Allah’tan başka, kendilerine ne zarar ne de fayda vermeyecek şeylere taparlar ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir ve münezzehtir.
Diyanet Vakfı
Onlar Allahı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: «Siz Allaha göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.»
Kurtubi Tefsiri
Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki “Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Hâşa O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.
“Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar” âyeti ile putlar kastedilmektedir.
“Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler.” Bu onların bilgisizliklerinin nihai derecesini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, âhiretteki dönüşlerinde halihazırda hiçbir fayda ve zararı sözkonusu olmayan bir takım varlıklardan şefaat ummaktadırlar.
“Bizim şefaatçilerimizdir” âyetinin, onlar, dünya hayatındaki geçimimizin düzeltilmesi hususunda Allah nezdinde bize şefaat etmektedirler, anlamında olduğu da söylenmiştir.
“De ki: Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” âyetinde
“haber veriyorsunuz” anlamındaki; kelimesini genel olarak kıraat âlimleri “be” harfini şeddeli olarak okumuşlardır. Ancak, Ebû’s-Semmâl el-Adevî bunu, “Haber verdi, verir”den gelen bir fiil olarak şeddesiz okumuştur. Genel olarak diğer kıraat âlimlerinin okuyuşu ise; den gelmektedir ki, her ikisi de aynı manayı vermektedir. Şanı yüce Allah’ın şu âyetinde ise bu iki kip de bir arada kullanılmıştır: ” Bunu sana kim haber verdi, dedi. O, her şeyi en iyi bilen, her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.” (et-Tahrîm, 66/3).
Burada âyetin anlamı şu demektir: Yani siz, yüce Allah’a, mülkünde bir ortağı, yahut da O’nun izni olmaksızın nezdinde bir şefaatçi bulunduğunu mu haber vermektesiniz? Oysa O, göklerde olsun, yerde olsun kendisinin bir ortağı olduğunu bilmemektedir. Zira ortağı yoktur. O’nun için böyle bir şeyi bilmemektedir. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:
“Siz yer yüzünde O’na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” (er-Ra’d, 13/33).
Daha sonra yüce Allah zalim ortağı bulunmaktan (şirkten) tenzih ve takdis ederek şöyle buyurmaktadır:
“Hâşâ, O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.” Yani O, ortağı bulunmaktan büyüktür, münezzehtir.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlar, işitmeyen, görmeyen ve hiçbir şeyi diğerinden ayırd edemeyen varlıklara tapınmaktadırlar ve:
“Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” demektedirler. Peki, sizler şanı yüce Allah’a bilmediği bir şeyi haber verebilecek durumda mısınız? Hâşa O, onların ortak koşmalarından yücedir, münezzehtir.
“Ortak tutmakta oldukları” anlamındaki kelimeyi, Hamza ile el-Kisaî, “te” ile okumuştur. (Yani, ortak tutmakta olduklarınız, anlamına gelir). Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat da budur, diğerleri ise bunu “ye” ile okurlar.