allah namaza dair haber vermektedir, söylenenler de onunla İlgilidir.

Derim ki: Hitabı lâfzın zahirine göre yorumlayarak birinci görüş daha sahihtir. İkinci görüş ise mecazdır. Çünkü bu, bir şeye onun amellerinden bir bölümünün adım vermek kabilindendir.

5- Gece Namazı Farz mıdır?:

Kimi ilim adamına göre yüce Allah’ın:

“Artık Kur’ân’dan kolaycınıza) geleni okuyun” huyruğu gecenin tamamım, yarıyım, yandan azını ve yarıdan fazlasını namazla geçirme hükmünü neshetmiştir.

Diğer taraftan yüce Allah’ın:

“O halde, ondan kolayınıza geleni okuyun”

âyetinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre; bu ikinci bir farzdır, çünkü onunla başka bir farz kaldırılmış bulunmaktadır. Diğer bir görüş de bunun kendisiyle başkası kaldırıldığı gibi, yine kendisinin başkası ile kaldırıldığı neshülmuş bir farz olma ihtimalidir. Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) gece namazı kıl! Umulur ki (şüphesiz) Rabbin seni öğülmüş bir makama gönderir.” (el-İsra, 17/79) Bu durumda yüce Allah’ın:

“Gecenin bir kısmında sana has nafile olmak üzere onunla gece namazı kıl” âyetinin kendisine farz kılınanın dışında, kendisine kolay geleni okuyarak teheccüd kılması ihtimalini de taşımaktadır.

O bakımdan Şâfiî şöyle demektedir: Bu durumda yapılması gereken sünnet ile bu iki manadan birisine dair delili araştırıp, bulmaktır. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sünnetinin, beş vaktin dışında farz bir namazın bulunmadığına delâlet ettiğini gördük.

6- Gece Namazı Ümmet Hakkında Nesh Olmuş, Peygamber Hakkında Farz Kalmaya Devam Etmiştir:

el-Kuşeyrî Ebû Nasr dedi ki: Meşhur olan, gece namazının nesholuşunun ümmet hakkında olduğudur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında da farz kalmaya devam etmiştir.

Belirli bir miktar ile kılmak nesholmuştur, fakat aslı itibariyle vacib kalmaya devam etmiştir, diye bir görüş de vardır. Yüce Allah’ın:

“Kurbandan kolayına geleni kessin” (el-Bakara, 2/196) âyetine benzemektedir. Kurban kesmek kaçınılmaz bir şeydir. İşte burada da mutlaka gece namazı kılmak gereklidir. Fakat bunun ne miktarda olacağı namaz kılanın tercihine bırakılmıştır. Buna binaen kimileri şöyle demiştir: Az da olsa gece namazı kılmak farziyyeti devam etmektedir. Bu, güzel bir görüştür.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: Gece namazının farz oluşu tamamıyla riesh olmuştur. Gece namazı asla farz değildir. Şafii’nin kabul ettiği görüş budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için farz kalmaya devam edenin bu olma ihtimali vardır. O da onun geceleyin namaz kılmasıdır. Miktarını tesbit etmek ise onun tercihine havale edilmiştir.

Gece namazı kılmanın farz olmadığı sabit olduğuna göre yüce Allah’ın:

“O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” âyeti; eğer sizin için bu mümkün olursa Kur’ân okuyun ve isterseniz namaz kılın, demek olur.

Bazıları da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hakkında da dahil olmak üzere gece namazının bütünüyle nesh olduğu kanaatini benimsemiştir. Gece namazı ona dahi farz değildi, derler. Yüce Allah’ın:

“Sana has nafile olmak üzere” (İsra 17/79) âyetindeki “nafile” lâfzı gerçek anlamı ile anlaşılmalıdır.

Belirli bir miktar nesh olmuş, fakat gece namaz kılmanın farziyeti asıl olarak devam ettikten sonra nesholmuştur, diyenlerin görüşüne gelince, bu ikinci nesh, namaz vakitlerinin açıklanması ile gerçekleşmiş olmaktadır. Yüce Allah’ın:

“Güneşin (batıya doğru) kaymasından… kadar namazı dosdoğru kıl” (el-îsra, 17/78) âyeti ile:

“Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah’ı tesbih edin” (er-Rum, 30/17) âyetinde olduğu gibi. Ayrıca gelen haberlerde beş vakit namazdan fazla kılınanların tatavvu (nafile) olduğu da belirtilmektedir.

Nesh, yüce Allah’ın:

“Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) gece namaz kıl” (el-İsra, 17/79) âyeti ile gerçekleşmiştir. Burada hitab hem Peygambere hem de ümmetedir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Ey sarınıp, bürünen! Birazı müstesna geceleyin kalk” (1. âyet) âyetinde hitab, her ne kadar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e ise de, namazın farziyeti hem onun için, hem başkası için umumidir.

Yüce Allah’ın gece namazını farz kılışının hicretten sonrasına kadar devam ettiği ve Medine’de nesh olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah:

“Allah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir” diye buyurmaktadır. Cihad ise ancak Medine’de farz kılınmıştır. Buna göre namaz kılınacak vakitlerin açıklanması Mekke’de olmuştur. Gece namazı(nın farziyeti) ise yüce Allah’ın:

“Geceleyin de sana has bir nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) namaz kıl” (İsra, 17/79) âyeti ile nesholmuştur.

İbn Abbâs dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye gelince; yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki Rabbin senin … ayakta durduğunu bilir” âyeti gece namazının farziyyetini nes İletmiştir.

7- Gece Namazı Yükümlülüğünün Hafifletilmesinin Sebebi;

“Allah sizden hastalananlar olacağını…” buyruklarıyla yüce Allah, gece namazı kılma yükümlülüğünü hafifletmesinin gerekçesini açıklamaktadır. Çünkü insanlardan kimi hastadır, geceleyin ona namaz kılmak ağır gelir. Aynı şekilde namaz kılamamaları da onlara ağır gelir. Ticaret maksadıyla yolculuk yapan kimseler geceleyin namaz kılamazlar. Allah yolunda cihad tiden de böyledir. İşte bunlar dolayısıyla yüce Allah hepsinin yükümlülüğünü hafifletmektedir,

“Olacağını” âyetindeki; şeddelisinden hafitletilmiştir. Durum şu ki Allah … olacağını bilir” demektir’.

8- Helâl Mal Kazanmanın ve Allah Yolunda Cihad Etmenin Fazileti:

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede mücahidler ile kendisinin çoluk çocuğunun nafakasını başkalarına iyilik ve lütufta bulunmak için helâl mal kazanmaya çalışanları eşit bir ifadede zikretmektedir. Dolayısıyla bu, mal kazanmanın, cihad seviyesinde olduğuna delildir. Çünkü yüce Allah bunu Allah yolunda cihad ile birlikte zikretmiş bulunmaktadır. İbrahim’in rivâyetine göre, Alkame şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir beldeden bir başka beldeye yiyecek bir şey getirip de onu o günün fiyatına satan bir kimsenin Allah katındaki mertebesi mutlaka şehidler mertebesinde olur.” Daha sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“… diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir” âyetini okudu. Halil Bağdadi Tarilıu Bağdâd, XIII, 472. Ancak Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in âyeti okuduğundan söz etmeden.

İbn Mes’ûd dedi ki: Her kim bir şehirden müslümanların şehirlerinden birisine sabrederek, ecrini Allah’tan umarak bir şeyler getirecek olup da onu o günün fiyatına (orada) satacak olursa, Allah nezdinde şehitler mertebesine yükselir. Daha sunra: “… Diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini…” âyetini okudu.

İbn Ömer dedi ki: Allah yolunda ölümden sonra, ölmek istediğim ölümler arasında, yeryüzünde dolaşarak Allah’ın lütfundan aramak üzere bineğimin yükleri arasındaki ölümden daha çok seveceğim bir ölümü Allah yaratmamıştır.

Tavus dedi ki: Dul ve yoksul için çalışan bir kimse, Allah yolunda cihad eden gibidir.

Seleften birisinden nakledildiğine göre, o Vâsıfta bulunuyor iken, Basra’ya gitmek üzere bir gemi buğday yükledi. Oradaki vekiline şunu yazdı; Bu geminin Basra’ya gireceği günü buğdayı sat, sakın ertesi güne bırakma. Geminin geldiği vakit fiyatların düşük olduğu bir zamana denk geldi. Diğer tacirler vekile şöyle dedi: Sen bunu bir hafta erteleyecek olursan, onun iki katı kâr edersin. Gerçekten o da bir hafta erteledi ve bir kaç kat fazlasıyla kâr etti. Durumu arkadaşına yazdı. Bu sefer buğdayın sahibi ona şunu yazdı: Ey adam! Bizler dinimizin esenlikte olması ile birlikle az bir kâra kanaat etmiştik. Sense bize karşı bir cinayet işledin. Bu mektubum sana gelince hemen o malı al ve Basra fakirlerine onu dağıt. Keşke bu yolla da -lehimde ya da aleyhimde olmaksızın- kârsız ve zararsız olarak ihtikârdan (kara borsacılık yapmaktan) kurtulabilsem.

Rivâyet olunduğuna göre Mekkelilerden bir genç mescide devamla gider gelirdi. İbn Ömer onu göremeyince evine kadar gitti. Annesi; O kendisine ait olan bir buğdayı satmakla meşguldür, dedi. İbn Ömer onunla karşılaşınca yna: Oğlum dedi. Senin buğdayla işin ne? Niye deve, niye inek, niye koyun alıp satmıyorsun? Çünkü buğday ticaretçisi kuraklığı sever. Buna karşılık davar sahibi kimse yağmur yağmasını sever.

9- Gece Namazı Kılmanın Fazileti:

“O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” âyeti mümkün olduğu kadar namaz kılın, demektir. Yüce Allah, kolay gelen kadarıyla gece namazı kılmayı farz kılmıştır. Daha sonra -önceden de geçtiği gibi- beş vakit namazı farz kılmakla bunu da neshetmiştir.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bir kesim şöyle demiştir: Gece namazının farziyeti bu âyet-i kerîme ile iki rekat olarak tesbit edilmiştir. Bunu Buhârî ve başkaları demiştir. Buhari açtığı bir babta şu hadisi zikreder: “Şeytan, sizden herbirinizin başının arka tarafına uykuya daldığı vakit üc tane düğüm bağlar. Herbir düğümü ona ait olan yerde: Önünde uzun bir gece var uyumaya devam et, diye tesbit eder. Kişi uyanıp Allah’ı anacak olursa, düğümlerin biri çözülür. Abdest alırsa, bir diğer düğüm çözülür. Namaz kılarsa, bütün bu düğümler çözülür. Böylelikle hoş, bir gönülle dinç bir şekilde sabahı eder. Aksi takdirde kötü bir ruh haliyle ve tembel olarak sabahı eder.” Buhâri, I, 3*3, III, 1193; Müslim, I, 53»; Ebû Dâvûd, II, il; Nesâi, III, 203, İbn Mâce, 1, 421; Muvatta’, I, 176; Müsned, II, 243, 253, <İ97, 111, 315 (Câbir -ra- den yakın bir rivâyet). Semura b. Cündüb'ün Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rüyaya dair naklettiği hadisini de zikreder. (Peygamber) buyurdu ki: "Başı taşla yarılan kimseye gelince, o kimse Kur'ân'ı öğrenir, ondan sonra onu terkeder ve farz kılınan namazı kılmadan uyur." Buhârî, I, 3«4, VI, 25fi5; Müsned, V, a Abdullah b. Mesud'un rivâyet ettiği şu hadisi de kaydeder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), huzurunda gecenin tamamını uykuyla geçiren birisinden sözedilince şöyle buyurdu: "Bu, şeytanın kulaklarına işediği bir adamdır." Buhârî, I, 3H4, III, 1193; Müslim, I, 597; Nesâî, III, 2(M; Müsned, I, 427, II, 260. 427 (son iki yerde: Ebû Hüreyreden). İbnu'l-Arabi dedi ki; İşte bu hadisler mutlak olarak namazın zikredilmesinin farz olan namaza yorumlanmasını gerektirmektedir. Bu durumda mutlak olan -o anlamı da ihtiva etme ihtimalinden dolayı- mukayyede hami edilir. Böylelikle bunların muayyen olarak gece namazı hakkında olduğunu iddia edenlerin iddiası çürümektedir. Sahih'de -lâfız Buhari'nin olmak üzere- Abdullah b. Amr dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana dedi ki: "Ey Abdullah! Sen filan gibi olma! O önceleri gece namaz kılardı, sonra geceleyin namaz kılmayı terketti." Buhârî, I, 3«7; Müslim, II, H14; Nesâî, Jll, 253; İbn Mâce, I, 422; Müsned, II, 170. Eğer bu farz olsaydı, elbetteki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) o kimseyi o hali üzere bırakmazdı, ona dair böyle bir şekilde haber de vermezdi. Aksine onu alabildiğine yererdi. Yine Sahih'de Abdullah b. Ömer'den şöyle dediği zikredilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hayatında bir kimse bir rüya gördü mü onu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlatırdı. Ben de bekar bir genç idim. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde mescidde uyurdum, Uykuda sanki iki meleğin beni gelip aldığını ve beni cehenneme götürdüklerini gördüm. Kuyu gibi içinin kapatılmış olduğunu gördüm. İki boynuzu olduğunu gördüm. İçinde kendilerini tanıdığım birtakım insanlarla karşılaştım. Bu sefer, cehennem ateşinden Allah'a sığınırım, demeye koyuldum. Sonra bizimle bir başka melek karşılaştı. Bana; Artık senin için korku yok, dedi. Ben bunu (ablam) Hafsa'ya anlattım. Hafsa bunu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a anlattı. Peygamber şöyle buyurdu: "Abdullah ne iyi bir adamdır! Keşke gecenin bir bölümünde de namaz kılsaydı!" Bundan sonra gecenin az da olsa bir bölümünde namaz kılmadan uyumazdım. Buhârî, I. 378. 3S8, HI, 13f)7; Müslim, IV, 1927; Müsned, II, 146 Eğer gece namaz kılmayı terketmek bir masiyet olsaydı, melek; Senin için korku yoktur, korkma, demezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 10- Namazda Okunması Gereken Kur'ân-ı Kerîm Miktarı; Gece namaz kılmanın farz olmadığı ve yüce Allah'ın; "Artık Kur ân'dan kolay(ınıza) geleni okuyun" âyeti ile; "o halde ondan kolayınıza geleni okuyun" âyetlerinin zahiri üzere, namazda Kur'ân okumaya yorumlanacağı sabit olmakla birlikte, ilim adamları namazda okunması gereken Kur'ân miktarı hususunda farklı görüşlere sahibtir. Malik ve Şafii: Bu miktar Fâtihatu'l-kitab'tır. Onu okumamak câiz değildir. Onun bir bölümünü okumakla da yetinilemez, elerler. Ebû Hanife ise bu miktarı Kur'ân'ın neresinden olursa olsun bir âyet diye takdir etmiştir. Yine ondan gelen bir rivâyete göre bu miktar üç âyettir. Çünkü en az sûredeki âyet sayısı bu kadardır. Birinci görüşü el-Maverdî, ikincisini de İbnu'l-Arabî zikretmiştir. Fakat sahih olan Malik ve Şafii'nin görüşüdür. Daha önce kitabın baş taraflarında el-Fâtiha Sûresi'nde (Fâtiha'nın hükümleri bölümleri 21. başlık ve devamında) açıkladığımız gibi. Bundan maksadın namazın dışında Kur'ân okumak olduğu da söylenmiştir. el-Mave;dî dedi ki: Bu görüşe göre bu emrin mutlak olması vücuba yahutu vücub olmaksızın müstehablığa yorumlanır. Çoğunluğun görüşü de budur. Çünkü okuması ona vacîb olursa, o miktarı ezberlemesi de onun için vacib olur. İkinci görüşe göre, Kur'ân'ın i'cazını, ondaki tevhidin delillerini, peygamberlerin gönderilişinin delillerini bilmek için Kur'ân okumasının vacib olduğu şeklinde yorumlanır. Fakat Kur'ân'ı okuyup i'cazını ve ondaki tevhid delillerini öğrendiği takdirde ayrıca ezberlemesi gerekmez. Çünkü Kur'ân'ı ezberlemek vacib olmayıp, müstehab olan Allah'a yakınlaştırıcı amellerdendir. Bu emrin ihtiva ettiği kıraat miktarının ne kadar olduğu hususunda beş görüş vardır: 1. Kur'ân'ın tamamı. Çünkü yüce Allah Kur'ân'ı kullarına kolaylaştırmıştır. Bu görüş ed-Dahhak'ındır. 2. üçte birini. Bunu da Cuveybir nakletmiştir. 3. İkiyüz âyettir. Bu görüş es-Süddî'ye aittir. 4. Yüz âyettir. Bu da İbn Abbâs'ın görüşüdür. 5. En kısa sûre gibi üç âyettir. Bu da Ebû Halid el-Kinânî'nin görüşüdür. 11- Namazı Kılın, Zekâtı Verin: "Namazı dosdoğru kılın" âyeti ile kasıt, farz olan beş vakit namazı vaktinde kılmaktır. "Zekâtı verin." Mallarınızda farz olan zekâtı verin, demektir. Bu açıklamayı İkrime ve Katade yapmıştır. el-Hâris el-Uklî dedi ki: Bundan maksat, fıtır sadakasıdır. Çünkü malların zekâtı daha sonradan vacib olmuştur. Bunun nafile sadaka olduğu da söylenmiştir. Bütün hayır fiilleri olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs: Allah'a itaat ve O'na ihlastır, diye açıklamıştır. 12- Allah'a Güzel Şekilde Borç Vermek: "Ve Allah'a güzel bir surette borç verin" âyetindeki "güzel surette borç (karz-ı hasen)" helâl olan maldan ihlasla Allah rızasının maksat olarak gözetildiği borçtur. Daha önce buna dair açıklamalar el-Hadid Sûresi'nde (57/18. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Zeyd b. Eslem dedi ki: Karz-ı hasen aile halkına gerekli infakı (harcamaları) yapmaktır. Ömer b. el-Hattâb ise: Karz-ı hasen Allah yolunda harcamaktır, demiştir. 13- "Nefisleriniz İçin Önden Ne Hayır Gönderirseniz, "Onu ... Allah'ın Yanında Bulursunuz.": (Bu âyet daha önce) el-Bakara Sûresi'nde (2/110. âyetçe geçmişti), Ömer b. el-Hattâb'dan rivâyet edildiğine göre o, hurma ile süt karışımı bir içecek hazırlamışken gelen bir yoksula alıp onu verdi. Onlardan birileri: Bu yoksul bunun ne olduğunu ne anlasın, dedi. Ömer: Fakat o yoksulun Rabbi bunun ne olduğunu bilir, dedi. Bununla yüce Allah'ın: "Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz onu hem daha hayırlı... olmak üzere Allah'ın yanında bulursunuz" âyetini buna yorumlamış gibidir. Yani sizin terkettiğiniz, geride bıraktığınız, hem cimrilikten ve bu husustaki kusurlu hareketlerinizden daha hayırlı "hem de ecir bakımından daha büyük bulursunuz. Ebû Hüreyre dedi ki: (Bu ecir) cennettir. Ecir itibariyle daha büyük olma ihtimali de vardır. Çünkü yüce Allah, bir haseneye karşı on katıyla mükâfat verecektir. "Hem daha hayırlı... daha büyük" lâfızlarının nasb ile gelmesi "bulursunuz" âyetinin ikinci mef'ûlleri oluşlarından dolayıdır. O" Basralılara göre fasıl zamiridir. Kûfelilerin görüşüne göre de imaddır. İ'rabta bunun yeri yoktur. "Ecir bakımından" lâfzı ise temyizdir. "Allah'tan mağfiret de dileyin." Günahlarınızın bağışlanmasını O'ndan isteyin. "Şüphesiz ki Allah" cevherden önce yapılanları "çok mağfiret buyurandır." Tevbeden sonralarını da size "çokça merhamet edendir." Bu açıklamayı Said b. Cübeyr yapmıştır. Müzzemmil Sûresi burada sona ermektedir. Allah'a hamd olsun.

Müzzemmil 19

Şüphesiz bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine bir yol tutar.

Diyanet Vakfı
İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.

Kurtubi Tefsiri
İşte bu, gerçekten bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru yol alır.

“İşte bu, gerçekten bir öğüttür.” Bununla ya bu sûrenin ya da âyetlerin bir öğüt olduğunu kastetmektedir. Kur’ân âyetleri olduğu da söylenmiştir. Çünkü Kur’ân’ın tümü tek bir sûre gibidir.

“Artık kim dilerse Rabbine doğru yol alır.” Yani kim îman eder ve bu şekilde Rabbine yani O’nun rıza ve rahmetine giden yolu edinmek isterse bunu yapsın. Çünkü ona böyle bir imkânı vermiş bulunmaktadır. Zira o kimseye delil ve belgelen açık bir şekilde göstermiştir.

Diğer taraftan bu âyetin kılıç (cihadı emreden âyet ile) nesholduğu söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Kim dilerse ondan öğüt alır” (el-Müddessir, 74/55) âyeti da böyledir. es-Sa’lebî dedi ki: Fakat daha uygun görülen bunun mensûh olmadığıdır.

Müzzemmil 18

Gök o gün parçalanacaktır. O’nun vaadi yerine getirilmiştir.

Diyanet Vakfı
Gökyüzü bile onunla (o günün dehşetiyle) yarılacaktır. Allahın vadi mutlaka yerine gelir.

Kurtubi Tefsiri
Gök bile o sebeple yarılmış, O’nun vaadi yerine getirilmiş olacaktır.

Bununla birlikte bu günün, oldukça uzun olmakla ve uzunluğundan dolayı küçük çocukların yaşlılık ve saçlarının ağaracağı yaşa kadar ulaşacakları bir gün olmakla nitelendirilmesi de mümkündür.

“Gök bile o sebeple yarılmış ” onun şiddetinden dolayı çatlamış

“olacaktır.”

“O sebeple” âyeti “onda” anlamında olup, dehşeti dolayısıyla o günde (böyle olacaktır), demektir. Bu, bu hususta yapılmış en güzel açıklamadır. Şöyle de açıklanmıştır: Sema ondan dolayı öyle bir ağırlaşacak ki, semaya göre, azameti ve gerçekleşeceğinden korkması dolayısıyla çatlamasına sebeb olacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Göklerde ve yerde ağır basmıştır.” (el-A’raf, 7/187)

Buradaki

“bu sebeple” âyetinin onun için yani, o gün için anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim “Ben bunu senin hatırın için yaptım” denilir. “Be,” “lam” ve bu gibi yerlerde anlam itibariyle birbirine yakındır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmakladır:

“Kıyâmet gününe has adalet terazilerini koyarız.” (el-Enbiyâ, 21/47) Burada da âyet: Kıyâmet gününde” demektir.

Buradaki: “o sebeble” âyetinin “bu emir (bu iş, bu durum) ile” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani sema küçük çocukların saçları ağaracağı için çatlamış, olacaktır, Allah’ın emri ile çatlamış olacaktır, diye de açıklanmıştır.

Ebû Amr b. el-Alâ dedi ki; Yüce Allah’ın burada; diye buyurmayışı semanın mecazi anlamının tavan olduğundan dolayıdır. Nitekim: Bu evin semasıdır (tavanıdır)” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Eğer sema birtakım kimseleri kendisine doğru yükseltirse

Biz de semaya ve bulutlara erişiriz.”

Kur’ân-ı Kerîm’de de:

“Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık” (el-Enbiya, 21/32) diye buyurulmaktadır.

el-Ferrâ’ dedi ki: “Semâ” lâfzı hem müzekker, hem müennes olarak kullanılabilir. Ebû Ali dedi ki: Bu da: “Etrafa saçılmış çekirgeler” ile; Yeşil ağaçlar” ve;

“Kökünden kopmuş hurma kütükleri” (el-Kamer, 54/20) buyrukları kabilindendir. Müzekker ve müennes olabildikleri için gerekli yerlerde müenneslik alâmeti alnvıınış-Itırdır.

Yine Ebû Ali şöyle demiştir: Âyet, “çatlak sahibi sema” anlamındadır. Tıpkı süt emziren kadına: denilmesi ve bunun; demek olması gibidir. Burada nisbet gibi kullanılmış olmaktadır.

“Onun” kıyâmet, hesap ve amellerin karşılığının verileceğine dair

“vaadi yerine getirilmiş olacaktır.” Bunda hiçbir şüphe yoktur ve asla belirlenen süreden geri kalmayacak, ileri gitmeyecektir. Mukâtil dedi ki: O, dinini bütün dinlerin üstüne çıkaracağına dair vaadde bulunmuştur.

Müzzemmil 17

Öyleyse inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatan bir günden nasıl korunacaksınız?

Diyanet Vakfı
Peki inkar ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?

Kurtubi Tefsiri
Eğer siz küfür ve inkâr ederseniz, çocukların saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?

“Eğer siz, küfür ve inkâr ederseniz, çocukların saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız” âyeti bir azardır. Yani küfür ve inkâr edecek olursanız, azaptan nasıl sakınacaksınız!’

İfadede takdim ve tehir vardır. Küfür ve inkâr ederseniz- çocukların saçlarını ağartacak bir günde nasıl sakınacaksınız?” demektir. Abdullah ve Atiyye’nin kıraati de böyledir.

el-Hasen dedi ki: Siz hangi namazla azaptan korunacaksınız, hangi oruçla azaptan korunacaksınız:-‘ âyette hazfedilmiş ifadeler de vardır. “Siz … günün azabından nasıl korunacaksınız!” demektir.

Katade dedi ki: Allah’a yemin ederim ki, Allah’ı inkâr eden bir kimse o gün hiçbir şey ile kendisini koruyamayacaktır.

“Bir günden” âyeti bu kıraate göre

“koruyacaksınız” lâfzının mef’ûlüdür, zarf değildir. Eğer küfür, İnkâr manasına kabul edilirse, o takdirde “bir gün” lâfzı “İnkâr ederseniz” âyetinin mef’ûlü olur.

Müfessirlerden biri şöyle demiştir: Yüce Allah’ın Küfür ve inkâr ederseniz” âyeti üzerinde vakıf, tamam olmaktadır. Bundan sonra: Bir gün” âyeti ile başlanır. Bu kimse

“Bir gün” lâfzının: Ağartacak” fiilinin mef’ûlü olduğunu benimsemiş olmaktadır. Fiilin faili ise yüce Allah olur. Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Allah’ın, küçük çocukları yaşlılar gibi saçları ağarmış kılacağı bir günde…

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Bu uygun değildir. Çünkü dehşetinin şiddetinden ölürü bu işi gerçekleştirecek olan “o gün”dür.

el-Mehdevî dedi ki: “Ağartacak” lâfzındaki zamirin Allah’a ait olması da mümkündür, “gün”e ait olmayı da mümkündür. Eğer (zamir) “gün”e ait okusa (fiil), onun sıfatı olabilir. Ancak zamirin yüce Allah’a ait olması halinde hazfedilmiş bir ifade takdiri olmadıkça Allah’ın sıfatı olamaz. Şöyle denilmiş gibidir: Öyle bir gün ki, Allah o günde çocukların saçlarını ağartacaktır.

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Bazıları da “gün” lâfzını “küfür ve inkâr ederseniz” fiili ile mansûb kabul etmektedirler. Ancak bu güzel ulmayan bir şeydir. Çünkü “gün” lâfzı “küfür ve inkâr” ile alakalı kabul edilecek olursa, bir sıfata ihtiyacı olur. Yani sizler … bir günü inkâr eltiniz, demek olur. Eğer bir kimse sıfatın hazan hazfedilip, ondan sonra gelen lâfzın nasbedilebileceğini de delil olarak ileri sürecek olursa, biz de ona karşı Abdullah (b. Mes’ûd)un: “Siz .. bir günden nasıl sakınacaksınız?” şeklindeki kıraatini delil olarak gösteririz.

Derim ki Bu mütevatir bir kıraat değildir. Bu ancak bir tefsir (açıklama) olmak üzere gelmiştir. Eğer küfür “cuhûd; inkâr’ anlamında ise, bu durumda “bir gün” lâfzı sıfatsız ve sıfatın hazfi sözkonusu olmaksızın sarih bir mef’ûl olur. Eğer sizler kıyâmet ve amellerin karşılıklarının görüleceği günü inkâr ediyor iseniz, Allah’tan nasıl korkacak, O’ndan nasıl çekineceksiniz? demektir.

Ebul Semmal Ka’neb de: Benden nasıl sakınacaksınız?” şeklinde izafet olarak “nûn” harfini (mülukellim “ye’sinin hazf edildiğini kabul ederek) kesreli okumuştur.

“Çocuklar” lâfzı küçük çocuklar demektir. es-Süddî bunlar zina çocuklarıdır, demiştir. Müşriklerin çocukları olacağı da söylenmiştir. Ancak genel olması daha doğrudur. Yani o günde küçük çocuk yaşı ilerlememiş olduğu halde saçı ağaracaktır. Bu ise: “Ey Âdem kalk, cehennem kafilesini çıkart (onu yola koy)!” Buhârî III, 1221, IV, 1767, V, 2392; Müslim, I, 201; Tirmizî, V, 322, 323; Müsned, III, 32. IV, 432, 435. denileceği vakit olacaktır. Daha önce el-Hac Sûresi’nin baş taraflarında (22/1. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere.

el-Kuşeyrî dedi ki: Daha sonra yüce Allah, cennetliklerin durumlarını ve niteliklerini dilediği gibi değiştirecektir.

Bunun kıyâmet gününün şiddetini anlatmak için verilmiş bir örnek olduğu ve ifadenin mecazî olduğu da söylenmiştir. Çünkü kıyâmet gününde küçük çocuk olmayacaktır. Ama âyetin anlamı şudur: O günün heybeti öyle dehşetlidir ki, eğer orada küçük çocuk bulunsaydı, o dehşetten saçları ağaracaktı.

Bunun feza’ (korku ve dehşet) zamanında ve sûra baygınlık üfürüşü ile üfürülmeden önce olacağı da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Bazı kitablarda gördüğüme göre adamın birisi akşam bir karganın çenesi gibi kömür kadar siyah saçlarla akşama girdi. Sabah olduğunda ise saç ve sakalı bembeyaz olmuştu. Şöyle dedi: Rüyamda bana kıyâmet, cennet ve cehennem gösterildi. İnsanların zincirlerle cehenneme doğru götürüldüklerini gördüm. İşte bu, günün dehşetinden gördüğümüz gibi sabahı ettim.

Müzzemmil 16

Fakat Firavun o elçiye karşı geldi, biz de onu çetin bir yakalayışla yakaladık.

Diyanet Vakfı
Ama Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde muaheze etmiştik.

Kurtubi Tefsiri
Ama Fir’avun o peygambere karşı çıktı. Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık.

“Ama Fir’avun, o peygambere karşı çıktı.” Onu yalanladı ve îman etmedi. Mukâtil dedi ki: Mûsa ve Fir’avun’u sözkonusu etmesinin sebebi, Mekkelilerin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı aralarında doğup büyüdüğü için küçümsemeleri ve hafife almaları idi. Tıpkı Fir’avun’un Mûsa’yı büyütmesi ve aralarında büyümüş olması dolayısıyla onunla alay etmesi gibi. Nitekim yüce Allah:

“Sen çocuk iken yanımızda seni beslemedik mi ?” (eş-Şuarâ, 26/18) diye buyurmaktadır.

el-Mehdevî dedi ki: “er-Rasûl” lâfzının başına “elif” ile “lam”ın gelmiş olrnası, daha önceden onun sözkonusu edilmiş olmasından dolayıdır. Bundan dolayı mektupların başında (elif-lam’sız olarak) “selamun aleyküm” denilmesi, buna karşılık sonlarında “es-selamu aleyküm” diye kullanılması tercih edilmiştir.

” Müthiş” ağır, çetin, ve şiddetli demektir. Ağır vuruş”; ” Şiddetli, çetin azâb” demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Mücahid yapmıştır. Şiddetli yağmur” tabiri de buradan gelmektedir. Bu açıklamayı da el-Ahfeş yapmıştır, ez-Zeccâc: Ağır ve haşin demektir, diye açıklamıştır. Yağmura; denilmesi de buradan gelmektedir. “Helâk edici” anlamına geldiği de söylenmiştir. Âyet: Biz onu ağır bir şekilde cezalandırdık, demektir. Şair de şöyle demiştir:

“Sen kendi çocuklarını kertenkelenin yiyişi gibi yedin; öyle ki,

Çok dehşetli acı olan bitkinin acısını duydun.”

” Filan kişi bu işin akıbetini beğenmedi” demektir. “Kötü ve rahat içilemeyen su” anlamındadır.

“Ne kendisi boğazdan geçen, ne de rahatlıkla boğazdan geçirilebilen ot ve yiyecek” demektir. Züheyr şöyle demektedir:

“Kendi aralarında maksatlarını gerçekleştirdiler (birbirlerini öldürdüler)

Sonra da hiçte iyi olmayan rahatça yenilip, yutulamayan bir mer’aya (develerini götürdüler.)”

el-Hansâ dedi ki;

“Yemin olsun ki Becîle, Malik’in atlılarıyla karşılaştığı günü

Oldukça ağır (yutulması zor) bir şeyler yedi.”

Bu kelime aynı zamanda “oldukça büyük asa” anlamına da gelir. Şair şöyle demektedir:

“Sağ elimde eğer onun dizginlerini alırsam

Diğer elimde de onun çekineceği büyükçe bir sopa olsa.”

“Be” harfi kesreli: de aynı anlamdadır. Odun demeti” demektir. da aynı anlamdadır. Şair Tarafe şöyle demektedir:

“Oldukça büyük bir asayı andıran kocamış bir adamın değerli malı olan…”

Müzzemmil 15

Şüphesiz size, Firavun’a bir elçi gönderdiğimiz gibi bir elçi gönderdik.

Diyanet Vakfı
Nasıl Firavuna bir elçi göndermiş idiysek doğrusu size de, hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz, Fir’avun’a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahit olarak bir peygamber gönderdik.

“Muhakkak Biz, Flravun’a bir peygamber” ki o da Mûsa’dır

“gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahit olarak bir peygamber gönderdik” âyeti ile de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı Kureyş’e gönderdiğini kastetmektedir.

Müzzemmil 14

O gün yer ve dağlar sarsılacak ve dağlar akan kum yığını gibi olacak.

Diyanet Vakfı
O gün (kıyamet günü) yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığınına döner.

Kurtubi Tefsiri
O günde yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi olur.

“O günde yer ve dağlar sarsılır.” Yani üzerlerinde bulunanları ile birlikte hareket eder ve çalkalanır.

” O günde” lâfzı zarf olarak nasbedilmiştir. Yani yer ve dağların sarsılacağı o günde onlara ağır bukağılar vurulur ve azâb edilirler. Nasb ile gelmesinin cer edici âmilin zikredilmeyişi dolayısıyla olduğu da söylenmiştir. Bu ceza, yerin ve dağların sarsılacağı bir günde olacaktır, demek olur. Buradaki âmilin: Beni baş başa bırak” âyeti olduğu da söylenmiştir. Yani yerin ve dağların sarsılacağı o günde yalanlayıcılarla, Beni başbaşa bırak!

“Dağlar da yığılarak akıp, dağılan kum gibi olur.” O gün böyle olacaklar, demektir. Yığılmış, toplanmış kum” anlamındadır. Hassan şöyle demiştir:

“Yığın kumların olduğu yerde bulunan Zeyneb’in diyarını tanıdım

Yeni yaprak üzerindeki yazı hattı gibiydi.”

“Ayaklar altında geçip giden” demektir. ed-Dahhak ve el-Kelbî dedi ki: Ayak ile üzerine bastığın takdirde ayağın altından kayıp gider. Altını boşalttığın takdirde de çöküp giden demektir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu, akan ve dağılan kum anlamındadır. Kelimenin aslı: şeklinde olup “mef’ûl” veznindedir. Bu da: Onun üzerine toprağı yıktım, yıkarım, yıkmak” ifadesinden gelmektedir. O bakımdan; ile şeklinde ism-i mef’ûlleri kullanılır. ile “ölçülen” anlamında ile ‘ın “borçlu” anlamında “göze gelmiş, nazar değmiş” anlamında kullanılması gibi. Şair de şöyle demiştir:

“Kavmin seni efendi zannediyordu

Bense zannederim ki, sen göze gelmiş bir efendisin.”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hadisinde de belirtildiğine göre, ashab ona kuraklıktan şikâyet ettiler. O da: Siz ölçerek mi (verip, alıyorsunuz) yoksa dökerek mi” diye sormuş. Onlar: Dökerek demişler. Peygamber: “Buğdayınızı ölçünüz, onda size bereket ihsan olunacaktır” diye buyurdu. Buhârî, II, 74y; İbn Mâce, II. 750, 751; Müsned, IV, 131, V, 414

“Unu döktüm” kullanımı (……..)’in bir çeşit söylenişidir. Bu şekilde dökülene: ile denilir. “Vav”ın hazfedilip sebebi ise “ye”nin Üzerinde ötrenin ağır gelmesidir. Bundan dolayı hazfedildi; sonradan “vav’ ile birlikte sakin kullanıldı. Daha sonra iki sakinin arka arkaya gelmesinden ötürü “vav” hazfedildi. Burada bu fiil ecvef bir fiildir. Ecvef fiilin orrasınthıki iltet harfinin hazfediliş sebebini etvef fiillerdeki genel kaideye uygun olarak açıklamaktadır.

Müzzemmil 13

Boğaza duran bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır.

Diyanet Vakfı
12, 13. Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azâb da vardır.

“Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek” boğazdan aşağı inmeyen ve orada tıkanıp kalan, inmeyen ve dışarı da çıkmayan yiyecek demek olup, bu da Gıslîn, Zakkum ve ed-Darîdir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yine ondan nakledildiğine göre bu, boğaza giren bir dikendir. Ne aşağı iner, ne yukarı çıkar.

ez-Zeccâc dedi ki: Yani onların yiyecekleri darîdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar için Darîden başka bir yiyecek yoktur,” (el-Gâşiye, 88/6) Bu, avsec’i (Sincan dikenini) andıran bir dikendir. Mücahid: O zakkumdur demiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki Zakkum ağacı o büyük günahkârın yiyeceğidir.” (ed-Duhan, 44/43-44) Anlam birdir.

Humran b. A’yen dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem);

“Çünkü Bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var. Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek” diye okudu ve bayıldı. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XXIX, 135; Beyhakî, Şuabu’l-îman, 1, 522, hadisin mürsel olduğunu belirterek

Huleyd b. Hassan dedi ki: Hassan bir akşam oruçlu iken bizde kaldı. Ona yiyecek götürdüm.

“Çünkü Bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var. Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek” âyeti hatırına geldi, yemeğini kaldır, dedi. Ertesi gün oldu, yine ona yiyecek götürdüm, tekrar bu âyeti hatırladı yine: Onu kaldırın dedi. Aynı şey üçüncü defa oldu. Bu sefer onun oğlu, Sabit el-Hünânî, Yezid ed-Dabbî ve Yahya el-Bekkâr’ın yanına gitti, onlara durumu anlattı. Yanına gelerek onunla görüştüler ve ona ısrar edip durdular. Sonunda bir yudum sevik içti.

Boğazda bir şeyin tıkanması” demektir. Bu da boğazda kalan kemik ya da başka bir şey hakkında kullanılır, çoğulu gelir. Fethalı olarak; ise; Ey adam, senin boğazına bir şey tıkandı, tıkanır” tabirinden bir mastardır. İsm-i faili: ile şeklinde gelir, Onun boğazını ben tıkadım” denilir. Ev insanlarla dolup taşmaktadır” demektir.

Müzzemmil 12

Şüphesiz bizim yanımızda bukağılar ve alevli ateş vardır.

Diyanet Vakfı
12, 13. Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var.

“Çünkü Bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var” âyetinde geçen: Bukağılar, zincirler” demektir. Bu açıklama el-Hasen, Mücahid ve başkalarından nakledilmiştir. Tekili ‘dır. Bu da; İnsanı hareket etmekten alıkoyan herbir şeyin adıdır. Ona bu ismin veriliş sebebinin onunla tenkil edilmesi (ibretli bir şekilde cezalandırılması) olduğu da söylenmiştir.

en-Nehaî dedi ki: Sizler yüce Allah’ın bu bukağıları cehennemliklerin ayaklarına kaçacaklar korkusuyla vuracağını mı zannediyorsunuz? Allah’a yemin olsun ki hayır. Fakat onlar yukarı doğru yükselmek isteyeceklerinde bu bukağılar onları aşağıya doğru çekecektir.

el-Kelbî buradaki: in: Koyunlara vurulan tasmalar ve zincirler” anlamında olduğunu söylemiştir. Ancak birinci anlamı sözlükte daha çok bilinen bir anlamdır. el-Hansâ’nın şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Seni çağırdı da sen de onun bukağılarını parçaladın

Fakat o bukağılar senden önce koparılmıyordu.”

Bunun, oldukça şiddetli azâbın çeşitlerinden olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah nekel üzerine nekeli sever.” Bu kelime “kef” harfi harekeli olarak söylenir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır, (Peygambere): Nekel nedir? diye soruldu, o da şu cevabı verdi: “Denenmiş güçlü bir at üzerindeki denenmiş güçlü bir adamdır. ” el-Mâverdî, en-Nuket, VI, 130 Eseri yayına hazırlayan, hadisin kaynağını teshil edemediğini belirtmektedir.

Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir. (el-Maverdî) dedi ki: İşte güçlü olması dolayısıyla bukağıya “nikl” denilmesi bundandır. (Boyna vurulan zincir olan) “el-ğull” de bu şekildedir. Güçlü ve artan herbir azâb da böyledir.

“Cahîm (yakıcı ateş)” ise alevlendirilmiş, kızdırılmış ateş demektir.

Müzzemmil 11

Beni nimet sahiplerinden yalanlayanlarla baş başa bırak ve onlara biraz süre tanı.

Diyanet Vakfı
Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.

Kurtubi Tefsiri
Yalanlayan o nimet sahibleri ile Beni başbaşa bırak ve onlara azıcık mühlet ver!

“Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak!” Onları cezalandırmak için sen beni seç! Bu âyet, Kureyş’in ileri gelenleri ve Mekke elebaşılarından alay eden kimseler hakkında inmiştir. Mukâtil dedi ki: Bu âyet, Bedir günü yemek yediren kimseler hakkında inmiştir. Bunlar da on kişi idiler. Daha önce el-Enfâl Sûresi’nde (8/70-71. âyetler, 1, başlıkta) bunlardan sözedilmişti.

Yahya b. Seliâm dedi ki: Bunlar el-Muğîre’nin oğullarıdır. Said b. Cübeyr dedi ki: Bana bunların oniki kişi oldukları haberi geldi.

“O nimet sahipleri” zengin, bolluk içerisinde, dünyada lezzet ve zevk içerisinde olanları demektir.

“Ve onlara azıcık mühlet ver” Onların ecellerinin geleceği süreyi kastetmektedir. Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Bu âyet-i kerimenin ancak kısa bir zaman geçtikten sonra Bedir vakası gerçekleşmiştir.

“Ve onlara azıcık mühlet ver!” Dünya süresi sona erinceye kadar (onlara mühlet ver), anlamında olduğu da söylenmiştir.

Müzzemmil 10

Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir ayrılıkla ayrıl.

Diyanet Vakfı
Onların (müşriklerin) söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayrıl.

Kurtubi Tefsiri
Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!

“Onların söylediklerine katlan!” Eziyetlerine, hakaretlerine, alay etmelerine… Onların söylediklerinden ötürü tahammülsüzlük gösterme, onları davet etmekten uzak kalma!

“Ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.” Onlara taarruz etme, onların mükâfat (veya ceza) görmelerini beklemekle de uğraşma. Çünkü bu, Allah’a davet etmeyi terki getirir. Bu âyet savaş emri verilmeden önce idi. Daha sonra onlarla savaşması emrolundu ve onlarla savaştı. Kital (savaşı emreden) âyet, kendisinden önce inmiş ve onları terketmeyi emreden buyrukları neshetmiş oldu. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. Ebû’d-Derdâ dedi ki; Bizler bazı kimselerin yüzüne gülümsüyor hatta gülüyoruz. Bununla birlikte kalblerimiz ise onları terketme ya da onlara lanet okumaktadır,

Müzzemmil 9

Doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Onu vekil edin.

Diyanet Vakfı
O, doğunun da batının da Rabbidir. Ondan başka ilah yoktur. Öyleyse yalnız Onun himayesine sığın.

Kurtubi Tefsiri
Doğunun da, batının da Rabbidir. Ondan başka hiçbir İlah yoktur. O halde yalnız O’nu vekil tut!

“Doğunun da, batının da Rabbidir” âyetindeki: Rabbi” lâfzını Haremeyn ahalisi, İbn Muhaysın, Mücahid, Ebû Amr, İbn Ebi İshak ve Hafs mübtedâ olarak ref ile okumuşlardır. Haberi “ondan başka hiçbir ilâh yoktur” âyetidir. Buna yöre âyet: ‘Doğunun da, batının da Rabbi kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır’ demek olur.

Burada: O” takdiri ile (böyle) okunduğu da söylenmiştir. (O takdirde mana mealdeki gibi olur.)

Diğerleri ise yüce Allah’ın:

“Rabbinin İsmini an” âyetindeki “Rab” lâfzının sıfatı olarak kesreli okumuşlardır. Bu okuyuşa göre de anlam şöyle olur: “Doğunun da, batının da Rabbi olan (o) Rabbinin ismini an!”

Onun doğuların ve batıların Rabbi olduğunu bilen bir kimse, ameliyle sadece O’na yönelir ve yalnızca O’ndan ümit eder.

“O halde yalnız O’nu vekil tut!” İşlerini, ihtiyaçlarını yalnız O’nun görmesini İste! Sana vadettiklerini gerçekleştirecek kefil tut, diye de açıklanmıştır.

Müzzemmil 8

Rabbinin ismini an ve O’na yönelerek kop.

Diyanet Vakfı
Rabbinin adını an. Bütün varlığınla Ona yönel.

Kurtubi Tefsiri
Rabbînin İsmini an ve yalnız O’na yöneldikçe yönel!

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Rabbinin İsmini An!

“Rabbinin ismini an!” Yani namaz ile birlikte öğülmeye değer akıbeti (sonucu) elde edebilmen için, O’nu güzel isimleri ile çağır, O’na dua et. Amelinle Rabbinin rızasını gözet, diye de açıklanmıştır, Sehl dedi ki: Namaza başladığın vakit “bismillahirrahmanirrahim” diye oku. Onu okumanın bereketi ile seni Rabbine ulaştıracak, onun dışındaki varlıklar ile İlişkini kopartacaktır.

Bir başka açıklama şöyledir: Vaad ve tehdidi halinde Rabbinin ismini zikret ki, O’na itaate daha çok yöndesin, O’na isyandan uzak kalasın.

el-Kelbî dedi ki; Rabbine -yani gündüzün- namaz kıl, demektir.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Çünkü yüce Allah, geceyi sözkonusu ettikten sonra, gündüzü sözkonusu etmektedir. Gürvdüz de gece ile aynı bütünün iki parçasıdır. Nitekim yüce Allah önceden de geçtiği üzere şöyle buyurmuştur:

“İbret ve öğüt almak veya şükür etmek isteyenler için gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren O’dur.” (el-Furkan, 25/62)

2- Yalnızca Allah’a İbadete Yönelmek:

“Ve yalnız O’na yöneldikçe yönelt” âyetinde geçen “et-tebettül” yalnızca yüce Allah’a ibadete yönelmek demektir. Âyet, sen ibadetinle yalnızca O’na yönel ve başkasını O’na ortak koşma demektir. O şeyi kestim” demektir, Onu kesin olarak (üç talakla) boşadı” ile; Bu (sahibi ile) ilişkisi kesilmiş bir sadakadır” tabirleri de buradan gelmektedir.

Yani bunun artık sahibi ile ilişkisi kalmamıştır. Sahibinin onun üzerindeki mülkü tamamiyle kesilip, atılmıştır. Her şeyle ilişkisini koparıp, yalnızca yüce Allah’a yönelmesi sebebiyle Meryem (alcyhisselain)’a “Meryem el-Betûl denilmesi de, buradan gelmektedir. Rahibe insanlarla ilişkilerini koparıp, tek başına ibadete yöneldiği için “mütebettir denilmesi de bundan dolayıdır. Şair şöyle demiştir:

“Karanlık gecede karanlığı aydınlatır; sanki o

İbadete çekilmiş rahibin gece karanlığında yaktığı bir kandilmiş gibi.”

Hadiste de “tebeltül” yasaklanmaktadır Tirmizî, III, Î93; Dârimî, II, 17H; Nesâî, VI, 58, 59; İbn Mâce, I, 59i; Müsned, III, 158, 245, V, 17, VI, 125, 157, 252 ki bu da insanlardan ve topluluklardan uzaklaşmak, onlarla ilişkileri kesmek demektir.

Araplara göre bunun asıl anlamının “yalnızlık ve yalnız kalmak” olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Arafe yapmıştır. Ancak belirttiğimiz gerekçeler dolayısıyla birinci açıklama daha güçlüdür.

Şayet: Burada yüce Allah niçin; dediği halde: dememiştir? diye sorulacak olursa, ona şöyle cevap verilir: Çünkü; ‘ın anlamı, kendi kendisinin ilişkilerini kesen anlamındadır. Bu şekilde gelmesi ise âyetlerin sonlarındaki fasılalara riâyet etmek içindir.

3- Dünya ile İlişkiyi Koparıp, Ruhbanlığa Yönelmek:

Daha önce el-Mâide Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Ey îman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın” (el-Mâide, 5/87) âyetinin tefsirinde (2. başlıkta) herşeyden ilişkisini kopararak ruhbanlık yolunu izleyen kimselerin bu davranışlarının hoş karşılanmadığına dair yelerli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

(Ancak) İbnu’l-Arabî şöyle demektedir; Günümüzde insanların ahitlerine riâyetleri kalmamış, güvenilirlikleri azalmış, dünya malını haram kaplamış bulunmaktadır. Bundan ötürü insanlardan uzak kalmak, onlarla içice olmaktan, bekâr kalmak evlenmekten daha hayırlıdır. Ancak âyetin anlamı şöyledir: Sen putlardan, heykellerden ve Allah’tan başkasına ibadetten uzak kal! Mücahid de böyle demiştir, Ona göre buyruğuk: İbadeti Allah’a halis kıl, demektir. Âyet ile dünya ile ilişkiyi kesmeyi kastetmiş değildir. Buna göre “tebettül” Kur’ân-ı Kerîm’de emredilmiş, sünnette ise nehyedilmiş bir şey olmaktadır. Şu kadar var ki emrin taalluk ettiği husus ile yasağın taalluk ettiği husus birbirinden farklıdır. Bundan dolayı bu ikisi arasında bir çelişki yoktur. Peygamber ancak İnsanlara nelerin indirildiğini açıklamak üzere gönderilmiştir. O halde enırolunan tebettül (ilişkiyi kesmek) Allah’a ibadeti halis kılmak suretiyle yalnızca Allah’a yönelmektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Halbuki onlar onun dininde ihlâs sahibleri… olarak Allah’a ibadet etmelerinden… başkası ile emrolunmadılar.”(el-Beyyine, 98/5) Yasaklanan “tebettül” ise evlenmeyi terketmek, manastırlarda ibadete çekilmek (radıyallahü anhhiblik) hususunda hristiyanların İzledikleri yolu izlemektir. Şu kadar var ki; zamanın fesada ereceği vakitlerde müslüman bir kimse için -dinini fitnelerden korumak üzere- dağların tepelerinde, yağmurun düştükleri yerleri arayıp bularak, arkalarından gideceği bir kaç koyun edinmesi onun için en hayırlı mal olacaktır.

Müzzemmil 7

Çünkü gündüz senin için uzun bir meşguliyet vardır.

Diyanet Vakfı
Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet var.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü gündüzün senin için Uzun uzun meşguliyetler vardır.

5- Gündüz Meşguliyetlerinin İbadete Etkisi:

“Çünkü gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır” âyetindeki: “(……): Meşguliyet” lâfzı genel olarak “noktasız ha’: ile okunmuştur. Yani ihtiyaçlarını görmek için meşgul olman, gitmen, gelmen, işlerin arkasından koşturman vardır, demektir.

Yürümek ve dönmek” demektir. Suda yüzen kişi” ifadesi de buradan gelmektedir ki; ona bu ismin veriliş sebebi, el ve ayakları ile dönmesi, evrilmesi ve çevrilmesidir. Oldukça hızlı koşan at” demektir. İmruu’l-Kays şöyle demektedir:

“Hızlı koşan atlar yorgun düşüp de yorgunluktan ayakları ile sert yerlerde bile toz çıkartırken,

(Benim bu atım) bulutun yağmur yağdırması gibi çok kolay ve rahat koşar.”

Bu kelimenin “boş kalmak, meşgul olmamak” anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani senin için gündüzün ihtiyaçlarına ayıracağın boş bir vaktin vardır. “Çünkü gündüzün senin İçin uzun uzun meşguliyetler vardır” âyetinin “uyku” anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü: Uzanmak” demektir. Bu açıklamayı da el-Halîl zikretmiştir.

İbn Abbâs ve Atâ’dan;

“uzun uzun meşguliyetler” uyuman ve dinlenmen için boş kalacağın uzun bir vakit vardır, o bakımdan gece kalkışını ibadetine ayır, diye açıkladıkları nakledilmiştir. ez-Zeccâc dedi ki: Eğer geceleyin yapamadığın bir ibadet olursa, gündüzün senin boş kaldığın ve bunları telâfi edeceğin bir zamanın vardır, demektir.

Yahya b. Ya’mer ve Ebû Vâil İse “noktalı hı” ile: diye okumuşlardır. el-Mehdevî dedi ki: Bu uyku anlamındadır. Bu açıklamayı, bu lâfzı bu şekilde okuyan kıraat âlimlerinden rivâyet etmektedir. Şöyle denilmiştir: Bunun anlamı hafiflik, genişlik ve dinlenmektir.

Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ridâsını çalmış bir hırsıza beddua eden Âişe (radıyallahü anhnhâ)’a şöyle demiştir: Ona beddua etmek suretiyle sen onun hafiflemesini sağlama!” Onun günahını hafifletme, demektir. Şair de şöyle demiştir;

“Kederinin üzerindeki etkisini hafiflet ve şunu bil ki,

Rahmân bir şey takdir etti mi mutlaka olur.

el-Esmaî dedi ki: Allah sıtmanı hafifletsin” denilir.

“Sıcaklık dindi, hafifledi” demektir. Derin uyku’ anlamındadır. Yine bu lâfız pamuk, keten ve yün gibi şeyleri açmak ve onları kabartmak, demektir. Kadına: Pamuğunu aç, kabart” denilir. Kadın tarafından iptik haline eğrilip, getirilsin diye sarılan pamuğa; denilmesi de buradan gelmektedir. Bu tür pamuktan bir parçaya da: denilir. Yün ve kıl için de aynı tabirler kullanılır. Pamuk parçalarına: denilir. el-Ahtal avcılarla köpekleri anlatırken şöyle demektedir:

“Onları saldılar onlar da etrafa toprak saçarak gittiler

Tıpkı pamuk atılırken etrafa dağılan pamuk taneleri gibi.”

Sa’leb dedi ki: “Hı” harfi ile: Gidip gelmek ve çalkanıp durmak” demektir. Aynı zamanda sükûn bulmak anlamına da gelir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Humma (sıtma, ateş yükselmesi) cehennem sıcağındandır. O bakımdan siz onu su ile dindiriniz” Aynı anlamda az lâfzı farkla: Buhârî, III, 1191, V, 2162, 2163; Müslim, IV, 1731, 1732, 1733; Tirmizî, IV, 404; Dârimî, II, 407; İbn Mâce, II, 1149, 1150; Muvatta’, II, 945; Müsned, II, 21, 85, 134, V, 216, VI, 50, 90 hadisinde de bu anlamda kullanılmıştır ki; onu teskin ediniz, dindiriniz” demektir. Ebû Amr dedi ki: ” Uyumak ve boş kalmak” demektir.

Buna göre bu lâfız, ezdad zıd anlamlı kelimelerden olur ve aynı zamanda “noktasız ha” ile: İle aynı anlamda demektir.

Müzzemmil 6

Doğrusu gece kalkışı daha serttir ve sözce daha düzgündür.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir.

Kurtubi Tefsiri
Gece kalkışı (var ya); o hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itibarı ile daha sağlamdır.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Gece Kalkışı:

“Gece kalkışı (var ya)” âyeti hakkında ilim adamları şöyle demişlerdir:

“Gece kalkışı” gece vakitleri ve anları demektir. Çünkü onun vakitleri sırasıyla ortaya çıkar. O bakımdan bir şey önce başlayıp, ondan sonra ardı arkasına gelecek olursa: Bir şey ortaya çıktı, meydana geldi, meydana gelir” denilir. Bu durumda olana da: (……..) denilir. Allah onu var etti, o da var oldu” demektir. Bulutun Allah tarafından meydana getirilip, görülmesini anlatmak üzere kullanılan; tabiri de buradan gelmektedir. O halde buradaki: bu fiil “fail” vezninde bir kelimedir. Yüce Allah’ın:

“Süs için yetiştirilmekte olan ve tartışma esnasında (delilini) açıklayamayanları mı (ona) evlât diye isnâd ediyorlar?” (ez-Zuhruf, 43/18) âyetinde de (aynı kökten gelen) fiil kullanılmaktadır. Maksat: ” Şüphesiz ki meydana gelen gece saatleri…” demektir. Nitdik zikredilerek ismin zikredilmesine gerek görülmemiştir. Bu lâfzın müennes olarak gelmesi ise “saat: an” lâfzının müennesliğinden dolayıdır. Çünkü her bir ‘saat (an)” yeniden meydana gelmektedir,

lâfzının “gece namazı kılmak” anlamında mastar olduğu da söylenmiştir. Günah islemek” ile Yalan söylemek” anlamında kullanılması gibi. Yani şüphesiz ki gecenin meydana gelip, ortaya çıkması daha sağlamdır, demek olur.

Bir başka görüşe göre: “Bu, gece kalkışı demektir. İbn Mes’ûd dedi ki: Habeşliler: fiilini “kalktı” anlamında kullanırlar. Belki o, bu açıklamasıyla bu kelime aslında Arapçadır, fakat Habeşçe’de de yaygındır ve onlar tarafından çoğunlukla bu kullanılmaktadır, demek istemiştir. Yoksa Kur’ân-ı Kerîm’de Arapça olmayan bir söz yoktur. Buna dair açıklamalar yeteri kadarıyla kitabın Mukaddime’sinde geçmiş bulunmaktadır.

2- Gece Namazının Fazileti:

Yüce Allah, bu âyet-i kerimede gece namazının gündüz namazından daha faziletti olduğunu, mümkün olduğunca bu gece namazında çokça Kur’ân okumanın ecri daha arttırıp, sevabı daha çok gerektireceğini açıklamakladır.

İlim adamları

“gece kalkışı” ile neyin kastedildiği hususunda farklı görüşlere sahiptir, İbn Ömer ve Enes b. Malik şöyle demişlerdir: Bundan kasıt, akşam ile yatsı arasıdır. Onlar bu görüşlerini ileri sürerken; (……..) fiilinin “başlama” anlamını vermesini gözönünde bulundururlar. Dolayısıyla bunun ilk vaktinin kastedilmesi daha uygundur. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Eğer Nusayb eğlenceye yöneldi, denilmeyecek olsaydı,

Ben kendim için yaşım küçük ve henüz yetişkinliğe erişmedim, diyecektim.”

Ali b. el-Huseyn akşam ile yatsı arasında namaz kılar ve:

“Gece kalkışı” işte budur, derdi. Atâ ve İkrime: Bu, gecenin başlangıcıdır, demişlerdir. İbn Abbâs, Mücahid ve başkaları da: O gecenin tamamıdır, demişlerdir. Çünkü gündüzden sonra onaya çıkan gecedir. Malik b. Enes’in tercih ettiği görüş de budur.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Lâfzın verdiği anlam ve dilin gerektirdiği husus da budur.

Âişe ve yine İbn Abbâs ile Mücahid şöyle demişlerdir:

“Gece kalkışı” ancak uykudan sonra geceleyin kalkıp namaz kılmaya denir. Uyumadan önce gecenin ilk saatlerinde namaz kılan bir kimse “gece kalkışanı gerçekleştirmiş olmaz.

Yemân ve İbn Keysân şöyle demişlerdir: Gece kalkışı, gecenin son vakitlerinde kalkmaktır. İbn Abbâs dedi ki: Onlar namazlarını gecenin ilk saatlerinde kılarlardı. Çünkü insan uyudu mu ne zaman uyanacağını bilemez.

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir:

“Gece kalkışı” gecenin ilk saatlerine denir. el-Kutebi dedi ki: Bu gecenin çeşitti vakitleri demektir. Çünkü bu vakitlerin biri diğerinden sonra ortaya çıkar.

el-Hasen ve Mücahid’den bu yatsı namazından sonra sabah namazına kadar devam eden bir vakittir, demişlerdir. Yine el-Hasen’den gelen rivâyete göre, yatsıdan sonraki her vakit “nâşie; gece kalkışı”dır demiştir. Geceleyin yapılan, meydana gelen yeni itaatler anlamında geldiği de söylenmiştir. Bunu da el-Cevherî nakletmektedir.

3- Gece Namazının, Etkisi:

“O hem daha etkilidir” âyetindeki: Etkili” lâfzını Ebû’l-Âl-iye, Ebû Amr, İbn Ebi İshak, Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın, İbn Âmir, el-Muğîre ve Ebû Hayve “vav” harfini kesreli, “ti” harfini üstün ve medli olarak: diye okumuşlardır. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiştir. Diğerleri ise “vav” harfini üstün, “ti” harfini sakin ve medsiz olarak diye okumuşlardır. Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Bu da Sultanlarının baskısı, etkisi o kavmin üzerinde daha da arttı” yani onlara yüklediği yükümlülükler ağırtaştı, tabirinden alınmıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Allah’ım, Mudar üzerindeki baskını daha da arttır” Buhârî, l, 277, 341, III, 1072, IV, lf>79, V, 2290, 234»; Müslim, I, 466, 467; Ebû Dâvûd, II, 68; Nesâî, II, 201; İbn Mâce, I, 394; Müsned, II, 239, 255, 271, 418, 470. 502, 521. ifadesi de buradan gelmektedir.

Buna göre, anlam şöyle olur: Gece kalkışı namaz kılana gündüzün saatlerinden daha ağır gelir. Çünkü gece uyuma, rahat etme ve dinlenme zamanlarıdır. Bu vakitleri ibadetlerle geçiren bir kimse, büyük bir meşakkate katlanmış olur.

Bu kelimeyi med ile okuyanlara göre bu: (Ona) muvafakat ettim, muvafakat etmek”den mastar olur. İbn Zeyd dedi ki: o iş üzere ona muvafakat ettim, muvafakat etmek” demektir. Filanın ismi benim ismime muvafık (uygun)dır.” O şey üzere anlaştılar, ittifak ettiler” demektir.

O halde anlam: Böylesi kalb, göz, kulak ve dil arasındaki uyumu, muvafakati daha ileri derecede sağlar. Çünkü bu vakitte sesler ve hareketler kesilmiş olur. Bu açıklamayı Mücahid, İbn Ebî Miileyke ve başkaları yapmıştır. İbn Abbâs da bu anlamda bir açıklama yapmıştır. Yani bu durumda kulak ile kalb birbirine uygun düşer.

Nitekim yüce Allah’ın:

“Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar diye” (et-Tevbe, 9/37) âyetinde bu lâfız: “Uygun düşsünler, muvafakat etsinler diye” anlamındadır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu zaman, düşünmek ve tefekkür için daha uygun bir vakittir. (………..) Örtünün zıttı bir anlam ifade eder.

Bu kelimenin “ti” harfinin sakin, “vav” harfinin üstün okunuşunun, gündüzden daha bir sebat vericidir, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü geceleyin insan yaptıkları ile başbaşa kalır. Bu onun amelini daha sağlamlaştırır ve kalbi oyalayıp, meşgul eden şeyler, bu vakit daha çok kolay bir şekilde uzaklaştırılabilir.

Sebat” demektir. O bakımdan: Ayağımla yerde sabit durdum” denilir.

el-Ahfeş, kıyamı itibariyle daha sağlamdır, diye açıklamıştır. el-Ferrâ’ kıraat ve kıyamı itibarı ile daha sağlamdır, diye açıklamıştır. Yine el-Ferrâ”dan ‘ gelen rivâyete göre; “hem daha etkilidir” yani daha çok ibadet elmek isteyen kimse için amelini daha bir sağlamlattınu ve onu daha bir sürekli kılıcıdır. Geceleyin çalışma ve geçim meşguliyetlerinin olmadığı bir zamandır. Bu durumda gecenin ibadeti devamlılık arzeder ve kesintisizdir.

el-Kelbî dedi ki:

“Daha etkilidir” yanı namaz kılmak hususunda kişinin daha çok şevk ve arzulu olmasını sağlar. Çünkü bu namaz, kişinin dinlenmesi zamanında gerçekleşir,

Ubade dedi ki:

“Daha etkili” olması namaz kılan için daha rahat ve daha hafif olması, kıraatini daha bir sağlam yapması anlamındadır.

4- Gece Namazında Okunan Kur’ân:

“Hem de söyleyişi itibari ile daha sağlamdır” âyeti geceleyin okunan Kur’ân’ın gündüzünkine göre daha sağlam ve daha dosdoğru olnmı demektir. Yani o vakit okunan Kur’ân, daha dosdoğru ve doğruluk üzerinde daha devamlılık arzeder. Çünkü o saatlerde sesler dinmiş, dünya sükûna ermiş olur. Namaz kılan okuduklarını şaşırmaz.

Katade ve Mücahid dedi ki: Kıraati daha doğru, söylenen sözü daha sağlam olur, demektir. Çünkü bu zaman iyice anlayıp kavrama zamanıdır.

Ebû Ali dedi ki:

“Söyleyişi itibarîyle daha sağlamdır” geceleyin insanın zihnini meşgul eden şeyler olmadığından ötürü daha doğrudur, demektir. Geceleyin yapılan duanın kabulü daha çabuk olur, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Şecere nakletmiştir.

İkrime dedi ki: Gece ibadeti daha bir gayretle, daha eksiksiz bir ihlâsla yapılır ve daha bereketlidir. Zeyd b. Eslem’den şöyle dediği nakledilmiştir: Kur’ân’ın anlamlarını iyice kavramaya daha yatkındır, el-A’meş’ten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Enes b. Mâlik:

“Gece kalkışı (var ya) o hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itibari ile daha sağlamdır” âyetini; daha doğrudur” diye okudu. Onu: Daha sağlamdır” diye düzektiler. O şöyle dedi: ile ve kelimeleri anlam itibariyle aynıdır.

Ebû Bekr el-Enbârî dedi ki: Sapık birtakım kimseler işi: Her kim Kur’ân’ın manasına uygun bir kelime ile okuyacak olursa, eğer manaya muhalefet etmiyor, Allah’ın maksad olarak gözettiğinden başka bir şey söylemiş olmuyor ise, isabet eden birisidir, demek noktasına kadar götürmüş ve Enes’in bu sözünü delil olarak göstermişlerdir. Ancak bu hiçbir zaman kabul edilecek ve söyleyenine kibar edilmesini gerektirecek bir söz değildir. Çünkü mana itibariyle yakın olmakla birlikte genel anlamını kapsayacak şekilde Kur’ân lâfızlarına uymayan birtakım lâfızlar ile okumaya kalkışacak olunursa, o vakit: Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” yerine: Şükür yaratılmaların mutlak maliki yaratıcıya mahsustur” diye okumak câiz olmalıydı. İş bu hususta o kadar geniş bir alana yayılır ki, Kur’ân’ın tamamının lâfzı batıl olur. bu durumda onu okuyan bir kimse de yüce Allah’a iftira etmiş, Rasûlüne de yalan söylemiş bir kimse olur.

Böyle diyenlerin İbn Mes’ûd’un: Kur’ân yedi harf üzere inmiştir. Bu sizden herhangi birinizin: Gel” demesi (halinde aynı manadaki farklı lâfızlar) demesine benzer, şeklindeki sözlerinde lehlerine delil yoktur. Çünkü bu hadis şunu gerektirmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sahih senetler ile nakledilmiş olan kıraatlerin eğer lâfızları farklı olmakla birlikte anlamları aynı ise; o vakit bu gibi kıraat farklılıkları “gel” lâfzı için farklı kelimeler, lâfızlar kullanmaya benzer.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının ve onlara tabi olanların okumadıkları şekilde okumaya gelince, bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de bir harfi dahi farklı okuyan doğru yolun dışına çıkmış, sapmış ve iftira etmiş bir kişi olur.

Ebû Bekr (el-Enbârî devamla) dedi ki: Bu sapıklıklarında kendilerine dayanak kabul ettikleri hadis ise, ilim ehlinden hiçbir şekilde sahih olmayan bir hadistir. Çünkü bu el-A’meş’in, Enes’ten yaptığı bir rivâyete dayanmaktadır. Böyle bir hadis ınaktûclur. Muttasıl değildir ki; delil olarak alınabilsin. Çünkü el-A’meş her ne kadar Enes’i görmüş ise de, ondan hadis dinlemiş değildir.

Müzzemmil 5

Şüphesiz sana ağır bir söz bırakacağız.

Diyanet Vakfı
Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak Biz, sana ağır bir söz vahyedeceğiz.

“Muhakkak Biz, sana ağır bir söz vahyedeceğiz” âyeti farz kılınan gece namazı ile ilişkilidir. Yani Biz, gece namazını farz kılmak suretiyle senin üzerine taşınması ağır gelecek ağır bir söz bırakacağız. Çünkü gece, uyumak içindir. Çoğunluğunu namaz kılmakla geçirmekle emrolunan bir kimsenin bunu yapabilmesi ancak nefse ağır bir yük yükletmesi ve şeytana karşı da gerekli mücadeleyi vermesi ile mümkündür, O bakımdan bu, kula ağır gelen bir emirdir.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz, sana Kur’ân vahyedeceğiz. O İhtiva ettiği şer’î hükümler gereğince amel edilmesi ağır gelen, ağır bir sözdür.

Katade dedi ki: Allah’a yemin olsun ki onun farzları ve hududu ağırdır. Mücahid helâli ve haramı, el-Hasen gereğince amel etmek (ağırdır), demişlerdir.

Ebû’l-Âl-iye: Vaadleri, vaîdleri (tehditleri) ile helâl ve haramı ile ağır bir söz, diye açıklamıştır. Muhammed b. Ka’b: Münafıklara ağır gelen bir söz, diye açıklamıştır. Kâfirlere diye de açıklanmıştır. Çünkü bu Kitabta, onlara karşı getirilen deliller vardır, sapıklıkları açıklanmakta, uydurma ilâhları tenkit edilmekle, kitab ehlinin yaptıkları tahrifler açığa çıkarılmaktadır.

es-Süddî dedi ki: Ağır (sakîl); “kerîm” anlamındadır. Bu da Arapların: Filan kişi benim için ağırdır” yani benim için kerimdir, şereflidir, değerlidir tabirlerinden alınmıştır.

el-Ferrâ’ dedi ki:

“Ağır” hafif ve değersiz, saçma sapan olmayan; aksine ağırlıklı, oturaklı (söz) demektir. Çünkü o, Rabbimizin kelâmıdır.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki:

“Ağır”; ancak tevfık ile desteklenmiş kalbin ‘ve tevhid ile süslenmiş bir nefsin taşıyabildiği bir süz, demektir. İbn Zeyd dedi ki: Allah’a yemin olsun ki o ağırdır, mübarektir. Dünyada ağır geldiği gibi, kıyâmet gününde de Mizanda ağır basacaktır.

Bir diğer açıklamaya göre

“ağır”; ağır bir şeyin yerinde sapasağlam durması gibi, sapasağlam anlamındadır. Buna göre i’cazı sabit ve ebediyyen i’cazı zeval bulmayacak olan anlamına gelir.

Bu lâfzın Kur’ân’ın bizatihi kendisini kastettiği de söylenmiştir. Nitekim haberde şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahiy geldiği vakit eğer o devesi üzerinde bulunuyor ise göğsünü yere yapıştırırdı. Vahiy halı sona erinceye kadar deve hareket edemiyordu Müstedrek, II, 549 Muvatta’’da ve başka eserlerde belirtildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle sorulmuş: Vahiy sana nasıl gelir? Şöyle buyurmuş: “Bazan bana bir çıngırak sesi gibi gelir. Benim için en ağır olan şekli budur. Vahiy hali benden ayrılıp gittiğinde ben vahyin dediğini bellemiş oluyorum. Kimi zaman da melek bana bir adam gibi görünür, benimle konuşur ve onun dediğini de bellerim.” Buhârî, I, i. III, 1176; Müslim, IV, 1816; Tirmizî, V, 597; Nesâî, II, 146, 147; Muvatta’, I, 202; Müsned, VI, 15H, 256

Âişe (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Ben oldukça soğuk günde ona vahyin indiğini, vahyin kesilmesinden sonra da alnından ter boşaldığını gördüm. Buhârî, I, 4; Tirmizî, V, 597; Muvatta’, I, J02; Müsned, VI, 1 (.4) Müsned, V, 266 İbnu’l-Arabî dedi ki: Bu daha uygundur. Çünkü hakikat budur. Ayrıca:

“Dinde size güçlük vermedi” (el-Hac, 22/78) diye büyütülmüştür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Ben çok müsamahakâr haniflik ile gönderildim” Müsned, V, 266 diye buyurmuştur.

Bu sûredeki

“söz”ün lâ ilahe illallah demek olduğu da söylenmiştir. Çünkü haberde şöyle denilmiştir: Bu, dile hafif gelir fakat Mizanda ağırdır Bazı hadislerde, “dile hafif Mizanda ağır geldiği” belirtilen zikirler için bk. Buhârî, V, 2352, VI, 2459; Müslim, IV, 2072; Tirmizî, V, 512; İbn Mâce, II, 1251; Müsned, II. ^22. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiş bulunmaktadır.

Müzzemmil 4

Yahut üzerine ekle ve Kur’an’ı ağır ağır oku.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4. Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kuranı tane tane oku.

Kurtubi Tefsiri
Yahut ona (biraz) ekle! Kur’ân’ı da tane tane, anlaşılır surette oku.

8- Kur’ân’ı Tertil ile (Tane Tane, Ağır Ağır) Okumak:

“Kur’ân’ı da tane tane, anlaşılır surette oku.” Yani Kuran okurken acele etme. Aksine onu ağır ağır, açık ve anlaşılır bir şekilde ve anlamlarını düşünerek oku.

ed-Dahhâk: Onu harf harf oku, diye açıklamıştır, Mücahid şöyle demiştir: İnsanlar arasında Allah’ın Kur’ân okuyuşlarını en sevdiği kimseler onu (okurken) en çok akledenlerdir.

“Tertil” güzel bir şekilde sıralamak, uyumlu bir şekilde dizmek ve güzel bir şekilde düzenlemek demektir. “(……..): (Dişleri) güzel bir şekilde dizilmiş olan ağız” tabiri de buradan gelmektedir ki, bu kelimenin ikinci harfi (olan te) kesreli ve üstün söylenebilir. Buna dair açıklamalar daha önceden bu kitabın Mukaddime’sinde (Kur’ân’ın Okunma Keyfiyetine Dair Bahiste) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen’in rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı Kerîm’den bir âyet okuyup ağlayan birisinin yanından geçmiş. Şöyle demiş: “Sizler yüce Allah’ın; “Kur’ân’ı da tane tane, anlaşılır surette oku!” âyetini hiç duymadınız mı? İşte tane tane okumak (tertîl) budur.” Kurtubi merhumun naklettiği bu rivâyet bu geleliyle mürseldir. İbn Ebi Şeybe, Mûsannef’ VII, 226’ılîi: “… el-Hasen bize anlattı, dedi ki: Peygamber ashabından bir adam.,.” diye sahabiye mevkuf bir rivâyet olarak zikretmektedir. İbnul-Mübarek, Zuhd, .s. 422’de de benzer bir rivâyet yer almaktadır.

Alkâme, güzel bir şekilde Kur’ân okuyan birisini işitince şöyle demiş: Yemin olsun bu kimse Kur’ân’ı tane tane (tertîl ile) okuyor. Ananı babam ona feda olsun!

Ebû Bekr b. Tahir dedi ki: Yüce Allah’ın hitabının incelikleri üzerinde iyice düşün, kendini hükümlerini uygulamak noktasında sorgula, kalbinden onun anlamlarını kavramasını iste, ona yönelmekle sevinmeye bak!

Abdullah b. Amr dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kıyâmet gününde Kur’ân okuyan kişi getirilir. Cennetin birinci basamağında durdurulur ve ona: Oku, yüksel ve dünyada iken tertîl ile okuduğun gibi tertîl ile oku. Şerrin varacağın mertebe okuyacağın son âyet-i kerimeye kadar yükselecektir, denilir,” Ebû Dâvûd, 11, 73; Tirmizi, V, 177 Bu hadisi Ebû Davud rivâyet etmiş olup, daha önce kitabın baş taraflarında (Kur’ân’ın faziletlerine dair başlık allında) geçmiş bulunmaktadır. Enes’in rivâyetine göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân okurken sesini gereği gibi uzatarak okurdu. Nesâî, II. 179; İbn Mâce, I, 430; Müsned, 111, 131, 192, 2H9

Müzzemmil 3

Yarısını, yahut ondan biraz eksilt.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4. Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kuranı tane tane oku.

Kurtubi Tefsiri
Yarısı kadar yahut ondan biraz eksik;

Daha sonra yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

“Yarısı kadar yahut ondan biraz eksik.” bu âyet, emri bir hafifletmedir. Çünkü bundan önce namaz kılma zamanı sınırlandırılmamıştır. İnsanlar da ayakları şişinceye kadar namaz kıldılar. Bu, daha sonra yüce Allah’ın:

“O, sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için” (el-Müzzemmil, 73/20) âyeti ile nesholmuştur.

el-Ahfeş dedi ki:

“Yarısı kadar” âyeti “yahut onun yarısını” demektir. Nitekim: Ona bir dirhem, iki dirhem, üç dirhem ver” denilince maksat, “… yahut iki ya da üç dirhem ver” demektir.

ez-Zeccâc dedi ki:

“Yarısı kadar” âyeti

“geceden” bedeldir.

“Birazı müstesna” ise “yarı’dan istisnadır. “Ondan” ile “ona” lâfzındaki zamirler ise “yarı”ya aittir. Anlamı da şöyle olur: Gecenin yarısı kadar namaz kıl, yahut üçte bire varıncaya kadar, o yarıdan biraz eksik ya da üçte ikiye kadar una az bir miktar ilave et. Sen ya gecenin üçte ikisini yahut yarısını ,ya da üçle birini namazla geçir, demiş gibidir.

Bir diğer açıklamaya göre, “yarısı” âyeti, “biraz” âyetinden bedeldir. O üç şık arasında muhayyerdi: Gecenin yarısmı bütünüyle namazla geçirmek yahut ondan biraz eksiltmek ya da ona biraz ilave ederek namazla geçirmek. İfadenin takdirî şöyle gibidir: Sen yarısı müstesna, yahut yarısından az ya da yarısından fazla müstesna olmak üzere geceleyin namaz kıl!

Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den rivâyete göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah, her gece, gecenin ilk üçte biri geçti mi dünya semasına iner ve şöyle der: Ben melikim (mutlak mâlik ve egemenim). Bana dua eder de Ben de onun duasını kabul edeyim? Kim Senden dilekte bulunur da ben de onun dileğini vereyim? Kim Benden mağfiret diler de Ben de ona mağfiret edeyim? Fecr (ortalığı) aydınlatıncaya kadar bu böylece devam eder, gider. ” Müslim, I, 522, 523; Tirmizi, II, J07; Dârimi, I, 414; Müsned, II, 282.

Buna benzer bir rivâyet, Ebû Hüreyre’den ve Ebû Said’den de gelmiştir. Merhum müfessir biraz sonra Nesâî’yi kaynak göstererek bu hadisi kaydedeceğinden, kaynakları ilgili notta belirtilecektir. Bu da gecenin üçte ikisini namazla geçirmenin teşvik edildiğine delildir.

Yine Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Gecenin yarısı -ya da üçte ikisi- geçti mi Allah… iner…” Müslim, 1, 522 Bu hadisi Ebû Hüreyre’den iki ayrı rivâyet yoluyla ve bu şekilde şüphe (yahut) ifadesi ile rivâyet etmiştir.

Nesâî’nin kitabında Ebû Hüreyre ve Ebû Said’den (Allah ikisinden de razı olsun) şöyle dedikleri rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Aziz ve celil olan Allah, gecenin ilk yarısı geçinceye kadar mühlet verir. Sonra bir münâdîye emir vererek şöyle der: Dua eden yok mu duası kabul olunacak, mağfiret isteyen yok mu ona mağfiret edilecek, dilekte bulunan yok mu ona istediği verilecek?” Nesâî, es-Sunenu’l-Kübrâ, VI, 124; Nesâî, Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyte, s. 340

Bu hadisin sahih olduğunu Ebû Muhammed Abdu’l-Hak söylemiştir. Bu hadis sahih olmakla birlikte, nüzulün ne anlama geldiğini de açıklamakta ve bunun gecenin yarısı sırasında olduğunu göstermektedir.

İbn Mâce’nin, İbn Şihâb’dan, onun Ebû Seleme ile Ebû Abdullah el-Ağar’dan, ikisinin Ebû Hüreyre’den rivâyet elliklerine göre, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şanı yüce ve mübarek Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri kaldığında iner ve şöyle buyurur: Kim Benden istekte bulunuyor, ona istediğini vereyim? Kim Bana dua ediyor, duasını kabul edeyim? Kim Benden mağfiret diliyor, ona mağfiret edeyim? Ta ki tan yeri ağarıncaya kadar.” İbn Mâce, I, 435; Müsned, 11, 264

O bakımdan ashab-ı kiram, gecenin son zamanlarını namazla geçirmeyi, ilk vakitlerinde namaz kılmaya nisbetle daha çok severlerdi.

İlim adamlarımız der ki: Hadis de, Kur’ân da bu sıralamayı göstermiştir. Esasen her ikisi de aynı pencereden bakmaktadırlar. Muvatta’’da ve başka kaynaklarda, İbn Abbâs’ın rivâyet ettiği şu hadis yer almaktadır: Ben teyzem Meymûne’nin yanında geceyi geçirdim. Gece yarısı olunca ya da ondan az bir süre yahut ondan kısa bir süre sonra, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) uyandı, asılı bir kırbaya doğru gitti, ordan çabucak bir abdest aldı… diyerek, hadisin geri kalan bölümünü de zikretti. Buhârî, I, 64, 293; Muvatta’, 1, 121; Müslim, 1, 52H.

7- Gece Namaz Kılma Emrini Nesheden Emir Hangisidir;

Gece namazı kılma emrini nesheden âyetin, hangisi olduğu hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. İbn Abbâs ile Âişe (radıyallahü anhüma)’dan gelen rivâyete göre, geceleyin namaz kılma emrini nesheden âyet, yüce Allah’ın:

“Şüphe yok ki Rabbin senin… gecenin üçte ikisinden az… ayakta durduğunu(zu) bilir” (20. âyet) diye başlayan ve surenin sonuna kadar devam eden âyettir, Nesheden âyetin;

“O sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için” (20. âyet) âyeti olduğu da söylenmiştir. Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre bu, yüce Allah’ın:

“Allah sizden hastalananlar olacağını… bilir” (20. âyet) âyetidir. Yine Âişe’den, Şafii, Mukâtil ve İbn Keysân’dan gelen rivâyete göre bu, beş vakit namaz ile nesholmuştur. Bunu neshedenin yüce Allah’ın:

“O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” âyeti olduğu da söylenmiştir.

Ebû Abdurrahman es-Sülemî dedi ki:

“Ey sarınıp, bürünen!” âyeti nazil olunca, ayakları ve bacakları şişinceye kadar namaz kılıp durdular. Daha sonra yüce Allah’ın:

“O halde ondan (Kur’ân’dan) kalayınıza geleni okuyun!” âyeti nazil oldu. Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: O (gece namazı kılmak) bir farz olup, onunla bir başka farz nesholmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın üzerine -fazileti sebebiyle- farz idi. Nitekim yüce Allah’ın;

“Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur’ân ile) gece namazı kıl” (el-îsra, 17/79) âyetinde olduğu gibi.

Derim ki: Birinci görüş bütün bu görüşleri kapsayan bir görüştür. Yüce Allah:

“Namazı kılın” diye buyurmuştur. Bunun kapsamına, nesneden beş vakit namazdır, diyenlerin görüşü de girer.

el-Hasen ve İbn Sîrîn’in kanaatine göre, gece namazı kılmak, bir koyun sağımlığı kadar dahi olsa, her müslümana farzdır.

Yine el-Hasen’den gelen rivâyete göre, o bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demiştir: Farzdan sonra nafileden sözeden Allah’a hamdolsun.

Yüce Allah’ın izni ile sahih olan görüş de budur. Çünkü gece namazını teşvike ve faziletine dair âyetler, Kur’ân’da da, sünnette de gelmiş bulunmaktadır.

Âişe (radıyallahü anha)’dan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geceleyin üzerinde namaz kılmak üzere bir hasır bırakırdı. İnsanlar bunu işittiler. Onların toplandıklarını görünce bundan hoşlanmadı. Kendilerine gece namazı kılmanın farz kılınacağından korktu. Kızmış gibi bir halde eve girdi. Onlar da öksürmeye, tükürür gibi yapmaya başladılar. Yanlarına çıktı ve şöyle dedi; “Ey insanlar! Amellerden güç yetirebildiğiniz şeylerin altına giriniz. Şüphesiz ki Allah mükâfat vermekten, siz amel etmekten usanmadığınız sürece usanmaz. Şüphesiz en hayırlı amel, az dahi olsa devamlı olandır.” bunun üzerine:

“ey sarınıp, bürünen” âyeti nazil oldu ve gece namazı onlara yazıldı ve farz seviyesine getirildi. Öyle ki onlardan herhangi bir kimse (bir yere) bir halat bağlar ve ona asılırdı. Sekiz ay bu şekilde kaldılar. Yüce Allah onlara merhamet buyurdu ve:

“Şüphe yok ki Rabbin… gecenin üçte ikisinden az… ayakta durduğunu bilir” âyetini indirdi ve Allah, onları farz olana döndürdü. Nafile olarak kılacakları dışında gece namazının farz oluşunu kaldırdı. Taberî, Tefsir, XXIX, 125; rivâyer ile ilgili mülahazalar için bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, IH, 22

Derim ki: Âişe’nin bu hadisini es-Sa’lebî zikretmiş olup, bunun anlamındaki bir rivâyet “az olsa dahi” bölümüne kadar Sahih’le sabit olmuştur. Geri kalan bölümü ise yüce Allah’ın:

“Ey sarınıp bürünen” âyetinin Medine’de indiğine, onların sekiz ay süreyle bu şekilde gece namazı kılmaya devam ettiklerine delil teşkil etmektedir. Yine Âişe’den Müslim’in Sahih’ınde “bir sene” dediğini belirten rivâyet de önceden geçmiş bulunmaktadır.

el-Maverdî, ondan üçüncü bir görüş daha nakletmektedir ki, buna göre bu süre onaltt aydır. el-Maverdî, Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan gelen başka bir görüş de zikretmemektedir. İbn Abbâs’tan da el-Müzzemmıl’in baş tarafları ile son tarafları arasında bir senelik bir süre olduğuna dair bir rivâyet zikretmektedir. Dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelince, gece namazı kılmak onun için farzdı. Gece namazının Peygamberden nesh olması hakkında da ondan gelmiş iki görüş vardır. Birincisine göre bu, yüce Allah onun canını alana kadar üzerinde farz olarak kaldı. İkinci rivâyete göre, ümmetinden nesh olduğu gibi, bu hüküm ondan da nesh olmuştur.

Bu namazın farz kılınışı ile nesh olması arasındaki süre hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre, onun ümmetine gece namazının farz kılındığı süre, daha önceki iki görüşte zikredilmişti. Bununla da İbn Abbâs’ın bir sene süreyle devam ettiği şeklindeki görüşü ile, Âişe’nin onaltı ay devam ettiği şeklindeki görüşünü kastetmektedir. İkinci görüşe göre ise, bu süre on yıl olup, yüce Allah -risalet görevi dolayısıyla ona ayrıcalık olsun diye- mükellefiyetinde bir fazlalık olan bu hükmü neshetmek suretiyle, yükümlülüğünü hafiflettiği vakte kadar devam etmiştir. Bu görüş de İbn Cübeyr’in görüşüdür.

Derim ki; Bu açıklama es-Sa’lebî’nin -daha önce geçtiği gibi- Said b. Cübeyr’den zikrettiği rivâyete uygun değildir. Bunu iyice düşünmek gerekir. Yüce Allah’ın izniyle bu sûrenin sonunda bu hususa dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

Müzzemmil 2

Geceleri, azı dışında, kalk.

Diyanet Vakfı
2, 3, 4. Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kuranı tane tane oku.

Kurtubi Tefsiri
Birazı müstesna geceleyin kalk;

4- Gece Namaza Kalkmak:

“… Geceleyin kalk” anlamındaki: âyeti genel olarak “mim” harfi -arka arkaya iki sakinin gelmiş olması dolayısıyla- kesreli olarak okunmuştur. Ancak Ebû’s-Semmal “kaf” harfinin ötresine tabi kılmak maksadı ile “mim” harfini de ötreli okumuştur. “Mim” harfinin -hafifliği dolayısıyla üstün ile okunduğu da nakledilmiştir. Ehu’l-Feth Osman b. Cinnî dedi ki: Bu harekeyi vermekten maksat, iki sakinin arka arkaya gelişinden kaçmak maksadı ile söylenmek isteneni söylemektir. Dolayısıyla hangi hareke verilirse, maksat gerçekleşmiş olur.

“Kalk” anlamındaki fiil, mef’ûle geçiş yapmayan kasır (lâzım) fiillerdendir. Bununla, birlikte bundan zaman ve mekân zarfı alabilir. Şu kadar var ki, mekan zarfına geçiş yapması ancak bir vasıta ile mümkündür. Bundan dolayı; “evde kalktım” diyebilmek için; denilemez. Bunun yerine; Evin içinde durdum” ve: Dışında durdum” denilir.

Buradaki:

“Kalk!” lâfzının; namaz kıl! anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu fiil bu eylem hakkında ve istiare yoluyla kullanılmıştır. Çokça kullanım sonucunda da artık bu fiilin bu anlamı ifade etmesi, bir Örf (bilinen bir husus) haline gelmiştir.

5- Gece:

“Geceleyin kalk!” âyetindeki;

“gece”nin sınırı güneşin batısından tan yerinin ağırmasına kadar devam eder. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/164. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Gece namazı kılmak, kesin bir farz mı idi? Yoksa mendub ve kılınması teşvik edilen bir ibadet mi idi? hususunda farklı görüşler vardır. Ancak deliller gece namazı kılmanın kesin bir farz olduğu kanaatini pekiştirmektedir. Çünkü mendubluk ve teşvik hükmünde olması halinde bu emrin gecenin bir kısmını dışarda tutarak, bir diğer kısmı hakkında sözkonusu olması düşünülemez. Zira gecenin belirli bir vaktinin namaz için tahsis edilmesi diye birşey yoktur. Aynı şekilde, ileride geleceği üzere, bu hususta gerek Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan, gerekse başkalarından belirli bir vaktinin olduğuna dair rivâyetler gelmiş bulunmaktadır.

Yine gece namazı kılmak, sadece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın muhatab olduğu bir farz mı idi? Yoksa hem onun, hem kendisinden önceki peygamberlere ya da hem ona, hem de ümmetine bir farz mı idi? Bu hususta da üç görüş vardır. Birinci görüş Said b. Cübeyr’in görüşüdür. Çünkü bu âyette hitab sadece peygambere yöneliktir. İkincisi İbn Abbâs’ın görüşüdür. O şöyle demiştir: Geceleyin namaz kılmak hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, hem de ondan önceki peygamberlere bir farzdı. Üçüncü görüş ise Âişe’nin ve yine İbn Abbâs’ın görüşüdür. Sahih olan da budur. Nitekim Müslim’in Sahih’inde Zürare b. Ebi Evfa’dan gelen rivâyete göre Sad b. Hişam b. Amir Allah, yolunda gazaya çıkmak istedi… diye bir hadis vardır. Orada şöyle denilmektedir: Ben Âişe’ye şunu sordum:

Bana Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gece namazı kılmasına dair haber verir misin? Şöyle dedi: Sen:

“Ey sarınıp, bürünen” âyetini okumuyor musun? Ben okuyorum dedim, şöyle dedi: Aziz ve celil olan Allah, bu sûrenin baş taraflarında gece namazı kılmayı farz kıldı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı bir sene boyunca gece namazı kıldılar. Yüce Allah, bu sûrenin son bölümlerini oniki ay süreyle semada tuttu. Nihayet yüce Allah bu sûrenin sonunda hükmü hafifleten buyrukları indirdi. Böylelikle önceden farz iken daha sonra gece namazı tatavvu (nafile) oldu… diye hadisin tamamını zikretmektedir. Müslim, I, 513; Dârimi, I, 411; Ebû Dâoüd, II, <İO Veki ve Yâlâ şunu zikretmektedirler: Bize Mişar, Simak el-Hanefi'den naklettiğine göre Simak şöyle demiştir: ben İbn Abbâs'ı şöyle derken dinledim: "Ey sarınıp, bürünen" (sûresinin) baş tarafları nazil olunca, yaklaşık ramazan ayında kıldıkları kadar gece namazı kılıyorlardı. Nihayet onun son bölümleri nazil oldu. Sûrenin baş tarafları ile son taraflarının inişi arasında bir seneye yakın bir zaman vardı. Ebû Dâvûd, II, 32; HAkim, el-Müstedrek, II, 32; Beyhaki, es-Sunenu'l-Kübrâ, 11, 32 Said b. Cübeyr dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ashabı on yıl boyunca gece namazı kıldı. On yıl sonra: "Şüphe yok ki Rabbim senin ve seninle beraber olanlardan bir kesiminin gecenin üçte ikisinden az., ayakta durduğunu(zu) bilir" (el-Müzzemmil, 73/20) âyeti nazil oldu ve böylelikle Allah, yükümlülüklerini hafifletti. 6- -Az Bir Kısmı Müstesna- Gece Namaz Kılmak: "Birazı müstesna" âyeti geceden istisnadır. Yani sen birazı müstesna, gecenin tümünü namazla geçir. Çünkü sürekli olarak bütün gece namaz kılmak mümkün değildir. Bedenin dinlenmesi için az bir kısmını istisna etmiştir. Bir şeyin "az bir kısmı" yandan daha aşağı olan miktarıdır. Vehb b. Münebbih'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Az" onda birden ve altıda birden daha az olana denilir. el-Kelbî ile Mukâtil : Üçte birdir, demişlerdir.

Müzzemmil 1

Ey örtüsüne bürünen,

Diyanet Vakfı
Ey örtünüp bürünen (Resulüm)!

Kurtubi Tefsiri
Ey sarınıp bürünen!

Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:

1- el-Müzzemmil (Sarınıp, Bürünen):

Yüce Allah’ın:

“Ey sarınıp, bürünen” âyeti ile ilgili olarak el-Ahfeş Saîd söyle demiştir:

“Sarınıp, bürünen” lâfzının asıl halt: şeklinde olup, “te” harfi “ze” harfine idgam edilmiştir, ” Örtünüp, bürünen” lâfzı da bu şekildedir.

Ubey b. Ka’b (bu iki lâfzı) asıl(ları)na uygun olarak; diye ve; diye okumuştur. Saîd; diye okumuştur. “el-Müzzemmil (sarınıp, bürünen)”İn aslı ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre “yük yüklenmiş” anlamındadır. Bir şeyi yüklenip, taşıdığı zurnan; denilir. Evin sıradan eşyasını taşıyan bineğe; denilmesi de buradan gelmektedir.

İkinci görüşe göre bu; “sarınıp bürünen, sarınıp sarmalanan” demektir. Nitekim bir kimse elbisesi ile örtündüğü vakit; denilir. Başkasını örten kimsenin bu durumunu anlatmak için: denilir. Sarınıp, sarmalanan herbir şey hakkında; fiilleri kullanılır. Şair İmruu’l-Kays da şöyle demektedir;

“Pek çok kimse ki, çizgili elbiselere sarınıp, bürünmüş.”

2- Peygambere Yönelik Bu Hitabın Anlamı:

“Ey sarınıp, bürünen” âyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir hitab olup, anlamı ile ilgili üç görüş vardır.

Birinci görüş: İkrime’nin görüşüdür. Ey peygamberlik ile

“sarınıp, bürünen” ve risaletin gereklerine bağlı kalan demektir. Yine ondan gelen bir açıklamaya göre: ey bu iş ile sarınıp, sarmalanmış, yani önce kendisine bu işin yükletildiği, sonra da ara verilmiş olan, demektir.

Nitekim İklime; şeklinde “ze” harfini şeddesiz, “mim” harfini üstün ve şeddeli olarak mef’ûlu hazfedilmiş (yani meçhul bir fiil) olarak okuyor idi. Ey (başkası uırafından) sarılıp sarmalanan kişi demek olur. Diğer taraftan “el-Müddessir” lâfzını da şeklinde okurdu. Ey kendi kendisini sarıp sarmalayan, ey kendisini örtüye büründüren yahutta başkasının kendisini sarıp sarmaladığı kişi, demek olur.

İkinci görüşe göre;

“ey sarınıp bürünen” ey Kur’ân’a sarınıp bürünen, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

Üçüncü görüşe göre; ey elbisesine sarınıp bürünen demektir. Bunu da Katade ve başkaları söylemiştir.

en-Nehaî dedi ki: Peygamber bir kadifeye sarınıp, bürünmüş idi. Âişe: Uzunluğu ondört zira olan bir örtüye bürünmüştü. Onun yarısı benim üzerimde idi ve ben uyuyordum. Diğer yarısı da Peygamberin üzerinde idi, o da o vakit namaz kılıyordu. Allah’a yemin ederim, o örtü ipek değildi, ipekti de değildi. Keçi tüyünden de değildi, ibrişim de değildi, yün de değildi. Çözgüsü kıl, atkısı ise deve tüyü idi, demiştir. Bu rivâyeti es-Sa’lebî zikretmektedir.

Derim ki: Âişe’nin bu sözleri sûrenin Medine’de indiğini göstermektedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Âişe ile Medine’de gerdeğe girmiştir. Bu durumda sûrenin Mekke’de İndiğine dair zikredilen rivâyetlerin sahih olmaması gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

ed-Dahhâk dedi ki; Uyumak için elbisesine sarınıp, bürünmüştü. Bir açıklamaya göre; müşriklerin onun hakkında söyledikleri kötü sözler kendisine ulaşmış, bu ona ağır gelmiş, bundan dolayı elbisesine sarınıp bürününce;

“ey sarınıp, bürünen” İle

“ey örtünüp, bürünen” (el-Müddessir, 74/1) buyrukları nazil oldu.

Yine denildiğine göre; bu husus Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahyin gelmeye başladığı ilk sıralarda idi. O, meleğin sözlerini işitip, ona bakınca kendisini bir titreme aldı. Hanımının yanına gelerek: “Beni önün, beni sarın” dedi. Bu anlamdaki bir rivâyet İbn Abbâs’tan da nakledilmiştir.

Hakimler şöyle demiştir: İşin başında ona el-Müzzemmil, el-Müddessir diye hitab etmesinin sebebi, henüz risaletin tebliği namına herhangi bir şeye bürünmemiş olmasıydı.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Ey sarınıp, bürünen” âyetinin tevili hususunda farklı açıklamalar yapılmıştır. Kimisi bunu hakikat anlamına göre yorumlamıştır. Buna göre ona şöyle hitap edilmişti: Ey elbisesine yahutta kadifeden örtüsüne sarınıp, bürünen kişi, kalk, denilmiş oluyordu. Bu açıklamayı, İbrahim ve Katade yapmıştır. Kimileri de bunu mecazî anlamıyla almıştır. Sanki ona: Ey peygamberliğe sarınıp, bürünen kişi, diye hitab edilmiş gibidir. Bu açıklamayı da İkrime yapmıştır. Eğer “mim” harfi üstün ve şeddeli olup, faili belli olmayan mef’ûl (meçhul fiil) kipi ile olsaydı, bu açıklama doğru olurdu. Ancak fail lâfzı ile (yani “mim” harfi kesreli olarak) okunduğuna göre bu açıklama bâtıldır.

Derim ki: Daha önceden bunun (“mim” harfinin üstün ve şeddeli okunuşunun) mef’ûlün hazfedilmesi esasına göre olduğunu ve bu şekilde de okunmuş olduğunu açıklamış idik. Mana itibariyle, o bakımdan (bu mecazî açıklama) doğru olur.

(İbnu’l-Arabî devamla) dedi ki: Onun Kur’ân-ı Kerîm ile örtünüp, sarındığım söyleyenlerin görüşüne gelince; bu da mecazi anlam itibariyle doğrudur. Ancak daha önceden buna ihtiyaç olmadığını açıklamış bulunuyoruz.

3- Müzzemmil ve Müddessir Peygamberin İsimlerinden midir?;

es-Suheylî dedi ki: “el-Müzzemmil” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın isimlerinden değildir. Bazı kimselerin benimsediği ve İsimlen arasında saydığı gibi Peygamber böyle bir isimle tanınmış değildir. Aksine “el-Müzzemmil” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in vahye muhatab olması halinden türetilmiş bir isimdir. “el-Müddessir” de böyledir. Ona bu isimle hitab etmenin de iki faydası vardır: Birincisi ona latif (yumuşak) bir üslûbla hitab etmektir. Çünkü Araplar muhatablarina yumuşak bir şekilde hitab etmek istedikleri ve ona sitemde bulunmak istemedikleri vakit, onu içinde bulunduğu halinden türetilmiş bir isini ile adlandırırlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Fatıma (radıyallahü anha)’a kızan Ali (radıyallahü anh)’a gidip te onun uyumakta olduğunu ve yan tarafının toprağa yapışmış olduğunu görünce ona: “Kalk, ey ebâ turâb (toprak bulaşmış kişi)!” demesi Buhâri, I, 69, V, 2291; Müslim, IV, 1874; Müsned, IV, 263 buna benzer. Böylelikle Peygamber efendimiz, ona kendisine sitem etmediğini, ona yumuşak bir üslûbla hitab ettiğini hissettirmek istemişti. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Huzeyfe’ye: ‘Kalk ey uykucu” demesi Müslim, III, 14H; İbn Hibbân, Sahih, X, VI, 67 de böyledir. O sırada Huzeyfe uyuyordu ve ona bu şekilde yumuşak bir üslûbla hitab etmek istemiş, kendisine sitem etmeyi ve azarlamayı terkettiğini hissettirmek istemişti. Buna göre yüce Allah’ın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a: “Ey sarınıp, bürünen kalk!” diye buyurması ünsiyet verici bir hitaptır ve bunda yumuşak bir üslûbla ona hitab etmek sözkonusudur. Böylelikle yüce Allah, ona sitemkâr olmadığını hissettirmek istemiştir.

Bunun ikinci faydası ise; gece boyunca örtünüp bürünen ve uyuyan kimsenin gece namazı kılmak ve o vakitte yüce Allah’ı zikretmek için uyanması gerektiğine dikkatini çekmektir. Çünkü fiilden türetilmiş olan bir isimde, muhatab ile birlikte aynı davranışı yapan ve o niteliğe sahib olan herkes ortaktı.

Cin 28

Ki Rablerinin mesajlarını ulaştırmış olduklarını bilsin. Ve O, onların nezdindekileri kuşatmıştır ve her şeyi sayı olarak saymıştır.

Diyanet Vakfı
Ki böylece onların (peygamberlerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir).

Kurtubi Tefsiri
Ta ki o (peygamberlerin) Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini ortaya çıkarsın. O, onların yanında olan herşeyi kuşatmıştır. Herşeyi de sayısı ile saymıştır.

“ortaya çıkarsın” âyeti hakkında, Katade ve Mukâtil şöyle demişlerdir: Ta ki Muhammed, kendisinden önceki rasûllerin bizzat kendisi risaletini tebliğ ettiği gibi, risaletlerini tebliğ ettiklerini bilsin, demektir, Burada İam”ın kendisine taalluk ettiği, hazfedilmiş bir lâfız vardır. Yani biz O’na vahyi koruduğumuzu haber verdik ki, kendisinden önceki rasûllerin de hakkı ve doğruyu tebliğ etmek hali gibi bir hal üzere bulunduklarını bilsin diye.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Ta ki Muhammed, Cebrâîl’in ve onunla birlikte bulunanların kendisine Rabbinin risaletini tebliğ ettiklerini bilsin. Bu açıklamayı İbn Cübeyr yapmıştır. O dedi ki: Vahiy ile birlikte, mutlaka meleklerden dört koruyucu inerdi.

Şöyle de açıklanmıştır: Ta ki rasûller meleklerin Rabblerinin mesajlarını tebliğ ettiğini, bilsinler diye. Bir diğer açıklama da şöyledir: Hangi peygamber olursa olsun, kendisinin dışındaki diğer bütün peygamberlerin tebliğ ettiklerini bilsin diye, anlamındadır.

Bir diğer açıklamaya göre: Ta ki İblis, rasûllerin Rabblerinin risaletini onun karıştırmalarından ve adamlarının bir şeyler çalmalarına karşı korunmuş olarak tebliğ ettiklerini bilsin diye, demektir,

İbn Kuteybe dedi ki: Yani, ta ki cinler, rasûllerin kendilerine indirilenleri tebliğ ettiklerini, cinlerin kendilerinin ise, vahiyden bir şeyler çalarak kendilerinin tebliğ ediciler olmadıklarını bilsinler diye.

Mücahid dedi ki: Ta ki, rasûlleri yalanlayan kimseler, rasûllerin Rabblerinin risaletini tebliğ ettiklerini bilsinler diye.

“Ta ki o… ortaya çıkarsın” âyetin cemaat, “ye” harfi üstün olarak okumuşlardır. Açıklaması da zikrettiği iniz şekildedir. İbn Abbâs, Mücahid, Humeyd ve Yakub ise “ye” harfini ötreli, okumuşlardır. Rasûllerin tebliğ ettiklerini insanlara bildirsinler diye, anlamındadır.

ez-Zeccâc dedi ki: Ta ki Allah, rasûllerinin risaletlerini (onlara gönderdiklerini) hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin (ortaya çıkarsın) diye, demektir. Bu da “ye” harfinin üstün okunuşuna göre yapılmış bir açıklamadır. Yüce Allah’ın şu âyetine benzemektedir:

“Allah, içinizden cihad edenlerle, sabredenleri belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmrân, 3/142)

Anlam: Ta ki Allah, bunu gayb iken bildiği gibi, müşahade ilmi ile de bilsin diye, demektir.

“O, onların yanında olan herşeyi kuşatmıştır.” O’nun ilmi yanlarında bulunan herşeyi kuşatmıştır. Bu da gerek rasûllerin, gerek meleklerin yanında bulunan herşeyi… demektir. İbn Cübeyr dedi ki: Yani ta ki rasûller Rabblerinin ilminin kendilerinde bulunanı kuşatmış olduğunu bilsinler ve böylelikle O’nun kendilerine bildirdiklerini tebliğ etsinler diye… anlamındadır.

“Herşeyi de sayısı ile saymıştır.” Herşeyi sayısıyla bilip kuşatmış, onlardan hiçbir şey O’na gizli kalmamıştır.

“Sayısı ile” lâfzı, hal olarak nasbedilmiştir. Yani O, herşeyi sayılması halinde sayısı ile bilmiştir. Mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedildiğini de kabul edebiliriz. Bu da O, herşeyi sayısıyla tam olarak sayıp bilmiştir, demek olur. Bu durumda hazfedilmiş fiilin mastarı (mef’ûl-i mutlakı) olur. Şanı yüce Allah, herşeyi sayısıyla bilen (el-Muhsî), herşeyi bilgisiyle kuşatan (el-Muhît), herşeyi bilen (el-Alîm) ve herşeyi tek tek tesbit eden, koruyan (el-Hafîz)dır. Bütün bunlara dair açıklamaları “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi’l-Hüsnû” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.

Cin Sûresi burada sona ermektedir. Hamd, yalnızca bir ve tek olan Allah’adır,

Cin 27

Ancak razı olduğu bir elçiye bildirir. Şüphesiz ki O, onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar.

Diyanet Vakfı
Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar,

Kurtubi Tefsiri
Meğer ki beğenip, seçtiği bir peygamber ola. Çünkü O (Allah), onun önünden ve ardından koruyucular gönderendir.

İbn Cübeyr dedi ki;

“Meğer ki beğenip, seçtiği bir peygamber ola” âyetinde kastedilen rasûl (elçi, peygamber), Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Daha uygunu anlamın şöyle olmasıdır: O, beğenip, seçtiği yani peygamberlik için seçtiği kimselerden başkalarını gaybından haberdar etmez. Ancak bu gibi kimselere gaybından dilediği şeyleri bildirir ki, bu onun peygamberliğine delil teşkil etsin.

2- Falcılar ve Benzerleri Gaybı Bilemezler:

İlim adamları -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Şanı yüce Allah’ın gaybı bilip, ona dair bilgiyi sadece kendisine tahsis etmesi ile öğünmesi, O’ndan başka herhangi bir kimsenin gaybı bilmediğine delil teşkil etmektedir. Daha sonra yüce Allah, beğenip, seçtiği peygamberleri bundan istisna etmekte ve onlara verdiği vahiy yoluyla gaybından dilediği bilgileri tevdi ettiğini belirtmektedir. Bunu da onlar için bir mucize ve peygamberliklerine dair doğru bir delâlet olarak vermiştir. Müneccim ve ona benzer taşları kullanan, kitablara bakan, kuşları (gayba dair hüküm çıkarmak maksadıyla) uçurtan kimseler ise O’nun beğenip, seçtiği ve gaybından dilediği şeylere muttali ve haberdar kıldığı rasûller arasında sayılamazlar. Aksine böyleleri Allah’ı inkâr eden, sezgi, tahmin ve yalanlarıyla da Allah’a karşı iftirada bulunan birer kâfirdirler.

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Hallerinin farklılığı, rütbelerinin değişikliği, aralarında hükümdarların ve sıradan insanların, âlimlerin, cahillerin, zenginlerin, fakirlerin, küçüklerin, büyüklerin bulunmasına, doğdukları burçların farklılıklarına, doğuşlarının ayrılıklarına, yıldızların mertebelerinin değişik oluşuna rağmen Nûh’un gemisine binen kimseler hakkında müneccimlerin (yıldız falcılarının) neler söylediklerini keşke bilebilseydim? Nasıl oldu da bir anda hepsi de suda boğulma hükmüne mahkûm oldular.

Eğer müneccim (yıldız falcısı) -Allah müstehakkını veresice- onların gemiye bindikleri sırada yükselen burç onların boğulmalarını sağladı, diyecek olursa, o takdirde bu yükselen burç herbirilerinin doğumu esnasında farklı olan diğer yükselen burçların tümünü, hükümlerini ve o kimseye has olan yükselen burcun gereklerini çürütmüş, iptal etmiş olmaktadır. O halde ebedi olarak ve kesinlikle doğum halleri gereğince uygulama yapmanın hiçbir faydası olmayacağı gibi, bunların bir kimsenin mutluluk ya da bedbahtlığına delâlet olması da düşünülemez. Geriye sadece böylelerinin Kur’ân-ı Azim’e karşı bile bile inatlaşmalarından başka bir şey kalmamaktadır. Bu ifadeler ile böyle bir kimsenin, yıldız falcılığı dolayısıyla kanının helâl olduğu da anlaşılmaktadır. Şu sözleriyle şair bu hususu ne güzel dile getirmiştir;

“Müneccim hükmetti, benim doğumumun yükselen burcunun

Benim hakkımda suda boğularak öleceğime.

Söyle o yıldız falcısına: Tufan sabahı herkes,

Suda boğduran yıldızın doğuşunda mı dünyaya gelmişti?”

Mü’minlerin emiri Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’a Haricilerle karşılaşmak istediği sırada: Ay akreb burcunda iken mi onlarla karşılaşacaksın denilmiş, o da: Peki ya onların ayları nerede ki, diye sormuş ve bu ayın son günlerine rastgelmiş idi. Şimdi Ali (radıyallahü anh)’ın cevab olarak verdiği söze ve bu sözde yıldız falcılığına göre kanaat belirtenlerin bu kanaatlerinin ne ileri derecede reddedilmiş olduğuna, yıldızların hükümlerini gerçek kabul eden herbir cahili nasıl susturmuş olduğuna bir dikkat edelim.

Müsafir b. Avf ona dedi ki: Ey mü’minlerin emiri, sen şu anda yola koyulma! Günün üç saati geçtikten sonra yola çık ve yürü! Ali (radıyallahü anh) ona: Neden? diye sorunca, şu cevabı verdi: Sen şu anda yola koyulacak olursan, sana da, arkadaşlarına da çok büyük bir belâ ve ağır bir sıkıntı isabet eder. Eğer benim söylediğim saatte yola koyulacak olursan, muzaffer olursun, üstün gelirsin ve istediğini elde edersin. Ali (radıyallahü anh) şu cevabı verdi: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hiçbir müneccimi (yıldız falcısı) yoktu. Ondan sonra bizim de yıldız falcımız olmayacaktır. -Bu açıklamaları esnasında Ali (radıyallahü anh) Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetlerini de delil gösterdiği uzunca sözler söyler.- Kim bu hususta söylediklerini doğru kabul ederse, o kimsenin Allah’tan başka bir eş ya da O’na zıt bir varlığı ilâh edinenler gibi olmayacağından emin değilim. Allah’ım uğur varsa eğer, sadece Senin uğurundur ve Senin hayrından başka hayır yoktur. Daha sonra konuşan şahsa şunları söyledi: Bizler sözlerini yalanlıyoruz, sana muhalefet ediyoruz ve gitmeyin, dediğin saatte yola koyuluyoruz. Daha sonra diğer insanlara yönelerek şunları söyledi: Ey insanlar! Sakın yıldızlara dair kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulabileceğiniz kadarından fazlasını öğrenmeye kalkışmayınız. Şüphesiz ki müneccim (yıldız falcısı) sihirbaz gibidir. Sihirbaz da kâfir gibidir. Kâfir ise cehennemdedir. Allah’a yemin ederim, eğer senin yıldızlara baktığına ve onlardan çıkardığın sonuçlar gereğince amel ettiğine dair bir bilgi bana ulaşacak olursa, sen hayatta kaldığın ve ben hayatta kaldığım sürece ebediyyen seni hapiste bırakacağım ve ben emiru’l-mü’minin kaldığım sürece sana verilmesi gereken bağışlardan seni mahrum edeceğim.

Daha sonra Müsafir b. Avf’ın çıkmamasını emrettiği saatte yola koyuldu. Haricilerle karşılaştı ve Müslim’in Sahih’inde sabit olan Nehrevân vakasında da onları mağlûb etti. Arkasından şunları söyledi: Eğer bizler onun bize emretmiş olduğu saatte yola koyulmuş ve zafer kazanıp, üstünlük sağlamış olsaydık, bazı kimseler: Müneccimin onlara emretmiş olduğu saatte yola çıktılar. (Onun için zafer kazandılar), diyecekti. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hiçbir müneccimi yoktu, Ondan sonra bizim de olmayacaktır. Allah bize Kisra’nın ve Kayser’in yurtlarını fethetmeyi ve diğer ülkeler fethetmeyi nasib etti. Sonra şunları söyledi: Ey insanlar! Allah’a tevekkül edin ve O’na güvenin. Çünkü O, başkalarına ihtiyaç bırakmaz.

“Çünkü O (Allah), onun önünden ve ardından koruyucular gönderir.” Yani onu kendisine bir şeytanın yaklaşmasına karşı kendisini koruyacak melekler gönderir. Bu yolla vahyi şeytanların çalmasından ve bunu kâhinlerin bildirmesine karşı korur.

ed-Dahhak dedi ki: Allah gönderdiği herbir peygamber ile birlikte mutlaka onu şeytanların melek suretine benzeyerek kendisine görünmesine karşı koruyacak melekler de göndermiştir. Şeytan, ona melek suretinde geldiği takdirde: Bu bir şeytandır, ondan korun, derler. Eğer melek ona gelecek olursa: Bu senin Rabbinin elçisidir, derler.

İbn Abbâs ve İbn Zeyd dedi ki:

“Koruyucular” âyeti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı önünden ve arkasından, cinlerden ve şeytanlardan koruyan koruyucular demektir.

Katade ve Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Bunlar meleklerden olan dört koruyucu melektir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Maksat Cebrâîl’dir. O, Allah’tan bir risalet getirerek indiği vakit, onunla birlikte cinlerin vahyi dinleyip, kâhinlerine ulaştırıp, elçiden daha önce bunu kâhinlerine ulaştırmalarına karşı korunan melekler de onunla birlikte inerdi.

es-Süddî dedi ki:

“Koruyucular” vahyi koruyan koruyucular demektir. Allah tarafından gelen için: Bu Allah’tandır, derler. Şeytanın yaptığı telkinler için de: Bu şeytandandır, derlerdi,

“Koruyucular” lâfzı mef’ûl(-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. es-Sıhah’ta belirtildiğine göre bu, bekçiler gibi gözetleyip, koruyan topluluk hakkında kullanılır. Tekil, çoğul, müzekker ve müennes için aynı şekli kullanılır. Bazen; diye kullandıkları da olur. Bir şeyi gözetleyen” demektir. Onu gözetledi, gözetler, gözetlemek” denilir. Kollayıp, gözetlemek” Gözetleme yeri” demektir.

Cin 26

Gaybı bilen O’dur. Gaybını kimseye açıklamaz.

Diyanet Vakfı
O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz;

Kurtubi Tefsiri
O, gaybı bilendir. O, kendi gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz.

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Gayb Bilgisi Allah’a Mahsustur:

“O, gaybı bilendir” âyetindeki: Bilendir” lâfzı daha önce gecen “Rabbim” âyetinin sıfatı olarak merfû’ gelmiştir. Bunun; (mealde olduğu gibi) gayb’ bilendir” anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Gayb” kullar için gaib olan, görünmeyen demektir. Buna dair açıklamalar el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/3. âyet, 2, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

“O, kendi gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Meğer ki beğenip, seçtiği bir peygamber ola.” Ona gaybından dilediği şeyleri bildirir. Çünkü peygamberler mucizelerle desteklenirler. Bu mucizelerden birisi de gayb olan bazı hususlan haber vermeleridir. Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyurulmaktadır;

“Evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm.” (Âl-i İmrân, 3/49)

Cin 25

De ki: Bilmiyorum, size vaat edilen yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyar.

Diyanet Vakfı
De ki: Tehdit edilegeldiğiniz (azap), yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyar, ben bilmem.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Tehdit olunduğunuz yakın mıdır? Yoksa Rabbim ona uzun bir zaman mı tayin etmiştir, bilmiyorum.”

“De ki: Tehdit olunduğunuz” yani kıyâmetin kopması -dünya azâbı da denilmiştir-

“yakın mıdır yoksa Rabbim ona uzun bir zaman” bir süre ve bir ecel

“mı tayin etmiştir bitmiyorum?” Yani ben, bunu bilmiyorum. Bu da şu demektin Azâbın ne zaman İneceğini de, kıyâmetin ne zaman kopacağını da ancak Allah bilir. Bu, kendisine dair Allah’ın bana bildirdiklerinden başkasını asla bilemeyeceğim bir gaybdır.

“Tehdit olunduğunuz” âyetindeki ‘nın fiil ile birlikte mastar anlamını vermesi sözkonusu olduğu gibi; ism-i mevsûlü anlamında olup, aid zamirin takdir edilmesi de sözkonusu olabilir.

“Yoksa Rabbim ona uzun bir zaman mı tayin etmiştir?” âyetindeki; ” Rabbim” âyetindeki “ye” genel olarak sakin okunmuştur, İki el-Haremî ile Ebû Amr ise fethah okumuşlardır.

Cin 24

Nihayet vaat edileni gördüklerinde, kim yardım edici olarak daha zayıfmış ve sayı bakımından daha azmış öğrenecekler.

Diyanet Vakfı
Sonunda, tehdit edilip durduklarını (azabı, kıyameti) gördükleri zaman, kim yardımcı olma bakımından daha güçsüz ve sayıca daha az imiş, bileceklerdir.

Kurtubi Tefsiri
Nihayet onlar tehdit olundukları şeyi görecekleri zaman, kimin yardımcılarının daha zayıf ve sayıca daha az olduğunu bileceklerdir.

“Nihayet onlar tehdit olundukları şeyi görecekleri zaman” âyetinde yer alan: Nihayet” burada bir başlangıç noktasıdır. Yani:

“Nihayet onlar” âhiret azabından ya da Bedir’de öldürülmeleri anlamındaki dünya azabından

“tehdit olundukları şeyi görecekleri zaman” işte o vakit

“kimin”, onların mı yoksa mü’minlerin mi

“yardımcılarının daha zayıf ve sayıca daha az olduğunu bileceklerdir.”

Cin 23

Sadece Allah’tan bir tebliğ ve O’nun mesajlarını iletmekle yükümlüyüm. Kim Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelirse, hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır, orada ebediyen kalıcıdırlar.

Diyanet Vakfı
(Benim yaptığım) ancak Allah katından olanı, Onun gönderdiklerini tebliğdir. Artık kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır.

Kurtubi Tefsiri
“Ancak Allah’tan gelenleri ve O’nun gönderdiklerini tebliğ etmek (imkânına sahibim). Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse, hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.”

“Ancak Allah’tan gelenleri ve O’nun gönderdiklerini tebliğ etmektir,”

Yalnız bunda eman ve kurtuluş vardır. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Katade de şöyle demiştir: “Ancak Allah’tan gelenleri tebliğdir.” İşte benim Allah’ın bana vereceği başarı sayesinde yapabileceğim sadece budur. Küfür ve îmana gelince, ben bunlara sahip değilim. Bu açıklamaya göre âyet, yüce Allah’ın:

“De ki: Şüphesiz ben size bir zarar verme imkânına da, bir kayır verme imkânına da sahib değilim” (21. âyet) âyeti ile alakalıdır. Yani ben size tebliğde bulunmaktan başkasını yapamam.

Bunun daha önce geçen yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ben size bir zarar verme imkânına da, bir hayır verme imkânına da sahib değilim” (21. âyet) âyetinden munkatı’ bir istisna olduğu da söylenmiştir. Yani benim elimde olan sadece size tebliğ etmektir. Bu da: Ancak ben size benimle gönderileni tebliğ edebilirim, demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır.

ez-Zeccâc ise şöyle demektedir: Bu yüce Allah’ın:

“Sığınacak kimse” âyetinden bedel olarak nasbedilmiştir. Bu da şu demektir: Ve ben ondan başka sığınacak kimse asla bulamam. Ancak Allah’tan bana gelenleri ve O’nun mesajlarını size tebliğ edebilirim. Yani benim elimde olan, bana tebliğ etmemi emrettiği, O’ndan gelenleri size tebliğ etmekten ibarettir. Yahutta: Ben , sadece Allah’tan gelenleri tebliğ eder ve gelenler gereğince amel ederim. Böylelikle başkasına emrettiklerimle, kendimi de yükümlü tutarım,

Bunun mastar (mef’ûl-i mutlak) olduğu da söylenmiştir, ise olumsuzluk edatı anlamındadır, de şart edatıdır. Ben O’ndan başka sığınacak kimse de asla bulamam” demektir. Yani: Eğer ken Rabbimin risaletlerini gereği gibi tebliğ etmeyecek olursam (O’ndan başka sığınacak kimse bulamam)” demek olur).

“Kim Allah’a ve Rasulüne” tevhid ve ibadet hususunda

“İsyan ederse, hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır” âyetindeki: Hiç şüphesiz” lâfzının hemzesinin kesreli gelmesi ceza (yani şart cümlesinin cevabının) başına gelen “fe”den sonrasının ibtidâ konumunda oluşundan dolayıdır. (İbtidâ halinde ise “elif nun”un hemzesi kesreli okunur.) Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

“Onlar, orada ebediyyen kalacaklardır” âyetindeki: Kalıcılar olarak” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir. Çoğul olarak gelmesi ise bu şekilde hareket eden herkesin bu durumda olacağından dolayıdır. O bakımdan (fiilin) ilkin tekil olarak gelmesi: Kim” lâfzından dolayıdır. Daha sonra da manadan ötürü “ebediyyen kalıcılar” lâfzı çoğul olarak gelmiştir.

“Ebediyyen” kelimesi burada “isyan”dan kastın şirk olduğunu göstermektedir. Şirkin dışındaki masiyetler diye de açıklanmıştır. O durumda:

“Onlar orada ebediyyen kalacaklardır” âyetinin anlamı şu olur: Affedilmeleri yahut şefaate nail olmaları hali müstesna. Dünyadan îman ile çıkmaları takdirinde ise affedilecekleri muhakkaktır. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önceden en-Nisâ Sûresi’nde (4/93. âyet, 7. başlıkta) ve başka yerlerde yeteri kadarıyla geçmiş bulunmaktadır.

Cin 22

De ki: Beni Allah’tan hiçbir kimse koruyamaz ve ben O’ndan başka bir sığınak da bulamam.

Diyanet Vakfı
De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allaha karşı beni kimse himaye edemez, Ondan başka sığınacak kimse de bulamam.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Gerçek şu ki beni (evet) beni Allah’tan asla kimse kurtaramaz ve ben Ondan başka sığınacak kimse de asla bulamam.

“De ki: Gerçek şu ki beni (evet) beni Allah’tan asla kimse kurtaramaz.” Eğer bana gelen vahyi saklayıp, size açıklamayacak olursam, Allah’ın azabını benden kimse uzaklaştıramaz, demektir. Çünkü onlar kendisine: Sen vahye davet etmeyi bırak, biz seni himaye ederiz, demişlerdi.

Ebû’l-Cevzâ’nın, İbn Mes’ûd’dan rivâyetine göre, o şöyle demiştir; Cin gecesi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gittim. Nihayet o el-Hacûn denilen yere varınca bana bir çizgi çizdi. Sonra onların yanlarına vardı, etrafında kalabalık oluşturup toplandılar! Verdân diye anılan efendileri şöyle dedi: Ben onları senin etrafından uzaklaştırırım. Peygamber şöyle buyurdu; “Gerçek şu ki, beni (evet) beni Allah’tan asla kimse kurtaramaz.” el-Maverdi, en-Nuket. VI. 121: Suvûtî. ed-Durru’l-Mensür, VIIJ, 308 Bunu el-Mâverdî zikretmektedir. (el-Maverdi) dedi ki: Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre: Allah, beni himaye ettikten sonra, hiç kimse beni himaye edemez. İkinci anlamı ise: Allah’ın benim hakkımda takdir ettiği şeylere karşı kimse beni koruyamaz.

“Ve ben O’ndan başka sığınacak kimse de asla bulamam.” Buradaki: Sığınacak kimse, sığınak” kelimesini Katade: Kendisine sığınacağım bir sığınak, diye açıklamıştır. Yine ondan gelen bir rivâyete göre o, bunu dost ve yardımcı diye açıklamıştır. es-Süddi: Korunak diye, el-Kelbî; Yeryüzünde serap gibi kendisine gireceğim (ve sığınacağım) yer, diye açıklamıştır. O’nun dışında bir veli (dost ve yardımcı) ve bir mevlâ (bulamam) diye de açıklanmıştır. Gidecek yer ve izleyeceğim bir yer, diye de açıklanmıştır. Bunu da İbn Şecere nakletmiştir, anlamlar bir(birine yakın)dir. Şairin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır;

“Ah benim canım ki, ahin bana hiçbir faydası yoktur,

Ve esasen Allah’ın hükmünden ebediyyen kurtuluş (bir sığınak) bulunamaz.”

Cin 21

De ki: Ben sizin için ne bir zarar ne de bir doğru yola iletme gücüne sahibim.

Diyanet Vakfı
De ki: Doğrusu ben (kendi başıma) size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Şüphesiz ben size bir zarar verme İmkânına da, bir hayır verme İmkânına da sahip değilim.”

“De ki: Şüphesiz ben size bir zarar verme imkânına da, bir hayır verme imkânına da sahip değilim.” Yani ben size gelecek bir zararı önleyemeyeceğim gibi, size bir hayrın gelmesini de sağlıyamam.

Bir açıklamaya göre de

“size bir zarar verme” sizi küfre sürükleme

“imkânına da bir hayır” hidâyete iletme

“imkânına da sahib değilim.” Yani bana düşen sadece tebliğ etmektir.

Zarar’ın azâb, hayır (reşâd)ın de nimet olduğu da söylenmiştir. Bu da ilk açıklamanın aynısıdır. Zararın ölüm, hayrın (reşâd)ın hayat olduğu da söylenmiştir.

Cin 20

De ki: Ben sadece Rabbime dua ederim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Ben ancak Rabbime yalvarırım ve Ona kimseyi ortak koşmam.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ben ancak Rabbime İbadet ederim. Hiçbir kimseyi de O’na ortak koşmam.”

“De ki: Ben ancak Rabbime ibadet ederim.” Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ben ancak Rabbime ibadet ederim” dedi.

“Hiç kimseyi de O’na ortak koşmam.”

Kıraat âlimlerinin pek çoğu; Dedi ki” şeklinde onun dediğini haber veren bir kip olarak okumuşlardır. Ancak Hamza ve Âsım; De ki” diye emir kipi olarak okumuşlardır.

Âyetin nüzul sebebi de şudur: Kureyş kâfirleri ona şöyle demişti; Sen çok büyük bir iş getirdin. Bütün insanlara düşmanlık ediyorsun. Bu işten vazgeç, biz seni himaye ederiz. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Cin 19

Ve Allah’ın kulu O’na dua etmek için kalktığında, neredeyse onun üzerine yığılacaklardı.

Diyanet Vakfı
Allahın kulu, Ona yalvarmaya (namaza) kalkınca, neredeyse onun etrafında keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi.

Kurtubi Tefsiri
Şu da bir gerçek ki, Allah’ın kulu, Ona ibadet etmek için kalktığı zaman neredeyse etrafında bir keçe olacaklardı,

“Şu da bir gerçek ki, Allah’ın kulu, O’na ibadet etmek İçin kalktığı zaman…” âyetindeki: ” Şu da bir gerçek ki” lâfzındaki “hemze’nin üstün okunması caizdir. ” Yüce Allah ona şunu vahyetti”: “Suda bir gerçek ki…” demektir. îstinâf Önceki cümlelere atfedilmeksizin yeni bir cümle) olarak kesre ile okunması da mümkündür.

Burada sözü edilen

“Allah’ın kulu” -sûrenin baş taraflarında geçtiği üzere- Batn-ı Nahle’de namaz kılıp, Kur’ân okuduğu zaman Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır.

” Ona ibadet etmek için…” demektir. İbn Cüreyc: Onları yüce Allah’a davet etmek için kalktığı zaman… diye açıklamıştır.

“Neredeyse etrafında bir keçe olacaklardı” âyeti hakkında; ez-Zübeyr İbnu’l-Avvâm dedi ki: Burada kastedilenler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan Kur’ân dinledikleri vakit cinlerdir. Yani Kur’ân’ı dinlemek için duydukları aşın istek dolayısıyla kalabalık bir şekilde biri diğerinin üstüne çıkacak ve âdeta düşecek gibi olmuşlardı.

Aşırı istekleri sebebiyle neredeyse üstüne çıkacaklardı, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. İbn Abbâs: Zikri dinlemek arzusu ile … diye açıklamıştır. Burd’un, Mekhûl’den rivâyetine göre cinler o gece Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bey’at ettiler. Yetmişbin kişi idiler. Ona yaptıkları bey’at, tan yerinin ağarması esnasında sona erdi.

Yine İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, bu ifadeler kavimlerine döndükleri zaman, cinlerin söyledikleri sözlerdendir. Onlar kendi kavimlerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabının ona gösterdikleri itaatini, rükû ve sücûdda İmâm olarak ona nasıl uyduklarını böylece haber vermişlerdi.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a olan kızgınlık ve öfkelerinden dolayı nerdeyse biri diğerinin üstüne çıkacaktı.

el-Hasen, Katade ve İbn Zeyd dedi ki: “Allah’ın kulu… kalktığı zamandan kasıt, şudur: Muhammed, davet etmek maksadıyla ayağa kalktığı zaman, insanlar ve cinler onun bu davetini söndürmek için birbiri üstüne üşüştüler. Fakat Allah, ona yardımcı olup, zafere kavuşturmaktan ve nurunu tamamlamaktan başkasını kabul etmedi.

Taberî, anlamın şöyle olmasını tercih etmiştir: Araplar neredeyse Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın aleyhine bir araya gelecek ve getirdiği nuru söndürmek için birbirlerine yardımcı olacak noktaya gelmek üzere idiler.

Mücahid dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Bir keçe” âyeti, topluluklar halinde (biraraya geldiler), demektir. Bu ise bir “şeyin, bir şeyin üstüne keçe gibi toplanmasını anlatmak üzere kullanılan: tabirinden gelmektedir. Yününün üslüste preslenmesi dolayısıyla yere serilen: Keçe” de buradan gelmektedir. Bir şeyi alabildiğine sağlam bir şekilde bir başkasına yapıştırdığın herşey hakkında bu durumu anlatmak maksadı ile: Onu sıkı sıkı yapıştırdın” denilir, Keçe” lâfzının çoğulu …diye gelir. Tıpkı “kırba”nın çoğulunun; diye gelmesi gibi. Arşlarım başında bulunan tüylere de: ” Yele” denilir. Çoğulu: …diye gelir. Şair Züheyr şöyle demektedir:

“Tam anlamıyla silahlarla donanmış ve atılgan

Tırnakları kesilmemiş, yelesi bulunan bir aralanın yanında.”

Pek çok miktardaki çekirgelere de bu isim verilir. Bu kelime dört şekilde telaffuz edilmiş ve dört türlü okunmuştur. Genel olarak okunan şekil, “be” harfi üstün, “lam” harfi kesreli Gibed şeklinde, ikinci okuyuş “lam” harfi ötreli “be” harfi üstün olarak (lubed). Bu, Mücahid, İbn Muhaysın ve Şamlılardan naklen Hişam’ın kıraatidir. Bunun tekili de; …diye gelir. (Üçüncü okuyuş) hem “lam” hem de “be” harflerinin ötreli okunuşudur (lubud). Bu da Ebû Hayve Muhammed b. es-Semeyka’, Ebû’l-Eşheb el-Ukaylî ve el-Cahderî’nin okuyuşudur, tekili; şeklinde gelir. Tavan” kelimesinin çoğulunun: şeklinde; Rehn’in” çoğulunun; diye gelmesi gibi. 4. okuyuş); “lam” harfi ötreli, “be” harfi ise üstün ve şeddeli (iübbed) okuyuşudur. Bu da el-Hasen, Ebû’l-Aliye, el-A’rec ve yine el-Cahderî’nin okuyuşudur, tekili; şeklinde gelir. Rükû’ eden”in çoğulunun: şeklinde Secde eden”in çoğulunun: şeklinde gelmesi gibi.

“Lam” harfi ötreli, “be” harfi de üstün olarak “lübed” şeklinin “devamlı olan şey” anlamında olduğu da söylenmiştir. Uzun süre kaldığı için Lukman’ın nesrine (kartalına) “Lubed” denilmesi de buradan gelmektedir. Rivâyete göre Lukman yaşayacağı süreyi teshil etmek için kendisine birtakım seçenekler sunulunca o da yedi kartalın hayatta kalacağı süre kadar yaşamayı tercih etmişti Bunun için henüz küçük bir yavru iken bir kartal alır ve onu ölünceye kadar beslerdi. Bunların sonuncusunun ismi da Lubed idi. Diğer kartallar arasında en uzun yaşayan o oldu. Lubed ikiyüz yıl yaşadı, Lukman da: Lubed’in yaşadığı süre bayağı uzun oldu, dedi. Dediklerine göre Lubed’in ölümü ile birlikte Lukman da ölmüş oldu. Mustafa el-Ğalâyînî, Ricâlu’l-Muallakati’l-Aşar, Ileyrut, 1331, s. 287

en-Nâbiğa dedi ki:

“Lubed’i mahveden onu da mahvetti.”

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu kelime “lam” ve “be” harfleri ötreti olarak “lubud” diye de okunmuştur ki; bu da “lebîd’in çoğuludur. Bu ise küçük torba demektir. es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: “(………): Yığın yığın mal tükettim” (el-Beled, 90/6) âyetinde (ki lübed) pek çok, pek fazla anlamındadır. Yine şöyle denilmektedir: İnsanlar lübeddir” denildiği zaman biraraya gelip, toplanmışlardır demektir. Yine bu lâfız yolculuğa çıkmayıp, yerinden ayrılmayan kimse hakkında da kullanılır. Nitekim şair şöyle demektedir:

“Yerinden ayrılmayıp, yolculuğa çıkmayan güzel görüşlü kimsenin karşılayamadığı,

İhtiyacı bulunan oldukça cömert bir kimseden…”

Bundan sonra müellif beyitin ikinci mısraının ilk kelimesi ile ilgili bir satırlık açıklama ve bu açıklamaya dair ayrıca bir kanıt daha zikretmektedir ki; bu hem bazı yazma nüshalarda bulunmadığı için, hem de doğrudan konu ile ilgili olmadığı için ayrıca tercüme edilmemişin-.

Lubed; Lukman’ın kartallarının sonuncusudur. Munsarif bir kelimedir. Çünkü bu kelime madul değildir. Arapların inanışlarına göre Lukman, Âd kavminin yağmur yağmasını dilemek üzere Harem bölgesine gönderdiği heyet arasında bulunanlardan birisidir. Bunlar helâk edilince Lukman beyaza çalan ceylanlardan yedi tane pisliği yağmurun dokunmayacağı, geçit vermeyen bir dağda bırakıp bunların kalacağı süre kadar ile ardı arkasına ölen ve birileri öldükçe diğeri ölenin yerine geçecek yedi kartalın kalacağı süre kadar yaşamak arasında serbest bırakıldı. O da kartalların yaşayacağı kadar süreyi tercih etti. Bunların sonuncusunun ismi da Lubed idi. Şairler bunu sözkonusu etmişlerdir. Nâbiğa şöyle demektedir:

“Sabahı ıpıssız etti, kuşluk vaktinde de ahalisi yüklerini alıp gittiler

Lukman’ın son kartalı olan Lubed’i mahveden onu da imha etti.”

Lebîd de küçük torba demektir. Nitekim: Kırbayı torba haline getirip, onu bir lebide (kırbaya) koydu” denilir. Yine Lebid, Âmir oğullarından bir şairin adıdır.

Cin 18

Ve camiler Allah’ındır, o halde Allah ile birlikte hiç kimseye dua etmeyin.

Diyanet Vakfı
Mescidler şüphesiz Allahındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki mescidler, Allah’a mahsustur. Onun için Allah ile, birlikte hiçbir kimseye dua (ve ibadet) etmeyin.

Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:

1- Mescidler Allah’ındır:

“Şüphesiz ki mescidler, Allah’a mahsustur” âyetindeki: “(……..): Şüphesiz ki” âyetinde hemze üstün ile okunacaktır. Bunun yüce Allah’ın:

“Bana şu vahyolundu…” (Cinn, 72/1) âyetine atıf olduğu söylenmiştir. De ki: Bana şüphesiz ki mescidler de Allah’a mahsustur (diye) vahyolundu, anlamındadır, el Halil dedi ki: Âyet: Ve çünkü şüphesiz, mescidler Allah’a mahsustur” anlamındadır, demiştir.

Bundan maksat, çeşitli din mensuplarının ibadet için bina ettikleri mabedlerdir. Said b. Cübeyr dedi ki: Cinler, bizler senden uzak bulunduğumuz halde nasıl olur da mescidlere gelip, seninle birlikte namazda hazır bulunabileceğiz? diye sorunca;

“Şüphesiz ki mescidler de Allah’a mahsustur” yani Allah’ı anmak ve Ona itaat etmek için bina edilmiştir, âyeti nazil oldu.

el-Hasen dedi ki: Bu âyetle yüce Allah, her yeri kastetmiştir. Çünkü yerin tamamı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için mesciddir. Çünkü o: “Her nerede olursanız, namaz kılınız.”; “Nerede namaz kılarsanız, orası mesciddir” Ebû Avâne, Müsned, I, 327; Ahmed, Müsned, V, 156 diye buyurmuştur. Sahih hadiste de şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü de bana hem mescid, hem de (teyemmüm ile) bir temizlenme aracı kılınmıştır.” Buhârî, I, 12H, 168; Tirmizî, II, 131, IV, 123; Dârimî, I, 374, II, 295; İbn Mâce, I, 188; Müsned, I, 301, II, 411, V, 145.

Saîd b. el-Müseyyeb ile Talk b. Habib dedi ki: Burada

“mescidler” ile kulun üzerinde secde ettiği azalarını kastetmiştir. Bunlar da ayaklar, dizler, eller ve yüzdür, yani bu azalar Allah’ın sana nimet olarak ihsan ettikleridir. Bunlarla başkasına sakın secde etme, o takdirde Allah’ın nimetini inkâr etmiş olursun.

Atâ da şöyle demiştir: Sen mescidleri (üzerlerinde secdeye vardığın yerleri)ni, yani üzerlerinde secde etmekle emrolunduğun organlarını, onları yaratandan başkasının önünde alçaltma, demektir.

Sahih hadiste, İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; “Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum: Alın -eliyle burnuna da işaret etti-, iki el, iki diz ve parmak uçları.” Buhârî, I, 2H0; Müslim, 1, 354 (“iki diz” lâfzı yerine ‘iki ayak” lâfzıyla); Dârimî, I, 346; Nesâî, II, 209; İbn Mâce, I, 2K6; Müsned, I, 292, 305

el-Abbas dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kul, secdeye vardığı vakit onunla birlikte yedi azası da secde eder.” Müslim, I, 355; Ebû Dâvûd, 1, 235; Tirmizi; II, 61; Nesâî, II, 210; İbn Mâce, I, 296, Afitsned. I, 206, 208

“Mescidler”in namazlar olduğu da söylenmiştir. … Ve şüphesiz ki, secde Allah’a mahsustur, demek olur. el-Hasen de böyle açıklamıştır.

Eğer

“mescidler” secde edilen yerler olarak anlaşılırsa, o zaman bunun tekili “cim” harfi kesreli olarak “mescid” …diye gelir. Üstün olarak da (mesced şeklinde) kullanılır. Bunu el-Ferrâ’ nakletmektedir.

Eğer

“mescidler”den kasıt, organlar ise o vakit bunun tekili “cim” harfi üstün olarak “mesced” şeklinde gelir.

Bunun sücud anlamındaki “mesced”in çoğulu olduğu da söylenmiştir. Nitekim: Ben sücûd yaptım” denilir.

Tıpkı: Yeryüzünde yürüdüm, yol aldım, yürümek, yol almak” demek ve bunu asıl kökünün ikinci harfini -ki mescedde “cim”e tekabül eder üstün okumak gibidir ki; bu da rızık aramak maksadıyla yeryüzünde yürümeyi anlatmak üzere kullanılır.

İbn Abbâs dedi ki: Burada mescidlerden kasıt kıblenin kendisi olan Mekke’dir. Mekke’ye “mesâcid (mescidler)” denilmesinin sebebi, herkesin ona yönelerek secdeye varmasından dolayıdır. Allah’ın izniyle bu görüşler arasında en kuvvetli olanı birinci görüştür. Ayrıca bu görüş İbn Abbâs’tan -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- da rivâyet edilmiştir.

2- Mescidlerin Allah’a İzafe Edilmesinin Mahiyeti:

“Allah’a mahsustur” âyetindeki izafet bir şereflendirme ve bir tekrim izafetidir. Bütün mescidler arasında da özellikle el-Beytu’l-Atîk (eski ev, özgürlük evi olan Ka’be) özellikle sözkonusu edilerek:

“Ve Beyt’imi temizle!…” (el-Hac, 22/26) diye buyurmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Binekler ancak üç mescide koşulur.” Nesâî, III, 114; Muoatta, I, 309 Bu hadisi hadis İmâmları rivâyet etmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-İsrâ, 17/1, âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram müstesna, onun dışındakilerde kılınan bin namazdan hayırlıdır. ” Buhârî, I, 398; Müslim, II, 1012, 1013; Tirmizî, II, 147, V, 719; Muvatta’, I, 196; Müsned. I, 1H4, II, 256, 277, 27B, 466

İbnu’l-Arabî dedi ki: Pek sakıncalı görülmeyen bir yolla gelen bir rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram müstesna onun dışındakilerde kılınan bin namazdan hayırlıdır.- Çünkü onda (Mescid-i Haram’da) kılınan bir namaz benim bu mescidimdeki bin namazdan hayırlıdır.” Müsned, IV, 5 Eğer bu hadis sahih ise (bu hususta) açık bir nastır. Derim ki: Bu daha önce İbrahim Sûresi’nde (14/37. âyet, 6. başlıkta) açıkladığımız üzere adaletli ravilerin, adaletli kimselerden nakletmiş olması sebebiyle, sahih bir rivâyettir.

3- Mescidler Allah’tan Başkasına İzafe Edilebilir mi?

Mescidler, her ne kadar yüce Allah’ın mülkü ve O’nun tarafından şereflendirilmiş mekânlar ise de, bazen tanıtmak (urif) maksadı ile O’ndan başkasına nisbet edilerek: Filanın mescidi” denilebilir. Sahih hadiste rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) koşu için zayıflatılmış atları el-Hayfa’dan itibaren Seniyyetu’l-Vedâ’a kadar yarıştırmış, zayıflatılmamış olan atlar arasında ise Seniyye’den Züreykoğulları Mescidine kadar yarıştırmıştır. Buhârî, I, 162, III, 1052, 1053, VI, 2672; Müslim, III, 1491; Tirmizi, IV. 205, Dârımî, II, 279; Dûrakutnî, IV, 299, 300; Ebû Dâvûd, III, 29; Nesâî, VI, 225, 226; İbn Mâce, II, 960; Muvatta’, H, 467; Müsned, U, 5, 11

Bu durumda böyle bir izafet, mahallî izafet hükmündedir. Burası onların kıblesinde imiş gibi bir ifade anlaşılır. Onların (burayı mescid için) vakfetmiş olmaları sebebiyle de bu izafet yapılmış olabilir.

Mescidlerin, köprülerin ve kabristanların vakıf yapılabileceği hususunda ümmet arasında -başka şeylerin vakfı hususunda görüş ayrılığı bulunsa dahi- görüş ayrılığı yoktur.

4- Mescidlerde Yapılması Câiz Olan İşler;

Mescidler Allah’ın olmakla, orada Allah’tan başkası anılmamakla birlikte, oralarda malların taksim edilmesi de caizdir. Orada yoksullar arasında ortak olmak üzere, zekât olarak toplanan malların bulundurulması da caizdir. Her gelen de oradan yiyebilir. Borçlunun orada hapsedilmesi, esirin bağlanması, mescidlerde uyumak, hastaların orada kalması, komşu olanların oraya kapılarının açılması, batıldan uzak olması şartıyla oralarda şiir okunması da caizdir. Bütün bu hususlara dair yeterli açıklamalar et-Tevbe Sûresi’nde (9/28. âyetin tefsirinde) ve en-Nûr Sûresi’nde (24/56-38, âyetlerin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

5- Allah ile Birlikte Başkasına İbadet Edilemez:

“Onun için, Allah ile birlikte hiçbir kimseye dua etmeyin” âyeti, Mescid-i Harâm’da Allah ile birlikte başkasına dua (ve ibadet) etmeleri dolayısıyla müşriklere bir azardır. Mücahid dedi ki: Yahudiler ve hristiyanlar kilise ve havralarına girdiklerinde Allah’a ortak koşuyorlardı. Yüce Allah, peygamberine ve mü’minlere bütün mescidlere girdikleri takdirde, sadece Allah’a ihlâsla dua (ve İbadet) etmelerini emretmektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu sebebten dolayı o dua ve ibadete kendilerine tapınılmış put ya da başka herhangi bir şeyi ortak koşmayınız.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Mescidkri sadece Allah’ı anmaya tahsis ediniz. Oraları şakalaşılacak, ticaret yapılacak, oturulacak yerler, yollar edinmeyin. Mescidlerde Allah’tan başkasına bir pay ayırmayın. Sahih hadiste de şöyle denilmiştir: “Her kim mescidde bir şey kaybettiğini ilan edecek olursa, siz de: Allah onu sana geri çevirmesin. Mescidler bunun için bina edilmedi, deyiniz.” Müslim, I, 397; Ebû Dâvûd, I, 12H; İbn Mâce, I, 252; Müsned, II,

en-Nûr Sûresi’nde (az önce belirtilen âyetlerin tefsirinde) mescidlerin ahkâmına dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

6- Mescide Girip Çıkarken Yapılacak Dua:

ed-Dahhak’ın, İbn Abbâs’tan onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiğine göre Peygamber mescide girdiği vakit önce sağ ayağını atar ve şöyle dua ederdi: Şüphesiz ki mescidler Allah’a mahsustur. Onun için Allah ile birlikte hiçbir kimseye dua (ve ibadet) etmeyin. Allah’ım, ben senin kulunum, senin ziyarelçinim. Ziyaret edilen herkesin üzerinde bir hak vardır, Sen ziyaret olunanların en hayırlısısın. Rahmetinle boynumu cehennem ateşinden kurtarmanı Senden diliyorum.” Mescidden çıktı mı Önce sol ayağını atar ve şöyle dua ederdi:

“Allah’ım, üzerime sağnak sağnak hayır yağdır. Bana verdiğin iyi şeyleri benden asla alma. Benim geçimimi kâr sağlamayan bir yorgunluk kılma. Yeryüzünde bana, beni ihtiyaçtan kurtaracak kadar bir pay takdir buyur.”

Cin 17

Ki onları onunla denemek için. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse onu zorlu bir azaba sürükler.

Diyanet Vakfı
16, 17. Şayet doğru yolda gitselerdi, bu hususta kendilerini denememiz için onlara bol su verirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Rabbin) onu gitgide artan çetin bir azaba uğratır.

Kurtubi Tefsiri
Onları bu konuda deneyelim diye. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse onu zorlu bir azaba sokar.

“Kim Rabbinin zikrinden” İbn Zeyd’in açıklamasına göre Kur’ân-ı Kerîm’den

“yüz çevirirse…”

Yüz çevirmek; iki şekilde açıklanmıştır. Birinci açıklama -kâfirler hakkında olduğu kabul edilirse- kabul etmekten yüz çevirirse… demektir. İkincisi ise; eğer mü’minler hakkında olduğu kabul edilirse, amel etmekten yüz çevirirse demektir.

“Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse” O’nun nimetine şükretmezse diye de açıklanmıştır.

“…Onu zorlu bir azaba sokar” âyetindeki; Onu sokar” lâfzını Kûfeliler ve Ebû Amr’dan Ayyaş “ye” ile okumuşlardır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim de bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü daha önceden “Allah’ın ismi anılarak: “Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse” diye buyurulmuştur. Diğerleri ise “nun” harfi ile Onu sokarız” diye okumuşlardır. Müslim b. Cundüb’den “nun” harfini ötreli, “lam” harfini kesreli oktıduğu rivâyet edilmiştir. Talha ve el-A’rec de böyle okumuşlardır. Bu iki okuyuş “nun” harfinin üstün, “lam”ın ötreli ile “nun” harfinin ötreli, “lam”ın kesreli okunuşları) iki ayrı söyleyiştir. ile; Onu soktu” anlamındadır. Buna göre; onu sokarız, demek olur.

“Zorlu bir azaba”; çok meşakkat verici ve çetin bir azaba demektir. İbn Abbâs dedi ki: Bu cehennemdeki bir dağdır. el-Hudrî dedi ki: Ellerini üzerlerine koydukları her seferinde elleri eriyecektir.

Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre, anlam şudur: Azaptan oldukça ileri derecedeki meşakkat demektir. Dilde bu, bilinen bir anlamdır. Çünkü; sözlükte; “meşakkat ve zorluk” demektir. Bir iş, bir kimseye zor ve ağır geldiğinde, o kimse; Bu iş bana çok zor ve ağır geldi” der. Ömer (radıyallahü anh)’ın şu sözleri de böyledir: Nikâh hutbesinde (evliliğe talib olmak maksadı ile yapılan konuşmada) zorlandığım kadar hiçbir şey beni zorlamış değildir.”

“Çetin ve zorlu azâb” demektir. ‘ın mastarıdır. Bu fiilin mastarları; şekillerinde getir. Azâb bu mastarın anlamı ile nitelendirilmiş bulunmaktadır. Çünkü bu azâb, azâb gören kimsenin üstüne çıkar. Yani onun üstüne çıkar, onu yenik düşürür ve azâb edilen kişi buna tahammül edemez.

Ebû Ubeyde dedi ki: mastardır, yani bu, yüksekliği olan bir azâb, yükselen bir azâb anlamındadır. Yukarı doğru yürümek ise meşakkatli bir şeydir, Çok zorlu yokuş” anlamındadır.

İkrime dedi ki: Bu, azap görene, oraya çıkması emrolunacak cehennemdeki dümdüz bir kayadır. Onun tepesine vardığında yine tekrar cehenneme düşer.

el-Kelbî dedi ki: el-Velid b. El-Muğîre’ye dümdüz bir kayadan yapılmış cehennem ateşindeki bir dağa tırmanması emrolunacak, ününden zincirlerle çekilecek, arkasından ise ağır tokmaklarla vurulacak. Nihayet onun tepesine varacak. Kırk senede onun tepesine varamaz. Onun tepesine vardı mı, yine en dibine yuvarlanır. Tekrar ona tırmanmakla emrolunur, Ebediyyen bu halde devam edip gidecektir. İşte yüce Allah’ın:

“Ben onu sarp yokuşa sardıracağım” (el-Müddessir, 74/17) âyetinde anlatılan budur.

Cin 16

Ve eğer onlar yolda dosdoğru olsalardı, elbette biz onlara bol bir su içirirdik.

Diyanet Vakfı
16, 17. Şayet doğru yolda gitselerdi, bu hususta kendilerini denememiz için onlara bol su verirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Rabbin) onu gitgide artan çetin bir azaba uğratır.

Kurtubi Tefsiri
Ve eğer onlar, o yol üzere dosdoğru gitseler, elbette biz onlara bol su içirirdik;

“Ve eğer onlar, o yol üzere dosdoğru gitseler…” bu âyet, yüce Allah’ın âyetindendır. Yani eğer bu kâfirler îman ederlerse, elbetteki biz dünya hayatında onlara bolluk veririz, rızıklarını genişletiriz.

Bu ifadeler, vahyolunanlar arasında bunlar da vardır, demektir. Bana şu da vahyolundu ki: Eğer onlar o yol üzere dosdoğru gitseler… demektir.

İbn Bahrin naklettiğine göre, bu sûrede yer alan “nun” harfi şeddeli, hemzesi kes reli her: Şüphesiz gerçekten” Kur’ân’ı dinleyen ve bunun üzerine kavimlerine onları uyarıp, korkutmak üzere geri dönen cinlerin sözlerini aktarır. Buna karşılık şeddesiz (ve hemzesi) üstün olan herbir; ise Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vahyedilen buyrukları ifade eder.

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Diğerlerini kesreli okurken; Ve eğer onlar… dosdoğru gitseler” lâfzında “hemze”yi üstün okuyan tam bir yemin ifadesini takdir ederek okumuş olur ki; bu ifadenin açılmış hali; Allah’a yemin olsun ki eğer onlar o yol üzere dosdoğru gitseler…” takdirindedir. Konuşma esnasında ‘Allah’a yemin olsun ki eğer kalkarsan, elbette ben de kalkarım” anlamında; ile denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Allah’a yemin ederim, eğer sen hür bir kimse olsa idin,

Ki esasen hür de değilsin, azad edilmiş birisi de değilsin.”

(Bu) şeddesiz olanından öncekileri üstün olarak okuyanlar ise bunu -yani şeddesiz olanı “Bana şu vahyolundu ile; Ve eğer onlar… dosdoğru gitseler” âyetine ya da;

“Ona îman ettik” (13. âyet) âyetine nesak ile (atf İle) veya;

“Ve eğer onlar… dosdoğru gitseler” takdirinde okumuşlardır.

(16. âyetin başındaki) şeddesiz olan; kadarki bu edatların hepsini kesreli okuyan kimselerin bunu;

“Bana vahyolundu” âyetine yahutta;

“Ona îman ettik” (13- âyet)’e alf ile okumaları ve “yemin” takdirine ihtiyaç duymamaları da mümkündür.

“Eğer” lâfzının “vav” harfi arka arkaya iki sakinin gelmesi dolayısıyla genel olarak kesreli okunmuştur. İbn Vessâb ve el-A’meş ise “vav” harfini ötreli okumuşlardır.

“Bol su”: “Pek geniş ve fazla su” demektir. Yedi yıl süreyle onlara yağmur yağdırılmamıştı. “Pınardan bol su kaynadı, kaynar” denilir. Bu şekilde suyu bol olan pınar da; diye nitelendirilir.

Maksadın bütün insanlar olduğu da söylenmiştir. Yani:

“Ve eğer onlar, o yol üzere, dosdoğru gitseler” hak, îman ve hidâyet yolu üzerinde dosdoğru yürüyüp, itaatkâr mü’minler olsalar

“elbette biz onlara bol” çok miktarda

“su İçirirdik. Onları bu konuda deneyelim diye.” Yani bu nimetlere karşı bu yolla onların nasıl şükrettiklerini sınayalım diye.

Ömer (radıyallahü anh) bu ayeti kerîme hakkında şöyle demiştir: Su nerede olursa orada mal da olur, mal nerede bulunursa orada da fitne (denenme) olur. Buna göre:

“Onlara … içirirdik” âyeti dünyalıklarını onlara bol bol verirdik, demektir. İşte çok miktarda su da buna örnek olarak verilmiştir Çünkü hayır ve rızkın tamamı yağmur ile gelir. Ondan dolayı yağmur onun yerine zikredilmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“Eğer o ülke halkı îman edip de sakınmış olsalardı üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık.” (el-A’raf, 7/96);

“Ve eğer onları Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbleri katından kendilerine indirileni gereği gibi uygulasalardı, şüphesiz üstlerinden ve ayakları altından (rızıklarıni) yerlerdi.” (el-Mâide, 5/66) Bu da yağmur sebebiyle (böyle olurdu) demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Said b. el-Müseyyeb, Atâ b. Ebi Rebâh, ed-Dahhak, Katade, Mukâtil , Atiyye, Ubeyd b. Umeyr ve el-Hasen şöyle demişlerdir: Allah’a yemin ederim ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabı, sözü dinleyen ve itaatkâr kimselerdi. O bakımdan Kisra’nın, Kayser’in, Mukavkıs’ın ve Neeaşi’nin hazineleri fütuhat ile onlara verildi. Bunlarla fitneye maruz kaldılar ve İmâmlan üzerine atılarak onu öldürdüler. Bununla kastettikleri kişi Osman b. Affan (radıyallahü anh)’dır.

el-Kelbî ve başkaları ise şöyle demektedir:

“Ve eğer onlar o yol üzere dosdoğru gitseler” yani gitmekte oldukları küfür yolunu sürdürecek olup da hepsi kâfir kalmaya devam etselerdi, Biz de onlara karşı bir tuzak olmak ve onları derece derece azaba yaklaştırmak üzere bu hususta fitneye düşsünler ve bu sebeble onları dünyada ve âhirette azaplandıralım diye azıklarını onlara genişletirdik. Bu, er-Rabi b. Enes, Zeyd b. Eslem, onun oğlu, el-Kelbî, es-Sümâlî, Yemân b. Rebab, İbn Keysan ve Ebû Miclez’in görüşüdür. Onlar buna delil olarak yüce Allah’ın şu âyetlerini göstermişlerdir:

“Onlar kendilerine hatırlatılan şeyi (öğüdü) unutunca, Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık.” (el-En’âm, 6/44);

“Eğer insanlar tek bir ümmet olmayacak olsalardı, Rahmâna kâfir olanların evlerinin tavanlarını, üzerlerine çıkacakları merdivenleri, gümüşten yapardık.” (ez-Zuhruf, 43-33)

Ancak birinci görüş doğruya daha yakın görülmektedir. Çünkü buradaki “tarikat (o yol)” “elif, lam” ile marife olarak gelmiştir. O halde bu yolun hidâyet yolu olması daha uygundur. Çünkü dosdoğru oluş (istikamet), ancak hidâyet ile birlikte sözkonusudur. Müslim’in Sahih’inde de Ebû Said el-Hudri (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizin için en korktuğum şey, Allah’ın sizin için çıkartacağı dünya hayatının süsüdür.” Ashab; Dünya hayatının süsü ne demektir? diye sordu, Peygamber: “Yeryüzünün bereketleridir…” diye buyurdu, dedi ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Müstim. II, 728

Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin ederim ki sizin için fakirlikten korkmuyorum. Ben sizin adınıza sizden Öncekilere bollukla verildiği gibi dünyanın da size bollukla verileceğinden ve onlar bu hususta birbirleriyle yarıştıkları gibi, sizin de bu dünyalıkta birbirinizle yarışacağınızdan, onları helâk ettiği gibi (bu dünyalığın) sizi de helâk edeceğinden korkuyorum.” Buhâri, V, 2361; Müslim, IV, 2273; Tirmizî, IV, 640; İbn Mâce, II, 1324; Müsned, IV İ 37, 327

Cin 15

Ama zalimler cehennem için odun olmuşlardır.

Diyanet Vakfı
Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.

Kurtubi Tefsiri
“Zalim olanlara gelince, onlar cehenneme odundurlar.”

“Zalim olanlara” yani hak ve îman yolundan sapanlara

“gelince onlar, cehenneme odundurlar.” Onun tutuşturucu yakıtıdırlar demektir.

” Odundurlar” lâfzı yüce Allah’ın ilminde onların durumları budur, demektir.

Cin 14

Ve bizden Müslümanlar vardır ve bizden zalimler de. Kim teslim olmuşsa işte onlar doğru yolu aramış olanlardır.

Diyanet Vakfı
İçimizde, (Allaha) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz zâlimleriz. Müslüman olmuşlar, işte onlar doğru yolu aramış olanlardır.

“Gerçekten kimimiz müslümanlar, kimimiz zâlimleriz.” Yani bizler Kur’ân’ı dinledikten sonra ayrılığa düştük. Bizden kimisi müslüman oldu, kimisi kâfir oldu.

” Zalim”: Haksızlık yapan, zulmeden demektir. Çünkü böyle bir kimse haktan uzaklaşmış bir kimsedir. Buna karşılık: ” Adaletli ve âdil kimse” demektir. Çünkü böyle bir kimse hakka yönelen kimse demektir. Nitekim; ” Zulmetti” “Adalet yaptı” denilir. Şair de şöyle demektedir:

“Onlar Hind’in oğlu. Amr’ı zorla öldürmüş kimselerdir,

Ve hem onlar Numan’a karşı da zalimlik etmişlerdir.”

“Müslüman olmuşlar, işte onlar, doğru yolu aramış olanlardır.” Hak yola yönelmiş, onu bulmaya çalışarak araştırmış kimselerdir, “Kıblenin taharrî edilmesi; Doğru yönünün araştırılması” tabiri de buradan gelmektedir.

Cin 13

Ve biz doğru yolu işittiğimizde ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse artık o, ne eksikliğe uğratılır ne de haksızlığa.

Diyanet Vakfı
Doğrusu biz, o hidayeti (Kuranı) işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne bir (ecrinin) eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten biz hidâyeti işittiğimizde ona îman ettik. Kim Rabbine Îman ederse o (ecrinin) eksiltilmesinden de korkmaz, kendisine zulmedilmesinden de.

“Gerçekten biz, hidâyeti” Kur’ân’ı

“işittiğimizde ona îman ettik.” Allah’a inandık, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın risaletini tasdik ettik. Esasen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hem insanlara, hem cinlere peygamber ularak gönderilmiştir. el-Hasen dedi ki: Allah Muhammed’i hem insanlara, hem cinlere peygamber olarak göndermiştir. Ancak ne cinlerden, ne göçebelerden, ne de kadınlardan herhangi bir peygamber göndermiş değildir. Yüce Allah’ın:

“Senden önce gönderdiklerimiz de, kendilerine vahyettiğimiz şehirli erkeklerden başkaları değildi” (Yusuf, 12/109) âyeti da bunu anlatmaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (Yusuf, 12/109. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Sahih hadiste de: “Ben kırmızı tenliye de, siyah tenliye de peygamber olarak gönderildim.” İbn Hibbân, Sahih, XIV, 375; Dârimî, II, 295; Müsned, i, 301, III, IV, 416, V, 145. Yani insanlara da, cinlere de peygamber olarak gönderildim, diye buyurulmaktadır.

“Kim Rabbine Îman ederse, o (ecrinin) eksiltilmesinden de korkmaz, kendisine zulmedilmesinden de” âyeti hakkında İbn Abbâs, şöyle demiştir: O kimse, iyiliklerinin eksiltilmesinden de korkmaz, kötülüklerinin arttırılmasından da korkmaz. Çünkü: Eksiltmek” “haddi aşmak, haksızlık yapmak ve haram olan şeyleri işlemek” demektir. el-Aşa şöyle demektedir:

“Onu görmenin dışında hiçbir şeyin bana faydası olmaz

Hiç âşık bir haram işlemeden şifâ bulabilir mi?”

Altıncı âyet-i kerimenin tefsiri sırasında da zikredilen bu beyitteki “rehak” kelimesine nisbeten farklı bir anlam verilmesi, merhum müfessirimizin bu lâfzı açıklarken ön plana çıkardığı anlamın gözönünde bulundurulmasındandır.

Bu buyruklarda zikredilen sözler, yüce Allah’ın cinlerden söylediklerini naklettiği sözlerdir. Buna sebeb ise imanlarının kuvveti ve müslümanlıklarının doğruluğudur.

“Korkmaz” anlamındaki âyet genel olarak; şeklinde; o korkmaz” takdiri ile ref ile okunmuştur. Ancak el-A’meş, Yahya ve İbrahim, şartın cevabı olarak meczûm ve “fe”nin zâid geldiğini kabul ederek; Korkmasın” diye okumuşlardır.

Cin 12

Ve biz anladık ki biz Allah’ı yeryüzünde aciz bırakamayız ve kaçmakla da O’nu aciz bırakamayız.

Diyanet Vakfı
(Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allahı aciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.

Kurtubi Tefsiri
“Şunu da hiç şüphesiz bildik ki, yeryüzünde Allah’ı asla âciz bırakamayız. Kaçmakla da O’nu asla acze düşüremeyiz.”

“Şunu da hiç şüphesiz bildik ki; yeryüzünde Allah’ı asla âciz bırakamayız” Âyetindeki: Zannetmek” kesin olarak bilmek anlamındadır. Yüce Allah’ın:

“Doğrusu biz… söylemeyeceklerini sanmıştık.” (5. âyet) ile

“ve gerçekten onlar… sanmışlar” (7. âyet) âyetinde kullanılan “zan”dan farklı bir mana ihtiva eder. Burada şu demektir: Biz istidâl ile ve Allah’ın âyetleri üzerinde düşünmek suretiyle, kesin olarak şunu bildik ki: Biz, hiç şüphesiz Allah’ın egemenlik ve mülkü içerisindeyiz. Kaçmak suretiyle veya başka bir yolla ondan kurtulamayız.

” Kaçmak” hal konumunda bir mastardır; bizler kaçarak (onu âciz düşüremeyiz), demektir.

Cin 11

Ve bizden salih olanlar var, bizden bunun altında olanlar da var. Biz farklı yollar üzerindeydik.

Diyanet Vakfı
Gerçekten biz, -kimimiz salih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten biz, kimimiz salih kimseleriz, kimimiz bundan aşağıdadır. Biz, çeşit çeşit yollara ayrılmışız.

“Gerçekten biz, kimimiz salih kimseleriz, kimimiz bundan aşağıdadır” buyrukları, cinlerin söyledikleri sözlerdendir. Yani onlar arkadaşlarını Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a îman etmeye çağırdıklarında, birbirlerine bu sözleri söylediler ve: Bizler Kur’ân’ı dinlemeden önce, kimimiz salih kimselerdik, kimimiz kâfir idik, dediler.

“Kimimiz bundan aşağıdadır” âyetinin kimimiz salah itibariyle salihlerden daha aşağı mertebededir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu lâfızların îman ve şirke yorumknmasındansa bu açıklama daha uygun görülmektedir.

“Biz, çeşit çeşit yollara” es-Süddî’nin açıklamasına göre fırkalara, ed-Dahhâk’a göre çeşitli dinlere, Katade’ye göre de birbirinden farklı mezheb ve görüşlere

“ayrılmışız.” Şairin şu beyitinde de aynı kökten gelen lâfız kullanılmıştır:

“İnsanların fitne (ve karışıklık) zamanlarında hevâlan çeşitli fırkalara ayrıldığı vakit,

İtaatiyle hidâyete ileten, kabzeden ve bastedendir (O).”

Anlam şudur: Bütün cinler, kâfir değil idi. Bunların kimisi kâfir, kimisi salih mü’min kimseler, kimisi de salih olmayan mü’min kimseler olmak üzere farklı grublar halinde idiler.

el-Müseyyeb dedi ki: (Yani) biz müslüman, yahudi, hristiyan ve mecusî kimselerdik, demektir.

es-Süddî de yüce Allah’ın:

“Biz, çeşit çeşit yollara ayrılmışız” âyeti hakkında şunları söylemektedir: Cinler arasında da sizin gibi kaderiyye, mürcie, hariciler, rafıziler, şiiler ve Sünniler de vardır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Bizler, Kur’ân’ı dinledikten sonra ayrı ayrı yollardayız. Kimimiz mü’mindir, kimimiz kâfirdir. Yani bizden kimileri salih, kimileri de salih olmakta ileriye gitmemiş, sade mü’minleriz.

Ancak birinci açıklama daha güzeldir. Çünkü cinler arasında Mûsa’ya ve Îsa’ya îman edenler de vardı. Yüce Allah, onlar hakkında bize haber vermiş ve onların:

“Biz Mûsa’dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri doğrulayan hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitap dinledik” (el-Ahkaf, 46/30) dediklerini bildirmektedir. Bu, onlardan bir kesimin Tevrat’a îman etmiş olduklarını göstermektedir. Bu ifadeleri de onların îmana çağırdıkları kimselere yönelttikleri, bu çağrılarını daha ileriye götürmek için kullandıkları bir ifadedir. Aynı şekilde onların; biz şu andan itibaren kimimiz mü’min, kimimiz kâfir olmak üzere iki kısma ayrıldık, demiş olmalarının da bir faydası yoktur.

” Çeşit çeşit yollar” âyeti “tarikat’ın çoğulu olup, kişinin izlediği yol, demektir. Bizler çeşitli fırkalar halinde idik, anlamındadır, O topluluk farklı mezhebler üzeredir denilir.

“Çeşit çeşit” lâfzı da tıpkı

“yollar (tarâik)” anlamına yakındır ve bu onu te’kid etmektedir, tekili dir. Nitekim; Herbir yolun (ondan ayrılan) ayrı bir yolu vardır” denilir. Bunun aslı ise: Köseleden ince deri parçaları kesmek” tabirinden gelmektedir. Lebid, kardeşi Erbed’e söylediği mersiyesinde, şunları söylemektedir:

“Asil atların (alabildiğine koşturulduğundan ötürü) ince kesilmiş bir kösele parçasına döndüğü gecede

(Ne kadar ağlasada) göz hiçbir zaman arzusunu gerçekleştirecek noktaya erişmiş olamaz.”

Bir başkası (ki bu da Lebîd’dir) da şöyle demektedir:

“Amr (oğullarının atları (hızlıca koşturulmaktan) ince kesilmiş bir kösele parçası gibi geri döndükleri günü

Ve Zeyd de üzerinde zırh ve miğfer yokken demiştim ki…”

“Kaf” harfi kesreli olarak; Tabaklanmamış deri parçasından kesilen ince bir parça”ya denilir, Deriden olsun, tahtadan olsun hiçbir kabı bulunmuyor” deyimi kullanılır.

Cin 10

Ve biz bilmiyoruz, yeryüzündekiler için bir kötülük mü istenildi, yoksa Rableri onlar için doğru bir yol mu diledi.

Diyanet Vakfı
Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?

Kurtubi Tefsiri
“Doğrusu biz, yerde bulunanlar İçin şer mi murad edildi, yoksa Rabbleri onlar hakkında hayır mı murad etti bilmiyoruz?”

“Doğrusu biz, yerde bulunanlar İçin şer mi murad edildi, yoksa Rabbleri onlar hakkında hayır mı murad etti, bilmiyoruz?” âyeti ile kastedilen semanın kendileri ile korunmuş olduğu bu koruyucular, kastedilmiştir. Bu onlar hakkında hayır mı, bir başka şey mi murad edildiğini bilemiyoruz, demektir. İbn Zeyd dedi ki: İblis şöyle dedi: Allah, bu engelleme ile yeryüzünde bulunanlara bir azâb mı indirmek istemiştir, yoksa onlara bir rasûl mü göndermeyi murad etmiştir, bilemiyoruz, dedi.

Bir başka görüşe göre, bu sözler, cinlerin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Kur’ân okumasını dinlemeden önce kendi aralarında söyledikleri, sözlerdendir. Yani Muhammed’in kendilerine peygamber olarak gönderilmesiyle yeryüzünde bulunan kimseler hakkında onu yalanlayacakları ve onu yalanladıkları için de daha önce yalanlamış ümmetlerin helâk edildiği gibi helâk edileceklerinden ötürü kötülük mü murad edilmiştir, yoksa îman ederek hidâyet bulmalarını mı dilemiştir? bilemiyoruz. Bu açıklamaya göre

“şer” ile

“hayır”dan kasıt şükür ve imandır. Yine bu açıklamaya göre, onlar bu sözleri söylediklerinde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamber olarak gönderildiğini biliyorlardı. Onun Kur’ân okuyuşunu dinleyince de vahyin korunması için semâdan haber almalarının engellendiğini öğrenmiş oldular.

Bir diğer görüşe göre, onların bu sözleri, kendi kavimlerine onları uyarıp korkulmak üzere geri döndükten sonra söyledikleri, bir sözdür. Yani kendileri îman edince, yeryüzünde bulunanların birçoğunun îman etmeyeceklerinden endişeye kapılarak şöyle dediler: Bizim îman ettiğimiz şeye yeryüzünde bulunanlar îman mı edecek, yoksa inkâr edip kâfir mi olacak, bilemiyoruz?

Cin 9

Ve biz, orada dinlemek için oturacak yerler bulurduk. Fakat şimdi kim dinlemeye kalkarsa onu gözetleyen bir alev bulur.

Diyanet Vakfı
Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.

Kurtubi Tefsiri
“Halbuki gerçekten biz, dinlemek için orada bir yer bulup oturuyor idik. Şimdi ise kim dinlese kendisini bekleyen alevli bir ateş bulur.

“Halbuki gerçekten biz, dinlemek İçin orada bir yer bulup oturuyor idik. Şimdi ise kim dinlese, kendisini bekleyen alevli bir ateş bulur” âyetindeki

“orada” lâfzı semada demektir.

Oturma yerleri” lâfzı, semâdan haber dinlemek maksadı ile oturulmaya uygun olan yerler, demektir. Âyetin anlamı şudur: Cinlerin azgın olanları, -daha önce açıklandığı üzere- cahillere telkin etmek maksadı ile semânın haberlerini meleklerden dinlemek için böyle bir şey yapıyorlardı. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak gönderinee, yakıcı alevli ateşlerle semâyı korudu. İşte o vakit cinler de:

“Şimdi ise kim dinlese, kendisini bekleyen alevli bir ateş bulur” dediler. Buradaki

“alevli ateş (şihâb)”dan kasıt, yakıcı yıldız demektir ki, buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de denilmektedir: Yıldızların düşmesi, ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilmesinden sonra görülmeye başlanmıştır. Bu da onun mucizelerinden birisidir. Selef, peygamberlikten önce şeytanlara bu şekilde alevli ateşler gönderilmediği yahutta bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamber olarak gönderilmesi dolayısıyla yeni ortaya çıkan bir durum olup olmadığı hususunda, farklı kanaatlere sahihtir.

el-Kelbî ve bir topluluğun dediğine göre; sema, Îsa ile Muhammed (ikisine de Allah’ın salât ve selâmlan olsun) arasındaki dönemi teşkil eden beşyüz yıllık bir süre içerisinde korunmuyordu. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber alarak gönderildiğinden dolayı bu koruma gerçekleşmişti. Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı peygamber olarak gönderince, semâdan (haber almaları) bütünüyle engellendi ve sema meleklerle, alevli ateşlerle korunmaya başlandı.

Derim ki: Bu görüşü Atiyye el-Avfî de İbn Abbâs’dan rivâyet etmiş olup, bunu el-Beyhakî zikretmiştir.

Abdullah b. Ömer dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a peygamberlik verildiği gün ile birlikte şeytanlar (semâdan) alıkonuldu ve onlara alevli ateşler alıldı.

Abdu’l-Melik b. Sâbûr dedi ki: Semâ, Îsa ile Muhammed (ikisine de sakıt ve selam olsun) arasındaki dönemde (şeytanlara karşı) korunmuyordu. Fakat Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderilince, sema korunmaya başlandı ve şeytanlara alevli ateşler atılmaya başlanarak semaya yaklaşmaları engellenmiş oldu.

Nâfi b. Cübeyr dedi ki: Fetret döneminde (Îsa ile Muhammed’in peygamberliği arasındaki dönemde) şeytanlar, semadan haber dinler, bununla birlikle onlara alevli ateşler atılmazdı. Fakat Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderilince, bu sefer şeytanlara alevli ateşler atılmaya başlandı.

Huna yakın bir görüş Ubeyy b. Ka’b’dan nakledilmiştir. O şöyle demektedir: Îsa’nın (göğe) kaldırıldığı günden Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a peygamberlik verildiği güne kadar hiçbir zaman yıldızlarla atış yapılmadı. Rasûlullaha peygamberlik verilince, bu sefer yıldızlarla atış yapıldı.

Bir diğer görüşe göre bu, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a peygamberlik verilmeden önce de vardı. Fakat Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olması ile birlikle onun bu durumu ile uyarılıp, korkutulmak maksadı ile daha da artmış oldu. İşte yüce Allah’ın:

“Doldurulmuş olduğunu gördük” âyetinin anlamı da budur ki: bu da korunmasının daha da arttırılmış olduğunu gördük demektir. Evs b. Hacer -ki cahili bir şairdir- şöyle demektedir:

“Senin âdeta bir halat zannettiğin, kaynayan bir suyun

Arkasından geldiği bir yıldız gibi akıverdi.”

Çoğunluğun görüşü budur. Ancak Câhız, bu beyitin doğru olduğunu kabul etmeyerek şöyle demiştir: Bu anlamın rivâyet edildiği herbir şiir, sonradan uydurmadır. Peygamberin peygamberliğinden önce bu şekilde yıldızlar ile atış yapılmış değildir.

Ancak yıldızlarla atış yapıldığı görüşü daha doğrudur. Çünkü yüce Allah:

“Gerçekten biz, göğe doğru yükselmek İstedik de onun güçlü bekçilerle ve alevli ateşlerle doldurulmuş olduğunu gördük” diye buyurmaktadır. Bu ,ise cinlerin söylediklerine dair verilen bir haber olduğu gibi, yine burada semanın koruma ve himayesinin, hem koruyucularla, hem de cinlerle doluncaya kadar koruyucularının arttırıldığını bildirmektedir. Diğer bir gerekçe de İbn Abbâs’tan şöyle dediğine dair gelen rivâyettir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabından bir grub ile birlikte oturmakta iken bir yıldız kaydı. Bunun üzerine şöyle sordu: “Cahiliye döneminde iken bu gibi haller hakkında ne diyordunuz’?” Onlar: Bizler, ya büyük bir kimsenin öldüğünü ya da büyük bir kimsenin doğduğunu kabul ediyorduk. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bu yıldızlar, ne bir kimsenin ölümü, ne bir kimsenin dünyaya gelmesi dolayısıyla atılmaz. Fakat şanı yüce Rabbimiz semada bir emri hükme bağladığı takdirde Arşın taşıyıcıları, teşbih ederler. Daha sonra her semada bulunanlar teşbih ederler. Nihayet bu teşbih bu gördüğünüz semaya kadar ulaşır. Semada bulunanlar-Arşın taşıyıcılarına: Rabbiniz ne buyurdu, diye sorarak haber almak isterler. Onlar da onlara neyi buyurduğunu haber verirler. Herbir sema ehli -haber şu gördüğünüz semanıza ulaşıncaya kadar- diğerine haber verin. Cinler, bunu kapmaya çalışırken hemen onlara atış yapılır. İşte onların buradan getirdikleri haberler doğrudur, fakat ona bir şeyler ilave ediyorlar.” Müslim, IV, 1750; İbn Hibbân, Sahih, XIII, 499; Tirmizî, V, 362; Müsned, I, 218.

İşte bu yıldızlarla kovalamanın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın peygamber olarak gönderilmesinden önce de olan bir şey olduğuna delil teşkil etmektedir, ez-Zührî de buna yakın bir açıklamayı Ali b. el-Huseyn’den, o Ali b. Ebî Tâlib’den, o İbn Abbâs’tan diye rivâyet etmektedir. Bu rivâyetin sonunda ez-Zührî’ye şöyle sorulmaktadır: Peki, cahiliye döneminde atış yapılıyor muyduk O: Evet diye cevap vermiştir. Ben (ez-Zührî’den rivâyette bulunan ravi) dedim ki: Peki yüce Allah’ın:

“Halbuki gerçekten biz, dinlemek için orada bir yer bulup oturuyor idik. Şimdi ise kim dinlese, kendisini bekleyen alevli bir ateş bulur” âyeti hakkında ne dersin? diye sordum, şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderilince bu iş daha da arttırıldı.

Buna benzer bir rivâyet el-Kutebîden de nakledilmiştir.

İbn Kuteybe dedi ki: Bu şekilde atış vardı, fakat Peygamberin gönderilişinden sonra bu koruma daha da arttırıldı. Bundan önce onlar birtakım sözleri çalıyor ve bazı hallerde onlara atışlar yapılıyordu. Fakat Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamber olarak gönderildikten sonra, bu şekilde hırsızlama söz kapmaları, kesinlikle engellendi.

Buna dair açıklamalar daha önceden es-Sâffât Sûresi’nde

“…ve her taraftan sürülüp atılırlar; kovularak onlar için sürekli bir azâb da vardır” (es-Sâffât, 37/8-9) âyetinin tefsiri yapılırken geçmiş bulunmaktadır.

Hafız (kim olduğunu tesbit edemedik) dedi ki: Cinler bu durumun böyle olacağını öğrendikten sonra, herhangi bir haberi dinlemeye kalkışmaktan ötürti kendilerini yanmaya nasıl maruz bırakırlar, diye sorulacak olursa, şu şekilde cevab verilebilir:

Mihnetten daha bir artsın diye yüce Allah, onlara bu durumu unutturur. Tıpkı her zaman için İblise kendisinin ilâhî azaptan kurtulamayacağının unutturulması gibi, Nitekim yüce Allah ona:

“Hiç şüphesiz kıyâmet gününe kadar lanet senin üzerinedir” (el-Hicr, 15/35) diye buyurmuştur. Eğer bu böyle olmasaydı, tekiif de söz konusu olmazdı.

“Bekleyen” meleklerden olduğu söylenmiştir. Yani meleklerden (onları) bekleyen (bir bekçi bulur) demek olur.

Bekleyen: Bir şeyi koruyan gözetleyen demektir. Çoğulu: …diye gelir. Başka bir yerde bu lâfzın tıpkı: Bekçiler” lâfzı gibi çoğul olması da mümkündür. Bunun tekili de: şeklindedir.

Burada

“bekleyen”in alevli ateş olduğu da söylenmiştir. Yani onun için ve kendisine atılsın diye, hazır olarak bekletilen bir alevli ateş, demek olur. O zaman bu “mef’ûl” anlamında “fe’al” vezninde bir lâfız olur. kelimeleri gibi.

Cin 8

Ve biz göğe dokunduk, onu güçlü gözcülerle ve alevlerle doldurulmuş bulduk.

Diyanet Vakfı
Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten biz göğe doğru yükselmek istedik de, onun güçlü bekçilerle ve alevli ateşlerle doldurulmuş olduğunu gördük.

“Gerçekten biz göğe doğru yükselmek istedik” buyrukları, cinlerin sözlerindendir. Yani adetimiz üzere, semadan haberler öğrenmek istedik

“de onun güçlü bekçilerle ve alevli ateşlerle doldurulmuş olduğunu, gördük.” Bekçilerden kasıt meleklerdir.

” Bekçilerin tekili ‘dir.

” Alevli ateşler” de: ‘in çoğuludur. Hırsızlayarak söz dinlemek istedikleri için, yakıcı yıldızların üzerlerine düşmesi demektir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Hicr Sûresi (15/18. âyetin tefsin) ile es-Sâffât 37/10. âyetin tefsirinde gedmiş bulunmaktadır.

Gördü, buldu” fiilinin iki fiile geçiş yaptığı kabul edilebilir. Bu durumda birinci mef’ûl “onun” anlamındaki “he” ve “elifden ibaret zamirdir.

“Doldurulmuş olduğunu” anlamındaki lâfız da ikinci mef’ûlün yerindedir. Bunun tek bir mef’ûle geçiş yaptığı da kabul edilebilir. O takdirde

“doldurulmuş olduğu” anlamındaki lâfız; takdiri ile hal konumunda kabul edilir.

“Güçlü bekçiler” anlamındaki lâfız da

“doldurulmuş olduğu” anlamındaki fiilin ikinci mef’ûlü olarak nasbedilmiştir.

“Güçlü” anlamındaki lâfız

“bekçiler”in bir sıfatıdır. Yani orasının güçlü meleklerle doldurulmuş olduğunu bulduk, demektir. ” Güçlü” lâfzının tekil gelmesi; ” Bekçi(ler)” lâfzına göredir. Bu da ı;selef-i salih” derken (tekil olan “salih” lâfzının) “salihler” anlamında kullanılmasına benzemektedir. Ayrıca “selefin çoğulu “eslâf” şeklinde; “el-hares”in çoğulu da “ahrâs” …diye gelir. Şair şöyle demiştir:

“Ben pek çok bekçiyi aşıp geçtim ve bir topluluğun dehşetli hallerini (geride bıraktım).”

Buradaki Bekçiler” lâfzının: Oranın çok güçlü bir şekilde korunmuş olduğunu (gördük)” anlamında mastar (mef’ûl-i mutlak) olması da mümkündür.

Cin 7

Ve onlar da sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini sanmışlardı.

Diyanet Vakfı
Onlar da sizin sandığınız gibi, Allahın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.

Kurtubi Tefsiri
“Ve gerçekten onlar da sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiçbir kimseyi asla diriltmeyeceğini sanmışlar.”

el-Kuseyn ise şöyle demektedir: Bu açıklamada dayanaksız bir iddia sözkonusudur. Zira cinler hakkında da “rical” lâfzının kullanılması uzak bir ihtimal değildir:

“Ve gerçekten onlar da sizin sandığınız gibi Allah’ın hiçbir kimseyi asla diriltmeyeceğini sanmışlar” âyeti, yüce Allah’ın insanlara söyledikleri sözler arasındadır. Yani cinler de sizin zannettiğiniz gibi, Allah insanları asla öldükten sonra diriltmeyeceğini, zannettiler.

el-Kelbî ‘dedi ki: Anlamı şudur: İnsanlar, Allah’ın kullarına karşı delil getirmek üzere bir rasûl göndermeyeceğini zannettikleri gibi, cinler de aynı zanna kapılmışlardır.

Bütün bunlar, Kureyş’e karşı getirilen delili pekiştirmek maksadına yöneliktir. Yani işte bu cinler, Muhammed’e îman ettiklerine göre, sizin ona îman etmeniz daha uygundur, hakka daha yakındır.

Cin 6

Gerçekten insanlar arasında bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı, böylece onların azgınlıklarını artırdılar.

Diyanet Vakfı
Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.

Kurtubi Tefsiri
“Bir gerçek de şu ki: İnsanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı. Bununla da onların azgınlıklarını arttırırlardı.

“Bir gerçek de şu ki: İnsanlardan bazı kimseler…” âyetindeki: ” Bir gerçek de şu ki” lâfzındaki hemzeyi üstün okuyarak bunları da cinlerin söyledikleri sözler arasında değerlendirenler, daha önce geçen: “Cinlerden bir topluluk beni dinlediler” âyetine atıf ile okumuşlardır. “Hemze”yi kesre ile okuyanlar ise, yüce Allah’ın yeni başlayan bir sözü olarak değerlendirmişlerdir.

Bununla anlatılmak istenen ise, bir vadiye konaklayan bir kimsenin: Ben bu vadinin efendisine, onun kavminin sefihlerinin (beyinsizlerinin) şerrinden sığınırım, şeklinde söylediği ve sabah oluncaya kadar o kimsenin himayesine girmiş olarak geceyi geçirmesi şeklindeki uygulamaları kastedilmektedir. Bu açıklamayı el-Hasen, İbn Zeyd ve başkaları yapmıştır.

Mukâtil dedi ki: Cinlere ilk sığınan kimseler Yemenlilerden bir kesim idi. Daha sonra Hanifeoğullarından bir kesim bu işi yaptı, sonra da bu, Araplar arasında yaygınlık kazandı. İslâm gelince Allah’a sığındılar ve cinlere sığınmayı terkettiler.

Kerdem b. Ebi’s-Sâib dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan ilk sözedildiği sıralarda, babam ile birlikte Medine’ye gittim. Gece olunca bir koyun çobanına gittim. Gece yarısında kurt gelerek koyunlardan bir kuzu alıp gitti. Çoban: Ey vadide bulunan kişi, ben senin himayendeyim, dedi. Bu sefer bir münadi: Ey kurt, onu serbest bırak, diye seslendi. Kuzu hızlıca koşarak geldi. Yüce Allah da Mekke’de iken Rasûlüne;

“Bir gerçek de şu ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı. Bununla da onların azgınlıklarını arttırırlardı” âyetini indirmişti. Yani cinler, insanların

“azgınlıklarını” günahlarını ve hatalarını arttırmışlardı, Bu açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve Katade yapmıştır.

“Azgınlık” anlamı verilen:- ” Günah ve haramları işlemek” anlamındadır. Bu şekilde olan bir kimseye; denilir.

Yüce Allah’ın:

“Onları bir horluk kaplayacaktır” (Yûnus, 10/27) âyetinde de bu kökten gelen lâfız kullanılmıştır. Şair el-A’şâ da şöyle demiştir:

“Onu görmekten başkasının yok bana faydası,

Aşık bir günah işlemeden hiç şifa bulur mu?”

(Görüldüğü gibi şair burada bu lâfzı) günah anlamında kullanmıştır. Burada günahları arttırmanın cinlere izafe edilmesi, onların bu işe sebep olmalarından dolayıdır.

Yine Mücahid şöyle demiştir:

“Azgınlıklarını arttırırlardı” şu demektir: Yani insanlar, onlara sığınmak suretiyle, cinlerin azgınlıklarını arttırmışlardı. O kadar ki cinler: Biz insanların da, cinlerin de efendileri olduk, diyecek hale geldiler.

Yine Katade, Ebû’l-Âl-iye, er-Rabi’ ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir: İnsanlar bu yolla cinlerden daha çok korkmaya ve çekinmeye başladılar. Said b. Cübeyr de bunu küfürlerini (arttırmak) diye açıklamıştır.

Allah’a sığınmayarak, cinlere sığınmanın küfür ve şirk olduğu çok açık bir husustur.

“Rical; adamlar, erkekler (mealde; kimseler)” lâfzının cinler hakkında kullanılmayacağı da söylenmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: İnsanlardan birtakım kimseler, cinlerin şerlerinden yine insanlardan birtakım kimselere sığınırlardı. İnsanlardan olan kişi meselâ şöyle derdi: Ben bu vadinin cinlerinden, Huzeyfe b. Bedr’e sığınıyorum.

Cin 5

Ve biz sanmıştık ki insanlar ve cinler Allah hakkında asla yalan söylemez.

Diyanet Vakfı
Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.

Kurtubi Tefsiri
“Doğrusu biz, insanların da, cinlerin de Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.

“Doğrusu biz, İnsanların da, cinlerin de Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.” Öyle kabul etmiştik, Bundan dolayı Allah’ın bir eşinin ve bir evladının olacağı hususunda onların doğru söylediklerini kabul etmiş ve bu durum Kur’ân’ı dinleyip de onun sayesinde hakkı açıkça gördüğümüz zamana kadar böylece sürüp gitmiştir.

Yakub, el-Cahderî ve İbn Ebî İshak

“söylemeyeceklerini” anlamındaki âyeti; “Yalan uydurup söylemeyeceklerini” diye okumuşlardır.

Denildiğine göre; burada, cinlerin söyledikleri belirtilen sözler, sona ermektedir. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Cin 4

Gerçekten bizim beyinsizimiz Allah hakkında aşırı sözler söylüyordu.

Diyanet Vakfı
Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.

Kurtubi Tefsiri
“Doğrusu bizim beyinsizimiz, Allah’a karşı aşırı yalan söylüyormuş.

“Doğrusu bizim beyinsizimiz, Allah’a karşı aşırı yalan söylüyormuş” âyetinde yer alan:

“Doğrusu” âyetindeki “he” zamiri iş ya da söze aittir. (İşin doğrusu yahut sözün doğrusu şu ki, demek olur. ” …muş”un ismi de kendi bünyesinde olup, ondan sonraki ifadeler onun haberidir. Bununla birlikte bu lâfzın zâid (fazladan) gelmiş olması da mümkündür.

Burada sözü edilen

“beyinsiz (sefih)” Mücahid, İbn Cureyc ve Katade’nin görüşüne göre, İblistir. Ebû Burde b. Ebi Mûsa da bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. Kastın, cinlerin müşrikleri olduğu da söylenmiştir. Katade dedi ki: İnsanların beyinsizleri, yüce Allah’a isyan ettikleri gibi, cinlerin de beyinsizleri O’na isyan etmişlerdir.

“Aşırılık: Küfürde aşırıya gitmek” demektir. Ebû Malik: Bundan kasıt zulüm ve haksızlıktır, demiştir. el-Kelbî: O yalandır, demiştir. Bunun asıl anlamı ise uzak oluştur. O baktmdan bu lâfız ile adaletten uzak oluşundan dolayı zalimlik, doğruluktan uzaklığından dolayı da yalan hakkında kullanılabilir. Şair şöyle demiştir:

“Senin hakkında hüküm vermek üzere hakem tayin ettiklerinde

Her durumda sana haksızlık etmişlerdir.

Bu ise ancak senin yaşlandığın bir zamanda olmuştur.”

Cin 3

Gerçekten bizim Rabbimizin yüceliği çok yüksektir, O ne bir eş edinmiştir ne de bir çocuk.

Diyanet Vakfı
Hakikat şu ki, Rabbimizin şanı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.

Kurtubi Tefsiri
“Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir. O ne bir zevce edinmiştir, ne de bir evlâd.”

“Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir” âyetinde ve sûrenin tamamında oniki yerde geçen; lâfzını Alkame, Yahya, el-A’meş, Hamza, el-Kisaî, İbn Âmir, Halef, Hafs ve es-Sülemî nasb ile (“hemze’yi üstün olarak) okuyorlardı, Sözkonusu bu lâfızların geçtiği âyetler şunlardır:

“Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir.” (3. âyet),

“Doğrusu bizim beyinsizimiz… söylüyormuş.” (4. âyet),

“Doğrusu biz… sanmıştık,” (5. âyet),

“Gerçek şu ki… bazı kimseler…” (6. âyet),

“Ve gerçekten onlar… sanmışlar.” (7. âyet),

“Gerçekten biz göğe doğru yükselmek istedik.” (8. âyet),

“Halbuki gerçekten biz… oturuyor idik.” (9. âyet),

“Doğrusu biz… bilmiyoruz.”(10. âyet),

“Gerçekten biz kimimiz salih kimseleriz…” (11. âyet),

“Şunu da hiç şüphesiz bildik ki yeryüzünde Allah’ı asla aciz bırakamayız.” (12. âyet),

“Gerçekten biz hidayeti işittiğimizde…” (13. âyet) ve

“Gerçekten kimimiz müslümanlarız.” (14. âyet)

Bu âyetler başta geçen; “Cinlerden bir topluluk (beni) dinledi” (1. âyet) âyetine atfedilmiştir. Bu âyette da (hemzenin) üstün ile okunmasından başka türlüsü câiz değildir. Çünkü bu âyet

“vahyolundu” âyetinin fail olan ismidir. Ondan sonrası da ona atfedilmiştir.

“Biz de ona îman ettik” âyetindeki İıe” zamirine göre böyle okunduğu söylenmiştir. Bu da;

“Ve doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir” anlamındadır. Mecrur bir zamir olmakla birlikte bunun câiz oluş sebebi; “: Doğrusu” iiü birlikte kullanılması gereken cer harfinin çokluğundan ötürüdür.

“Biz Rabbimizin şanının çok yüce olduğunu da tasdik ettik” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Diğerleri ise bütün bunları (“hemze”yi) kesreli okumuşlardır, doğrusu da budur, Ayrıca Ebû Ubeyd ile Ebû Hatim de yüce Allah’ın:

“Ve dediler ki gerçekten biz… dinledik” âyetine atıf ile bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü bütün bu sözler, cinlerin sözlerindendir. (Ve Arapçada söylenen sözlerin başına “elif, “nun” geldiği takdirde “hemze”si kesreli okunur.) Ebû Cafer ve Şeybe ise üç yerde üstün ile okumuşlardır. Bunlar da yüce Allah’ın:

“Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir.” (3. âyet),

“Doğrusu… söylüyormuş” (4. âyet) ile

“Bir gerçek de şu ki; insanlardan bazı kimseler…” (6. âyet) âyetleridir. Derler ki: Bunları bu şekilde okuyuşumuzun sebebi, bunların vahyedilen şeylerden olmasıdır. Her ikisi geri kalan buyruklarda ise (hemzeyi) kesreli okumuşlardır. Çünkü bunlar da cinlerin söyledikleri sözlerdendir.

Yüce Allah’ın:

“Şu da bir gerçek ki Allah’ın kulu… kalktığı zaman” (19. âyet) âyetinde geçen; ” Şu da bir gerçek ki” âyetini hepsi hemze’yi fetha ile okumuşlardır. Ancak Nâfi’, Şeybe, Zir b. Hubeyş, Ebû Bekir ve Âsi m’dan el-Mufaddal bunu hep kesreli okumuşlardır.

“Bana şu vahyolundu. Cinlerden bir topluluk beni dinledi.” (1. âyet),

“Eğer onlar o yol üzere dosdoğru gitseler.” (16. âyet),

“Şüphesiz ki mescidlerde Allah’a mahsustur.” (18. âyet) ile

“Gereği gibi tebliğ ettiklerini ortaya çıkarsın.” (28. âyet) âyetinde yer alan hemzelerin fethah okunduğunda görüş ayrılığı olmadığı gibi; “kavi: demek, söylemek”den sonra gelmesi halinde kesreli okunduğunda da görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah’ın:

“Ve dediler ki: Gerçekten biz… dinledik.” (1. âyet),

“Dedi ki: Ben ancak Rabbime İbadet ederim.” (20. âyet),

“De ki: …bilmiyorum.” (25. âyet),

“De ki: Şüphesiz ben… sahib değilim.” (21. âyet) âyetinde olduğu gibi. Hep kesreli okunacaklarında görüş ayrılığı bulunmamaktadır.

Yine ceza (şartın cevabının başına gelen) “fe’dun sonra gelenlerin de kesreli okunacağında görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah’ın:

“Hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır” (23. âyet) ile

“Çünkü O, onun Önünden ve ardından koruyucular gönderir” (27. âyet) âyetinde olduğu gibi. Çünkü bu gibi hallerde de mübtedâ durumundadır.

Yüce Allah’ın:

“Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir” âyetindeki; Şan” sözlükte azamet ve celâl demektir. Enes’in sözü olan: Kişi Bakara ve Al-i İmrân sûrelerini ezberledi mi, bizim gözümüzde büyür ve üstün görünürdü” sözlerinde de bu anlamda kullanılmıştır. Buna göre “Rabbimizin şanı” O’nun azamet ve celali demektir. Bu açıklamayı İkrime, Mücahid ve Katade yapmıştır. Yine Mücahid’den “O’nun zikri” diye açıkladığı da rivâyet edilmiştir.

Enes b. Malik, el-Hasen ve yine İkrime: O’nun muhtaç olmayışı (ganiliği) diye açıklamışlardır. O bakımdan kişinin sahib olduğu payı anlatmak üzere bu lâfzın kullanılması, buradan gelmektedir. Pek büyük pay sahibi adam” demektir. Hadiste de: Varlıklının sahib olduğu varlığının sana karşı bir Faydası olmaz” Buhârî, I, 2H9, V, 2332, VI, 2439, 2659; Müslim, 1, 343, 347, 414, 415; Tirmizî, II, 96; Dârimî, I, 344, 359; Ebû Dâvûd, I, 224; İbn Mâce, I, 2K4; Müsned, IV, 92, 93, 97, 101, 245. diye kullanılmıştır.

Ebû Ubeyde ve el-Halil: Zenginlik sahibinin zenginliğinin sana karşı bir faydası olmaz. Ona ancak itaatinin faydası olur demektir, diye açıklamışlardır.

İbn Abbâs, bu lâfzı; O’nun kudreti diye açıklarken ed-Dahhak O’nun fiili diye açıklamıştır. el-Kurazî ve yine ed-Dahhak: Kulları üzerindeki lütuf ve nimetleri diye açıklamıştır. Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş, mülkü, saltanat ve egemenliği, es-Süddî; O’nun emri diye açıklamışlardır.

Said b. Cübeyr: “Doğrusu Rabbimizin şanı ne yücedir!” âyeti Rabbimiz ne yücedir anlamındadır, demiştir.

Bir diğer açıklamaya göre, onlar bu sözleriyle babanın babası demek olan ceddi (dedeyi) kastetmişlerdir. O takdirde bu, cinlerin söyledikleri sözlerden, olur. Muhammed b. Ali b. el-Huseyn ile onun oğlu Cafer es-Sadık ve er-Rabi şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın asla ceddi olmaz. Cinler cahilliklerinden ötürü böyle demişlerdir. Bundan dolayı da bu sözleri sebebiyle sorgulanmamışlardır.

el-Kuşeyrî dedi ki; Yüce Allah hakkında “ced” lâfzının kullanılması caizdir. Çünkü câiz olmasaydı Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilmezdi. Şu kadar var ki, bu lâfız yanlış bir manayı da çağnştirabileeeğinden ondan uzak kalmak daha uygundur.

İkrime bu lâfzı şaka ve ciddiyetsizliğin zıt anlamı “cim” harfi kesreli olarak; diye okumuştur. Aynı şekilde Ebû Hayve ile Muhammed b. es-Semeyka da böyle okumuşlardır. Yine İbn es-Semeyka’dan ve Ebû’l-Eşheb’den; diye okudukları da rivâyet edilmiştir ki; bu da fayda vermek ve fayda sağlamak anlamındadır. (radıyallahü anhbbimizin verdiği fayda ne yücedir, demek olur). Yine İkrime tenvinti olarak; diye okumuş, “Rabbimiz” anlamındaki lâfzı da ile ref olmuş merfu olarak okumuştur. İse temyiz olarak nasbedilmiştir Bu okuyuşun anlamı şöyle olur: Gerçek şu ki Rabbimiz şan ve şeref itibariyle pek yücedir.

Yine İkrime’den; lâfzını tenvin ve meıfu olarak; Rabbimiz” lâfzını da; Rabbimizin şanı pek yücedir!” takdiri ile ref ile okumuştur. Burada ikinci “şan” anlamındaki kelime birincisinden bedeldir. Bu hazfedildikten sonra muzafu’n-ileyh onun yerine ikame edilmiş ve böylelikle merfu okunmuşudur.

Âyetin anlamı şudur: Rabbimiz, kendileriyle ünsiyet bulsun ve onlara ihtiyacından ötürü eş ve evlât edinmekten pek yücedir Çünkü gerçek Rab, eş ve benzeri bulunmaktan yüce ve münezzehtir.

Cin 2

Doğru yola iletiyor, biz ona iman ettik ve biz Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.

Diyanet Vakfı
1, 2. (Resulüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kuranı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel bir Kuran dinledik de ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.

Kurtubi Tefsiri
“O doğruya götürüyor. Bundan ötürü biz de ona îman ettik. Rabbimize hiçbir kimseyi asla ortak tutmayacağız.

“O doğruya götürüyor.” Yani işlerin doğrusuna iletiyor. Yüce Allah’ı bilip, tanımaya iletiyor, diye de açıklanmıştır. Buradaki: Doğruya götürüyor” lâfzı sıfat konumundadır. Duğruya ileten” anlamındadır.

“Bundan ötürü biz de ona îman ettik.” Yani biz de onunla hidâyet bulduk ve onun Allah tarafından gönderilmiş olduğunu tasdik ettik.

“Rabbimize hiçbir kimseyi asla ortak tutmayacağız.” Asla İblise geri dönmeyecek, ona itaat etmeyeceğiz. Çünkü gerekli haberi kendisine getirsinler diye onları gönderen o idi. Sonra da cinler yalın alevli ateşlerle taşlanmaya ve kovalanmaya başlandı.

Şöyle de açıklanmıştır: Bizler, Allah ile birlikçe başka bir İlah edinmeyiz. Çünkü tek başına rububiyet yalnız O’nundur.

Bu âyetler ile, cinlerin Kur’ân üzerinde iyiden iyiye düşünmekle elde ettiklerini Kureyş müşriklerinin elde edemeyip, mahrum kalışları hususunda mü’minlerin hayret etmesi gerektiğine de işaret edilmektedir.

‘Yüce Allah’ın: “Cinlerden bir topluluk (beni) dinlediler” âyeti da şu demektir: Onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı dinledi ve onun okuduğu sözün Allah’ın kelamı olduğunu öğrendi Dinlenilen şeyin sözkonusu edilmeyiş sebebi, durumun ne olduğuna açıktan açığa delâlet etmeninden dolayıdır.

“Nefer: Bir topluluk” ralıt (üç ile dokuz arasındaki kişi) demektir, el-Halil dedi ki: Üç ile on arası demektir.

Îsa es-Sakafî,

“o doğruya götürüyor” anlamındaki âyeti şeklinde “ra” ve “şın” harflerini üstün olarak okumuştur.

Cin 1

De ki: Bana vahyolundu ki cinlerden bir topluluk dinledi, sonra dediler: Gerçekten biz şaşılacak bir Kur’an dinledik.

Diyanet Vakfı
1, 2. (Resulüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kuranı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel bir Kuran dinledik de ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Bana şu vahyolundu: Cinlerden bir topluluk (beni) dinlediler ve dediler ki: Gerçekten biz, (dinleyeni) hayrete düşüren bir Kur’ân dinledik.

Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber Efendimizin Kur’ân Okumasını Dinleyen Cinler:

“De ki: Bana şu vahyolundu” âyeti şu demektir: Ey Muhammed! Ümmetine de ki: Allah, bana Cebrâîl vasıtası ile şunu vahyetti: Cinlerden bir topluluk beni dinlediler.

Yüce Allah, bu hususu vahiy ile kendisine bildirmeden önce Peygamber bunu bitmiyordu. İleride geleceği üzere İbn Abbâs ve başkalarının görüşü budur.

“Vahyolundu” anlamındaki lâfzı, İbn Ebi Able asla uygun olarak şeklinde okumuştur. Ona vahyetti” denilir. Burada “vav” hemzeye kalbedilmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’ın: “Peygamberlerin belirli vakitleri geldiği zaman” (el-Mürselat, 77/11) âyeti da bu kabildendir. Bu tür okuyuşlar ötreli olan her “vav’da mutlak olarak câiz olan kalb (“vav”ı hemzeye dönüştürmek) türlerindendir. el-Mâzinî de kesrcli olanlarda bunu mutlak olarak böyle okumuştur. Kuşak ve yastık” (kelimelerinde “vav”ın hemzeye kalbedilmesi ile; “Kardeşinin yükü” (Yusuf, 12/76) ve benzer lâfızlarda olduğu gibi.

2- Peygamber Kur’ân’ı Dinleyen Cinleri Gördü mü ve Nüzul Sebebi:

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu cinleri görüp görmediği hususunda görüş ayrılığı vardır. Kur’ân’ın zahiri onun kendilerini görmediğine delil teşkil etmektedir. Çünkü yüce Allah burada:

“Dinlediler” âyeti ile yine yüce Allah’ın:

“Hatırla ki cinlerden bir grubu Kur’ân’ı dinlesinler diye sana yöneltmiş idik” (el-Ahkaf, 46/29) âyeti bunu gerektirmektedir.

Müslim’in Sahihinde ve Tirmizî’de yer alan rivâyete göre; İbn Abbâs şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cinlere karşı Kur’ân okumadığı gibi, onları görmedi de. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabından bir grub ile birlikte Ukâz panayırına doğru yola koyuldular. O sırada şeytanların semadan haber almaları engellenmiş, üzerlerine yalın alevli ateşler de gönderilmeye başlanmıştı. Bunun üzerine şeytanlar (herhangi bir haber alamamış olarak) kavimlerine geri döndüklerinde onlara: Bu durumunuz ne? diye sordular. Onlar semadan haber almamız engellendi, üzerimize yalın alevli ateşler salındı, dediler. Bu sefer: Bu, ancak meydana gelmiş bir olay sebebiyle olabilir. Haydi yeryüzünün doğularına, batılarına dağılınız, dolaşınız. Semadan haber almamıza engel teşkil eden bu olayın ne olduğuna bir bakınız.

Bunun üzerine, yeryüzünün doğularına, batılarına yayıldılar. Tihâme taraflarına doğru gitmiş olan topluluk -Peygamber Nahle taraflarında iken kaz panayırına doğru yöneldiler. O sırada Peygamber ashabı ile birlikte sabah namazını kılıyordu. Kur’ân sesini duyunca ona kulak verdiler ve: İşte semadan haber almamızı engelleyen budur, diyerek kavimlerine geri döndüler ve; Ey kavmimiz:

“Gerçekten bizi hayrete düşüren bir Kur’ân dinledik. O doğruya götürüyor. Bundan ötürü biz de ona Îman ettik. Rabbimize hiçbir kimseyi asla ortak tutmayacağız” dediler. Bunun üzerine yüce Allah, Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a:

“De ki: Bana şu vahyolundu. Cinlerden bir topluluk beni dinlediler…” âyetlerini indirdi. Müslim, I, 331; Buhârî, IV, 1H73

Bu hadisi Tirmizi, İbn Abbâs’tan rivâyet etmiş olup, İbn Abbâs: Cinlerin kendi kavimlerine:

“Allah’ın kulu, ona ibadet etmek için kalktığı zaman neredeyse etrafında bir keçe gibi olacaklardı” (el-Cin, 70/19) demeleri ile ilgili olarak şöyle demiştir: Onlar kendisinin namaz kıldığını, ashabının da ona uyarak namaz kıldıklarını, secdeye varırken onunla birlikte secdeye vardıklarını görünce, ashabının ona bu derece itaat etmelerinden hayret ettiler ve kavimlerine şöyle dediler: “Allah’ın kulu ona ibadet etmek için kalktığı zaman neredeyse etrafında bir keçe gibi olacaklardı.” (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir, Tirmizi, V, 426; Müsned, I, 270

Bu Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, cinleri görmediğine fakat onların huzurunda bulunduklarına, onun Kur’ân okumasını dinlediklerine delil vardır. Yine bu Hadîs-i şerîfte, yalın alevli ateşle, şeytanlara atış yapılması sebebiyle bu işin sebebini araştırmak üzere yola koyulduklarında, cinlerin de şeytanlarla birlikte olduklarına ve yalın alevli ateşle taşlananların cinlerden olduklarına delil vardır. Onlara şeytanlar denilmesi yüce Allah’ın:

“İns ve cin şeytanları…” (el-En’âm, 6/112) âyetine benzemektedir. Çünkü Allah’a itaatin dışına çıkan, O’nun emirlerine baş kaldırıp, isyankâr olan herkes “şeytandır.

Yine Tirmizi’de İbn Abbâs’tan şöyle dediği zikredilmektedir: Cinler vahyi dinlemek üzere semaya doğru yükselirlerdi. Bir söz duydular mı ona dokuz daha katıyorlardı. Duydukları tek kelime gerçek olarak ortaya çıkardı. Buna kattıkları diğer sözler ise bâtıl idi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Peygamber olarak gönderilince (semaya yakın) oturdukları yerlere ulaşmaları engellendi. Bu durumu İblis’e aktardılar. Bundan önce yıldızlar atış taneleri olarak kullanılmıyordu. İblis onlara: Bu iş ancak yeryüzünde meydana gelmiş önemli bir olay dolayısıyla olabilir, dedi. Bu sebepten askerlerini saldı. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın iki dağın arasında -zannederim Mekke’deki (iki dağın arasında) dedi- namaz kılmakta olduğunu gördüler. İblise gidip onu durumdan haberdar ettiler, o da şöyle dedi: İşte yeryüzünde meydana gelmiş olan büyük olay budur. (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizi, V, 427; Taberanî, el-Mu’cemu’l-Kebir, XII, 46

Bu hadis, şeytanların yıldızlarla taşlanıp, kovalandıkları gibi, cinlerin de taşlanıp, kovalandıklarına delil teşkil etmektedir.

es-Süddî’nin rivâyetinde denildiğine göre; onlar alevli ateşlerle taşlanıp, kovalanınca îblis’e varıp, onu başlarına gelen bu olaydan haberdar ettiler. İblis onlara şöyle dedi: Herbir taraftan bana bir avuç toprak getirin, onu koklayacağım. Ona toprak getirdiler, o da o toprağı kokladı ve: Sizin başınıza bu olayın gelmesine sebep teşkil eden şahıs Mekke’dedir, dedi. Bunun üzerine cinlerden bir topluluğu gönderdi. Bunların yedi kişi olduğu söylendiği gibi, dokuz kişi oldukları da söylenmiştir ki, bunlardan birisi de Zevbea adındaki cin idi.

Âsım’ın, Zir’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: Zevbea ve arkadaşlarından oluşan kafile, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına geldi… es-Sumâlî şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre, bunlar Şeysabanoğullarından idiler. Bunlar da cinler arasında sayıca en kalabalık ve en güçlü olanlardır. Genel olarak İblisin askerleri de bunlardır. Yine Âsım’ın Zir’den rivâyet ettiğine göre, gelenler yedi kişi idi. Bunların üçü Harran ahalisinden, dördü ise Nasîbîn ahalisindendiler. Cuveybir de ed-Dahhak’tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar -Irak’takinden ayrı Yemen’de bir kasaba olan- Nasîbîn ahalisinden dokuz kişi idiler.

Bir başka görüşe göre, Mekke’ye gelen cinler Nasîbinli idiler. Nahle’ye gelenler ise Ninova cinlerinden idi. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Ahkaf Sûresi’nde (46/29. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

İklime dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın o sırada okumakta olduğu sûre

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 96/1) Sûresi idi.

el-Ahkaf Sûresi’nde (belirtilen yerde) cinlerden gelen toplulukların isimleri de geçmiş bulunmaktadır. Bunu tekrarlamanın anlamı yoktur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in cin gecesi cinleri gördüğü de söylenmiştir ki, bu daha sağlamdır. Âmir en-Nehaî rivâyetle dedi ki: Ben Alkame’ye sordum: İbn Mes’ûd, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte cin gecesinde hazır bulunmuş muydu? Alkame şu cevabı verdi: Ben İbn Mes’ûd’a sunu sordum: Cin gecesi sizden herhangi bir kimse Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunmuş muydu? O: Hayır dedi. Fakat bizler Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunduğumuz bir gece onu aramızda bulamayıverdik. Vadilerde, dağ yollarında onu aradık. Cinler onu alıp götürdü ya da suikaste uğradı, dedik. Bir topluluk bir geceyi en kötü şekilde nasıl geçiriyorsa, biz de gecemizi öyle geçirdik. Sabah olunca ansızın onun Hira taraflarından gelmekte olduğunu gördük. Ey Allah’ın Rasûlü dedik, seni göremedik, seni arayıp durduk, fakat bulanındık. Bundan ötürü de bir topluluk bir geceyi en kötü şekilde nasıl geçiriyor ise, biz de gecemizi öyle geçirdik. Şöyle buyurdu: “Cinlerin davetçisi bana geldi. Ben de onunla birlikte gittim, onlara Kur’ân okudum,” Sonra bizi alıp götürdü, bize onların izlerini ve ateşlerinin kalıntılarını gösterdi. Cinler ondan azık istemiştiler. Bunlar Cezire cinlerinden idi. Peygamber şöyle buyurdu: “Elinize geçireceğiniz, üzerinde Allah’ın ismi anılmış herbir kemik üzerinde olabilecek kadarıyla et ile sizin olacaktır. Herbir hayvan pisliği de sizin bineklerinizin yemi olacaktır. -Rasulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (bize) buyurdu ki: Bundan dolayı bu ikisi ile istinca yapmayınız. Çünkü bunlar cinlerden kardeşlerinizin yiyeceğidir.” Tirmizî, V, 3H2; Tayalisî, Müsned, 1, 37

İbnu’l-Arabî dedi ki: İbn Mes’ûd (bu hususu) İbn Abbâs’tan daha iyi bilir. Çünkü İbn Mes’ûd bu olaya şahit olmuş, İbn Abbâs ise bunu duymuştur. Elbetleki haber almak görmek gibi değildir.

Bir diğer görüşe göre; cinler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a iki defa gelmişlerdir. Birincisinde Mekke’de idi, bu da İbn Mes’ûd’un sözünü ettiği olaydır, İkincisi ise Natıle’de olmuştur ki, bu da İbn Abbâs’ın sözünü ettiği olaydır. el-Beyhaki dedi ki: Abdullah b. Abbas’ın naklettiği olay, cinlerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Kur’ân okuyuşunu duydukları ve durumunu öğrendikleri ilk zamanlara rastlar. Bu sırada peygamber onlara Kur’ân okumadığı gibi -İbn Abbâs’:n da anlattığı gibi- onları görmedi. Daha sonraki bir seferinde cinlerin davetlisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a geldi -Abdullah b. Mesud’un anlattığı gibi- onunla birlikte gitti ve onlara Kur’ân okudu.

Beyhaki dedi ki: Sahih hadisler İbn Mes’ûd’un cin gecesinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte olmadığına ve onun Peygamber ile birlikte başkalarını da yanına alarak cinlerin ve ateşlerinin izlerini göstermek üzere gittiğine delâlet etmektedir. (Beyhaki) dedi ki: Bir başka yol da o gece İbn Mes’ûd’un onunla birlikte olduğu da rivâyet edilmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Ahkaf Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

İbn Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bana cinlere Kur’ân-ı Kerîm okumam emrolundu. Benimle birlikte kim gelir?” Beraberindeki ashab seslerini çıkarmadı. İkinci defa, daha sonra üçüncü bir defa sözlerini tekrarladı. Sonra Abdullah b. Mesud dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Ben seninle birlikte gelirim. Abdullah b. Mesud, Peygamber ile birlikte yola koyuldu. Nihayet Ebû Dub geçidi yakınlarında el-Hacûn’a kadar geldiler. Peygamber bana bir çizgi çizdi ve: “Bu çizgiyi aşarak daha ileriye gitme!” dedi. Sonra el-Hacûn’a gitti. Orada ayaklarını yukardan aşağıya doğru taşların üzerine bırakan deve yavruları gibi birtakım varlıklar etrafında toplandı. Kadınların deflerine vurdukları gibi deflerine vurarak yürüyorlardı. Sonunda onu görmeme imkân kalmayacak şekilde etrafını sardılar. Ben ayağa kalktım, eliyle bana; otur diye işaret etti, Kur’ân okudu ve sesi gittikçe yükseldi. Onlar da yere yapıştılar, nihayet onları göremez oldum. Bana dönüp geldiğinde: “Bana gelmek mi istedin?” diye sordu. Ben: Evet ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Şöyle dedi: “Bunu yapamazdın (yapmamalıydın). Bunlar Kur’ân’ı dinlemek için gelmiş olan cinlerdir. Sonra da kavimlerine -uyarıp, korkutucular olarak- geri döndüler, benden azık istediler, ben onları kemik ve büyükbaş hayvan dışkıları ile azıklandırdım. Bundan dolayı sizden herhangi bir kimse kemik ya da dışkı ile taharetlenmesin, ” Lafzen aynen olmamakla birlikte ayılı manada: Beyhakî, es-Sunenu’l-Kübrâ, f, 10

İkrime dedi ki: Bunlar Musul taraflarındaki Cezire’de onikibin kişi idiler.

Bir rivâyette şöyle denilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) benimle birlikte yola koyuldu. Nihayet Avfoğulları bahçesi yakınındaki mescide geldiğimizde bana bir çizgi çizdi. Onlardan birkaç kişi ona geldi, bizim arkadaşlarımız bunlar sanki Zut (hindlerinden) birtakım adamlar gibi idi. Yüzleri de tıpkı bir çeşit çanağı andırıyordu. Sen nesin? dediler. O: Ben Allah’ın peygamberiyim, diye, buyurdu. Peki buna dair sana kim tanıklık eder, diye sordular. Peygamber: “Bu ağaç” diye buyurdu. Sonra: “Ey ağaç” dedi. Ağaç köklerini sürükleyerek, ses çıkartarak geldi. Nihayet onun önünde dimdik durunca şöyle dedi: “Sen neye şahitlik edersin.” Ağaç: Senin Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederim, dedi. Sonra da taşlar arasında ses çıkartarak, köklerini sürükleyerek geri döndü ve eski haline geldi. Yine rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) işini bitirince başını İbn Mes’ûd’un kucağına dayadı, uyudu, sonra uyandığında: “Abdest almak için su var mı?” diye sordu. İbn Mes’ûd; Hayır, ancak yanımda nebiz bulunan bir matara var, dedi. Peygamber; “Bu hurma ve sudan başka bir şey midir ki?” deyip, ondan abdest aldı. Muhtasar olarak: Müsned, I, 449, Beyhakî, es-Sunenu’l-Kübrâ, 1, 9

3- Su ve Kendisi İle îstincâ Yapılabilenler:

el-Hicr Sûresi’nde (15/22. âyetin tefsirinde) suya dair açıklamalar ile et-Tevbe Sûresi’nde (9/108. âyet, 4. başlıkta) ne ile istincâ yapılacağına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

4- Cinler Neden Yaratılmışlardır?

İlim ehli, cinlerin yaratıldıkları asılın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler, İsmail’in rivâyetine göre, Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Cinler İblis’in çocuklarıdır, insanlar ise Âdem’in çocuklarıdır. Bunlardan da, ötekilerinden de mü’min olanlar da vardır, kâfirler de vardır. İyilikleri karşılığında mükâfat, kötülükleri karşılığında ceza görecek olmaları ortak yanlarıdır. Her iki kesimden de mü’min olanlar, Allah’ın velisidirler. Her iki kesimden kâfir olan ise, şeytandır.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Cinler “el-cânn”ın çocuklarıdır. Bunlar îman edebilirler. Aralarından mü’min olan da vardır, kâfir olan da vardır. Şeytanlar ise İblisin çocuklarıdır. Bunlar ancak İblis ile birlikte ölürler.

Cinlerin mü’minlerinin cennete girecekleri hususunda, asıl yaratılışları ile ilgili görüş ayrılıklarına göre farklı görüşler vardır. Cinlerin İblisin soyundan değil de “el-cânn”ın soyundan geldiğini iddia edenler, cinler îmanları sebebiyle cennete girerler demişlerdir. Onlar İblisin soyundan gelirler, diyenler ise bu hususta iki ayrı görüş ileri sürmüşlerdir. Birinci görüş el-Hasen’in görüşü olup, buna göre cennete gireceklerdir. İkinci görüş ise Mücahid’in rivâyeti olup, bunlar cehenneme girmeyecek olsalar dahi cennete girmeyeceklerdir. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir, onların cennete gireceklerine dair açıklamalar er-Rahmân Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“O ikisinde de bunlardan evvel ne bir insanın, ne bir cinnin asla dokunmadığı, gözlerini yanlız eşlerine dikmiş huriler vardır” (er-Rahmân, 55/56) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

5- Cinlerin Görülmeleri ve Çeşitli Varlıklar Suretinde Ortaya Çıkmaları:

el-Beyhaki, rivâyetinde şöyle demektedir: Peygamberden azık istediler. Bunlar Cezire cinlerindendi. Peygamber: “Her kemik sizin için (azık)dır” demiştir. Bu onların yemek yediklerine bir delildir. Doktor (tabib) ve filozofların kâfir olanlarından bir grub, cinleri inkâr ederek şöyle demişlerdir: Bunlar basit varlıklardır, yemek yemeleri düşünülemez. Onlar bu sözleriyle Allah’a karşı cüretkârlık etmekte ve iftirada bulunmaktadırlar. Kur’ân ve sünnet onların bu kanaatlerini reddetmektedir. Yaratılmışlar arasında basit, mürekkeb ve müzdevec diye bir varlık yoktur. Bir ve tek sadece yüce Allah’tır. O’nun dışındaki bütün varlıklar ise mürekkeptir. Durumu ne olursa (O’ndan başka) olsun asla bir ve tek diye bir varlık yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın melekleri gördüğü gibi, cinleri de asıl suretlerinde görmesi akla aykırı ve imkansız bir şey değildir. Cinler, bizlere çoğunlukla, yılan suretinde görünür. Muvatta’’daki rivâyete göre, yeni evlenmiş bir adam, gündüzün arta saatlerinde ailesinin yanına dönmek üzere Rasûlullah’dan (sallallahü aleyhi ve sellem) izin istedi.., diye bir hadis nakledilmektedir. Orada şöyle denilmektedir: Ansızın yatak üzerinde katlanmış büyükçe bir yılan gördü. Mızrağı ile üzerine atıldı ve mızrağını ona sapladı… deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Müslim, IV, 1756; İbn Hıbbân, Sahih, XII, 4S4; Muımtta, II, 976; Ebû Dâvûd, IV, 365

Sahih’te de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Bu evlerde yaşayan mahlûklar vardır. Siz onlardan bir şey görecek olursanız üç defa onları sakındırınız. Eğer giderse mesele yok, aksi takdirde onu öldürünüz çünkü o kâfirdir, ” Müslim, IV, 1756; Tayalist, Müsned, I, 297 Ayrıca Peygamber şöyle buyurdu: “Haydi gidin, arkadaşınızı gömün. ” Müslim, IV, 1756

Bu anlamdaki açıklamalar ve ayrıca onları sakındırmaya dair bilgiler, daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/36, âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Bazılarının kanaatine göre de bu Medine’ye ait özel bir durumdur. Çünkü Sahih’de Peygamberin şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Şüphesiz Medine’de İslama girmiş cinler vardır.” Muvatta’, II, 976 Bu da Medine’ye has bir lafızdır. O halde bu da Medine’ye ait özel bir hükümdür,

Deriz ki: Bu, ayrıca onun dışındaki evlerin de onun gibi olduğuna delildir. Çünkü bu hususa gerekçe olarak Medine’nin hürmeti (saygınlığı) gösterilmemiştir ki, bu hüküm Medine’ye has bir hüküm olsun. Buna gerekçe İslâm olarak gösterilmiştir. Bu da Medine’nin dışındaki şehirler hakkında da umumidir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) karşılaştığı cinlere dair haber verdiğinde: “Bunlar Cezire cinlerinden idiler.” diye buyurmuştur. Bu da apaçık bir ifade olup “ve evlerde kalanların öldürülmesini yasakladı” âyeti da bunu desteklemektedir. Çünkü bu da umumi bir ifadedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi’nde (belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır, tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

“Dediler ki: Gerçekten bizi hayrete düşüren bir Kur’ân dinledik” ifadelerinin, fesahatinde (hayrete düşüren) demektir. Öğütlerinin belağatinde hayrete düşüren, diye açıklandığı gibi, bereketinin büyüklüğünde hayrete düşüren, benzersiz, aziz bir Kur’ân diye de açıklanmıştır.

“Hayrete düşüren” ile pek büyük demek istedikleri de söylenmiştir.

Nuh 28

“Rabbim! Beni, ana babamı, evime mümin olarak gireni, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla. Zalimlere ise yok oluş dışında bir şey artırma.”

Diyanet Vakfı
«Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zalimlerin de ancak helakini arttır.»

Kurtubi Tefsiri
“Rabbim! Bana, anama, babama, mü’min olarak evime girene, erkek ve kadın mü’minlere mağfiret buyur! Zâlimlerin de helaklerinden başka şeylerini arttırma!”

“Rabbim! Bana, anama, babama… mağfiret buyur” sözleri ile kendisine ve anne, babasına dua etti. Anne, babası mü’min idiler. Babası Lâmek b. Müteveşjih, anası ise Şemha bint Enuş idi. Bunu el-Kuşeyri ve es-Sa’lebî zikretmişlerdir. el-Maverdî ise annesinin adının Mencel olduğunu zikretmektedir.

Said b. Cübeyr dedi ki: Ana babasıyla, babasını ve dedesini kastetmiştir. Said b. Cübeyr tekil olarak: “(……..): Babama” diye okumuştur.

el-Kelbİ dedi ki: Nûh ile Âdem arasında hepsi de mü’min olan on tane ata geçmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Nûh’un kendisi ile Âdem arasında küfre sapmış tek bir atası dahi yoktur.

“Mü’min olarak evime girene” benim mescidime ve namazgahıma, Allah’ı tasdik ederek ve namaz kılarak girene… Peygamberlerin evlerine ancak îman eden kimseler girerdi. Bundan dolayı mescide girmeyi mağfiret ile dua etmeye sebep kılmıştır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: “Sizden herhangi bir kimse namaz kıldığı yerinde kalmaya devam ettiği sürece -orada herhangi bir kötülük istemedikçe- melekler ona: Allah’ım! Ona mağfiret buyur, Allah’ım! Ona merhamet buyur, diye dua edip dururlar.” Buhârî, I, 171, 181, 234, 11, 746; Müslim, 1, 460; Tirmizi, II, 150; Dârimi, I, 3^2; Ebû Dâvûd, 1, 127, 12H, 153; Nesâî, II, 55; İbn Mâce, I, 262, Müsned, II, 252, 261, 289, 3t2, 394… Bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

İşte İbn Abbâs’ın görüşü de budur. O;

“evime” âyetini mescidime diye açıklamıştır. Bunu es-Sa’lebî nakletmiş olup ed-Dahhak da böyle demiştir Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği nakledilmektedir: Benim dinime girenlere… demektir. Burada

“ev” din anlamındadır. Bunu da el-Kuşeyri nakletmiş olup, Cuveybir de böyle demiştir.

Yine İbn Abbâs’tan: Benim evime giren benim arkadaşım demektir, diye açıkladığını, el-Maverdî nakletmektedir. Evini kastettiği söylendiği gibi, gemisini diye de söylenmiştir.

Ve genel olarak

“erkek ve kadın” bütün “mü’minlere” kıyâmet gününde (mağfiret buyur). Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.

el-Kelbî de şöyle demektedir: Muhammed ümmetinden (mü’min erkek ve kadınlara) kavminden diye de açıklanmıştır. Birincisi daha açık anlaşılan (daha kuvvetli) bir görüştür.

“Zâlimlerin” kâfirlerin

“helaklerinden başka şeylerini arttırma!” Bu da bütün kâfir ve müşrikler hakkında genel bir duadır. Kendi kavminin müşriklerini kastettiği de söylenmiştir.

“Helâk olmak” demektir, hüsran anlamında olduğu da söylenmiştir. Her iki açıklamayı da es-Süddî nakletmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki onların içinde bulundukları yok olmaya mahkûmdur” (el-A’râf, 7/139) âyetinde de bu anlamdadır. Bunun yıkılıp yok olmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlam birdir. Allah bunu en iyi bilendir, doğruya erişmek başarısını veren de O’dur.

Nuh 27

“Şüphesiz Sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve sadece günahkâr, inkârcı doğururlar.”

Diyanet Vakfı
«Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).»

Kurtubi Tefsiri
“Çünkü eğer Sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve kötü kimseden, aşırı giden kâfirden başka evlât doğurmazlar.”

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Nûh (aleyhisselâm) Kâfirlere Ne Zaman Beddua Etti:

Onların kendisine tabi olacaklarından ümidini kesince, onlara beddua etti.

Katade dedi ki: Yüce Allah:

“Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir” (Hud, 11/36) âyetini, ona vahy ile bildirdikten sonra, kavmine beddua etti. Allah da onun duasını kabul etti ve ümmetini suda boğdu. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetini andırmaktadır: “Ey kitabı indiren, hesabı çarçabuk gören; birleşen orduları bozguna uğratan Allah’ım! Sen onları bozguna uğrat ve onları sarstıkça sars.” Buhârî, III, 1072, IV, 1509, V, 234H; Müslim, III, 1353; Tirmizî, IV, 195; İbn Mâce, II, 935; Müsned, IV, 353, 355, 3K1

Denildiğine göre onlara beddua etmesinin sebebi şudur: Kavminden bir adam, kolunda küçük bir çocuk taşıyarak, Nûh (aleyhisselâm)’ın yanından geçerken: “Sen bundan sakın, çünkü o seni saptıracak” dedi. Bu sefer oğlu: Babacığım beni indir, dedi. Onu indirdi, ona bir taş attı ve başını yaraladı. İşte o vakit kızıp onlara beddua etti.

Muhammed b. Ka’b, Mukâtil , er-Rabî, Atiyye ve İbn Zeyd dedi ki: Bu yüce Allah’ın sulblerinde ve kadınlarının rahimlerinde ne kadar mü’min varsa hepsini çıkarttığı vakit olmuştu. Kadınların rahimlerini ve erkeklerin sulblerini de yetmiş yıl öncesinden kısırlaştırmıştı. Kırk yıl öncesinden de denilmiştir.

Katade dedi ki: Azâb geldiği vakit aralarında küçük çocuk yoktu.

el-Hasen ve Ebû’l-Âl-iye dedi ki: Şayet Allah, onlarla birlikte çocuklarını da helâk etmiş olsaydı, yine de bu Allah’ın onlara bir azâbı ve onlar hakkındaki adaletli bir uygulaması olurdu. Fakat yüce Allah, azâb göndermeksizin çocuklarını ve soylarından gelecek olanları helâk ettikten sonra, kendilerini azâb ile helâk etti. Buna delil de yüce Allah’ın:

“Nûh kavmi peygamberleri yalanlayınca Biz de onları suda boğduk” (el-Furkan, 25/37) âyetidir.

2- Genel ve Özel Olarak Kâfirlere Beddua Etmenin Hükmü:

İbnu’l-Arabi dedi ki: Nûh (aleyhisselâm) bütün kâfirlere beddua etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da mü’minler aleyhine birlik oluşturan ordulara ve onlara karşı düşmanları kışkırtanlara genel olarak beddua etmişti. İşte bu, genel olarak bütün kâfirlere beddua etmenin asıl bir dayanağıdır. Eğer beddua edilen kâfir muayyen bir kişi olup, onun ne şekilde öldüğü bilinmiyor ise, ona beddua edilmez. Çünkü bize göre onun akıbeti bilinmemektedir. Allah tarafından o akıbeti saadetle sonuçlanmış bir kişi de olabilir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın özel olarak Utbe, Şeybe ve arkadaşlarına beddua etmesinin sebebi ise, onların akıbetlerini bilmesi ve onların önülü halleri üzerindeki perdenin kendisine açılmış olması idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Derim ki: Bu mesele güzel açıklamaları ile birlikte daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/161-162. âyet, 1. ve 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

3- Bedduadan Sonra Mağfiret Duası:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Eğer: Nûh kavmine yaptığı bedduayı niçin âhirette Allah’tan bütün insanlar için şefaat talebinde bulunmamasına sebep olacaktır, denilecek olursa, şu cevabı veririz: İnsanların bu hususta iki görüşü vardır; Birincisine göre; onun o bedduası kızgınlık ve katılıktan ötürü idi. Şefaat ise hoşnutluk ve rikkatten kaynaklanır. Bundan dolayı o kendisine sitem edilmesinden ve: Dün kâfirlere beddua ettin, bugün de onlara şefaatçi olmaya kalkışıyorsun, denileceğinden korktu.

İkincisine göre o, nassız ve bu hususta açık bir izin olmaksızın kızgınlıkla beddua etti. Bundan dolayı kıyâmet gününde bu hususta sorumluluktan korktu. Nitekim Mûsa (aleyhisselâm) da: “Ben öldürmekle emrolunmadığım bir tanı öldürdüm” diyecektir. Buhârî, IV, 1746; Müslim, I, 1K5; Tirmizî, IV, 622; Müsned, I, 281, 295, 11, 435

(İbnu’l-Arabî) dedi ki; Ben de bu görüşteyim.

Derim ki: Eğer açık bir nass ile beddua etmesi kendisine emir olarak verilmemiş idiyse de ona:

“Kavminden daha evvel îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecektir” (Hud, 11/36) denilmiş ve böylelikle kavminin akıbetleri kendisine bildirildiğinden o da helâk olmaları için onlara beddua etmişti. Nitekim Peygamberimiz de Şeybe, Utbe ve benzerlerine beddua ederek: “Allah’ım, onlara layık oldukları cezayı vermeyi Sana havale ediyorum” diye beddua etmişti ve bu bedduasını akıbetlerinin kendisine bildirilmesi üzerine yapmıştı. Buna göre bu âyette onlara beddua etme emri, anlamı da bulunabilmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

4- Kâfirlerin Diğer Kimselere Zararları:

“Kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma! Çünkü eğer Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve kötü kimseden, aşırı giden kâfirden başka evlât doğurmazlar.”

es-Süddî’ye göre kâfirlerden bir yurtta, bir evde sakin kalan kimse bırakma demektir.

“Dönüp dolaşan bir kimse” lâfzının asıl şekli; şeklinde “fey’âl” vezninde olup: Döndü, döner” fiilinden gelmektedir. Burada “vav,” “ya”ya kalbedildikten sonra, birbirlerine idgaın edilmişlerdir. Ayakta tutan, ayakta duran” kelimesinin aslının; şeklinde olması gibi. Eğer bu kelimenin vezni “fe’âl” şeklinde olsaydı; diye gelmesi gerekirdi.

el-Kutebî dedi ki: Bu kelimenin aslı “dâr”den gelmekte olup, bir darda (diyarda, yurtta, evde) konaklayan kimse anlamındadır. Nitekim: diyarda (o evde) kimse yoktur” denilir. Bunun ev sahibi, yurt sahibi anlamında olduğu da söylenmiştir.

Nuh 26

Nuh dedi ki: “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiçbirini bırakma.”

Diyanet Vakfı
Nuh: «Rabbim! dedi, yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma!»

Kurtubi Tefsiri
Nûh dedi ki: “Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma!

Nuh 25

“Günahları yüzünden boğuldular, sonra ateşe sokuldular. Ve kendilerine Allah’tan başka yardımcılar bulamadılar.”

Diyanet Vakfı
Bunlar, günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe sokuldular ve o zaman Allaha karşı yardımcılar da bulamadılar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar da günahlarından dolayı suda boğuldular. Ardından ateşe atıldılar da kendilerini Allah(ın azâbın )dan kurtaracak yardımcılar da bulamadılar.

“Onlar da günahlarından dolayı” âyetindeki:

“…dan dolayı” lâfzındaki: tekid edici bir stladır.

“Günahlarından dolayı” anlamındadır. el-Ferrâ” dedi ki: Âyet: Günahlarından dolayı, günahları sebebiyle” anlamındadır. Buna göre; lâfzı bu manayı vermektedir. (el-Ferrâ” devamla) dedi ki: yapılan işe karşılık (mücazât) anlamına delâlet etmektedir.

Ebû Amr

“günahları” anlamındaki lâfzını kırık çoğul olmak üzere; diye okumuştur, Bunun tekili; …diye gelir. Ancak bu çoğulun asıl (kaide)ye göre; şeklinde “feâil” vezninde gelmesi gerekirdi. İki hemze bir araya gelince ikincisi “ye”ye kalbedildi. Çünkü ondan öncesi kesrelidir. İkisi bir arada ağır geldiğinden ayrıca illetli harf de taşıdığından ötürü “ye” harfi “elif”e, ondan sonra da birinci hemze -iki elif arasında saklı bulunması dolayısıyla- “ye”ye kalbedilmiştir.

Diğerleri ise salim çoğul olarak; diye okumuşlardır.

Ebû Amr dedi ki: Bir kavim bin yıl boyunca kâfir oldular, onların günahlarından başka bir şeyleri olmadı.’ O bu sözleriyle, lâfzının …..lâfzından daha çok miktarda “günahlar’i anlattığını söylemek istemektedir.

Kimileri de her iki şeklin aynı olduğunu, her ikisinin de hem çokluk, hem de azlık hakkında kullanılan iki çoğul olduklarını söylemişler ve buna delil de yüce Allah’ın:

“Yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi” (Lukman, 31/27) âyeti ile şairin şu beytini delil göstermişlerdir:

“O parlak koca tencereler bizimdir; kuşluk vakti parıldar onlar

Kılıçlarımıza gelince, kahramanlıktan kan damlatırlar.”

“Günahları” lâfzı hemze “ye “ye kalbedilip (ye’ye) idgam edilmek suretiyle; diye de okunmuştur. el-Cabderî, Amr b. Ubeyd, el-A’meş, Ebû Hayve ve Eşheb el-Ukaylî’nin ise (“günahları” lâfzını) tekil olarak; diye okudukları rivâyet edilmiştir. Maksat ise şirktir.

“Ardından” yani suda boğulmalarından sonra

“ateşe atıldılar.” el-Kuşeyrî dedi ki: İşte bu, kabir azabına delil teşkil etmektedir. Onu inkâr edenler ise: Onlar ateşe girmeyi hakettiler yahutta onlara cehennem ateşindeki yerleri gösterildi, diye açıklarlar. Nitekim yüce Allah:

“Ateştir o, onlar sabah akşam ona arzolunurlar” (el-Mu’min, 40/46) diye buyurmaktadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bu sözleriyle haberde yer alan: “Deniz ateş içinde bir ateştir” sözüne işaret etmektedirler.

Ebû Ravk’ın rivâyetine göre ed-Dahhak, yüce Allah’ın:

“Suda boğuldular. Ardından ateşe atıldılar” âyeti hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Yani onlar dünya hayatında suda boğulmakla birlikte yine dünya hayatında aynı zamanda ateş ile de azaplandırıldılar. Onlar bir taraftan batıyorlar, öbür taraftan da ateşte yakılıyorlardı. Bunu es-Sa’lebî zikretmiş ve şöyle demiştir; Bize Ebû’l-Kasım el-Habibi şunu okudu: Dedi ki: Bize Ebû Said Ahmed b. Muhammed b. Eumeyh şunu okudu, dedi ki: Bana Ebû Bekr el-Enbârî şunları okudu:

“Yaratma kimi zaman bir arada olur, kimi zaman ayrıdır.

Olaylar ise çeşitli hallere sahib, türlü türlüdür.

Sakın bir araya geldiler diye zıtlara hayret etmeyesin,

Allah ateşi de, suyu da bir araya getirendir.”

“Kendilerini Allah’tan kurtaracak” yani Allah’ın azabını kendilerinden uzaklaştıracak

“yardımcılar da bulamadılar.”

Nuh 24

“Onlar birçok kişiyi saptırdılar. Sen de zalimlere sapıklıktan başkasını artırma.”

Diyanet Vakfı
(Böylece) onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını arttır!

Kurtubi Tefsiri
“Şüphesiz ki onlar birçok kimseyi saptırdılar. Zâlimlerin sapıklığından başka şeylerini arttırma!”

“Şüphesiz ki onlar bir çok kimseyi saptırdılar” sözleri Nûh (aleyhisselâm)’ın söyledikleri sözler arasındadır. Yani onların ileri gelenleri kendilerine uyan birçok kimseyi saptırdılar. O halde bu, yüce Allah’ın:

“Ve onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular” âyetine atfedilmiştir.

“‘Birçok kimseyi saptırdılar” âyeti ile kastedilenlerin putlar olduğu da söylenmiştir. Yani bunlardan ötürü pekçok kimse sapıtmıştır. İbrahim (aleyhisselâm)’ın söylediği belirtilen şu âyet da buna benzemektedir:

“Rabbim, çünkü onlar (putlar) insanlardan birçoğunu saptırdılar.” (İbrahim, 1-1/36) Burada putlardan akıl sahibi varlıkların niteliklerine sahiplermiş gibi sözedilmektedir. Çünkü kâfirler, putlar hakkında böyle bir inanca sahiptirler.

“Zâlimlerin sapıklığından başka şeylerini arttırma” âyetindeki sapıklığı İbn Bahr “azablarını” diye açıklamış ve yüce Allah’ın:

“Muhakkak ki günahkârlar sapıklıkta ve çılgın ateş içindedirler.” (el-Kamer, 54/47) âyetini delil göstermektedir. Bunun “hüsrandan başka şeylerin” anlamında olduğu söylendiği gibi; mal ve evlat fitnesine maruz kalmasından başka… diye de açıklanmıştır. Böyle bir anlama gelme ihtimali de vardır.

Nuh 23

“Dediler ki: Tanrılarınızı bırakmayın. Ved’i, Suva’ı, Yeğus’u, Yeûk’u ve Nesr’i de asla bırakmayın.”

Diyanet Vakfı
Ve dediler ki: Sakın ilahlarınızı bırakmayın; hele Vedden, Suvadan, Yeğustan, Yeuktan ve Nesrden asla vazgeçmeyin!

Kurtubi Tefsiri
“Ve: Tanrılarınızı sakın bırakmayın! Sakın Ved, Suvâ’, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr’i terketmeyin, dediler.

İbn Abbâs ve başkaları şüyte demişlerdir: Bunlar (sözü edilen varlıklar) birtakım heykeller ve suretler idi. Nûh kavmi bunlara ibadet ediyorlardı. Daha sonra Araplar da bunlara ibadet ettiler. Çoğunluğun (Cumhûrun) görüşü budur.

Bu putların Araplara ait olduğu ve onlardan başkalarının bunlara ibadet etmedikleri de söylenmiştir. Bu putların en büyükleri onlara göre bunlardı. Bundan dolayı yüce Allah’ın:

“Ve tanrılarınızı sakın bırakmayın” âyetinden sonra, özellikle onları da zikretmiş bulunuyor. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Nûh kavminin ileri gelenleri kendilerine uyanlara:

“Tanrılarınızı sakın bırakmayın” dedikleri gibi, Araplar da kendi çocuklarına ve kavimlerine: Sakın Ved’i, Suvâ’ı, Yeğûs, Yeûk ve Nesr’i terketmeyin dediler. Daha sonra tekrar Nûh (aleyhisselâm)’ın kavmi sözkonusu edilmiştir.

Birinci görüşe göre âyetin tamamı Nûh kavmi hakkındadır.

Urve b. ez-Zübeyr ve başkaları şöyle demişlerdir: Âdem (aleyhisselâm) yanında Ved, Suvâ’, Yeğûs, Yeûk ve Nesr adındaki oğulları da bulunduğu bir sırada rahatsızlandı. Ved onların en büyükleri ve Âdem’e en çok itaat edenleri idi.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Âdem (aleyhisselâm)’ın beş oğlu vardı: Ved, Suvâ’, Yeğûs, Ye’ûk ve Nesr. Bunlar çokça ibadet eden kimseler idi, Onlardan birisi öldü ve ona çokça üzüldüler. Şeytan: Ben size onun gibi bir suret yapacağım. Ona baktığınız takdirde onu hatırlayacaksınız, dedi. Onlar da: Yap dediler. O da onlardan ölen o kişinin suretini mescid içinde bakır ve kurşundan yaptı. Sonra bir diğeri öldü, onun da suretini yaptı. Nihayet hepsi öldü, hepsinin suretlerini yaptı. Günümüzde olduğu gibi eşyada gittikçe eksilmeler görüldü. Nihayet bir süre sonra yüce Allah’a ibadeti terkettiler. Şeytan onlara: Size ne oluyor da hiçbir şeye ibadet etmiyorsunuz, dedi. Onlar: Neye ibadet edelim deyince, o da kendilerine: Hem sizin, hem de atalarınızın ilâhlarına. Hiç namaz kıldığınız yeri görmüyor musunuz!? Bunun üzerine onlara Allah’tan başka ilâhlar olarak bunlara ibadet ettiler. Nihayet Allah Nûh (aleyhisselâm)’ı peygamber gönderince bu sefer;

“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ’ı… terketmeyin” dediler.

Yine Muhammed b. Ka’b ile Muhammed b. Kays şöyle demişlerdir: Bunlar Âdem ile Nûh arasında salih kimseler idiler. Bunların kendilerine uyan kimseleri de vardı. Bunlar ölünce İblis onlara, gayretlerini anımsasınlar, onların suretlerini görerek teselli bulsunlar diye onların suretlerini yapma işini güzel gösterdi. Onlar da bu kişilerin suretlerini yaptılar. Bu suretleri yapanlar ölüp başkaları gelince, bu sefer: Keşke atalarımızın bu suretlere neler yaptıklarını bir bilseydik. Şeytan onlara gelip: Atalarınız bunlara ibadet ediyorlar, bunlar da onlara merhamet ediyor, onlara yağmur yağdırıyorlardı, dedi. Bu sefer sonra gelenler bunlara ibadet ettiler, İşte o vakitten bu yana putlara ibadet edilmeye başlanmış oldu.

Derim ki; Müslim’in Sahih’inde yer alan Âişe (radıyallahü anha)’nın rivâyet ettiği hadis de bu anlamda açıklanmıştır: Buna göre Um Habibe ile Ummu Seleme Habeşistan’da gördükleri “Mâriye” adındaki ve içinde birtakım suretler bulunan bir kiliseden Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a sözettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Onlar öyle kimselerdi ki, aralarında salih bir adam öldü mü kabri üzerine bir mescid yapar ve (gördüğünüz) o suretleri yaparlardı. Onlar kıyâmet gününde Allah nezdinde yaratılmışların en kötüleridir.” Müslim, I, 375; Butıârİ, I, 165, III, 1406; Nesâi, II, 11; Müsned, VI, 51

es-Sa’lebî’nin de zikrettiğine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu putlar Nûh kavminden salih birtakım kimselerin ismini taşıyorlardı. Bu salih kişiler öldükten sonra şeytan onların kavimlerine: Bunların oturup kalktıkları yerlere taşlar dikiniz ve bu taşlara kendilerini anacağınız şekilde onların isimlerini veriniz, diye telkinde bulundu. Onlar da bunu yaptılar. O taştan dikenler helâk olup bu husustaki bilgi silinip gidinceye kadar o taşlara ibadet edilmedi. Daha sonra Allah’tan başka onlara da ibadet edilir oldu.

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği zikredilmiştir: Nûh (aleyhisselâm), Âdem (aleyhisselâm)’ın cesedini Hindistan’daki bir dağın üzerinde koruyordu. Kâfirlerin onun kabri etrafında tavaf etmelerine engel oluyordu. Şeytan onlara şu telkinde bulundu: Bunlar size karşı övünüyorlar ve sizi dışlayarak kendilerinin Âdem’in oğulları olduklarını iddia ediyorlar. O ise şu anda bir cesettir. Ben size onun gibi etrafında tavaf edeceğiniz bir suret yapacağım. Onlara işte bu beş putu yaptı ve bu putlara ibadet etmeye itti. Tufan olunca çamur, toprak ve su bu putların üzerini örttü. Şeytan Arap müşriklerine bunları ortaya çıkartıncaya kadar bu şekilde gömülü kalmaya devam ettiler.

el-Maverdî dedi ki: Ved, kendisine tapınılan ilk puttur. Ona Ved (sevgi) adının veriliş sebebi ona duydukları sevgidir. Nûh kavminden sonra Devmetu’l-Cendel denilen yerde Kelb kabilesine ait idi. İbn Abbâs, Atâ ve Mukâtil ‘in görüşü budur, İşte şairleri onun hakkında şöyle demektedir:

“Merhaba sana ey Ved, bizim için helâl değildir,

Kadınlarla oyalanmak; çünkü din, azmi (üstün işleri) emretmiş (bulunmakta)dır.”

Suvâ’ -onların görüşlerine göre- deniz kıyısında Huzeyllilere ait bir put idi.

Yeğûs: Katade’nin görüşüne göre Sebe diyarının el-Cevf denilen yerinde Muratlıların Gutayf koluna ait idi.

el-Mehdevî: Önce Muradlıların idi, sonra da Gatafanlıların oldu. es-Salebi dedi ki: Taylılardan olan Alâ ve En’um ile Mezhiclilerden olan Curaşliler Yeğûs’u alıp onu Muradlılara götürdüler ve orada bir süre ona ibadet ettiler. Daha sonra Nadiye oğulları o putu Alâ ve En’umlulardan almak istediler. Bu sefer onu Huzaalılardan el-Haris b. Ka’b oğullarına mensub el-Husayn’a götürdüler.

Ebû Osman en-Nehdi dedi ki: Ben Yeğûs’u gördüm, kurşundandı. Bu putu bacaklarında hastalık bulunan bir devenin üzerinde taşıyorlardı. Onunla birlikte yol alıyor fakat kendisi çökmedikçe onu çöktürmüyorlardı. Deve çöktü mü onlar da inerler ve: Size burayı beğenmiş bulunuyor, diyerek onun üzerinde bir bina inşa ediyor ve etrafında konaklıyorlardı.

Ye’ük, İkrime, Katade ve Atâ’nın görüşüne göre (Yemen’deki bir yer olan) Belha denilen yerde Hemdanlılara ait idi. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.

es-Sa’lebî dedi ki: Yeük, Sebelilerden Kehkn adındaki birisine ait idi. Sonra oğulları biri diğerinden miras aldı. Büyüklük sırasına göre miras alına alına sonunda Hemdanlıların eline geçti. İşte Malik b. Nemat el-Hemedanî şu beyiti onun hakkında söylemiştir;

“Dünyada tüylendiren (palazlandıran) da Allah’tır, zayıflatan da O’dur,

Fakat Ye’ûk ne zayıflatabiliyor, ne de palazlandırabiliyor.”

Nesr: -Katade’nin görüşüne göre- Himyerlilerden Zülkela’a ait idi. Mukâtil ‘den de benzeri bir görüş nakledilmiştir.

el-Vâkidî dedi ki: Ved bir adam suretinde idi. Suvâ’ kadın suretinde, Yeğûs arslan, Yeûk at, Nesr ise uçan kuşlardan kartal suretinde idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır,

“Sakın Ved’i… terketmeyin” âyetinde geçen “Ved” lâfzını Nafi “vav” harfi ötreli olarak “vud” diye okumuştur. Diğerleri ise üstün (ved şeklinde) okumuşlardır.

el-Leys dedi ki: “Vav” harfi üstün olarak “ved” Nûh kavmine ait bir putun adıdır, “Vav” harfi ötreli olarak “vud” ise Kureyşlilerin bir putunun adıdır. Amr b. Vud’a bu isim oradan verilmiştir. es-Sıhah’la da şöyle denilmektedir: Üstün ile “ved” Neddlilerin kullanışında: (……..): Kazık” demektir. Onlar önce “te” harfini sakin okuyup, sonradan “dal” harfine idgam etmiş gibidirler. İmruu’l-Kaysın şu beyitinde “Ved” kullanılmış bulunmaktadır:

“O (yağmur) kesildi mi (meskenlerin) kazıklarını dahi ortaya çıkartır (görülmelerini sağlar.)

Fakat şiddetle de yağdı mı bu. sefer, onların görülmesini önler.”

İbn Dureyd dedi ki: Bu bir dağın adıdır. “Ved” ise Nûh (aleyhisselâm)’ın kavmine ait bir put idi. Sonra bu Kelblilerin eline geçti, Dumetu’l-Cendel’de idi. “Abd-i Vud” ismi da buradan gelmektedir. Yüce Allah:

“Tanrılarınızı sakın bırakmayın” diye buyurduktan sonra:

“Sakın Ved, Suva ,..ı terketmeyin” diye buyurmaktadır ve özellikle bunların ismini vermektedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Hani Biz peygamberlerden, senden, Nûh’tan… ahidlerini almıştık” (el-Ahzab, 33/7) diye buyurmaktadır.

Nuh 22

“Ve çok büyük bir hile kurdular.”

Diyanet Vakfı
Bunlar da, büyük hileler, büyük desiseler kurdular!

Kurtubi Tefsiri
“Ve onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular.”

Çok büyük hile ve tuzaklar demektir.

“Büyük” anlamında; denilir. Tıpkı acayip anlamında: denilebildiği gibi. Hepsi aynı anlamdadır. Bunun bir benzeri de uzun anlamında; denilmesidir. Yine: Güzel bir adam” denilmesi de bu kabildendir. Kur’ân okuyana; ile güzel yüzlü olana; denilmesi (çoğul lâfzının kullanılması) da böyledir. İbnu’s-Sikkît şu beyiti zikretmektedir:

“Beyaz tenlidir o; kalbleri avlar ve esir alır,

Güzellik(i) ile kurra (Kur’ân’ı bilen ve okuyan) müslümanın kalbini.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Kişinin sahib olduğu güzel ahlâk onu katar

Hayırlı ve cömert delikanlılar arasına; yüzü alımlı ve parlak olmadığı halde.”

el-Müberred dedi ki: Büyük büyük” şeklindeki şeddeli kullanım mübalağa ifade etmek içindir.

İbn Muhaysın, Humeyd ve Mücahid ise şeddesiz olarak; diye okumuşlardır.

Tuzaklarının ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bunun ayak takımlarını Nûh (aleyhisselâm)’i öldürmek üzere kışkırtmaları olduğu söylendiği gibi, kendilerine verilen dünyalık ve evlat ile İnsanları aldatmak ve kandırmak olduğu da söylenmiştir. Öyle ki zayıf kimseler: Eğer bunlar hak üzere olmasaydı, onlara bunca nimet verilmezdi, diyecek oldular.

el-Kelbî dedi ki: Bu, onların Allah’a koştukları eş ve çocuklar demektir.

“Hile ve tuzak”larının onların kâfir olmaları olduğu da söylenmiştir. Mukâtil de şöyle demiştir: Bu ileri gelenlerinin kendilerine uyan kimselere söyledikleri:

“Tanrılarının sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeük ve Nesri terketmeyin” demeleridir.

Nuh 21

Nuh dedi ki: “Rabbim! Onlar bana isyan ettiler ve malları ve çocukları, ancak zararı artıran kimseleri izlediler.”

Diyanet Vakfı
(Öğütlerinin fayda vermemesi üzerine) Nuh: Rabbim! dedi, doğrusu bunlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular.

Kurtubi Tefsiri
Nûh dedi ki: “Rabbim, gerçek şu ki; bunlar bana isyan ettiler. Malı ve evlâdı zararından başkasını arttırmayacak kimselere uydular.”

Onları yüce Allah’a şikayet etti, kendisine isyan edip onlara emretmiş olduğu îman hususunda kendisine uymadıklarını belirtti.

Tefsir bilginleri şöyle demişlerdir: O aralarında 950 yıl kaldı ve bu süre boyunca onları davet elti. Onlar da küfürleri ve isyanları üzerinde direnip durdu.

İbn Abbâs dedi ki: Nûh babalarından sonra gelecek oğullarının îman edeceklerini ümit etti. O bakımdan yedi nesile ulaşıncaya kadar birinin evladından sonra Ötekine gidip durdu. Onlardan ümit kestikten sonra onlara beddua etti. Tufandan sonra insanlar çoğalıp, etrafa yayılıncaya kadar altmış yıl daha yaşadı.

el-Hasen dedi ki: Nûh kavmi bir ayda iki defa ekin ekiyorlardı. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.

“Malı ve evlâdı zararından başkasını arttırmayacak kimselere uydular.”

Yanı kâfirlikleri, malları, çoluk çocukları dünyada sapıklıktan, âhirette helake uğramaktan başka hiçbir şeylerini arttırmayan büyüklerine, zenginlerine uydular.

Medineliler, Şamlılar ve Âsım;

“Ve evlâdı” âyetinin “vav” ve “lâm” harflerini üstün olarak okumuşlar, diğerleri ise “vav” harfini ötreli, “lâm” harfini sakin olarak; diye okumuşlardır ki; bu da: Çocuk, evlad” kelimesinin bir söyleyişidir. Bununla birlikte çoğul olması da mümkündür. Tıpkı;: Gemi” kelimesinin hem tekil, hem çoğul olması gibi. Daha önceden el-Bakara (2/164. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Nuh 20

“Orada geniş yollarla yürüyesiniz diye.”

Diyanet Vakfı
19, 20. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.

Kurtubi Tefsiri
“Ta ki Onun geniş yollarında gidesiniz.”

“Allah, yeri sizin için bir sergi” gibi yayılmış halde

“kılmıştır. Ta ki O’nun geniş yollarında gidesiniz” âyetindeki: Yollar” demektir. ise demek olup bu da “geniş yol” anlamındadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır

lâfzının

“iki dağ arasındaki geçit” anlamına geldiği de söylenmiştir. Daha önce el-Enbiya (21/31. âyetin tefsiri) ile el-Hac (22/27. âyetin tefsirin)de geçmiş bulunmaktadır.

Nuh 19

“Allah sizin için yeri bir döşek yaptı.”

Diyanet Vakfı
19, 20. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.

Kurtubi Tefsiri
“Allah yeri sizin için bir sergi kılmıştır.

Nuh 18

“Sonra sizi oraya geri döndürür ve sonra sizi çıkarır.”

Diyanet Vakfı
Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır.

Kurtubi Tefsiri
“Sonra sizi yine oraya iade edecek ve sizi bir defa daha çıkaracak.”

“Sonra sizi” öldükten sonra defnedilmek suretiyle

“yine oraya iade edecek ve sizi bir defa daha” kıyâmet gününden sonra kabirlerinizden diriltip çıkartmak suretiyle

“çıkaracak.”

Nuh 17

“Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirdi.”

Diyanet Vakfı
Allah, sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir.

Kurtubi Tefsiri
Ve Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirmiştir.

Bu âyetle Âdem (aleyhisselâm)’ı yer yüzünün herbir tarafından (alınan toprakla) yaratmış olduğu kastedilmektedir. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır. Buna dair açıklamalar daha önce el-En’âm (6/2. âyetin tefsin) Sûresi ile el-Bakara (2/31. âyer, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Halid b. Mâdan dedi ki: İnsan çamurdan yaratılmıştır. O bakımdan kalpler kışın yumuşarlar.

” Bir bitki gibi” âyeti gelmesi gereken şekilden başka türlü mastar olarak gelmiştir. Çünkü bu mastar: “Bitirdi” fiilinden geldiğine göre: ” Bitirmek” şeklinde gelmelidir. Bu bakımdan yüce Allah

“nebat” lâfzını mastar yerinde kullanmıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/37. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (mesela, el-Mâide, 5/12. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Bunun manaya yorumlanan bir mastar olduğu da söylenmiştir. Çünkü: Sizi… bitirmiştir âyeti; Sizi bitki gibi bitecek halde yaratmıştır” anlamındadır. Bu açıklamayı da el-Halil ve ez-Zeccâc yapmıştır.

Âyetin: Yerden sizin için bitki bitirmiştir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre “nebat; bitki gibi” âyeti sarih mastar olarak nasbedilmiştir. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. İbn Cüreyc dedi ki: Yüce Allah, onları yeryüzünde küçüklükten sonra büyümek suretiyle, kısa iken uzamalarını sağlamak suretiyle (bitki gibi) bitirmiştir.

Nuh 16

“Onlarda ayı bir nur yaptı, güneşi de bir kandil yaptı.”

Diyanet Vakfı
Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır.

Kurtubi Tefsiri
“Onların arasında ay’ı bir nûr kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır?”

“Onların arasında” yani dünya semasında

“ay’ı bir nûr kılmış.” Bu tabir “Temimoğulları bana geldi” yahut: “Ben Temimoğullarına gittim” demeye benzer. Halbuki maksat onların bir kısmıdır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır,

İbn Keysan dedi ki: Ay bu semalardan birisinde ise onların hepsinde anlamındadır. Kutrub da şöyle demiştir:

“Onların arasında” âyeti “onlarla birlikte” demektir. el-Kelbî de böyle açıklamıştır. Yani yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmakla birlikte güneşi ve ay’ı da yaratmıştır. Dilbilginlerinin büyük çoğunluğu İmruu’l-Kays’ın:

“Son dönemlerini teşkil eden otuz aylık zaman içerisinde

Üç ayrı halde bulunan kimse rahat olabilir mi?”

Sözündeki ” İçerisinde” lâfzının: ” Beraber” anlamında olduğunu söylemişlerdir.

en-Nehhâs dedi ki: Ben el-Hasen b. Keysan’a bu âyet-i kerimeye dair soru sordum, o da şöyle dedi: Nahivcilerin cevabına göre eğer yüce Allah onu (ay’ı) o semalardan birisinde yaratmış ise, onların hepsinde yaratmış demektir. (Onların hepsinde yarattığını belirten ifade kullanılabilir.) Senin: -Kumaşlardan birisine alâmet koymuş olsan dahi-: O alâmeti i kumaşları bana ver, demene benzer. Bir diğer cevab da şudur: Rivâyet olunduğuna göre ay’ın yüzü semaya doğru bakar. Eğer semanın içine doğru bakıyor ise o vakit semaya bitişik demektir.

“Bir nûr” âyeti yeryüzündekilere bir nûr anlamındadır. Atâ: Göklerde ve yerde bulunanlara bir nurdur, diye açıklamıştır.

İbn Abbâs ve İbn Ömer de: Onun yüzü yeryüzündekileri aydınlatır. Öbür yüzü ise semadakileri aydınlatır, demişlerdir.

“Güneşi de bir kandil yapmıştır.” Geçimleri için gerekli iş ve tasarruflarda bulunabilsinler diye yeryüzündekilere bir kandil kılmıştır. Semadakileri aydınlatması hususunda da az önce geçen iki görüş sözkonusudur. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.

el-Kuşeyrî’nin İbn Abbâs’tan naklettiğine göre güneşin yüzü göklerde, arkası ise yerdedir (dönüktür). Aksi de söylenmiştir. Abdullah b. Ömer’e: Güneşe ne oluyor ki bazen bizi kavuruyor, bazan da bize serin geliyor, diye sorulunca şu cevabı vermiş: Güneş yazın dördüncü semada, kışın ise yedinci semada Rahmânın Argının yakınındadır. Eğer dünya semasında olmuş olsaydı, hiçbir şey ona karşı dayanamazdı.

Nuh 15

“Allah’ın yedi göğü tabaka tabaka nasıl yarattığını görmediniz mi?”

Diyanet Vakfı
Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış!

Kurtubi Tefsiri
“Görmez misiniz Allah, yedi göğü nasıl tabaka tabaka yaratmış?

“Görmez misiniz Allah yedi göğü nasıl tabaka tabaka yaratmış?” âyeti ile yüce Allah, onlara bir başka delil zikretmektedir. Yani Allah’ın bunu takdir etmiş olduğunu bilmiyor musunuz? O halde kendisine ibadet olunacak olan da sadece O’dur.

“Tabaka tabaka” biri diğerinin üstünde anlamındadır. Herbir sema tıpkı kubbeler gibi diğerinin üstünde tabaka halinde kapatılmıştır. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve es-Süddî yapmıştır.

el-Hasen de şöyle demektedir: Allah, yedi semayı yedi yer üzerinde tabaka tabaka yaratmıştır. Herbır arz ile arz ve herbir sema ile sema arasında bir takım yaratıklar ve emirler vardır.

“Görmez misiniz” sorusu gözle görmek anlamında değil, haber vermek anlamındadır. Benim filan kimseye nasıl yaptığımı görmedin mi? demeye benzer.

“Tabaka tabaka” mastar olarak nasbedilmiştir ki; Tabaka tabaka mutabık bir şekilde” demektir. Yahutta; Tabakalı halde” anlamında haldir. Bu durumda; lâfzı hazfedilmiş ve “tabaka tabaka” (anlamı verilen) lâfız onun yerine getirilmiş bulunmaktadır.

Nuh 14

“Oysa sizi safhalar hâlinde yarattı.”

Diyanet Vakfı
Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.

Kurtubi Tefsiri
“Halbuki O, sizi tavr tavr yaratmıştır.”

Daha sonra yüce Allah, bunun delilini onlara göstererek şöyle buyurmaktadır:

“Halbuki O, sizi tavr tavr yaratmıştır.” Yani O, sizin kendi yaratılışınızda tevhidine delil teşkil eden bir hususu takdir buyurmuştur.

İbn Abbâs dedi ki:

“Tavr tavr” önce nutfe, sonra alaka, sonra da mudğa (bir çiğnem et) aşamalarıdır. Yani yaratılışınız tamam oluncaya kadar sizi merhaleden merhaleye geçirerek yaratmıştır. el-Mu’minûn Suresinde (23/12-14. âyetlerde) belirttiği gibi.

“Tavr” sözlükte defa demektir. Yani bunu yapan ve buna güç yeti reni tazim etmeniz herşeyden çok O’nun hak kındır.

“Tavr tavr” küçük çocuklar, sonra gençler, sonra yaşlılar ve zayıflar, sonra güçlü kimseler diye de açıklanmıştır.

“Tavr tavr” çeşit çeşit, sağlıklı ve hasta, gören görmeyen, zengin ve fakir diye cif açıklanmıştır. Bunun huy ve davranış itibariyle birbirlerinden farklı olmaları anlamına geldiği de söylenmiştir.

Nuh 13

“Size ne oluyor da Allah için bir vakar ummuyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
Size ne oluyor ki, Allaha büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
“Size ne oluyor ki Allah’ın azametinden hiç korkmuyorsunuz?

Denildiğine göre: Buradaki “recâ; ummak” âyeti “korkmak” (mealde olduğu gibi) anlamındadır. Yani siz ne diye Allah’ın azametinden ve herhangi birinizi cezalandırmaya kadir olduğundan korkmuyorsunuz? Yani Allah’tan korkmayı terketmekteki gerekçeniz nedir?

Said b. Cübeyr, Ebû’l-Âl-iye ve Atâ b. Ebi Rebâh şöyle demişlerdir: Size ne oluyor ki Allah’tan hiçbir sevap ummuyor ve O’nun hiçbir azabından korkmuyorsunuz?

Said b. Cübeyr, İbn Abbâs’tan şöyle açıkladığını nakletmektedir: Size ne oluyor da Allah’ın azabından korkmuyor, O’nun hiçbir mükâfatını ümit etmiyorsunuz?

el-Vâlibî ve ondan el-Avfî: “Size ne oluyor da Allah’ın azametine dair hiçbir bilginiz yok” diye açıklamıştır. Yine İbn Abbâs ve Mücahid şöyle demişlerdir; Size ne oluyor da Allah’ın hiçbir azametini görmüyorsunuz?

Mücahid ve ed-Dahhak’tan: Size ne oluyor da hiçbir şekilde Allah’ın azametine aldırmıyorsunuz? diye açıkladıkları nakledilmiştir. Kutrub dedi ki: Bu söyleyiş Hicazlıların bir söyleyişidir. Huzeyl, Huzaa ve Mudar ise (aynı kökten olmak üzere): aldırış etmiyorum, anlamında kullanırlar.

Vekar; azamet demektir, tevkîr de tazim etmek anlamındadır.

Katade dedi ki: Size ne oluyor da Allah’tan hiçbir (iyi) akıbet ümit etmiyorsunuz? Mana şöyle gibidir: Size ne oluyor da Allah’tan imanın (güzel) âkibetîni ümit etmiyorsunuz?

İbn Keysân dedi ki: Size ne oluyor da O’nu tazim etmeniz dolayısı ile Allah’a ibadet ve itaatından ötürü size hayır vereceğini ümit etmiyorsunuz?

İbn Zeyd dedi ki: Size ne oluyor da Allah’a itaat olan hiçbir iş yapmıyorsunuz? el-Hasen: Size ne oluyor da Allah’ın hiçbir hakkını tanımıyor, O’nun hiçbir nimetine şükretmiyorsunuz?

Şöyle de açıklanmıştır: Siz ne diye Allah’ı tevhid etmiyorsunuz? Çünkü Allah’ı tazim eden O’nu tevhid etmiş olur. Bir diğer açıklamaya göre vekar (tazim) Allah için sebat göstermek demektir. Yüce Allah’ın: “(……..): Evlerinizde oturun” (el-Ahzab, 33/33) âyeti, evlerinizde sebat gösterin demektir.

Bunun da anlamı şu olun Sizler ne diye Allah’ın vahdaniyetini ve O’nun kendisinden başka ilâh bulunmayan ilahınız olduğunu tesbit etmiyor ve bunu sebat ile kabul etmiyorsunuz? Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

Nuh 12

“Sizi mallar ve oğullarla desteklesin, size bahçeler yapsın ve size ırmaklar yapsın.”

Diyanet Vakfı
Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.

Kurtubi Tefsiri
“Mallarla, oğullarla size yardım eder, size bağlar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır.”

2- Mağfiret Dilemenin Bazı Mükâfatları:

“Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir” âyeti, sema suyunu salıverir demektir, O halde bunda hazfedilmiş (su anlamındaki) bir lâfız vardır.

“Sema”nın yağmur anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani üzerinize yağmuru gönderir, demektir. Şair de şöyle demektedir:

“Sema (gökten yağan yağmur) bir kavmin toprağına düştü mü

Orada biz davarlarımızı otlatırız, isterse onlar kızsınlar.”

“Bol bol yağmuru pek çok demektir.

” Salıverir” lâfzı emrin cevabı olarak cezm ile gelmiştir.

Mukâtil dedi ki: Onlar uzun bir süre Nûh’u yalanlamaları dolayısıyla kırk yıl süreyle Allah onlara yağmur yağdırmadı ve kadınlarını kısırlaştırdı. Davarları ve ekinleri telef oldu. Nûh (aleyhisselâm)’a gittiler ve ondan yardım ve imdad istediler. O da kendilerine:

“Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok mağfiret edicidir” dedi. Yani O, kendisine dönenlere hep böyle davranır. Daha sonra onları îmana teşvik etmek üzere:

“Böylece O üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağlar, bahçeler verir ve sizin İçin nehirler akıtır” dedi.

Katade dedi ki: Allah’ın Peygamberi onların dünyaya karşı tutkun kimseler olduklarını bildiğinden ötürü onlara: “Haydi, Allah’a itaate koşunuz. Çünkü Allah’a itaat ile hem dünya, hem de âhiret elde edilir” demişti.

3- Mağfiret Dilemek Dünyada Rızkın Bollaşmasına Sebeptir:

Gerek bu âyet-i kerimede, gerekse Hûd Sûresi’ndeki âyette (11/52. âyet-i kerimede) mağfiret dilemenin rızkın ve yağmurun indirilmesine sebep olacağına delil vardır.

en-Nehaî dedi ki: Ömer yağmur duasına çıktı. Geri dönünceye kadar mağfiret dilemekten başka bir şey yapmadı. Onlara yağmur yağdırılınca, yanında bulunanlar: Biz senin yağmur için dua ettiğini görmedik, dediler. O da: Ben kendisi sebebiyle yağmurun yağdırılması istenen semanın yağmur yağdırma sebeblerinin tümünü zikrederek yağmur talebinde bulundum dedikten sonra: “Habisinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece O üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir” âyetlerini okudu.

el-Evzaî dedi ki: İnsanlar yağmur duası için gıktılar. Bilâl b. Sa’d ayağa kalkarak, Allah’a hamd u senada bulunduktan sonra dedi ki: Allah’ım, biz Senin:

“İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur” (et-Tevbe, 9/91) diye buyurduğunu duyduk. Bununla birlikçe biz kötülük yaptığımızı ikrar ediyoruz. Acaba bizim gibilere mağfiret buyurur musun? Allah’ım, bizim günahlarımızı mağfiret buyur, bize merhamet eyle, bize yağmur yağdır, deyip ellerini kaldırdı, beraberinde bulunanlar da ellerini kaldırdılar. Ve onlara yağmur yağdırıldı.

İbn Subayh dedi ki: Bir kişi el-Hasen’e kuraklıktan şikayet etti. Ona: Allah’tan mağfiret dile, dedi. Bir diğeri ona fakirlikten şikayet etti, ona da: Allah’tan mağfiret dile, dedi. Bir başka kist ona: Allah’a dua et de bana bir oğul ihsan etsin dedi, ona da: Allah’tan mağfiret dile, dedi. Bir başkası bahçesindeki kuraklıktan ona şikayet etti, ona da: Allah’tan mağfiret dile, dedi. Biz böyle demesinin sebebini ona sorduk, o da: Ben kendiliğimden bir şey söylemedim, çünkü yüce Allah Nûh Sûresi’nde:

“Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağlar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır” diye buyurmaktadır.

İstiğfarın nasıl yapılacağına dair açıklamalar ve bunun ihlâs ve günahlardan vazgeçmek esası üzere yapılacağına dair açıklamalar, daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Esasen bu, mağfiret duasının kabul edilmesinin esasını teşkil eder.

Nuh 11

“Gökten üzerinize bol bol yağmur göndersin.”

Diyanet Vakfı
(Mağfiret dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin,

Kurtubi Tefsiri
“Böylece O, üzerinize semâyı (yağmuru) bol bol salıverir.

Âyetin tefsiri için bak:12

Nuh 10

“Dedim ki: Rabbinize istiğfar edin. Şüphesiz O çok bağışlayandır.”

Diyanet Vakfı
Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır.

Kurtubi Tefsiri
“Arkasından: Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir, dedim.

Bu âyetlere dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağiz:

1- Allah’tan Mağfiret Dilemek:

“Arkasından; Rabbinizden mağfiret dileyin.” Yani imanınızı halis kılmak suretiyle geçmiş günahlarınız için O’ndan bağışlanma dileyin.

“Çünkü O, çok mağfiret edicidir” ifadesi, tevbe etmeleri için onlara bir teşviktir.

Huzeyfe b. el-Yeman’ın rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Mağfiret dilemek günahların silicisidir.” Deylemi, Firdevs, I, 124; Miinâvi, Feyzu’l-Kadîr, III, 177.

el-Fudayl dedi ki: Kul: Allah’tan mağfiret dilerim, der. Bu, benim günahımı affet, onu görme, diye açıklanır.

Nuh 9

“Sonra onlara hem açıktan söyledim hem gizlice gizlice söyledim.”

Diyanet Vakfı
Sonra, onlarla hem açıktan açığa hem de gizli gizli konuştum.

Kurtubi Tefsiri
“Sonra muhakkak ben onlara hem açık açık ilan ettim, hem de kendilerine gizli gizli söyledim.”

“Sonra muhakkak ben onlara hem açık açık ilan ettim, hem de kendilerine gizli gizli söyledim.” Yani ben harcamadık bir gayret bırakmadım, Mücahid dedi ki: Açık açık ilan ettim demek, yüksek sesle bağırdım demektir. “Hem de kendilerine gizli gizli söyledim” ifadesi de onların birini öteki görmeden fark etmeden davet ettim anlamındadır.

“Kendilerine gizli gizli söyledim.” Evlerine gittim demektir.

Nûh (aleyhisselâm)’ın yaptığını belirttiği bütün bu işler, onları davet uğrunda ileri derece yaptıklarını ve davet etmekte hertürtü inceliği kullandığını göstermektedir.

“Muhakkak ben… açık açık ilan ettim” lâfzındaki “ye” harfini el-Haremî’lera) ile Ebû Amr fethalı, diğerleri ise (harf-i med olarak) sakin okumuşlardır.

Nuh 8

“Sonra onları açıkça davet ettim.”

Diyanet Vakfı
Sonra, ben kendilerine haykırarak davette bulundum.

Kurtubi Tefsiri
“Sonra ben gerçekten onları yüksek sesle davet ettim.

“Sonra ben gerçekten onları yüksek sesle davet ettim.” Daveti böylelikle onlara açık açık ilan ettim.

” Yüksek sesle” âyeti

“onları davet ettim” fiili ile mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Çünkü davetin iki çeşidinden birisi de “yüksek sesle, açıkça davet etmek”dir. Bundan dolayı tıpkı “oturdu” anlamındaki fiil ile: “: Kalçaları üzerine oturup bacaklarını dikerek ellerini dizlerinin önünden birleştirmek” lâfzının nasbedilmesine benzer. Çünkü bu da oturma çeşitlerinden birisidir. Ya da “onları… davet ettim” fiili ile “onlara yüksek sesle bunları söyledim” anlamında kullanıldığı için nasbedilmiştir.

Bunun “davet etti” mastarının sıfatı olması da mümkündür. Yüksek sesle çağırmak ya da çağrısını yüksek sesle yapmak suretiyle anlamındadır. Bu durumda da hal konumunda mastar olur ve; Onlara davetimi yüksek sesle yaparak onları davet ettim” demek olur.

Nuh 7

“Ne zaman onları bağışlaman için davet etsem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler ve büyüklenerek büyüklendiler.”

Diyanet Vakfı
Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.

Kurtubi Tefsiri
“Gerçekten ben onlara kendilerini mağfiret etmen için ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Elbiselerine bütündüler, ısrar eltiler ve büyüklendikçe büyüklendiler.”

“Gerçekten ben onlara kendilerini mağfiret etmen” mağfirete sebep olacak işleri yapmaları

“için” ki bu da Sana îman etmek ve Sana itaat etmektir-

“ne zaman davet ettiysem” benim davetimi işitmemek için “parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine hüründüler.” Onu görmesinler diye elbiseleri ile yüzlerini örttüler.

İbn Abbâs dedi ki: Onun sözlerini işitmesinler diye elbiselerini başlarının üzerine örttüler. O halde elbiselere bürünmek, sözlerini işitmesinler diye kulaklarını tıkamaktaki ileri bir adımdır, yahutta o susuncaya kadar tanınmasınlar diye böyle yapmış, olabilirler ya da ona kendisinden yüz çevirdiklerini anlatmak için bu şekilde hareket etmiş olabilirler.

Bir görüşe göre bu, düşmanlıktan kinayedir. Nitekim: Filan kişi bana karşı düşmanlık elbisesini giyindi, denilir.

“Israr ettiler” küfür üzere ayak direttiler ve tevbe etmediler

“ve” hakkı kabul etmeye karsı

“büyüklendikçe büyüklendiler.” Çünkü onlar:

“Sana sıradan kimseler tabi olmuş iken sana îman mı edelim?” (eş-Şuarâ, 26/111) demişlerdi.

“Büyüklendikçe…” ise tefhim (büyüklenmelerinin ileri derecede olduğunu anlatmak) içindir.

Nuh 6

“Fakat davetim onların ancak kaçışını artırdı.”

Diyanet Vakfı
Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı.

Kurtubi Tefsiri
“Fakat benim davetim kaçıştan başka bir şeylerini arttırmadı onların.”

“Fakat benim davetim kaçıştan” imandan uzaklaşıştan

“başka bir şeylerini arttırmadı onların.”

“Benim davetim” âyeti genel olarak “ye” harfi üstün okunmuştur. Kûfeliler, Yakub ve Ebû Amr’dan rivâyetle ed-Dûrî sakin (harf-i ıned halinde) okumuşlardır.

Nuh 5

Dedi ki: “Rabbim! Kavmimi gece ve gündüz davet ettim.”

Diyanet Vakfı
(Sonra Nuh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim;

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Rabbîm, ben kavmimi gece ve gündüz gerçekten davet ettim.

“Dedi ki: Rabbim, ben kavmimi gece ve gündüz” gizli ve açık

“gerçekten davet ettim.” Kesintisiz olarak onları davet ettim, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Nuh 4

“Günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi belirli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz Allah’ın eceli geldiğinde ertelenmez. Keşke bilseydiniz.”

Diyanet Vakfı
2, 3, 4. Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allaha kulluk edin; Ona karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vadeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allahın tayin ettiği vade gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!

Kurtubi Tefsiri
“Ta ki günahlarınızdan bir kısmını mağfiret buyursun ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz ki Allah’ın takdir ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz. Keşke bilseydiniz.”

“Ta ki günahlarınızdan bir kısmını mağfiret buyursun” âyetindeki; Mağfiret buyursun” âyeti emrin cevabı olarak cezmedilmiştir.

“…dan bir kısmını” ise zâid bir sıladır. Buna göre âyet; günahlarınızı bağışlasın demek olur. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır,

Bunun zaid olması doğru olamaz da denilmiştir. Çünkü bu edat vacib (gereklilik belirten) ifadelerde fazladan getirilemez. Burada ancak teb’îz (kısmîlik bildirmek) için olabilir. O da günahların bir bölümü demektir. Bu da yaratılmışların haklarına taalluk etmeyen günahlar hakkındadır. (Meal de buna göredir.)

Burada cinsin beyanı için kullanıldığı da söylenmiştir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü ona uygun bir cinsten daha önceden sözedilmiş değildir.

Zeyd b. Eslem ise şöyle demiştir: Âyet: Sizi günahlarınızdan (sıyırıp) çıkarır, demektir. İbn Şecere dedî ki: O, size bağışlansın, diye kendisinden mağfiret dilediğiniz günahlarınızı bağışlar, demektir.

“Ve sîzi belli bir süreye kadar geciktirsin” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Ömürlerinizi geriye bıraksın, ertelesin, demektir. Yani yüce Allah, yaratılmalarından önce eğer Îman edecek olurlarsa, ömürlerini bereketli kılacaktır. Îman etmeyecek olurlarsa, azâb dünyada acilen gelip onları bulacaktır, diye hükme bağlamıştır.

Mukâtil dedi ki: Ecellerinizin sona ereceği vakte kadar afiyet içerisinde sizi geciktirir. Sizleri kıtlık ve başka hususlarla cezalandırmaz.

Buna göre âyetin anlamı şudur: Ecellerinizin geleceği vakte kadar cezalardan ve sıkıntılı hallerden sizi uzak tutar. ez-Zeccâc dedi ki: Yani O, sizi azablan sonraya bırakır ve azap ile kökten imha edilenlerin ölümünden başka bir şekilde ölürsünüz. Buna binaen

“belli bir süreye kadar” âyeti sizce bilinen bir süreye kadar, demektir ve sizi ne suda boğarak, ne yakarak, ne de öldürülerek öldürür. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ zikretmiştir. Birinci görüşe göre ise “belli bir süre”den kasıt, Allah nezdinde bilinen bir süre demekcir.

“Şüphesiz ki Allah’ın takdir ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz.” Yani ölüm gelecek olursa, ister bir azâb sonucunda gelmiş olsun, ister azabsız gelmiş olsun sonraya bırakılmaz.

Yüce Allah’ın eceli kendisine izafe etmesinin sebebi, onu tesbit edenin kendisi oluşundan dolayıdır. Kimi yerde ecel, eceli gelenlere de izafe edilebilir. Yüce Allah’ın:

“Ecelleri geldiğinde” (en-Nahl, 16/61) âyetinde olduğu gibi. Çünkü bu onlar için tayin edilmiş bir süredir,

Keşke” lâfzı “(ol): Eğer, şayet” anlamındadır ki; eğer bilseniz demektir. el-Hasen dedi ki: Eğer sizler Allah’ın eceli gelip sizi buldu mu asla geriye bırakılmayacağını bilmiş olsaydınız, mutlaka amel edecektiniz, demektir.

Nuh 3

“Allah’a kulluk edin, O’na karşı takvalı olun ve bana itaat edin.”

Diyanet Vakfı
2, 3, 4. Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allaha kulluk edin; Ona karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vadeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allahın tayin ettiği vade gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!

Kurtubi Tefsiri
“Şöyle ki: Allah’a ibadet edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin.

“Şöyle ki Allah’a İbadet edin” âyetinde ki:

“Şöyle ki” diye lâfzı daha önceden “korkut diye” âyetini açıklarken geçtiği üzere müfessiredir (açıklayıcıdır.)

“İbadet edin” O’nu tevhid edin.

“Ve” size verdiğim emirler hususunda

“bana itaat edin.” Çünkü ben Allah’ın size gönderdiği elçisiyim.

Nuh 2

Dedi ki: “Ey kavmim! Ben size apaçık bir uyarıcıyım.”

Diyanet Vakfı
2, 3, 4. Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allaha kulluk edin; Ona karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vadeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allahın tayin ettiği vade gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!

Kurtubi Tefsiri
O da dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizi apaçık bir korkutan ve uyaranım.

“O da dedi ki: Ey kavmim! Şüphesiz ben sizi apaçık bir korkutan ve uyaranım.” Sizin bildiğiniz dilinizle size bu hususları açıkça bildirenim,

Nuh 1

Biz Nuh’u kavmine gönderdik: “Kavmini, kendilerine elem verici bir azap gelmeden önce uyar.”

Diyanet Vakfı
Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar, diye Nuhu kendi kavmine gönderdik.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten Biz, Nûh’u kavmine: “Kendilerine çok acıklı bir azâb gelmezden önce kavmini korkut” diye gönderdik.

Daha önce el-A’râf Sûresi’nde (7/59- âyetin tefsirinde) Nûh (aleyhisselâm)’ın gönderilmiş ilk rasûl olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca bunu Katade, İbn Abbâs’tan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmiştir. Peygamber buyurdu ki: “İlk gönderilen rasûl Nûh’dur. O yeryüzündeki herkese peygamber olarak gönderilmiştir.” Buhâri, IV, 1624, VI, 26%; Müslim, I, 180; Hâkim, Müstedrek II, 595; Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, VI, 364; İbn Mâce, II, 1442; Müsned, III, 116; Tayâlisî, Müsned, I, 26..

Bundan dolayı yeryüzündekiler kâfir olunca, Allah yeryüzünde bulunan herkesi suda boğdu.

Nûh (aleyhisselâm)’ın nesebi (babasından geriye doğru) şöyledir: Nûh b. Lâmek b. Müteveşlih b. Ahnuh -ki İdris’tir- b. Yered b. Mehlâyîl b. Enûş b. Kaynarı b. Şîs b. Âdem (aleyhisselâm)’dır.

Vehb dedi ki: Bunların hepsi mü’min kimseler idi. O kavmine elli yağında iken peygamber olarak gönderildi. İbn Abbâs: Kırk yaşında iken demiştir. Abdullah b. Şeddad ise Nûh üçyüzelli yaşında iken peygamber olarak gönderildi. Bu husustaki açıklamalar bundan önce el-Ankebût Sûresinde (29/14-15. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, Allah’a hamdolsun.

” Kavmini korkut diye” âyeti; takdirindedir. Buna göre; diye” cer harfinin düşürülmesi ile nasb konumundadır. Bu cer harfinin; ile birlikte bulunması halinde amel etmesi güçlü olduğundan ötürü cer konumunda olduğu da söylenmiştir. Bunun müfessire (tefsir edici) anlamında olması da mümkündür. O takdirde irapta mahalli olmaz. Çünkü “irsal: peygamber göndermemde emir manası vardır. Bu takdirde ayrıca “be” harfini takdir etmeye gerek yoktur.

Abdullah (b. Mesud)’ın kıraatinde; Kavmini korkut” şeklinde olup ” …diye” edatı getirilmemiştir ki; bu da:

“Biz ona: Kavmini korkut, dedik” anlamındadır. înzârm (uyarıp, korkutmanın) anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Bakaraleyhisselâmûresi’nin baş taraflarında (2/6. âyetin başında) geçmiş bulunmaktadır.

“Kendilerine çok acıklı bir azâb gelmezden önce” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demektedir: Bununla âhiretteki cehennem ateşinin azabını kastetmektedir. el-Kelbî Bu başlarına gelen tufan azabıdır, demiştir. Bir başka açıklamaya göre âyet; Eğer îman etmeyecek olurlarsa, çok acıklı bir azâbın gelip hepsini vuracağını belirterek onları korkut, demektir. O bakımdan o, kavmini davet ediyor, onları korkutup uyarıyor, fakat onlardan kimsenin çağrısını kabul ettiğini görmüyordu. Bunun yerine kavmi onu bayılıncaya kadar dövüyordu. O da: “Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar” diyordu. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce el-Ankebût Sûresi’nde (29/14-15- âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır, Allah’a hamdolsun.

Mearic 44

Gözleri düşmüş, zillet üzerlerini kaplamış. İşte bu, onlara vaat edilen gündür.

Diyanet Vakfı
43, 44. O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!

Kurtubi Tefsiri
Gözleri horlukla aşağıda, kendilerini de bir zillet sarmış olacaktır. İşte bu, onlara vaadedilen gündür.

Allah’ın azabını bekledikleri için

“gözleri horlukla aşağıda” zilletle boyun eğmiş olarak, onları yukarıya kaldırmaksızın

“kendilerini de bir zillet sarmış” hakirlik onları bürümüş

“olacaktır.” Katade dedi ki: Bu, yüzlerin karalığıdır.

“Örtüp bürümek” demektir. İhtüâm olmak (ergenlik) yaşına yaklaşmış olan çucuğa Murahik çocuk” denilmesi de buradan gelmektedir, Onu örttü bürüdü, örter bürür, örtüp bürümek” demektir. Yüce Allah’ın:

“Yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de horluk kaplar” (Yûnus, 10/26) âyetinde de bu anlamdadır.

“İşte bu onlara” dünyada iken kendileri için azâb ile karşılaşacakları tehdit olundukları

“vaadedilegelen gündür.”

Yüce Allah’ın, bu âyette haberi mazi kipi ile zikretmiş olması, Allah’ın vaadeltiği şeyin kaçınılmaz olarak mutlaka gerçekleşeceğinden dolayıdır.

Mearic 43

O gün kabirlerinden hızla çıkarlar, sanki dikili taşlara koşarlar.

Diyanet Vakfı
43, 44. O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!

Kurtubi Tefsiri
O gün, onlar sanki dikilmiş putlara süratle gidiyorlarmış gibi kabirlerinden hızlıca çıkarlar.

“O gün” âyeti bundan önce geçen

“günleri” (42. âyet) lâfzından bedeldir.

“Çıkarlar” anlamındaki âyet genellikle “ye” harfi üstün, “re” harfi ötreli olarak ve malum bir fiil diye okunmuştur. Ancak es-Sülemî, el-Muğire ve Âsım’dan el-A’şâ “ye” harfini ötreli, “re” harfini üstün meçhul bir fiil olarak; “(…..): Çıkarılırlar” diye okumuşlardır.

“Kabirler” demektir. Bunun tekili (……..)’dir. Daha önce Yâsîn Sûresi’nde (3/51- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Hızlıca” yani onlar son Sayha’yı işitecekleri vakit, davetçiye icabet etmek üzere

“hızlıca” koşarlar. Âyet hal olarak nasbedilmiştir.

“Sanki dikilmiş putlara süratle gidiyorlarmış gibi” âyetindeki; Dikilmiş putlar” lâfzı genel olarak “nunv: harfi üstün ve “sad” harfi cezm (sükûn) ile okunmuştur. Ancak İbn Âmir ve Hafs “nun” ve “sad” harflerini ötreli okumuşlardır.

Amr b. Meymun, Ebû Recâ ve başkaları ise “nun” harfini ötreli, “sad” harfini sakin okumuşlardır; ile şekilleri, tıpkı -zayıflık anlamındaki lâfzın şeklinde kullanıldığı gibi; diye de kullanılmasına benzemektedir.

el-Cevherî dedi ki: ” Dikilmiş put, dikilip de Allah’tan başka kendisine ibadet olunan” demektir. “Nün” harfi ötreli olarak söylenişi de böyledir. Bazen (sâd harfi) harekelenebilir de. el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Ve sen bitkin düşmüş musibet sahibi kimseden de uzak dur,

sakın afiyet sebebiyle ibadet etmeyesin ona,

Yalnızca Rabbin olan Allah’a ibadet etmelisin.”

Şair burada: “İbadet etmelisin” demek istemiş (şiir dolayısı ile) “elif” ile vakıf yapmıştır. Tıpkı “Zeyd’i gürdüm” derken: diyerek (tenvini okumayarak elifi med ile okumak) gibi. ‘Dikili putlar’ anlamındaki lâfzın çoğulu …diye gelir.

Şairin: sözü, “sakın, bela ve musibet sahibi kimseden” anlamındadır. Çünkü ” Kötülük ve bela’ demektir. Nitekim yüce Allah’ın:

“Şeytan bana yorgunluk ve azabla dokundu” (Sad, 38/41) âyetinde de bu anlamdadır.

el-Ahfeş ve el-Fenâ şöyle demişlerdir:

“Dikili putlar” ‘in çoğuludur. “Rehin” kelimesinin çoğulunun; şeklinde gelmesi gibi. “Dikili putlar” ise ‘in çoğuludur. O halde bu, çoğulun çoğulu (cemu’l-cem)dir.

(……) ile ‘in aynı şey (sadece çoğul ve dikili putlar anlamında) olduğu söylendiği gibi; bunun ‘in çoğulu olduğu da söylenmiştir. Bu ise üzerinde hayvanın boğazlandığı taş ya da put demektir. Yüce Allah’ın:

“Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar…” (el-Mâide, 5/3) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır.

(……) ile şekillerinin aynı anlamda olduğu da söylenmiştir. Tıpkı denildiği gibi. Bunu da en-Nehhâs zikretmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Bir gayeye doğru” demektir. Bu da yenin gözünü kendisine doğru diktiğin şeydir. el-Kelbî: Bayrak yahutta sancak gibi dikilmiş bir şeye… diye açıklamıştır.

el-Hasen dedi ki: Güneş doğduğu vakit Allah’tan başka tapındıkları dikili putlarına önlerindeki, arkalarındakine dönüp bakmaksızın alelacele gidiyorlardı.

Hızlıca çıkarlar” hızlıca giderler, demektir. Hızlıca gitmek” anlamındadır. Şair şöyle demiştir:

“Zübyanlıların atlıları demirin (zırhın) altında Abkar’dan hızlıca gelen cinler gibidir.”

Abkar: Arapların iddia ettiklerine göre cinlere ait bir yerin adıdır. Şair Lebid de şöyle demiştir:

“Abkar cinleri gibi genç ve olgun yaşlılar.”

el-Leys dedi ki: “Develer hızlıca gitti, gider” denilir. Mastarı şeklindedir. “Develeri sahipleri hızlıca sürdü” anlamındadır. Buna göre: “Hızlıca sürmek” şekli geçişlidir ancak âyet-i kerimedeki şekli geçişsizdir. “Hızlıca koştu, gitti” anlamındadır.

Mearic 42

O hâlde bırak onları, batıla dalsınlar ve oynasınlar – vaat edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar.

Diyanet Vakfı
Ama sen onları (şimdilik) bırak da, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar, oynayadursunlar.

Kurtubi Tefsiri
Artık kendilerine vaadolunan günleri ile karşılaşıncaya kadar bırak onları! Dalsınlar, oyalansınlar.

Yani bırak onları batıllarında dalıp dursunlar, dünyalarında oyalansınlar. -Bu, tehdit mahiyetindedir. Sen ise ne ile emrolundunsa onunla uğraş, onların şirkleri gözünde büyümesin. Çünkü bunlar için tehdit olundukları şeyle- karşılaşacakları belli bir gün vardır.

İbn Muhaysın, Mücahid ve Humeyd;

“karşılaşıncaya kadar” anlamındaki lâfzı, şeklinde (“ye” harfi ötreli değil de üstün, “lam” harfinden sonra da “elif’siz olarak) okumuşlardır.

Bu âyet-i kerîme (cihadı emreden) kılıç âyeti ile nesholmustur.

Mearic 41

Onların yerine daha hayırlısını getirmeye. Biz engellenmiş değiliz.

Diyanet Vakfı
40, 41. Şu halde (işin gerçeği) öyle (umdukları gibi) değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.

Kurtubi Tefsiri
Onların yerine onlardan hayırlı olanları getirmeye. Ve Biz önüne geçilecekler değiliz.

“Hayır… yemin ederim ki” âyetindeki:

“: Hayır” lâfzı sıladır (zâiddir).

“Doğuların ve batıların Rabbine…” maksat, güneşin doğduğu ve battığı yerlerdir. Buna dair açıklamalar daha önceden (es-Sâffât, 37/5. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

Ebû Hayve, İbn Muhaysın ve Humeyd tekil olarak: Doğunun ve batının Rabbine” diye okumuşlardır.

“Mutlaka Biz güç yetirenleriz; Onların yerine onlardan hayırlı olanları getirmeye” âyeti şu demektir: Biz onları helâk edip yok etmeye; fazilet, itaat ve malları itibariyle onlardan daha hayırlılarım getirmeye güç yetirenleriz.

“Ve Biz Önüne geçilecekler değiliz.” Hiçbir şey Bizi geride bırakamaz ve istediğimiz bir işi yapmaktan hiçbir şey Bizi âciz bırakamaz.

Mearic 40

Doğuların ve batıların Rabbi üzerine andolsun ki, biz elbette güç yetirenleriz.

Diyanet Vakfı
40, 41. Şu halde (işin gerçeği) öyle (umdukları gibi) değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.

Kurtubi Tefsiri
Hayır! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, mutlaka Biz güç yetirenleriz,

Mearic 39

Hayır! Biz onları bildikleri şeyden yarattık.

Diyanet Vakfı
Hayır (hiç ummasınlar!) Şüphesiz biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık (fakat ibret almadılar, imana gelmediler).

Kurtubi Tefsiri
Hayır, gerçekten Bizler onları bildikleri o şeyden yarattık.

“Hayır!” Onlar oraya giremeyeceklerdir, diye buyurduktan sonra, yeni bir cümle ile:

“Gerçekten Bîz onları bildikleri o şeyden yarattık” diye buyurmaktadır. Yani onlar önce bir nutfeden, sonra bir alakadan, sonra bir çiğnemlik etten -diğer hemcinslerinin yaratıldığı gibi yaratılmış olduklarını biliyorlar. Dolayısıyla onların kendisi sebebiyle cenneti kaçınılmaz olarak haketmelerini gerektiren bir üstünlükleri yoktur. Cennete girmeyi gerektiren îman , salih amel ve yüce Allah’ın rahmetidir,

Şöyle de denilmiştir: Bu müşrikler nıüslümanların fakirleri ile alay ediyor ve onlara büyüklük taslıyorlardı. İşle yüce Allah, bunun üzerine şöylu buyurmaktadır:

“Gerçekten Biz onları bildikleri o şeyden” o pis maddeden

“yarattık.” Dolayısıyla böyle bir büyüklenmek onlara yakışmaz.

Katade de âyet-i kerîme hakkında şöyle demektedir: Ey Âdem oğlu! Sen ancak bir pislikten yaratılmış bulunuyorsun. O halde Allah’tan kork!

Rivâyet olunduğuna göre Mutarrif b. Abdullah b. es-Şıhhîr, el-Mühelleb b. Ebi Sufra’nın ipekli bir elbise içerisinde böbürlenerek gittiğini görünce ona: Ey Allah’ın kulu! Allah’ın nefret ettiği bu yürüyüş de ne oluyor? demiş. Mühelleb ona; Beni tanıyor musun? diye sormuş, o da: Evet diye cevap vermiş. Senin ilk başlangıcın bozuk bir nutfedir, sonun ise pis bir leş olacaktır ve sen bu iki merhale arasında da pislik taşımaktasın. Mühelleb o yürüyüşünden vazgeçerek yoluna devam etti. Bu sözleri Mahmud el-Verrak nazım halinde şöylece ifade etmektedir:

“Hayret ederim suretini beğenen kimseye,

Halbuki o ta başında bozuk bir nutfe idi.

Yarın ise şimdi bu sureti güzel iken

Mezarda pis bir leş oluvereçektir.

O, bu şaşkınlık ve bu böbürlenmesine rağmen

Yine de elbiseleri arasında pislik taşımaktadır.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Âdemoğlunda başının dışında bir üstünlük var mıdır?

Böyleyken onda dahi beş türlü pislik vardır:

Akan bir burun ve kötü kakan bir kulak

Çapaklanmış bir göz ve susamış bir ağız.

Ey toprağın oğlu ve yarın toprağın yiyeceği varlık,

Kendine gel! Çünkü sen yenilecek ve içilecek (bir varlık)sın,”

Âyetin … bildikleri şey için (onları yarattık); anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu ise emir, nehy, mükâfat ve cezadır. Şairin -ki o el A’şâ’dır- şu beyitinde olduğu gibi:

“Sen Leyla’nın ailesinden ötürü erken ve çabucak mı geldin?

Halbuki o, sevgi duyaa «şıkı ziyaret etmeyip ondan uzak duruyor.”

Görüldüğü gibi burada Leyla’nın ailesinden dolayı.., demek istemiştir.

Mearic 38

Onlardan her biri, nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?

Diyanet Vakfı
Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?

Kurtubi Tefsiri
Acaba onların herbiri Naîm cennetine konulmayı mı ümit eder?

“Acaba onların herbiri Naîm cennetine koyulmayı mı ümit eder?” âyeti hakkında müfessirler şöyle demektedir: Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) etrafında toplanıyorlar, onun sözünü dinliyorlar fakat hem onu yalanlıyorlar, hem ona yalan söylüyorlardı. Ashabı ile alay ediyorlar ve: Yemin olsun bunlar cennete girecek olurlarsa, şüphesiz ki biz onlardan önce gireceğiz ve yemin olsun ki bunlara eğer cennetten bir şeyler verilecek olursa, muhakkak bizlere ondan fazlası verilecektir, diyorlardı. Bunun üzerine:

“Acaba… ümit eder” âyeti nazil oldu. Alay eden bu kimselerin beş kişi oldukları da söylenmiştir.

el-Hasen, Talha b. Mûsarrif ve el-A’rec;

“koyulmayı” anlamındaki lâfzı “ye” harfini üstün, “hı” harfini ötreli olarak malum bir fiil şeklinde; Girmeyi” di ve okumuşlardır. Bu okuyuşu el-Mufaddal da Âsım’dan rivâyet etmiştir. Diğerlerİ ise meçhul bir fiil olarak: Koyulmayı” şeklinde okumuşlardır.

Mearic 37

Sağdan ve soldan bölük bölük.

Diyanet Vakfı
36, 37. (Resulüm!) O kafirlere ne oluyor ki, bölük bölük sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Sağdan ve soldan bölük bölük (etrafını) sarıyorlar?

“Sağdan ve soldan bölük bölük sarıyorlar.” Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sağından, solundan halka halka topluluklar hafinde (etrafını sarıyorlar) demektir,

“Bölük bölük” ise dağınık topluluklar anlamındadır. Bu açıklamayı Ebû Ubeyde yapmıştır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, bir gün ashabının yanına gelerek onları halkalar halinde görüp onlara hitaben, söylediği şu sözlerde bu anlamda kullanılmıştır. “Ne diye ben sizleri dağınık cemaatler halinde görüyorum? Niçin meleklerin Rabbleri huzurunda saf tuttukları gibi siz de saf tutmuyorsunuz?” Ashab: Melekler Rabbleri huzurunda nasıl saf tutarlar, diye sorunca, şöyle buyurdu: “İlk safları tamamlarlar ve safta sıkı sıkı dururlar.” Müslim, 1, 322; Ebû Dâvûd, 1, 177, İbn Mâce, I, 317; Müsned, V, 101, 106 Bu hadîsi Müslim ve başkaları rivâyet etmiştir. Şair de şöyle demektedir:

“Gece karanlık basmışken onun yanında görürsün bizi,

Kapıları etrafında dağınık halkalar olmuşuz.”

er-Râî şöyle demektedir:

“Ey Rahmân’ın halifesi! Şüphesiz ki aşiretimin

İleri gelenleri sana doğru dağınık halde geliyorlar.”

Bir diğeri şöyle demektedir;

“Sanki o başlar çıkardıklar: seslerden ötürü.

Bölük bölük ve dağınık bir şekilde konan yabani kuşlar gibidir.”

Bir başkası şöyle demektedir:

“O kadınlar Udâh denilen tepeye vardıklarında,

Oranın çakıl taşlarını dağıtarak bölük bölük etrafa ittiler, uzaklaştırdılar.”

el-Kümeyt de şöyle demektedir:

“Ve biz taşan bir nehiriz, öyle ki,

Taşan bir nehirin bölüklerini parça parça etmişiz.”

Antere de şöyle demektedir:

“Ve nice dengim var ki, ben onun üzerinde

Yakın kimseler için (görsünler diye yerde bıraktım)- (üzerine konan) kuşlar bölük bölük birlikler gibi.”

“Bölük bölük” lâfzının tekili: şeklinde gelir. Bunun “vav” ve “nun” (cem-i müzekker-i salim) şeklinde çoğul yapılmasının sebebi, kendisinden hazfedilen harfin yerine geçmesi içindir. Çünkü bunun aslı: şeklindedir. Tıpkı “sene” lâfzının aslını diye kabul edenlere göre, illetli harfi dolayısıyla uğradığı değişiklik gibi, bu kelime de değişikliğe uğramıştır.

Asimin; şeklinde olup, bunun “bir şeyi başkasına izafe etmek” anlamında kullanılan: Onu başkasına izafe etti, eder” fiilinden geldiği de söylenmiştir. Buna göre bölüklerin, toplulukların herbirisi diğerine izafe edilmiş olarak… demektir ve bundan hazfedilen harf de “vav’: olmakladır.

es-Sıhah’ta da şöyle denilmektedir: İnsanlardan oluşan bir fırka ve bir kesim” demektir. (Sondaki) “he (yuvarlak te)” “ye” harfinden bedeldir. Çoğulu ise “fial” vezninde; …diye gelir, ile; “ayn” harfi ötreli olarak: diye de gelir. Ancak Araplar bunun çoğulunu; diye Birlikler, bölükler” dedikleri gibi- demezler.

el-Asmaî dedi ki: “Evde çeşit çeşit insanlar vardır” anlamında: denilir.

Sağdan ve soldan” lâfzı; Hızlıca geliyorlar” lâfzına taalluk etmektedir. Bununla birlikte; Bölük bölük” lâfzına Ben bunu Zeyd’den aldım (öğrendim)” tabirinde olduğu gibi taalluk etmesi de mümkündür.

Mearic 36

O hâlde o kâfirlere ne oluyor ki, sana doğru koşar hâlde yöneliyorlar?

Diyanet Vakfı
36, 37. (Resulüm!) O kafirlere ne oluyor ki, bölük bölük sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Bu kâfirlere ne oluyor ki sana doğru hızlıca geliyorlar?

“Bu kâfirlere ne oluyor ki sana doğru hızlıca geliyorlar?”

el-Ahfeş buradaki; “. Hızlıca” lâfzını süratlice” diye açıklamıştır. (Şair) dedi ki:

“Mekke’de oranın ahalisi vardır ve ben görüyorum ki onlar ona doğru

Söylediklerini dinlemek üzere hızlıca gidiyorlar.”

Âyetin anlamı şudur: Onlara ne oluyor ki sana doğru hızlıca geliyorlar, etrafında oturuyorlar, fakat kendilerine verdiğin emirler gereğince amel etmiyorlar?

Onlara ne oluyor da, seni yalanlamakta ellerini çabucak tutuyorlar? anlamında olduğu söylendiği gibi, bu kâfirlere ne oluyor da seni aysplamak, seninle alay etmek için senin söylediklerini dinlemek üzere hızlıca geliyorlar? anlamında olduğu da söylenmiştir.

Atiyye dedi ki;

“Hızlıca geliyorlar” (anlamı verilen lâfız) yüz çeviriyorlar, demektir. el-Kelbî: Sana hayretle bakıyorlar, demek olduğunu söylemiştir. Katade: Sana (dinlemek) kastıyla geliyorlar, diye açıklamıştır.

Anlamlar birbirlerine yakındır. Yani onlara ne oluyor da boyunlarını uzatarak ve sana sürekli bakarak sana doğru hızlıca geliyorlar

Böyle bir bakış, düşmanların bakışıdır,

Âyet hal olarak nasbedilmiştir. Alay eden, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna gelmekle birlikte, îman etmeyen bir takım münafıklar hakkında inmiştir.

“Sana doğru” sana yakın, senin bulunduğun tarafa doğru anlamındadır.

Mearic 35

İşte bunlar cennetlerde ikram görenlerdir.

Diyanet Vakfı
İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.

Kurtubi Tefsiri
İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.

“İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.” Allah bu gibi kimselere oralarda türlü türlü lütuf ve ihsanlarla onlara ikramda bulunacaktır.

Mearic 34

Namazlarını koruyanlardır.

Diyanet Vakfı
Namazlarını koruyanlar;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki namazlarını gereği gibi kılarlar.

“Onlar ki namazlarını gereği gibi kılarlar.” Katade dedi ki: Abdestini, rükû’unu ve sücudunu gereğince yerine getirirler. İbn Cüreyc: Maksat nafile namazdır, diye açıklamıştır. Bu hususta el-Mü’minûn Sûresi’nde (23/1-11-âyetler, 8-9- başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

(23. âyet-i kerimede geçen): “Devam etmek” gereği gibi kılmaktan farklıdır. Onların namazlarına devam etmeleri demek, herhangi bir ihlâlde bulunmaksızın, herhangi bir işle uğraşarak onu ihmal etmeleri sözkonusu olmaksızın, onu eda etmeye dikkat etmeleridir.

“Gereği gibi kılmak (namazı muhafaza etmek)” ise namaz için alınan abdestin, abdest azalarını tamamen kapatmış olmasına, vakitlerinde namazları kılmaya, rükünlerini eksiksiz yerine getirip sünen ve adapları itibariyle onu eksiksiz kılmaya dikkat etmeleri, günah olan işlere yaklaşmak suretiyle sevabının boşa çıkmamasına riayet etmeleri demektir.

O halde devamlılık, bizatihi namazların kendisine, namazları gereği gibi kılmak (muhafaza) ise, namazın hallerine ait bir nitelemedir.

Mearic 33

Şahitliklerini yerine getirenlerdir.

Diyanet Vakfı
Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki şehâdetlerini dosdoğru yerine getirirler.

“Onlar ki şehadetlerini dosdoğru yerine getirirler.” Şahidlikleri ister yakın, ister uzak kimsenin aleyhine olsun, onlar hakimin önünde o şahitliği gereği gibi yerine getirirler, hiçbir şekilde unu gizlemezler, onda değişiklik yapmazlar.

Şahitliğe ve onun hükümlerine dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/283. âyet, 19. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs dedi ki: “Şehadetleri’nden kasıt, Allah’ın orlaksız olup bir ve tek olduğuna, Muhammed’in de Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şahitlik etmeleri demektir.

“Emânetlerine” anlamındaki âyet “emanetler” -anlamındaki lâfız tekil olarak: diye okunmuştur. Bu İbn Kesîr ve İbn Muhaysın’ın kıraatidir, O halde burada

“emanet” cins bir isimdir. Bunun kapsamına dinin emanetleri de girer. Çünkü teşrîî hükümler, yüce Allah’ın kullarına emanet ettiği emanetlerdir. Yine bunun kapsamına insanların emanet ettiği şeyler de girer. Bütün bunlara dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi’nde (4/59. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Abbas ed-Dûrî, Ebû Amr’dan ve Yakub “şehadetlerini” anlamındaki âyeti, “şehadetler” -anlamındaki lâfzı çoğul olarak diye okumuşlardır. Diğerleri ise (aynı kelimeyi) tekil olarak; diye okumuşlardır, Çünkü bu haliyle de çoğul anlamını verebilmektedir. Mastar, çoğula izafe edildiği taktirde tekil olarak kullanılabilir Şanı yüce Allah’ın:

“Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir” (Lukman, 31/19) âyetinde olduğu gibi.

el-Ferrâ’ dedi ki: Bu âyetin: Onlar şehadetlerini” şeklinde (şehâdet lâfzının) tekil olduğuna, yüce Allah’ın;

“Şahitliği Allah için dosdoğru yapın” (et-Talâk, 65/2) âyeti delil teşkil etmektedir.

Mearic 32

Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet edenlerdir.

Diyanet Vakfı
Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki emanetlerine ve ahidlerine uyarlar.

“Onlar ki emanetlerine ve ahitlerine uyarlar” âyeti da yine (aynı sûrede) geçmiş bulunmaktadır.

Mearic 31

Fakat bunların ötesini isteyenler, işte onlar sınırı aşanlardır.

Diyanet Vakfı
29, 30, 31. Irzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir-;

Kurtubi Tefsiri
Ama kim bundan ötesini isterse; işte bunlar sınırı aşanlardır.

“Onlar ki (başkalarına karşı) ırzlarını korurlar. Eşlerine yahut sağ ellerinin sahip olduklarına (cariyelerine) karşı müstesna. Çünkü onlar kınanmazlar” âyetine dair açıklamalar; “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır” daha önce (el-Mu’minun, 25/5-1. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Mearic 30

Ancak eşleri ya da ellerinin sahip oldukları hariç – çünkü onlar kınanmazlar.

Diyanet Vakfı
29, 30, 31. Irzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir-;

Kurtubi Tefsiri
Eşlerine yahut sağ ellerinin sahib olduklarına karşı müstesna. Çünkü onlar kınanmazlar.

Âyetin tefsiri için bak:31

Mearic 29

Onlar ırzlarını koruyanlardır.

Diyanet Vakfı
29, 30, 31. Irzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir-;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki (başkalarına karşı) ırzlarını korurlar.

Âyetin tefsiri için bak:31

Mearic 28

Gerçekten Rablerinin azabından emin olunmaz.

Diyanet Vakfı
27, 28. Rablerinin azabından korkanlar, ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;

Kurtubi Tefsiri
Çünkü Rabblerinin azabından yana güven altında olunmaz.

“Ve onlar ki, Rabblerinin azabından korkarlar. Çünkü Rabblerinin azabından yana güven altında olunmaz.” İbn Abbâs dedi ki: Bu şirk koşanlar yahut O’nun peygamberlerini yalanlayan kimseler içindir.

Kimse ondan yana emin olmaz, aksine herkese düşen ondan korkmak ve ondan endişe içinde olmaktır, diye de açıklanmıştır.

Mearic 27

Rablerinin azabından korkanlardır.

Diyanet Vakfı
27, 28. Rablerinin azabından korkanlar, ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;

Kurtubi Tefsiri
Ve onlar ki Rabblerînin azabından korkarlar;

Âyetin tefsiri için bak:28

Mearic 26

Din gününü tasdik edenlerdir.

Diyanet Vakfı
Ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki hesab gününü tasdik ederler,

“Onlar ki hesab gününü” amellerin karşılığının verileceği gün olan kıyâmet gününü

“tasdik ederler.” Buna dair açıklamalar da Fâtiha Sûresi’nin tefsirinde geçmiş bulunmaktadır.

Mearic 25

İsteyene ve yoksun kalana.

Diyanet Vakfı
24, 25. Mallarında, isteyene ve (isteyemediği için) mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar;

Kurtubi Tefsiri
Dilenene ve yoksula.

“Dilenene ve yoksula” âyetine dair açıklamalar daha önceden ez-Zâriyât Sûresi’nde (51/17-19. âyetler, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Mearic 24

Mallarında belli bir hak vardır.

Diyanet Vakfı
24, 25. Mallarında, isteyene ve (isteyemediği için) mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar;

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki mallarında bilinen bir hak vardır:

“Onlar ki, mallarında bilinen bir hak vardır” âyeti ile farz olan zekâtı kastetmektedir. Bu açıklamayı Katade ve İbn Sîrin yapmıştır.

Mücahid ise: Zekâtın dışında, diye açıklamıştır.

Ali b. Ebi Talha’nın İbn Abbâs’tan; akrabalık bağını gözetmek ile çoluk çocuk ve kimsesizlere bakmak, onların yükümlülüklerini taşımaktır, diye açıkladığını rivâyet etmektedir.

Birinci açıklama daha doğrudur, çünkü burada

“hak”

“bilinen” olmakla nitelendirilmiştir. Zekâtın dışındaki miktar ise bilinen bir miktar değildir. Bu ihtiyaca göredir, az da olabilir, çok da olabilir,

Mearic 23

Onlar, namazlarında süreklidirler.

Diyanet Vakfı
22, 23. Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar, ki onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler;)

Kurtubi Tefsiri
Onlar ki namazlarına devam ederler.

“Onlar ki namazlarına” vakitlerinde kılmak suretiyle

“devam ederler.” Ukbe b. Amir dedi ki: Bunlar namaz kıldıklarında sağa sola bakmazlar. Çünkü “devam eden” sakin ve hareketsiz duran demektir. Nitekim “dâim suda işemek yasaklanmıştır” ifadesi, sakin ve durgun suda işemek yasaklanmıştır, demektir.

İbn Cüreyc ve el-Hasen dedi ki: Sözkonusu edilenler çokça nafile namaz kılan kimselerdir.

Mearic 22

Ancak namaz kılanlar hariç.

Diyanet Vakfı
22, 23. Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar, ki onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler;)

Kurtubi Tefsiri
Ancak namaz kılanlar müstesna.

“Ancak namaz kılanlar müstesna” âyeti daha önce sözkonusu edilen âyetlerin kâfirler hakkında olduğunu göstermektedir. Buna göre (daha önce geçen) “insan” cins isimdir. Buna hemen akabinde gelen istisna delil teşkil etmektedir. Yüce Allah’ın:

“Gerçekten insan ziyandadır. Îman. eden…ler müstesna” (el-Asr, 103/2-3) âyetinde olduğu gibi.

en-Nehaî dedi ki:

“Namaz kılanlar” ile kastedilen farz olan namazı edâ edenlerdir. İbn Mes’ûd: Namazı vaktinde kılanlardır. Namazı terketmek ise küfürdür.

Sözkonusu edilenlerin ashab-ı kiram olduğu söylendiği gibi, genel olarak bütün mü’minler olduğu da söylenmiştir. Onlar Rabblerine olan güven ve yakînleri sayesinde aşırı tahammülsüzlüklerin üstesinden gelirler.

Mearic 21

Kendisine iyilik dokunduğunda cimrilik eder.

Diyanet Vakfı
Ona imkan verildiğinde ise pinti kesilir.

Kurtubi Tefsiri
Ona hayır dokunsa cimrilik edip infak etmeyendir.

“Feryadı basan” ile

“infak etmeyen” vasıfları

“helû”‘ lâfzının sıfatlarıdır. Ancak bu durumda bu ikisinin de: Zaman” lâfzından önce takdim edilmelerine niyet etmek gerekir. Bunların mukadder:…dır”in haberi oldukları da söylenmiştir.

Mearic 20

Kendisine kötülük dokunduğunda sızlanır.

Diyanet Vakfı
Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.

Kurtubi Tefsiri
Yani o kendisine zarar erişirse feryadı basandır;

Âyetin tefsiri için bak:21

Mearic 19

Gerçekten insan huysuz yaratılmıştır.

Diyanet Vakfı
Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten insan helû’ olarak yaratılmıştır.

“Gerçekten insan” ed-Dahhak’tan nakledildiğine göre kâfir

“helû’ olarak yaratılmıştır.”

Sözlükte: Hırsın en şiddetli hali, tahammülsüzlüğün en kötü ve en çirkin hali”ne denir. Katade, Mücahid ve başkaları da böyle açıklamışlardır, Tahammülsüzlük gösterdi, gösterir, tutkun oldu, olur” demektir. İsm-i faili …diye gelir, ise, bu isi çoklukla yapan kimseyi anlatmak için kullanılır.

Âyetin anlamı şudur: O, hayır ve şer üzere her iki halde de yapmaması gerekeni yapmadan- duramaz, tahammül gösteremez.

İkrime: Tahammül gösteremeyen kimseye denir, diye açıklamıştır. ed-Dahhak: Bir türlü doymak bilmeyen kimse demektir, diye açıklamıştır.

Cimrilik edip infak etmeyen (alıkoyan, engelleyen)” ise mal elde ettiği takdirde o maldaki Allah’ın hakkını vermeyen kimse, demektir.

İbn Keysan dedi ki; Yüce Allah, insanı kendisini sevindirecek ve hoşuna gidecek şeyleri sevecek şekilde, buna karşılık hoşlanmadığı ve kendisini gazaplandıran şeylerden kaçacak nitelikte yaratmıştır. Sonra Allah, sevdiği şeyleri infak etmekle, hoşuna gitmeyen şeylere de sabretmekle kendisine kulluk etmesini istemiştir.

Ebû Ubeyde dedi ki:

“Helû” hayır dokunduğu zaman şükretmeyen, zorluk ve sıkıntı dokunduğu zaman sabretmeyen kimse demektir. Bu açıklamayı Sa’leb yapmıştır. Yine Sa’leb şöyle demiştir: Yüce Allah

“helu”u açıklamış bulunmaktadır. Bu da kendisine kötülük isabet ettiği takdirde alabildiğine tahammülsüzlük izhar eden, hayıra nail olduğu takdirde o hususta cimrilik gösterip insanlara onu vermeyen kimse demektir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Kula verilen en kötü şey hâli’ (başkasına vermeyi alıkoyan) bir cimrilik ile kalbi yerinden ayıran bir korkaklıktır.” Ebû Dâvûd, İli, 12; Müsned, II, 302, 320

Araplar, oldukça hızlı ve çabuk yürüyen dişi deveyi anlatmak üzere: derler. Şair de şöyle demektedir:

“Koşarken bacakları birbirine çarpan (devekuşuna benzeyen benim dişi devem), hızlıca koşan bir devedir.

Onu arkana alman bir tehlikedir, Ona doğru gittin mi pek hızlıdır.”

Mearic 18

Mal toplayanı ve onu biriktireni.

Diyanet Vakfı
17, 18. Yüz çevirip geri dönen, (servet) toplayıp yığan kimseyi (kendine) çağırır!

Kurtubi Tefsiri
Toplayıp kaba dolduranı.

“Toplayıp kaba dolduranı” yani malı toplayarak onu kabına doldurup ondaki Allah’ın hakkını vermeyen ve bunun sonunda çok mal toplayan, fakat ondaki hakkı çokça engelleyen bir kişi haline geleni (çağırır.)

el-Hakem dedi ki: Abdullah b. Ukeym kesesini bağlamaz ve şöyle derdi: Ben yüce Allah’ın:

“Toplayıp kaba dolduranı” diye buyurduğunu görüyorum.

Mearic 17

Arkasını dönüp kaçanı çağırır.

Diyanet Vakfı
17, 18. Yüz çevirip geri dönen, (servet) toplayıp yığan kimseyi (kendine) çağırır!

Kurtubi Tefsiri
Çağırır yüz çeviren ve arkasına dönen kimseyi;

“Çağırır yüz çeviren ve arkasına dönen kimseyi.” Yani o alevli ateş dün ya hayatında Allah’a itaatten yüz çeviren ve imandan dönen, îmana arkasını dönen kimseyi çağırır. Onun çağırması ise: Ey müşrik bana gel, ey kâfir bana gel, demesidir.

İbn Abbâs dedi ki: O kâfirlerle münafıkları isimleriyle çok açık ve anlaşılır bir dille; bana doğru gel ey kâfir, bana doğru gel ey münafık, diye çağırır. Sonra da kuşun taneyi gagasıyla almasr’gibi onları öylece yakalar.

Saleb dedi ki: Çağırır helâk eder, demektir. Çünkü Araplar: Allah seni çağırsın” tabirini Allah seni helâk etsin anlamında kullanırlar.

el-Halil dedi ki: Bu “gelin” diye çağırmaya benzemez. Onun cehennemlikleri çağırması, onları azaplandırma imkânının ona verilmesi iledir.

Çağıranın cehennem bekçileri olacağı da söylenmiştir. Onların çağırmaları cehenneme izafe edilmiştir.

Bunun bir misal olduğu da söylenmiştir. Yani arkasını dönüp, yüz çeviren kimsenin dönüp varacağı yer orası olacaktır. O bakımdan kendilerini çağıran kimse gibidir. Şairin şu sözleri de buna benzemektedir:

“Biz iki vadiye konakladık ki; bu vadilerinden birisindeki

O sinekler, orada bulunanları çağırırlar.”

Aslında çağıran sinek değildir. Sineklerin çıkardığı sesler, kendilerine dikkat çekerek böylelikle kendilerine çağırmış (gibi) olmaktadırlar.

Derim ki: Birinci görüş daha önce Kuran âyetleri ve sahih haberler ile açıklandığı üzere hakikatin kendisidir. el-Kuşeyrî dedi ki: Alevli ateşin çağırması, çağıracağı vakit, onda hayatın yaratılması ile olacaktır. Yarın bu tür olağanüstü hadiseler pek çok görülecektir.

Mearic 16

Derileri soyan.

Diyanet Vakfı
Derileri kavurup soyar.

Kurtubi Tefsiri
Deriyi soyup çıkarandır.

“Deriyi soyup çıkarandır” anlamındaki âyeti Ebû Cafer, Şeybe, Nâfi, Ebû Bekir’in kendisinden rivâyetine göre Âsım, el-A’meş, Ebû Amr, Hamza ve el-Kisâl “soyup çıkarandır” anlamındaki lâfzı merfu olarak; (……) diye okumuşlardır. Fakat Ebû Amr’ın, Âsım’ın rivâyetine göre nasb ile; (…….) diye okumuştur.

Ref ile okuyanların bu okuyuşları beş türlü açıklanabilir:

1-

“Alevli bir ateş” anlamındaki lâfız Çünkü” lâfzının haberi olur ve: O’: takdiri ile “deriyi soyup çıkarandır” anlamındaki bu lâfız, merfu okunur. Bu bakımdan: Alevli bir ateş” lâfzı üzerinde vakıf yapmak güzel olur.

2-

“Alevli ateş” ile

“soyup çıkarandır” anlamındaki lâfızlar “çünkü” anlamındaki edatın ayrı ayrı haberi olur. Tıpkı: Çünkü o hasımlaşan bir halktır” demeye benzer.

3-

“Soyup çıkaran” anlamındaki lâfız “alevli bir ateş”den bedel olur. Bedel olan “alevli ateş” anlamındaki lâfız da “çünkü” edatının haberi olur.

4-

“Alevli ateş” anlamındaki lâfız “çünkü” edatının isminden bedel; “soyup çıkaran” anlamındaki lâfız da “çünkü” anlamındaki edatın haberi olur.

5-

“Çünkü o” lâfzındaki zamir kıssa (şan zamiri) olur. “Alevli ateş” anlamındaki lâfız mübtedâ, “soyup çıkarandır” anlamındaki lâfız mübtedânın haberi olur. Cümlenin tamamı da “çünkü” anlamındaki lâfzın haberi olur. Mana da şöyle olur: Olay ve haber şu ki, o alevli ateş deriyi soyup çıkarandır.

“Soyup çıkaran” anlamındaki lâfzı nasb ile okuyanların “alevli bir ateş” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf yapmaları ve “soyup çıkarandır” âyetini “alevli bir ateş”den kat ile (mana ve i’rab bakımından önceki lafızla ilişkisi koparılarak) nasb etmeleri güzeldir. Çünkü bu, mahfeyi? bitişik nekre bir kelimedir. Tekid edici hal olmak üzere nasb edilmesi de caizdir. Yüce Allah’ın:

“Halbuki o… doğrulayan gerçeğin ta kendisidir” (el-Bakara, 2/91) âyetinde olduğu gibi Bununla birlikte bu lâfzın: O alev alev yanan ve soyup çıkaran halde bulunandır” anlamında deriyi soyup çıkarma halini anlatan bir ifade olarak nasbedilmesi de mümkündür. Onda âmil de “alev alev yanmak” anlamından anlaşılan manadır.

Diğer taraftan ona dair haberi yalanlayan kimselerin halini belirtmek üzere bir hal olması da mümkündür. Bunun kat” ile nasbedilmesi de caizdir. Nitekim: Ben akıllı ve fazilet sahibi (olarak bilinen) Zeyd’e uğradım” demeye benzer.’ Burada kar’ olmasaydı, “akıllı ve faziletli” anlamındaki bıfızUınn Zeyd’in sıfatı oltııtık cer ile gelmeleri gerekirdi. Zeyd’den (mana ve i’rab bakımından) koparılarak şekilde kullanılmıştır.

Görüldüğü gibi nasb ile okuyuşun da beş şekilde açıklanması mümkün olabilmektedir.

Deri” lâfzı (……..)’in çoğuludur, bu da başın derisi anlamındadır. el-A’şâ şöyle demektedir:

“Kuteyle: Ona ne oluyor ki dedi,

Onun başının derisi tamamiyle ağarmış saçlarla örtülmüş?”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ve olaylar (musibetler) seni yıkmış (yaşlandırmış) olarak sabahı ederdin,

Bundan dolayı başın derisinin üzerindeki ağarmış saçlar da görülür.”

es-Sıhah’da şöyle denilmektedir: ‘in çoğulu olup bu da başın derisi demektir.

İnsanoğlunun elleri, ayakları ve başı ile öldürücü darbe olmadığı her yeri”ne denilir. Mesela; öldürücü bir yerini isabet ettirmediği takdirde: Ona (ok) attı da öldürücü yerine isabet ettirmedi” denilir, el-Hüzelî der ki:

“Nice sözler vardır ki, bunların öldürücü olmayan yerlere etkisi yoktur,

Fakat bunlar dilin gerisinden kayıp gittikleri takdirde (öldürücüdür.)”

Şair şunu demek istemektedir: Öyle bazı sözler vardır ki; bunlar öldürücü olmayan yerlere isabet etmezler, ama öldürürler. el-A’şâ da şöyle demektedir:

“Kuteyle: Ona ne oluyor ki, dedi,

Başının derisi ağarmış saçlarla örtülmüş?”

Ebû Übeyd dedi ki: Ebû’l-Hattab el-Ahfeş bu beyiti Ebû Amr b. el-Alâ’ya okudu. Ona: Sen tashîf yaptın (kelimelerin harflerinde değişiklik yaptın.) Bunun doğru hali şeklindedir ki; bu da etrafları, kıyıları demektir. Ebû’l-Hattab sustu, sonra bize: Aksine o tasnif yaptı, çünkü bu kelimenin doğru şekli: şeklinde (beyitte olduğu gibi)dir, dedi.

Atın ayakları” demektir. Çünkü: Ayakları kalın” denilir. Böyle bir niteleme ise baş için kullanılmaz. Çünkü Araplar atı yanaklarının zayıflığı ve yüzünün de inceliği ile nitelendirmişlerdir.

Malın bayağı olan kısımları” anlamına da gelir. Yine basit ve önemsiz şey anlamına da gelir.

Sabit el-Bunânî ile el-Hasen dedi ki: “Deriyi soyup çıkarandır.” Yani cm un yüzünün en değerli yerlerini soyup çıkarandır. Ebû’l-Âl-iye: Yüzünün güzelliklerini, Katade: Hilkatinin ve azalarının güzel ve değerli olanlarını (soyup çıkarandır), diye açıklamışlardır.

ed-Dahhak da şöyle açıklamıştır: (Bu ateş) eti ve deriyi kemikten öyle bir soyar ki, et namına hiçbir şey bırakmaz.

el-Kisâî; bundan kasıt, eklem yerleridir, demiştir. (Dilbilgini) İmâmlardan birisi de, bundan kasıt ayaklar ve derilerdir, demiştir. İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“Butları sağlam, ön ve arka ayakları kalın, kalça sinirleri içerde,

Kalça (kürek) kemiklerinin ucu, etlerinin üzerindedir (o atın).

Ebû Salih dedi ki: Bu el ve ayakların parmakları anlamındadır. Şair şöyle demektedir:

“O baktı mı onun övüncünü anlarsın,

Ve gözlerinden okursun (övündüğünü),

şu kadar var ki sen onun parmaklarını tanımazsın.”

Yine el-Hasen: Bu baş anlamındadır, demiştir.

Mearic 15

Hayır! O alevli ateştir.

Diyanet Vakfı
Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.

Kurtubi Tefsiri
Asla! Çünkü o alevli bir ateştir.

“Asla” anlamındaki: lâfzına ve bunun hem; “gerçekten, muhakkak” hem

“hayır, asla” anlamına geldiğine dair açıklamalar daha önceden (Meryem, 19/79. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Burada her iki anlama gelme ihtimali vardır Eğer; “gerçekten, muhakkak” anlamında ise ifade;

“Kendisini kurtarsın” âyetinde (14. âyetin sonu) tamam olmaktadır.

Eğer “hayır, asla” anlamında ise ifade burada tamam olmaktadır. Yani, fidye vermesi onu Allah’ın azabından kurtaramaz. Sonra da: “Çünkü o alevli bir ateştir.” Yani cehennemdir, ateşi alev alev yanandır. Yüce Allah’ın:

“İşte ben sizi oldukça alevli bir ateşi haber vererek korkuttum” (el-Leyl, 92/14) âyeti gibidir.

“Alevli ateş” lâfzı: Alevli yanmak’tan türemiştir. Ateşin alev alev yanması”; Ateşin alevlenmesi” demektir. Bunun aslının; Azâbı devam ertiği için devam edip giden” lâfzından geldiği de söylenmiştir. Bu durumda iki “zf’dan birisi “elif” e kalbedilmiş ve sonunda: olmuştur.

Cehennem tabakalarının ikincisinin ismi olduğu da söylenmiştir. Bu hem müennes, hem marife bir isim olduğundan dolayı munsarıf değildir.

Mearic 14

Ve yeryüzünde kim varsa hepsini – sonra kendini kurtarsın ister.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14. Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkar kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.

Kurtubi Tefsiri
Ve yeryüzünde olanların hepsini ve sonra da (bütün bunlar) kendisini kurtarsınlar (diye).

“Ve yeryüzünde olanların hepsini” fidye olarak verdiği takdirde kurtulacağını bilse, şüphesiz onları fidye vermek istiyecektir.

“Ve sonra da kendisini kurtarsın,” Yani bu fidye kendisini kurtarsın (isteyecektir.) O halde burada bu takdirin (yani kendisini kurtarmasını isteyecektir anlamındaki takdirin) yapılması kaçınılmaz bir şeydir. Yüce Allah’ın:

“Çünkü o elbetteki bir fısktır” (el-En’âm, 6/121) âyetinde olduğu gibi ki bu da: Şüphesiz ki onu yemek bir fısktır, demektir.

buradaki “günahkâr… temenni eder” anlamındaki âyetin, başına “fe” getirilmiş bir cevabı gerektirdiği de söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“Onlar senin kendilerine yumuşak davranmanı arzu ettiler. Kendileri de bunun üzerine yumuşak davranacaklardı”(el-Kalem, 68/9) âyetinde olduğu gibi. Bu âyet-i kerimedeki cevap ise; Sonra da kendisini kurtarsın” anlamındaki âyettir. Çünkü bu da (“sonra” anlamındaki âyet) atıf harflerindendir.

Yani: Günahkâr kimse fidye vermeyi ve bu fidye vermenin kendisini kurtarmasını temenni eder.”

Mearic 13

Kendisine sığınan yakın akrabasını.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14. Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkar kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.

Kurtubi Tefsiri
Kendisini barındıran soyunu, sopunu

“Bunlar onlara gösterilir.” Yani bunlar onları görürler. Kıyâmet gününde cin ve insanlardan arkadaşlarının gözlerinin önünde bulunmayacak hiçbir mahluk yoktur. Kişi babasını, kardeşini, akrabalarını, aşiretini görecek fakat herkes kendisi ile meşgul olduğundan ötürü onlara bir soru sormayacak, onlarla konuşmayacak.

İbn Abbâs dedi ki: Onlar çok kısa bir süre birbirlerini tanıyacaklar, bu süreden sonra bir daha birbirlerini tanımayacaklardır.

Haberlerde nakledildiğine göre; kıyâmet ehli, yaptıkları haksızlıklar korkusu ile tanıdıklarından kaçacaklardır.

Yine İbn Abbâs dedi ki:

“Bunlar onlara gösterilir.” Yani biri diğerini görür ve birbirlerini tanırlar. Sonra biri ötekinden kaçacaktır. Buna göre

“bunlar onlara gösterilir” lâfzındaki (“bunlar” diye anlamı verilen) zamir, kâfirlere (“onlara” anlamındaki) diğer zamir akrabalara aittir.

Mücahid dedi ki: Yani yüce Allah, mü’minlere kıyâmet gününde kâfirleri gösterecektir. Bu durumda fiildeki zamir mü’minlere, “he” ve “mim’: şeklindeki zamir kâfirlere ait olur. (Buna göre meal bunlara onlar gösterilir şeklinde olabilir.)

İbn Zeyd dedi ki: Yani Allah, cehennem ateşinde bulunan kâfirlere dünyada iken saptırdıkları kimseleri gösterecekdir. Bu durumda kendilerine gösterilenler tabiler, gösterilen kimseler de kendilerine tabi olunanlardır.

Mazluma kendisine zulmeden, maktule de kendisini öldüren kimse gösterilir, diye de açıklanmıştır.

“Bunlar onlara gösterilir” âyetinin meleklere ait olduğu da söylenmiştir. Yani melekler, insanların hallerini bilirler ve herbir kesimi kendilerine layık oldukları şekilde önlerine katıp sürerler.

“Bunlar onlara gösterilir” anlamındaki: âyeti ile ifade tamam olmaktadır. Bundan sonra yüce Allah:

“Her günahkâr” yani kâfir

“o günün azabından” cehennem azabından

“feda etmeyi temenni eder.” Dünyada iken akrabalarından kendisi için en değerli olan varlıkları feda etmeyi temenni edecek; fakat buna güç yetiremeyecektir.

Daha sonra bu akrabaları sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Oğullarını, zevcesini, kardeşini, kendisini barındıran” Mücahid ve İbn Zeyd’in açıklamasına göre kendisine yardımcı olan

“soyunu, sopunu” aşiretini.

İmâm Mâlik dedi ki;

“Kendisini barındıran”dan kasıt, onu terbiye eden annesidir, el-Maverdî naklettiğine göre, bu açıklamayı Eşheb Mâlik’ten rivâyet etmiştir.

Ebû Ubeyde dedi ki:

“Fasile: soy, sop” kabilenin alt birimidir. Saleh dedi ki: Bunlar kişinin yakın atalarıdır. el-Müberred dedi ki: Fasile (soy, sop) bedenin azalarından bir parça demek olup, kabilenin alt bölümüdür. Kişinin yakın akrabalarına onun bir bölümüne benzetilerek “onun fasile”si” ismi verilmiştir. Kabile ve diğer birimlere dair açıklamalar daha önce el-Hucurat Sûresi’nde (49/13- âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

“Soy-Sopa” Yapılan Vakfın Kapsamı

Burada bir mesele sözkonusu edilmelidir, o da şudur: Bir kimse kendi fasilesine (soyuna, sopuna) bir vakıfta bulunacak yahutta onlara bir vasiyette bulunacak olursa, bunun genel bir mana ifade ettiğini kabul edenler bunu aşiret diye yorumlarlar. Özel bir mana ifade ettiğini iddia edenler ise bunu yakınlık sırasına göre atalara yorumlarlar. Ancak konuşma dilinde birincisi daha çok görülen bir anlamdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

“Kendisini barındıran” onu kendisine katan ve korkulacak bir hal ile karşı karşıya kalması halinde korkudan yana ona güvenlik veren kimse demektir.

Mearic 12

Eşini ve kardeşini.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14. Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkar kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.

Kurtubi Tefsiri
Zevcesini, kardeşini,

Âyetin tefsiri için bak:13

Mearic 11

Onlar birbirlerine gösterilirler. Suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını fidye vermek ister.

Diyanet Vakfı
11, 12, 13, 14. Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkar kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.

Kurtubi Tefsiri
Bunlar onlara gösterilir. Her günahkâr o günün azabından (kurtulmak için) fedâ etmeyi temenni eder: Oğullarını,

Âyetin tefsiri için bak:13

Mearic 10

Hiçbir dost, dostunu sormaz.

Diyanet Vakfı
Dost, dostu sormaz.

Kurtubi Tefsiri
Ve gerçek hiçbir dost, dostunu sormayacak.

“Ve gerçek hiçbir dost, dostunu sormayacak.” Herkes kendi haliyle meşgul olacağından dolayı kimse arkadaşının durumunu sormayacak. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Nitekim yüce Allah:

“O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır” (Abese, 80/37) diye buyurmaktadır.

Âyetin; Gerçek hiçbir dost, dostunun haline dair soru sormayacak” demek olduğu da söylenmiştir. Burada cer harfi hazfedilmiş ve doğrudan doğruya fiil mef’ûle bitiştirilmiştir. (Cer harfi kullanılmadan geçişi sağlanmıştır).

“Sor(may)acak” anlamındaki fiil genellikle: diye “ya” harfi fethalı olarak okunmuştur. Şeybe ve Âsım’dan el-Bezzî ise: Sorulmayacak” şeklinde “ye” harfi ötreli meçhul bir fiil olarak okumuşlardır. Yani hiçbir gerçek dosıa dostuna dair soru sorulmayacak ve hiçbir akrabaya akrabaları hakkında soru sorulmayacak, aksine her insana kendi ameline dair soru sorulacaktır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Herbir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır” (el-Müddessir, 74/38) âyetidir.

Mearic 9

Dağlar, atılmış yün gibi olur.

Diyanet Vakfı
Dağlar da atılmış yüne döner.

Kurtubi Tefsiri
Dağlar da renk renk boyanmış yün gibi olacak.

“Dağlar da renk renk boyanmış yün gibi olacak.” Çünkü yüne ancak boyalı olması halinde: denilir. el-Hasen dedi ki:

“Dağlar da renk renk boyanmış yün gibi olacak” âyetinde kastedilen kırmızı yündür. Bu da yünlerin en zayıf olan çeşididir. Züheyr’in şu beyiti de bu kabildendir:

“Kırmızı yün parçalarının bulunduğu herbir yerdeki bu parçalar

Parçalanmamış, ezilmemiş tilki üzümü taneleri gibidir.”

Bu lâfzın “renkli yün” anlamına geldiği de söylenmiştir. Yüce Allah, dağları çeşitli renklen itibariyle renkli yüne benzetmektedir. Yani bu dağlar daha önce şiddetli iken yumuşayacak, bir arada bulunuyor iken darmadağınık olacak.

Denildiğine göre dağların uğrayacağı ilk değişiklikte onlar yığılmış kum taneleri haline dönecek. Sonra atılmış yün gibi, sonra da darmadağınık toz zerrecikleri haline dönüşecektir.

Mearic 8

Gök, erimiş maden gibi olur o gün.

Diyanet Vakfı
O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur.

Kurtubi Tefsiri
O gün gök, erimiş maden gibi olacak.

“O gün gök erimiş maden gibi olacak” âyetinde yer alan:

“O gün” âyetinde âmil: İnecek” anlamındaki âyettir. İfade; “azâb onların başına … o günde gelecektir” takdirindedir. Âmilin “onu görürüz” yahut:

“Bunlar onlara gösterilir” (11, âyet) lâfızları olduğu söylendiği gibi, bunun “yakın”dan bedel olduğu da söylenmiştir.

“Erimiş maden” zeytinyağı tortusu ve dibe çöken kısmı demektir. Bu İbn Abbâs ve başkalarının açıklamasıdır.

İbn Mes’ûd ise şöyle demiştir: Bu eritilen kurşun, bakır ve gümüşe verilen isimdir.

Mücahid dedi ki:

“Erimiş maden gibi” kan ve irinden meydana gelen cerabat gibi demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden ed-Duhân Sûresi (44/45. âyetin tefsiri) ile el-Kehf Sûresi (18/29. âyetin tefsîri)nde geçmiş bulunmaktadır.

Mearic 7

Biz ise onu yakın görüyoruz.

Diyanet Vakfı
Biz ise onu yakın görmekteyiz.

Kurtubi Tefsiri
Biz ise onu yakın görürüz.

“Biz ise onu yakın görürüz.” Çünkü gelecek olun yakının ta kendisidir.

el-Ameş dedi ki: Onlar öldükten sonra dirilişi uzak görüyorlar. Çünkü ona îman etmiyorlar. Sanki onlar imkânsız anlamında bu işi uzak gördüklerini kasteder gibidir. Nitekim kendisi ile tartıştığımız birisine; Bu uzak bir şeydir, olmaz, deriz.

Şöyle de açıklanmıştır: Onlar bugünü uzak görüyorlar. “Biz ise onu yakın görüyoruz” biliyoruz, demek olur. Çünkü görmek, var olana taalluk eder. Bu da bir kimsenin: Şafii’nin bu mesele hakkındaki görüşü şudur, şudur, demesine benzer.

Mearic 6

Onlar onu uzak görüyorlar.

Diyanet Vakfı
Doğrusu onlar, o azabı (ihtimalden) uzak görüyorlar.

Kurtubi Tefsiri
Çünkü onlar onu uzak görürler;

“Çünkü onlar onu uzak görürler” âyeti ile Mekkelilerin cehennem azabını uzak, yani olmayacak bir şey olarak gördüklerini anlatmaktadır.

Mearic 5

Güzel bir sabırla sabret.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Şimdi sen güzelce sabret.

Kurtubi Tefsiri
O halde, sen güzel bir sabır ile sabret!

“O halde sen” kavminin eziyetine karşı

“güzel bir sabır ile sabret.”

Güzel sabır (sabr-ı cemîl), herhangi bir tahammülsüzlüğün ve Allah’tan başkasına şikâyetin olmadığı sabırdır.

Musibet sahibinin insanlar arasında olmakla birlikte, onun kim olduğunun bilinmemesi anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlamlar birbirlerine yakındır. İbn Zeyd: Âyet (cihadı emreden) kılıç âyeti ile nesholmustur, demiştir.

Mearic 4

Melekler ve Ruh, O’na yükselir, ölçüsü elli bin yıl olan bir günde.

Diyanet Vakfı
Melekler ve Ruh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.

Kurtubi Tefsiri
Melekler de, Ruh da oraya miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselir.

“Melekler de, Ruh da… yükselir.” Yani yüce Allah’ın kendileri için takdir etmiş olduğu, o yüksek dereceler üzerinde yükselirler. İbn Mes’ûd, arkadaşları, es-Sülemî ve el-Kisâl (“te” harfi yerine) “ye” ile çoğul kastederek; diye okumuşlardır. Bunun diğer sebebi ise onun:

“Melekler” hıfzını müzekker kabul ediniz, müennes olarak değerlendirmeyiniz, demiş olmasıdır. Diğerleri ise yine çoğul kastı ile “te” ile okumuşlardır.

“Rûh” Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmış olup delili yüce Allah’ın:

“Onu Ruhu’l-Emin indirdi” (eş-Şuara, 26/193) âyetidir.

Bunun yaratılış itibariyle pek azametli bir başka melek olduğu da söylenmiştir. Ebû Salih de şöyle demiştir: Bu yaratılış itibariyle insanlar gibi olmakla birlikte, insan olmayan, Allah’ın yarattıklarından bir yaratıktır. Kabisa b. Züeyb dedi ki: Bu ölenin kabzolunduğu vakitki ruhudur.

“Oraya” yani yerleri olan o mekâna ki o da semâdır.- Çünkü sema yüce Allah’ın lütuf ve ihsanlarının mekânıdır. Bunun İbrahim (aleyhisselâm)’ın söylediği:

“Ben Rabbime gidiciyim” (es-Sâffât, 37/99) sözüne benzediği de söylenmistir. Bu da Allah’ın bana emrettiği yere gidiyorum, demektir. Buradaki

“oraya” âyetinin Arşına anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Miktarı ellibin yıl olan bir günde” âyeti hakkında Vehb, el-Kelbî ve Muhammed b. İshak şöyle demişlerdir: Yani meleklerin kendi yerleri olan o mekâna yükselmeleri başkalarına göre eğer yükselecek olsalardı, ellibin yıllık olan bir sürede gerçekleşir. Yine Vehb dedi ki: Yerin en altı ile Arş’a kadar olan mesafe, ellibin yıllık bir yoldur. Mücahid’in görüşü de böyledir.

Bu âyet-i kerîme ile es-Secde Sûresi’nde yer alan:

“Sonra miktarı sizin saymanıza göre bin yıl olan bir günde” (es-Secde, 32/5) âyetlerini birbiri ile telif ederek şöyle demektedir: “Miktarı ellibin yıl olan bir günde” âyeti emrinin vardığı son yer olan yerlerin en altından, semavatın en yukarısına kadarki mesafe ellibin yıldır. Buna karşılık yüce Allah’ın es-Secde Sûre.-: alar. ‘miktarı bin yıl olan bir günde” âyeti ile kastettiği ilâ-r.i =-rrj\r. dünya semasından yere inmesi, yerden semaya çıkması ise, bin yıl günde gerçekleştiğidir. Çünkü sema ile yer arasındaki mesafe beşyüz

Yine Mücahîd’den ve el-Hakem ile İkrime’den şöyle dedikleri zikredilmektedir: bu, dünya ömrünün süresidir. Yaratıldığı ilk günden İtibaren geriye kalan son vakte kadarki süre ellibin yıldır. Yüce Allah’tan başka kimse ne kadar geçtiğini ve ne kadar kaldığını bilemez.

Maksadın kıyâmet günü olduğu da söylenmiştir. Yani o günde hüküm süresi, eğer yaratılmış bir varlık onu üstlenecek olursa, ellibin yıllık bir süredir. Bunu da İkrime söylediği gibi, el-Kelbî ve Muhammed b. Ka’b da böyle demişlerdir. Yüce Allah: Ben bu işi bir saatte (bir anda) bitiririm, diye buyurmaktadır.

el-Hasen dedi ki: Bu kıyâmet günüdür; fakat kıyâmet gününün bitmesi sözkonusu değildir. O halde maksat, onların hesab için duracakları süredir. Bu da dünya senelerinden ellibin yıldır. Bundan sonra ise İki yurdun sakintert (cennetliklerle cehennemlikler) yurtlarında yerleşeceklerdir.

Yemân dedi ki: Bu, kıyâmet günüdür. Bunda herbirisi bin yıllık bir süre olan elli ayrı konum olacaktır.

İbn Abbâs dedi ki: Bu kıyâmet günüdür. Allah, bunu kâfirlere göre ellibin yıl kadar uzatmıştır. Ondan sonra da ebediyyen kalmak üzere cehenneme gireceklerdir.

Derim ki; -înşaallah- bu, âyet-î kerîme hakkında ileri sürülmüş en güzel görüştür. Buna delil de Kasım b. Esbağ’ın rivâyet etçiği Ebû Said el-Hudrî’nin şöyle dediğini belirttiği hadistir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Miktarı ellibin yıl olan bir senede” diye buyurdu. Ben: Bu ne kadar da uzun bir süredir, dedim. Bu sefer Pegyamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki; o gün mü’mine öyle hafifletilecek ki onun için dünya hayalında kılmış olduğu farz bir namazdan daha çabuk geçecektir.” İbn Milibarı, Sahih, XVI, 329; Müsned, IH, 75, Heysem i, Mecmâ’, X, 337

en-Nehhâs bu görüşün doğruluğuna Süheyl’in babasından, onun Ebû Hüreyre’den, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet ettiği Peygamber Efendimizin şu sözünü delil göstermektedir: “Malının zekâtını ödemeyen herkese mutlaka malı kendisine ateşten büyük ve erkek bir yılan haline getirilir. Onunla alnı, sırtı ve böğürleri miktarı ellibin yıl olan bir günde -yüce Allah İnsanlar arasında hüküm verinceye kadar dağlanacaktır” Ebû Dâvûd, 11, 124; Nesâî, V, 13; Beyhakî, ea-Sunenu’l-Kübrâ, IV, Sİ, 137, 183, VII, 3; Müsned, II, 112, 2fi2, 276, 383, 4H9 (hepsi ele aynı manada benzer lâfızlarla) (en-Nehhâs) dedi ki: İşte bu da bugünün kıyâmet günü olduğuna delil teşkil etmektedir.

İbrahim el-Teymî dedi ki: Bugünün mü’mine göre süresi ancak öğle ile ikindi arası kadardır. Bu anlamdaki rivâyet, merfu olarak Muâz (radıyallahü anh) yoluyla gelen hadiste de belirtilmiştir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah sizleri iki namaz arasındaki vakit kadarlık bir sürede hesaba çekecektir. Bundan dolayı o kendisini “hesabı pek süratli olan ve hesaba çekenlerin en süratlisi” diye adlandırmıştır.” Deylemî, Firdevs, III, 37H Bunu el-Maverdî zikretmektedir.

Bu işin yarım günde bitirileceği de söylenmiştir. Yüce Allah’ın şu âyetinde olduğu gibi:

“O günde cennetliklerin kalacakları yer çok hayırlı ve dinlenecekleri yer çok güzeldir.” (el-Furkan, 25/24) işte bu, bunun yaratılmışların kavrayış miktarlarına göre (olacağına) delildir, yoksa hiçbir hal ve durum onu bir başka durumla uğraşmaktan alıkoymaz, Nasıl ki onların hepsini aynı anda rızıklandırıyor ise, aynı şekilde onları bir anda hesaba çekecektir. Yüce Allah:

“Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir.” (Lokman, 31/28) diye buyurmaktadır.

Yine İbn Abbâs’tan gelen rivâyete göre; kendisine bu âyet-i kerîme ile yüce Allah’ın:

“Miktarı bin yıl olan bir günde” âyeti hakkında sorulunca şu cevabı vermiş: Bunlar yüce Allah’ın miktarını belirttiği günlerdir. Bunların nasıl olacağını en iyi bilen O’dur. Bu günler hakkında bilmediğim bir şeyi söylemek hoşuma gitmez,

Ellibin yılın sözkonusu edilmesinin temsilî bir anlam ifade ettiği de söylenmiştir. Buna göre; bu, hesab için durulacak sürenin uzunluğunu ve insanların bu süre zarfında çekecekleri sıkıntıları tanıtmakdır. Araplar zorlu ve sıkıntılı günleri uzunlukla, sevinç günlerini de kısalıkla nitelendirirler. Şair şöyle demektedir:

“Ve bir gün ki; mızrak gölgesi kadar kısalttı uzunluğunu bizim için

Kırbanın kanı (şarab) ile atların seslerinin yankılanması.”

İfadede’takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Anlamı şöyledir: İsteyen biri inecek azâbı istedi. O (azâb) kâfirler içindir. Allah”tan gelecek olan bu azâbı kimse önleyemez. (Bu azâb) meleklerin ve ruhun kendisine yükseldiği miktarı ellibin yıl olan bir günde (olacaktır).

İşte bu da bizim tercih ettiğimiz görüşün manasını ifade etmektedir. Başarı Allah’tandır.

Mearic 3

O, dereceler sahibi Allah’tandır.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından inkarcılara gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabı istedi!

Kurtubi Tefsiri
O, üstün ve yüce dereceler sahibi Allah’tandır.

Yüce Allah, bu azâbın

“dereceler sahibi” Allah’tan geleceğini de beyân etmektedir. el-Hasen dedi ki: Yüce Allah:

“İsteyen biri inecek azâbı istedi”

âyetini indirince, o kimin içindir diye soruldu, yüce Allah

“kâfirler İçindir” diye buyurdu. Buna göre

“kâfirler” lâfzının başına gelen (ve “için” anlamını veren): “lâm” harfi “inecek” anlamındaki lâfza taalluk etmektedir.

el-Ferrâ’ dedi ki: Âyet, kâfirler için vâki olacak bir azâbı (biri İstedi) takdirindedir. Buna göre “inecek” lâfzı “azâb”ın sıfatıdır. ‘Lâm” harfi de “azâb” için getirilmiş olmaktadır. “İnecek” için getirilmiş değildir. Yani bu azâb, âhirette kâfirler içindir ve kimse bu azâbı onlardan uzaklaştıramayacaktır.

Buradaki “lâm”ın: Üzerine” anlamında olduğu da söylenmiştir ki mana: Kâfirler üzerine inecek…” demek olur. Ubeyy’in kıraatinin böyle olduğu rivâyet edilmiştir. …den, dan” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Yani: Allah’tan gelecek (olan bu azâbı) kâfirlerden uzaklaştıracak yoktur” demek olur. Yani bu azâb

“Meâric” sahibi Allah tarafındandır.

“Meâric” yükseklik, faziletli dereceler ve nimetler demektir. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve Katade yapmıştır. Buna göre

“Meâric” O’nun yarattıklarına ihsan ettiği nimetlerin mertebelerini ifade eder.

Azamet ve yükseklik sahibi anlamına geldiği de söylenmiştir. Mücahid dedi ki: Bunlar semanın dereceleridir. Meleklerin çıktığı dereceler (basamaklar) olduğu da söylenmiştir. Çünkü melekler semaya yükselirler. O bakımdan yüce Allah, kendi zatını bununla nitelendirmiş olmaktadır.

“Meâric”‘in yüksek odalar, köşkler anlamına geldiği de söylenmiştir ki; O yüksek köşklerin sahibidir, demek olur. Bu da; o cennette dostlarına yüksek köşkler yaratmıştır, demek olur.

Abdullah (b. Mesud);

“Üstün ve yüce dereceler sahibi” anlamındaki lâfzı “ye” ilave ederek: diye okumuştur. Bir derece, miraç” denilir. Çoğulları; …diye gelir. Anahtar’ın çoğulunun; diye gelmesi gibi.

“Meâric” dereceler demektir. Yüce Allah’ın

“Üzerlerine çıkacakları merdivenleri…” (ez-Zuhruf, 43/33) âyetinde de bu kabildendir.

Mearic 2

Kâfirler için, onu engelleyecek yoktur.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından inkarcılara gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabı istedi!

Kurtubi Tefsiri
O kâfirler içindir; onu önleyebilecek yoktur.

“O kâfirler içindir.” Kâfirler üzerine (inecektir), demektir. Bu kişi en-Nadr b. el-Hâris’dir. O şöyle demişti:

“Ey Allah! Eğer bu Senin katından gelen hakkın kendisi ise durma, bizim üzerimize gökten taş yağdır. Yahut bize acıklı bir azâb gönder.” (el-Enfal, 8/32) Onun bu istediği gelmişti. Bedir günü o ile Ukbe b. Ebi Muayl esir alındıktan sonra öldürülmüşlerdi, Bunu İbn Abbâs ve Mücahid söylemiştir.

Burada azâbın gelmesini isteyenin el-Hâris b. Kuman el-Fihrî olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki; o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Ali (radıyallahü anh) hakkında: “Ben her kimin mcvlâsı isem (dostu ve yakını isem) Ali de onun mevlâsı (dostu ve yakını)dır” dediğini haber alınca, devesine binerek geldi ve el-Ebtah denilen yerde devesini çöktürdükten sonra; ey Muhammed dedi, sen bize Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, senin Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik etmemizi emrettin, senin bu emrini kabul ettik. Beş vakil namaz kılmamızı emrettin, senin bu emrini de kabul ettik. Mallarımızın zekâtını vermemizi emrettin, bu emrini de kabul ettik. Her sene ramazan ayında oruç tutmamızı emrettin, bunu da kabul ettik. Hac etmemizi emrettin, bunu da kabul ellik. Sonra bununla da yetinmeyerek bu sefer amcanın oğlunu bizden üstün kıldın. Bu senin bizzat kendinin yaptığı bir iş mi, yoksa Allah’tan gelen bir şey mi? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin olsun ki; bu ancak Allah’tan gelen bir iştir.”

el-Hârîs: Allah’ım, eğer Muhammed’in dediği gerçek ise Sen üzerimize ya semadan bir taş yağdır yahut bize çok acıklı bir azâbı getir, diyerek geri dönüp gitti. Allah’a, yemin ederim, henüz daha devesine varmadan Allah onun üzerine bir taş attı, bu taş beyninin üzerine düştü, dubüründen çıktı ve onu öldürdü. Bunun üzerine de:

“İsteyen biri inecek azâbı istedi” âyeti nazil oldu.

İsteyen kişinin Ebû Cehil olduğu ve bu sözleri onun söylediği de söylenmiştir. Bu da er-Rabi’in görüşüdür.

Bu sözlerin Kureyş kâfirlerinden bir topluluk tarafından söylendiği de söylenmiştir.

Bir görüşe göre; kâfirlerin üzerine azâbın inmesini dileyen kişi Nûh (aleyhisselâm)’dır.

Bir başka görüşe göre bu kişi Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. O, ilahi azâbın indirilmesi için dua etti ve Allah’ın bunu kâfirlerin başına getirmesini istedi. Halbuki bu azâb kaçınılmaz olarak onları gelip bulacak bir şeydi. Bu sözler yüce Allah’ın:

“O halde sen güzel bir sabır ile sabret!” (el-Meâric, 70/5) âyetini kadar devam etmektedir. Yani sen acele etme, çünkü o pek yakındı:

Şayet be harfi; ..den, dan, hakkında” anlamında ise -ki bu Ka-“.jJc’nın görüşüdür- sanki bir kimse azâbın kimin başına ineceğine ya da ne zaman olacağına dair soru sormuş gibi bir anlam ifade eder. Yüce Allah;

“Sen bunu bir bilene sor?” (el-Furkan, 25/59) âyetindeki: Bunu” âyeti: Onun hakkında, ona dair… sor” anlamındadır, Alkame de söyle demiştir:

“Eğer sizler bana kadınlara dair soracak olursam, şüphesiz ki ben

Kadınların hastalıklarını çok iyi bilen bir doktorum.”

Görüldüğü gibi (“be” edatı ile) burada: Kadınlar hakkında, kadınlara dair” anlamındadır. Nitekim; “biz filana dair soru sormak için çıktık” denilirken, denilebileceği gibi; (son kelimenin yerine); da denilebilir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Onlar azâb kimin başına gelecektir ve kime olacaktır? diye sordular. Yüce Allah da:

“O, kâfirler içindir” diye buyurdu.

Ebû Ali ve başkaları şöyle demiştir: Eğer bu: İstemek” kökünden geliyor ise bunun asıl itibariyle iki mef’ûle geçiş yapması gerekir. Bununla birlikte tek bir mef’ûl ile yetinmesi de mümkün olur. Eğer tek bir mef’ûl ile yetinecek olursa, bu tek mef’ûle de cer harfi ile geç, iş yapması câiz olur. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Bir kimse Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a yahutta müslümanlara bir azâbı yahut bir azaba dair soru sordu.

(……..) bunu hemzesiz okuyanların okuyuşu da iki türlü açıklanabilir: Birincisine göre bu; Sormak, islemek” kelimesinin bir söyleyişidir ve bu Kureyş şivesîdir. Araplar da: İstedi, ister, sordu, sorar” diye kullanırlar. Tıpkı: Nail oldu, nail olur” ve; Korktu, korkar” gibi kullanırlar.

İkinci açıklamaya göre bu “seyelân”den gelen bir şekil olabilir. Bunu da İbn Abbâs’ın: Bir sel aktı’ şeklindeki kıraati desteklemektedir,

Abdurrahman b. Zeyd dedi ki: İsmi “Sâil” olan cehennem vadilerinden bir vadi (sel dolup) aktı. Bu Zeyd b. Sâbit’in de görüşüdür.

es-Sa’lebî dedi ki: Birinci görüş, daha güzeldir. Nitekim el-A’şâ hemzeyi hafifleterek (yani harf-i med gibi okuyarak) şöyle demiştir:

“Benden (kendilerini) boşamamı istediler, çünkü gördüler

Malımın azaldığını. Hem siz, bu işi tepkiyle karşılayarak bana geldiniz.”

es-Sıhah’ta şöyle denilmektedir: el-Ahfeş dedi ki: ‘Çıkıp filâna dair soru sorduk” anlamında, denildiği gibi; da denilebilir. Bazen bu fiilin hemzesi hafifletilerek okunur Sordu, sorar” denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Ve öldürülmek için kendisine yetişilmiş ölüm emareleri kendisini bürüyen bir kişi ki

İç çamaşırının kendisine lütfedilmesini istedi. (Çünkü) o etek traşı olmamıştı,”

el-Mehdevî dedi ki: “İstedi” anlamındaki lâfzı; diye “hemze”siz okuyanların kıraatine göre; “hemze”yi “elif’e dönüştürmek suretiyle hafifleterek okumuş olmaları mümkündür. Bu ise kıyasa uygun olmayan bir ibdâldir. Diğer taraftan elifin: Sordum, soranın” fiilini; Korktum, korkarım” gibi kullananların kullanımına göre “vav”dan “elife kalbolmuş olması da mümkündür.

en-Nehhâs dedi ki: Sîbeveyh; Sordum, sorarım” fiilinin: Kürklüm, korkarım” gibi ve bunun (hemzeli şekli olan): Sordum” anlamında kullanıldığını nakletmekte ve şu beyiti zikretmektedir:

“Huzeyl, Rasûlullah’dan çok çirkin bir istekte bulundu,

Bu isteği sebebiyle Huzeyl sapıttı ve isabet etmedi.”

O ikisinin biri diğerine soruyor” denilir.

el-Mehdevl dedi ki: Bunun “ye”den bedel olması yani; Aktı, akar” fiilinden gelmiş olması da mümkündür. O takdirde: (mealde hemzeli okuyuşa göre: isteyen biri) cehennemdeki bir vadi” olur. Bu durumda birinci görüşe göre bu lâfzın hemzesi uslidir, ikinci görüşe göre “vav’dan bedeldir, üçüncü görüşe de “ye”den bedeldir.

el-Kuşeyrî dedi ki: isteyen biri” lâfzı henızelidir. Çünkü eğer bu lâfız: İstedi, sordu” hemzeli fiilinden gelmekte ise hemzelidir. Eğer hemzesiz bir fiilden gelmişse yine hemzelidir. Tıpkı: Söyleyen” ve Korkan” şekillerinde olduğu gibi. Çünkü “ayn” (fiilin yalın halinin ikinci harfi) bu fiilde illetli harf olduğu gibi, ism-i failde de illetli harf olmuştur. Başka kelime ile karışma korkusu dolayısıyla bu illetli harfte harf hazfi yoluna gidilmemiştir. Ondan dolayı bu harf, hemzeye kalbedilmiştir. Bu durumda hemze’yı hemze İle “ye” arasında olacak şekilde tahfif ile (şeddesiz) okumak da mümkündür.

“İnecek” yani kâfirlerin başına inecek.

Mearic 1

Bir isteyen, gelecek olan azabı istedi.

Diyanet Vakfı
1, 2, 3. Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından inkarcılara gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabı istedi!

Kurtubi Tefsiri
İsteyen biri inecek azâbı istedi.

“İsteyen biri İnecek azâbı istedi” âyetindeki:

“İsteyen biri İstedi” âyetini Nâfî’ ve İbn Âmir hemzesiz olarak: diye okumuşlardır. Hemzeli okuyanların okuyuşuna göre; istemek, sormak”dan gelir. “Azâb” kelimesinin basındaki “be” harfinin zâid olması da mümkündür,…den, dan; hakkında” anlamında olması da mümkündür. “İstemek” dua etmek anlamındadır. Buna göre, bir kimse bir azâbı dua. ederek istedi demek olur. Bu açıklama İbn Abbâs ve başkalarından rivâyet edilmiştir.

Filana veyl ile beddua elli” ve; Filana azâb gelmesi için beddua elti” denilir. Yine; Zeyd’i davet ettim’: yani onun huzura getirilmesinin yollarım aradım, denilir.

Buna göre bir kimse kâfirlerin başına getirilecek bir azâbın gelmesini istedi. Bu azâb, kıyâmet gününde kaçınılmaz olarak onları bulacaktır. Bu açıklamaya göre ise “be” fazladan gelmiştir. Yüce Allah’ın:

“Yağ veren” (el-Mu’minün, 23/20) âyeti ile:

“O kuru hurma ağacını kendine doğru salla…” (Meryem, 19/25) âyetinde olduğu gibi. Buna göre bu harf tekid için gelmiştir. İsteyen biri, meydana gelecek bir azâbı isledi, demektir.

Hakka 52

O hâlde yüce Rabbinin adını tesbih et.

Diyanet Vakfı
O halde, ulu Rabbinin adını yüceltip noksanlıklardan tenzih et.

Kurtubi Tefsiri
O halde büyük Rabbini ismi ile tesbih et.

“O halde büyük Rabbinİ ismi ile tesbih et.” İbn Abbâs’a göre Rabbin için namaz kıl, demektir.

Allah’ı eksiklik ve kötülüklerden tenzih el, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Hakka 51

Ve şüphesiz bu, kesin gerçektir.

Diyanet Vakfı
Ve o, gerçekten kati bilginin ta kendisidir.

Kurtubi Tefsiri
Ve muhakkak ki o, kesin bilginin gerçeğidir.

“Ve muhakkak ki o, kesin bilginin gerçeğidir.” Yani o büyük Kur ân aziz ve celil olan Allah tarafından indirilmiştir. Ondan dolayı o yakîn gerçeğin ta kendisidir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bunun kıyâmet gününde onlar için mutlaka bir hasret olacağı kesin ve şüphesiz bir gerçektir, demektir. Buna göre:

“Ve şüphesiz ki o … bir hasrettir” âyeti kendisi sebebiyle hasret çekilecektir, anlamına gelir. O halde “hasret çekmek” anlamında bir mastardır. Bundan dolayı müzekker kabul edilmesi caizdir.

İbn Abbâs da şöyle demiştir: Bu bir kimsenin: Bu yakînin (kesin bilginin) ta kendisidir ve bu katıksız yakîn (kesin bilgi)dir; demesine benzer. Eğer “kesin bilgi” sıfat olsaydı, ona izafede bulunulması câiz olmazdı. Nitekim -bu zarif adamdır anlamında demlemeyeceği gibi.

Şöyle de denilmiştir: Lâfızların farklı ulusu dolayısıyla hakkı bizzat kendisine izafe etmiştir.

Hakka 50

Ve şüphesiz bu, kâfirler için bir pişmanlıktır.

Diyanet Vakfı
Muhakkak o, kafirler için bir iç yarasıdır.

Kurtubi Tefsiri
Ve şüphesiz ki o, kâfirler için bir hasrettir.

“Ve şüphesiz ki o” yani yalanlamak

“kâfirler için bir hasrettir.” Hasret; pişmanlık demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Muhakkak Kur’fın-ı Kerîm kıyâmet gününde ona îman edenlerin mükâfatını görecekleri vakit kâfirler aleyhine bir hasret sebebi olacaktır. Bir başka açıklamaya göre: Maksat onların benzeri bir süre meydana getirmeleri için onlara meydan okunduğunda ona karşı duracak bir sözü ortaya koyamadıkları vakit dünyadaki hasretleridir.

Hakka 49

Ve şüphesiz sizden yalanlayanlar vardır, biz bunu biliyoruz.

Diyanet Vakfı
İçinizde (onu) yalan sayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz.

Kurtubi Tefsiri
Aranızda yalanlayanlar olduğunu da elbette biliriz Biz.

“Aranızda yalanlayanlar” er-Rabî’; Kur’ân’ı yalanlayanlar

“olduğunu da elbette biliriz Biz.”

Hakka 48

Ve şüphesiz bu, muttakiler için bir öğüttür.

Diyanet Vakfı
Doğrusu o (Kuran), takva sahipleri için bir öğüttür.

Kurtubi Tefsiri
Doğrusu o takva sahibleri İçin bir öğüttür.

“Doğrusu o” Kur’ân-ı Kerîm

“takva sahipleri için” Allah’tan korkan kimseler için

“bir öğüttür.” Bu âyetin bir benzeri daha önce el-Bakara Sûresi’nin baş taraflarında (2/1-2. âyetler, 4. başlıkta) açıkladığımız gibi:

“Takva sahipleri için bir hidâyettir” (el-Bakara, 2/2) âyetidir.

Maksadın Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu da söylenmiştir. Yani o bir ibret ve öğüt, bir rahmet ve bir kurtuluştur.

Hakka 47

O zaman sizden hiç kimse buna engel olamazdı.

Diyanet Vakfı
Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız.

Kurtubi Tefsiri
O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı.

“O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı” âyetindeki: …maz” edatı nefy (olumsuzluk) içindir.

“Hiçbir kimse” ise çoğul anlamındadır. Bundan dolayı onun sıfatı da çoğul olarak gelmiştir. Yani aranızdan hiçbir topluluk ona bunu yapmamıza engel olamazdı. Yüce Allah’ın: “Peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız” (el-Bakara, 2/285) âyetinde olduğu gibi. Çünkü “arasında” lâfzı ancak iki ve lanıknıştır. Nitekim Sultan zelil kılıp alçaltmak istediği kimse hakkında: Ellerini yakalayın, der. Yani elbetteki Biz elinin yakalanmasını emreder ve onu cezalandırmakta ileri giderdik.

“Sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık.” Bununla kalbin en büyük damarını (aort) kastetmektedir. Onu helâk ederdik, demektir. Bu da kalbin kendisine asılı bulunduğu bir damar olup, koptuğu takdirde kişi ölür. Bu açıklamayı İbn Abbâs ve çoğu kimse yapmıştır. Şair şöyle demektedir: daha fazla kişi hakkında kullanılır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Ganimetler sizden önce başları siyah hiçbir kimseye helal olmamıştır.” Görüldüğü gibi burada “kimse” lâfzı tekit olmakla birlikte çoğul anlamındadır. Âyetteki: (ey. ) ise fazladan gelmiştir.

“Engel olmak” demektir. “Engel kimseler” lâfzının, “kimse” anlamındaki kelimenin -belirttiğimiz üzere manası gözönünde bulundurularak- sıfatı olması mümkündür. Bu durumda cer ınahallindedir. Haberi ise,

“Sîzden .,. kimse” lâfzıdır. Haber olarak nasb konumunda olması da mümkündür. O takdirde

“sizden” anlamındaki lâfız lağv olur ve:

“Engel” lâfzına taalluk eder. Bu durumda lağv olan bu lâfzın arada bulunması, haberin nasb olmasına engel olmaz. Tıpkı: “Zeyd’in sana rağbeti vardı” tabirinde araya gelen faslın (Zeyd lâfzını nasbetmesine) engel olmadığı gibi.

Hakka 46

Sonra onun can damarını koparırdık.

Diyanet Vakfı
Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).

Kurtubi Tefsiri
Sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık.

el-Hasen: Elbette onun sağ elini koparırdık, diye açıklamıştır. Elbette onun sağ elini iş yapamaz bir hale getirirdik, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Neftaveyh yapmıştır.

Ebû Cafer et-Taberî dedi ki: Bu ifade, insanların adetleri üzere, cezalandırılan kimsenin elinin yakalanması şeklinde zelil kılınması anlamında kul-

“Bana bildirip de yükümün arasına katarsan Arâbe’yi,

ve tın (denilen kalbin en kalın damarının) kanı senin boğazında tıkansın.”

Mücahid dedi ki: Bu kalbin sırttaki bağlantısıdır ki; buna da omurilik denilir. Bu koptu mu bütün güçler çalışmaz olur ve kişi ölür. el-vetini (açıklamalara göre aort damarı ya da omuriliği) kopan kimseye denilir.

Muhammed b. Ka’b dedi ki: Bundan kasıt kalp, kalbin zarları ve ona bitişik olan şeylerdir.

el-Kelbî dedi ki: Bu boyun damarları ile boğaz arasındaki bir damardır. Boynun iki damarı arasında bu damar bulunur.

İkrime dedi ki:

“el-Vetîn (denilen bu damar)” koptuğu takdirde kişi ne acıkırsa acıktığını, ne doyarsa doyduğunu bilir.

Hakka 45

Elbette onu sağdan yakalardık.

Diyanet Vakfı
Elbette onu kıskıvrak yakalardık.

Kurtubi Tefsiri
Biz onu elbette kudretimizle alıverirdik.

“Biz onu elbette kudretimizle alıverirdik.” Güçle, kuvvetle alırdık.

“Onu” lâfzındaki: zâid bir sıladır,

Bu âyette kuvvet ve kudret “yemin: Sağ” ile ifade edilmiştir. Çünkü herşeyin gücü sağlarındadır. Bu açıklamayı el-Kutebî yapmıştır. İbn Abbâs ve el-Mücahid’in açıklamalarının anlamı da budur. eş-Şemmâh’ın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Şan ve şeref için bir sancak yükseltildi mi

Hemen Arâbe onu sağı ile yakalayıverir.”

Yani kuvvetle alır. Arâbe, ensardan Evs kabilesine mensub bir adamın adıdır. Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Güneşin ışığının, doğarken parıldadığım görünce,

Ben de ondan ihtiyacım olanı sağımla (kuvvetle) aldım.”

es-Süddî ve el-Hakem; “sağ ile” âyetini “hak ile” diye açıklamışlardır. Şairin:

“Arâbe onu yemini ile alır.”

Yani sözü hakkıyla alır, demektir.

Hakka 44

Eğer o bize bazı sözler uydurmuş olsaydı,

Diyanet Vakfı
Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı,

Kurtubi Tefsiri
Eğer bazı sözleri oydurup Bize isnâd etseydi

“Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi” âyetinde geçen:

“Uydurup isnad etseydi” âyeti, kendisini olmadık bir külfetin altına sokarak kendiliğinden uydurduğu bir söz ortaya koymuş olsaydı, demektir. Bu fiil meçhul kip İle; Eğer uydurulup isnad edilseydi…” diye de okunmuştur.

Hakka 43

Âlemlerin Rabbinin indirdiğidir.

Diyanet Vakfı
(O), alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

Kurtubi Tefsiri
O âlemlerin Rabbi tarafından İndirilmedir.

“O âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir” âyeti daha önce gecen:

“Muhakkak ki o şerefli bir elçinin okuduğu sözüdür” (20. âyet) âyetine atfedilmiştir. Şüphesiz ki o, şerefli bir elçinin de sözüdür ve o âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir, demektir.

Hakka 42

Ne de bir kahinin sözü – ne az düşünüyorsunuz!

Diyanet Vakfı
Bir kahin sözü de değildir (o). Ne de az düşünüyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp İbret alırsınız!

“O bir şair sözü de değildir.” Çünkü bütün sür türlerinden farklıdır.

“Bir kâhin sözü de değildir.” Çünkü bu sözde şeytanlar yerilmekte, onlara hakaret edilmektedir. Kendilerini yeren, kendilerine hakaret eden birisine hiçbir şey indirmezler.

“Ne kadar az inanırsınız” âyeti ile!

“Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız!” âyetinde: fazladan gelmiştir. Pek az Îman edersiniz, pek az ibret ve öğüt alırsınız demektir. Onların bu az îmanları isç kendilerine, kendilerini kimin yarattığı sorulduğu takdirde, Allah’tır demeleridir.

Bununla birlikte bu edalın fiil ile birlikte mastar olması ve:

“Az” lâfzının bu edattan sonraki fiil ile nasbedilmesi de câiz değildir. Çünkü o vakit sıla mevsule takdim edilmiş olur. Zira mastarın kendisinde amel ettiği şey, mastarın sılasındandır.

İbn Muhaysın, İbn Kesîr, İbn Âmir ve Yakub…îman ediyorlar” ile;…düşünüp, ibret alıyorlar” diye “ye” ile okumuşlardır. Diğerleri ise “te” ile okumuşlardır. Çünkü bundan öncesi de, sonrası da hitap kipi iledir. Çünkü ondan önce: “Gördüğünüz” ondun sonra ise:

“Sizden hiçbir kimse…” (47, âyet) şeklindedir.

Hakka 41

O, bir şairin sözü değildir – ne az inanıyorsunuz!

Diyanet Vakfı
Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
O, bir şair sözü de değildir. Ne kadar az inanırsınız!

Hakka 40

Şüphesiz bu, şerefli bir elçinin sözüdür.

Diyanet Vakfı
Hiç şüphesiz o (Kuran), çok şerefli bir elçinin sözüdür.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki o, şerefli bir elçinin okuduğu sözüdür.

“Muhakkak ki o” yanı Kur’ân-ı Kerîm

“şerefli bir elçinin” el-Hasen, el-Kelbî ve Mukâtil ‘in görücüne göre Cebrâîl’in

“sözüdür.” Bunun delili de:

“Şüphe yok ki o çok şerefli bir elçinin sözüdür. Büyük güç sahibi, Arş’ın sahibinin nezdinde yüksek bir mevki sahibi olan elçinin (sözüdür)” (el-Tekvîr, 81/19-20) âyetidir.

Yine el-Kelbî ve el-Kutebî şöyle demektedir: Burada rasöl (eki)den kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’dır. Çünkü (bir sonraki âyet-i kerimede):

“O bir şair sözü de değildir” diye buyurulmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sözü değildir. O Allah’ın sözüdür. Sözün Allah’ın Rasûlüne nisbet edilmesi, onu okuyanın, tebliğ edenin ve gereğince amel edenin o oluşundan dolayıdır! Bu da bizim: Bu, İmâm Mâlik’in sözüdür, dememize benzer.

Hakka 39

Ve görmediklerinize de.

Diyanet Vakfı
38, 39. Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki,

Kurtubi Tefsiri
Görmediğiniz şeylere de;

“Hayır, yemin ederim ki gördüğünüz şeylere, görmediğiniz şeylere de”

âyetinin anlamı şudur: Ben, ister görünüz, ister görmeyiniz herşeye yemin ediyorum. Buna göre buradaki;

“Hayır” sıla (zâid)dir.

Bunun daha önce geçmiş bir sözü red anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani durum müşriklerin dediği gibi değildir. Mukâtil dedi ki: Buna sebeb de şudur: el-Velid b. el-Muğire: Şüphesiz ki Muhammed bir büyücüdür, demişti. Ebû Cehil: Şair, Ukbe ise: Kâhindir demişti. Yüce Allah da;

“Hayır, yemin ederim ki” diye buyurmaktadır. Yani yemin ediyorum ki.

Buradaki

“hayır” anlamındaki lâfzın kasemi nefyetmek olduğu da söylenmiştir. Yani bu hususta hak apaçık ortada olduğundan dolayı yemin etmeye gerek yoktur. Buna göre bu edatın da cevabı, kasemin cevabı gibi olur:

Hakka 38

Hayır, gördüklerinize andolsun.

Diyanet Vakfı
38, 39. Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki,

Kurtubi Tefsiri
Hayır, yemin ederim ki gördüğünüz şeylere,

Hakka 37

Onu sadece günahkârlar yer.

Diyanet Vakfı
36, 37. Ancak günahkarların yediği kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Onu da ancak hata işleyenler yer.

“Onu da ancak hata İşleyenler” günahkârlar

“yer.” İbn Abbâs müşrikler kastedilmiştir, demiştir.

“Hata işleyenler” anlamındaki lâfız “hemze” yerine “ye” getirilerek: diye okunduğu gibi “ye”siz olarak diye de okunmuştur.

İbn Abbâs’tan -bu son okuyuşa işaret olmak üzere-; “Adım atanlar” da ne oluyor? Hepimiz adım atıyoruz dediği rivâyet edildiği gibi; Ebû’l-Esved ed-Duelî İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Adım atanlar” ne oluyor? Bunun doğrusu ancak “hata işleyenlerdir, “es-sâbûn” da ne oluyor? Doğrusu ancak es-sabiundur.

Bununla birlikte (“adım atanlar” anlamındaki “ye”siz okuyuş ile) hakkı geçerek, batıla girenler ve yüce Allah’ın hadlerini aşıp gidenlerin kastedilmiş olma ihtimali de olabilir.

Hakka 36

Ve günahkârlar dışında kimsenin yemediği irinli sudan başka yiyecek yoktur.

Diyanet Vakfı
36, 37. Ancak günahkarların yediği kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Gıslînden başka hiçbir yiyeceği de yok.

“Gıslîn” yıkamak anlamındaki

“el-gasl”den “fi’lîn” vezninde bir kelimedir. Sanki bu bedenlerinden yıkanan bir şey gibidir. Gıslîn cehennem ehünin yaralarından ve fertlerinden akan irindir. Bu açıklama İbn Abbâs’tan nakledilmiştir.

ed-Dahhak ile er-Rabî’ b. Enes de şöyle demişlerdir: Bu, cehennemliklerin yiyeceği bir ağaçtır. “el-Gisl” ise kendisi ile başın yıkandığı hıtmi ve başka (hoş kokulu bitkiler) gibi şeylerdir. el-Ahfeş dedi ki: “el-Gıslîn’: de buradan gelmekte olup, bu cehennemliklerin etlerinden ve kanlarından yıkanan (süzülüp, akan) şeydir. Buna (lam’dan sonra) “ye” ile “nun”un fazladan getirilmesi tıpkı: “Bir işe büyük bir deha ile nüfuz eden mükemmel ve güçlü adam” kelimesine ilave edildiği gibi eklenmiştir,

Katade: O en kötü ve en korkunç olan bir yiyecektir. İbn Zeyd dedi ki: Bunun da zakkumun tanesi olduğu bilinmez. Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar için Darî’den başka bir yiyecek yoktur.” (el-Gâşiye, 88/6) Darî’in gıslînden olması mümkündür.

İfadede takdim ve tehir olduğu ve anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Artık bugün burada onun için gıslînden olanın dışında herhangi bir hamîm (kaynar su) yoktur. Bu durumda sıcak su demek olur.

“…Başka hiçbir yiyeceği de yok.” Yani onların kendisinden yararlanacakları bir yemekleri olmayacaktır.

Hakka 35

Artık bugün burada onun için bir dost yoktur.

Diyanet Vakfı
Bu sebeple, bugün burada onun candan bir dostu yoktur.

Kurtubi Tefsiri
Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur.

“Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur” âyetinde yer alan:

“yoktur” lâfzının haberi:

“Onun” âyetidir. Haber:

“Burada” âyeti olamaz. Çünkü o takdirde mana: O gün orada Gıslînden başka yiyecek bir şey yoktur, şeklinde olur ki; bu doğru bir mana olamaz. Çünkü orada ondan başka yiyecek şeyler de olacaktır,

“Burada” anlamındaki lâfız;

“Onun” lâfzındaki fiil manasına taalluk etmektedir.

“Yakın dost (el-hamîm)” burada yakın kimse demektir. Yani onun orada kendisine karşı kalbi yumuşayacak ve onun üzerindeki azâbı savacak hiçbir yakını yoktur. Bu da sıcak su demek olan

“el-hamim”den alınmadır. Sanki, kendisine karşı kalbi yumuyaşıp, onun için kalbi yanan arkadaş, gibi bir anlam taşımaktadır.

Hakka 34

Ve yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.

Diyanet Vakfı
Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.

Kurtubi Tefsiri
“Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.”

“Çünkü o azametli Allah’a îman etmezdi, yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” (Âyetteki “yemek” anlamındaki lâfız) yemek yedirmek anlamındadır. Tıpkı: Verilen (maaş)ın: Vermek” anlamında kullanılması gibi. Şair de şöyle demiştir.

“Sen benden ölümü geri çevirdikten sonra,

Ve bana merada yayılan yüz (deveyi) vermenden sonra, nankörlük eder miyim hiç?”

Görüldüğü gibi burada “verişinden sonra” demek istemiştir.

Bu âyette yüce Allah, yemek yedirmeyi terkettiğinden ve cimriliği emredicinden dolayı küfür sebebiyle azaplandırıldığı gibi azaplandırılacağını açıklamaktadır.

“Teşvik etmek” demektir. Yedirme’nin aslında mukadder mastar ile nasbedilmesi gerekir. Bu ise muayyen bir şeyi ifade eder. Bunun yoksula izafe edilmesi, yoksul ile yemeyip birbirleriyle ilçeliklerinden ötürüdür. Buna göre: Yemek” şeklinin tıpkı; Yemek yedirmek” gibi amel edeceğini kabul edenlere göre

“yoksul” anlamındaki lâfız nasb konumundadır. Buna göre ifadenin takdiri de: Yemek yedirenin yoksulu yedirmesine…” şeklindedir, burada …ism- fâil hazfedilmiş ve mastar mef’ûle izafe edilmiştir.

Hakka 33

Çünkü o, yüce Allah’a iman etmezdi.

Diyanet Vakfı
Çünkü o, ulu Allaha iman etmezdi,

Kurtubi Tefsiri
“Çünkü o azametli Allah’a îman etmezdi.

Hakka 32

Sonra yetmiş arşınlık zincire vurun.

Diyanet Vakfı
Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun!

Kurtubi Tefsiri
“Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.

“Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun.” Bunun hangi Arşın ile olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. İbn Abbâs dedi ki: Meleğin arşını ile yetmiş arşın, Nevf ise: Herbir argın yetmiş kulaç ve herbir kulaç ise seninle Mekke arasındaki mesafeden daha uzak olacaktır, demiştir, O sırada Kûfe’nin meydanında bulunuyordu.

Mukâtil dedi ki: Eğer bu zincirden bir tek halka bir dağın tepesine bırakılacak olursa, kurgunun eridiği gibi eriyecektir. Ka’b dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Yetmiş arşın uzunluğunda” diye buyurduğu zincirin bir halkası, dünyada bulunan bütün demirler kadardır.

“Onu… vurun” âyeti hakkında Süfyan dedi ki: Bize ulaştığına göre bu zincir onun dübüründen girecek ve ağzından çıkacaktır. Mukâtil de böyle demiştir. Anlamı da: Sonra onun içine böyle bir zincir geçirin… demek olur. Bir diğer açıklamaya göre bu zincir boynuna geçirilecek, sonra bununla sürüklenec ektir. Haberde belirtildiğine göre bu zincir onun dübüründen girecek ve burun deliklerinden çıkacaktır. Bir başka haberde: Ağzından girecek, dübüründen çıkacak ve arkadaşlarına: Beni tanıyor musunuz? diye seslenecek, onlar: Hayır diyecekler. Fakat biz senin ne kadar horlanmış ve rüsvay edildiğini görüyoruz. Sen kimsin? Bu sefer arkadaşlarına: Ben filan oğlu filanım, sizden herbir kişi için bunun gibisi vardır, diyecektir.

Derim ki: Bu tefsir bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış açıklamaların en sahih olanıdır. Buna yüce Allah’ın:

“O gün her sınıf insanı İmâmları ile çağırırız” (el-İsra, 17/71) âyeti delil teşkil etmektedir. Bu hususta Ebû Hüreyre’den gelmiş bu anlamda ve Tirmizî tarafından rivâyet edilmiş bir hadis vardır. Biz bu hadisi el-İsra Sûresi’nde (17/71. âyetin tefsirinde) zikretmiş bulunuyoruz, O hadisi oradan tetkik ed(ebihıs)iniz,

Hakka 31

Sonra cehenneme sürükleyin.

Diyanet Vakfı
Sonra alevli ateşe atın onu!

Kurtubi Tefsiri
“Sonra cehenneme ulaştırın onu.

“Sonra cehenneme ulaştırın onu!” Yani onun cehenneme varmasını, cehennemi boylamasını sağlayın.

Hakka 30

Onu tutun, bağlayın.

Diyanet Vakfı
Onu yakalayın da, (ellerini boynuna) bağlayın;

Kurtubi Tefsiri
“Yakalayın onu ellerini de boynuna bağlayın onun.

“Yakalayın onu; ellerini de boynuna bağlayın onun!” Denildiğine göre onu yüzbin melek alır, sonra eli boynuna bağlanır. İşte yüce Allah’ın:

“Ellerini de boynuna bağlayın onun” âyeti bunu anlatmaktadır ki, onu böylece zincirlere bağlayın demektir.

Hakka 29

Gücüm de benden yok olup gitti.

Diyanet Vakfı
Saltanatım da benden (koptu), yok olup gitti.

Kurtubi Tefsiri
“Saltanatım da beni bırakıp gitti.”

Şayet adam kötülükte bir önder; kötülüğe çağıran, kötülüğü emreden bir kimse olup bu hususta ona uyanların sayısı çok ise; ona da kendisi ve babasının ismi ile seslenilir. Hesabı için öne çıkar. Ona siyah yazılarla yazılmış, siyah bir kitap çıkartılır. İç tarafında iyilikler, dış tarafında kötülükler yazılı olacaktır. Önce iyilikleri okumaya başlar, onları okur kurtulacağını sanır. Kitabın sonuna ulaşacağı vakit onda: “İşte bunlar senin iyiliklerindir, senin yüzüne geri çevriliyorlar” yazılı olduğunu görür. Yüzü simsiyah kesilir, onu keder kaplar, hayırdan yana ümidini keser. Sonra kitabını tersine çevirir, bu sefer kötülüklerini okur. Okudukça sadece kederi artar, yüzünün siyahlığı çoğalır durur. Kitabının sonuna ulaşınca orada “bunlar senin kötülüklerindir ve senin aleyhine olmak üzere kat kat kazandırılmıştır” yani azap ona kat kat verilecektir; ibaresinin yazılı olduğunu görür. Yoksa bunun anlamı işlemediği şeyler ona fazladan ilave edilecektir, şeklinde değildir. Cehenneme atılmak üzere irileşir, gözleri morarır, yüzü simsiyah kesilir. Katrandan elbiseler giydirilir ve ona şöyle denilir: Haydi arkadaşlarının yanına git ve onlara aralarından herbir kişiye böylesinin yapılacağını haber ver, denilir, O da:

“Keşke kitabım verilmeseydi ve keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Keşke bu İş bitmiş olsa idi” diyerek gidecek ve ölümü temenni edecektir.

“Saltanatım da beni bırakıp gitti” (diyecek.)

İbn Abbâs’ın tefsiri ise: Benim ileri sürebileceğim bir delilim kalmamıştır şeklindedir. Mücahid, İkrime, es-Süddî ve ed-Dahhak’ın da açıklaması budur. İbn Zeyd dedi ki: Bununla mülkün kendisi olan dünyadaki saltanatını kastetmektedir. İşte bu kişi, dünyada iken arkadaşları tarafından kendisine itaat olunan bir kimse idi. Yüce Allah da şöyle buyuracaktır:

Hakka 28

Malım bana hiçbir fayda vermedi.

Diyanet Vakfı
Malım bana hiç fayda sağlamadı;

Kurtubi Tefsiri
“(Çünkü) malımın bana faydası olmadı.

Hakka 27

Ah! Ölümüm her şeyi bitirseydi!.

Diyanet Vakfı
Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi!

Kurtubi Tefsiri
“Keşke bu (iş) bitmiş olsa idi.

Hakka 26

“Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.”

Diyanet Vakfı
25, 26. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o: Keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!

Kurtubi Tefsiri
“Ve keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.

Hakka 25

Kitabı solundan verilen ise der ki: “Keşke bana kitabım verilmeseydi.”

Diyanet Vakfı
25, 26. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o: Keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!

Kurtubi Tefsiri
Kitabı sol tarafından verilen kimseye gelince; o da der ki; “Keşke kitabım verilmeseydi.

Hakka 24

“Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık olarak yiyin, için afiyetle.”

Diyanet Vakfı
(Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, afiyetle yeyin, için.

Kurtubi Tefsiri
Geçmiş günlerde peşinen işledikleriniz sebebi ile afiyetle yeyin, için.

“Geçmiş günlerde” yani dünyada “peşinen işledikleriniz sebebiyle” önceden yapmış olduğunuz salih ameller dolayısıyla

“afiyetle” kursağınızda kalmasına, zevkinizin gölgelenmesine sebep teşkil edecek hiçbir şey olmaksızın

“yeyin, İçin!” Yani onlara bu sözler söylenecektir.

Yüce Allah’ın:

“Artık o hoşnut bir yaşayış içindedir” diye buyurduktan sonra

“yeyin…” diye buyurması

“kitabı sağdan verilmiş olana” diye buyurması dolayısıyladir. Çünkü oradaki; “..-an, kimse’ çoğul anlamını da ihtiva etmektedir.

ed-Dahhak’ın belirttiğine göre bu âyet-i kerîme; Mahzumlu Ebû Seleme Abdullah b. Abdi’l-Esed hakkında inmiştir. Mukâtil de böyle demiştir. Bundan sonraki âyet-i kerîme ise kardeşi el-Esved b. Abdi’l-Esed hakkında inmiştir. İbn Abbâs’ın ve yine ed-Dahhak’ın görüşüne göre böyledir. Bu rivâyeti es-Sa’lebî nakletmiştir. Buna göre bu adam ve onun kardeşi bu âyetlerin nüzulüne sebep teşkil etmiş olmaktadır, bununla birlikte anlam bütün bedbaht kimseler ile bütün bahtiyar kimseleri genci olarak kapsamaktadır. Buna da yüce Allah’ın:

“Yeyin, için” âyeti delil teşkil etmektedir.

Şöyle de denilmiştir: Bundan maksat hayır ve serde kendisine tabi olunan herkestir. Şayet kişi hayırda bir baş olup ona davet ediyor, onu emrediyor ve ona uyanlar da çok kimseler ise; hem kendi ismi, hem de babasının adıyla davet edilir, o da öne geçer. Nihayet yaklaştığında ona beyaz yazı ile beyaz bir kitap çıkartılır. Kitabın iç tarafında kötülükler, dış tarafında iyilikler yazılı olacaktır. Önce kötülüklerden başlar, onları okur. Korkuya kapılır, yüzü sararır, rengi değişir. Kitabının sonlarına vardığında bu sefer onda şunların yazılı olduğunu görür: “İşte bunlar senin kötülüklerindir. Ben sana bağışlamış bulunuyorum.” İşte bu vakit ileri derecede sevinir. Sonra kitabını çevirir, bu sefer iyiliklerini okur. Sevinçten başka bir şeyi anmaz. Nihayet kitabının sonuna varınca, onda şu yazıları bulur: “İşte bunlar da senin iyiliklerindir, bunlar sana kat kat verilecektir.” Bu sefer yüzü ağarır, ona bir taç getirilir, başının üstüne konulur. Ona iki elbise giydirilir, herbir eklemine süs eşyaları takılır, altmış zira boy verilir. Bu da Âdem (aleyhisselâm)’ın boyudur. Ona şöyle denilir: Haydi arkadaşlarına git! Onlardan herbirisine bunun gibi mükâfatların verileceğini haber ver ve onları müjdele! Geri dönüp gidince bu sefer.

“İşte alın, okuyun kitabımı! Ben zaten hesabıma gerçekten kavuşacağımı biliyordum” der. Yüce Allah da şöyle buyuracaktır:

“Artık o hoşnut” olduğu hoşnut kalınan

“bir yaşayış içindedir.” Semada

“yüksek bir cennette devşirilecek meyveleri” mahsûlleri, salkımları

“yakındır” onlara yakınlaştırılmıştır. Arkadaşlarına: Beni tanıyor musunuz? diyecek, onlar: Seni bir lütuf ve ihsan kuşatmış bulunuyor, sen kimsin? diyecekler. Onlar: Ben filan oğlu filanım. Sizden herbir kişiye böylesini müjdeliyorum.

“Geçmiş günlerde” dünya hayatının günlerinde “peşinen işledikleriniz” önden gönderdikleriniz

“sebebi ile afiyetle yeyin için!”

Hakka 23

Meyveleri yakındır.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23. Artık o, meyveleri sarkmış yüce bir cennette hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.

Kurtubi Tefsiri
Devşirilecek meyveleri yakındır.

“Yüksek bir cennette…” yani insanların kalplerinde değeri pek büyük olup

“devşirilecek meyveleri yakındır.” El uzatıp yakalanması arasındaki mesafe uzak değildir. Ayakta olan da, oturan da, yatan da o meyveleri devşirebilir. İleride el-însan Sûresi’nde (76/14. âyetin tefsirinde) geleceği üzere.

“Devşirilenler” lâfzı’in çoğulu olup “devşirilen mahsuller, meyveler” demektir. Mastarı: şeklindedir. “Devşirme zamanı” demektir.

Hakka 22

Yüksek bir cennettedir.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23. Artık o, meyveleri sarkmış yüce bir cennette hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.

Kurtubi Tefsiri
Yüksek bir cennette,

Hakka 21

Artık o hoşnut kalınmış bir yaşayış içindedir.

Diyanet Vakfı
21, 22, 23. Artık o, meyveleri sarkmış yüce bir cennette hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.

Kurtubi Tefsiri
Artık o hoşnud kalınan bir yaşayış içindedir:

“Artık o, hoşnut bir yaşayış içindedir.” Hoşnut olacağı ve hoşa gitmeyecek bir şeyin bulunmadığı bir yaşayış içerisindedir.

Ebû Ubeyd ve el-Ferrâ’ dedi ki: “Hoşnut olan (mealde hoşnut olacağı)” aslında “hoşnut olunan” anlamındadır. Tıpkı: “Fışkıran su” tabirinin; “Fışkırtılan su” anlamında oluşu gibi.

Bunun, sahibi tarafından hoşnut kalınan bir yaşayış demek olduğu da söylenmiştir. Tıpkı süt sahibi olan kimseye; ile, hurma sahibi olan kimseye; denilmesi gibidir.

Sahih’le Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir;

“Onlar orada ebediyyen ölmemek üzere yaşarlar. Ebediyyen hastalanmamak üzere sağlıklarına kavuşurlar. Ebediyyen hiçbir kötü hal görmemek Üzere nimet içerisinde bulunurlar. Ebediyyen yaşlanmamak üzere genç kalırlar.” Bu manada pek çok âyet ve hadis bulunmakla birlikle; Ktımıbi merhumun zikrettiği bu lâfızlarla bir hadis cesptt edemedik

Hakka 20

“Gerçekten ben, hesabıma kavuşacağımı sanmıştım.”

Diyanet Vakfı
19, 20. Kitabı sağ tarafından verilen: Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum, der.

Kurtubi Tefsiri
“Ben zaten hesabıma gerçekten kavuşacağımı biliyordum.”

“Ben zaten… gerçekten… biliyordum.” İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre (lâfzan: “zannediyordum” anlamındaki kelime) kesinlikle inanıyordum ve biliyordum, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Ben, Allah’ın günahlarım sebebiyle beni sorumlu tutacağını sanıyordum. İşte affederek bana lütufta bulundu ve beni günahlarım dolayısıyla sorumlu tutmadı.

ed-Dahhâk dedi ki; Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minler tarafından yapıldığı ya da yapılacağı belirtilen herbir “zan”; yakın (kesinlikle bilmek) anlamındadır. Kâfirler tarafından (yapıldığı ya da yapılacağı) belirtilen herbir zan ise “şek ve şüphe” anlamındadır.

Mücahid dedi ki: Âhirete dair zan yakın, dünyaya dair zan ise şüphe anlamındadır.

el-Hasen bu âyet-i kerîme hakkında şöyle demiştir: Mü’min Rabbi hakkında hüsn-ü zan beslediğinden güzel amelde bulunmuştur. Münafık ise Rabbi hakkında kötü zan beslediğinden kötü amelde bulunmuştur.

Âhirette

“hesabıma gerçekten kavuşacağımı biliyordum.” Bundan dolayı öldükten sonra dirilişi inkâr etmedim. Yani o ancak hesab gününden korktuğundan dolayı kurtulmuştur. Çünkü yüce Allah’ın mutlaka kendisini hesaba çekeceğine inandığından âhiret için çalıştı.

Hakka 19

Kitabı sağından verilen der ki: “Alın, kitabımı okuyun.”

Diyanet Vakfı
19, 20. Kitabı sağ tarafından verilen: Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum, der.

Kurtubi Tefsiri
Kitabı sağdan verilmiş olana gelince; der ki: “İşte alın, okuyun kitabımı;

“Kitabı sağdan verilmiş olana gelince” âyetinde sözü edilen kitabın sağdan verilmesi, kurtuluşa bir delildir. İbn Abbâs dedi ki: Bu ümmet arasından kitabı sağından verilecek ilk kişi -güneş ışığı gibi bir ışığı olduğu halde-Ömer b. el-Hattâb olacaktır. Ona: Peki Ebû Bekir nerede kaldı? diye sorulunca, Heyhat heyhat dedi. Melekler onu cennete götürmüş olacaklardır. Bunu Zeyd b. Sabit yoluyla gelen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a ulaşan (merfu) bir hadis olarak lâfzıyla ve manasıyla “et-Tezkire” adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Allah’a hamdolsun.

“Der ki: İşte alın okuyun kitabımı!” Bunu İslâm’a güvenerek ve kurtuluşuna sevinerek söyleyecektir. Araplara göre “yemin: sağ” sevincin delilleri arasındadır. Şimâl (sol) ise kederin delillerindendir. Şair şöyle demektedir:

“Açıkça söyle banaleyhisselâmen beni sağ elinde mi tutuyorsun,

De ki; sevineyim; yoksa beni soluna mı aldın?”

“İşte alın” gelin, demektir. Mukâtil de gelin, toplanın diye açıklamıştır. Alın anlamında olduğu da söylenmiştir. Faize dair haberde (hadiste) geçen: “Ancak al ve al demesi müstesnadır.” Buhârî, II, 750, 760, 761; Müslim, III, 1209; Tırmizi, III, Î45; Ebû Dâvûd, III, 24H; Nesâî, VII, 243; İbn Mâce, II, 757, 759; Muvatta’, II, 637; Müsned, I, 24, 35 İfadesi, birinin diğerine, al demesi müstesnadır, anlamındadır.

İbnu’s-Sikkît ile el-Kisâî şöyle demektedir: Araplar bir kişiye: “Ey adam gel, oku!” İki kişiye: “Ey iki kişi gelin!” Üç kişiye: “Ey adamlar gelin!” Kadına hemzeyi kesreti olarak derler. Tesniye olursa çoğul olursa derler. (Çoğul erkekler için) bunun aslı ise şeklinde olup, “kef” yerine “hemze” getirilmiştir. Bu açıklamayı el-Kuteybî yapmıştır.

Bir diğer görüşe göre;

“İşte alın!” lâfzı sevinç ve huzurlu zamanlarda çağıran kimseye cevap vermek için öngörülmüştür. Rivâyet olunduğuna göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bedevi bir Arap yüksek bir sesle seslenmiş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da sesini uzatarak “İşte buradayım” diye cevap vermiştir. Tirmizî, V, 545, 546; İbni Hibbân, Sahih, IV, 150

“Kitabımı” lâfzı Kûfelilere göre

“işte alın!” anlamındaki lâfız ile nasbedilmiştir. Basralılara göre ise; ‘okuyun!” âyeti ile nasbedilmiştir. Çünkü iki âmilden daha yakın olanı budur. Aslı ise;

“Kitabımı” şeklinde olup, “he” harfi “ye”nin üzerindeki fethanın açıkça telaffuzu için getirilmiştir. “He” aslında vakıf içindir. Aynı şekilde bunun benzeri olan; “Hesabıma, malımın, saltanatım” lâfızları da bu şekildedir. Yine el-Karia Sûresi’nde

“nedir?” (el-Karia, 101/10) âyetinde de böyledir.

Bu genel olarak hepsinde hem vakıf, hem vasıl hallerinde “he” ile okunmuştur. Çünkü bu kelimeler mushafta “he” ile yazılmıştır, o bakımdan okunuşları terkedilmez.

Ebû Ubeyd ise bir taraftan sekt (susma) halinde kelimenin sonunda “he”yi getirmek bakımından lügate, diğer taraftan da hat’a (mushafın yazılışına) uygun olsun diye özellikle vakıf yapmaya dikkat etmeyi tercih etmiştir.

İbn Muhaysın, Mücahid, Humeyd ve Yakub ise hepsinde vasıl halinde “he” harfini hazfederek, vakıf halinde ise isbat ederek okumuşlardır. Hamza onlara; “Malımın, saltanatım” lâfızlarında ve el-Karia’daki: “O nedir” kelimesinde onlara muvafakat etmiştir. Bu şekildeki kelimelerin tamamı yedi tanedir. Ilımlar bu suretle yer alan 19. âyetin, 20., 25, 1& , İH. ve 29. âyetlerin son kelimeleri ile el-Karifi Sûresi’nde geçen 10. ayet-i kerimenin sonuncu kelimesidir.

Ebû Hatim ise -lugate uymak suretiyle- Yakub ve onunla birlikte olanların kıraatini tercih etmiştir. Vasıl halinde “he” ile okuyanlar da vakıf niyeti ile böyle okurlar.

Hakka 18

O gün siz ortaya konulursunuz, hiçbir gizliniz kalmaz.

Diyanet Vakfı
(Ey insanlar!) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz.

Kurtubi Tefsiri
O günde -hiçbir şeyiniz gizli kalmaksızın- arzolunursunuz.

“O günde” Allah’a “.,.arzolunursunuz.” Buna delil de yüce Allah’ın:

“Saf halinde Rabbine arzedilecekler” (el-Kehf, 18/48) âyetidir.

Bu arz, daha önce Allah’ın bilmediği bir şeyi bu yolla öğreneceği bir arz değildir. Bunun anlamı hesaba çekmek ve amellerinin karşılığının verilmesi maksadı ile, onların cezalarını çekecekleri amelleri takrir etmek (söylemek ve itiraf ettirmek)dir. el-Hasen’in, Ebû Hüreyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İnsanlar kıyâmet gününde üç defa arzolunacaklardır. Bunların ikisinde tartışma ve mazeretler ileri sürülecek. İkincisinde ise; işte o vakit sahifeler uçuşarak, ellere ulaşacak, kimisi amel defterini sağ eliyle alacak, kimisi sol eliyle alacaktır.” Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Hadis el-Hasen’in Ebû Hüreyre’den hadis dinlememiş olması açısından sahih değildir Tirmizi, IV, 617; İbn Mâce, II, 1430; Müsned, IV, -41’i

“Hiçbir şeyiniz gizli kalmaksızın” yani O bütün amellerinizi, amellerinizle ilgili herşeyi bilendir. Buna göre; “Gizli (olan) bir şey”: “Gizli şey” anlamındadır. Onların amellerinden gizleyip sakladıkları şey demektir. Bu açıklamayı İbn Şecere yapmıştır.

Hiçbir insan ona gizli kalmaz yani hesaba çekilmeyecek bir insan kalmayacaktır, diye de açıklanmıştır.

Abdullah b. Amr b. el-Âs dedi ki: Kâfir mü’minden, iyi günahkârdan gizli (ayırdedilmeksizin) kalmaz. Sizin hiçbir avretiniz dahi Örtülmez, gizlenmez, diye de açıklanmıştır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar çıplak ve elbisesiz olarak hazfedileceklerdir…” Buhârî, III, 1222, 1271,; Müslim, 11, 705, IV, 2194; Tirmizî, IV, 615, V, 432, İbn Mâce, II, 1429; Müsned, î, 223, VI, 53, 89

Âsım dışında Kûfeliler:

“Gizli kalmaksızın” anlamı verilen lâfzı “ye” ile: diye okumuşlardır. Çünkü: “Gizli bir şey” lâfzının müennesliği hakiki değildir. Yüce Allah’ın:

“O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı” (Hud, 11/67) âyeti da buna benzemektedir. Bu okuyuşu Ebû Ubeyd tercih etmiştir. Çünkü fiil ile müennes olan isim arasına câr ve mecrur girmiştir.

Diğerleri ise “te” ile okumuştur. Ebû Hatim bu okuyuşu -“gizli bir şey” anlamındaki lâfzın müennesliğİ dolayısıyla- tercih etmiştir.

Hakka 17

Melekler onun kıyılarındadır. O gün Rabbinin Arşını sekiz kişi yüklenir.

Diyanet Vakfı
Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.

Kurtubi Tefsiri
Melek(ler) de onun çevresinde olacak(lar.) O günde üstlerinde bulunan sekiz (melek), Rabbinin Arş’ını yüklenir.

“Melek” âyetinden kasıt meleklerdir, cins ismidir,

“…de onun çevresinde olacak” yani sema yarılıp çatlayacağı vakit semanın etrafında olacaklar. Çünkü sema onların mekânıdır. Bu açıklama İbn Abbâs’tan nakledilmiştir.

el-Maverdî de şöyle demektedir: Belki de bu Mücahid ve Katade’nin görüşüdür. es-Sa’lebî ise bunu ed-Dahhak’tan naklederek şöyle demektedir: (Melekler) semanın çatlamayan kısımlarının kenarlarında bulunacaklardır. O, bu İfadeleriyle semanın meleklerin mekânı olduğunu, sema yarılıp patlayacağı vakit onun etrafında, kıyılarında bulunacaklarını kastetmektedir.

Said b. Cübeyr dedi ki: Mana melek(ler) dünyanın kıyılarında bulunacaklardır. Yani onlar yere inecekler ve dünyanın kıyılarını, etrafını koruyacaklardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Sema parçalar haline döneceğinde melekler bizatihi çatlamamış bulunan o parçalar üzerinde duracaklardır.

Bir diğer açıklamaya göre insanlar cehennemi göreceklerinde dehşete kapılacaklar. Bu vakit develerin kaçtıkları gibi kaçacaklar, fakat yerin hangi bölgesine giderlerse gitsinler mutlaka orada birtakım melekler görecekler, bu sefer geldikleri yere geri döneceklerdir.

Şöyle de açıklanmıştır:

“Onun çevresinde” cehennem ehlini oraya sürüklemek, cennet ehline de selâm vermek ve onlara ikramda bulunmak gibi kendilerine verilecek olan emirleri bekleyeceklerdir. Bütün bunlar da İbn Cübeyr’in açıklamasının ihtiva ettiği mananın çerçevesi içerisindedir. Buna da yüce Allah’ın:

“… Melekler ardı arkasına indirileceklerdir” (el-Furkan, 25/25) âyeti ile;

“Ey cin ve insan toplulukları! Eğer gökler ve yerin kenarlarından kaçmaya gücünüz yetiyorsa kaçın” (er-Rahmân, 55/33) âyeti -orada açıklamış olduğumuz üzere- delâlet etmektedir.

“Çevre(ler)”; Huzeyl lehçesinde taraflar, köşe bucaklar anlamındadır. Tekili maksur olarak: diye, tesniyesi; …diye gelir. “Asâ” lâfzının tesniyesinin; diye gelmesi gibi. Şair de söyle demiştir:

“Ben o iki (helâk) yerine atılacak bir kimse değilim çünkü,

Kavim arasında yeri doldurulma ihtimali en az kişi benim.”

Kuyunun kenarı ile kabre de bu isim verilir,

“O günde üstlerinde bulunan sekiz (melek) Rabbinin Arş’ını yüklenir” âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Bunlar sayılarını Allah’tan başka, hiçbir kimsenin bilmediği sekiz saf melektir. İbn Zeyd dedi ki: bunlar sekiz melektirler. el-Hasen de: Onların kaç tane olduklarını en iyi bilen Allah’tır. Sekiz mi yoksa sekizbin mi?

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Bugün Arş’ı taşıyanlar dörttür. Kıyâmet günü olacağında yüce Allah onları dört melekle daha destekleyecektir. Böylelikle sekiz melek olacaklardır.” Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir. el-Maverdî de bunu Ebû Hüreyre’den rivâyet etmektedir. Ebû Hüreyre dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bugün onu (Arşı) dört melek taşımaktadır. Kıyâmet gününde de bunlar sekiz olacaktır.” Mâverdi, Nüket, VI, H2, yayına hazırlayanın notuna göre hadis zayıftır.

el-Abbas b. Abdi’l-Melik dedi ki: Bunlar dağ keçisi suretinde sekiz melektirler. Bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet etmektedir. Hadiste de şöyle denilmektedir: “Bu meleklerden herbirinin dört tane yüzü vardır. Biri adam yüzü, biri arslan yüzü, biri öküz yüzü, biri de kartal yüzüdür. Bu yüzlerin herbiri o tür için Allah’tan rızık diler. ”

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzurunda Umeyve b. Ebi’s-Salt’ın:

“Onun (Arşın) sağ ayağının altında adam ve öküz (suretinde melek) vardır,

Diğerinin altında ise kartal ve aslan bekletilmektedir.

Güneş her gecenin sonunda görünmektedir,

Kırmızı olarak; onun rengi gül rengini andırır.

Onlar için rahat bir şekilde (isteyerek) doğmuyor,

Ancak azâb edilerek ve celde vurularak,”

Beyitleri okununca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); “Doğru söyledi” demiş Müsned, I, 256; Dârimi, II, 385; Heysemî, Mecmâ’, VIII, 127 Râvilerinin, ItsdlLs yai İbn İshak dışında sika olduklarını belirterek Haberde zikredildiğine göre; “yedinci semanın üstünde sekiz tane dağ keçisi vardır. Bunların tırnakları ile diz kapakları arasındaki mesafe iki sema arasındaki mesafe gibidir. Onların sırtlan üzerinde de Arş vardır.” Bunu el-Kuşeyrî zikretmiş bulunmaktadır.

Tirmizî de bunu el-Abbas b. Abdu’l-Muttalib’in rivâyet ettiği bir hadis olarak zikretmiştir. Bu hadis tamamıyla daha önceden el-Bakara Sûresinde (2/29. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. es-Sa’lebî de mana ve lâfzı itibariyle buna yakın bir rivâyeti zikretmiştir. Merfu bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Arş’ın taşıyıcı melekleri dağ keçisi surecinde sekiz melektir. Bunların tırnakları ile diz kapakları arasındaki mesafe hızlıca uçan bir kuşun katedeceği şekilde yetmiş yıllık bir mesafedir. ” Hâkim, Müstedrek, II, 410, 543 (-az farkla!; Deylemî, Firdevs, IV, 413 <:ı* Farkla) el-Kelbî'nin Tefsir'inde şöyle denilmektedir: Bundan maksat tamamı dokuz bölük olan meleklerden sekiz bölüktür. Yine ondan nakledildiğine göre tamamı on bölük olan meleklerden sekiz bölüktür. Sonra da nakledilmesi uzunca sürecek bir şekilde meleklerin sayılarını sözkonusu etmektedir. Birincisini ondan es-Sa'lebî, ikincisini de el-Kuşeyrî nakletmiştir. el-Maverdî de İbn Abbâs'tan şöyle dediğini zikretmektedir: (Bunlar) dokuz kısımdan sekiz kısımdır. el-Kerûbiyyûn diye bilinenler bunlardır. Âyet yüce Allah Arş ile iner, demektir. Arş'ın Allah'a izafe edilmesi ise Beytin ona izafe edilmesi gibidir. Nasıl ki Beyt (ev) orada bulunmak için değilse, Arş da böyledir. "Üstlerinde" âyetinin anlamı başlarının üstünde demektir. es-Süddî dedi ki: Arş'ı taşıyıcı melekler üstlerinde taşırlar. Arş'ı taşıyanları ise Allah'tan başkası taşımaz. "Üstlerinde" âyetinin şu anlamda olduğu da söylenmiştir: Arşı taşıyanlar semanın etrafında bulunan meleklerin üstünde olacaktır. "Üstlerinde" âyeti, kıyâmet ehlinin üstünde, diye de açıklanmıştır.

Hakka 16

Gök yarılır, o gün zayıf düşer.

Diyanet Vakfı
Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar.

Kurtubi Tefsiri
Gök yarılmış ve o günde o, gevşemiş olacaktır.

“Ve o günde o gevşemiş” zayıflamış

“olacaktır.” (Bu kökten olmak üzere) bina oldukça zayıfladığı takdirde: “Bina oldukça zayıfladı, zayıflar” denilir. İsm-i faili; …diye gelir. “Zayıf, güçlü olmayan söz” denilir.

O bakımdan şöyle denilmiştir: Gök daha önce sapasağlam iken gevşekliği itibariyle yün gibi olacaktır. Bu ise -belirttiğimiz gibi- meleklerin inmesi için böyle olacaktır. Kıyâmet gününün dehşeti dolayısıyla böyle olacağı da söylenmiştir.

“Gevşemiş olacaktır” âyetinin, delik deşik olacaktır anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da İbn Şecere yapmıştır, Bu ise Arapların parçalanan kırba hakkında kullandıkları: “Su kırbası delik deşik oldu,” tabirlerinden alınmıştır, Arapların mesellerinden birisinde de şöyle denilmektedir:

“Kırbası delik deşik olan kimse ile

Düzlükte suyu dökülmüş olanı bırak gitsin.”

Bu da aklı kıt ve kendisini koruyamayan kimse hakkında kullanılır.

Hakka 15

O gün o olay meydana gelir.

Diyanet Vakfı
13, 14, 15. Artık Sura bir defa üflendiği, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur (kıyamet kopar).

Kurtubi Tefsiri
İşte o günde olan olmuştur;

“İşte o günde olan olmuştur.” Kıyâmet kopmuş; gök yarılmış, ayrılmış ve parçaları birbirinden uzaklaşmış olacaktır.

Şöyle de denilmiştir: İçinde bulunan meleklerin inmesi İçin gök ayrılacaktır. Buna delil yüce Allah’ın:

“Ve o günde gökyüzü bulutla yarılacak, melekler ardı arkasına indirileceklerdir” (el-Furkan, 25/25) âyetidir. Dalın önceden geçmiş bulunmaktadır.

Hakka 14

Yeryüzü ve dağlar kaldırılır, bir darbede birbirine çarpılıp parçalanır.

Diyanet Vakfı
13, 14, 15. Artık Sura bir defa üflendiği, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur (kıyamet kopar).

Kurtubi Tefsiri
Yer ve dağlar kaldırılıp birbirlerine bir defa çarpılarak toz olduklarında;

“Yer ve dağlar kaldırılıp” âyetinde geçen:

“Kaldırılıp” lâfzı genel olarak “mim” harfi şeddesiz olarak okunmuştur. Yerlerinden kaldırıldığında… demektir.

“Bir defa çarpılarak toz olduklarında” parçalanıp paramparça, un ufak edildiklerinde, demektir.

Buradaki:

“Bir defa çarpılarak” lâfzında ancak nasb sözkonusu olabilir. Çünkü;

“Toz olduklarında” lâfzındaki zamir merfudvır. el-Ferrâ’ dedi ki: (“Toz olduklarında” anlamındaki fiili): diye buyurmamış olması dağların tümünü tek bir yekûn, yeri de tek bir yekun gibi değerlendirmiş olmasından dolayıdır.

Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“Göklerle yer birleşik ve yapışık idi” (el-Enbiyâ, 21/30) âyetidir. Görüldüğü gibi, diye buyurmamıştır. Buradaki çarpıp toz etmek; zelzeleyi, sarsıntıyı andırır. Yüce Allah:

“Yer kendine kas bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman” (ez-Zilzal, 99/1) âyetinde olduğu gibi.

“Birbirlerine çarpıldıklarında” tek bir seriliş ile yayıldıklarında, anlamında olduğu da söylenmektedir. Nitekim devenin hörgücünün sırtı üzerinde yayıldığım anlatmak üzere: “Devenin hörgücü (sırtı üzerinde) yayıldı” denilmesi de buradan gelmektedir. el-Araf Sûresi’nde (7/143. âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Abdu’l-Hamid, İbn Amir’den

“kaldırılıp” anlamındaki lâfzı; şeklinde şeddeli olarak, fiilin ikinci mef’ûle isnad edilmesi suretiyle okumuştur.

Sanki aslı itibariyle: Ben kudretimize yahutta meleklerimizden birine yeri ve dağları yükledim” denilmiş, arkasından fiil ikinci mef’ûle İsnad edildiğinden, ona göre binası yapılmış gibidir. Eğer birinci mef’ûl getirilmiş olsaydı, o vakit fiilin ona isnad edilmesi gerekirdi. O bakımdan sanki: Kudretimize arz yükletildi, kudretimizce kaldırıldı” diye buyurmuş gibidir. Bununla birlikte dönüşüm yolu ile fiilin ikinci (mef’ûl) için bina edilmesi de câiz olabilir, O durumda: “Arz meleğe yükletildi” denilir. Bu da bir kimsenin: “Zeyd’e cübbe giydirildi” ile: “Cübbe Zeyd’e giydirildi” demesine benzer.

Hakka 13

Sur’a bir tek üfürülünce.

Diyanet Vakfı
13, 14, 15. Artık Sura bir defa üflendiği, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur (kıyamet kopar).

Kurtubi Tefsiri
Artık Sûr’a tek bir üfürüş üfürüldüğünde;

İbn Abbâs dedi ki: Bu, kıyâmetin kopması için yapılacak ilk üfürüştür. Ölmedik hiçbir kimse kalmayacaktır. Burada

“üfürüldüğünde” anlamındaki fiilin müzekker gelmesi, “nefha: üfürüğün müennesliyinin hakiki olmayışından dolayıdır.

Burada sözü edilenin son üfürüş olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah:

“Tek bir üfürüş” diye buyurmuştur ki; bunun tekrarlanmayacağı anlamına gelir. el-Ahfeş dedi ki: Fiil

“üfürüş” üzerinde gerçekleşmektedir.

Çünkü bundan önce merfu bir isim bulunmamaktadır. O bakımdan -ötreli olarak-

“Bir üfürüş” denilmiştir ….. olduğunu anlatmak istemektedir Bununla birlikte mastar olarak nasb ile: diye gelmesi de mümkündür. Ebû’s-Semmâl da böylece okumuştur.

Ya da: Fiile dair haber vermekle yetinilmiştir. Nitekim: “Bir çeşit vuruş vuruldu” demek de böyledir.

ez-Zeccâc dedi ki: “Sûr’a’: anlamındaki lâfız (bu durumda) nâib-i failin (sözde öznenin) yerini tutmaktadır.

Hakka 12

Ki onu sizin için bir ibret kılalım ve anlayan kulak onu anlasın.

Diyanet Vakfı
Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye.

Kurtubi Tefsiri
Onu sizin için bir ibret kılalım ve onu belleyen bir kulak da bellesin diye.

“Onu” yani Nûh (aleyhisselâm)’ın gemisini

“sîzin İçin bir ibret kılalım..” Yüce Allah, o gemiyi bu ümmete bir ibret ve bir öğüt sebebi kılmıştır. Katade’nin görüşüne göre bu ümmetin ilkleri o gemiye (kalıntılarına) yetişmiştir. İbn Cüreyc dedi ki: Bu geminin tahtaları Cudi üzerinde idi. Mana da şöyle oluyor: Ben Nûh kavminin başına gelenlerden ve Allah’ın atalarınızı boğulmaktan kurtarmasından öğüt ve ibret alasınız diye o tahta parçalarını sizin için bıraktım. Halbuki nice gemi vardır ki yok olup gitmiş, toprağa dönüşmüş, ondan hiçbir şey geri kalmamış bulunuyor.

Şöyle de açıklanmıştır: Nûh’un kavmini suda boğmak ve onunla birlikte îman edenleri kurtarmak şeklindeki o fiilinizi size bir Öğüt kılalım diye (böyle yaptık.) Bundan dolayı yüce Allah:

“Ve onu belleyen bir kulak da bellesin diye” dîye buyurmaktadır. Yani Allah’tan gelmiş olanı İyice belleyen bir kulak onu iyice dinleyip bellesin diye. Çünkü gemi bununla (yani bellenmekie) nitelendirilemez.

ez-Zeccâc dedi ki: “Ben bunu belledim” denilir yani onu iyice içimde korumaya aldım. “Onu bellerim” demek olup, mastarı da: şeklinde gelir. “İlmi belledim”; “Söylediklerini belledim” denilir ve hepsi de aynı anlamı ifade eder. “Eşyayı kaba koydum” demektir.

ez-Zeccâc dedi ki: Fakat nefsinden (içinden) başka bir yerde koruduğun herbir şey hakkında ise “elif” ile: “Onu muhafaza akına aldım, doldurdum” denilir. İçinde (kalbinde) bellediğin şeye de “elif’siz olarak: “Onu belledim” denilir.

“Onu… bellesin” anlamındaki lâfzı Talha, Humeyd ve el-A’rec “ayn” harfini sakin olarak: diye yüce Allah’ın:

“… Bize … göster” âyetine, (“re” harfini esreli değil de): diye okunuşuna benzeterek okumuşlardır. Bu lâfzın okunuşu hususunda Âsım ve İbn Kesîr’den farklı rivâyetler gelmiştir, diğerleri ise “ayn” harfini kesreli olarak okumuşlardır.

Yüce Allah’ın:

“Ve onu belleyen bir kulak da bellesin diye” âyetinin bir benzeri;

“Muhakkak ki bunda kalbi olan veya kendisi şahid olarak dikkatle kulak veren kimse için elbette bir öğüt vardır” (Kaf, 50/37) âyetidir.

Katade dedi ki: Belleyen kulak, yüce Allah’tan gelen buyrukları akleden ve yüce Allah’ın Kitabından duydukları ile yararlanan kulaktır. Mekhûl’un rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu âyetin nüzulü sırasında şöyle demiştir: “Ben Rabbimden Ali’nin kulağını böyle kılmasını diledim.” Mekhûl dedi ki: O bakımdan Ali (radıyallahü anh) şöyle derdi: Rasûlullah (-sallallahü aleyhi ve sellem)’dan işitip de bellemediğim hiçbir şey yoktur. Bunu el-Mâverdî zikretmektedir. Mâverdi, Nüket, VI, H0; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 414, ‘h;ulıs miirscldir” kaydıyla

el-Hasen’den buna yakın bir rivâyeti es-Sa’lebî zikretmiş bulunmaktadır. O şöyle demiştir:

“Ve onu belleyen bir kulak da bellesin diye” âyeti nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Rabbimden bunu senin kulağın kılmasını istedim ey Ali!” dedi. Ali dedi ki: Allah’a yemin ederim ondan sonra hiçbir şey unutmadım. Zaten unutmamam da gerekirdi. Bir önceki nota bakınız

Ebû Berze el-Eslemi dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ali’ye şöyle dedi: “Ey Ali! Allah bana seni yakınlaştırmamı ve seni uzaklaştırmamayı, sana öğretmemi ve senin bellemeni emretti. Seni belleyen bir kimse kılması da Allah üzerinde bir haktır.” İbn Kesîr, Tefsir, IV, 414 “Htı di» sahih değildir” değerlendirmesiyle. Heysemi, Mecmâ, 1, 131, Hezzâr tarafından rivâyet edildiğini belirttikten sonra, Kivilerinden Muhammed b. Ubeydullah b. Ebî Râfi’nin rivâyetlerinin münkı-r olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca bak. Bezzar, Müsned, VI, ^11, X: 325

Hakka 11

Sular taştığında sizi gemide taşıdık.

Diyanet Vakfı
Şüphesiz, su bastığı vakit sizi gemide biz taşıdık;

Kurtubi Tefsiri
Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada sîzleri gemide Biz taşıdık.

“Şüphesiz ki su haddini aştığı” yani yükselip yukarı çıktığı

“sırada…”

Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Su Rabbi için gazaplanarak bekçisi olan meleklere karşı haddini aşıp onların da onu alıkoymaya güç yetiremedikleri zaman.

Katade dedi ki: Herşeyin üstüne on beş zira yükselmişti. İbn Abbâs dedi ki: Su Nûh (aleyhisselâm) zamanında bekçilerine karşı haddi aştı ve onlara karşı miktarı çokça arttı. O bakımdan ne kadar çıktığını bilemediler. O gün dışında, ondan önce ve ondan sonra (onlar tarafından) bilinen bir ölçü ile inmedik bir damla su dahi yoktur.. Bu açıklama sûrenin baş tarafında Hz. Peygambere merfu bir rivâyet olarak geçmiş bulunmaktadır.

bu ümmetlerin kıssalarının anlatılıp onların başlarına gelen azâbın sözkonusu edilmesinden maksat, bu ümmetin de rasÇillerine isyan etmek bakımından onlara uymaktan alıkonulmasıdır. Daha sonra yüce Allah:

“Sizleri… Biz taşıdık” âyeti ile suda boğulmaktan kurtulanların soyundan gelenler kılmak suretiyle onlara lütfumı hatırlatmaktadır. Yani atalarınızı siz onların sulblerinde İken

“gemide” akıp giden gemilerde:

“Biz taşıdık” diye buyurmaktadır. Gemide taşınanlar aslında Nûh (aleyhisselâm) ve onun çocuklarıdır. Yeryüzünde bulunan herkes onların soyundan gelmektedir.

Hakka 10

Rablerinin elçisine karşı geldiler, o da onları gittikçe artan bir yakalayışla yakaladı.

Diyanet Vakfı
Böylece Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler, O da onları pek şiddetli bir şekilde yakalayıverdi.

Kurtubi Tefsiri
Böylelikle Rabblerinin rasûl(ler)ine isyan ettiler. Bundan ötürü O da kendilerini oldukça şiddetli bir yakalayışla yakalayıverdi.

“Böylelikle Rabblerinin Rasûl(ler)üne isyan ettiler” âyeti hakkında el-Kelbî dedi ki: Rasûlden kasıt Mûsa’dır. Maksadın Lût (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir. Çünkü o (zikrediliş itibariyle) daha yakındır. Mûsa ve Lût -ikisine de selâm olsun-‘ın kastedildiği de söylenmiştir.

Yüce Allah’ın:

“İkiniz… gerçekten Biz âlemlerin Rabbinin rasûlleriyiz, deyiniz” (eş-Şuarâ, 26/6) diye buyurduğu gibi.

Buradaki “rasûl’ün risalet anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü hazan “risalet’den rasûl diye de sözedilebilir. Şair şöyle demiştir:

“Yalan söylemiştir benden laf getirdiğini söyleyenler, onların yanında açmadım ben

Hiçbir sırrımı ve onları bir rasûl ile (onlarla bir mesaj) göndermedim.”

“Bundan ötürü o da kendilerini oldukça şiddetli” daha önceki yakalayışlara ve ümmetlerin azâb ile almışlarına göre daha yüksek ve daha fazla

“bir yakalayışla yakalayıverdi.”

“Oldukça şiddetli” ile aynı kökten gelen; ise “altın ve gümüş karşılığında verdiğinden daha fazla bir şeyler almak” hakkında kullanılır. Mesela: “O şeY arttı ve kat kat çoğaldı, artar, çoğalır” denilir. Mücahid: Çok şiddetli diye açıklamıştır. Sanki şiddeti oldukça fazla (bir azâb)ı kastetmiş gibidir.

Hakka 9

Firavun, ondan öncekiler ve altüst olmuş şehirler de suç işlediler.

Diyanet Vakfı
Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lut kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler.

Kurtubi Tefsiri
Fir’avun da, ondan öncekiler de, altı üstüne gelen kasabalar halkı da hep hata İşlediler.

“Fir’avun da, ondan öncekiler de… işlediler” âyetindeki

“ondan öncekiler de” anlamındaki âyeti Ebû Amr ve el-Kisâî “kaf” harfini kesreli, “be” harfini üstün olarak; diye okumuşlardır ki; onunla birlikte olanlar ve askerlerinden ona uyanlar, anlamındadır. Ebû Ubeyd ve Ebû Hatim, Abdullah b. Ubeyy’in: “(……..): Ve onunla beraber olanlar” kıraatini gözönünde bulundurarak bu okuyuşu tercih etmişlerdir.

Ebû Mûsa el-Eş’ari ise; “Ve onun karşısında (hizasında) bulunanlar” diye okumuştur.

Diğerleri ise “kaf” harfini üstün, “be” harfini sakin olarak: “Ondan öncekiler” diye okumuşlardır. Yani ondan Önce geçmiş nesiller ve ümmetler de ,., demektir.

“Altı üstüne gelen kasabalar” Lût kavminin kasabaları demektir. Genel alarak (“kaf” harfinden sonra) “elif” ile okunmuştur. el-Hasen ve el-Cahderî ise tekti olarak: “Altı üstüne gelen kasaba” diye okumuşlardır. Katade dedi ki: Lut kavminin kasabalarına “mu’tefikât” adının veriliş sebebi, içindekilerle birlikte altüst olmalarından dolayıdır. Taberi, Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den şöyle dediğini zikretmektedir: Bunlar beş kasaba idi. Sa’be, Sa’re, Amra, Duma ve Sedûm idiler. Bunlar en büyük kasabalardı.

“Hep hata işlediler.” Hep hatalı işler yaptılar. Bu

“hata” masiyet ve küfürdür, Mücahid dedi ki: Onların işledikleri günahları kastetmektedir. el-Cürcânî dedi ki: Pek büyük günahı işlediler, demektir. Buna göre; “(……..): Hata” lâfzı mastardır.

Hakka 8

Artık onlardan geriye bir kalan görüyor musun?

Diyanet Vakfı
Şimdi onlardan arda kalan bir şey görüyor musun?

Kurtubi Tefsiri
Şimdi onlardan geriye kalanı görüyor musun?

Onlardan geriye kalan bir fırka ya da bir kişi görüyor musun? Herhangi bir kalıntı diye açıklandığı gibi; herhangi bir kalıcılık diye de açıklanmıştır. Bu durumda:

“Geriye kalan” âyeti mastar anlamında “fail” vezninde bir lâfız olup -bu yönüyle- “akıbet ve âfiyef’e benzemektedir. İsim olması da mümkündür. Yani sen onlardan kalan bir kimse görüyor musun?

İbn Cüreyc dedi ki: Onlar yedi gece ve sekiz gündüz boyunca Allah’ın gönderdiği rüzgar azâbı içerisinde hayatta idiler. Sekizinci gün akşamla birlikte hepsi öldüler, rüzgar onları kaldırıp denize attı, İşte yüce Allah’ın:

“Şimdi onlardan geriye kalanı görüyor musun?” âyeti ile;

“onların meskenlerinden başka bir şey görülmez oluverdi” (el-Ahkaf, 46/25) âyeti bunu anlatmaktadır.

Hakka 7

Allah onu üzerlerine yedi gece ve sekiz gün boyunca musallat etti; halkı orada yere serilmiş hâlde görürsün — sanki içi boş hurma kütükleri.

Diyanet Vakfı
Allah onu, ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.

Kurtubi Tefsiri
O, rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı. O kavmi, o süre İçinde İçleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün.

“O, rüzgarı onlara… musallat kıldı.” Onların üzerine saldı ve musallat kıldı, demektir. -Ayet-i kerîme’de geçen-:

“Teshir: Mûsallat kılmak” bir şeyi ona güç ve kudret yetirecek şekilde kullanmak demektir.

“Yedi gece ve sekiz gün peşpeşe” ardı arkasına, dinmeden ve kesintisiz olarak; şeklindeki açıklama İbn Abbâs, İbn Mes’ûd ve başkalarından rivâyet edilmiştir.

el-Ferrâ’ dedi ki:

“el-Husûm: Peşpeşe” ardı arkasına gelmek demektir. Bu da kişi dağlandığı vakit kullanılan: “İlacın sonunun getirilmesi, kesilmesi” tabirinden alınmıştır, Çünkü bu durumda kişi dağlama âleti ile dağlanır, sonra peşi peşine bu iş ona uygulanır. Abdu’l-Aziz b. Zürare el-Kilâbî şöyle demiştir:

“Onların birlikteliklerini bir zaman ayırdı,

Bu süre içerisinde biri diğerinin peşinden gelen ardı arkasına yıllar vardı.”

el-Müberred dedi ki: Bu tabir bir şeyi kesip, başkasından ayırmayı anlatmak üzere kullanılan: “O şeyi kesip ayırdım” tabirinden alınmıştır. lâfzının: “Kökten koparmak” anlamında geldiği de söylenmiştir. -Bu kökten olmak üzere- kılıca “hüsam” adının veriliş sebebi, düşmanın düşmanlığını ulaştırmak istediği noktaya götürmesini engelleyerek onu kesmesi, durdurması dolayısıyladır. Şair de şöyle demiştir:

“Bir kılıç ki; onu destek yaparak ayağa kalkacak olursam,

Ağaçları budamak için başlamam yeterlidir;

fakat o, ağaç budama aracı (ya da budayıcı) değildir.”

Âyet; bu rüzgarın onların kökünü kestiğini anlatmaktadır. Onları kesip biçti ve yok etti, demektir. O halde bu, yüce Allah’ın kökten imha eden azâbı ile kesip bitiren bir rüzgar idi.

İbn Zeyd dedi ki: Bu rüzgar onların kökünü kesti, onlardan hiçbir kimseyi geri bırakmadı. Yine ondan gelen rivâyete göre bu rüzgar bütün bu süre boyunca gece ve gündüzleri kesintisiz esti. Çünkü bu rüzgar birinci günün güneşin doğuşu ile başladı, son günün güneşinin batışı ile sona erdi, kesildi.

el-Leys: (Mealde; Peşpeşe, kesintisiz) “uğursuzluk” demektir demiştir. “Bunlar huşum geceleridir” yani hayrı o gecede bulunanlardan alıp kesen, uzaklaştıran geceler demektir. es-Sıhah’da da böyle demiştir. İkrime ile er-Rabi’ b. Enes de: Uğursuz (gün ve gece)ler demektir, demişlerdir. Buna delil de yüce Allah’ın:

“…uğursuz günlerde…” (Fussilet, 41/16) âyetidir.

Atiyye el-Avfî dedi ki: “Peşpeşe” âyeti oranın ahalisinden hayrı kesen, bitiren demektir.

Bugünlerin başlangıcı hakkında farklı görüşler vardır. Pazar sabah başladığı söylenmiştir. Bu es-Süddî’nin görüşüdür. Cuma sabahı başladığı da söylenmiştir. Bu da er-Rabî’ b. Enes’in görüşüdür. Çarşamba sabahı başladığı da söylenmiş olup bu da Yahya b. Sellam ile Vehb b. Münebbih’in görüşüdür. Vehb dedi ki: Bugünler Arapların acûz (koca karı soğukları) günleri ismini verdiği günlerdir. Bugünlerde çok şiddetli soğuk ve rüzgar olur, Bunların İlki çarşamba, sonuncusu da yine çarşamba günü idi.

Acuze (koca karı)ya nisbet edilmelerinin sebebi, Âd kavminden bir koca karının bir seraba girmesi üzerine rüzgarın da onun peşinden giderek sekizinci günde onu öldürmüş olmasıdır. Bir başka görüşe göre bu günlere “acûz günleri” denilişinin sebebi kışın aczinde (sonunda) meydana gelmeleridir. Bu ise hristiyanların aylarından (miladi aylardan) mart ayındadır. Bunların ünlü isimleri vardır. Şair İbn Ahmer bugünler hakkında şöyle demektedir:

“Kış mevsimi, acuzemizin bir aydaki yedi gün ile alabildiğine acı kılındı,

Bugünleri olan: Sin, Sanabbar ve Vabr

Âmir ile onun kardeşi Mu’temir, bir de Muallil ile Mutfiul-Cemr

Günleri geçip gitti mi?

İşte o vakit kış da alelacele geçip gider ve

Sana sıcağın ateşini veren bir ateş yakıcı gelir.”

“Peşpeşe” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir. Mastar (mef’ûl-i mutlak) olarak nasbedildiği de söylenmiştir.

ez-Zeccâc dedi ki: “Peşpeşe onların kökünü keserek” diye açıklamıştır ki; onları yok ederek demek olur. Buna göre bu, tekid edici mastardır.

Mef’ûlun leh olması da mümkündür. Yani onları kökten imha etmek, onların kökünü koparmak ve kökten yok etmek için bir süre boyunca bu rüzgarı onlara musahhar kıldı.

Bu kelimenin: “Kökten yok eden” kelimesinin çoğulu olması da mümkündür.

es-Süddî bu lâfzı ha harfini üstün olarak; diye “rüzgar”dan hal olarak okumuştur. Yüce Allah bu rüzgarı onlara kökten imha edici olarak musahhar kıldı, demektir.

“O kavmi o süre içerisinde” yani bu geceler ve gündüzler içerisinde

“içleri boşalmış” Ebû’t-Tufeyl’in dediğine göre çürüyüp gitmiş

“hurma kütükleri İmişler gibi yere yıkılmış” ölmüş

“görürdün.”

“Yere yıkılmış(lar)” lâfzı; in çoğuludur.

” O süre içinde” âyetinin, o rüzgar sebebiyle; anlamında olduğu da söylenmiştir.

“İçleri boşalmış” âyetinin, içinde hiçbir şey olmayan, içi bomboş (mealde olduğu gibi) anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Hurma ağacı” Burada hurma ağacı” lâfzının müzekker ya da müennes geldiği ona getirilen sıfatlardan anlaşılmaktadır. el-Kamer Süresindeki bu ayet-i kerimede getirilen sıfatta müenneslik alâmeti olmadığından dolayı; -Arapçada sıfatın mevsûfa uyması gerektiği kaidesinden ötürü- hurma ağacı lâfzı da müzekker kabul edilmiş olmaktadır. Tefsiri yapılmakta olan âyet-i kerimede ise hunun aksi sözkonusuduı. lâfzı hem müzekker, hem müennes olarak kullanılabilir.

Nitekim yüce Allah bir başka yerde:

“Sanki onlar kökünden kopmuş hurma kütükleri idiler” (el-Kamer, 54/20) diye buyurmaktadır.

Burada helâk edilen kavmin, kökünden yere yıkılmış hurma ağaçlarına benzetilmiş olma ihtimali de vardır. O vakit bu, onların beden ve cüsselerinin iri yarı olduğunu haber veren bir tabir olur.

Bununla kütüklerin değil de gövdelerin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Yani rüzgar onları öyle bir biçti ki; onlar âdeta gövdeleri bomboş hurma ağaçları gibi oldular. Yani rüzgar onların karın boşluklarına giriyor, onları tıpkı gövdesi boşalmış hurma ağacı gibi yere yıkıyordu.

İbn Şecere dedi ki: Rüzgar ağızlarından giriyor, içlerinde bulunan ne varsa dübürlerinden dışarı çıkartıyordu. O bakımdan onlar içleri boşalmış hurma ağaçları gibi olu verdiler.

Yahya b. Sellâm dedi ki: Yüce Allah’ın:

“İçleri boşalmış” diye buyurmasının sebebi, bedenlerinin tıpkı içi boşalmış hurma ağacı gibi ruhlarından boşalmış (ruhlarının bedenlerinden çıkmış) olmasıdır.

Anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Onlar sanki kökünden yerden kesilmiş ve içleri boşalmış hurma ağacı kütükleri gibi idiler. Nitekim yüce Allah:

“İşte… onların bomboş ve harap olmuş evleri” (en-Neml, 27/52) yani içinde kalan hiçbir kimsenin bulunmadığı harabeye dönmüş evleri demektir,

“İçleri boşalmış” âyetinin daha önceden belirttiğimiz gibi; çürümüş anlamında olma ihtimali de vardır. Çünkü çürüdüğü takdirde zaten içleri de boşalmış olur. Böylelikle onların helâk edildikten sonraki halleri, içleri boşalmış hurma ağacına benzetilmiş olmaktadır.

Hakka 6

Âd ise uğultulu, azgın bir rüzgarla yok edildi.

Diyanet Vakfı
ad kavmi ise, uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler.

Kurtubi Tefsiri
Âd’a gelince, onlar da ıslıklı ve azgın bir fırtına ile helâk edildiler.

“Âd’a gelince, onlar da ıslıklı… bir fırtına ile helâk edildiler” âyetindeki

“sarsar; ıslıklı (rüzgar)” ateşin yakması gibi, soğuğu yakıcı ve kavurucu olan soğuk rüzgar demektir. Bu da soğuk demek olan “es-sır”dan alınmış bir tabirdir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. Sesi oldukça şiddetli demektir, diye de açıklanmıştır.

Mücahid ise semûmu (deri gözeneklerinin İçerisine sıcağı İşleyen) şiddetli rüzgar demektir, diye açıklamıştır.

“Azgın” yani bekçilerine karşı azgınlık edip, onlara itaat etmeyen, şiddetlice esişinden dolayı bekçilerinin kendisine güç yetiremediği fırtına demek olup, Allah’ın gazabı dolayısıyla o da gazablanmıştı. Âd kavmine karşı azarak onları kahretti(ği İçin böyle nitelendirilmiştir) diye de açıklanmıştır.

Süfyan es-Sevrî’nin rivâyetine göre Mûsa b. el-Museyyeb, Şehr b. Havşeb’den o İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Allah ne kadar bir rüzgar esintisi göndermişse mutlaka bir ölçü ile göndermiştir. Ne kadar bir su damlası gönderdi ise mutlaka onu da bir ölçü ile göndermiştir. Bundan Âd’in helâk günü İle Nûh kavminin helâk günü müstesnadır. Nûh kavminin helâk edildiği gün su, bekçilere baş kaldırdı, onların da ona karsı yapacak hiçbir şeyleri olmadı.” dedikten sonra yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada sizleri gemide Biz taşıdık” (el-Hakka, 69/11) âyetini okudu. (Devamla buyurdu ki): “Âd kavminin helâk edildiği gün de rüzgar bekçilerine karşı itaatsizlik etti, onlar da ona karşı bir şey yapamadılar.” Daha sonra da:

“Onlar da ıslıklı ve azgın bir fırtına ile helâk edildiler” âyetini okudu. Ebû Nuaym, Hilye, VI, 65, ayrıca; Firyâbînin ve diğerlerinin Süfyan es-Sevrî’ye mevkuf olarak rivâyet ettiklerini, sadece Süfyan’ın hadisi merfu’ olarak rivâyet ettiğini knyd

Hakka 5

Semûd azgınlıkla helâk edildi.

Diyanet Vakfı
Semuda gelince: Onlar pek zorlu (bir sarsıntı) ile helak edildiler.

Kurtubi Tefsiri
Semûd’a gelince, onlar aşırı şiddetli olan (bir ses) ile helâk edildiler.

Bu âyette hazfedilmiş bir ifade vardır ki; “aşırı şiddetli olan bir iş ile…” demektir. Katade; aşın şiddetli olan sayha (yani çığlık) ile helâk edildiler.

“Aşırı şiddetli: Tâğiye”: Haddi aşan demek olup, dehşetinden dolayı çığlıkların sınırım aşan bir çığlık demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hakikaten Biz üzerlerine bir tek çığlık gönderdik ve hayvan ağılına konulan Çerçöp gibi oldular.” (el-Kamer, 54/31) diye buyurmaktadır. Tuğyan ise haddi aşmak demektir. Yüce Allah’ın:

“Şüphesiz ki… su haddini aştığı sırada… Biz…” (el-Hâkka, 69/11) âyetinde de bu kökten gelen fiil kullanılmıştır ki; bu da “haddi aştığı sırada” anlamındadır.

el-Kelbî dedi ki: “Tâğiye: aşırı şiddetliden kasıt, saika (yıldırım)dır, Mücahid günahlar, el-Hasen tuğyan (haddi aşmak) diye açıklamışlardır. Buna göre bu: “Yalan, akıbet, afiyet” gibi mastardır. Yani onlar tuğyanları (haddi aşıp, azgınlık etmeleri) ve kâfirlikleri sebebiyle helâk edildiler.

“Tâğiye”nin dişi deveyi boğazlayan kişi olduğu da söylenmiştir ki; bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Yani onların azgın olanları dişi deveyi boğazlamaya kalkışınca helâk edildiler. Bu işi yapmaya kalkışan bir kişi idi. Fakat hepsinin helâk olmaları onun yaptığı işe razı olmaları ve bu hususta ona destek vermeleri idi.

Böyle birisine

“tâğiye” adının verilmesi ise “Filan kişi çokça şiir rivâyet eden, çok büyük bir dahi, büyük bir alim, büyük bir neseb bilginidir” demeye benzer.

Hakka 4

Semûd ve Âd, o çarpıcı felaketi yalanladılar.

Diyanet Vakfı
Semud ve ad kavimleri, kapılarını çalacak felaketi (kıyameti) yalan saymışlardı.

Kurtubi Tefsiri
Semüd ve Âd, kalpleri dehşetle ürperteni (Karia’yı) yalanladılar.

Bu âyetle kıyâmet gününü yalanlayanları sözkonusu etmektedir.

“Kalpleri dehşetle ürperten (el-Kâria)”; kıyâmet günü demektir. Ona bu İsinin veriliş sebebi dehşetli halleriyle insanları musibetle ürperttiğinden dolayıdır.

“Onlara zamanın kariaları (yani dehşetli ve zorlu halleri) isabet etti” denilir. Yine “Filanın kanalarından (onun sebep olacağı musibetlerden) dilinin ısırıcı ve eziyet verici sözlerinden Allah’a sığınırız” denilir.

“Kur’ân’ın kariaları” ise insanın cinlerden ya da insanlardan korkması halinde okuduğu âyet-i kerimelere denilir. Âyete’l-Kürsi gibi. Sanki bu âyet şeytanı korku ve dehşete düşürdüğünden dolayı bu isim verilmiş gibidir.

“Karia”nın bir kavmi yükseltip diğerlerini alçaltmak hakkında kullanılan “el-kur’a”dan alınmış olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Müberred yapmıştır.

“Karia” ile dünya hayatında iken onların başına inen azâbın kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü peygamberleri bunlarla onları korkutuyor, onlar da onu yalanlıyorlardı.

Semûd, Salih (aleyhisselâm)’ın kavmidir. Onların diyarları Şam ile Hicaz arasında el-Hicr denilen yerde idi. Muhammed b. İshak dedi ki: Burası Vadi’l-Kura diye bilinen yerdir. Bunlar Arap idiler. Âd ise Hud (aleyhisselâm)’in kavmidir. Bunların yurdu da el-Ahkaf denilen yerde idi. el-Ahkaf ise Uman ile Hadramevt arasındaki kumluk yer ile Yemen’in tamamıdır. Bunlar da güçlü, kuvvetli bir yaratılışa sahip Arap bir kavim idiler. Bunları Muhammed b. İshak sözkonusu etmiştir. Daha önceden de (el-A’raf, 7/65- âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Hakka 3

Ve sen nereden bileceksin nedir o gerçeklik vakası?

Diyanet Vakfı
Gerçekleşecek olanın (kıyametin) ne olduğunu sen nereden bileceksin?

Kurtubi Tefsiri
Ve o gerçekleşmesi muhakkak olanın ne olduğunu sana ne bildirdi?

“Ve o gerçekleşmesi muhakkak olanın ne olduğunu sana ne bildirdi?”

âyeti da bir istifhamdır. Yani o kıyâmet gününün ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyâmeti(n hak olduğunu) biliyordu, fakat onu nitelikleriyle bilmiyordu, İşte onun durumunun önemini anlatmak üzere: Onun ne olduğunu sana ne bildirdi? diye buyurulmaktadır. Sanki; sen onu henüz daha görmediğin için onu bitmiyorsun, denilmiş gibidir.

Yahya b. Sellâm dedi ki: Bana ulaştığına göre Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan:

“Sana ne bildirdi?” şeklinde geçen bütün hususları yüce Allah ona bildirmiş ve Öğretmiştir. Buna karşılık: “Sana ne bildiriyor?” diye yer alan bütün hususlar onun bilmediği şeyler arasındadır.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Yüce Allah’ın:

“Sana ne bildirdi” dediği herbir hususa dair ona haber verilmiştir. Hakkında “sana ne bildiriyor” denilen herhangi bir husus hakkında ona haber verilmemiştir.

Hakka 2

Nedir o gerçeklik vakası?

Diyanet Vakfı
(Evet) nedir o gerçekleşecek olan?

Kurtubi Tefsiri
Nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan?

“Gerçekleşmesi muhakkak olan; nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan?” âyeti ile Kıyâmet gününü kastetmektedir. Ona bu ismin (el-Hâkka adının) veriliş sebebi, bütün işlerin o günde tükettiklerini alacaklarından dolayıdır. Bu açıklamayı Taberî yapmıştır. Sanki o (bu açıklamayı yaparken bu ismin verilişini): “Uyku ile geçirilen gece” tabiri kabilinden değerlendirrpiş gibidir.

Bir başka görüşe göre bu güne

“hakka” adının veriliş sebebi, şüphesiz olarak gerçekleşeceğinden dolayıdır. Ona, birtakım kimselere cenneti, birtakım kimselere de cehennemi hak olarak verip gösterdiğinden dolayı bu ismin verildiği de söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre bu ismin veriliş sebebi, her bir insanın amelinin karşılığını hakkıyla ve layıkıyla görecek durumda olacağından dolayıdır.

el-Ezherî dedi ki: “Ben onunla yanşa girdim, onu yarışta geçtim, geçiyorum” denilir. Buna göre kıyâmete

“hakka” deniliş sebebi, yüce Allah’ın dininde bâtıl ile mücadele eden herkese galip gelişinden dolayıdır.

es-Sıkak’da şöyle denilmektedir: “Onunla davalaştı ve onlardan herbirisi hakkın kendi tarafında olduğunu ileri sürdü” demektir. Bu şekilde davalaşan diğerini yenik düşürdüğü vakit: denilir. Küçük ve önemsiz şeyler hakkında davalaşan bir kimseye: “O, önemsiz işler hakkında dahi davalaşan birisidir” denilir. Yine:Onun bü hususta herhangi bir hakkı veya ileri süreceği bir davası da yoktur” denilir. “Davalaşmak” demektir. “Karşılıklı olarak dava gütmek” anlamındadır. “Hakka, hakka ve hak” aynı anlamda üç ayrı söyleyiştir.

el-Kisaî ve el-Müerric

“Hâkka”yı hak günüdür diye açıklamıştır. Araplar: “Haklı olduğumu öğrenince kaçtı” derler.

(Âyet-i kerimedeki) ilk

“el-hâkka” mübteda olarak ref olunmuştur. Haber ise ikinci mübteda ve onun haberini teşkil eden:

“Nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan?” âyetidir. Çünkü bu; o nedir anlamındadır. Lâfız istifham (soru) olmakla birlikte onun halini tazim ve tefhim anlamındadır. Tıpkı Zeyd’in durumunu tazim etmek kasdıyla: “Zeyd, Zeyd dediğin nedir?” demeye benzer.

Hakka 1

Gerçeklik vakası.

Diyanet Vakfı
Gerçekleşecek olan;

Kurtubi Tefsiri
Gerçekleşmesi muhakkak olan;

Âyetin tefsiri için bak:2

Kalem 52

Oysa o, âlemler için ancak bir öğüttür.

Diyanet Vakfı
Oysa o (Kuran), alemler için ancak bir öğüttür.

Kurtubi Tefsiri
“Halbuki o, ancak âlemler için bir öğüttür.”

Yani Kur’ân-ı Kerîm ancak âlemler için bir öğüttür. Muhammed, ancak kendisi ile öğüt alacakları âlemler için bir öğüttür diye de açıklanmıştır.

olduğu da söylenmiştir ki; maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak o sana ve senin kavmine büyük bir şeref'(zikr)dir.” (ez-Zuhruf, 43/44)

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da aynı şekilde bütün âlemler için bir şereftir. Ona uymak ve ona îman etmekle şerefyâb olmuşlardır.

(Kalem Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Başarıya ulaştıran Allah’tır).

Kalem 51

Gerçekten inkâr edenler, zikri duyduklarında seni bakışlarıyla neredeyse devireceklerdi ve “O mutlaka bir delidir” diyorlardı.

Diyanet Vakfı
O inkar edenler Zikri (Kuranı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hala da (kin ve hasetlerinden:) «Hiç şüphe yok o bir delidir» derler.

Kurtubi Tefsiri
Gerçek şu ki; o kâfirler Zikri işittiklerinde neredeyse gözleri ile seni devireceklerdi. Bir de: “Muhakkak ki o, bir delidir” diyorlar.

“Gerçek şu ki, o kâfirler” âyetindeki:

“Gerçek şu ki” lâfzı şeddelisinden şeddesiz gelmiştir,

“…Gözleri ile seni devireceklerdi” seni ifsâd edeceklerdi.

Bu âyetle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aşırı düşmanlıklarını haber vermekte, onların ona nazar ederek musibete uğratmalarını istediklerini bildirmektedir. Kureyşlilerden birtakım kimseler ona bakarak: Biz ne onun gibisini, ne de onun getirdiği delillerin bir benzerini gördük, dediler.

Esedoğullarının nazarları oldukça değen kimseler olduğu söylenmektedir. Öyle ki semiz bir inek yahut semiz bir dişi deve onlardan birisinin yanından geçti mi ona bakar, sonra da: Ey cariye şu zembili ve dirhemi al da bu devenin etinden bize getir, diyordu. Aradan fazla zaman geçmeden hemen ölmek üzere yere yıkılır ve kesiliveriyordu.

el-Kelbî dedi ki; Araplardan bir kimse iki ya da üç gün hiçbir şey yemeksizin durur, sonra da çadırın yan tarafına kaldırılır, önünden develer ya da koyunlar geçince: Ben bugün gibi bundan daha güzel deve ya da koyun görmüş değilim, derdi. Aradan fazla geçmeden hemen onlardan bir miktar ölü olarak yere yıkılıverirdi. İşte kâfirler böyle bir kimseden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nazar etmesini İstediler. O da onların bu isteklerini kabul etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanından geçince, şu beyiti okudu:

“Senin kavmin seni bir efendi kabul ediyor(lar)dı,

Artık, ben seni nazar değmiş bir efendi olduğunu görüyorum.”

Yüce Allah Peygamberini nazarına karşı korudu ve:

“Gerçek şu ki; o kâfirler… neredeyse gözleri ile seni devireceklerdi” âyeti nâzil oldu Buna yakın bir rivâyeti el-Maverdî zikretmiştir.

Araplardan herhangi bir kimse bir diğerine -malında ya da canında- nazar etmek istediği vakit üç gün süre ile aç kalır, sonra onu ve malını görerek şöyle derdi: Allah’a yemin ederim bundan daha güçlü bir kimse, daha kahraman, bundan daha malı çok, daha güzel hiçbir kimse görmedim. Böylece nazarı ona değer ve kendisi de, malı da yok olur giderdi. İşte yüce Allah bunun üzerine bu âyet-i kerimeyi indirdi.

el-Kuşeyrî dedi ki: Ancak bu tartışılır bir konudur. Çünkü nazarın değmesi ancak güzel bulmak ve beğenmekle birlikte sözkonusu olur. Tiksinmek ve nefret etmekle birlikte değil. Bundan dolayı yüce Allah:

“Bir de: Muhakkak ki o bir delidir, diyorlar” diye buyurmaktadır. Yani onlar senin Kur’ân okumakta olduğunu gördüklerinde senin deli olduğunu söylüyorlar.

Derim ki: Müfessirlerle, dilcilerin açıklamaları zikrettiğimizin doğruluğunu ve ona bakmaktan maksatlarının onu öldürmek olduğunu göstermektedir. Bir şeyden hoşlanmamak, öldürecek kadar düşmanca nazarın ona isabet etmesine engel değildir.

İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, el-A’meş, Ebû Vâil ve Mücahid:

“Seni devireceklerdi” anlamındaki âyeti: “Canının çıkmasına sebeb olacaklardı” yani seni helâk edeceklerdi, öldüreceklerdi diye okumuşlardır. Ancak tefsir olmak üzere böyle okunmuş olup “Canı çıktı, canını çıkardr kullanımından gelmektedir. Medineliler ise “ye” harfini üstün olarak: diye diğerleri ise ötreli okumuşlardır. Her ikisi de aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. Bir kimseyi kenarda tutup, uzaklaştırmayı anlatmak üzere -mazi ve muzari olarak-: denildiği gibi, da denilir. Mastarı: …diye gelir, “Başını traş etti” eder demektir.

da aynı anlamdadır. “ile Cimada bulunmadan önce inzal eden kimse” demektir. Bu açıklamayı el-Cevherî ve başkaları nakletmiştir.

O halde kelime, bir kenara bırakmak, izale etmek demektir. Bu ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ancak onun helâk oluşu ve ölümü ile sözkonusu olabilir.

el-Herevî dedi ki: Onlar gözleriyle sana nazar edip, duruyorlar. Böylelikle seni sana besledikleri düşmanlıkları sebebiyle Allah’ın seni yerleştirmiş olduğu o üstün makamından kaydırmak, devirmek istiyorlar, demek istemektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Onlar gözleriyle sana nüfuz etmek (senin içine etki etmek) istiyorlar. Nitekim ok içe işlediği vakit ile denilir. Mücahid’in görüsü de budur. Yani onlar sana ileri derecede nazar ettiklerinden ötürü seni delip içine kadar işliyorlar.

el-Kelbî: Seni yere yıkıyorlar, diye açıklamıştır. Yine ondan es-Süddî ve Said b. Cübeyr’den şöyle açıkladıkları nakledilmiştir: Seni asaleti tebliğ etmek görevinden alıkoymak istiyorlar.

el-Avfî: Seni yere yıkıyorlar. el-Müerric: Seni yerinden kaydırıyorlar, en-Nadr b. Şumeyl ve el-Ahfeş: Seni fitneye düşürüyorlar.

Abdu’l-Aziz b. Yahya: Sana ileri derecede hiddetle, yan yan bakıyorlar. İbn Zeyd: Sana dokunuyorlar (delirtmek istiyorlar). Cafer es-Sadık: Seni yiyorlar. el-Hasen ve İbn Keysan: Seni öldürüyorlar diye açıklamışlardır. Bu da göz ucuyla beni devirdi, gözüyle beni öldürdü, tabirlerine benzemektedir. Şair şöyle demiştir:

“Gözlerin, göz ucuyla sana yıkıcı bir şekilde bakması seni yere düşürüyor,

Fakat ok atanın attığı okun uçları sana karşı köreliyor.”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Bir mecliste karşılaştılar mı, karşılıklı bakışırlar birbirlerine

Ayakların bastığı yerleri kaydıran bakışlarla.”

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar sana öyle bir düşmanlıkla bakıyorlar ki, nerdeyse seni yere yıkacaklardır.

Bütün bunlar anlam itibariyle daha önce yaptığımız açıklama çerçevesindedir. Toparlayıcı anlam: Sana nazar değdiriyorlar şeklindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kalem 50

Fakat Rabbi onu seçti ve onu salihlerden kıldı.

Diyanet Vakfı
Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu salihlerden kıldı.

Kurtubi Tefsiri
Sonra Rabbi onu seçti de onu salihlerden kıldı.

“Sonra Rabbi onu seçti de onu salihlerden kıldı.” İbn Abbâs dedi ki: Allah tekrar ona vahiy göndermeye başladı. Hem kendisi, hem kavmi hakkında onu şefaatçi kıldı, tevbesini kabul etti. Onu yüzbin ya da daha fazla kimseye peygamber olarak göndermek suretiyle salihlerden kıldı.

Kalem 49

Rabbinden ona bir nimet ulaşmasaydı, kınanmış olarak ıssız bir yere atılacaktı.

Diyanet Vakfı
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.

Kurtubi Tefsiri
Eğer ona Rabbinden bir nimet erişmemiş olsa idi, bomboş bir çöle kınanmış halde atılacaktı.

“Eğer ona Rabbinden bir nimet erişmemiş olsa idi” âyetindeki:

“Ona eriş(me)miş..,” şekli genelin okuyuşudur. Ancak İbn Hürmüz ve el-Hasen “dal” harfini şeddeli olarak: diye okumuşlardır ki; bu da ondaki “te” harfinin “dal” harfine idgam edildiği müzari bir fiildir. Âyet halin hikayesi takdirindedir. Eğer onun hakkında ona bir nimet ulaştı denilmeyecek olsaydı (denilmesi takdir edilmemiş olsaydı); denilmiş gibidir. İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd; mushaftaki resimden (asıl yazılıştan) farklı olarak; diye okumuşlardır.

“Ona… erişti” mazi ve müzekker bir fiil olup, (müennes olan) nimet onun failidir. (Müennes gelmesi gerektiği halde fiilin müzekker geliş sebebi) “nimet” lâfzının müennesliğinin hakiki olmayışından ötürüdür. (……..) kıraati (İbn Abbâs ve İbn Mes’ûd’un okuyuşu) ise, nimetin lâfzına uygun olarak gelmiştir.

Buradaki “nimefin anlamı hususunda farklı açıklamalar vardır. Peygamberlik olduğu söylenmiştir. Bu ed-Dahhak’ın görüşüdür. Önceden yapmış olduğu ibadet olduğu da söylenmiştir. Bu da İbn Cubeyr’in görüşüdür.

Onun:

“Senden, başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum” (el-Enbiyâ, 21/87) şeklindeki duası olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama da İbn Zeyd’e aittir.

Yüce Allah’ın onun üzerindeki nimetinin balığın karnından onu çıkartmak olduğu da söylenmiştir ki; bu da İbn Bahr’ın görüşüdür.

Rabbinden gelen bir rahmet demektir diye de açıklanmıştır, Yüce Allah ona merhamet buyurmuş ve tevbesini kabul etmişti.

“Bomboş bir çöle kınanmış halde atılacaktı.” Yani kınanmış olarak atılacaktı; fakat kınanmaksızın hastalıklı bir şekilde atıldı. İbn Abbâs’ın görüşüne göre;

“kınanmış”; “Kınayıcı” anlamındadır. Ebû Bekr b. Abdullah; günah işlemiş olarak diye açıklamıştır.

“Kınanmış” hertürlü hayırdan uzaklaştırılmış anlamında olduğu da söylenmiştir,

“Çöl” dağı ve örtecek ağacı bulunmayan düzlük, geniş arazi demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Şayet Allah’ın onun üzerindeki lütfü bulunmamış olsaydı, kıyâmet gününe kadar balığın karnında kalacaktı, Sonra da kınanmış olarak kıyâmetin düz arazisine (Mahşer yerine) atılmış olacaktı. Buna da yüce Allah’ın şu âyeti delil teşkil etmektedir:

“Eğer o, gerçekten teşbih edenlerden olmasaydı, diriltilecekleri güne kadar (balığın) karnında kalırdı elbet.” (es-Sâffât, 37/143-144)

Kalem 48

Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi gibi olma. Hani o, sıkıntılı hâlde seslenmişti.

Diyanet Vakfı
Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.

Kurtubi Tefsiri
Artık Rabbinin hükmüne sabret ve o balık sahibi gibi olma. Hani o gamla dolu dolu dua etmişti.

“Artık Rabbinin hükmüne” O’nun kaza ve takdirine

“sabret!” Burada hüküm, kaza (ve takdir) demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Rabbinin sana yüklediği risaletini tebliğ etme hükmünü yerine getirmek üzere sabret, sebat göster.

İbn Bahr dedi ki: Rabbinin yardımı gelinceye kadar sabret.

Katade: Acele etme ve (acelecilik ederek Rabbinî) gazaplandırma! Sana yardımın gelmesi kaçınılmaz bir şeydir.

Âyetin “cihadı emreden” kılıç âyeti ile nesholduğu da söylenmiştir.

“Ve o balık sahibi” Yûnus (aleyhisselâm)

“gibi olma.” Yani gazap etmekte tahammül edemeyip acelecilik etmekte ona benzeme!

Katade dedi ki: Yüce Allah Peygamberini (salat ve selam ona) teselli etmekte, ona sabır göstermesini ve balık sahibi gibi acele etmemesini emretmektedir. Ona dair haberlerin geçtiği Yûnus Sûresi’nde (10/98. âyetin tefsirinde), el-Enbiyâ Sûresi’nde (21/87-88. âyetlerin tefsirinde) ve es-Sâffât Sûresi’nde (37/139-144. âyetlerin tefsirinde) geçtiği gibi.

“Zû: Sahip” lâfzı ve “sahip” ile izafet yapılması arasındaki fark, Yûnus Sûresi’nde geçmiş bulunmaktadır. Tekrarlamanın anlamı yoktur.

“Hani o gamla dolu dolu dua etmişti.” Yani balığın karnında iken:

“Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum.” (el-Enbiyâ, 21/87) diye dua etmişti.

“Gamla dolu dolu” âyeti keder (gam) ile dolu dolu, demektir. Üzüntü (kerb) diye de açıklanmıştır. Birincisi İbn Abbâs ve Mücahid’in, ikincisi Atâ ve Ebû Malik’in görüşüdür.

el-Maverdî dedi ki: Aralarındaki farka gelince; gam kalpte, üzüntü (kerb) ise nefeste olur.

Bunun mahbus anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü:

“Hapsetmek” demektir, “(………..): Filan kişi öfkesini hapsetti (yuttu)” tabiri de buradan gelmektedir. Bu açıklamayı da İbn Bahr yapmıştır.

Bunun; nefesinin geçtiği yeri (kazm) yakalanmış, sıkılmış anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu açıklamayı da el-Müberred yapmıştır. Bu ve daha başka açıklamalar bundan önce Yusuf Sûresi’nde (12/84. âyet, 3. başlıkta) geçmiş, bulunmaktadır.

Kalem 47

Yoksa gayb bilgileri yanlarında da yazıyorlar mı?

Diyanet Vakfı
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?

“Yoksa gayb” kendileri için gayb olanların bilgisi

“onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?”

Şöyle de açıklanmıştır: Söyledikleri bu sözler onlara vahiy yoluyla mı indiriliyor?

İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre burada gayb Levh-i mahfuz’dur. Onlar sana karşı söyledikleri bu sözleri oradaki (Levh-i Mahfuz’daki) bilgilerden alıp kendilerinin sizden faziletli olduğunu, herhangi bir şekilde cezalandırılmayacaklarını mı yazıyorlar?

“Yazıyorlar?” âyetinin kendileri için istedikleri hükmü mü veriyorlar, anlamında olduğu da söylenmiştir.

Kalem 46

Yoksa onlardan bir ücret mi istiyorsun ki bu yüzden ağır bir borç altında kalmış olsunlar

Diyanet Vakfı
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun da onlar da bir borçtan dolayı ağır bir yük altında mı bırakıldılar?

Bu âyetle, tekrar daha önce zikredilen:

“Yoksa onların ortakları mı var?”‘ (41. âyet) âyetine dönmektedir. Yani sen kendisine davet ettiğin Allah’a îman etmek karşılığında kendilerinden bir mükâfat mı arıyorsun? Bundan dolayı onlar kendilerini böyle bir borç sebebiyle, malı karşılıksız vermek kendilerine ağır geldiğinden Ötürü, ağır bir borç yükü ile mi karşı karşıya hissediyorlar. Yani bu hususta onların üzerinde herhangi bir yükümlülük yoktur. Aksine onlar sana bey’at ettikleri takdirde yeryüzünün hazinelerini ellerine geçirecekler ve Naîm cennetlerine ulaşacaklardır.

Kalem 45

Onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.

Diyanet Vakfı
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim fendim çok sağlamdır!

Kurtubi Tefsiri
Ben onlara mühlet veriyorum. Muhakkak Benim onlara karşı tedbirim sapasağlamdır.

“Ben onlara mühlet veriyorum.” Onlara süre tanıyor, sürelerini uzatıyorum. ” Bir zaman süresi” demektir. “Allah ona süresini uzattı” anlamındadır, ” Gece ve gündüz”e denilir.

“Ben onlara mühlet veriyorum” âyetinin, acilen onları öldürmüyorum anlamında olduğu da söylenmiştir ki; anlam birdir. Buna dair açıklamalar daha önce el-A’raf Sûresi’nde (7/182-183. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

“Muhakkak Benim onlara karşı tedbirim sağlamdır.” Yani, şüphesiz ki Benim azabım pek güçlü ve çetindir. Kimse Benden kurtulamaz.

Kalem 44

Şu hâlde, bırak beni ve bu sözü yalanlayanı. Onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş azaba sürükleyeceğiz.

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) Sen bu sözü (Kuranı) yalan sayanı bana bırak (kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz.

Kurtubi Tefsiri
Artık Beni bu sözü yalanlayanlarla başbaşa bırak! Biz onları bilmeyecekleri bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.

“Artık beni bu sözü” es-Süddîye göre Kur’ân’ı, kıyâmet günü de denilmiştir

“yalanlayanlarla başbaşa bırak!” Beni onlarla başbaşa bırak!

“Yalanlayanlarla” lâfzında ki:

“larla” mef’ûlün meali yahutta;

“beni… bırak” fiilindeki mütekellhn zamire atfedilmiştir.

Bu âyet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir tesellidir. Yani onları cezalandıracak olan Benim, onlardan Ben intikam alacağım. Daha sonra şöyle buyurmaktadır:

“Biz onları bilmeyecekleri bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.” Bu; onları kendileri bilmeksizin, gafilken azâb ile yakalayacağız, demektir. Bu sebeple Bedir gününde azaba uğradılar.

Süfyan es-Sevrî dedi ki: Onlara dört bir yandan nimetlerimizi verecek ve şükretmeyi unutturacağız. el-Hasen dedi ki: Kendisine ihsan edilmek suretiyle derece derece azaba yaklaştırılan nice kimseler, kendisine övgülerle fitneye maruz kalan nice kimseler, günahları örtülmek suretiyle aldanışa kapılan nice kimseler vardır.

Ebû Ravk dedi ki: Onlar herbir günah işlediklerinde biz onlara bir başka nimet veririz ve onlara mağfiret dilemeyi unuttururuz.

İbn Abbâs dedi ki: Biz onlara karşı tuzak kuracağız. Şöyle de açıklanmıştır; Bu onları azar azar azaba yaklaştırmakla ve onlara azâbı ansızın göndermemekle olur. Bir hadiste belirtildiğine göre İsrailoğullarındân bir kişi şöyle demişti: “Rabbim ben sana nicedir isyan ettiğim halde, sen beni cezalandırmıyorsun? Bunun üzerine yüce Allah onların dönemlerindeki peygambere vahyederek: Ona de ki: Benim senin üzerinde nice azabım var ki sen bunun farkında bile değilsin. Gözlerinin donması, kalbinin katılaşması, Benim seni derece derece azaba yaklaştırmamdır, senin için bir cezadır eğer aklını kullanacak olursan, anlarsın” diye buyurdu.

“İstidrâc: Derece derece azaba yaklaştırmak” acilen ceza vermemektir. Asıl anlamı tedricî bir şekilde bir halden bir hale nakletmek, aktarmak demektir. (Basamağa) “derece” denilmesi de buradan gelmektedir. Derece, bir konumdan sonraki bir diğer konumdur. “Filan kişi filanın yanında bulunanları azar azar çıkardı” demektir. (……) ile aynı anlamda olup “onu bu işe tedrici olarak yaklaştırdı, kendisi de yaklaştı” demektir.

Kalem 43

Gözleri boyun eğmiş, kendilerini zillet saracak. Oysa sağlıklıyken secdeye çağrılıyorlardı.

Diyanet Vakfı
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).

Kurtubi Tefsiri
Gözleri önlerine eğilmiş, kendilerini de bir zillet kaplamış olarak. Halbuki onlar sapasağlam iken secdeye çağırılıyorlardı.

“Gözleri önlerine eğilmiş… olarak” zelil ve mütevazı bir halde demektir.

“Önlerine eğilmiş… olarak” lâfzı hal olarak nasbedilmiştir.

“Kendilerini bir zillet kaplamış” olacaktır. Çünkü mü’minler başlarını ve yüzlerini kaldırdıklarında kardan da daha beyaz olacaktır. Münafıklarla kâfirlerin ise yüzleri katrandan daha da kara bir renk alacak şekilde kararacaktır.

Derim ki: Ebû Mûsa ile İbn Mes’ûd’un rivâyet ettikleri hadisleri mana itibariyle Sahih-i Müslim’de Ebû Said el-Hudri’den ve başkaları tarafından gelen rivâyetlerle sabittir, Buhâri, IV, 1671-1672, VI, 2706-2707; Müslim, I, 167-170

“Halbuki onlar” dünyada

“sapasağlam iken” sağlık ve afiyet içindeyken

“secdeye çağrılıyorlardı.”

İbrahim et-Teymî dedi ki: Onlar ezan ve kamet ile (namaza) çağırıldıkları halde bu çağrıya uymayı kabul etmiyorlardı.

Said b. Cubeyr dedi ki: Onlar:

“Haydi felâha” nidasını işitiyorlar fakat buna icabet etmiyorlardı,

Ka’b el-Ahbâr dedi ki: Allah’a yemin ederim ki, bu âyeti kerîme cemaatlerden geri kalan kimseler dışında, kimse hakkında inmiş değildir.

Yani onlar şeriatte kendilerine yöneltilmiş teklifi emirlerle (secdeye davet ediliyorlardı) diye de açıklanmıştır. Anlam birbirine yakındır. el-Bakara Sûresi’nde (2/43. âyet, 12. başlıkta) cemaatle namaz kılmanın vücubuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. er-Rabî’ b. Haysem felç olmuştu. Bununla birlikte iki kişi arasında tutunarak mescide gidiyordu. Ey Ebû Zeyd evinde namaz kılsan olmaz mı? Şüphesiz bu senin için bir ruhsattır, denilince şöyle dedi: “Haydin felâha” sesini işiten herkes yüzüstü emekleyerek dahi olsa o çağrıya icabet etsin.

Said b. el-Müseyyeb’e şöyle soruldu: Târık seni öldürmek istiyor, ortadan kaybol. Şöyle dedi: Allah’ın da bana güç yetiremeyeceği bir şekilde mi? Ona: Evinde otur denilince, o: Ben “haydi felâha” nidasını duyacağım da ona cevap vermeyeceğim öyle mi?

Kalem 42

O gün bacak açılacak ve secdeye çağrılacaklar, fakat secde edemeyecekler.

Diyanet Vakfı
O gün incikten açılır ve secdeye davet edilirler; fakat güç getiremezler.

Kurtubi Tefsiri
Baldırın açılacağı o günde onlar, secde etmeye davet edilecekler de edemeyecekler.

“Baldırın açılacağı o günde” âyetinde yer alan:

“O günde” lâfzında âmilin (bir önceki âyette geçen); “Getirsinler” âyeti olması mümkündür. Onlar baldırın açılacağı o günde kendilerine şefaat etmeleri için ortaklarını getirsinler, demek olur. Takdir edilmiş bir fiil ile nasb edilmesi de mümkündür. Baldırın açılacağı o günü an, demektir. Bu durumda (bir önceki âyet-i kerimenin son kelimesi olan) “doğru söyleyenler” anlamındaki lâfız üzerinde vakıf yapılır. Birinci takdire göre ise o lâfız üzerinde vakıf yapılmaz.

“Açılacağı o günde” âyeti “nûn” ile: “Açacağımız o günde” diye de okunmuştur. İbn Abbâs ise; “Baldırı açacağı o günde” diye malum bir fiil olarak okumuştur ki; o çetin halin ya da kıyâmetin baldırını açacağı o günde, demek olur.

Tıpkı Arapların: “Savaş baldırının üzerini eteklerini yukarı doğru çekerek açtı” demelerine benzer. Şair de şöyle demiştir:

“Savaştaki yiğidi ısıracak olursa savaş, o da ısırır onu

Ve eğer savaş eteklerini yukarı kaldırarak bacağım açarsa, o da açar.”

Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“işte (savaş) bacağının üstünü açtı, siz de metanetle yürüyün

Ve savaş üzerinize sıkı geliyor, siz de sıkı durun.”

Bir diğer şair şöyle demektedir:

“Kendime ve korkmama hayret ettim,

Bir de kuşların rızıkları peşinden koşmalarına.

Bacağının üstünü açmış bir seneden,

Kıpkızıl bir sene ki, eti kemiğinden soyup çıkarır.”

Bir başkası da şöyle demektedir:

“Onlara baldırının üstünü açtı

Ve o apaçık kötülüğün bir kısmı göründü onlara.”

Yine İbn Abbâs’tan, el-Hasen ve Ebû’l-Âl-iye’den meçhul bir fiil olarak:

“Açılacağı” diye okudukları da rivâyet edilmiştir. Bu kıraatin anlamı.- “Açılacağı” (ye ile) okuyuşun manasına râcidir. Şöyle buyurulmuş gibidir: “Kıyâmetin bir şiddetin üzerini açacağı o günde…” ötreli bir “te” ve kesreli bir “şın” ilt:: “Açacağı (açmaya başlayacağı) o günde” diye açmaya başlamayı anlatmak üzere kullanılan den gelen bir fiil olarak da okunmuştur. Kişinin üst dudağının yukarı doğru çevrildiğini anlatmak üzere: “Adam üst dudağını yukarı doğru büktü” ifadesi de buradan gelmektedir. Bu şekilde yapan kimseye de -ism-i fail denilir.

İbnu’l-Mübarek dedi ki: Bize Üsame b. Zeyd haber verdi. O İfirime’den, o İbn Abbâs’tan. Yüce Allah’ın:

“Baldırın açılacağı o günde” âyeti hakkında dedi ki: Bu aşın keder ve zorluğun üzeri açılacağında… (demektir.) Bize İbn Cureyc haber verdi, o Mücahid’den dedi ki: İşin ileri derecede çetin ve son derece ciddi ve sıkılığının açılacağı… (demektir.) Mücahid dedi ki: İbn Abbâs dedi ki: Bu, kıyâmet günündeki en çetin saat olacaktır.

Ebû Ubeyde dedi ki: Savaş ve iş çetin ve şiddetli bir hal aldığı vakit: “İş baldırını açtı” denilir. Bu tabirin asıl dayanağı ise, ciddiyete ve gayrete ihtiyaç olan bir işe düşen bir kimse baldırının üzerini açar. O bakımdan baldır ve üzerinin açılması, zorluk ve şiddetli zamanları anlatmak için istiare olarak kullanılmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bir şeyin baldın, bacağı onu ayakta tutan aslını, esasını teşkif eder. Ağacın sapı (bacağı yani gövdesi) ve insanın bacağı gibi. Yani işin esasının açılıp, bütün İşlerin gerçek durumu ve esası ortaya çıkacağı o günde… demek olur.

Cehennemin baldırının üzerinin açılacağı diye açıklandığı gibi. Arşın bacağının üzerinin açılacağı diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre de bununla ecelin yaklaşıp, bedenin zayıf düşeceği vakti kastetmektedir. Yani hasta olan kimse zayıflığını görmek üzere bacağının üzerini açacak, müezzin onu namaza çağıracak fakat o yerinden kalkıp dışarı çıkacak gücü bulamayacak.

Yüce Allah’ın bacağının üzerini açacağına dair gelen rivâyete gelince, şüphesiz ki yüce Allah azalardan ve üstünü açıp kapatmaktan yüce ve münezzehtir. Bunun anlamı işinin oldukça büyük, azametli olan bazı yanlarını açığa çıkarması şeklindedir. Nurunu açıp göstereceği diye de açıklanmıştır.

Ebû Mûsa’nın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyetine göre yüce Allah’ın:

“Baldırın açılacağı” âyeti hakkında şöyle buyurmuştur: “O pek büyük bir nurun üzerini açacak, onlar da onun için secdeye kapanacaklardır.” Ebû Ya’lâ, Müsned, XIII, 269; Heysemî, Mecmu’, VII, 12S – hadisin senedindeki Ravh 1>, Cenahın Dvıhaym tarafından olan sika kahul edilmekle birlikte, “pek kuvvetli değildir dediğini, geri kalan râvilerinin sika olduğunu kaydetmektedir.

Ebû’l-Leys es-Semerkandî Tefsir’inde dedi ki: Bize el-Halil b. Ahmed anlattı, dedi ki, bize İbn Menî’ anlattı dedi ki, bize Hudbe anlattı dedi ki, bize Hammâd b. Seleme anlattı. O Adî b. Zeyd’den, o Umarc el-Kuraşi’den, o Ebû Burde b. Ebî Mûsa’dan dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim; “Kıyâmet gününde herbir kavme dünyada iken tapındıkları şeyin timsali gösterilir. Herbir kavim neye ibadet ediyor idiyse ona doğru gider. Sonunda tevhid ehli geriye kalır. Onlara siz neyi bekliyorsunuz, herkes gitti, denilir. Onlar: Bizim dünyada iken kendisini görmediğimiz halde ibadet ettiğimiz bir Rabbimiz vardı derler.

Peki onu görecek olursanız tanır mısınız denilecek, onlar: Evet diyecekler. Bu sefer:

Onu görmediğiniz halde onu nasıl tanıyacaksınız denilir. Şöyle derler: Onun hiçbir benzeri yoktur. Bu sefer onlara hicabı açar, onlar yüce Allah’a bakarlar. Onun için secdeye kapanırlar. Geriye sırtları tıpkı ineklerin boynuzlarını andıran birtakım kimseler kalacak, onlar yüce Allah’a bakacaklar, secde etmek isteyecekler fakat buna güçleri yetmeyecek. İşte yüce Allah’ın: “Baldırın açılacağı o günde onlar secde etmeye davet edilecekler de edemeyecekler” âyeti bunu anlatmaktadır. Yüce Allah şöyle diyecek: “Kullarım başlarınızı kaldırın. Ben sizden herbir kimseye bedel (fidye) olmak üzere yahudilerden ve hristiyanlardan birisini cehenneme koydum.” Ebû Burde dedi ki: Ben bu hadisi Ömer b. Abdu’l-Aziz’e naklettim, şöyle dedi: Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah hakkı için söyle! Gerçekten bu hadisi baban mı sana nakletti? Ben de ona üç defa yemin ettim. Ömer dedi ki; Ben tevhid ehli hakkında bundan daha çok sevdiğim bir hadis dinlemiş değilim, Ebul-Leys es-Semerkandî, Bahru’l-Ulum, III, 395; el-Lâlekâî, İtikadu Ehli’s-Sünne, Riyâd, 1402, III, 479-480; Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Ta’zimu Kadri’s-Salât, I, 309-310

Kays b. es-Seken dedi ki: Abdullah b. Mesud, Ömer b. el-Hattâb’ın huzurunda hadis naklederek dedi ki: Kıyâmet gününde insanlar âlemlerin Rabbi huzurunda kırk yıl süreyle gözlerini semaya dikmiş olarak, çıplak ayaklı, elbisesiz, terleri çenelerine kadar varmış halde duracaklar. Allah kırk yıl boyunca onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak. Sonra bir münadi şöyle seslenecek: Ey insanlar! Sizi yaratan, size şekil veren, sizi öldüren, sizi dirilten, sonra da O’ndan başkasına ibadet ettiğiniz Rabbinizin, herbir kavmi veli edindikleri (tapındıkları) mabudları ile başbaşa bırakması adaletli bir iş olmaz mı? Onlar: Evet diyecekler. (Abdullah b. Mesud devamla) dedi ki: Herbir kavme Allah’tan başka dünyada iken ibadet ettikleri kaldırılır. Bu mabudları kendilerini cehenneme götürünceye kadar onların arkasından giderler.

Geriye müslümanlarla, münafıklar kalır. Onlara: Herkes gitti, siz gitmeyecek misiniz denilir. Onlar: Rabbimiz gelinceye kadar (buradayız), diyecekler. Peki O’nu tanır mısınız? diye sorulacak, onlar: Bize kendisini tanıtırsa, biz de O’nu tanırız. (İbn Mes’ûd) dedi ki; İşte o vakit baldırın üzerini açacak, onlara tecelli edecek. O’na ihlasla ibadet etmiş olanlar secdeye kapanıverecekler. Münafıklar ise sırtlarında âdeta demir çubukları varmışçasına secde edemeden kalacaklar. Onlar cehenneme götürülecek, diğerleri (mü’mînler) ise cennete gireceklerdir. İşte yüce Allah’ın;

“Onlar secde etmeye davet edilecekler de edemeyecekler” âyeti bunu anlatmaktadır. Taberi, Câmiu’l-Beyân, XXIX, 40

Kalem 41

Yoksa onların ortakları mı var? Eğer doğruysalar ortaklarını getirsinler.

Diyanet Vakfı
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler ortaklarını!

Kurtubi Tefsiri
Yoksa onların ortakları mı var? Eğer doğru söyleyenler iseler o halde ortaklarını getirsinler.

“Yoksa onların ortakları mı var?” âyetinde ki:

“Onların… mı var” âyetinde, mı sıia (zaîd)dır.

“Ortaklar” da şahitler anlamındadır.

“Eğer” iddialarında

“doğru söyleyenler İseler, o halde ortaklarını” iddialarının doğruluğuna tanıklık edecekleri

“getirsinler.”

Şöyle de açıklanmıştır: Eğer imkânları varsa haydi ortaklarını getirsinler. Buna göre bu, âciz bırakmak anlamında bir emirdir.

Kalem 40

Sor onlara, hangileri bu işin garantörüdür?

Diyanet Vakfı
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?

Kurtubi Tefsiri
Sor onlara; buna hangileri kefildir?

Ey Muhammed

“sor onlara”; uydurma sözler söyleyenlere;

“buna hangileri kefildir?” Daha önce sözü geçen hususlara hangileri kefil olabilir? Bu da müslümanlara verilecek olan hayrın kendilerine de verileceği iddiasıdır.

“Kefil ve taahhüt edip (gerektiğinde) tazminat ödeyeceğini kabul eden kimse” demektir. Bu şekildeki açıklamayı İbn Abbâs ve Katade yapmıştır. İbn Keysan dedi ki; Burada bu lâfız delil ortaya koyan, iddiasını belgeleyen kimse, anlamındadır. el-Hasen dedi ki: Burada “kefil” rasûl demektir.

Kalem 39

Yoksa kıyamet gününe kadar sürüp gidecek, bizim üzerimize bağlanmış yeminleriniz mi var? Ki, hükmettiğiniz her şey sizin olsun?

Diyanet Vakfı
Yoksa, «Ne hükmederseniz mutlaka sizindir» diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?

Kurtubi Tefsiri
Yoksa sizin bizim üzerimizde: “Ne hüküm ederseniz, muhakkak sizindir” dîye kıyâmet gününe kadar sürecek yeminleriniz mi vardır”?

Daha sonra azâbın şiddetini daha da arttırarak:

“Yoksa sizin bizim üzerimizde ne hüküm ederseniz muhakkak sizindir diye kıyâmet gününe kadar sürecek” pekiştirilmiş, sağlamlaştırılmış

“yeminleriniz” ahidleriniz, antlaşmalarınız

“mı vardır?” Âyetteki:

“Sürecek” Allah ismi ile pekiştirilmiş yeminler demektir. Yani sizlerin yüce Allah üzerinde sizi cennete sokacağına dair sağlamlaştırılmış ahitleriniz mi vurdu?

“Ne hüküm ederseniz muhakkak sizindir” âyetinde:

“Muhakkak” lâfzındaki :hemze’:nin kesreli gelmesi, haberin başına “lam”ın girmiş olmasından dolayıdır. Aynı zamanda bu “yeminleriniz” anlamındaki lâfzın da sılacıdır. Halbuki mahalli itibariyle (hemzenin) nasb ile gelmesi gerekir. Kesreli gelmesi (belirtildiği üzere haberin başına) “lam’ in gelmesinden ötürüdür. Nitekim: “Muhakkak sana bu vardır diye yemin ettim” denilir.

İfadenin yüce Allah’ın:

“Kıyâmet gününe kadar sürecek” âyetinde tamam olduğu, sonradan da:

“Ne hüküm ederseniz -ü halde- muhakkak sizindir diye” diye yeniden başladığı da söylenmiştir. Bu da; hayır, durum böyle değildir, demek olur.

İbn Hürmüz ise her iki yerde de soru olmak üzere

“Beğenip, seçtiğiniz herşey mutlaka sizin mi olacaktır?” (38. âyet) ile Ne hüküm verirseniz, muhakkak sizin mi olacaktır?”‘ diye okumuştur.

Hasan-ı Basrî “sürecek” anlamındaki lâfzı hal olarak nasb ile: diye okumuştur. Bu ya “sizindir” lâfzındaki zamirden haldir, çünkü bu “yeminlerinizde dair bir haberdir. Dolayısıyla ondan bir zamir taşımaktadır. Yahutta “üzerimizde” anlamındaki lâfzı bizzat yeminlere taalluk eden bir lâfız olarak değil de “yeminler” anlamındaki lâfzın bir sıfatı olarak kabuf etçiğimiz takdirde “üzerimizde” anlamındaki lafızda bulunan zamirden hat kabul edilir. Çünkü tıpkı ona dair haber olması halinde olduğu gibi; onda ona ait bir zamir bulunur. Bununla birlikte eğer nekre olduğu takdirde; “yeminler” lâfzından hal olması da mümkündür. Nitekim:

“Maruf bir şekilde faydalandırma vardır. Bu takva sahiplerine bir borçtur,” (el-Bakara, 2/241) âyetinde yer alan: “Bir borçtur” lâfzının; Faydalandırma” lâfzından hal olmak üzere nasb olabileceğini kabul ettikleri gibi.

“Sürecek” lâfzı genellikle ötreli olarak, “yeminleriniz” anlamındaki lâfzın sıfatı olarak okunmuştur.

Kalem 38

Ki orada seçip beğendiğiniz her şeyin mutlaka sizin olacağı yazılı?

Diyanet Vakfı
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?

Kurtubi Tefsiri
Beğenip seçtiğiniz herşey mutlaka sizindir diye (Orada mı yazıyor)?

“Beğenip, istediğiniz her şey” seçtiğiniz ve arzuladığınız her şey

“sizindir diye (orada mı yazıyor)?” Anlam ise -fethalı olarak-: diye şeklindedir, fakat ondan sonra “lam” harfi geldiğinden ötürü kesreli okunmuştur. O bakımdan -lamsız olarak-: “Seni akıllı diye bildim” denilir. Buna karşılık -kesre ile- “Bildim ki şüphesiz sen akıllı bir kimsesin’ denilir. Buna göre:

“Beğenip seçtiğiniz herşey mutlaka sizindir diye” anlamındaki âyette âmil “okuyorsunuz” anlamındaki fiildir ve “lam” harfinin: ‘nin fethalı okunmasına engel olmuştur.

Bir görüşe göre de yüce Allah’ın;

“Okuyorsunuz” anlamındaki lâfız ile birlikte ifade tamam olmakta, sonra yeni bir ifade olarak:

“Beğenip seçtiğiniz herşey mutlaka sizindir” diye başlamaktadır. Yani o halde bu kitapta beğenip seçtiğiniz herşey size verilecektir (diye yazıyor öyle mi?) Oysa durum böyle değildir. Her iki âyetteki (37 ve 38. âyetlerdeki): “Onda” lâfzında ki iki zamir de “Kitab”a racidir.

Kalem 37

Yoksa elinizde okuyup durduğunuz bir kitap mı var?

Diyanet Vakfı
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu batıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Acaba sizin bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz?

“Acaba sizin bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz?” Yani sizin kendisinde itaatkârın isyankâr gibi olduğunu gördüğünüz bir kitabınız mı vardır?

Kalem 36

Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?

Diyanet Vakfı
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?

Kurtubi Tefsiri
Ne oldu size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?

“Ne oldu size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?” Böyle doğru olmayan yargıda bulunuyorsunuz? Sanki amellerin karşılığını vermek size bırakılmış ta siz de istediğiniz gibi hüküm veriyorsunuz ve müslümanlara verileceklerden daha hayırlılarının size verileceğini söyleyiveriyorsunuz.

Kalem 35

Öyleyse Müslümanları suçlular gibi mi yapacağız?

Diyanet Vakfı
Öyle ya, (Allaha) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkarlar gibi tutar mıyız hiç?

Kurtubi Tefsiri
Biz müslümanları o günahkârlar gibi kılar mıyız hiç?

Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Biz müslümanları o günahkârlar gibi” o kâfirler gibi

“kılarmıyız hiç?” İbn Abbâs ve başkaları dedi ki: Mekke kâfirleri şöyle dedi: Âhirette size verileceklerden daha iyisi bize verilecektir. Bunun üzerine:

“Biz müslümanları o günahkârlar gibi kılarmıyız hiç?” âyeti nazil oldu. Sonra onları azarlayarak şöyle buyurdu:

Kalem 34

Şüphesiz takva sahipleri için Rablerinin katında nimet cennetleri vardır.

Diyanet Vakfı
Şu da muhakkak ki, takva sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki takva sahipleri için Rabbleri yanında Naîm cennetleri vardır.

“Muhakkak ki takva sahipleri için Rabbleri yanında Naim cennetleri vardır” âyetine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Yani şüphesiz takva sahipleri için âhirette dünya cennetlerinde (bahçelerinde) görüldüğü gibi insanın hevesini kursakça bırakmayan, şaibelerin bulunmadığa katıksız bir şekilde nimetlere gark olmaktan başka bir şeyin bulunmadığı cennetler vardır, Kureyş kâfirlerinin ileri gelenleri dünyalıktan büyük bir pay sahibi olduklarını, buna karşılık müslümanların dünyalıktan az bir paylarının olduğunu görüyorlardı. Âhirete dair sözler ve Allah’ın mü’minlere vaadettiği hususları işittiklerinde şöyle diyorlardı: Eğer Muhammed’in ve onunla birlikte bulunanların ileri sürdükleri gibi; bizim öldükten sonra dirilişimiz doğru ise, hiçbir şekilde bizim ve onların durumu ancak bu dünyadaki gibi olabilir. Onların sahip olacakları hiçbir şekilde bizden fazla olmayacaktır, onların imkânları bizden üstün olmayacaktır. Onların ulaşabilecekleri en ileri seviye bize eşit olmaktan öteye gitmeyecektir.

Kalem 33

İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür, bir bilselerdi.

Diyanet Vakfı
İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

Kurtubi Tefsiri
Azâb İşte böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Eğer bilselerdi.

“Azâb” İbn Zeyd’den rivâyete göre dünya azâbı ve malların telef edilmesi

“işte böyledir.” Şöyle de açıklanmıştır: Bu âyet Mekkelilere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bedduası dolayısıyla Allah onları kıtlıkla imtihan edince (hakka) dönüş için bir vaaz, bir öğüttür. Yani dünya hayatında sınırlarımızı aşan kimselere onlara yaptığımız gibi yaparız.

“Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür, eğer bilselerdi.” İbn Abbâs dedi ki: Bu Bedir’e çıkıp Muhammed’i ve arkadaşlarını öldüreceklerine dair yemin edip, Mekke’ye de mutlaka dönüp Beyti tavaf edeceklerine, şarap içeceklerine, şarkıcı cariyeler başlarının üzerinde deflen vuracağına dair yemin etmeleri üzerine; Mekkelilere verilmiş bir misaldir. Yüce Allah, onların zannettiklerinin aksini göscerdi, onlardan kimileri esir alındı, kimileri öldürüldü, kimileri bozguna uğratıldı. Tıpkı şu bahçe sahiplerinin mahsûllerini toplamayı kararlaştırmış olarak çıkıp da maksatlarını gerçeklegtiremeden ziyana uğramış oldukları gibi.

Şöyle de denilmiştir: Bahçe sahiplerinin yoksullara vermedikleri hakkın onların ödemeleri gereken farz bir hak olma ihtimali de vardır, nafile olma ihtimali de vardır. Birincisi daha kuvvetlidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şöyle de denilmiştir: Sûre Mekke’de inmiştir. Dolayısıyla Mekkelilere isabet eden kıtlığa ve Bedir savaşı hakkında yorumlanması uzak bir ihsimai olur. Ancak merhum müfessirin sûrenin baş taraflarında belirttiği gibi İbn Abbâs ve Katade’ye gfire 17. ile 33. âyetler Medine’de inmiştir. Dolayısıyla hu mın itiraz İbn Abbâs’ın az önce kaydedilen açıklamaları hakkında en azından İbn Abbâs’in anlayışı çerçevcsinde-geçerli değildir.

Kalem 32

Umulur ki Rabbimiz bize bunun yerine daha hayırlısını verir. Biz gerçekten Rabbimize yönelenleriz.

Diyanet Vakfı
Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz (artık) Rabbimizi(Onun hoşnutluğunu) arzuluyoruz.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimizin bize ondan hayırlısını ihsan etmesi umulur. Muhakkak ki biz Rabbimîzden dileyenleriz.”

“Rabbimizin bize ondan hayırlısını İhsan etmesi umulur.” Birbirleriyle ahitleştiler ve şöyle dediler: Eğer Allah bize ondan hayırlısını verecek olursa, yemin olsun ki, atalarımızın yaptıklarının benzerini uygulayacağız. Böylece Allah’a dua ettiler, O’na niyazda bulundular, Allah da aynı gecede onlara onun yerine ondan hayırlısını verdi. Cebrâîl’e o yanmış olan bahçeyi söküp Şam topraklarından Buzğur denilen yere koymasını ve Şam’dan bir bahçe alıp onun yerine koymasını emretti.

İbn Mes’ûd dedi ki: O insanlar ihlâsa yöneldiler. Allah da onların samimi olduklarını bildiğinden onlara “et-hayavan” denilen bir bahçeyi, öbür bahçelerinin yerine verdi. Bu bahçede bir katırın sadece tek bir salkım yüklendiği üzüm yetişiyordu.

el-Yemânî Ebû Halid dedi ki: Ben sözü edilen o bahçeye girdim. O bahçedeki herbir salkımın ayakta duran siyahi bir adamı andırdığını gördüm.

el-Hasen dedi ki: Bahçe sahiplerinin:

“Muhakkak ki biz Rabbimizden dileyenleriz” demelerinin, onların imanlarının bir neticesi mi olduğunu, yoksa müşriklere sıkıntı gelip çattığı vakit söyledikleri türden bir söz mü olduğunu bilemiyorum. O bu sözleriyle bunların mü’min olup olmadığı hususunda kanaat belirtmemiş olmaktadır.

Katade’ye bahçe sahipleri hakkında: Onlar cennetlik midir, yoksa cehennemlik midir? diye sorulmuş, O da; Sen gerçekten beni çok yoracak bir yükümlülükle karşı karşıya bıraktın, diye cevap vermiştir. Çoğunluk onların tevbe edip ihlâsa yöneldiklerini söylemiştir, Bunu da el-Kuşeyrî nakletmektedir.

“Bize… ihsan etmesi” (anlamı verilen): lâfzı genel olarak şeddesiz okunmuştur. Medineliler ve Ebû Amr ise şeddeli okumuşlardır, İki ayrı söyleyiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: (Şeddeli okuyuşun mastarı olan) “tebdil” bir şeyi değiştirmek ya da o şeyin bizzat kendisi mevcut olmakla birlikte durumunda değişiklik yapmak demektir. (Şeddesiz okuyuşun mastarı olan) “ibdâl” ise bir şeyi kaldırıp bir başkasını onun yerine koymak demektir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nisâ Sûresi’nde (4/56. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kalem 31

Dediler ki: “Yazıklar olsun bize! Biz gerçekten azgınlardandık.”

Diyanet Vakfı
(Nihayet) şöyle dediler: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz.

Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgınlar İmişiz.”

“Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgınlar İmişiz.” Fakirlerin haklarını engellemek ve istisnada bulunmayı terketmekle isyankâr olanlarmışız, demektir. İbn Keysan dedi ki: Allah’ın nimetlerine karşı azgınlık ettik. Daha önceden atalarımızın o nimetlere şükrettiği gibi biz şükretmedik.

Kalem 30

Derken birbirlerine yöneldiler ve kınamaya başladılar.

Diyanet Vakfı
Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.

Kurtubi Tefsiri
Karşılıklı olarak birbirlerini kınamaya başladılar.

“Karşılıklı olarak birbirlerini kınamaya başladılar.” Yemin etmek ve yoksulları alıkoymak hususunda biri ötekini kınamaya ve: Bu şekilde hareket etmeyi sen bize söyledin, demeye başladılar.

Kalem 29

Dediler ki: “Rabbimizi tesbih ederiz, biz gerçekten zalimlermişiz.”

Diyanet Vakfı
Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler.

Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz münezzehtir. Gerçekten biz zâlimlermişiz” dediler.

“Rabbimîz münezzehtir… dediler.” Bu sözleriyle günahlarını itiraf ettiler ve yüce Allah’ı yaptığı bu işte zalim olmaktan tenzih ettiler. İbn Abbâs onların

“Rabbimiz münezzehtir” sözlerinin günahımızdan ötürü Allah’tan mağfiret dileriz, anlamında olduğunu söylemiştir.

“Gerçekten biz” yoksulları alıkoymak istemekle kendi kendimize haksızlık eden

“zâlimlermişiz, dediler.”

Kalem 28

Onların ortancası dedi ki: “Size dememiş miydim, neden tesbih etmiyorsunuz?”

Diyanet Vakfı
İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size «Rabbinizi tesbih etsenize» dememiş miydim?

Kurtubi Tefsiri
Ortancaları: “Ben size demedim mi, Allah’ı tesbih etmeli değil miydiniz?” dedi.

“Ortancaları” onların en iyileri, en adaletli olanları ve en akıllıları

“ben size demedim mi, Allah’ı tesbih etmeli değil miydiniz?” Yani istisna yapmalı değil miydiniz? Onların istisna yapmaları bir teşbih idi. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır. Bu da bu ortancalarının onlara istisnada bulunmalarını emretmiş olduğunu, fakat ona itaat etmediklerini göstermektedir.

Ebû Salih dedi ki; Onların istisna yapmaları: “subhanallah” demeleri idi. Ortancaları onlara: Allah’ı tesbih etmeli değil miydiniz, dedi. Yani siz subhanallah demeli ve size verdiklerine karşı şükretmeli (değil mi)siniz.

en-Nehhâs dedi ki: Teşbihin asıl anlamı yüce Allah’ı tenzih etmektir. Bundan dolayı Mücahid teşbihi “inşaallah” demenin yerinde kullanmış ve böylece açıklamıştır. Çünkü âyetin anlamı O’nun İradesi, dilemesi olmadan herhangi bir şeyin olabileceğinden yana yüce Allah’ı tenzih etmektir.

Şöyle de açıklanmıştır: Yaptığınızdan dolayı Allah’tan mağfiret dilemeli ve kötü niyetinizden dolayı O’na tevbe etmeli değil misiniz? Çünkü onlar bu işi kararlaştırdıklarında ortancaları onlara bunu söyledi ve yüce Allah’ın günahkârlardan intikam alışını onlara hatırlattı.

Kalem 27

Hayır, biz yoksun bırakıldık.

Diyanet Vakfı
Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!

Kurtubi Tefsiri
“Hayır, aksine biz mahrum bırakılanlarız.”

“Hayır, aksine biz mahrum bırakılanlarız.” Yani yaptıklarımız sebebiyle bahçemizden mahrum bırakıldık. Esbât’ın, İbn Mes’ûd’dan rivâyetine göre o şöyle demiş: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mahiyetlerden alabildiğine sakınınız. Çünkü kul bir günah işler, bundan dolayı daha önceden kendisine hazırlanmış bulunan bir rızıktan mahrum edilir.” Daha sonra:

“Hemen onu Rabbin tarafından dört bir yanından saran bir belâ sardı…” (Kalem, 68/19) âyeti ile bir sonraki âyeti okudu Deylemi, Firdevs, I, 3H3, (195 te az farkla) her iki yerde … Ayete işaret yok; ayrıca bk. Aclûnî. Keşfu’l-Hafâ, I. 280, h.n: 735

Kalem 26

Orayı gördüklerinde dediler ki: “Şüphesiz biz yolumuzu şaşırmışız.”

Diyanet Vakfı
Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız! dediler.

Kurtubi Tefsiri
Fakat onu gördüklerinde dediler ki: “Muhakkak ki biz yolumuzu şaşıranlarız;

“Fakat onu gördüklerinde dediler ki: Muhakkak ki biz yolumuzu şaşıranlarız.” Yani onlar bahçelerinin yanmış olduğunu, içinde hiçbir şey olmadığını, kapkara bir gece gibi kesilmiş olup onu kül gibi gördüklerinde; tanıyamadılar ve kendi bahçeleri olup olmadığında şüphe ettiler. Biri diğerine:

“Muhakkak ki biz yolumuzu şaşıranlarız” dedi. Yani biz bahçemize giden yolu kaybettik. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Bizler yoksulları engellemek niyetiyle sabah erkenden gelmekle doğruyu isabet ettiremedik, şaşırdık. Bundan dolayı cezalandırıldık.

Kalem 25

Erken kalkıp gitmişlerdi, güya güç yetireceklerdi.

Diyanet Vakfı
(Evet, yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler.

Kurtubi Tefsiri
(Yoksulları) alıkoymaya güçleri yetiyormuş gibi erkenden gittiler.

“Alıkoymaya güçleri yetîyormuş gîbi erkenden gittiler.” Yani kendi maksatlarını gerçekleştirebilme imkânını elde ettiklerini zannederek kendilerince güç yetirdiklerini kabul edip kastederek (maksatlarını gerçekleştirmek üzere) gittiler, demektir. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Abbâs ve başkaları yapmıştır.

“Alıkoymak, kastetmek” anlamındadır. “Kastetti, kasteder” demektir. Mastarı: …diye gelir. Mesela; ” Senin maksadını ben de maksat olarak gözettim” denilir. Recez vezninde şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Allah tarafından bir sel yönelip geldi,

O da verimli bahçenin maksadını güderek.”

en-Nehhâs da bu beyiti şöylece zikretmektedir:

“Bir sel geldi, Allah’ın emrinden bir sel geldi,

Verimli bahçenin maksadını güderek.”

el-Müberred: (Şiirdeki): “Verimli” lâfzını, geliri olan diye açıklamıştır. Başkaları da şöyle demiştir: Bu, suyun ağaçlarının dibinden aktığı bahçe demektir. İle de buradan gelmektedir. Ancak ikincisinde “lam” yerine “ye” getirilmiştir. diyenlerin görüşüne göre de bu “ben onu bir kab kıldım” demek olur.

Katade ve Mücahid dedi ki: “Alıkoymaya” lâfzı “ciddi olarak” anlamındadır. el-Hasen ise ihtiyaç ve fakirlik İçerisinde olarak demektir, diye açıklamıştır. Ebû Ubeyd ve el-Kutebî de: Önlemeye, alıkoymaya anlamındadır, demişlerdir.

Bu da Arapların sütü azalan develer için kullandıklar “Develerin sütü azaldı” tabirinden gelmektedir. “Sütü az dişi deve” anlamındadır, “Yağmuru ve verimi az yıl” anlamındadır.

es-Süddi ve Süfyan dedi ki: “Alıkoymaya” gazab ve kızgınlıkla anlamındadır. Çünkü: “Kızgınlık, öfke” demektir. el-Esmai’nin arkadaşı Ebû Nasr Ahmed b. Hatim dedi ki: Bu lâfız (ortadaki harf olan “re” harfi) muhaffeftir (sakin değil, fetha ile harekelidir) ve şiir okuyarak dedi ki:

“Asil atlar toynaklarını yere vura vura geldiklerinde

Öfke ve kızgınlıkla dolu olarak.”

İbnu’s-Sikkît dedi ki: Bu bazen harekelenebilir. Bu anlamda olmak üzere kesre ile: denilir. İsm-i faili: ile …diye gelir. Bu kabilden olmak üzere: “Öfkeli aslan ve öfkeli aslanlar” denilmiştir.

“Alıkoymaya” (diye anlamı verilen lafsın burada) “tek başlarına olmak üzere” anlamında olduğu da söylenmiştir. denilir ki; bu “bir kimse kavminden bir kenara çekilerek onlarla karışmaksızın tek başına bir yerde konakladı (konaklar)” anlamındadır.

Ebû Zeyci dedi ki: “Yalnız başlarına bir topluluk arasından yalnız başına bir adam”Arkadaşlarını terkedip onlardan uzakça bir yere çekildi, çekilir” denilir. “Diğer yıldızlardan ayrı bir yıldız” demektir. el-Esmaî dedi ki: “Tek başına ve yalnız bir adam” demektir. (Yine el-Esmaî) dedi ki: Kuzeylilerin şivesinde: Tek başına kimse” anlamındadır. Ebû Zueyb’e ait şu mısraı da zikretmektedir:

“Sanki o hava boşluğunda yapayalnız bir yıldız gibidir.”

Ebû Amr bunu bu mısraın son kelimesindeki “ha” harfini “cim” ile rivâyet etmiş ve “yalnız başına” diye açıklamıştır, Bu, Süheyl yıldızıdır, demiştir.

el-Ezherî dedi ki: (Alıkoymaya diye meali verilen): “Onların kasabalarının adıdır.” es-Süddi, bahçelerinin adıdır, demiştir. Bu kelime “ra” harfi sakin ve üstün olmak üzere; ile şekillerinde söylenir, ama genel olarak “re” harfi sakin olarak okunmuştur. Ehu’l-Âl-iye ve İbn es-Semeyka’ ise (radıyallahü anh harfini) üstün ile okumuşlardır. Bunlar iki ayrı söyleyiştir.

“Güçleri yetiyormuş gibi” âyeti: Onlar işlerini ölçüp biçtiler ve buna göre karar aldılar, demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır. Katade de şöyle demiştir: Kendi kanaatlerine göre bahçelerine güç yetirecekkrini zannediyorlardı. en-Nehaî de şöyle demiştir:

“Güçleri” yoksullara

“yetiyormuş gibi” demektir. Anlamının; bulmaktan geldiği de söylenmiştir. Yani onlar ellerinde bulunan şeyleri alıkoydular.

Kalem 24

“Bugün sakın oraya hiçbir yoksul girmesin.”

Diyanet Vakfı
23, 24. Derken: Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın! diye fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.

Kurtubi Tefsiri
“Sakın bugün hiçbir yoksul karşınıza çıkıp oraya girmesin” diye.

“Birbirleri ile gizilce konuşarak gittiler.” Yani kimse onların gittiklerini bilmesin diye sözlerini sır gibi saklayarak gittiler. Bu açıklamayı Atâ ve Katade yapmıştır.

“Gizlice konuşarak” âyeti sessiz olup sükûnetle ve açıklamaksızın konuştuğu vakit kullanılan: fiilinden gelmektedir. Nitekim Dureyd b. es-Sımme şöyle demiştir:

“Ve ben ciğerimdeki hastalıktan dolayı da ölmedim, sesim kesilerekte ölmedim.

Fakat ziyaretime gelenlerin hepsi de hakkımda bütün bunları düşündü.”

Kendilerini kimse görmesin diye insanlardan kendilerini gizleyerek; diye de açıklamıştır. Halbuki babaları fakir ve yoksullara haber veriyor, onlar da ekinlerin biçimi ve mahsullerin toplanma zamanında hazır bulunuyorlardı.

Kalem 23

Ve yola koyuldular, fısıldaşarak.

Diyanet Vakfı
23, 24. Derken: Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın! diye fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.

Kurtubi Tefsiri
Birbirleri ile gizlice konuşarak gittiler:

Kalem 22

“Eğer biçip toplayacaksanız, sabah erkenden tarlanıza gidin.”

Diyanet Vakfı
21, 22. (Beri tarafta ise) onlar, sabah olurken: Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsülünüzün başına gidin! diye birbirlerine seslendiler.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer devşireceksiniz, erkence mahsulünüzün başına gidin” diye.

“O da kapkara kesiliverdi,” İbn Abbâs, el-Feırâ ve başkalarından rivâyet edildiğine göre; karanlık gece gibi oldu, demektir. Şair şöyle demiştir:

“O kapkara, simsiyah gecen uzayıp gitti,

Kapkaranlık gece, sabahın üzerinden bir türlü çekilmiyor …karanlık açılıp sabah olmuyor.

Bahçe yanıp kapkara gece gibi kesiliverdi, demektir.

Yine İbn Abbâs’tan; siyah kül gibi oldu, diye açıkladığı rivâyet edilmiştir, İbn Abbâs dedi ki: Huzeymelilerin şivesinde “Siyah kül” demektir.

es-Sevrî, biçilmiş ekin gibi diye açıklamıştır. Buna göre burada bu lâfız: “İçinde ne varsa kesilmiş, biçilmiş” anlamındadır.

el-Hasen dedi ki: O bahçeden hayır kesildi, demektir. Yine burada da bu lâfız bu şekliyle “mefûl” anlamındadır, “kesilmiş, biçilmiş” demek olur).

el-Müerric dedi ki: Kumlardan ayrılmış bir kum tanesi gibi anlamındadır. (Bu şekilde ayrılan ve koparılan şeylere): ile -çoğulu- denilir. Kum zaten yararlı hiçbir şey bitirmez.

el-Ahfeş dedi ki: “Geceden sıyrılan sabah gibi” demektir. el-Müberred; İçinde hiçbir şey bulunmadığı halde, gündüz gibi anlamındadır. Şemir: “Kapkara” hem gece, hem de gündüz anlamındadır. Yani bu öbüründen kopup ayrılır, o da diğerinden kopup ayrılır. (Bunun için her ikisine de aynı isim verilmiştir.)

Geceye bu ismin veriliş sebebinin karanlığı dol ayısı ile iş yapmayı kestiği için bu ad verildiği söylenmiştir. Bundan dolayı burada “fail” (veznindeki bu kelyııe) “fail” anlamını ihtiva etmektedir.

el-Kuşeyrî dedi ki; Ancak bu açıklama su götürür. Çünkü gündüz kişinin tasarrufunu, işini, gücünü kesmediği halde yine de ona bu isim (sarîm ismi) verilmektedir.

Kalem 21

Sabahleyin birbirlerine seslendiler.

Diyanet Vakfı
21, 22. (Beri tarafta ise) onlar, sabah olurken: Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsülünüzün başına gidin! diye birbirlerine seslendiler.

Kurtubi Tefsiri
Sabah erkenden birbirlerine seslendiler:

Kalem 20

Böylece o, kara kesilmiş gibi oldu.

Diyanet Vakfı
19, 20. Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir afet (ateş) bahçeyi sarıverdi de, bahçe kapkara kesildi.

Kurtubi Tefsiri
O da kapkara kesiliverdi.

Kalem 19

Fakat Rabbin tarafından bir felaket geldi ona, onlar uyurken.

Diyanet Vakfı
19, 20. Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir afet (ateş) bahçeyi sarıverdi de, bahçe kapkara kesildi.

Kurtubi Tefsiri
Onlar uyurlarken hemen onu Rabbin tarafından dört bir yanından saran bir belâ sardı.

Geceleyin bahçelerine geldiklerinde oranın simsiyah kesilmiş olduğunu ve Rabbinden gelen bir belânın onlar uykuda iken etrafını çepeçevre kuşatmış olduğunu gördüler.

Etrafını çepeçevre saranın -daha önce belirtildiği gibi- Cebrâîl (aleyhisselâm) olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs dedi ki: (Çepeçevre saran) Rabbinden gelen bir emirdir. Katade dedi ki: Rabbinden gelen bir azaptır. İbn Cureyc: Cehennem vadisinden çıkan bir parça ateştir.

” Dört bir yandan saran bir bela” ancak geceleyin olur. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır.

3- Kişinin Karar Vermesi Sorumluluk Gerektirir mi?

Bu âyet-i kerimede kişinin karar vermesinin insanın sorumlu tutulduğu hususlardan birisi olduğuna delil vardır. Çünkü burada süzü edilenler bir iş yapacaklarına dair karar verdiler ve o işi yapmadan önce cezalandırıldılar. Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın;

“Kim orada zulümle, ilhadı isterse Biz ona pek acıklı azâbı tattırırız” (el-Hac, 22/25) âyetidir.

Sahih’te Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “İki müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya geldikleri takdirde katil de, maktul de cehennemdedir.” Ey Allah’ın Rasûlü, denildi. Katili anladık, maktule ne oluyor? Şöyle buyurdu: “O da karşısındakini öldürmeyi arzu ediyordu.” Buhârî, I, 20, VI, 2520, 2594; Müslim, IV, 2213, Nesâî, VII, 124, 125; İbn Mâce, II, 1311; Müsned, IV, 410, V, 43, 41

Bu husus yeterli açıklamalarıyla birlikte Âl-i İmrân Sûresi’nde yüce Allah’ın:

“Bir de işledikleri (günah) üzerinde bilip durdukları halde ısrar etmeyenlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/135) âyeti açıklanırken (yedinci başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Kalem 18

İstisna da yapmamışlardı.

Diyanet Vakfı
17, 18. Biz, vaktiyle «bahçe sahipleri»ne bela verdiğimiz gibi, onlara da bela verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar istisna da etmiyorlardı

Kurtubi Tefsiri
(înşâallah deyip) istisna da yapmıyorlardı.

“İstisna da yapmıyorlardı.” İnşaallah demiyorlardı.

“Sabah erkenden birbirlerine seslendiler.” Biri diğerine şöylece sesleniyordu:

“Eğer devşirecekseniz erkence mahsulünüzün başına gidin.”

Mahsulleri koparıp toplamaya karar vermiş olarak gidin. Katade derdi ki: Ekininizi biçmek üzere gidin, demektir.

el-Kelbî dedi ki: Onların bahçelerinde ekin de, hurma da yoktu. Mücahid de şöyle dedi: Onların mahsûlleri üzümdü, fakat inşaallah dememişlerdi,

Ebû Salih dedi ki: Onların istisna yapmaları “subhanallahi Rabbinâ; Rabbimiz Allah’ı tenzih ederiz” demeleri şeklinde idi.

“İstisna da yapmıyorlardı” âyetinin yoksulların haklarını istisna etiniyorlardı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İkrime yapmıştır.

Kalem 17

Şüphesiz biz onları sınadık, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi. Hani sabah erkenden mutlaka orayı biçeceklerine yemin etmişlerdi.

Diyanet Vakfı
17, 18. Biz, vaktiyle «bahçe sahipleri»ne bela verdiğimiz gibi, onlara da bela verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar istisna da etmiyorlardı

Kurtubi Tefsiri
Gerçek şu ki Biz, o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık: Hani sabah vaktinde onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Bahçe Sahiplerinin Sınanması:

“Gerçek şu ki Biz… bunları da sınadık” âyetinde kastedilen Mekkelilerdir. Sınama (ibtilâ); denemek demektir. Yani; Biz azgınlaşsınlar diye değil, şükretsinler diye onlara mal verdik, fakat onlar azgınlaşıp Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’a düşmanlık edince, Biz de onlar tarafından haberi bilinen o bahçe sahiplerini sınadığımız gibi; Mekkelileri açlık ve kıtlık ile sınadık. Bu bahçe Yemen topraklarında onlara yakın, San’a’ya birkaç fersah -iki fersah da denilmiştir- uzaklıkta idi. Bu bahçe yüce Allah’ın oradaki hakkını eksiksiz ödeyen bir kimseye aitti. Bu şahıs ölünce çocuklarına geçti. Bunlar bahçenin mahsulünden insanların faydalanmasını engellediler, ondaki Allah hakkını ödemekte cimrilik gösterdiler Allah da o bahçeyi onların bahçeye gelen musibeti önleme imkânını bulamadıkları bir yerden yok etti, telef etti.

el-Kelbî dedi ki: Onlar (bahçe sahipleri) ile Sana’a arasında iki fersahlık mesafe vardı. Allah onları bahçelerini yakmak suretiyle sınadı. Buranın Davran denilen yerde bir bahçe olduğu da söylenmiştir. Davran, Sanaa’dan bir fersah uzaklıktadır. Bu bahçe sahipleri Îsa (aleyhisselâm)’ın semaya kaldırılmasından kısa bir süre sonra yaşamışlardı. Cimri kimseler idiler. Yoksullar dolayısıyla (gelip istemesinler diye) geceleyin hurmaları toplarlardı. Onlar bahçelerinin ekinini toplamak istediler ve şöyle dediler: Bugün yanınıza bir yoksul çıkıp gelmesin, O bakımdan erkenden bahçelerine gittiler. Oranın (ağaçlarının, ekinlerinin) köklerinden sökülmüş olduğunu ve adera -gece gibi- simsiyah kesilivermiş olduğunu gördüler.

Geceye: denildiği gibi, gündüze de denilir. Eğer bu ifade ile (ki bu tabir yirminci âyette zikredilmiştir) geceyi kastetmiş ise yerinin simsiyah kesilmiş olmasından dolayıdır. Onlar sanki bahçelerinin yerinde siyah bir çamur görmüş gibi oldular.

Eğer bu tabir ile gündüzü kastetmiş ise, ağacın ve ekinin gidip yerin onlardan yana temizlenmiş olmasından dolayı bu ifade kullanılmış olmalıdır. Geceleyin bahçenin etrafını saran ise Cebrâîl (aleyhisselâm) idi. O oradaki ekini, herşeyi kökünden koparmıştı. Denildiğine göre o kökünden kopardığı bu bahçeyi alıp beytin etrafında dolaştırmış, sonra onu bugün Taif şehrinin bulunduğu yere bırakmıştı. Bundan dolayı oraya Taif ismi verilmiştir. Hicaz topraklarında ise ağaçların, üzüm bağlarının ve suyun bulunduğu bir başka belde bulunmamaktadır.

el-Bekri, el-Mucem’inde Eserin tam ismi: “Mu’cemu me’sta’cem Mine’l-Buldâni ve’t-Emâkin” olup müellifi: Abdullah bin Abdulaziz b. Muhammed el-Bekrî (432-487/1040-1094)dir (Ömer Rıza Kehhâle, Mu’cemu’l-Müellifin, VI, 75) şöyle diyor: Taife bu adın veriliş sebebi ed-Demum diye anılan es-Sadif’ten bir adamın bir duvar inşa edip: Ben sizin şehriniz etrafında bir Taif (bir şeyin etrafını dolaşan, çeviren) bina ettim, demesinden dolayıdır. O bakımdan bu şehre Taif denildi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

2- Arazi Mahsûllerinden Cimrilikten Uzak ve Cömertçe İnfak Etmenin Önemi:

Kimi ilim adamı şöyle demiştir; Bir ekin biçen yahut bir meyve ve mahsûl toplayan bir kimsenin elde ettiklerinden hazır bulunanları gözetmesi gerekir. Yüce Allah’ın:

“Biçildiği gün de hakkını verin” (el-En’âm, 6/141) âyetinin anlamı da budur. Bu daha önceden el-En’âm Sûresi’nde (6/141. âyet, 5- başlıkta) açıklaması geçtiği üzere zekâtın dışındaki bir haktır.

Kimisi de şöyle demiştir; Hasadçılar biçmede, toplamadan bıraktıkları şeyleri terketmekle yükümlüdür. Bazı âbidler gıdalarını bu gibi şeylerden karşılamaya gayret ederlerdi.

Rivâyet olunduğuna göre geceleyin hasad nehyedilmiştir. O bakımdan şöyle denilmiştir: Bu takdirde yoksullara gösterilmesi gereken merhamet ortadan kalkmış olacağından dolayı bu yasaklanmış bulunmaktadır. Bu görüşü kabul edenler: “Nun, kaleme… yemin olsun fei”Sûresi’ndeki bu âyeti (böylece) tevil etmiştir. Geceleyin mahsûl toplamanın yasaklanmasının sebebinin yılan ve yerdeki haşereler korkusu ile olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Birincisi daha sahihtir, ikincisi de güzeldir. Birincisinin daha sahih olduğunu söylememizin sebebi (kıssada sözü edilen) cezanın yüce Allah’ın belirttiği üzere yoksulların gelmesini ve böylelikle haklarını almalarını istemeyişlerinden dolayı olmuştu. Esbat’ın rivâyetine göre es-Süddi şöyle demiştir: Yemen’de bir topluluk vardı. Bunların babaları salih bir kimse idi. Mahsûlleri olgunlaştı mı yoksullar ona gelirdi. O da onların bahçesine girmelerini, ondan yemek yemelerini ve azıklarını almalarını engellemezdi. Babaları ölünce çocukları birbirlerine: Biz malımızı ne diye bu yoksullara vereceğiz, dediler. Gelin sabah erkenden gidelim, yoksullar haber almadan önce mahsûllerimizi toplayalım deyip (inşaallah diyerek) istisna yapmadılar. Biri diğerine gizlice: Sakın bugün üzerimize bir yoksul girmesin, diyerek yollarına koyuldular. İşte yüce Allah’ın:

“Hani sabah vaktinde onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi” âyetinde kastedilen budur. Yani onlar yoksullar dışarı çıkmadan sabah vaktinde mutlaka ağaçlarının mahsullerini devşireceklerine dair kendi aralarında yemin etmişler ve istisna da yapmamışlardı. Yani inşaallah dememişlerdi.

İbn Abbâs dedi ki: Bu bahçe San’a’ya varmadan iki fersah beride idi, Salih bir adam bu ağaçları dikmişti. Üç oğlu vards. Bahçede, bağda dalından kopanlmayıp dalında kalanlar, yoksullara ait olurdu. Mahsûl yaygıların üzerine bırakıldı mı yaygının dışına düşen herşey aynı şekilde yoksullara ait olurdu. Ekinlerini biçtikleri vakit yine orakın biçmedikleri de yoksullara ait olurdu. Ekinlerini dövdüklerinde etrafa dağılan herşey de onların olurdu, Babaları bu bahçenin mahsûllerinden yoksullara tasaddukta bulunurdu. Babaları hayatta iken yetimler, dul kadınlar ve yoksullar bunlarla geçinirdi. Babaları ölünce Allah’ın kendilerinin yaptıklarını sözettiği işleri yaptılar ve: Mal azaldı, çoluk çocuk çoğaldı dediler. Kendi anılarında: İnsanlar evlerinden dışarıya çıkmadan sabahleyin erkenden gidip, sonra da bahçenin mahsûllerini toplayacaklarına ve böylelikle miskinlerin durumu öğrenemeyeceklerine dair yemin ettiler. İşte yüce Allah’ın:

“Hani sabah vaktinde onu mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi” âyeti bunu anlatmaktadır. Sabah vakti henüz ortalık aydınlanmadan yoksullar onları farketmesin diye hurmalarının mahsûllerini mutlaka koparıp, toplayacaklarına dair yemin etmişlerdi,

“Hurma ağacının salkımı ağaçtan koparıldı” ve:Hurma salkımının toplanma zamanı geldi” denilir. Bu da –vezin itibariyle-: “Tayın binilme zamanı, ekinin biçilme zamanı geldi” demeye benzer.

Kalem 16

Yakında onun burnunu damgalayacağız.

Diyanet Vakfı
Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz).

Kurtubi Tefsiri
“Biz, burnu üzerinden damgalayacağız onu.”

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1-Kâfirin Alâmetlendirilmesi;

“Damgalayacağız onu” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs dedi ki:

“Damgalayacağız onu” âyeti, kılıçla onun burnunu damgalayacağız, demektir. Yine İbn Abbâs dedi ki: Âyetin hakkında indiği kişinin burnu Bedir gününde kılıçla işaretlenmiştir. Ölünceye kadar bu şekilde işaretli kalmıştır.

Katade dedi ki: Kıyâmet gününde onun burnuna kendisi ile tanınacağı bir alamet koyacağız.

Herhangi bir alamet ya da dağlamak suretiyle bir iz bırakmayı anlatmak Üzere: “Onu alametlendirdim, işaretledim” denilir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

“O günde kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler kararacaktır.” (Al-i İmrân, 3/106) Bu açıkça görülecek bir alâmettir. Yine yüce Allah bir başka yerde:

“Biz günahkârları o gün gözleri morarmış halde haşrederiz” (Taha, 20/102) diye buyurmaktadır, Bu da açıkça görülen bir diğer alamettir. Bu âyet-i kerîme de üçüncü bir alametin ifadesidir ki; o da burun üzerinde ateşle damga vurmaktır. Bu da yüce Allah’ın:

“Günahkârlar yüzlerinden tanınacak…” (er-Rahmân, 55/41) âyetine benzemektedir. Bu açıklamayı el-Kelbî ve başkaları yapmıştır.

Ebû’l-Âl-iye ve Müçahid şöyle demektedir:

“Biz, burnu üzerinden damgalayacağız onu,” Yani burnu üzerinde damgalayacağız, âhirette yüzünü simsiyah kılacağız ve böylelikle o, yüzünün siyahlığı ile tanınmış olacaktır.

“Hurtûm” insan hakkında kullanılırsa, burun demektir. Yırtıcı hayvanlar için dudağın bulunduğu yer anlamındadır: “Kavmin hurtumları” efendileri anlamındadır. el-Ferrâ’ dedi ki: Eğer burun özel olarak damgalanacak bir yer ise, o vakit bu yüz anlamındadır, Çünkü bazen bir şeyin bir bölümü o şeyin yer aldığı bütünü ifade eder.

Taberî dedi ki: Biz onun işini çok açık bir şekilde ortaya koyacağız, ta ki onu tanıyabilsinler ve tıpkı burunlar üzerindeki damgalar gizli saklı kalmadığı gibi, onlar için de gizli saklı kalmayacak şekilde onu tanıyabilsinler.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz onu öyle utanılacak ve yerilecek bir halde bırakacağız ki; âdeta burnu üzerinden damgalanmış kimse gibi olacak.

el-Kutebî dedi ki: Araplar kalıcı ve kötü bir şekilde yerilecek hale gelen bir kimse için: “Ona kötü bir damga (alâmet) vuruldu” derler. Kendisinden asla ayrılmayacak, yakasını bırakmayacak bir utanç ona yapıştı, demektir. Tıpkı damganın izinin silinemediği gibi. Cerir dedi ki;

“Ben damga yaptığım alâmetimi Ferazdak’ın üzerine ve Baîs’infl) üzerine koyunca,

el-Ahtal’ın da burnunu kesmiş oldum.”

Cerir bununla hicvetmesini kastetmektedir.

(el-Kutebî) devamla dedi ki: Bütün bunlar el-Velîd b. el-Muğîre hakkında inmiştir. Yüce Allah’ın herhangi bir kimseyi bunu ayıpladığı kadar ayıpladığını bilmiyoruz. Dünyada da, âhirette de -tıpkı burun üzerindeki damga gibi- kendisinden asla ayrılmayacak bir utanca onu mahkûm etmiştir.

Yine denildiğine göre bundan kasıt, yüce Allah’ın dünya hayatında onu maruz bıraktığı kendi nefsinde, malında ve yakınlarında kötülük, zillet ve küçüklük gibi birtakım belâlardır. Bu açıklamayı da İbn Balır yapmış ve el-A’şâ’nın şu beyitini delil göstermiştir:

“Bırak onu; (onunla uğraşmanın) sana faydası ne?

Sen başkasına yönel! Şiirinle; ve kimin burnunu damgalayacaksan onu ilkini damgalayıver.”

en-Nadr b. Şumeyi dedi ki: Biz içki içmesi dolayısıyla pek yakında ona had vurarak cezalandıracağız, demektir. Hurtum da şarap anlamındadır, çoğulu da “harâtîm” …diye gelir. Şair şöyle demektedir:

“Gündüzün boyunca oyun ve eğlencede, neşedesin

Geceleyin ise sen hep harâtîm (şarab)i çokça içmektesin.

Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“Sahba, hurtûm, ukar ve karkafa (adlarını taşıyan şarap ki)…”

Bir başka şair de şöyle demektedir:

“Ey Hâdır’ın babası! Zina edenin bilinir zinası,

Ve her kim hurtumu (şarabı) içerse, sarhoş eder sabahı.”

2- Suçun Cezası Olarak Yüze Damga Vurmak:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Günah işleyen bir kimsenin yüzüne damga vurmak insanlar arasında eskiden beri görülegelen bir uygulamadır. Hatta -önceden de geçtiği üzere- rivâyet edildiğine göre yahudiler zina eden kimseye recm cezasını uygulamayı ihmal edince, onun yerine sopa vurmayı ve yüzü siyaha boyamayı ceza olarak tesbit ettiler. Bu ise batıl bir uygulama getirmektedir. Doğru olan yüze damga yapma çeşitlerinden birisi de, ilim adamlarının uygun gördüğü yalan şahitlik yapan kimsenin yüzüne kara çalmaktır. Bu da işlenen günahın çirkinliğine alâmet olsun ve yalan şahitlik yapanın gördüğü ceza ve teşhir edilmesi dolayısı ile benzeri bir işten kaçınması umulan, ondan başkalarına karşı cezanın ağırlığını göstermek içindir. Çünkü bu kişi daha önce yüce Allah’ın âyeti gereğince aziz bir kimse idi, fakat işlediği masiyet dolayısıyla hakir bir kimse olmuştur. Hakirliğin en büyüğü ise yüzün hakirliğidir, İşte Allah’a itaat huvsusunda onun küçümsenmemesi ve önemsenmemesi, ebediyyetin hayrına ve onun ateşe haram kılınmasına sebeb teşkil etmiştir. Çünkü yüce Allah Âdemoğlunun vücudundaki secde izlerini yemeği ateşe haram kılmış bulunmaktadır, Sahih’te sabit olduğu üzere. Buhârî, I, 27H, V, 2403, VI, 2704; Müslim, I, 165; Müsned, II, 275, 293, 533

Kalem 15

Ayetlerimiz kendisine okunduğunda, “Bunlar öncekilerin masallarıdır” dedi.

Diyanet Vakfı
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman o, «Öncekilerin masalları!» der.

Kurtubi Tefsiri
Karşısında âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masallarıdır” der.

“O, mal ve oğullar sahibi oldu diye” âyetindeki:

“…oldu diye” ibaresini Ebû Cafer, İbn Amir, Ebû Hayve, el-Muğîra ve el-A’rec istifham (soru) olmak üzere medli tek bir hemze ile: diye okumuşlardır.

el-Mufaddal, Ebû Bekr ve Hamza ise tahkik ile iki hemzeli olarak; diye okumuşlardır. Diğerleri ise haber olmak üzere tek bir hemze ile okumuşlardır.

Medli bir hemze ya da tahkikli iki hemze ile okuyanların kıraatine göre bu bir istifham (soru) olup, maksat azardır. Bu şekilde okuyanların:

“Kulağı kesik olan” (13. âyet) üzerinde vakıf yaparak

“Oldu diye” ile okumaya başlaması uygundur. Bvt da; “o mal ve evlat sahibi olsa, ona itaat edecek misin?” anlamında olur. İfade: “O mal ve evlat sahibidir diye mi karşısında âyetlerimiz okunduğunda: (Bunlar) öncekilerin masallarıdır der;” takdirinde olabilir. Takdirin şöyle olması da mümkündür: “O mal ve evlat sahibidir diye mi inkâr ediyor ve büyüklük taslıyor!” Buna da daha önce geçen ifadeler delil teşkil etmektedir; dolayısıyla sorudan sonra da, bunlar zikredilmiş gibidirler.

İstifhamsız olarak

“Oldu dîye” şeklinde okuyanların kıraatine göre bu, mef’ûlü’n-leh olup bundaki âmil gizli bir fiildir. İfade: O mal ve evlad sahibi oldu diye nankörlük edip, kâfir oluyor, takdirinde olur. Bu fiile de yüce Allah’ın:

“Karşısında âyetlerimiz okunduğunda: (Bunlar) öncekilerin masallarıdır der” âyeti delil teşkil etmektedir.

Buradaki;

“Diye” lâfzında ne “okunduğunda” ne de “der” anlamındaki fiiller amel eder. Çünkü: “(…….): …duğunda” edatından sonra gelenler ondan önce gelenlerde amel etmez. Zira bu edat kendisinden sonraki cümlelere izafe edilir. Muzafu’n-ileyh (kendisine izafe olunan) ise muzaftan öncekilerde amel edemez.

“Der” cezanın (“…duğunda” anlamı verilen şart edatının) cevabı olup, cezadan önceki ibarelerde amel etmez. Çünkü âmilin, kendisinde amel ettiği şeyden önce gelmesi gerekir. Cevabın da şarttan sonra olması gerekir. (Amel ettiği kabul edilecek olursa) aynı halde hem mukaddem, hem de muahhar olmuş olur, (Bundan dolayı amel ettiği söylenemez.)

Anlamın şöyle olması da mümkündür; O bolluk içindedir ve sayıca kalabalıktır, diye ona itaat etme!

İbnu’l-Enbârî dedi ki: Bu âyeti istifhamsız olarak okuyanların;

“Kulağı kesik olan” (13. âyet) lâfzı üzerinde vakıf yapması güzel olmaz. Çünkü mana: ile “… oldu diye” şeklindedir. Buna göre:kendisinden önceki lâfızlara taalluk etmektedir.

Başkaları ise şöyle demektedir. Bunun yüce Allah’ın:

“O’nun bunun sözünü taşıyana” (11. âyet) anlamındaki âyete taalluk etmesi mümkündür. İfadenin takdiri de şöyle olur: O kimse mal ve evlad sahibi oldu diye, onun bunun sözünü taşıyıp durur.

Ebû Ali ise bunun “cahil ve kaba” (13. âyet) anlamındaki lâfza taalluk etmesini câiz kabul etmektedir Bu durumda huyruğun anlamı çöyle olabilir: Cahil ve kalın… oldu diye… öncekilerin masallarıdır, der.

“Öncekilerin masalları” onların batılları, sapmaları ve hurafeleri demektir. Daha önceden (el-En’âm, 6/25. âyet-i kerimenin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kalem 14

Mal ve oğullara sahip diye mi?

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13, 14. (Resulüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

Kurtubi Tefsiri
O, mal ve oğullar sahibi oldu diye;

Kalem 13

Kaba, ondan sonra da soysuz.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13, 14. (Resulüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

Kurtubi Tefsiri
Cahil ve kaba, üstelik kulağı kesik olana.

“Cahil ve kaba; üstelik kulağı kesik olana” âyetindeki: “Cahil ve kaba”; küfründe çok şiddetli ve katı olan demektir. el-Kelbî ve el-Ferrâ’: Batıl üzere haksızlık ve düşmanlığı çok ileri götüren kimse demektir, diye açıklamışlardır. Bunun insanları sürükleyerek, onları hapse ya da azaba götüren kimse anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da çekmek, sürüklemek demek olan: (……..)’den alınmış olur. Yüce Allah’ın:

“Yakalayın onu; sürüyerek götürün” (ed-Duhan, 44/47) âyetinde de bu anlamda kullanılmıştır.

es-Sıhâh’dâ şöyle denilmektedir: “O adamı şiddetle çektim, çekerim” demektir. “Çokça çeken adam” anlamındadır. Şair bir atı nitelendirirken şöyle demektedir:

“Biz o atı dizginler, yavaşlatmaya çalışırız; fakat asla onu çekip sürüklemeyiz.”

İbnu’s-Sikkît dedi ki: Bu hem “lam” hem “nun” ile: Onu sürükledi, çekti” şekillerinde kullanılır. “(…….): Kaba ve katı kimse” demektir. Aynı zamanda bu “kaba mızrak” anlamına da gelir. “Kabalığı apaçık” yani kötülükte çok çabuk olan, hızlı hareket eden demektir. denilir ki “ben yerimden ayrılmam (senin arkandan sürüklenip gitmem)” demektir.

Ubeyd b. Umeyr dedi ki: Bu çokça yiyen, çok içen, güçlü, çetin fakat teraziye konulduğu vakit bir arpa kadar dahi ağırlık taşımayan kimsedir. Melek bir itiş ile bu gibi kimselerden yetmişbin kimse iter.

Ali b. Ebî Tâlib ve el-Hasen dediler ki: “Çirkin işler yapan, kötü huylu kimse” demektir. Mamer dedi ki: Bu, çirkin işler yapan, adi, bayağı kişiye denifir. Şair de şöyle demiştir:

“Hayasız, kötü huylu ve kulağı kesik bir adam

(Hem) imdada koşup fayda sağlamaz, hem de şerefli değil.”

Müslim’in Sahih’indeki rivâyete göre Harise b. Vehb, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinlemiştir: “Size cennetlikleri haber vereyim mi?” Ashab: Evet deyince, şöyle buyurdu: “Zayıf ve başkası tarafından zayıf görülen, Allah’a yemin verecek olsa, Allah’ın andının, gereğini yerine getirdiği kimsedir. (Peki) size cehennemlikleri de haber vereyim mi?” Ashab; Evet deyince şöyle buyurdu: “Cahil ve kaba, serkeş ve hayrı engelleyen ve büyüklük taslayan herkes.” O, Yine ondan gelen bir rivâyette de: “Serkeş ve engelleyen, Kulağı kesik, anlamı verilen “zenîm” kelimesi ile ilgili tefsir ve açıklamalar biraz sonra geleceğinden bu tabir buralarda ayrıca açıklanmamıştır. kulağı kesik ve mütekebbir olan herkes” Müslim, IV, 2190; Buhârî, IV, 1870, V, 2255; Tirmizî, IV, 717; İbn Mâce, II, I37H; IV, 306 denilmektedir. Müslim, IV, 2190

(Hadiste geçen) el-cevvâz’ın “serkeş ve (hayrı) engelleyen” kimse anlamına geldiği söylendiği gibi, yürüyüşünde böbürlenen, eti bol kişi anlamında olduğu da söylenmiştir.

el-Maverdî, Şehr b. Havşeb’den, onun Abdurrahman b. Gam’den zikrettiğine ve yine İbn Mes’ûd’dan rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; “Cennete cevvâz da, ea’zarî de girmeyecektir, utul ve zenim olan da girmeyecektir.”‘ Bir adam şöyle dedi: Cevvâz nedir? Ca’zarî nedir? Utul ve zenim ne demektir? Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Cevvâz (mal) toplayıp onu engelleyen (infak etmeyen), ca’zarî kaba saba, utul ve zenîm; hilkati itibariyle güçlü, karnı geniş, sağlık verilmiş, çok yiyen, çok içen, bol yiyecek bulan ve insanlara çokça zulmeden kişidir.” Mâverdî, Nüket, VI, 6Ş Müsned, IV, 227’cle yalnız “utul ve zenim’e dair açıklamaları ıi-vSyet etmektedir. Bu rivâyet ile ilgili olarak Heysemi, Mecmâ’, VII, 12H’de su değerlendirmeyi yapmaktadır: ‘Hadisi Ahmed rivâyet ermiş olup senedinde Şehr b. Havşeb vardır Bir topluluk onun “sika” olduğunu kaimi etmiş ise de nisbeten zayıftır Abdurrahman b. Ğanm’ın ise sahih görüşe göre sahabi değildir.’

es-Sa’lebî de bunu Şeddâd b. Evs’den zikretmektedir: Cennete cevvâz da, ca’zarî de, utul ve zenîm olan da girmeyecektir. Ben bunları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan duydum. Dedim ki; Cevvâz nedir? O: Çokça (mal) toplayıp, fakat onu engelleyendir, dedi. Peki ca’zarî nedir? diye sordum. O, Kaba saba kimse demektir, dedi. Peki utul ve zenim ne demektir? diye sordum. O: Karnı geniş, yapısı yumuşak, çok yiyen, çok içen, çok haksızlık eden, çok da zalimlik eden kimsedir dedi.

Derim ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan gelen “utul: cahil ve kaba” hakkındaki bu açıklaması, müfessirlerin görüşlerinden daha üstündür. Ebû Davud’un Kitabında “el-cevvâz” lâfzının açıklaması, kaba saba diye zikredilmiştir. Bunu Harise b. Vehb el-Huzaî’nin rivâyet ettiği hadiste zikretmektedir. Harise dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Cennete ne cevvâz, ne de ca’zerî kimse girecektir.” Dedi ki: Cevvâz kaba ve saba kimseye denilir. Ebû Dâvûd, IV, 253

Buna göre ilk olarak zikrettiğimiz üzere; buna dair (Peygambere kadar ulaşan) merfu iki açıklama bulunmaktadır.

Kalbi katılaşmış kimse demek olduğu da söylenmiştir. Zeyd b. Eslem’den yüce Allah’ın: “Cahil ve kaba, üstelik kulağı kesik olana” âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allah’ın bedenine sağlık verdiği, karnını genişlettiği, ona dünyadan kısmen bir şeyler verdiği, bununla birlikte insanlara çok zalim olan bir adamdan ütürü sema ağlar. İşte utul ve zenîm (cahil ve kaba ve kulağı kesik) budur. Sema zina eden yaşlıdan ötürü ağlar. Yer nerdeyse onu taşımayacak.”cu

Zenîm (kulağı kesik olan): Bir kavme sonradan alınan, onlardan sayılan, onlardan olmadığı halde onlara katılan kimse demektir. Bu açıklama İbn Abbâs ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Şair şöyle demektedir:

“Adamların fazladan kendilerinden çağırdıkları bir zenîm(dir o)

Tıpkı köselenin enine ayakların derisinin ilâve edildiği gibi.”

Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bu Kureyş’ten bir adam olup kulağı yarılmış, kesilmiş koyun gibi kulağında bir kesikliği bulunan bir kimsedir. İbn Cubeyr’in ondan rivâyet ettiğine göre bu; koyunun kesik kulağı ile tanındığı gibi, kötülükle tanınan kimse demektir. İkrime dedi ki; Koyun nasıl kesik kulağı ile tanınıyorsa, bu da adilik ve bayağılığı ile tanınan adi ve bayağı kimse demektir.

“Kusurları ile tanınan kimse” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklama da İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiştir. Ondan gelen bir başka rivâyete göre; çokça zalimlik eden kimse demektir. İşte bunlar toplam altı görüş etmektedir.

Mücahid dedi ki; Zenîm denilenin elinde altı parmağı vardı. Herbir başparmağının yanında fazladan bir parmağı bulunuyordu. Yine ondan Said b. el-Müseyyeb ve İkrime’den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Bu, kavminin nesebine sonradan katılan veled-i zina demektir. el-Velid, Kureyşliler arasında aslen onlardan olmayan, kendilerine katılmış birisi idi. Babası doğumundan onsekiz yıl sonra kendi çocuğu olduğunu iddia etmişti. Şair şöyle demektedir:

“O babası bilinmeyen zenim bir kimsedir,

Annesi fahişedir, onun soyu sopu çok bayağıdır.”

İki şekliyle kaynağını tespit edemedik. ‘Utul ve Zenin’i açıklayan rivâyetler ve kaynakları ise az önce zikredildi.

Hassan dedi ki:

“Sen Haşimoğullarına ilave edilmiş zenîm kimsesin,

Binicinin arkasına tek bir okun eklendiği gibi,”

Derim ki: Bu da birinci görüş ile aynıdır.

Ali (radıyallahü anh)’dan rivâyet edildiğine göre; bu, aslı olmayan (bilinmeyen) kimse demektir, diye açıklamıştır. Anlam aynıdır.

Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cennete ne bir zina çocuğu, ne onun çocuğu, ne onun çocuğunun çocuğu girer.” Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, III, 30H’de bu rivâyeti Ihı şekilde kaydetmeden önce (111, 307), Ebû Hüreyre’den: “Cennete dört kişi girmeyecektir: Ana-babasına isyankâr, içki içmeye devam eden, çok minnet eden ve veled-i zina” şeklindeki rivâyeti kaydeder ve bunun on tane muhtelif rivâyetinin olduğunu belirtir ve bu rivâyetleri illetlerine işaret ederek sıralar (IH, 307-310) ve böylece rivâyetin diğer illetleriyle birlikte oldukça muzelarih olduğunu ortaya koyar. Dârakulnî, Ilel, Riyâd, 1405/1985, IX, 101 vd da bu rivâyetin illetlerini ortaya koyar. Merhum müfessirimizin de bu ve bundan sonraki benzer hadisler ile ilgili değerlendirmesi biraz sonra gelecektir.

Abdullah b. Ömer de dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Zina mahsulü çocuklar kıyâmet gününde maymun ve domuzların suretinde haşredileceklerdir.”

Meymûne (radıyallahü anhnhâ) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Aralarında zina mahsulü çocuklar çoğalmadığı sürece ümmetim hayır içinde kalmaya devam edecektir. Fakat zina mahsulü çocuklar aralarında çoğaldı mı artık Allah’ın onların hepsini kuşatacak bir ceza göndermesi pek yakındır. ” Müsned, VI, 303; Münziri, Terğib, III, 191 -senedinin hasen olduğu kaydıyla-; Heysemi, Mecmâ’, VI, 257 -hadisin sahih ya da Kesen olabileceği kaydıyla-

İkrime dedi ki: Zina mahsulü çocuklar çoğaldı mı yağmur kesilir.

Derim ki: Birinci ve ikinci hadisin sahih bir senetlerinin bulunacaklarını zannetmiyorum. Meymûne’nin rivâyet ettiği hadis ile İkrime’nin açıklamasına gelince, Müslim’in Sahih’inde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımı Cahş kızı Zeyneb’den şöyle dediği zikredilmektedir: Bir gün Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) korkmuş ve yüzü kızarmış olarak ve söyle diyerek dışarı çıktı: “Lâ ilahe ilallah. Yakınlaşmış bulunan bir kötülükten dolayı Arapların vay haline! Bugün Ye’cûc ile Me’cûc’un seddinden bunun gibi bir gedik açıldı” diye buyurdu ve başparmak ile ona bitişik olan diğer parmağı ile (şehadet parmağı ile) bir halka yaptı (ve gösterdi). (Zeyneb) dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Aramızda salihler bulunuyor iken helâk olur muyuz? Şöyle buyurdu: “Evet, kötülük çoğaldığı takdirde.” Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmiştir Buhârî, III, 1221, 1317, VI, 25Hy, 2609; Müslim, IV, 2207, 22OK; Tirmizî, IV, 4H0; İbn Mâce, 11, 1305; Müsned, VI, 428, 429

Kötülüğün, murdarlığın çokluğu ise zinanın ve zina mahsulü gocukların ortaya çıkmasıdır. İlim adamları bunu böylece tefsir etmişlerdir. İkrime’nin söylediği “yağmurun kesilmesi” ise helakin ne ile gerçekleşeceğine dair bir açıklamadır. Bunun ise bu hususta bir (peygamberden gelen) tevkife ihtiyacı vardır. Bu sözünü neye dayanarak söylediğini o daha iyi bilir.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler el-Velid b. el-Muğire hakkında inmiştir. O Mina ahalisine (hac esnasında Mina’da vakfe yapanlara) üç gün süre ile hurma, ekşimik ve yağdan oluşan bir yemek (hays) yedirir ve şöyle nida ettirirdi: Kimse bir tencerenin altında ateş yakmasın. Hiçbir kimse paça tütsülemesin. Şunu bilin ki kim hays yemek istiyorsa, el-Velid b. el-Muğire’ye gelsin. O bir tek hac esnasında yirmibin hatta daha fazlasını harcar, bununla birlikte bir yoksula tek bir dirhem dahi vermezdi. İşte bundan dolayı: “Hayra durmadan engel olan” diye buyurmuştur. İste:

“O müşriklerin vay haline ki onlar zekatı vermezler…” (Fussilet, 41/6-7) âyetleri de onun hakkında inmiştir.

Muhammed b. İshak dedi ki: Bu, el-Ahnes b. Şerik hakkında inmiştir. Çünkü o Zühreoğullarına katılmış bir antlasmalıdır. Bundan dolayı ona zenîm denilmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme ile onun niteliği belirtilmiş, fakat öldürülünceye kadar kim olduğu bilinememişti, öldürülünce canındı. Boynunda asılı duran ve kendisi ile tanındığı bir parça eli vardı.

Murra el-Hemdanî dedi ki: Babası ancak onsekiz sene sonra evladı olduğunu iddia etmişti.

Kalem 12

Hayrı engelleyen, saldırgan, günahkâr.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13, 14. (Resulüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

Kurtubi Tefsiri
Hayra durmadan engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana;

“Hayra durmadan engel olan” malın harcanması gereken yerlerde infak edilmesine engel olan demektir. İbn Abbâs dedi ki: Çocuğunu, aşiretini İslâm’dan alıkoyan, engelleyen demektir. el-Hasen dedi ki: Onlara şöyle diyordu: Sizden kim Muhammed’in dinine girecek olursa, ebediyyen ona hiçbir faydam olmaz.

“Haddi aşan” yani İnsanlara zulmeden, haddi aşıp geçen ve batıl üzere olan

“ve çok günahkâr olana” günah sahibi olana. Çokça günah işleyen kimse demektir. Bu “feûl” vezni manasında “fail” vezninde gelmiş bir kelimedir.

Kalem 11

Alaycı, koğuculuk için dolaşan.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13, 14. (Resulüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

Kurtubi Tefsiri
Ayıplayıp duran, onun bunun sözünü taşıyana;

” Ayıplayıp duran” ile ilgili olarak İbn Zeyd şöyle demiştir: Hemmâz: Ayıplayıp, duran eliyle insanları ayıplayan ve onları vuran kimse, demektir. Lemmâz ise diliyle ayıplayan kimseye denilir. el-Hasen de şöyle demiştir: Bu meclisin bir kenarında sinen kişi demektir. Yüce Allah’ın:

“İnsanları arkadan çekiştiren (humeze)” (el-Humeze, 104/1) âyetine benzemektedir.

Hemmâz insanları yüzlerine karşı sözkonusu eden kimse, lemmâz ise hazır olmadıkları vakit arkalarında onlardan sözeden kimsedir, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı Ebû’l-Âl-iye, Atâ b. Ebi Rebah ve yine el-Hasen yapmışlardır.

Mukâtil bunun aksini söylemiştir: Humeze hazır olmayanın gıybetini yapan kimse, lumeze ise yüzüne karşı gıybet yapan kimse demektir. Murre: Her ikisi de eşittir, demiştir. Hazır olmayan kimseyi tenkid edip yeren kimse demek olan “el-kattât” İle de aynı şeydir. Buna yakın bir açıklama İbn Abbâs ve Katade’den yapılmıştır. Şair de şöyle demektedir;

“Benimle karşılaştığında yalan yere bir sevgi izhar ediyorsun,

Fakat hazır olmadım mı sen, arkadan beni çekiştiren, gıybetimi yapansın (hâmiz ve lumezesin).”

“Onun bunun sözünü taşıyana-” İnsanların arasını bozmak maksadı ile laf alıp götüren demektir.

Fesad çıkarmaya çalıştı, gayret etti, fesad çıkarıyor, bunun için gayret ediyor…” demektir. (Bu işt yapmaya da:) “nemim ve nemîme denilir.

Müslim’in Sahih’inde Huzeyfe’den rivâyete göre; ona bir adamın laf götürüp getirdiğine dair haber ulaşınca Huzeyfe şöyle demiş: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı: “Cennete hiçbir nemınâm (onun bunun sözünü taşıyan) girmeyecektir.” diye buyururken dinledim. Müslim, 1, 101; Müsned, V, 391, 39fi, 599, 406

Şair de şöyle demektedir:

“Ve bir mevlâ (azatlı) ki karınca yuvası gibidir; yanında hiçbir hayır yoktur,

Mevtasına (efendisine) ancak laf alıp taşımasından başka.”

el-Ferrâ’ dedi ki: Bunlar (nemîm ile nemime) iki ayrı söyleyiştir. “Nemîm”in “nemîme”nin çoğulu olduğu da söylenmiştir.

Kalem 10

Her çok yemin eden aşağılık kimseye boyun eğme.

Diyanet Vakfı
10, 11, 12, 13, 14. (Resulüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecaviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

Kurtubi Tefsiri
Sakın itaat etme; çokça yemin eden aşağılık ve değersiz her ki-

Bu âyetlerle eş-Şa’î, es-Süddî ve İbn İshak’ın görüşüne göre; el-Ahnes b. Şerîk’i kastetmektedir. el-Esved b. Abdi Yağûs yahut Abdurrahman b. el-Esved de denilmiştir. Bu da Mücahid’in görüşüdür.

Yine denildiğine göre el-Velîd b. el-Muğîre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir miktar mal teklif etti ve dininden döndüğü takdirde bu malı ona vereceğine dair yemin etti. Bu açıklamayı da Mukâtil yapmıştır.

İbn Abbâs dedi ki: Kastedilen kişi Ebû Cehil b. Hişam’dır.

“Çokça yemin eden”; “zKalbi zayıf olan kimse (mealde: aşağılık ve değersiz)” demektir. Bu açıklama Mücahid’den nakledilmiştir. İbn Abbâs’tan çok yalan söyleyen anlamında olduğunu söylediği nakledilmiştir. Zaten çok yalan söyleyen kişi de değersiz kimse demektir. Çokça kötülük İşleyen anlamında olduğu da söylenmiştir ki; bu da el-Hasen ve Katade’nin açıklamasıdır.

el-Kelbî: el-Mehîn; günahkâr ve âciz kimse demektir, demiştir. Allah nezdinde hakir ve değersiz anlamında olduğu da söylenmiştir. İbn Şecere zelil kimse demektir, diye açıklamıştır. er-Rummânî: Mehîn; çokça çirkin İşler yaptığından ötürü aşağılık kimse demektir, diye açıklamıştır.

Bu azlık anlamına gelen “mehânef’den fail vezninde bir kelimedir. Burada ise görüş ve ayırdetme gücünde eksiklik anlamındadır. Yahutta bu “mufal” anlamında “fııîl” vezninde olup “rnuhân” yani hakir ve değersiz kılınmış demektir.

Kalem 9

Onlar isterler ki sen yumuşak davranasın, böylece onlar da yumuşak davransınlar.

Diyanet Vakfı
Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.

Kurtubi Tefsiri
Onlar senin kendilerine yumuşak davranmanı arzu ettiler; kendileri de bunun üzerine yumuşak davranacaklardı.

1- İbn Abbâs, Atiyye, ed-Dahhak ve es-Süddî dedi ki: Senin de kâfir olmanı arzu ettiler. Böylelikle onlar da küfürleri üzere devam edip gideceklerdi.

2- Yine İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kendilerine (bina kim) müsaadeler vermeni arzu ettiler, onlar da sana bir takım müsadeler vereceklerdi.

3- el-Ferrâ’ ve el-Kelbî dedi ki: Sen yumuşayacak olsan, onlar da sana karşı yumuşarlar.

“(……..): Kendisine karşı yumuşak davranılmaması gereken kimselere yumuşamak” demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ’ yapmıştır.

4- Mücahid dedi ki: Keşke kendilerine meyletsen ve hakkı terketsen, diye arzu ettiler. Onlar da sana karşı yumuşayacaklardı,

5- er-Rabî b. Enes dedi ki: Keşke yalan söylesen diye arzu ettiler, onlar da yalan söyleyeceklerdi.

6- Katilde dedi ki: Sen bu işi bırakıp vazgeçsen diye arzu ettiler, onlar da seninle birlikte aynı yolda yürüyeceklerdi.

7- el-Hasen dedi ki: Onlara karşı kendi dininde yapmacık davranışlarda bulunsan diye arzu ettiler. Onlar da kendi dinlerinde sana karşı yapmacık davranışlarda bulunacaklardı.

8- Yine ondan rivâyet edildiğine göre; Sen işinin bir hükmünü reddetsen diye arzu ettiler, onlar da tutumlarını kısmen reddedeceklerdi,

9- Zeyd b. Eslem dedi ki: Keşke sen onlara karşı iki yüzlü davranıp, riyakârlık yapsan da, onlar da sana karşı münafıklık yapıp riyakârlıkta bulunacaklardı.

10- Keşke sen zayıflık gömersen, onlar da zayıflık göstereceklerdi, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Ebû Cafer yapmıştır.

11- Sen dininde onlara karsı yumuşak davransan, onlar da inançlarında, dinlerinde sana karşı yumuşak davranacaklardı, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı el-Kutebî yapmıştır.

12- Yine ondan gelen açıklamaya göre ondan bir süre kendi ilâhlarına ibadet etmesini istediler. Onlar da onun ilâhına bir süre ibadet edeceklerdi.

İşte bunlar (toplam) oniki görüş etmektedir.

İbnü’l-Arabî dedi ki: Müfessirler bunun açıklaması hususunda yaklaşık un görüş zikretmişlerdir. Hepsi de lısgata ve manaya bağlı olarak ileri sürülen iddialardır. Bunların en kabule değer olanları, keşke sen yalan söylesen diye arzu ettiler, onlar da yalan söyleyeceklerdi, görüşü ile; keşke sen küfre sapsan diye arzu ettiler;-onlar da küfre sapacaklardı, görüşüdür.

Derim ki: Yüce Allah’ın izniyle hepsi de lügat ve mana bakımından sahih açıklamalardır. Çünkü: “Yumuşaklık göstermek ve karşı tarafın hoşuna gidecek yapmacık işlerde bulunmak’tır.

Düşmana karşı güzel davranmanın (mücâmele); ona eğilim göstermek olduğu söylendiği gibi, konuşma esnasında yakınlık göstermek ve yumuşak söz söylemek anlamında olduğu da söylenmiştir. Şair dedi ki:

“Başına gelen birtakım işlerde bir dereceye kadar zulmetmek elbette ki,

Düşmanlara karşı yumuşak davranmaktan daha kesin ve kararlıca bir iştir.”

el-Mufaddal dedi ki: Bu iki yüzlülük ve samimiyeti terketmek demektir. Bu yönüyle yerilen bir davranıştır. Fakat birinci (bir önceki) açıklamaya göre ise yerilen bir iş değildir. (Peygamber tarafından) bunların hiçbirisi yapılmadı.

el-Müberred dedi ki: denilir ki; bu da “dininde hainlik edip içinde sakladığından farklı bir şey açığa vurdu” demektir. Bazıları da: tevriye yaptım (birkag anlama gelme ihtimali bulunan söz ve davranışlarda bulundum) demektir. da “aldattım” anlamındadır, demişlerdir. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

Yüce Allah:

“Kendileri de bunun üzerine yumuşak davranacaklardı” diye buyurarak atıf suretinde getirmiştir. Eğer bu nehyin (itaat etme yasağının) cevabi olarak gelmiş olsaydı: “Kendileri de bunun üzerine yumuşak davranırlar” demesi gerekirdi. Ancak maksat: Onlar keşke böyle bir şey yapsaydın diye temenni ettiler, o zaman onlar da senin yaptığın gibi yapacaklardı, diye atıfta bulunmaktır. Yoksa yasağa karşı bir ceza ya da mükâfat olarak ifade getirilmek murad edilmemiştir. Bu bir temsil ve bir benzetmedir. (Yani senin yumuşak hareket etmen halinde onlar da senin gibi yumuşak hareket edeceklerdi, demektir.)

Kalem 8

Yalancılara boyun eğme.

Diyanet Vakfı
O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!

Kurtubi Tefsiri
Artık yalanlayanlara itaat etme!

Bu âyeti ile müşriklere meyletmeyi ona yasaklamaktadır. Onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kendilerine ilişmemeye çağırıyorlar ve böylelikle onlar da ona ilîşmeyeceklerdi, Yüce Allah ise onlara meyletmenin küfür olacağını açıklamaktadır. Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Ve eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, onlara az kalsın biraz meyledecektin.” (el-İsra, 17/74)

Bir diğer açıklamaya göre âyetin anlamı şudur: Kötü dinlerine uyman için sana yaptıkları çağrıyı kabul ederek yalanlayıcılara itaat etme!

Âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı atalarının dinine çağırmaları üzerine Kureyş müşrikleri hakkında inmiştir.

Kalem 7

Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir, doğru yolda olanı da en iyi bilendir.

Diyanet Vakfı
Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen Odur.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak senin Rabbin, kendi yolundan sapanları da en iyi bilendir. Hidayet bulanları da en iyi bilen O dur.

“Muhakkak senin Rabbin, kendi yolundan sapanları da en iyi bilendir.”

Yani şüphesiz yüce Allah, dininden sapıp uzaklaşanları çok iyi bilir.

“Hidayet bulanları da” hidayet üzere olan kimseleri de

“en iyi bilen O’dor.” O bakımdan yarın herkese ameline göre karşılık verecektir.

Kalem 6

Hanginizin sapmış olduğunu.

Diyanet Vakfı
5, 6. Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da.

Kurtubi Tefsiri
Delilik hanginizde imiş.

“Delilik hanginizde İmiş” âyetindeki:

“Hanginizde imiş” lâfzının basındaki “bu” fazladan gelmiştir. Yani sen de, onlar da pek yakında hanginizin deli olduğunu göreceksiniz.

“el-Meftûn” delilikle fitneye düşen (deliliğe maruz kalan) demektir. Bu da “be” harfinin fazladan gelmesi bakımından) yüce Allah’ın:

“…yağ veren…” (el-Mu’minun, 23/20) ile; “Allah’ın kullarının kendisinden içtikleri…”İnsan, 76/6) Katade Ebû Ubeyd ve el-Ahfeş’in görüşü budur. Recez vezninde de şair şöyle demiştir:

“Biz el-Felec (denilen şehir)’in sahipleri Ca’de oğullarıyız,

Kılıçla vururuz, kurtuluşu ümid ederiz.”

“Be” harfinin zâid olmadığı da söylenmiştir. Buna göre;

“delilik hanginizde imiş” âyeti, fitneye hanginiz maruz kalmışsınız, demektir. Burada; lâfzı “mef’ûl” vezninde mastar olup: “Fitneye maruz kalmak” anlamında olur. Nitekim: “Filanın herhangi bir tahammülü ve aklı yoktur” demişlerdir. el-Hasen, ed-Dahhak ve İbn Abbâs da böyle demişlerdir. Şair er-Râî de şöyle demektedir:

“Nihayet kemikleri üzerinde bir et

Kalbinde de bir akıl bırakmadıklarında…”

Bu örnekler mef’ûl vezninde gelen kelimelerin mastar anlamında kullanıldığına dair olup, âyet-i kerimedeki “el-meftûn’un “fitneye maruz kalmak” anlamına gelip böylece açıklandığını belirtmek istiyor.

Buna göre: Fitneye maruz kalan kimse gibi, hanginizin fitnesine düştüğünü (göreceksiniz) demek olur.

el-Ferrâ’ dedi ki: “Be” burada “…de, da” anlamındadır. Yani: “İki kesimin hangisinde; senin de aralarında bulunduğun mü’minler kesiminde mi, yoksa diğer kesimde mi deli kimse bulunduğunu, onlar da görecekler, sen de göreceksin.”

“el-Meftûn: Fitneye düşmüş, fitneye maruz kalmış” şeytanın fitneye düşürdüğü deli kimse demektir. Arapların altını ateşte kızdırmayı anlatmak üzere kullandıkları: “Altını ateşte kızdırdım (fetentu)” sözlerinden, azaba uğratılan anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah’ın:

“O günde onlar azâb için ateşe sunulurlar” (ez-Zâriyât, 51/13) âyetinde de bu anlamdadır.

Sûrenin çoğunluğu el-Velîd b. el-Mugîre ile Ebû Cehil hakkında İnmiştir.

“Meftûn”un şeytanın kendisi olduğu da söylenmiştir. Çünkü o dininde fitneye maruz kalmıştır. Müşrikler onda bir şeytan vardır, diyorlardı. İşte “deli; mecnûn, tinli” sözleriyle de bunu kastetmişlerdir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır; Yarın onlardan hangilerinin mecnûn olduğunu bileceksinizdir. Çarpmasından deliliğin ve aklın karışmasının husule geldiği şeytanın hangisinde olduğunu bileceksiniz, demektir.

Kalem 5

Sen göreceksin ve onlar da görecek.

Diyanet Vakfı
5, 6. Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da.

Kurtubi Tefsiri
Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler;

“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler” âyeti hakkında İbn Abbâs dedi ki: Kıyâmet gününde sen de bileceksin, onlar da bilecekler, demektir. Kıyâmet gününde hak, batıldan apaçık ayırdcdilince sen de göreceksin, onlar da görecekler diye de açıklanmıştır,

Kalem 4

Ve sen elbette yüce bir ahlak üzerindesin.

Diyanet Vakfı
Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.

Kurtubi Tefsiri
“Ve şüphe yok ki sen çok büyük bir ahlâka sahipsin

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Hz. Peygamberin Yüce Ahlâkı:

“Ve şüphe yok ki sen çok büyük bir ahlâka sahipsin” âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs ve Mücahid şöyle demişlerdir: Ahlâka sahipsin, dinler arasında büyülî bir dine sahibsin, demektir. Allah’ın bu dinden daha çok sevdiği ve ondan daha çok hoşnud olduğu bir başka din yoktur.

Müslim’in Sahih’inde Âişe (radıyallahü anha)’dan: “Onun ahlâkı Kur’ân-ı Kerîm’den ibaretti” dediği rivâyet edilmektedir Müslim, I, 513; Tirmizî, IV, 369, Dârinî, I, 410; Ebû Dâvûd, II, 40; Nesâî, III, 199; İbn Mâce, II, 7fi2; Müsned, VI, 53, 94, 111, 1Ö3, 1«K, 216, 2J6, 246

Ali (radıyallahü anh) ve Atiyye: Bu Kur’ân’ın edebidir, demişlerdir. Onun ümmetine şefkati, onlara ikramı olduğu da söylenmiştir- Katade: Onun ahlâkı Allah’ın emirlerine riayet etmesi, Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak kalması demektir. Sen çok üstün ve şerefli bir karaktere sahipsin diye de açıklanmıştır, el-Maverdi: Zahir olan budur, demektedir.

Sözlükte ahlâkın gerçek mahiyeti, insanın kendisini bağlı kıldığı, riayet ettiği edeb demektir. İşte buna ahlâk denilir. Bu (yaratmak ile aynı kökten gelen bir kelime olarak) onda âdeta bir yaratılış haline geldiğinden dolayı böyle denilmiştir. İnsanın tabii olarak yapısında bulunan edebe gelince, işte buna “el-hîm” denilir ki; karakter ve tabiat demek olup, bunun kendi lâfzından bir tekili yoktur. “Hım” aynı zamanda bir dağın adıdır. Buna göre ahlâk, insanın kendisini uymak için zorladığı tabiat demek olur, Hîm ise yaratılışında var olan tabiattır. el-A’şâ bu hususu şiirinde açıklayarak şöyle demiştir:

“Değersiz şeylerin sahibi şayet mevlâsına (köle ya da azadlısına)

karşı cimrilik eder de, Ve ahlâk, hîmine geri dönerse…”

Ahlâk aslî tabiatına geri dönerse… demektir.

Derim ki: Müslim’in Sahih’inde Âişe (radıyallahü anha)’dan zikrettiğimiz rivâyet bu husustaki görüşlerin en sahihidir. Aynı şekilde ona Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ahlâkına dair soru sorulduğunda o da: “Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır.” (el-Mu’minûn, 23/1) âyetinden itibaren on âyet okumuş ve şöyle demiştir: Kimse Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan daha güzel ahlâklı değildir. Ashabından yahut ehli beytinden birisi onu çağırdı mı mutlaka: Efendim buyur, derdi. Bundan dolayı yüce Allah:

“Ve şüphe yok ki sen çok büyük bir ahlâka sahipsin” diye buyurmuştur.

Ne kadar güzel bir huydan sözetlilirse, mutlaka Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan en büyük paya sahipti. el-Cüneyd dedi ki: “Büyük ahlâk” denilmesinin sebebi, onun yüce Allah’tan başkasına yönelmek gibi bir gayretinin olmayışından dolayıdır. “Büyük ahlâk” denilmesinin sebebinin, ahlâkın üstün değerlerinin onda toplanması olduğu da söylenmiştir. Buna da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Şüphesiz Allah beni ahlâkın üstün değerlerini tamamlamak üzere göndermiştir” el-Kmlâî, Müsnedü’ş-Şihâb, \ieyn\X l-iO7/iy.S6, 11, 19? âyeti delil teşkil etmektedir.

Bir diğer görüşe göre bunun sebebi:

“Sen af yolunu tut, maruf olanı emret, cahillerden de yüz çevir” (el-Araf, 7/199) âyetinde yüce Allah’ın kendisinden takınmasını istediği edebin gereklerini yerine getirmiş olmasından dolayıdır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Rabbim beni en güzel bir şekilde tedib etmiştir. Çünkü: “Afyolunu tut, maruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir” (el-A’raf, 7/199) diye buyurmuştur. Ben onun bu emrini kabul edip yerine getirince: “Ve şüphe yok ki sen çok büyük bir ahlâka sahipsin” diye buyurdu. el-Aclunî, Keşfu’l-Hafâ, I, 72’de hadisin sıhhat durumu ile ilgili yaptığı nakillerden anlaşıldığı kadarıyla anlamı doğru olmakla birlikte, d<>i>ıı-cliirtı,sı s:ığl:ıın tıir sı-ııetli yoktur.

2- Güzel Ahlâkın Önemi ve Mükâfatı:

Tirmizî’nin rivâyetine göre Ebû Zer. dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Her nerede olursan ol, Allah’tan kork! Kötülüğün arkasından iyiliği yetiştir ki, onu silsin. İnsanlarla da güzel bir ahlâkla geçin.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, IV, 355; Dârimi, II, 115; Müsned, V, 153, I SU. I”. JJH

Ebû’d-Derdâ’dan rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde mü’minin terazisinde güzel bir ahlâktan daha ağır bir şey olmayacaktır. Şüphesiz ki yüce Allah çirkin ve bayağı (konuşup davranan) kimseye buğzeder.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, IV. 362; Buhârî, el-Edebu’l Müfred, s. 16

Yine ondan (Ebud-Derdâ’dan) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Mîzâna güzel ahlâktan daha ağır konulacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz ki güzel ahlâk sahibi, onun vasıtası ile çok namaz kılan, çok oruç tutan kimsenin mertebesine ulaşır.” (Tirmizî) dedi ki: Bu, bu cihetten garib bir hadistir Tirmizî, IV, 161

Ebû Hüreyre’den dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a insanları en çok cennete neyin soktuğuna dair soru soruldu. O da: “Allah’tan korkmak ve güzel ahlâk” diye buyurdu. Sonra insanları en çok ateşe neyin soktuğuna dair soru soruldu, bu sefer: “Ağız ve ferc” diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu sahih, garib bir hadistir Tirmizî, IV, 3<>3; İbn Mâce, II, I41H; Müsned, M. J91, jy2

Abdullah İbnu’l-Mübarek’ten rivâyete göre o güzel ahlâkı, niteliklerini anlatarak şöyle demiştir: Güzel ahlâk güler yüzlülük, iyiliği karşılıksız olarak yapmak ve başkalarına eziyetten kaçınmaktır.

Câbir’den rivâyete göre Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz ki kıyâmet gününde aranızdan en çok sevdiğim ve bana en çok yakın olanlar arasında (başta gelenler), ahlâk itibariyle en güzel olanlarınızdır ve yine kıyâmet gününde kendisine en çok buğzedip meclis itibariyle benden en uzakta olacak olanlar, boşboğazlık edenler, diliyle insanlara eziyet ederek çirkin, sözler söyleyenler ve mütefeyhiklerdir.” Ashab: Ey Allah’ın Rasûlü, dediler. Boşboğazlık edenleri, konuşmalarıyla başkalarına eziyet edenleri biliyoruz. Mütefeyhikler ne oluyor? Peygamber: “Mütekebbiilerdir” diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hususta Ebû Hüreyre’den gelmiş rivâyet de vardır. Bu, bu cihetiyle hasen, garib bir hadistir. Tirmizî, IV, 370

Kalem 3

Ve senin için kesintisiz bir ecir vardır.

Diyanet Vakfı
Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Gerçekten senin için elbette kesilmeyecek bir ecir vardır.

“Gerçekten senin için elbette kesilmeyecek” kesintisiz ve eksilmeyecek

“bir ecir vardır.” Peygamberliğin ağır yüklerine katlandığın için bir mükâfat vardır.

Halatı kesmeyi ifade etmek üzere: “Halatı kestim” deniKerek aynı kökten gelen fiil kullanılır. Sağlam olmadığı takdirde de: “Sağlam olmayan halat denilir. Şair de şöyle demiştir:

“Sarı renkleri siyaha çalan (ve) yiyeceklerini kendileri kazanan yırtıcı hayvanlar ki onların yiyecekleri kesintiye uğramaz.”

Yani kesilmez.

Mücahid dedi ki;

“Kesilmeyecek” lâfzı sayısız anlamındadır. el-Hasen dedi ki: Başa kakılmak suretiyle lezzeti, tadı bozulmayacak demektir, ed-Dahhak ise anıdsiz verilen bir mükâfat diye açıklamıştır.

Bunun hesapsız, kitapsız anlamında olduğu da söylenmiştir ki; bu da yüce Allah’ın lutf ile verecekleridir. Çünkü ceza (karşılık) miktarı tesbit edilmiş oUrıdır. Tefaddul hakkında ise miktar, hesap, kitap sözkonusu değildir. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiş olup, Mücahid’in açıklaması ile aynı anlamı ihtiva eder,

Kalem 2

Rabbinin nimetiyle sen bir deli değilsin.

Diyanet Vakfı
1, 2. Nun. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki (Resulüm), sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.

Kurtubi Tefsiri
Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin.

“Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin” âyeti kasemin (yeminin) cevabıdır ve nefydir. Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için: O bir delidir, onda bir şeytan vardır, diyorlardı. İşte onların:

“Ey kendisine Zikr (Kur’ân) indirilen kişi! Mutlaka sen bir delisin” (el-Hicr, 15/6) sözleri de bunu anlatmaktadır. Yüce Allah onların söylediklerini reddetmek ve yalanlamak üzere:

“Sen Rabbinin nimeti” rahmeti

“sayesinde bir deli değilsin” âyetini indirdi.

Burada

“nimet” rahmet demektir. İkinci olarak burada

“nimet”in bir yemin olma ihtimali de vardır. İfadenin takdiri de şöyle olur: Rabbinin nimetine yemin olsun ki; sen bir deli değilsin. Çünkü “vav” ile “be” harfleri yemin harflerindendir. Bu: “Sen bir deli değilsin, bundan dolayı Allah’a hamdolsun” demeye benzer. Anlamının: Sen bir deli değilsin, nimet Rabbindendir, şeklinde olduğu ve bunun: “Allah’ım, hamdinle seni teşbih ederim” demeye benzediği de söylenmiştir ki; Allah’a hamdolsun, anlamındadır. Lebid’in şu beyiti de bu kabildendir:

“Ben kişinin ayrılmak istemediği bir diyarda idim,

Erbed denilen yerde faydalı bir komşu benden ayrıldı.”

“Ve orası Erbed’dir” takdirindedir. en-Nâbiğa da şöyle demiştir:

“Güzel gıdadan mahrum olmadılar ve anneleri

Sana çok sayıda erkek evlâd vermiştir.”

Burada da; “o.., vermiştir” takdirindedir.

“Rabbinîn nimeti sayesinde” âyetindeki “be” olumsuz olarak gelen “deli (değilsin)” lâfzına taalluk etmektedir. Cümle olumlu olarak gelirse “gafil” lâfzına taalluk eder, “Sen Rabbinin nimeti hakkında gafilsin” denilmesi gibi. Hal olarak da nasb mahallindedir. şöyle buyurmuş gibidir: “Sana bu nimetler verilmiş olduğu halde sen deli değilsin (deli olamazsın)” denilmiş gibidir.

Kalem 1

Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.

Diyanet Vakfı
1, 2. Nun. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki (Resulüm), sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.

Kurtubi Tefsiri
Nûn. Kaleme ve yazmakta oldukları şeylere yemin olsun ki;

“Nûn. Kaleme… yemin olsun ki” âyetinde telaffuz edilen ikinci “nün” harfini Ebû Bekir, el-Mufaddal, Hubeyre, Verş, İbn Muhaysın, İbn Âmir, el-Kisâî ve Yakub “vav” harfine idgam etmişler; diğerleri izhâr ile okumuşlardır. Îsa b. Ömer ise bunu üstün ile okumuştur. Bir fiil takdir etmiş gibidir. İbn Abbâs, Nasr ve İbn Ebi İshak ise kasem harfi takdiri ile kesreli okumuşlardır. Harun ve Muhammed b. es-Semeyka ise mebnî olarak ötreli okumuşlardır.

“Nûn”un tevili hususunda farklı görüşler vardır. Muâviye b. Kurra babasından, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a merfu bir rivâyet olarak: “Nûn. Nurdan bir yazı levhasıdır.” dediğini rivâyet etmektedir Taberi, Câmiu’l-Beyân, XXIX, 16; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 402 “Bu rivâyet mürsel ve garîbdir” kaydıyla

Sabit el-Bünânî de

“nûn”un divit (mürekkep hokkası) olduğunu rivâyet etmiştir. el-Hasen ve Katade de böyle demişlerdir.

el-Velid b. Müslim rivâyetle dedi ki: Bize Mâlik b. Enes, Ebû Bekrin mevlâsı Sumey’den anlattı: Sumey, Ebû Salih es-Semman’dan, o Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir. Sonra Nûn’u halketti. O ise mürekkep hokkasıdır. Yüce Allah’ın: “Nûn, kaleme… yemin olsun ki” âyeti da bunu anlatmaktadır. Sonra ona: Yaz, diye buyurdu. Kalem: Ne yazayım!? dedi. Olmuşu ve kıyâmet gününe kadar olacak olan amel, ecel, rızık ya da iz türünden herşeyi yaz, diye buyurdu. Kalem de kıyâmet gününe kadar olacak herşeyi yazdı. Sonra kalemin ağzı mühürlendi, daha da konuşmadı, kıyâmet gününe kadar da konuşmayacak. Sonra aklı yarattı. Cebbar olan şöyle buyurdu: Senden daha çok beğendiğim bir yaratık yaratmadım. İzzetim ve celâlime yemin ederim ki, sevdiğim kimselerde seni kemale erdireceğim, buğzettiğim kimselerde seni eksik kılacağım.” (Ebû Hüreyre devamla) dedi ki; Sonra Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İnsanlar arasında aklı en mükemmel olan Allah’a en itaatkâr olanları ve O’na itaat olan işleri en çok yapanlarıdır” Abdullah b. ….. kaydettikten sonra şu değerlendirmeyi yapmaktadır Bu hadis bu senedle …. münkerdir.”

Mücahid’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir:

“Nûn” yedinci arzın altındaki balıktır. (Devamla) dedi ki;

“Kaleme… yemin olsun ki” âyeti ise Zikr’in kendisi ile yazıldığı kalemdir. Mukâtil , Murre el-Hemdânî, Atâ el-Horasanî, es-Süddî ve el-Kelbî de böyle demişlerdir: Nûn, yerlerin üzerinde bulunduğu balıktır.

Ebû Zabyan, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Allah’ın ilk yarattığı kalemdir. Olacak olan herşeyi yazdı. Sonra suyun buharını yüksekti, ondan semayı yarattı. Sonra Nûn’u yarattı ve yeri onun üzerine yayıp döşedi.

Yer çalkalandı, dağlarla tesbit edildi. Dağlar yere karşı şüphesiz ki övünürler. Sonra İbn Abbâs;

“Nün, Kaleme… yemin olsun ki” âyetini okudu.

el-Kelbî ve Mukâtil dedi ki: Onun (o balığın) ismi el-Behmût’tur. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

“Bana ne oluyor ki, hepinizi susuyor görüyorum,

el-Behmût’u yaratmış olan Rabbim Allah’a yemin olsun.”

Ebû’l-Yakzan ve el-Vâkidî adînin Leyûsâ, Ka’b, Lûsusa olduğunu söylemiştir. Yine (Ka’b); Belhemûsâ olduğunu da söylemiştir. Ka’b (devamla) dedi ki: İblis yerlerin üzerinde bulunduğu balığın içine girip, onun kalbine vesvese vererek dedi ki: Ey Lûsûsâ! Senin üzerinde hareket eden hayvanlardan, ağaçlardan, yerlerden ve başkalarından neler olduğunu biliyor musun? Sen hareket edecek olursan, hepsini sırtının üzerinden atıverirsin. Leyûsâ bunu yapmak istedi, Allah ona bir hayvan gönderdi. Burun deliğinden girip beynine kadar ulaştı. Balık bundan ötürü yüce Allah’a yalvarıp yakardı, Allah da o hayvana izin verdi ve çıktı. Ka’b dedi ki: Allah’a yemin ederim ki, balık o hayvana bakmakta, o hayvan da ona bakmaktadır. Eğer benzeri bir şey yapmak isteyecek olursa, tekrar önceki haline döner.

ed-Dahhak, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

“Nûn” er-Rahmân isminin harflerinin sonuncusudur ve şöyle telaffuz etti: er-Rahmânun, er-Rahmân lâfzının harflerini ayrı ayrı telaffuz etti.

İbn Zeyd dedi ki: Bu yüce Allah’ın yemin ettiği bir kasemdir, İbn Keysan: Bu sûrenin başlangıcıdır, demiştir. Sûrenin ismi olduğu da söylenmiştir.

Atâ ve Ebû’l-Âl-iye dedi ki: Nûn yüce Allah’ın Nasîr, Nûr ve Nasır isimlerinin baş harfleridir.

Muhammed b. Kâh dedi ki: Yüce Allah mü’minlere nasrına (onlara verdiği yardım ve zaferine) yemin etmektedir ve bu yemin hakkın kendisidir. Bunun açıklayıcısı da yüce Allah’ın: “Mü’minlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır” (er-Rum, 30/47) âyetidir.

Cafer es-Sadık dedi ki: O (Nûn) cennet nehirlerinden

“Nûn” diye adlandırılan bir ırmaktır.

Bunun sözlük harflerinden bilinen harf olduğu da söylenmiştir. Çünkü başka türlü olsaydı, i’rab edilir olması gerekirdi. el-Kuşeyrî Ebû Nasr Abdurrahim’in Tefsir’inde tercih ettiği görüş de budur. O dedi ki: Çünkü

“Nun” i’rabı yapılmayan bir harftir. Eğer tam bir kelime olsaydı

“el-Kalem” kelimesi i’rab edildiği gibi, onun da i’rab edilmesi gerekirdi. O halde bu da diğer sûrelerin başlangıcında olduğu gibi bir hece harfidir. Buna binaen de; o sûrenin adıdır, denilmiştir. Yani bu “Nûn” süresidir. Sonra;

“Kaleme… yemin olsun ki” diye buyurarak; dil gibi, açıklama özelliklerini taşıdığından ötürü kaleme yemin etmektedir. Bu da göklerde olanların da, yerde olanların da kendisi ile yazı yazdıkları her kalem için sözkonusu olan bir yemindir. Ebû’l-Feth el-Bustî’nîn şu beyitleri de bu kabildendir:

“Bir gün kahramanlar yemin ederse kılıçlarıyla,

Ve saysalar onu şanı ve şerefi kazandıran bir unsur.

Yazıcıların kalemine izzet ve yücelik yeterlidir:

Allah kalemle yemin ediyor diye çağlar boyunca.”

Kalemin kılıca üstünlüğünü dile getiren, şairlerce söylenmiş pekçok beyit vardır. Sözünü ettiğimiz bu beyitler bunların en üstünleridir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu Allah’ın yarattığı Kaleme bir yemindir. Bu Kaleme emir verdi, o da kıyâmet gününe kadar olacak olan herşeyi yazdı. (İbn Abbâs) dedi ki: Bu nurdan bir kaleni olup, uzunluğu sema ile arz arası gibidir.

Denildiğine göre: Yüce Allah Kalemi yarattı, sonra ona baktı, ikiye yarıldı. Ona hareket et (yaz), diye buyurdu. Rabbim, ne yazayım? dedi. Kıyâmet gününe kadar olacak olan herşeyi, diye buyurdu. O da Levh-i Mahfuz üzerinde cereyan etti (olacakları yazdı).

el-Velid b. Ubade b. es-Samit dedi ki: Babam vefatı sırasında bana vasiyette bulunarak dedi ki; Yavrucuğum, Allah’tan kork ve bil ki sen bir olarak Allah’a, hayrı ile şerri ile kadere îman etmedikçe asla ilmi elde etmiş ve takva sahibi olmuş olmazsın. (Çünkü) ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim: “Allah’ın ilk yarattığı şey Kalemdir. Ona; Yaz, dedi. Rabbim ne yazayım? diye sordu. Kaderi yaz, diye buyurdu. Kalem o anda olanı ve ebediyete kadar olacak olanı yazdı.” Tirmizî, IV, 457, “Bu hadis bu rivâyet yoluyla garibdir” kaydıyla.

İbn Abbâs dedi ki: Allah’ın ilk yarattığı Kalemdir. Ona olacak olan herşeyi yazmasını emretti. Yazdıkları arasında:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun.” (Tebbet, 111/1) davardır.

Katade dedi ki: Kalem yüce Allah’ın kulları üzerindeki bir nimetidir. Başkası da şöyle demiştir: Allah ilk Kalemi yarattı. O da olacakları Zikirde yazdı ve onu Ansının üstünde, nezdinde alıkoydu. Sonra yeryüzünde kendisi ile yazı yazılsın diye ikinci kalemi yarattı. İleride:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku” (el-Alak, 96/1) Sûresi’nde açıklaması gelecektir.

“Ve yazmakta oldukları şeylere” âyeti ile Âdemoğullarının amellerini yazan melekleri kastetmektedir. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

“Yazmakta oldukları” âyeti ile insanların yazdıkları ve kendisi ile anlaştıkları şeylerin kastedildiği de söylenmiştir. Yine İbn Abbâs dedi ki:

“Ve yazmakta oldukları şeyler”den kasıt, bildikleri şeylerdir. Buradaki:

“Şeyler” mevsûl ya da mastar içindir, Onların yazdıkları şeylere yahut yazmalarına yemin olsun, demek olur. Görüş ayrılığına binaen bununla yazan herkes ya da Hafaza melekleri kastedilir.

Mülk 30

De ki: “Suyunuz yerin dibine çekilse, size akacak suyu kim getirebilir?”

Diyanet Vakfı
De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Bana haber verin! Eğer suyunuz yerin dibine gecîriliverse, size kim kaynar bir su getirebilir?”

“De ki” ey Kureyşliler

“bana haber verin! Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse” kovaların ulaşamayacağı şekilde yerin dibine çekilse -onların suları Zemzem kuyusu ile Meymun kuyusundan geliyordu.-

“Size kim kaynar” Katade ve ed-Dahhak’ın açıklamasına göre akar

“bir su getirebilir?”

Bu durumda onlar kaçınılmaz olarak bunu Allah’tan başkası bize getiremez, diyeceklerdir. O vakit onlara: O halde size bir su getirebilme gücü olmayan varlıkları ne diye O’na ortak koşuyorsunuz?

“su yerin dibine çekildi, çekilir, çekilmek” denilir. “Yerin dibine çekilmiş olan” demektir. Mübalağa olmak üzere burada suyun çekilmesi mastar ile nitelendirilmiştir. “Çok adaletli bir adam, çok razı olunan bir adam” demek gibi. Daha önce el-Kehf Sûresi’nde (18/41. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi. Bu anlamdaki açıklamalar da el-Mu’minûn Sûresi’nde (23/18. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Allah’a hamdolsun.

İbn Abbâs’tan dedi ki:

“Kaynar bir su” yani gözlerin gördüğü, açıkça ortada olan demektir. O halde bu “mef’ûl” veznindedir. Bunun: “Su çoğaldı” tabirinden geldiği de söylenmiştir. O vakit bu lâfız “faîl” veznindedir. Yine İbn Abbâs’tan; anlam, size tatlı bir su kim getirir? şeklindedir, diye açıkladığı da rivâyet edilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Mülk 29

De ki: “O Rahmân’dır. O’na iman ettik, O’na güvendik. Kimin apaçık sapıklıkta olduğunu yakında bileceksiniz.”

Diyanet Vakfı
De ki: (Sizi imana davet ettiğimiz) O (Allah) çok esirgeyicidir; biz Ona iman etmiş ve sırf Ona güvenip dayanmışızdır. Siz kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında öğreneceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “O Rahmândır, biz Ona Îman etmişizdir ve yalnız O’na tevekkül ettik. Artık kimin apaçık bir sapıklık İçinde olduğunu pek yakında bileceksinizdir.”

“De ki: O Rahmândır, biz O’na îman etmişizdir ve yalnız O’na tevekkül ettik… Fek yakında bileceksinizdir” âyetindeki: “Pek yakında bileceksinizdir” anlamındaki kelimeyi el-Kisâî haber olarak “ye” ile (pek yakında bileceklerdir, anlamında diye) okumuş ve bunu Ali’den rivâyet etmiştir. Diğerleri ise hitap olarak “te” ile (pek yakında bileceksinizdir, anlamında) okumuşlardır. Bu onlara bir tehdittir.

Şayet:

“O’na îman etmişizdir” âyetindeki mef’ûlü na” anlamındaki lâfzı) ne diye tehir etti, buna karşılık “tevekkül ettik” âyetinin (“O’na” anlamındaki) mef’ûlünü niçin öne aldır’ diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Çünkü “îman ettik” lâfzı kâfirlerin sözkonusu edilmelerinin akabinde onlara carj£ olmak üzere gelmiştir, Sanki: Biz îman ettik, fakat sizin kâfir olduğunuz gibi biz de inkâr etmedik denilmiş gibidir. Bundan sonra da:

“Ve yalnız O’na tevekkül ettik” diye buyurmaktadır ki; biz özel olarak O’na tevekkül ettik. Sizin kendilerine güvenip, dayandığınız adamlarınız, mallarınız gibi şeylere bel bağlamadık. Bu açıklamayı ez-Zemahşeri yapmıştır.

Mülk 28

De ki: “Beni ve yanımdakileri Allah helâk etse yahut bize merhamet etse — peki, kâfirleri acı azaptan kim kurtarır?”

Diyanet Vakfı
De ki: Allah beni ve beraberimdekileri (sizin istediğiniz üzere) yok etse veya (öyle olmayıp da) bizi esirgese, (söyleyin bakalım) inkarcıları yakıcı azaptan kurtaracak kimdir?

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Bana haber verini Eğer Allah beni ve benimle beraber olanları helâk etse veya bize rahmet buyursa, ya kâfirleri acıklı azaptan kim kurtarır?”

“De ki: Bana haber verin. Eğer Allah beni… helâk etse” Yani, ey Muhammed onlara -ki Mekke müşriklerini kastetmektedir ve onlar;

“…yoksa onlar o bir şairdir. Biz onun zamanın ızdırab veren musibetine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?” (et-Tur, 52/30) âyetinde olduğu gibi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ölümünü temenni ediyorlardı- de ki; Söyleyin bana eğer biz ölür yahut rahmete mazhar olup, ecellerimiz ertelenecek otursa, sizi Allah’ın azabından kim koruyabilir? O bakımdan sizin, bizim helakimizi beklemenize de, kıyâmetin kopuşunun acele gelmesini istemenize de ihtiyacınız yoktur.

“Beni,., helâk etse” âyetinde “ye” lâfzını İbn Muhaysın, el-Müseyyebî, Şeybe, el-A’meş ve Hamza sakin olarak (“nun”dan sonra med harfi olarak) okumuşlar, diğerleri ise fetha ile okumuşlardır. Bununla birlikte hepsi de: “Benimle beraber olanları” lâfzındaki “ye’yi fetha ile okumuşlardır. Yalnız Kûfeliler “ye”yi sakin olarak okumuşlardır. Ancak Hafs diğerleri gibi fethah okumuştur.

Mülk 27

Onu yakın görünce, inkâr edenlerin yüzleri ekşir. “İşte bu, çağırıp durduğunuz şeydir” denilir.

Diyanet Vakfı
Ama onu (azabı) yakından gördükleri zaman, inkar edenlerin yüzleri kararacak ve (kendilerine): İşte sizin isteyip durduğunuz budur! denecektir.

Kurtubi Tefsiri
Artık onu yakınlaşmış gördüklerinde; o kâfirlerin hoşlanmadıkları yüzlerinden belli olur ve: “İşte bu, sizin acele gelmesini istediğinizdir” denilir.

“Artık onu yakınlaşmış gördüklerinde”; âyetindeki: “Yakın olmak (mealde; yakınlaşmış)” lâfzı mastar olup: “(……..): Yakınlaşmış” demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. el-Hasen, gözle görülen dîye açıklamıştır.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre mana şöyledir: Onlar o azâbı gördüklerinde.- Buradaki azap âhiret azabıdır. Mücahid, Bedir azâbı demektir, diye açıklamıştır. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar tehdit olundukları öldükten sonra dirilip toplanmanın kendilerine yakın olduğunu gördüklerinde… Bu açıklamaya da;

“yalnız O’nun huzuruna toplanıp götürüleceksiniz” (Mülk, 67/24) âyeti delil teşkil etmektedir.

İbn Abbâs ise: Onlar kötü amellerinin pek yakın olduğunu gördüklerinde. .. diye açıklamıştır.

“O kâfirlerin hoşlanmadıktan yüzlerinden belli olur.” Onlara kötü bir muamele yapılmış olur, demektir. ez-Zeccâc: Kötülük yüzlerinde apaçık belli olur, diye açıklamıştır. Yani bu azaptan onlar hoşlanmamışlar ve küfürlerine delâlet edecek alâmet de yüzlerinde görülmüş olacaktır. Yüce Allah’ın:

“O günde kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler kararacaktır” (Âl-i İmrân, 3/106) âyetinde olduğu gibi.

(“Hoşlanmadıkları” anlamı verilen lâfzı) Nâfî, İbn Muhaysın, İbn Âmir ve el-Kisâî dammeyi işmam ile; diye okumuşlar, diğerleri ise hafif olması maksadıyla işmamsız olarak kesreli okumuşlardır, Dammeli okuyan ise, bunun asıl gelmesi gereken şekli gözönünde bulundurarak böyle okumuştur.

“Ve: İşte bu, sizin acele gelmesini istediğinizdir, denilir.” el-Ferrâ’ dedi ki: Buradaki:

“İstediğiniz” lâfzı dua (istemek)den; vezninde bir fiildir. İlim adamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Temenni ettiğiniz ve istediğiniz anlamındadır. İbn Abbâs yalan söylediğiniz, diye açıklamıştır ki bunun da tevili (yorumu) şöyledir: Kendisi sebebiyle batılları ve yalan sözleri söylediğiniz şey, işte budur. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.

Bu lâfız genel olarak şeddeli bir şekilde: diye okunmuştur. Tevili (yorumu) da açıkladığımız gibidir.

Katade, İbn Ebi İshak, ed-Dahhak ve Yakub ise (dal harfini) şeddesiz; “Çağırdığınız, dua ettiğiniz” diye okumuşlardır. Katade dedi ki: Bu onların:

“Rabbimiz, hesab günü gelince payımızı bize çabuk ver!” (Sâd, 38/16) şeklindeki dualarıdır. ed-Dahhak da şöyle demiştir; Bu onların:

“Ey Allah! Eğer bu senin katından (gelmiş) hakkın kendisi ise durma bizim üzerimize gökten taş yağdır…” (el-Enfâl, 8/32) şeklindeki sözleridir.

Ebû’l-Abbas dedi ki: Bu okuyuş, acele istediğiniz anlamındadır. Nitekim bir şey istendiği zaman: “Bunu istedim” denilir. şekli ise o kökten: vezninde kullanılır.

en-Nehhâs dedi ki: Şeddeli ve şeddesiz şekilleri olan: ile aynı anlamdadır. Tıpkı ile nin: Güç yetirdi”: ile nun: haksızlık etti” anlamına gelmesi gibi. Şu kadar var ki: şeklinde ardı arkasına bir şeyin olması anlamı vardır. Fakat: şekli, az hakkında da, çok hakkında da kullanılabilir.

Mülk 26

De ki: “Bilgi ancak Allah katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

Diyanet Vakfı
De ki: O bilgi, ancak Allaha mahsustur. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Ona dair bilgi ancak Allah’ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir korkutucuyum.”

“De ki: Ona dair bilgi ancak Allah’ın yanındadır.” Yani ey Muhammed, onlara de ki: Kıyâmetin ne zaman kopacağına dair bilgi Allah’ın yanındadır. Bunu O’ndan başkası bilemez. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın:

“De ki: Onun ilmi ancak Allah’ın nezdindedir” (el-Araf, 7/187) âyetidir.

“Ben ancak” sizin için

“apaçık bir korkutucuyum” ve size bu gerçeği öğretenim.

Mülk 25

“Eğer doğruysanız, bu vaat ne zaman?” derler.

Diyanet Vakfı
«Doğru sözlü iseniz (söyleyin), bu tehdit hani ne zaman (gerçekleşecek)?» derler.

Kurtubi Tefsiri
“Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaadiniz ne zaman gerçekleşecek?” derler.

“Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaadiniz ne zaman gerçekleşecek, derler.” Kıyâmet günü ne zaman olacak? Sizin bizi kendisiyle tehdit ettiğiniz bu azap ne zaman olacak, derler. (Bu anlamdaki âyet) daha önceden (Yûnus, 10/48) geçmiş bulunmaktadır.

Mülk 24

De ki: “Sizi yeryüzünde yayan O’dur ve O’na toplanacaksınız.”

Diyanet Vakfı
De ki: Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan Odur; ancak Onun huzuruna gelip toplanacaksınız.

Kurtubi Tefsiri
De ki; “O, sizi yeryüzüne dağıtıp yayandır. Yalnız O’nun huzuruna toplanıp götürüleceksiniz.”

“De ki: O, sizi yeryüzüne dağıtıp yayandır.” Yeryüzünde yaratandır. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Sizi yeryüzünün üzerinde dağıtmış ve yaymış olandır, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Şecere yapmıştır. Herkese atrfelinin karşılığını vermek için de

“yalnız O’nun huzuruna toplanıp götürüleceksiniz.”

Mülk 23

De ki: “Sizi yaratan, size işitme, görme ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!”

Diyanet Vakfı
(Resulüm!) De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren Odur. Ne az şükrediyorsunuz!

Kurtubi Tefsiri
De ki: “Sizi yaratan, size işitme(k için kulaklar), gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükredersiniz!”

“De ki: Sizi yaratan… O’dur” âyeti ile yüce Allah, Peygamberine, Allah’ın kendilerini yaratmış olduğunu itiraf etmekle birlikte, şirk koşmalarının ne kadar çirkin olduğunu onlara bildirmesini emretmektedir.

“Size işitme(k için kulaklar), gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar az şükredersiniz!” Yani sizler bu nimetlere şükretmiyor, yüce Allah’ı tevhid etmiyorsunuz,

“Ben bu işi pek az işlerim” derken bu işi hiç yapmam, demektir Âyet-i kerimedeki terkibin de huna benzediğini ve pt”k az şiükretmenin hiç şükretmemek anlamına geldiğini kastetmektedir.

Mülk 22

Yüzüstü yürüyen mi daha doğru yoldadır, yoksa dosdoğru yolda yürüyen mi?

Diyanet Vakfı
Şimdi (düşünün bakalım), yüz üstü kapanarak yürüyen mi (varılacak) yere daha iyi erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?

Kurtubi Tefsiri
Acaba durmadan yüzüstü düşerek yürüyen kimse mi daha çok hidâyettedir? Yoksa dosdoğru bir yol üzere dümdüz yürüyen kimse mi?

“Acaba durmadan yüzüstü düşerek yürüyen kimse mi.-.” âyeti ile yüce Allah, mü’min ve kâfire bir örnek vermektedir,

“Düşerek yürüyen” yani önüne bakmayıp sağını solunu görmeyen, bundan dolayı tökezlemekten ve yüzüstü düşmekten yana emin olmayan bir kimse; önünü, sağını solunu gören, dimdik ve dosdoğru yürüyen kimse gibi midir? İbn Abbâs dedi ki: Bu dünyadadır.

Bununla; doğru dürüst yol bulamayan ve bundan dolayı istemeyerek tehlikeli yollara giden ve sürekli yüzüstü yıkılan kür bir kimsenin, yolunu bilen, bildiği yolda ilerleyen, önünü gören, sağlıklı ve dosdoğru bir kimse gibi olmayacağını kastetmiş de olabilir.

Katade dedi ki: Bu âyetten kasıt, dünyada masiyetler işleyip duran, kıyâmet gününde de yüce Allah’ın yüzüstü haşredeceği kâfirdir,

İbn Abbâs ve el-Kelbî; Yüzüstü düşerek yürüyen kimse ile Ebû Cehil’i, dosdoğru yürüyen kimse ile Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmiştir, demişlerdir. Ebû Bekir’i kastettiği de söylenmiştir, Hamza’yı kastettiği; Ammâr b. Yâsir’i kastettiğini de İkrime ifade etmiştir.

Âyetin bütün kâfirlerle, mü’minler hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Yani kâfir hak üzere midir, batıl üzere midir, bilemez. Yani böyle bir kâfir mi daha doğru yoldadır yoksa yolu gören ve kendisi İslamın kendisi demek olan

“dosdoğru bir yol üzere” mutedil ve dimdik yürüyen müslüman kimse mi?

“Adam yüzünü öne eğdi” ifadesi -“elif” ile- teaddi etmeyen, (geçiş yapmayan) şekillerde kullanılır. Eğer teaddi edecek olursa “elif’ getirmeksizin: “Allah onu yüzüstü yıktı” denilir.

Mülk 21

Eğer Allah rızkını keserse, size rızık verecek kimdir? Hayır, onlar azgınlık ve kaçış içindedir.

Diyanet Vakfı
Allah size verdiği rızkı kesiverse, size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır, onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Eğer O, rızkını kesiverirse, size rızık verebilecek kim? Hayır, onlar azgınlık edip inatla kaçmaktadırlar,

“Eğer O” yani Allah

“rızkını kesiverîrse, size rızık verebilecek kim?” Uydurma ilâhlarınızdan size dünya menfaatlerini kim verebilir? Yağmuru kim yağdırabilir? diye de açıklanmıştır,

“Hayır, onlar azgınlık edip” haktan

“inatla kaçmaktadırlar” ve bunu ısrarla sürdürmektedirler.

Mülk 20

Rahmân’dan başka, size yardım edecek bir ordunuz mu var? Kâfirler ancak aldanış içindedir.

Diyanet Vakfı
Rahman olan Allaha karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir? İnkarcılar ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar.

Kurtubi Tefsiri
Rahmân’a karşı sizlere yardım edecek de kimdir? Şu sizin ordunuz mu? Kâfirler ancak bir aldanış içerisindedirler.

“Rahmân’a karsı sizlere yardım edecek” kendisine isyan ettiğiniz takdirde size yapmak istediklerini savıp, önleyecek

“de kimmiş? Şu sizin ordunuz mu?” İbn Abbâs dedi ki: Bu mu size taraftarlık edecek ve sizi koruyacak olan?

“Ordu” tekil de gelebilir. İşte bundan dolayı

“şu sizin ordunuz mu” diye buyurmaktadır. Bu da inkârı bir istifhamdır. Yani sizin

“Rahmân’a karşı” Rahmân olan Allah’ın dışında, Allah’tan gelecek azabınızı çevirecek bir ordunuz yoktur.

“Kâfirler ancak” şeytanlar tarafından

“bir aldanış İçerisindedirler.” Azâb da yoktur, hesab da olmayacaktır diye onları aldatmaktadırlar.

Mülk 19

Üstlerinde kanatlarını açıp kapayan kuşlara bakmadılar mı? Onları Rahmân’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi görendir.

Diyanet Vakfı
Üstlerinde kanatlarını aça-kapata uçan kuşları (hiç) görmediler mi? Onları (havada) rahman olan Allahtan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi görmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Üstlerinde sıra sıra dizilip, kanatlarını açıp kapayan kuşları görmediler mi? Onları Rahmân’dan başkası tutmuyor. Muhakkak ki O, herşeyi çok iyi görendir.

“Üstlerinde sıra sıra dizilip kanatlarını açıp kapayan kuşları görmediler mi?” Yani yüce, Allah insanlar için yeryüzüne boyun eğdirdiği gibi, kuşlar için de havaya boyun eğdirmiştir.

“Sıra sıra dizilip” uçtukları vakit havada kanatlarını açıp… demektir. Çünkü kuşlar kanatlarını açtıkları taktirde kanallarının tüylerini güzel bir şekilde sıraya dizerler.

“Açıp kapayan” kanatlarını yanlarına doğru çırpan demektir.

Ebû Cafer en-Nehhâs dedi ki: Kuş kanatlarını açtığı vakit: “Kanatlarını sıra sıra dizdi” denilir, Kanatlarını kendisine doğru çekip, onu yanlarına değdirecek olursa: “Kanatlarını kapadı” denilir. Çünkü o böylelikle kanatlarını kendisine doğru çekmektedir.

Ebû Hirâş dedi ki:

“Gece kanadına (sığınmak için) elini çabuk tutar ve o bir sığınmacıdır,

Kanatlarını açmakla ve kapamakla; hızlıca kanat çırpıyor.”

Uçmalarını bitirdikleri vakit açtıktan sonra kanatlarını kapayan kuşlar.., diye de açıklanmıştır. Bu

“açıp kapayan” lâfzı

“sıra sıra dizilip” lâfzına atfedilmiştir. Yani muzari olan fiil, ism-i faile atfedilmiştir. Nitekim şair şu beyitinde ism-i faili muzari fiile atfetmiş bulunmaktadır:

“Hemen onları (o develeri) çok keskin bir kılıçla akşam vakti kesmeye koyuldu,

Onların bacaklarına (kesmek için darbe indirirken) kimi zaman âdil davranıyor,

kimi zaman zulmedici idî (zulmediyordu).”

“Onları Rahmân’dan başkası tutmuyor.” Yani kuşlar uçarken havada o kuşları Allah’tan başka tutan yoktur.

“Muhakkak ki O, herşeyi çok İyi görendir.”

Mülk 18

Onlardan öncekiler de yalanladılar. Uyarım nasıl oldu?

Diyanet Vakfı
Andolsun ki, onlardan öncekiler de (bunu) yalan saymışlardı; ama benim karşılık olarak verdiğim azap nasıl olmuştu!

Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Benim azabım nasıl oldu?

“Yemin olsun ki onlardan öncekiler” Nûh, Âd, Semûd, Lût kavmi, Medyen ashabı, Ress ashabı, Fir’avun kavmi gibi geçmiş ümmetlerin kâfirleri

“de yalanlamışlardı. Benim azabım nasıl oldu?” Onların bu hallerini İnkârım, reddedişim nasıl oldu? Daha önceden (el-Hac, 22/45) geçmiş bulunmaktadır.

(Bir önceki âyet-i kerimede geçen):

“Benim korkutmam” lâfzı ile buradaki

“Benim azabım” anlamındaki lâfızları vasıl halinde okuduğu takdirde Verş “ye” ile; diye okumuştur. Yakub her iki halde de “ye”li okumuşken, diğerleri mushafa uyarak “ye”yı hazf ile okumuşlardır.

Mülk 17

Yoksa gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin misiniz? Yakında uyarımın nasıl olduğunu bileceksiniz.

Diyanet Vakfı
Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz!

Kurtubi Tefsiri
Yahut göktekilerin üzerinize taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden emin mi oldunuz? Hem Benim korkutmamın nasıl olduğunu bileceksiniz.

“Yahut göktekilerin üzerinize” Lût kavmi ve Fil ashabı üzerine gönderdiği gibi semadan taş, bir görüşe göre içinde taş ve çakıl taşları bulunan, bir diğer açıklamaya göre de içinde taş bulunan bulutlardan

“taş yağdıran bir rüzgar göndermesinden emin mi oldunuz? Hem Benim korkutmamın” uyarmamın

“nasıl olduğunu bileceksiniz?”

Buradaki:

“Korkutma”nın “korkutucu” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bununla Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmektedir. Yani siz onun doğru söylediğini ve yalanlamanızın akıbetini pek yakında bileceksiniz.

Mülk 16

Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz? O zaman yer sarsılır.

Diyanet Vakfı
Gökte olanın, sizi yere batırıvermeyeceğinden emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır.

Kurtubi Tefsiri
Göktekilerin sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? O zaman onun durmadan çalkalanmakta olduğunu göreceksiniz.

İbn Abbâs dedi ki: Kendisine isyan etmeniz halinde semada bulunanın azabından emin mi oldunuz?

İfadenin: Kudreti, saltanatı, Arşı ve hakimiyeti göklerde bulunandan emin mi oldunuz? takdirinde olduğu da söylenmiştir. O’nun mülkü her ne kadar herşeyi kapsıyor ise de özellikle semanın anılması, kudreti nafiz ve geçerli olan O mutlak ilâhın, semada olan olduğuna, yeryüzünde bulunup tazim ettikleri kimselerin ilâh olmadığına dikkat çekmek içindir.

Âyetin meleklere işaret olduğu da söylenmiştir. (Meal de bu mülahaza ile yapılmıştır). Azâb etmekle görevli olan melek olan Cebrâîl’e işaret olduğu da söylenmiştir.

Derim ki: Anlamın şöyle olması ihtimali de vardır. Siz gökleri yaratanın Karun’u yerin dibine geçirdiği gibi, sizi de yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?

“O zaman onun durmadan çalkalanmakta olduğunu” gidip geldiğini

“göreceksiniz.”

“Durmadan çalkalanmak” gidip gelmek sonucunda çalkalanmak demektir. Şair de şöyle demiştir;

“O kaktı, o kadınlar kalbleri hedef alarak ve gördüğün

çalkanıp duran her kan,

Mutlaka göğsün ta ortasında akmaktadır.”

Kişinin yerin dibine geçip, yerin onu çepeçevre kuşatmasına: ….. denilir.

Muhakkikler şöyle demişlerdir: Semanın üstünde bulunana karşı kendinizi emin mi buldunuz, demektir. Bu da yüce Allah’ın:

“Yeryüzünde dolaşın.” (et-Tevbe, 9/2) âyetine benzemektedir. Onun üstünde dolaşın, demektir. Fakat bu (semanın üstünde oluşu) ona temas etmekle, orada mekan tutmakla değil, orayı hakimiyeti, kahrı ve tedbirinde bulundurmakladır.

Âyetin: Semanın üstünde bulunana karşı kendinizi emin mi buldunuz anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah’ın:

“Ve yemin olsun… hurma dallarına asacağım.” (Tâ-Hâ, 20/71) âyetinin hurma dalları üzerinde asacağım anlamına gelmesi gibi.

Bu da semavâtı idare eden ve mâliki olan anlamındadır. Filan kişi Irak ve Hicaz üzerindedir, demeye benzer. Yani oranın valisi ve emindir. Bu hususa dair haberler pek çok, sahih, yaygın olup yüce Allah’ın yukarda oluşuna işaret etmektedir. Bunları ya bir inkarcı ya da inatçı bir cahilden başkası reddetmez. Bunlardan maksat ise yüce Allah’ın tazim edilmesi, aşağıda ve altta oluştan tenzih edilmesidir. Buna karşılık yücelik ve azametle nitel endirilmesidir. Yoksa mekân, cihet ve sınırlarla nitelendirmek değildir. Çünkü bunlar cisimlere dair sıfatlardır. Dua esnasında ellerin semaya kaldırılmasının sebebi ise, vahyin semadan gelmesi, yağmurun oradan inmesi ve kudsiyetin (temizlik ve arınmışlığın) yeri olması, tertemiz meleklerin orada bulunması, kulların amellerinin oraya yükseltilmesi, Allah’ın arşının ve cennetinin semanın üstünde bulunmasıdır ve bu Allah-u Teala’nın Kabe’yi dua ve namaz için kıble yapmasına benzer. Çünkü yüce Allah, onlara ihtiyacı bulunmadığı halde mekânları yaratmış olandır. O, mekânı ve zamanı yaratmadan, mekân ve zaman var olmadan önce ezelde de vardı ve şu anda da ezelde olduğu hal üzeredir.

Kunbul, İbn Kesîr’den: “Dönüş… emin mi oldunuz” âyetinde birinci hemzeyi “vav”a kalbederek, ikincisini de tahfif ile okumuştur. Kûfeliler, Basralılar, Şamlılar ise -Ebû Amr ve Hişam dışında- her iki hemze’yi tahfif ederek okumuşlar, diğerleri ise (bir tek hemzeyi) tahfif ile okumuşlardır. Bütün bunlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır!

Mülk 15

O, sizin için yeri boyun eğdiren olandır. Onun yollarında yürüyün ve rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır.

Diyanet Vakfı
Yeryüzünü size boyun eğdiren Odur. Şu halde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allahın rızkından yeyin. Dönüş ancak Onadır.

Kurtubi Tefsiri
O, yeri size itaatkâr ve yumuşak kılandır. O halde omuzlarında (dört bir yanında) yürüyün ve O’nun rızkından yiyin ve dönüş yalnız O’nadır.

“O yeri sîze itaatkâr” üzerinde karar kılabileceğiniz şekilde

“ve yumuşak kılandır.”

Buradaki: “İtaatkâr ve yumuşak, sana boyun eğen, sana itaat eden” demektir. Mastarı şeklindedir ki, yumuşaklık ve itaat etmek, itaac edig anlamındadır. Yani yüce Allah, yeryüzünü üzerinde yürümeyi engelleyecek şekilde sert ve haşin kılmamiştır.

Üzerindekilerle birlikte yok olup gitmesin diye dağlarla ona sebat vermiştir, diye de açıklanmıştır. Çünkü eğer yeryüzü çalkanıp duran, sağa sola eğilip meyleden bir halde yaratılmış olsaydı, bize itaatkâr kılınmış olmazdı.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu âyetle ekin ekmek, ağaç dikmek, pınarların ve ırmakların açılması, kuyuların kazılması gibi işlere imkân verecek özellikte olmasına işaret edilmektedir.

“O halde omuzlarında (dört bir yanında) yürüyün” âyetindeki emir, mübahlık ifade eden bir emirdir. Bununla lütuf ve minnetin izharı da sözkonusudur. Emir anlamında haber olduğu da söylenmiştir. Yani O, onun etrafında, köşe bucaklarında, düzlüklerinde ve dağlarında yürüyesiniz diye (böyle yaratmıştır), demektir. İbn Abbâs, Katade ve Beşir b. Kab dedi ki-

“Omuzlarında” dağlarında…, demektir.

Rivâyet edildiğine göre Beşir b. Ka’b’ın bir cariyesi vardı. Ona: Eğer bana yerin omuzlarının ne olduğunu bildirecek olursan, hür ol demiş, cariyesi de: Yerin omuzları O’nun dağlarıdır, diye cevap vermiş ve böylece cariyesi hür olmuştur. Sonra onunla evlenmek istedi, Ebû’d-Derda’ya sorunca ona: Senin için şüpheli olan hususları şüphe gerektirmeyecek hallere terket, diye cevap yerdi.

Mücahid: Etrafında, köşe bucaklarında diye açıklamıştır. Yine ondan gelen rivâyete göre yollarında ve dağlarının arasındaki yollarda diye açıklamıştır. es-Süddî ve el-Hasen de böyle açıklamışlardır. el-Kelbî ise: Yanlarında diye açıklamıştır.

Adamın omuzları, iki yanı” demektir. Çünkü (………)’in asıl anlamı yan demektir.

“Adamın yanı’ ile: “İki yön arasından (saba ve kuzey rüzgarı gibi) esen rüzgar” da buradan gelmektedir. “Filan kişi filandan uzak düştü” (tabiri de böyledir.)

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: İstediğiniz yerde yürüyün. Ben orayı size karşı durmayacak ve size boyun eğecek şekilde yarattım.

Katade, Ebû’l-Celed’den şöyle dediğini nakletmektedir: Yeryüzü yirmidörtbîn fersahtır, Sudan onikibin fersah, Rum diyarı sekizbin fersah, Farshır üçbin ve Araplar için bin fersah(lık arazi) vardır.

“O’nun rızkından yiyin.” Yani O’nun size helâl kıldığı şeylerden yiyin. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Size verdiklerinden yiyin, diye de açıklanmıştır.

“Ve dönüş yalnız O’nadır.” Anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Gökleri aralarında bir uyumsuzluk olmaksızın yaratan, yeri de size boyun eğer haliyle var eden, sizi tekrar diriltmeye kadir olandır.

Mülk 14

Yaratan bilmez mi? O, en ince olan, her şeyden haberdar olandır.

Diyanet Vakfı
Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.

Kurtubi Tefsiri
Yaratan bilmez mi hiç? O Latîfdir, herşeyden haberdardır.

Daha sonra yüce Allah:

“Yaratan bilmez mi hiç?” diye buyurmaktadır. Yani gizli olanı yaratan, gizliyi bilmez mi? Şöyle buyurmaktadır: Gizli olan şeyi kalpte yaratan Benim. Kulların kalbinde bulunanı Ben bilmez miyim?

Meânî âlimleri şöyle demişlerdir: Arzu edildiği takdirde: \&); Kimse (“yaratan” lâfzındaki an) lâfzı yaratıcının ismi olarak da kabul edilebilir. Bu durumda anlam: Yaratan, yarattığını bilmez mî, demek olur. Yaratılmışın ismi olarak ta kabul edilir. O vakit anlam: Allah yarattığı varlıkları, kimseleri bilmez mi, demek olur. Yaratıcının yarattığını da, yaratmakta olduğunu da bilmesi kaçınılmaz bir şeydir.

İbnu’l-Müseyyeb dedi ki: Çokça ağaç arasında gece vaktinde, hızlıca rüzgarın estiği bir sırada bir adamın içinden şunlar geçti: Acaba düşen bu yaprakları Allah bilir mi? Oldukça azametli bir ses ile ormanın bir tarafından ona şöyle seslenildi: “Yaratan bilmez mi hiç? O Latiftir, herşeyden haberdardır.”

Üstaz Ebû İshak el-İsferayînî dedi ki: İlim ile ilgili olan isimler de zatî sıfatların İsimleridir.

“el-Alîm: Herşeyi bilen” bunlardan birisidir. Anlamı ise İlminin bütün malumatı kuşatmışıdır.

“el-Habîr: Herşeyden haberdar olan” de bunlardandır. Olacak herşeyin olmadan önce bilinmesi gibi özel bir anlamı vardır. “el-Hakîm: Hükmü sağlam, hikmeti sonsuz” de bunlardandır. Bu da niteliklerin inceliklerinin bilinmesi gibi Özel bir anlamı ihtiva eder, “eş-Şehîd” de bunlardandır. Gayb olanın da, hazır olanın da bilinmesi hakkında kullanılır, Hiçbir şey O’nun için gayb değildir, demektir. “el-Hafîz” de bunlardan olup, O’nun hiçbir şeyi unutmaması anlamına gelir. “el-Muhsî” de bunlardandır, çokluğun onu bilmekten alıkoymayacağı anlamınadır. Işığın çokluğu, rüzgarın şiddeti, yaprakların ardı arkasına düşmesi gibi. O bu hallerde bile herbir yaprağın hareket parçacıklarını dahi bilir. Yaratan O olduğu halde nasıl olur da bilmez? Zaten:

“Yaratan bilmez mi hiç? O Latiftir, herşeyden haberdardır” diye buyurmuştur.

Mülk 13

Sözünüzü gizleseniz de, açığa vursanız da — şüphesiz O, kalplerin içindekini bilendir.

Diyanet Vakfı
Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir.

Kurtubi Tefsiri
Sözünüzü ister gizli, ister açık söyleyin. Çünkü O, göğüslerin özünü en iyi bilendir.

“Sözünüzü İster gizli, ister açık söyleyin.” Lâfız emir olmakla birlikte maksat haberdir. Yani siz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumu hakkında söylediklerinizi açık söyleseniz de, gizleseniz de (aynı şeydir)

“çünkü O, göğüslerin özünü” kalplerde bulunan hayır ve şerri

“en iyi bilendir.”

İbn Abbâs dedi ki: Âyet-i kerîme müşrikler hakkında inmiştir. Onlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında kötü şeyler söylüyor, Cebrâîl de ona bunu haber veriyordu. Biri diğerine: Muhammed’in Rabbi duymasın diye söyleyeceğinizi gizli söyleyin, deyince

“sözünüzü ister gizli, İster açık söyleyin” âyeti indi.

Bu da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın durumu hakkında sözlerinizi gizleyin. -Diğer sözler hakkında olduğu da söylenmiştir.- Yahut o sözlerinizi açıkça söyleyin, ilan edin (farketmez), demektir.

“Çünkü O, göğüslerin özünü en iyi bilendir.” Göğüslerin özünden kasıt, onlarda bulunanlardır. Nitekim kadının karnındaki cenine: Karnında bulunan” denilmesi de buna benzer.

Mülk 12

Görmeden Rablerinden korkanlara bağışlanma ve büyük bir ödül vardır.

Diyanet Vakfı
Fakat daha görmeden Rablerinden (azabından) korkanlara gelince, onlar için gerçekten hem bağışlanma hem de büyük mükafat vardır.

Kurtubi Tefsiri
Muhakkak ki Rabblerinden gıyaben korkanlar için; işte onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.

“Muhakkak ki Rabblerinden gıyaben korkanlar için” âyetinin bir benzeri de:

“Rahmân’dan tenhada iken (gıyaben) korkup…” (Kaf, 50/33) âyetidir. Buna dair açıklamalar (sözü geçen âyetin tefsiri yapılırken) geçmiş bulunmaktadır. Hem Allah’tan, hem de gayb olan O’nun azabından korkanlar demek olup, bu da kıyâmet günü azabıdır.

“İşte onlar için” onların günahları için

“bir mağfiret ve büyük bir ecir” olan cennet

“vardır.”

Mülk 11

Günahlarını itiraf ettiler. Artık alevli ateş halkı için uzaklık olsun.

Diyanet Vakfı
Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allahın rahmetinden) uzak olsun, o alevli cehennemin mahkumları!

Kurtubi Tefsiri
Böylelikle günahlarını İtiraf edecekler. Allah’ın rahmeti cehennemliklerden uzak olsun.

Ebû Said el-Hudrî’den, o Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir; “Günahkâr kıyâmet gününde pişman olacak ve: “Eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık” diyecek. Yüce Allah da; “Böylelikle günahlarını itiraf ettiler” diye buyuracak. ”

Günahlarından kasıt ise peygamberleri yalanlamış olmalarıdır. Buradaki

“günah” çoğul anlamındadır. Çünkü bunda fiil manası da vardır. Mesela; “İnsanlara maaş verildi” denilirken, maaşları verildi, demektir.

“Allah’ın rahmeti cehennemliklerden uzak olsun!” Onlar Allah’ın rahmetinden uzak olsunlar, demektir.

Said b. Cubeyr ile Ebû Salih şöyle demişlerdir: O, Suhk; uzak olsun cehennemde bir vadi olup, ona “es-sahk” denilir.

el-Kisaî ve Ebû Cafer “hı” harfini ötreli olarak; diye okumuşlardır. Bu okuyuş Ali’den de rivâyet edilmiştir. Diğerleri ise “ha” harfini sakin olarak okumuşlardır. Bu da tıpkı: “Haram, korku” kelimelerinin iki türlü söyleyişi gibi iki ayrı söyleyiştir. ez-Zeccâc dedi ki: Bu lâfız mastar olarak nasbedilmiştir ki: “Allah onları alabildiğine uzaklaştıracaktır” demektir. İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:

“O batıya (ve doğuya) giderek her tarafı dolaşıp duruyor,

Saba rüzgarı da onu alabildiğince uzaklaştırıyor.”

Ebû Ali der ki: Kıyasa göre bu lâfzın: diye gelmesi gerekir. Ancak mastarı (ha’dan sonraki elifin) hazfi ile gelmiştir. Şu mısrada olduğu gibi;

“Eğer helâk olursam, işte o benim kaderimdir,”

Yani (kaderim lâfzı) “takdirim” anlamındadır.

Yüce Allah’ın:

“Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz” sözlerinin cehennem bekçilerinin cehennemliklere söyleyeceği sözler olduğu da söylenmiştir.

Mülk 10

“Eğer işitmiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, alevli ateşin halkı içinde olmazdık.”

Diyanet Vakfı
Ve: Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkumları arasında olmazdık! diye ilave ederler.

Kurtubi Tefsiri
Yine derler ki: “Eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık.”

“Eğer biz” uyarıcı peygamberlerin getirdiklerine kulak verip

“dinleseydik ve” onların söyledikleri hakkında

“aklımızı kullanmış olsaydık…” İbn Abbâs dedi ki: Eğer hidayete kulak veren yahut onu akleden kimseler olsaydık, yahut bizler belleyip düşünenlerin işittiği gibi işitmiş olsaydık; ya da düşünüp (iyiyi kötüden) ayırdedebilenler gibi akıl edebilseydik “cehennemlikler arasında olmazdık.” Yani biz de cehennemliklerden olmazdık.

Bu âyet kâfire akıl(ını kullanmak) diye bir şey verilmediğini göstermektedir. Buna dair açıklama -Allah’a yemin olsun ki- daha önceden et-Tûr Sûresi’nde (52/32. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

Mülk 9

“Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir’ dedik. Siz büyük bir sapıklık içindesiniz.”

Diyanet Vakfı
Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, (bu azap ile) korkutan bir peygamber gelmişti; fakat biz (onu) yalan saymış ve: Allahın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz! demiştik.

Kurtubi Tefsiri
Onlar: “Evet, gerçekten bize bir uyarıp korkutucu geldi. Fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz dedik” diye cevap verirler.

“Onlar: Evet, gerçekten bize bir uyarıp korkutucu geldi.” Bizi uyardı ve korkuttu

“fakat biz yalanladık ve Allah” sizin üzerinize

“hiçbir şey indirmemiştir. Siz” ey peygamberler topluluğu

“ancak büyük bir sapıklık içindesiniz dedik, diye cevap verirler.” Ve böylelikle peygamberleri yalanladıklarını itiraf ederler. Daha sonra cahilliklerini de itiraf ederek, cehennemde oldukları halde şöyle diyeceklerdir:

Mülk 8

Öfkesinden neredeyse parçalanacak. Her ne zaman oraya bir grup atılsa, bekçileri onlara, “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” der.

Diyanet Vakfı
Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: Size, (bu azap ile) korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi? diye sorarlar.

Kurtubi Tefsiri
Öfkesinden neredeyse çatlayacak gibi olur. İçine herbir grub atıldığında, bekçileri onlara: “Size uyarıcı bir peygamber gelmedi mi?” diye sorarlar.

“Öfkesinden neredeyse çatlayacak gibi olur.” Said b. Cubeyr dedi ki: Yani neredeyse ayrılıp dağılacak, paramparça olacak. İbn Abbâs, ed-Dahhak ve İbn Zeyd dedi ki: Yüce Allah’ın düşmanlarına karşı aşın derecedeki öfkesinden dolayı neredeyse darmadağın olur.

“Öfkesinden”; kaynayıp coşmasından demektir, diye de açıklanmıştır.

“Çatlayacak” lâfzının aslı; şeklindedir.

“İçine” kâfirlerden

“herbir grup atıldığında, bekçileri onlara” azarlamak ve sitemde bulunmak üzere

“size uyarıcı bir peygamber” dünya hayatında sakınasınız diye bugünü haber verip korkutan bir peygamber

“gelmedi mi, diye sorarlar.”

Mülk 7

Oraya atıldıklarında onun korkunç uğultusunu işitirler; o kaynar.

Diyanet Vakfı
Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.

Kurtubi Tefsiri
Oraya atıldıklarında o kaynayıp coşarken, onun korkunç sesini işitirler.

“Oraya” kâfirler

“atıldıklarında o kaynayıp coşarken, onun korkunç sesini işitirler.”

İbn Abbâs dedi ki: Cehennem’in korkunç sesi

“şehîk” kâfirlerin ona atılacağı vakittir. O katırın arpa için kişneyip ses çıkarması gibi onlar için öylece ses çıkartır. Sonra da korkmadık kimse bırakmayacak şekilde bir ses çıkartır.

Korkunç sesin, cehenneme atıldıkları vakit kâfirlerden geleceği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Atâ yapmıştır.

Korkunç ses (şehîk) göğüste, hırıltılı soluma (zefir) ise boğazda olur. Daha önce Hûd Sûresi’nde (11/106. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

“O kaynayıp coşarken” kaynayıp dururken demektir. Hassan’ın şu beyitinde de bu anlamdadır:

“Siz tencerenizi bomboş bıraktınız,

Onların tencereleri ise sıcak ve kaynamaktadır.”

Mücahid dedi k: Azıcık taneler çok miktardaki suyun içinde kaynadığı gibi, cehennem de onlarla birlikte kaynayıp coşar. İbn Abbâs da şöyle açıklamıştır: Tencere (içindekilerle) nasıl kaynayıp coşuyorsa, cehennem de onlar, içinde oldukları halde öylece kaynayıp coşar. Bu ise aşırı kızgınlığından ölürü ateşin ileri derecedeki alevinden dolayı böyle olur. Nitekim; Filan öfke ile dolup taşmaktadır” denilmesi de buna benzer.

Mülk 6

Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüş yeridir.

Diyanet Vakfı
Rablerini inkar edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü dönüştür!

Kurtubi Tefsiri
Rabblerini inkâr edenlere de cehennem azâbı vardır. O ne kötü dönüş yeridir!

“Rabblerinİ İnkâr edenlere de cehennem azâbı vardır. O ne kötü bir dönüş yeridir!”

https://kutsalayet.de/mulk-5/,https://kutsalayet.de/mulk-7/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız