"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Abbasiler Hicri 169 (785-786) Mehdi Dönemi

el-Mehdi’nin Ölümü: Bu yılın olayları arasında el-Mehdi’nin Muharrem ayında (14 Temmuz - 12 Ağustos 785) Mesâbâdân’a çıkışı da vardı.

Onun çıkışının hikâyesi:

Denilir ki el-Mehdi, hilafetinin sonlarına doğru oğlu Musa el-Hâdî yerine oğlu Harun’u öne geçirmek istemişti. Bu amaçla, Cürcân’da bulunan Musa’ya biat işini kesinleştirmek ve Harun’u öne geçirmek için ailesinden birini gönderdi. Musa bunu kabul etmedi. Bunun üzerine el-Mehdi, azatlılarından birini gönderdi; fakat Musa geri dönmeyi reddetti ve gönderilen elçiyi dövdü. Bunun üzerine el-Mehdi, Musa yüzünden yola çıktı ve Cürcân’a gitmek istedi; ancak başına gelenler geldi.

El-Bihilî’den, o da el-Mehdi’nin divanlarından birinden sorumlu kâtibi Ebû Şâkir’den rivayete göre: Ali b. Yaktîn, el-Mehdi’den kendisiyle kahvaltı yapmasını istedi. O da bunu kabul etti; fakat sonra Mesâbâdân’a gitmeye karar verdi ve sanki buna zorlanıyormuş gibi hemen yol hazırlıklarını emretti. Ali ona şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, benimle kahvaltı yapacağına söz vermiştin.” O da, “Kahvaltını Nehrevan’a getir!” dedi. O da kahvaltıyı oraya getirdi, birlikte kahvaltı yaptılar, ardından yola çıktı.

Bu yıl el-Mehdi öldü. Ölümünün anlatımı:

Onun ölümü hakkında farklı rivayetler vardır:
• Bir rivayete göre: El-Mehdi, Mesâbâdân’da el-Razz adlı bir köyde ava çıktı. Köpekler bir ceylanı kovaladı, o da onların peşinden gitti. Ceylan harap bir binanın kapısından geçti, köpekler arkasından girdi, at da onları takip etti. Bu sırada el-Mehdi’nin sırtı kapıya çarptı ve orada hemen öldü.
• Başka bir rivayete göre: Cariyelerinden biri, rakibesine göndermek üzere zehirli bir tatlı hazırladı. El-Mehdi bahçede otururken bunu istedi ve ondan yedi. Cariye bunun zehirli olduğunu söylemeye korktu.
• Bir diğer rivayete göre: Hasanah adlı bir cariye iki armuttan birini zehirleyip rakibesine göndermek istedi. El-Mehdi armudu görünce kendisi istedi ve zehirli olanı yedi. Zehir etkisini gösterince, “Karnım!” diye bağırdı. Hasanah durumu anlayınca ağlayarak, “Seni yalnız kendime istedim ama seni öldürdüm!” dedi. El-Mehdi o gün öldü.
• Başka bir rivayete göre: Sabah aç uyandı, yemek yedi ve bir salonda uyumaya çekildi. Uykudan ağlayarak uyandı ve bir adamın kendisine ölümünü haber veren dizeler okuduğunu söyledi. On gün geçmeden öldü.

Ebû Ma‘şer ve Vâkıdî’ye göre el-Mehdi, 169 yılında, 22 Muharrem gecesi (4 Ağustos 785) öldü. Hilafeti on yıl bir buçuk ay sürdü. Başka bir rivayete göre on yıl kırk dokuz gün sürdü ve öldüğünde kırk üç yaşındaydı.

Hişâm b. Muhammed’e göre el-Mehdi, 6 Zilhicce 158 (7 Ekim 775) tarihinde hilafete geçti ve on yıl, bir ay, yirmi iki gün hüküm sürdükten sonra 169 yılında, kırk üç yaşında öldü.

Defni ve özellikleri:

El-Mehdi’nin Mesâbâdân’daki el-Razz köyünde öldüğü söylenir. Oğlu Harun cenaze namazını kıldırdı. Tabut bulunamadığı için bir kapı üzerinde taşındı ve altında oturduğu bir ceviz ağacının altına gömüldü.

Uzun boylu, zayıf yapılı ve kıvırcık saçlıydı. Ten rengi hakkında farklı görüşler vardır: kimi esmer, kimi beyaz olduğunu söyler. Sağ gözünde veya sol gözünde beyaz bir leke olduğu da rivayet edilir. İdâc’da doğmuştur.

El-Mehdi’nin Bazı Fiilleri ve Onun Hakkındaki Hikâyeler

Harun b. Ebû Ubeydullah’a göre: El-Mehdi mazalim (şikâyet davaları) için oturduğunda şöyle derdi: “Kadılık yapanları bana getirin! Eğer mazalim işlerini onların onayıyla çözersem bu bana yeter.”

Hasan b. Ebû Saîd → Ali b. Salih’e göre: El-Mehdi bir gün ihsan dağıtmak üzere oturdu. Ailesinden yakınlarına ve ordu komutanlarına onun huzurunda bağışlar veriliyordu. İsimler okunuyor, o da on bin, yirmi bin ve benzeri miktarlar veriyordu. Bir komutan geldi, onun hakkında “Bu adamdan beş yüz eksiltin” dedi. Komutan, “Ey Müminlerin Emiri, neden beni eksilttin?” diye sordu. O da, “Seni düşmanımıza gönderdim, kaçtın” dedi. Komutan, “Öldürülmem seni daha mı memnun ederdi?” dedi. El-Mehdi “Hayır” dedi. Komutan da, “Seni hilafetle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki, direnmiş olsaydım öldürülürdüm” dedi. El-Mehdi bundan utandı ve “Ona beş bin daha verin” dedi.

Hasan → Ali b. Salih’e göre: El-Mehdi bir komutanına kızmış, onu defalarca azarlamış ve “Ne zamana kadar bana karşı günah işleyecek, ben de seni affedeceğim?” demişti. Komutan, “Bu sonsuza kadar sürsün ve Allah seni bizi affetmeye devam ettirsin” dedi. Bunu birkaç kez tekrarladı. El-Mehdi bundan utandı ve onu tekrar yakınlığına aldı.

Muhammed b. Ömer → Hafs (Müzeyne’nin azatlısı) → babasına göre: Hişam el-Kelbî benim dostumdu. Bir gün onu eski püskü elbiseler içinde, zayıf bir katır üzerinde görmüştüm. Sonra bir gün onu halifeye ait süslü bir katır üzerinde, güzel elbiseler ve hoş kokularla gördüm. Ona bunu sorunca şöyle dedi: “Bunu kimseye söyleme. Evimdeyken el-Mehdi’nin habercisi geldi. Yanına gittim. Elinde bir mektup vardı. Bana ‘Bunu oku, içindeki kötü şeyler seni okumaktan alıkoymasın’ dedi. Okudum, çok ağır hakaretler vardı, mektubu atıp yazanı lanetledim. ‘Okumaya devam et’ dedi. Okudum; mektup Endülüs hükümdarındandı ve ona ağır hakaretler ediyordu. Bana, ‘Bunlara cevap olarak hakaretleri yazdır’ dedi. Bir kâtibe dikte ettim. Çok memnun oldu. Sonra bana on elbise, on bin dirhem ve bu katırı verdi.”

Hasan → Misver b. Musavvir’e göre: El-Mehdi’nin bir görevlisi bana zulmetti. Mazalim sorumlusu Selâm’a gittim. O da meseleyi el-Mehdi’ye iletti. El-Mehdi beni çağırdı ve “Ne diyorsun?” dedi. “Bana zulmettiniz” dedim. Kadıya yönelip meseleyi sordurdu. Kadı, mülkün halife olmadan önce mi yoksa sonra mı geçtiğini sordu. El-Mehdi, sonra geçtiğini söyleyince kadı, “Onu geri ver” dedi. O da verdi. Abbas b. Muhammed, “Bu meclis bana yirmi milyon dirhemden daha değerlidir” dedi.

Mücahid (şair)’e göre: El-Mehdi avda aç kaldı. Bir köylünün kulübesine gittiler. Adam onlara arpa ekmeği, küçük balık, yağ ve sebzeler sundu. Doydular. El-Mehdi, Ömer b. Bâzi‘ye şiir söylemesini istedi. O da yemeği küçümseyen bir şiir söyledi. El-Mehdi bunu düzeltip öven şekilde söyledi ve adama otuz bin dirhem verilmesini emretti.

Muhammed b. Abdullah → Ebû Ganım’a göre: Zeyd el-Hilalî cömert ve itibarlı biriydi. Mühründe bir ayet vardı. Bu durum el-Mehdi’ye ulaştı ve o da benzer bir ifade kullandı.

Hasan el-Vâsıf’a göre: Şiddetli bir rüzgâr estiğinde el-Mehdi yere kapanıp, “Allah’ım, ümmet içinde Muhammed’i koru! Düşmanlarımızı sevindirme! Eğer bu felaket benim günahım yüzündense ben senin elindeyim!” diye dua etti. Kısa süre sonra rüzgâr kesildi.

Mevsılî → Abdüssamed b. Ali’ye göre: El-Mehdi’ye, azatlılarına aşırı yakınlık gösterdiği söylendi. O da şöyle dedi: “Azatlılar bunu hak eder. Onları huzurumda yanıma oturturum, sonra ondan kalkıp bineğime bakmasını isterim, bunu yapar ve bundan gurur duymaz. Başkası bunu yapmaz.”

Ali b. Muhammed → Fadl b. er-Rebî’ye göre: El-Mehdi birine azatlısıyla güreşmesini emretti. Adam yenilince “Azatlıyı benden üstün tutuyorsun” dedi. El-Mehdi de, “Azatlıya yapılan zulüm, sahibine yapılmış gibidir” anlamında bir beyit okudu.

Ebû’l-Hattab’a göre: Ölümüne yakın el-Kasım b. Mücaşi‘ bir vasiyet yazdı. İçinde Allah’ın birliği ve İslam’a dair ifadeler vardı; ayrıca Ali b. Ebî Talib’in imametin varisi olduğunu yazmıştı. Bu vasiyet el-Mehdi’ye sunulunca o kısmı görünce metni bırakıp okumadı.

Heysem b. Adî’ye göre: Bir adam el-Mehdi’nin huzuruna gelip şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, el-Mansur bana sövdü ve anneme fahişe dedi. Ya onun günahından beni temize çıkar, ya da bana bir tazminat ver, ben de Allah’tan onun için bağışlanma dileyeyim.” El-Mehdi, neden kendisine sövdüğünü sordu. Adam, “Onun huzurunda düşmanına sövdüm, buna kızdı” dedi. El-Mehdi, “Kime sövdün?” diye sordu. Adam, “İbrahim b. Abdullah b. Hasan’a” dedi. El-Mehdi şöyle cevap verdi: “İbrahim onun yakın akrabasıdır ve akrabalık hakkına en layık olanlardandır. Eğer dediğin gibi sövdüysen, o akrabasını savunmuştur. İnsan kendi amcasının oğlunu savunursa bunda ne var?” Adam, “Ama o onun düşmanıydı” dedi. El-Mehdi, “Sana düşmanlıktan değil, akrabalık sebebiyle onu savundu” dedi ve adamı susturdu. Adam çıkarken el-Mehdi, “Belki bir ihtiyacın vardı ve bununla bana gelmek istedin?” dedi. Adam “Evet” deyince el-Mehdi gülümsedi ve ona beş bin dirhem verilmesini emretti.

Bir adam el-Mehdi’nin huzuruna getirildi ve peygamber olduğunu iddia etti. El-Mehdi, “Sen peygamber misin?” dedi. Adam “Evet” dedi. “Kime gönderildin?” diye sorunca adam, “Beni gönderildiklerime bırakmadın ki! Sabah gönderildim, akşam yakalanıp hapse atıldım” dedi. El-Mehdi buna güldü ve onu serbest bıraktı.

Ebû’l-Eş‘as el-Kindî → Süleyman b. Abdullah → er-Rebî‘ye göre: Bir gece dolunay ışığında el-Mehdi’yi bir salonda namaz kılarken gördüm. Güzelliği mi daha fazlaydı, salon mu, ay mı yoksa elbiseleri mi bilmiyorum. Şu ayeti okuyordu: “Eğer iş başına gelirseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve akrabalık bağlarını koparmanız mı beklenir?” Namazını bitirdi ve bana “Ey Rebî‘!” dedi. “Buyur ey Müminlerin Emiri” dedim. “Bana Musa’yı getir” dedi. Hangi Musa olduğunu düşündüm: oğlu Musa mı yoksa evimde tutuklu olan Musa b. Cafer mi? Musa b. Cafer’i getirdim. El-Mehdi namazı bıraktı ve dedi ki: “Bu ayeti okurken seninle akrabalık bağımı koparmış olmaktan korktum. Bana karşı isyan etmeyeceğine söz ver.” O da “Evet” dedi. Bunun üzerine el-Mehdi onu serbest bıraktı.

İbrahim b. Ebû Ali → Süleyman b. Davud’a göre: El-Mehdi’yi mescidin mihrapında hızlı bir şekilde Kur’an okurken duydum. Nisa suresinden “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibt ve tağuta inanıyorlar…” ayetini okuyordu.

Ali b. Muhammed → babasına göre: El-Mehdi mazalim için oturmuştu. Zübeyr ailesinden biri gelip, Ümeyye oğullarından bir hükümdarın babasından aldığı bir mülkü geri istedi. Eski divan kayıtları getirildi. Ömer b. Abdülaziz’in bunu geri vermediği yazıyordu. El-Mehdi, “Bu Ömer neden geri vermedi biliyor musun?” dedi. Adam, “Onun bütün işlerini doğru mu buluyorsun?” dedi. El-Mehdi, “Hangi işini doğru bulmazsın?” diye sordu. Adam, “Ümeyye oğullarının yeni doğmuş çocuklarına yüksek maaş bağladı, Haşim oğullarından yaşlı birine ise az verdi” dedi. El-Mehdi bunu doğrulattıktan sonra, “Mülkü ona geri verin” dedi.

Ömer b. Şebbe → Ebû Seleme el-Gıfarî’ye göre: El-Mehdi, Medine valisi Cafer b. Süleyman’a Kaderiyye şüphesi taşıyan bazı kişileri getirmesini yazdı. Bunlar getirildi. İçlerinden biri, “Bu senin babanın inancıydı” dedi. El-Mehdi, “Hayır, amcamın inancıydı” dedi. Adam ısrar edince onları serbest bıraktı.

Ali b. Muhammed → babası → Muhammed b. Abdullah’a göre: Ümeyyelerin son zamanlarında rüyamda Peygamber Mescidi’ne girdim. Duvar yazısında Velid b. Abdülmelik’in adı vardı. Bir ses, “Bunu sil, yerine Haşim oğullarından Muhammed adlı birinin adını yaz” dedi. Soyu sorulduğunda Abbas’a kadar ulaştı. Bu rüya anlatıldı. Daha sonra el-Mehdi mescide girip Velid’in adını görünce sildirdi ve kendi adını yazdırdı.

Ahmed b. el-Heysem → Abdullah b. Muhammed’e göre: El-Mehdi gece Kâbe’yi tavaf ederken bir bedevi kadının şöyle dua ettiğini duydu: “Kavmim fakirleşti, borç altında ezildi, erkekleri öldü, malları yok oldu. Onlar Allah’ın ve Peygamber’in emanetidir. Bize yardım edecek biri yok mu?” Bunun üzerine el-Mehdi hizmetçisine beş yüz dirhem vermesini emretti.

Ali b. Muhammed → babasına göre: Taberistan tarzı serinletme düzenini ilk kullanan kişi el-Mehdi’ydi. Rey’de bulunduğu sırada Taberistan’dan getirilen bu düzenle etrafına buz ve kamış yerleştirilir, böylece serinlik sağlanırdı.

Muhammed b. Ziyad → el-Mufaddal’e göre: El-Mehdi bana şöyle dedi: “Bedevilerden duyduğun ve sahih kabul ettiğin atasözlerini benim için topla.” Ben de onun için atasözleri ve bunlarda geçen Arap savaşlarına dair rivayetleri yazdım. Bunun üzerine bana ihsanlarda bulundu ve çok iyi davrandı.

Ali b. Muhammed’e göre: Abdurrahman b. Semure’nin soyundan biri Şam’da isyan etmek istedi ve el-Mehdi’ye getirildi. El-Mehdi onu serbest bıraktı, ikramda bulundu ve meclisine yaklaştırdı. Bir gün ona, “Züheyr’in ‘ra’ kafiyeli kasidesini oku” dedi. O da okudu. Adam, “Böyle şiirle övülmeye layık insanlar artık yok” dedi. El-Mehdi buna kızdı, onu cahil saydı ve uzaklaştırdı; fakat cezalandırmadı. İnsanlar da onu ahmak kabul etti.

Yine rivayet edildiğine göre: Ebû Avn Abdülmelik b. Yezid hastalandığında el-Mehdi onu ziyaret etti. Evi oldukça sadeydi, kerpiçten yapılmıştı. Buna karşılık meclisinde gösterişli bir çadır vardı. El-Mehdi ona saygı gösterdi ve halini sordu. Ebû Avn şöyle dedi: “Allah’tan şifa umuyorum. Senin hizmetinde öldürülmeden yatağımda ölmemeyi umarım.” El-Mehdi bundan çok etkilendi ve ona, “Benden ne dilersen iste” dedi. Ebû Avn ise, “Benden istediğim, Abdullah b. Ebî Avn’a iyilik etmen ve onu huzuruna çağırmandır” dedi. El-Mehdi, onun görüşlerinin yanlış olduğunu söyledi. Ebû Avn ise, “Biz bu inançla ayaklandık ve insanları buna çağırdık” dedi. El-Mehdi ayrılırken şöyle dedi: “Keşke siz de Ebû Avn gibi olsaydınız. Onun evinin altın ve gümüşten yapılmış olmasını beklerdim.”

Ebû Abdullah → babasına göre: El-Mehdi hutbe verirken bir adam ayağa kalkıp, “Sen de Allah’tan kork! Zira zulmediyorsun!” dedi. Adam yakalandı ve getirildi. El-Mehdi ona ağır söz söyledi. Adam ise, “Bu sözü senden başkası söylese sana karşı senden yardım isterdim” dedi. El-Mehdi, “Sen herhalde bir Nebatî’sin” dedi. Adam, “Bir Nebatî’nin sana ‘Allah’tan kork’ demesi, sana karşı en güçlü delildir” dedi. Bu olaydan sonra adam, başından geçenleri anlatıyordu.

Harun b. Meymun → Ebû Huzeyme’ye göre: El-Mehdi şöyle dedi: “Bana bir kimse bir istekte bulunduğunda veya mazeret sunduğunda, bana daha önce yaptığım bir iyiliği hatırlatmasından daha etkili bir şey yoktur. Çünkü sonraki iyilikleri kesmek, önceki iyiliklere duyulan şükrü de yok eder.”

Halid b. Yezid → babasına göre: Beşşar b. Burd, Salih b. Davud’u hicveden bir şiir söyledi. Bunun üzerine Ya‘kub b. Davud el-Mehdi’ye gidip onu şikâyet etti. El-Mehdi şiiri dinlemek istedi. Ağır sözler içerdiği için çekinilse de sonunda okundu. El-Mehdi onun getirilmesini emretti. Ancak Ya‘kub, onu yolda yakalatıp öldürttü.

Abdullah b. Amr → dedesi Ebû’l-Hayy el-Absi’ye göre: Mervan b. Ebî Hafsa, el-Mehdi’nin huzurunda bir kaside okudu. El-Mehdi ona yetmiş bin dirhem verdi. Mervan da bunu öven bir beyit söyledi.

Ahmed b. Süleyman → Ebû Adnan’a göre: El-Mehdi, en ince şiir zevkine sahip kişiyi sordu. Kendisine Velîbe b. Hubab söylendi. Onun bir beytini beğendi. Fakat bazı edebe aykırı sözleri nedeniyle onu yakın dost edinmekten vazgeçti.

Muhammed b. Sellam’a göre: El-Mehdi döneminde bir kişi şiir okuyarak onu övmek istedi. Şiirinde geçen bir kelimenin anlamı sorulunca, şair “Sen bilmiyorsun da ben mi bileceğim?” dedi. Bu söz herkesi güldürdü.

Yine rivayete göre: Turayh b. İsmail el-Mehdi’nin huzuruna geldi ve şiir okumak istedi. Ancak el-Mehdi onun geçmişte başka bir halifeyi öven şiirini hatırlayıp şiirini dinlemedi; buna rağmen ona ihsanda bulundu.

Yine rivayet edildiğine göre: Bir yıl yağmur duası için oruç tutulması emredildi. Ancak daha öncesinde kar yağdı. Şair Lakit b. Bukeyr bu durumu öven bir şiir söyledi.

Ramazan ayının çok sıcak geçtiği bir yılda Ebû Dulâme ödül almak için bir şiir yazdı ve orucun zorluğunu anlattı. El-Mehdi onu çağırıp, “Seninle aramızda ne akrabalık var?” diye sordu. Ebû Dulâme, “Âdem ile Havva üzerinden” dedi. El-Mehdi güldü ve ona ödül verdi.

Ali b. Muhammed → babasına göre: Bir şarkıcı el-Mehdi’nin huzuruna getirildi. Ancak bazı şarkı türleri ve sembollerle ilgili sözleri sebebiyle el-Mehdi onunla ilgilenmedi ve meclisinden uzak tuttu.

Asmaî’ye göre: El-Mehdi Kudüs yolunda giderken Hakam el-Vadi adlı bir şairle karşılaştı. Şair tambur çalıp şiir söyledi. Önce muhafızlar müdahale ettiyse de sonra tanınınca el-Mehdi onu huzuruna aldı ve ihsanda bulundu.

Ali b. Muhammed → babasına göre: El-Mehdi bir gün bir cariyenin boynundaki altın haçı çok beğenip aldı. Cariye buna ağladı. El-Mehdi bu olay hakkında bir beyit söyledi ve bunu bir şaire besteletip söyletti.

Yine rivayet edildiğine göre: El-Mehdi bir cariyenin başındaki taçta bulunan altın ve gümüş nergisi çok beğendi ve “Taçtaki nergis ne kadar güzel!” diye başladı; fakat mısraı tamamlayamadı. Bunun üzerine şair çağırttı.

El-Mehdi dedi ki: “Bunu tamamlayabilir misin?” O da, “Evet, ey Müminlerin Emiri, fakat biraz düşünmek için dışarı çıkmama izin ver” dedi. El-Mehdi, “Nasıl istersen” dedi. O da dışarı çıktı, çocuklarından birinin hocasını çağırttı, ondan mısraı tamamlamasını istedi ve ona bir hediye verdi. Hoca şöyle dedi:

“Alnında, fildişi gibi parlayan (bir nergis vardır).”

Bunu dört beyte kadar tamamladı. Abdullah bunu el-Mehdi’ye gönderdi. El-Mehdi ona kırk bin dirhem verdi. Abdullah hocaya dört bin verdi, geri kalanını kendisi aldı. Bu olay hakkında meşhur bir ezgi de vardır.

Ahmed b. Musa b. Mudarr → Ebû Ali’ye göre: Et-Tavvazî bana, el-Mehdi’nin cariyesi Hasanah hakkında söylediği şiiri okudu:

“Su görüyorum, ama şiddetli bir susuzluk içindeyim,
Fakat ona ulaşacak bir yol yok.
Beni köleleştirmen sana yetmiyor mu,
Oysa bütün insanlar benim kölelerimdir.
Eğer ellerimi ve ayaklarımı kessen bile,
Aşırı hazdan ‘Daha!’ derim.”

Ali b. Muhammed → babasına göre: El-Mehdi’nin Basra’ya Sikketü Kureyş’ten girişini gördüm. Önünde, kendisiyle polis şefi arasında el-Benuge yürüyordu. Üzerinde siyah bir cübbe ve kılıç vardı, tıpkı hizmetkârlar gibi. Göğsünde, göğüslerinin kabardığı belli oluyordu.

Ali → babasına göre: El-Mehdi Basra’ya geldiğinde Sikketü Kureyş’ten geçti. Oysa valiler oradan geçmezdi; uğursuz sayılırdı ve oradan geçenler kısa sürede görevden alınırdı. Halifelerden de oradan geçen yalnızca el-Mehdi idi. Onun önünde polis şefi Abdullah b. Malik mızrağıyla yürüyordu. Kızı el-Benuge de onun önünde, genç erkek gibi giyinmiş, siyah bir cübbe, kemer ve başlıkla, kılıç taşıyarak yürüyordu. Göğüslerinin kabartısı giysisinden belli oluyordu.

El-Benuge esmer, güzel yapılı ve çekiciydi. Bağdat’ta öldüğünde el-Mehdi’nin gösterdiği üzüntü benzeri görülmemişti. Taziyeleri kabul etmek için oturdu ve kimsenin engellenmemesini emretti. Çok sayıda insan gelip taziyede bulundu. İçlerinden bazıları edebî açıdan eleştirildi. Ancak hepsi, Şebib b. Şeybe’nin sözleri kadar kısa ve etkili bir taziye duymadıklarını kabul etti. O şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, Allah onun için senden daha hayırlıdır; Allah’ın sana vereceği mükâfat da senin için ondan daha hayırlıdır. Allah’tan seni üzmemesini ve sana azap etmemesini dilerim.”

Sabbah b. Abdürrahman → babasına göre: El-Benuge öldüğünde Şebib b. Şeybe onun huzuruna girip şöyle dedi:

“Ey Müminlerin Emiri, kaybın karşısında Allah sana sabır versin. Sabrını tüketmesin ve Allah’ın mükâfatından seni mahrum bırakmasın. O mükâfat senin için ondan daha hayırlıdır, Allah’ın rahmeti de onun için senden daha hayırlıdır. Geri getirilemeyecek bir şey karşısında sabretmek daha uygundur.”
Musa el-Hâdî’nin Halife Oluşu: Bu yılda (169 [14 Temmuz 785 - 2 Temmuz 786]), Musa b. Muhammed b. Abdullah b. Muhammed b. Ali b. Abdullah b. el-Abbas’a, el-Mehdi’nin öldüğü gün halife olarak biat edildi. Bu sırada o, Taberistan halkına karşı savaşmakta olduğu Cürcan’da bulunuyordu. El-Mehdi, yanında oğlu Harun bulunduğu halde Mesabazân’da öldü ve Bağdat’ta kendi vekili olarak mevlâsı er-Rebî‘i bırakmıştı.

Onun anlattığına göre, el-Mehdi öldüğünde mevlâlar ve ordu kumandanları oğlu Harun’un etrafında toplandılar ve ona şöyle dediler: “Eğer ordu, el-Mehdi’nin ölümünü öğrenirse bir kargaşa çıkmayacağından emin olamayız. Yapılacak en akıllıca şey, cesedinin götürülmesi ve ordu içinde dönüşün ilan edilmesidir; böylece onu sonunda Bağdat’ta gizlice gömebilirsin.” Harun, “Babam Yahya b. Halid el-Bermekî’yi bana çağırın” dedi.

El-Mehdi, Harun’u el-Enbar ile İfrikıye arasındaki bütün batı bölgelerine görünüşte vali yapmış, Yahya b. Halid’e de bunların fiilî idaresini üstlenmesini emretmişti. Böylece bütün bu idarî bölgeler onun elinin altındaydı. Bütün divanlarından sorumluydu ve el-Mehdi’nin ölümüne kadar Harun’un uhdesindeki idarî görevlerde onun vekili olarak hareket ediyordu.

Rivayet etti ki: Yahya b. Halid, Harun’un yanına gitti. Harun ona, “Ey baba, Ömer b. Bâzi‘, Nusayr ve el-Mufaddal’ın söyledikleri hakkında ne düşünüyorsun?” dedi. O, “Onlar tam olarak ne söylediler?” diye sordu. Harun da ona anlattı. Yahya, “Ben bu görüşe katılmıyorum” dedi. Harun, “Neden?” diye sordu. Yahya dedi ki: “Çünkü bu gizlenebilecek bir iş değildir. Ordu bunu öğrendiğinde cenaze tahtına eşlik edeceğinden ve ‘Bize üç yıl veya daha fazla maaş verilmedikçe onu serbest bırakmayız’ demeyeceğinden veya keyfî isteklerde bulunup haksızlık etmeyeceğinden emin değilim. Benim görüşüm şudur: Allah ona rahmet etsin, cesedi burada gizlice gömülmelidir. Sen de Nügayr’i, mühür yüzüğü ve asa ile birlikte Müminlerin Emiri el-Hâdî’ye göndermelisin; hem yeni halifeliği için tebrik, hem de babasının ölümü için taziye ile. Çünkü Nusayr posta teşkilatının başındadır; bu yüzden onun gidişi kimsede şüphe uyandırmaz, zira o bu bölgenin berîdinin başıdır. Ayrıca, şu anda senin yanında bulunan ordu mensuplarına ikişer yüz dirhem verilmesini emretmeni ve aralarında yakında dönüşün ilan edilmesini uygun görüyorum. Çünkü parayı ellerine geçirdiklerinde tek düşünceleri aileleri ve memleketleri olacaktır; hiçbir şey onları Bağdat’a dönmekten alıkoymayacaktır.”

Rivayet etti ki: Harun bunu yaptı. Askerler paralarını aldıklarında hep birlikte, “Bağdat’a, Bağdat’a!” diye bağırdılar. Mesabazân’dan ayrılmak için acele ederek Bağdat’a gitmek üzere öne atıldılar. Fakat Bağdat’a vardıklarında ve halife hakkındaki haberi, yani el-Mehdi’nin ölümünü ve yeni hükümdarın başa geçişini duyduklarında, er-Rebî‘in kapısına gittiler, orayı ateşe verdiler, daha fazla maaş istediler ve büyük bir gürültü kopardılar.

Harun Bağdat’a ulaştı. Bunun üzerine el-Hayzuran, bu mesele hakkında görüşlerini almak için er-Rebî‘e ve Yahya b. Halid’e haber gönderdi. Er-Rebî‘ gerçekten de onun yanına gitti; fakat Yahya, Musa’nın öfkesinin şiddetini bildiği için gitmedi. Rivayet etti ki: Sonunda orduya iki yıllık maaş verilinceye kadar para toplandı, böylece yatıştılar. Bu haber el-Hâdî’ye ulaştı. O da er-Rebî‘e idamla tehdit ettiği bir mektup yazdı; buna karşılık Yahya b. Halid’e iyiliklerle ödüllendiren başka bir mektup gönderdi ve Harun’un hocası ve danışmanı olarak her zamanki yerini korumasını, işlerinin ve idari sorumluluklarının eskiden olduğu gibi yine onun elinde kalmasını emretti.

Rivayet etti ki: Er-Rebî‘, Yahya’ya çok sevgi besler, ona güvenir ve görüşüne dayanırdı. Sonra Yahya b. Halid’e haber göndererek şöyle dedi: “Ey Ebû Ali, ne yapmam gerektiğini düşünüyorsun? Çünkü demir zincirleri sürüklemeye, yani hapsedilmeye dayanamam.” Yahya dedi ki: “Bence olduğun yerden ayrılmamalısın. Ancak oğlun el-Fadl’ı, toplayabildiğin en etkileyici hediyeler ve kıymetli eşyalarla birlikte, karşıdan gelen heyetine resmî olarak karşılamaya göndermelisin. Eğer Allah dilerse, böylece onun senin korktuğun şeyden emin kılınmadan geri dönmeyeceğini umuyorum.” Rivayet etti ki: Er-Rebî‘in oğlu el-Fadl’ın annesi, onların bu mahrem konuşmasını duymuştu ve er-Rebî‘e, “Vallahi sana doğru öğüt verdi” dedi. Er-Rebî‘ de, “Başımıza ne geleceğini bilmiyorum; sana son vasiyetimi yapmak istiyorum” dedi.

O dedi ki: “Senden hiçbir konuda ayrılmak istemem ve sen benden bu işte veya başka herhangi bir hususta bir rol oynamamı istediğin sürece gerekli görünen hiçbir şeyi ihmal etmek istemem. Fakat bu işe oğlun el-Fadl’ı ve bu kadını da ortak et; çünkü o gerçekten sağlam görüşlüdür ve senin bu işe katman gereken biridir.” Er-Rebî‘ de böyle yaptı ve vasiyetini onlara yaptı.

El-Fadl b. Süleyman rivayet etti: Ordu Bağdat’ta er-Rebî‘e karşı ayaklandığında, gözetimindeki mahkûmları serbest bıraktığında ve ana meydandaki evlerinin kapılarını ateşe verdiğinde, el-Abbas b. Muhammed, Abdülmelik b. Salih ve Muhriz b. İbrahim bütün bu olaylara şahit oldular. El-Abbas, askerlerin ancak maaşları verilirse tatmin olacağını, gönüllerinin yatışacağını ve bu taşkın topluluğun dağılacağını anladı. Bu yüzden onlara maaş teklif etti. Fakat onlar hâlâ razı olmadılar ve kendilerine vaat edilen maaşa güven duymadılar; ta ki Muhriz b. İbrahim bizzat kefil oluncaya kadar. Bunun üzerine onun kefaletinden razı oldular ve dağıldılar. Muhriz de onlara verdiği sözü yerine getirdi ve Harun’un gelişinden önce kendilerine on sekiz aylık maaş verildi.

Harun gerçekten ulaştığında, Musa el-Hâdî adına vekil olarak hareket ediyor ve yanında yardımcı, yani vezir olarak er-Rebî‘ bulunuyordu. Eyaletlerin ana şehirlerine heyetler gönderdi, onlara el-Mehdi’nin ölümünü ilan etti, önce Musa el-Hâdî’ye, sonra da ondan sonra veliaht olarak kendisine biat etmelerini istedi ve Bağdat’taki işleri sağlam biçimde kontrol altına aldı, yani şehrin yatıştırılmasını üstlendi.

Bundan önce köle Nügayr, el-Mehdi’nin ölüm haberini ve el-Hâdî’ye biat edildiğini Mesabazân’dan Cürcan’a derhal götürmüştü. Nusayr el-Hâdî’ye ulaştığında, el-Hâdî hareket işaretini verdi ve posta teşkilatını kullanarak hemen yola çıktı; adeta soylu ve hızlı bir at gibiydi. Yanında ailesinden kardeşi İbrahim ve oğlu Ca‘fer, ayrıca idari kadrosundan divan kâtibi Ubeydullah b. Ziyad ve askerî işlerden sorumlu kâtibi Muhammed b. Cemil vardı.

Barış Şehri’nin, yani Bağdat’ın göründüğü yere yaklaştığında, kendi ailesinden ve başkalarından bir topluluk onu karşılamaya çıktı. Bu sırada el-Hâdî, er-Rebî‘in kendi gelişinden önce heyetler göndermesi ve orduya maaş dağıtması dahil yaptıklarına karşı hoşnutsuzluk gösteriyordu. Er-Rebî‘ ise oğlu el-Fadl’ı, onun için hazırlanmış bütün hediyelerle birlikte göndermişti. El-Fadl Hemedan’da el-Hâdî ile karşılaştı. El-Hâdî onu huzuruna çağırdı, yanına yaklaştırdı ve ona, “Efendim, yani er-Rebî‘, onu bıraktığında nasıldı?” dedi. El-Fadl bu sözleri babasına yazdı. Bunun üzerine er-Rebî‘ kalkıp el-Hâdî’yi karşılamaya gitti.

El-Hâdî onu hafifçe azarladı; fakat er-Rebî‘ mazeretlerini sundu ve kendisini böyle davranmaya sevk eden sebepleri anlattı. El-Hâdî de bu özrü kabul etti. Ubeydullah b. Ziyad b. Ebî Leyla’nın yerine onu vezir tayin etti ve daha önce Ömer b. Bâzi‘in yürüttüğü harcama denetimi makamını da görevlerine ekledi. Muhammed b. Cemil’i iki Irak’ın, yani Mezopotamya ile Acem Irak’ının mali işleriyle ilgili Divanü’l-Harac’ın başına getirdi. Ubeydullah b. Ziyad’ı Şam’ın ve ona bitişik bölgelerin mali idaresine tayin etti. Ali b. İsa b. Mahan’ı şahsî muhafız birliğinin başı olarak yerinde bıraktı ve buna ordu divanını da ekledi. Abdullah b. Malik el-Huzâî’yi, Abdullah b. Hâzim’in yerine güvenlik polisinin başına tayin etti. Son olarak da mühür yüzüğünü Ali b. Yaktin’in ellerine teslim etti.

Musa el-Hâdî’nin Cürcan’dan geliş yolculuğu sırasında Bağdat’a varışı, bu yıl Safer ayının on dokuzunda (31 Ağustos 785) oldu. Bu hususta, Cürcan’dan Bağdat’a yirmi günde geldiği de zikredilmiştir. Bağdat’a gerçekten vardığında, el-Huld diye bilinen sarayda yerleşti ve orada bir ay kaldı; sonra Ebû Ca‘fer’in bahçesine, oradan da İsâbâd’a geçti.

Bu yıl, Ebû Ca‘fer el-Mansur’un mevlâsı er-Rebî‘ b. Yunus öldü.

Ali b. Muhammed en-Nevfelî, babasının kendisine şu haberi naklettiğini zikretmiştir: Musa el-Hâdî’nin çok değer verdiği ve kendisini seven bir cariyesi vardı. Bu, el-Mehdi’nin onu Cürcan’a gönderdiği sıradaki zamandı. Cariye bazı beyitler söylemiş ve o Cürcan’da kaldığı sırada bunları ona yazmıştı. Bu beyitler arasında şu da vardı:

Ey uzak diyarda bulunan uzak kişi,
Cürcan’da konaklayan!

Rivayet etti ki: Musa el-Hâdî’ye biat yapılıp da Bağdat’a döndüğünde, onun tek düşündüğü bu cariye idi. Onun yanına girdi; o sırada cariye kendi beyitlerini söylüyordu. Halktan herhangi birine görünmeden önce, o günün ve gecenin tamamını onun yanında geçirdi.
Musa el-Hâdî’nin Zındık Kâfirlere Yönelik Baskısı: Bu yılda Musa, zındık kâfirleri şiddetle arayıp buldu ve bu süre içinde onlardan önemli bir kısmını öldürdü.

Öldürülenler arasında, Nahrevanlı olan Yaktîn’in ve onun oğlu Ali b. Yaktîn’in kâtibi Yezdîn b. Bâzân da vardı. Onun hakkında şöyle zikredilmiştir: Hac yaptı ve insanların Kâbe’yi tavaf ederken döndüklerini gördü ve şöyle dedi: “Onları ancak harman yerinde dönen öküzlere benzetebilirim!” Bunun üzerine el-A‘lâ b. el-Haddâd el-A‘mâ, ona (yani el-Hâdî’ye) şu beyiti söyledi:

Ey Allah’ın seni yaratıkları üzerine emin kıldığı,
Kâbe’nin ve minberin mirasçısı olan kişi!
Kâbe’yi harman yerine benzeten bir kâfir hakkında ne düşünürsün?
Ve sa‘y eden insanları buğdayı çiğneyen eşeklere benzeten biri hakkında?

Bunun üzerine Musa onu öldürdü ve sonra astırdı. Daha sonra asıldığı ahşap iskele çöktü, bir hacının üzerine düştü ve hem onu hem de eşeğini öldürdü. Ayrıca Hâşimîlerden Ya‘kub b. el-Fadl da öldürüldü.

Ali b. Muhammed b. Süleyman el-Hâşimî şöyle dedi: El-Mehdi’nin huzuruna, zındıklık suçlamasıyla ve iki ayrı mecliste, Dâvud b. Ali’nin bir oğlu ile Ya‘kub b. el-Fadl b. Abdürrahman b. Abbas b. Rebîa b. el-Hâris b. Abdülmuttalib getirildi. Her ikisi de küfür inançlarını ona açıkça söyledikten sonra el-Mehdi onlara aynı sözleri söyledi. Ya‘kub b. el-Fadl ise halifeye şöyle dedi: “İnancımı seninle aramızda gizlice ikrar ederim, fakat beni makasla parça parça etsen bile onu açıkça söylemem.” Bunun üzerine el-Mehdi ona şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Gökler senin için açılsa ve iş senin dediğin gibi olsa bile, yine de Muhammed’e karşı aile dayanışması göstermen gerekirdi. Muhammed olmasaydı sen kim olurdun? Sıradan bir adamdan başka kim olurdun? Allah’a yemin ederim ki, bu makam bana verildiğinde Allah’a karşı kendime Hâşimîlerden hiçbirini öldürmeyeceğime dair yükümlülük koymamış olsaydım, seninle tartışmaz, seni hemen öldürürdüm!” Sonra Musa el-Hâdî’ye dönerek, “Ey Musa, senden hakkım adına kesin söz alıyorum: Benden sonra bu makama geçersen bu iki kişiyle bir an bile tartışmaya girme!” dedi.

Dâvud b. Ali’nin oğlu, el-Mehdi ölmeden önce hapiste öldü. Ya‘kub ise el-Mehdi ölene ve Musa Cürcan’dan gelene kadar hapiste kaldı. Musa Bağdat’a girer girmez el-Mehdi’nin vasiyetini hatırladı ve Ya‘kub’a birini gönderdi. Ona bir döşek atıldı ve birkaç kişi üstüne oturtuldu, böylece boğularak öldü.

Daha sonra el-Hâdî’nin dikkati, kendisine yapılan biat ve hilafetini sağlamlaştırma işleriyle Ya‘kub’tan uzaklaştı. Bu olay çok sıcak bir günde meydana geldi. Ya‘kub’un cesedi gecenin ilk kısmına kadar orada kaldı. Sonra Musa’ya, “Ey Müminlerin Emiri, Ya‘kub’un cesedi şişmeye ve kokmaya başladı” denildi. Halife, “Onu kardeşi İshak b. el-Fadl’a gönderin ve Ya‘kub’un hapiste öldüğünü söyleyin” dedi. Ceset bir kayığa konularak İshak’a götürüldü. İshak baktı ve cesedin yıkanmasının mümkün olmadığını gördü; hemen onu kendi bahçesinde defnetti.

Sabah olunca Hâşimîlere haber göndererek Ya‘kub’un ölümünü bildirdi ve cenazeye çağırdı. Bir kiriş getirtti ve insan şeklinde yontturdu. Bunu pamuklarla sarıp kefenledi ve cenaze tahtına koydurdu. Törende bulunanların hiçbiri bunun gerçek ceset olmadığını fark etmedi.

Ya‘kub’un geride Abdürrahman, el-Fadl, Ervâ ve Fâtıma adlı çocukları kaldı. Fâtıma hakkında, babasından hamile olduğu tespit edildi ve bunu kendisi de itiraf etti.

Ali b. Muhammed şöyle devam etti: Babam anlattı: Fâtıma ile Ya‘kub’un Hâşimî olmayan eşi Hadîce, daha önce el-Hâdî’nin veya el-Mehdi’nin huzuruna getirildi. İkisi de zındıklık inançlarını kabul etti, Fâtıma da babasından hamile olduğunu itiraf etti. Bunun üzerine onları Reyta bint Ebî’l-Abbas’a gönderdi. O, onların gözlerinde sürme, ellerinde ve saçlarında kına gördü ve onları sert şekilde azarladı; özellikle Fâtıma’ya ağır sözler söyledi. Fâtıma, “Beni buna zorladı” dedi. Reyta ise, “Öyleyse bu kına, bu sürme ve bu neşeli hal ne demek?” diyerek ikisini de lanetledi.

Rivayet edildi ki: İkisi de aşırı korkuya kapıldılar ve bu korku içinde öldüler. “Ru‘bne” denilen bir şeyle başlarına vuruldu, onunla korkutuldular ve böylece öldüler. Ervâ ise hayatta kaldı; babasının amcaoğlu, dindarlığıyla bilinen el-Fadl b. İsmail b. el-Fadl onunla evlendi.

Bu yıl Taberistan hükümdarı Vandâd Hürmüz, Musa’nın yanına eman alarak geldi. Halife ona büyük ihsanlarda bulundu ve tekrar Taberistan’a gönderdi.

Bu Yılın Diğer Olayları

Bunlar arasında, Fakh’ta öldürülen Hüseyin b. Ali b. el-Hasan b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib’in isyanı da vardır.
el-Hüseyin b. Ali’nin İsyanı ve Öldürülmesi: Muhammed b. Musa el-Hârizmî’den şöyle rivayet edilmiştir: O dedi ki: El-Mehdi’nin ölümü ile el-Hâdî’nin hilafeti üstlenmesi arasında sekiz gün vardı. Haber (yani el-Mehdi’nin ölümü) ona Cürcan’da iken ulaştı ve onun Medînetü’s-Selâm’a (Bağdat’a) girişinden, Hüseyin b. Ali b. el-Hasan’ın isyanına ve nihayet Hüseyin’in öldürülmesine kadar geçen süre dokuz ay on sekiz gündü.

Muhammed b. Salih şöyle zikretmiştir: Ebu Hafs es-Sülemî ona şöyle haber verdi: Medine valisi İshak b. İsa b. Ali idi. El-Mehdi öldüğünde ve Musa halife tayin edildiğinde, İshak Irak’ta Musa’ya gitmek üzere yola çıktı ve Medine’de yerine Abdullah b. Ömer b. el-Hattab’ın torunu olan Ömer b. Abdülaziz b. Abdullah’ı vekil bıraktı.

el-Fadl b. İshak el-Hâşimî de zikretmiştir ki: İshak b. İsa b. Ali Medine’de görevde iken el-Hâdî’den kendisini görevden almasını ve Bağdat’a gitmesine izin vermesini istedi. El-Hâdî onu görevden aldı ve yerine Ömer b. Abdülaziz’i vali tayin etti.

Aynı şekilde zikretmiştir ki: Hüseyin b. Ali b. el-Hasan’ın isyanının sebebi şuydu: Ömer b. Abdülaziz Medine valiliğini devraldığında — Hüseyin b. Muhammed’in, Ebu Hafs es-Sülemî’den rivayetine göre — Ebu’l-Haft el-Hasan b. Muhammed b. Abdullah b. el-Hasan’ı, Huzeyl kabilesinden şair Müslim b. Cündüb’ü ve Ömer ailesine mensup bir mevla olan Ömer b. Sellam’ı, düzenledikleri bir içki meclisi sırasında yakaladı. Onların dövülmesini emretti ve topluca dövüldüler. Ardından boyunlarına ipler geçirilmesini ve Medine’de dolaştırılmalarını emretti.

Bu durum hakkında itirazlar yükseldi. Hüseyin b. Ali, Ömer b. Abdülaziz’in yanına gitti ve ona şöyle dedi: “Onlara bu yapılmamalıdır; onları dövdün, oysa dövülmeleri için bir hakkın yoktur. Çünkü Irak âlimleri içki içmede bir sakınca görmezler; o halde neden onları halka teşhir ediyorsun?” Bunun üzerine Ömer b. Abdülaziz, onları geri getirmeleri için birini gönderdi — o sırada Mescid-i Nebevî’nin çevresindeki döşeli alana ulaşmışlardı — ve onları geri getirtti; hapsedilmelerini emretti. Bir gün bir gece hapiste kaldılar, sonra bazı kimseler onların lehine konuştu ve hepsini serbest bıraktı.

Onlardan yoklama için hazır bulunmaları istendi; ancak Hasan b. Muhammed kayıptı. Hüseyin b. Ali onun için kefil olmuştu.

Muhammed b. Salih şöyle rivayet etti: Abdullah b. Muhammed el-Ensarî bana şöyle aktardı: el-Ömerî (yani vali Ömer b. Abdülaziz), bazı kimseleri diğerleri için kefil tayin etmişti. Hüseyin b. Ali b. el-Hasan ile Yahya b. Abdullah b. el-Hasan, Hasan b. Muhammed için kefil oldular. Hasan, onların azatlı bir cariyesi olan Sevda adlı kadınla evlenmişti ve onun yanına giderdi. Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri yoklamaya gelmedi.

Cuma akşamı, valinin vekili yoklamayı yaptı. Daha sonra Hüseyin b. Ali ile Yahya b. Abdullah’ı yakaladı ve Hasan b. Muhammed hakkında sorguladı; bir süre onları sert şekilde azarladı. Sonra valiye dönüp durumu bildirdi ve dedi ki: “Allah seni doğru yola iletsin! Hasan b. Muhammed üç gecedir kayıp!” Bunun üzerine Ömer b. Abdülaziz, “Hüseyin’i ve Yahya’yı bana getirin” dedi.

Onlar valinin huzuruna geldiklerinde, “Hasan b. Muhammed nerede?” diye sordu. Onlar, “Allah’a yemin ederiz ki bilmiyoruz; Çarşamba günü bizden ayrıldı, Perşembe günü onun hasta olduğu haberi geldi; bugün de yoklama yapılmayacağını düşündük” dediler. Fakat Ömer b. Abdülaziz onlara çok sert davrandı. Bunun üzerine Yahya b. Abdullah yemin ederek, ya Hasan’ı bulup getireceğini ya da gece valinin kapısını çalıp onu getirdiğini haber vereceğini söyledi.

Dışarı çıktıklarında Hüseyin, Yahya’ya şöyle dedi: “Subhanallah! Seni buna ne sevk etti? Hasan’ı nerede bulacaksın? Yapamayacağın bir şey üzerine yemin ettin!” Yahya, “Ben sadece Hasan hakkında yemin ettim” dedi. Hüseyin, “Peki neye yemin ettin?” deyince Yahya şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, onun kapısını kılıçla çalmadıkça uyumayacağım!” Bunun üzerine Hüseyin, “Böyle yaparsak destekçilerimizle yaptığımız düzeni bozmuş oluruz” dedi. Yahya ise, “Olan oldu, geri dönüş yok” diye cevap verdi.

Zikrettiklerine göre, onlar zaten hac mevsiminde Mina’da veya Mekke’de isyan etmek üzere anlaşmışlardı. Kûfe’den bazı taraftarları, Hüseyin’e biat etmiş olarak bir evde bekliyorlardı. Gece boyunca plan yaptılar ve gecenin son kısmında isyan ederek dışarı çıktılar.

Yahya b. Abdullah, Mervan b. Hakem’in evine giderek kapıyı çaldı, fakat valiyi orada bulamadı. Daha sonra Abdullah b. Ömer’in evine gitti, orada da bulamadı; vali onlardan saklanmıştı.

İsyancılar ilerledi ve mescide girdiler. Sabah ezanı okunduğunda Hüseyin b. Ali beyaz bir sarıkla minbere oturdu. Halk mescide gelmeye başladı; fakat isyancıları görünce namaz kılmadan geri döndüler. Hüseyin sabah namazını kıldırdıktan sonra insanlar ona gelmeye ve Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünneti üzere, “Muhammed ailesinden Allah’ın razı olduğu kimse” adına ona biat etmeye başladılar.

Muhammed b. Musa el-Hârizmî’den şöyle zikredilmiştir: O rivayet etti: El-Mehdi’nin ölümü ile el-Hâdî’nin hilafeti üstlenmesi arasında sekiz gün vardı. Haber ona, Cürcan’da iken ulaştı; onun Medînetü’s-Selâm’a girişinden, Hüseyin b. Ali b. el-Hasan’ın isyanına ve Hüseyin’in öldürülmesine kadar geçen süre dokuz ay on sekiz gündü.

Muhammed b. Salih şöyle zikretmiştir: Ebû Hafs es-Sülemî ona şu haberi nakletti. O rivayet etti: İshak b. İsa b. Ali Medine valisiydi. El-Mehdi öldüğünde ve Musa halife tayin edildiğinde, İshak Irak’ta Musa’ya gitmek üzere yola çıktı ve Medine’de yerine Abdullah b. Ömer b. el-Hattab soyundan gelen Ömer b. Abdülaziz b. Abdullah b. Abdullah b. Ömer’i vekil bıraktı.

el-Fadl b. İshak b. Süleyman el-Hâşimî de zikretmiştir ki: İshak b. İsa b. Ali, Medine’nin başındayken el-Hâdî’den kendisini görevden almasını ve Bağdat’a gitmesine izin vermesini istedi. El-Hâdî de onu görevden aldı ve yerine Ömer b. Abdülaziz’i vali tayin etti. Yine zikretmiştir ki, Hüseyin b. Ali b. el-Hasan’ın isyanının sebebi şuydu: Ömer b. Abdülaziz Medine valiliğini üstlenince — Hüseyin b. Muhammed’in, Ebû Hafs es-Sülemî’den rivayetine göre — Ebu’l-Haft el-Hasan b. Muhammed b. Abdullah b. el-Hasan’ı, Hüzeyl kabilesinden şair Müslim b. Cündüb’ü ve Ömer ailesinin mevlâlarından Ömer b. Sellâm’ı, düzenledikleri bir içki meclisi sırasında yakaladı. Onların topluca dövülmesini emretti. Sonra haklarında başka emirler de verdi; boyunlarına ipler geçirildi ve Medine’de dolaştırıldılar. Bu yüzden onlar hakkında itirazlar yükseldi. Hüseyin b. Ali, Ömer b. Abdülaziz’in yanına gitti, onunla konuştu ve şöyle dedi: “Bunlara bu yapılmamalıdır; onları dövdün, oysa onları dövmeye hakkın yoktu; çünkü Irak âlimleri içki içmede bir sakınca görmezler. Öyleyse niçin onları teşhir ettiriyorsun?” Bunun üzerine Ömer b. Abdülaziz onları geri getirmesi için birini gönderdi — onlar o sırada Mescid-i Nebevî’nin çevresindeki döşeli alana kadar ulaşmışlardı — ve geri getirtti; bunun yerine hapsedilmelerini emretti. Bir gün bir gece hapiste kaldılar. Sonra bazı kimseler onların lehine konuştu ve o da hepsini serbest bıraktı. Onların yoklamaya gelmeleri şart koşuldu; fakat el-Hasan b. Muhammed bulunamadı. Hüseyin b. Ali, onun hazır bulunmasına kefil olmuştu.

Muhammed b. Salih rivayet etti: Ayrıca Abdullah b. Muhammed el-Ensarî bana şu haberi verdi: el-Ömerî, halktan bazı kimseleri, başka kimseler için kefil tayin etmişti. Hüseyin b. Ali b. el-Hasan ile Yahya b. Abdullah b. el-Hasan, el-Hasan b. Muhammed b. Abdullah b. el-Hasan için kefil oldular. O, onların mevlâlarından olan ve Abdullah b. el-Hasan’ın mevlâsı Ebû Leys’in kızı Sevda adlı kadınla evlenmişti; onun yanına gider, yanında kalırdı. Çarşamba, Perşembe ve Cuma yoklamasında ortada yoktu. Vali’nin vekili Cuma akşamı yoklamayı yaptı; sonra Hüseyin b. Ali ile Yahya b. Abdullah’ı yakaladı ve onlara el-Hasan b. Muhammed’i sordu. Onları bir süre sertçe azarladıktan sonra el-Ömerî’ye dönüp aralarında geçenleri ona bildirdi ve şöyle dedi: “Allah seni doğru yola iletsin! el-Hasan b. Muhammed üç gecedir kayıp!” el-Ömerî de, “Hüseyin ile Yahya’yı bana getirin” dedi. Adam gidip onları çağırdı. Onlar el-Ömerî’nin huzuruna girdiklerinde, “el-Hasan b. Muhammed nerede?” dedi. Onlar, “Allah’a yemin ederiz ki bilmiyoruz. Çarşamba günü bizden ayrıldı; sonra Perşembe geldi ve onun hasta olduğu haberi bize ulaştı. Bugün de yoklama yapılmayacağını sandık” dediler. Fakat Ömer b. Abdülaziz onlara çok sert davrandı. Bunun üzerine Yahya b. Abdullah, ya o adamı getirinceye yahut Ömer b. Abdülaziz’in evinin kapısını çalıp onu getirdiği haberini verinceye kadar uyumayacağına dair yemin etti.

Birlikte dışarı çıktıklarında el-Hüseyin, Yahya’ya şöyle dedi: “Sübhânallah! Seni buna sevk eden neydi? Hasan’ı nerede bulacaksın? Yapamayacağın bir şey hakkında ona yemin ettin!” Yahya, “Ben sadece Hasan hakkında yemin ettim” dedi. el-Hüseyin, “Sübhânallah! O hâlde neye yemin ettin?” dedi. Yahya da, “Allah’a yemin olsun ki, onun evinin kapısını kılıçla çalıncaya kadar uyumayacağım” dedi. O da, “Biz destekçilerimizle yaptığımız planı bozmuş oluruz” dedi. Yahya ise, “Olan oldu, artık geri dönüş yok” dedi.

Onların zikrettiklerine göre, hac mevsiminde Mina’da veya bizzat Mekke’de ayaklanmak üzere aralarında anlaşmışlardı. Kûfe halkından bir grup, taraftarlarından olup Hüseyin’e biat edenler, bir evin içinde pusu kurmuş bekliyorlardı. Bunun üzerine onlar gidip akşam ve gece boyunca harekât planlarını yaptılar. Gecenin son kısmı gelince de isyan ederek dışarı çıktılar. Yahya b. Abdullah, Ömerî’ye ulaşmak için Mervan’ın ev kompleksinin kapısını çalana kadar gitti; fakat onu orada bulamadı. Sonra Abdullah b. Ömer’in ev kompleksindeki evine gitti; onu orada da bulamadı, zira onlardan saklanmıştı.

Bunun üzerine isyancılar ilerlediler ve mescide doluştular. Nihayet halka sabah namazı için ezan okunduğunda, el-Hüseyin minbere oturdu; başında beyaz bir sarık vardı. Halk mescide girmeye başladı; fakat isyancıları görünce namaz kılmadan geri döndüler. el-Hüseyin sabah namazını kıldırınca, insanlar onun yanına gelmeye ve Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti üzere, “Muhammed ailesinden razı olunan kimse” adına ona biat etmeye başladılar.

Tam bu sırada, o sırada Medine’de devlet arazilerinin başında bulunan ve Medine’de konuşlu muntazam kuvvetlerden iki yüz askerin kumandanı olan Halid el-Berberî ortaya çıktı. Askerleriyle ilerledi. el-Ömerî de, Vezîr b. İshak el-Ezrak ve Muhammed b. Vâkid eş-Şerâvî ile ve aralarında eşeğe binmiş bulunan el-Hüseyin b. Ca‘fer b. el-Hüseyin b. el-Hüseyin’in de olduğu kalabalık bir grupla birlikte geldi. Halid el-Berberî, iki zırh kuşanmış, elinde kılıcı, beline asılı topuzu ve çekilmiş kılıcıyla mescidin avlusuna daldı. Hüseyin’e bağırarak, “Ben çetin bir savaşçıyım! Eğer seni öldürmezsem Allah beni kahretsin!” diyordu. Onların üzerine hücum etti ve saflarına yaklaştı. Abdullah b. Hasan’ın iki oğlu, Yahya ile İdris, onun önünü kestiler. Yahya, miğferinin burunluğuna vurdu; sonra miğferi yardı ve burnunu kesti. Gözleri kanla doldu ve artık göremez oldu. Dizlerinin üstüne çöktü ve görmeden kendisini korumak için kılıcıyla etrafa vurmaya başladı. İdris arkasından dolanıp ona vurdu, onu yere düşürdü. Yahya ve İdris yukarıdan kılıçlarıyla ona vura vura sonunda onu öldürdüler. Arkadaşları Halid’in iki zırhına saldırdılar; bunları cesedinin üstünden sıyırıp aldılar, kılıcını ve topuzunu ele geçirdiler. Sonra cesedini getirdiler ve döşeli alana sürüklenmesini emrettiler. Ardından Halid’in kuvvetlerine saldırdılar; kuvvetler kaçmaya başladı. Abdullah b. Muhammed rivayet etti: Bütün bunları gözlerimle görmüş biri olarak anlatıyorum.

Abdullah b. Muhammed zikretmiştir ki, Halid Yahya b. Abdullah’a vurdu ve başlığını yardı. Darbe Yahya’nın eline kadar ulaştı ve orada iz bıraktı. Yahya da Halid’in yüzüne vurdu. Ardından el-Cezîre halkından tek gözlü bir adam arkasından dolaşıp ona saldırdı; bacaklarına vurdu. Sonra kılıçlarıyla sırayla Halid’e vurdular ve böylece onu öldürdüler. Abdullah b. Muhammed rivayet etti: Siyah giyenler, yani Abbasî taraftarları, Hüseyin b. Ca‘fer’in eşeğine binmiş olarak ortaya çıkması üzerine mescidi Alî kuvvetlerine karşı tutmak için içeri girdiler; fakat beyaz giyenler, yani Alî taraftarları, saldırıp onları dışarı çıkardılar. el-Hüseyin b. Ali onlara, “Şeyhe yumuşak davranın!” diye bağırdı; bununla el-Hüseyin b. Ca‘fer’i kastediyordu. Beytülmâl yağmalandı ve asker maaşlarından kalmış yaklaşık on bin dinar oradan alındı. Aslında bunun, Abdullah b. Malik’in Huzâa’ya dağıtılmak üzere gönderdiği yetmiş bin dinar olduğu da söylenmiştir.

Rivayet etti: Savaşanlar dağıldı ve Medine halkı kapılarını onların yüzüne kapadı. Ertesi sabah Alî taraftarları toplandılar, Abbasî taraftarları da bir araya gelip onlarla el-Fadl’ın evinin önündeki avlu ile ez-Zevrâ arasında bulunan döşeli alanda savaştılar. Siyah giyenler beyaz giyenlere saldırmaya başladılar, nihayet onları el-Fadl’ın evinin avlusuna kadar sürdüler. Sonra beyaz giyenler karşı saldırıya geçtiler ve onları ez-Zevrâ’ya kadar geri sürdüler. Her iki taraf da yaralanmalar yüzünden çok sayıda kayıp verdi. Öğle vaktine kadar savaştılar, sonra dağıldılar. İkinci gün, yani Pazar günü gündüzün sonuna doğru, Mübarek et-Türkî’nin Bi’rü’l-Muttalib’de konakladığı haberi geldi. Bunun üzerine Abbasî taraftarları yeniden harekete geçtiler. Onun yanına çıktılar ve gelmesi için onu ikna ettiler. O da ertesi sabah es-Seniyye’ye varıncaya kadar geldi. Abbasî taraftarları ve savaşmaya hevesli olanlar onun etrafında toplandılar. İki taraf, öğle vaktine kadar döşeli alanda son derece şiddetli biçimde çarpıştılar; sonra dağıldılar. Alî taraftarları mescide çekildiler, Abbasî taraftarları ise öğle sıcağından korunmak için Mübarek et-Türkî’nin, es-Seniyye’deki Ömer b. Abdülaziz’in evine gittiler. Mübarek, destekçileriyle akşama doğru tekrar dönmek üzere sözleşti. Fakat onların ona ilgi göstermediğini görünce bineklerine bindi ve çekip gitti. Abbasî taraftarları gerçekten de akşama doğru geri döndüler; fakat onu bulamadılar. Bunun üzerine rakipleriyle güneş batıncaya kadar gevşek biçimde çarpıştılar; sonra dağıldılar.

Hüseyin ve taraftarları birkaç gün daha kaldılar ve yol azığı hazırladılar. Medine’de kalışları toplam on bir gün sürdü. Sonra Zilkade’nin yirmi dördüncü günü, yani ayın bitmesine altı gün kala (28 Mayıs 786), Medine’den ayrıldı. Onlar Medine’den ayrılınca müezzinler geri döndüler, ezan okudular ve halk mescide girdi. Orada Alî taraftarlarının yediği kemikleri ve kalışlarının başka izlerini buldular. Bunun üzerine onları lanetlemeye başladılar: “Allah onlara dilediği gibi muamele etsin!”

Muhammed b. Salih rivayet etti: Nügayr b. Abdullah b. İbrahim el-Cümahî bana şu haberi verdi: Hüseyin, Mekke yolunda çarşıya vardığında Medine halkına dönüp şöyle dedi: “Allah kaybınızın yerine size hiçbir hayır vermesin!” Fakat halk ve çarşı esnafı şu karşılığı verdiler: “Aksine, Allah kaybının yerine sana hiçbir hayır vermesin ve seni bir daha buraya geri getirmesin!” Çünkü Hüseyin’in taraftarları mescidin içine pislemiş, orayı pislik ve idrarla doldurmuşlardı; bu yüzden onlar ayrılınca halk mescidi yıkadı.

Rivayet etti: Abdullah b. İbrahim’in oğlu bana şu haberi verdi: el-Hüseyin’in taraftarları mescidin örtülerini alıp kendilerine elbise yaptılar. Rivayet etti: el-Hüseyin’in taraftarları Mekke’de, “Bize gelen her köle hürdür!” diye ilan ettiler. Bunun üzerine köleler onun yanına geldi. Babama ait bir köle de ona gidip tarafına katıldı. el-Hüseyin ayrılmaya karar verince babam onun yanına gidip onunla konuştu. Babam ona, “Sen kendine ait olmayan kölelere yöneldin, sonra da onları azat ettin; bunu hangi hakla helal görüyorsun?” dedi. Bunun üzerine Hüseyin arkadaşlarına, “Onu da yanınıza alın; tanıdığı her köleyi ona geri verin” dedi. Böylece onu yanlarına alıp gittiler ve o da kendi kölesini ve bizim komşularımıza ait iki köleyi geri aldı.

el-Hüseyin’in isyan haberi el-Hâdî’ye ulaştı. O yıl ailesinden birçok erkek hac için gitmişti; aralarında Muhammed b. Süleyman b. Ali, el-Abbas b. Muhammed, Musa b. İsa ve gençler de vardı. Süleyman b. Ebû Ca‘fer hac emiri olarak görev yapıyordu. el-Hâdî şimdi Muhammed b. Süleyman’ı askerî kumandan tayin eden fermanın yazılmasını emretti. Fakat insanlar ona, “Peki amcan el-Abbas b. Muhammed ne olacak?” dediler. O da, “Bana karışmayın! Hayır, vallahi kendi saltanat hakkımdan mahrum olmayacağım!” dedi. Böylece Muhammed b. Süleyman’ın askerî kumandanlığına dair ferman yürürlüğe kondu. Ancak belge onlara hacdan dönüş yolunda ulaştı.

Muhammed b. Süleyman tam teçhizatlı silahlar ve adamlarla çıkmıştı; çünkü yol bedeviler yüzünden korkulu ve tehlikeliydi. Hüseyin, onun kuvvetlerine karşı çıkmak için adamlarını hazırlamadı. Onlar hakkındaki haber, yani Muhammed b. Süleyman’ın yaklaşmakta olan kuvvetleri hakkındaki haber, onların zaten üzerine yönelmiş oldukları bir sırada ona ulaştı. Bunun üzerine köleleri ve kardeşleriyle birlikte yola çıktı. Musa b. Ali b. Musa, Medine’den otuz fersah uzaklıktaki Batn Nahl’a kadar ilerlemişti. Haber ona ulaştı; yanında kardeşleri ve cariyeleri vardı. Bu haber el-Abbas b. Muhammed b. Süleyman’a da ulaştı ve o, onlarla, yani yaklaşan Muhammed b. Süleyman kuvvetleriyle yazışmaya başladı. Onlar Mekke’ye geldiler ve şehre girdiler. Muhammed b. Süleyman ilerledi; adamları umre için ihram giymişlerdi. Sonra Zî Tuva’ya kadar ilerleyip orada konakladılar. Aralarında Süleyman b. Ebû Ca‘fer de vardı. O yıl Mekke’ye gelmiş olan Abbasî taraftarlarından, mevlâlarından ve askerî kumandanlarından herkes onlara katıldı. O yıl halk hac için grup grup gelmiş ve çok büyük bir kalabalık olmuştu.

Muhammed b. Salih rivayet etti: Muhammed b. Davud b. Ali bana, Musa b. İsa’dan şu haberi nakletti. Musa şöyle dedi: Yanımda altı esir bulunduğu halde geldim. El-Hâdî, “Defol git! Benim esirimi öldürecek misin?” dedi. Ben de, “Ey Müminlerin Emiri, onun hakkında uzun uzun düşündüm ve kendi kendime dedim ki: Âişe ve Zeyneb, Müminlerin Emiri’nin annesinin yanına gidip onun huzurunda bol bol ağlayacaklar ve onunla konuşacaklar. Sonra o da Müminlerin Emiri ile onun lehinde konuşacak ve o da onu serbest bırakacaktır” dedim. Bunun üzerine el-Hâdî, “Esirleri içeri getirin” dedi. Ben, “Onlara serbest bırakılacaklarına ve özgür kılınacaklarına dair kesin sözler ve ahidler verdim” dedim. O buna rağmen, “Onları huzuruma getirin!” dedi. İçlerinden ikisinin öldürülmesini emretti. Üçüncüsü ise tanınmamış bir kimseydi. Ben, “Ey Müminlerin Emiri, bu adam Ebû Talib ailesi hakkında son derece bilgilidir. Eğer onun hayatını bağışlarsan, ihtiyacın olan her şeyi sana sağlayacaktır” dedim. Adamın kendisi de ekledi: “Allah’a yemin olsun ki evet, ey Müminlerin Emiri, hayatımı bağışlaman halinde sana gerçekten faydalı olmayı çok umuyorum.” El-Hâdî bir süre başını eğip düşündü; sonra şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki, ellerime düştükten sonra senin benim elimden sağ çıkman gerçekten büyük bir meseledir.” Fakat onunla konuşmayı sürdürdü; nihayet sonunda el-Hâdî, onun geri tutulmasını, yani ileri götürülüp öldürülecekler arasına gönderilmemesini ve kendisi için istenen emân belgesinin yazılmasını emretti. Diğerine gelince, onu da bağışladı. Udhâfir es-Sayraf ile Ali b. es-Sâbık el-Fellâs el-Kûfî’nin öldürülmesini ve asılmasını emretti; böylece onlar Bâbü’l-Cisr’de asıldılar. İkisi de Fahh’ta ele geçirilmişti. Halife öfkesini Mübarek et-Türkî’ye karşı da boşalttı; mallarının ve mülklerinin müsadere edilmesini ve rütbesinin düşürülerek binek hayvanlarının seyisleri arasında hizmet ettirilmesini emretti. Yine Musa b. İsa’ya karşı da öfkelendi; çünkü o, el-Hasan b. Muhammed’i öldürmüştü. Bunun üzerine onun mallarının ve mülklerinin de müsadere edilmesini emretti.
İdris b. Abdullah b. Hasan’ın Mağrib’e Kaçışı: Fas’ta İdrisî Devleti’ni Kurması

Abdullah b. Amr es-Selcî rivayet etti; o da bu haberi Muhammed b. Yusuf b. Ya‘kūb el-Hâşimî’den, o da Abdullah b. Abdurrahman b. İsa’dan nakletti. O şöyle dedi: İdris b. Abdullah b. Hasan b. Hasan b. Ali b. Ebû Tâlib, el-Hâdî’nin hilafeti sırasında Fahh savaşından kaçtı. Mısır’a ulaştı. O sırada Mısır’daki berîd (posta) teşkilatının başında, Müminlerin Emiri el-Mansûr’un oğlu Sâlih’in mevlâsı olan Vâdıh bulunuyordu. Vâdıh, Şiî taraftarı kötü bir kimseydi. Bu yüzden Vâdıh, İdris’e berîd hayvanlarını sağlayarak onu batı bölgelerine ulaştırdı.

İdris, sonunda Tanca bölgesinde, Velîle denilen bir şehre ulaştı. Oranın Berberileri ve çevredeki bölgelerin halkı onun çağrısına icabet ettiler. El-Hâdî, Vâdıh’ın başını kestirip astırdı. (Başka bir rivayete göre ise) onu öldüren el-Reşîd idi. Ayrıca el-Reşîd, gizlice İdris’e karşı bir suikast düzenlemek üzere el-Mehdî’nin mevlâsı olan eş-Şemmâh el-Yemâmî’yi gönderdi ve aynı zamanda onu İfrîkıyye valisi İbrahim b. el-Ağleb’e tavsiye eden bir mektup yazdı.

Eş-Şemmâh yola çıktı ve Velîle’ye ulaştı. Orada kendisini bir tabip olarak tanıttı ve onların taraftarlarından biri olduğunu söyledi. İdris’in huzuruna girdi ve İdris ona alıştı, onunla rahat etti. Eş-Şemmâh, görünüşte ona büyük saygı gösteriyor, davasını destekliyor ve onu yüceltiyordu. Böylece İdris’in konakladığı her yerde onun yanında kalmayı başardı.

Bir süre sonra İdris, diş ağrısından şikâyet etti. Bunun üzerine eş-Şemmâh ona dişlerine sürmesi için ölümcül zehirli bir ilaç verdi ve bunu geceyi geçirdikten sonra sabah sürmesini söyledi. Sabah olunca İdris o ilacı alıp dişlerine sürmeye başladı; ağzında ileri geri kuvvetle sürtüyordu. Bu da onun ölümüne sebep oldu.

Eş-Şemmâh için arama yapıldı, fakat ele geçirilemedi. O, İbrahim b. el-Ağleb’e ulaştı ve yaptığını ona anlattı. İdris’in ölüm haberi, eş-Şemmâh’ın gelişinden sonra ulaştı. İbn el-Ağleb bu durumu el-Reşîd’e yazdı. Bunun üzerine el-Reşîd, eş-Şemmâh’ı Mısır’ın berîd ve istihbarat işlerinin başına tayin etti.

Bir şair —zannederim el-Hazal idi— bu olaylar hakkında şu şiiri okudu:

Ey İdris, halifenin hilelerinden kaçabileceğini
veya kaçışın bir fayda sağlayacağını mı sanıyorsun?

Çünkü o hileler sana mutlaka yetişecektir,
ancak insanların yolunu bulamayacağı bir yere konaklarsan başka.

Gerçekten onun öfkesi kılıçları çektiğinde,
onlar uzundur ve hayatlar onların karşısında kısa kalır.

O bir hükümdardır; sanki ölüm onun emrini izler,
öyle ki insanlar, “Kader bile ona itaat ediyor!” derler.
Fahh Savaşı: el-Fadl b. İshak el-Hâşimî zikretti ki: Hüseyin b. Ali Medine’de isyan ettiğinde, oranın valisi el-‘Umerî idi. Hüseyin Medine’de bulunduğu müddetçe el-‘Umerî gizlenmiş olarak kaldı; ta ki Hüseyin Mekke’ye çıkıncaya kadar. Bu sırada el-Hâdî, Süleyman b. Ebû Ca‘fer’i hac emiri olarak göndermişti. Süleyman ile birlikte hac yapmak isteyen Abbasî ailesinden el-‘Abbas b. Muhammed, Musa b. İsa ve İsmail b. İsa b. Musa Kûfe yolu üzerinden; Muhammed b. Süleyman ve Ca‘fer b. Süleyman’ın oğullarından bir grup Basra yolu üzerinden yola çıktılar. Mevâlîden ise Mübarek et-Türkî, köle tüccarı el-Mufaddal ve el-Hâdî’nin mevlâsı Sa‘îd de vardı.

Bütün düzenlemeler Süleyman’ın elindeydi. Bu işte yer alan tanınmış kişiler arasında Yakîn b. Musa, Ubeyd b. Yakîn ve Ebû’l-Vezîr ‘Umar b. Mutarrif de bulunuyordu. Hüseyin ve arkadaşlarının Mekke’ye yöneldiği haberi gelince hepsi bir araya toplandılar ve zaten hac emiri olduğu için askerî kumandan olarak Süleyman b. Ebû Ca‘fer’i tayin ettiler. İsmail’in mevlâsı Ebû Kâmil daha önce öncü birliklerin başına getirilmişti; onunla Fahh’ta buluştular. Mekke’de ise şehri ve halkını gözetmek üzere Ubeydullah b. Kuthem’i bıraktılar.

Ayrıca el-‘Abbas b. Muhammed, Hüseyin’in taraftarlarına yaptıkları işlerden dolayı emniyet (aman) vermeyi, onlara iyi davranmayı ve akrabalık bağları temelinde uzlaşma sağlamayı vaat etmişti. Bu hususta el-Mufaddal adlı hadımı elçi olarak göndermişti; fakat onlar bu şartları kabul etmediler.

Bunun üzerine savaş meydana geldi. Büyük bir katliam oldu; sağ kalanlar kaçtı. Onlara aman verildiği ilan edildi ve kaçanlardan hiçbiri takip edilmedi. Kaçanlar arasında Abdullah b. Hasan’ın iki oğlu Yahya ve İdris de vardı. İdris, batı bölgelerinde Tihert’e ulaşarak oranın halkına sığındı. Onlar ona ikramda bulundular. Orada kaldı; ta ki hakkında düzenlenen gizli plan ve hile sonucu öldürülünceye kadar. Ondan sonra oğlu İdris b. İdris onun yerine geçti ve o ve soyundan gelenler bugüne kadar o bölgede hüküm sürmektedir; onlarla bütün resmî ilişkiler kesilmiştir.

el-Mufaddal b. Süleyman rivayet etti: Hüseyin’in Fahh’ta öldürüldüğü haberi Medine’de bulunan el-‘Umerî’ye ulaşınca, o Hüseyin’in evine ve onun ailesinden ve isyanına katılan diğerlerinin evlerine saldırdı; bunları yıktırdı. Hurmalıklarını yaktırdı; yakmadıklarını ise devlet arazisine ve müsadere edilmiş mallara kattı.

Yine rivayet etti: el-Hâdî, Hüseyin Medine yakınlarına geldiğinde onunla savaşmaktan çekindiği haberini aldığı için Mübarek et-Türkî’ye öfkelendi. Mallarının müsadere edilmesini ve rütbesinin düşürülerek binek hayvanlarının seyisleri arasına verilmesini emretti. Mübarek, el-Hâdî ölünceye kadar bu durumda kaldı.

Ayrıca Musa b. İsa’ya da öfkelendi; çünkü o, Ebû’z-Zift el-Hasan b. Muhammed b. Abdullah’ı öldürmüş ve onu esir olarak gönderip kaderi hakkında karar vermesini halifeye bırakmamıştı. Bunun üzerine Musa’nın da mallarının müsadere edilmesini emretti ve bu mallar, Musa (el-Hâdî) ölünceye kadar el konulmuş halde kaldı.

Fahh’ta esir alınanlar arasındaki grup Musa’ya gönderildi; bunlar arasında Udhâfir es-Sayrafî ile Ali b. Sâbık el-Fellâs el-Kûfî de vardı. Halife, bunların başlarının kesilmesini ve Bağdat’taki Bâbü’l-Cisr’de asılmalarını emretti; bu da yapıldı.

Ayrıca el-Hâdî, mevlâsı Mehrûyeh (veya Mehraveyh) er-Râzî’yi Kûfe’ye gönderdi ve Hüseyin’in isyanına katılanlardan dolayı oradaki halka sert davranmasını emretti.

Ali b. Muhammed b. Süleyman b. Abdullah b. Nevfel b. el-Hâris b. Abdülmuttalib zikretti ki: Yusuf el-Berm —Hasan ailesinin mevlâsı olup annesi Fâtıma bt. Hasan’ın azatlısı idi— ona şöyle haber verdi:

Ben Hüseyin ile birlikte, onun el-Mehdî’nin huzuruna geldiği sırada bulundum. Halife ona kırk bin dinar verdi. O ise bunu derhal Bağdat ve Kûfe’deki insanlara dağıttı. Allah’a yemin ederim ki Kûfe’den ayrılırken üzerinde giyecek hiçbir şey yoktu; yalnızca bir kürk, altında gömlek bile yoktu ve gece uyumak için bir izar (bel bezi) vardı. Medine yolunda konakladığında, ertesi günün geçimi için kendi mevlâlarından borç almak zorunda kalıyordu.

Ali şöyle devam etti: Ebû Bişr es-Serî —Benî Zühre’nin müttefiki— bana şöyle haber verdi: Hüseyin b. Ali’nin isyan ettiği gün sabah namazını kıldım. Hüseyin bize namaz kıldırdı ve minbere çıktı; Resulullah’ın minberine oturdu. Üzerinde bir gömlek ve önünden ve arkasından sarkıttığı beyaz bir sarık vardı. Kılıcı çekiliydi ve dizleri arasına koymuştu. O sırada Hâlid el-Berberî ve adamları geldi. Mescide girmeye çalışınca Yahya b. Abdullah onu engellemek için öne atıldı. Hâlid ona saldırdı; ben de o anda bunu görüyordum. Yahya ona karşı atıldı ve yüzüne bir darbe indirdi; gözlerine ve burnuna isabet etti, miğferini yardı ve kafatasının kemiğinin parçalandığını gördüm.

Yahya, Hâlid’in adamlarına da saldırdı ve onlar bozguna uğradılar. Sonra Hüseyin’in yanına döndü; kılıcı çekili ve kan damlar halde önünde durdu. Hüseyin Allah’a hamd etti, O’nu övdü ve halka hitap etti. Konuşmasının sonunda şöyle dedi:

“Ey insanlar! Ben, Allah’ın Elçisi’nin soyundanım; Allah’ın Elçisi’nin hareminde, onun mescidinde ve onun minberinde bulunuyorum. Sizi Allah’ın Kitabı’na ve Peygamberinin sünnetine çağırıyorum. Eğer bunu sizin için yerine getirmezsem, bana itaat etme yükümlülüğünüz yoktur.”

Yine rivayet etti: O yıl hacılar çok kalabalıktı ve mescid dolmuştu. Güzel yüzlü, uzun boylu, kırmızı boyalı bir elbise giymiş bir adam ayağa kalktı. Yanında yakışıklı ve güçlü bir oğlu vardı. Kalabalığın arasından geçerek minbere ulaştı ve Hüseyin’e şöyle dedi:

“Ey Allah’ın Elçisi’nin torunu! Ben uzak bir yerden, bu oğlumla birlikte Allah’ın evini haccetmek ve peygamberinin kabrini ziyaret etmek için yola çıktım. Seninle ilgili bu olayların olacağını hiç düşünmemiştim. Söylediklerini işittim; gerçekten üzerine aldığın şeyi yerine getirecek misin?”

Hüseyin, “Evet” dedi. Adam, “Elini uzat, sana biat edeyim” dedi. O da biat etti. Sonra oğluna, “Yaklaş ve biat et” dedi.

Rivayet eden dedi ki: Allah’a yemin ederim ki o yıl hac yaptığımda, Mina’da insanların başları arasında onların ikisinin de başını gördüm.

Yine rivayet etti: Medine halkından bir grup bana şöyle anlattı: Mübarek et-Türkî, Hüseyin b. Ali’ye şu mesajı gönderdi:

“Allah’a yemin olsun ki gökten düşmem ve kuşların beni kapıp götürmesi veya rüzgârın beni uzak bir yere savurması, senin üzerine askerî kuvvetle yürümemden ya da senin başından bir tek saç telini kesmemden bana daha kolaydır. Fakat mazur görülmesi gereken işler yapmak zorundayım. Bu yüzden geceleyin üzerime gel; ben senden kaçacağım.”

Bunun üzerine ona Allah adına bir ahid ve söz verdi. Bunun ardından Hüseyin ona bir haber gönderdi veya bizzat az bir kuvvetle üzerine çıktı. Onun ordusuna yaklaştıklarında tekbir getirdiler; bunun üzerine Mübarek ve adamları kaçtılar ve sonunda Mübarek, Musa b. İsa’ya katıldı.

Ebû’l-Mitîr el-Kelbî şu rivayeti zikretti: el-Mufaddal b. Muhammed b. el-Mufaddal b. Hüseyin b. Ubeydullah b. el-‘Abbas b. Ali b. Ebî Tâlib şöyle anlattı: Hüseyin b. Ali b. Hasan b. Hasan, o gün, kendisine daha önce katılacaklarına söz verdikleri hâlde savaşa çıkmayıp geri kalan bir grup hakkında şu hikmetli sözleri söyledi:

Kılıca başvuran kimse büyük bir fırsatla karşılaşır;
ya çabucak ölüm bulur ya da orta bir yaşa kadar yaşar.

Kolay bir işe girişme; çünkü böyle bir iş seni ancak alçaltır.
Şan ve şerefe asla ulaşamazsın, ta ki zorlu ve çetin bir işe atılmadıkça.

el-Fadl b. el-‘Abbas el-Hâşimî zikretti ki: Abdullah b. Muhammed el-Mingârî, babasından şöyle nakletti: İsa b. Da‘b, Fahh’tan dönüşünde Musa b. İsa’nın huzuruna girdi ve onu öldürdüğü kişiler sebebiyle korku içinde, mazeretler arar hâlde buldu. İsa ona şöyle selam verdi:

“Allah emiri doğru yola yöneltsin! Sana Yezîd b. Muâviye’nin Medine halkına yazdığı ve Hüseyin b. Ali’nin öldürülmesi hususunda kendini mazur gösterdiği şiirlerden bazılarını okuyayım mı?”

Musa, “Oku” dedi. Bunun üzerine şu beyitleri okudu:

Ey sabah erkenden yoluna çıkan kişi,
zorluklara göğüs geren güçlü bir dişi deve üzerinde!

Kureyş’e bildir —onlara ulaşmak uzak olsa da—
benimle Hüseyin arasında Allah ve akrabalık bağı vardır.

Kaç defa Kâbe avlusunda onu uyardım,
Allah’ın ahdiyle; fakat o bu ahde bağlı kalmadı!

Sen annenle övünerek kendi kavmine sert davrandın;
hayatım üzerine yemin olsun ki o faziletli, takvalı ve asil bir kadındır.

Onun faziletine kimse yaklaşamaz;
o, peygamberin kızı ve insanların en hayırlısının kızıdır.

Onun fazileti sana da fazilet sayılır;
kavminden başkalarının da bu fazilette payı vardır.

Ben biliyorum —sağlam bilgi sahibi biri gibi düşünüyorum—
ki bu görüş bazen gerçeği ifade eder ve doğruluk kazanır:

Şu anda izlediğiniz siyaset sizi cesetler hâline getirecek;
kartallar ve akbabalar üzerinizde dolaşacaktır.

Ey kavmimiz! Sönmüşken savaş ateşini yeniden yakmayın;
barışa sarılın ve kendinize güven bulun.

Zulmetmeyin; çünkü zulüm yıkımdır;
zulüm kadehinden içen hasta ve güçsüz olur.

Sizden önceki nesiller savaşı tattı;
nice kavimler bu yüzden helak oldu.

Kavminize karşı adil olun; kibirle helake gitmeyin;
zira çoğu zaman kibir sahibinin ayağı kayar.

Rivayet edildiğine göre bu sözler, Musa b. İsa’nın içindeki sıkıntının bir kısmını giderdi.

Abdullah b. Abdürrahman b. İsa b. Musa da zikretti ki: el-‘Alâ’ ona şöyle haber verdi: Fahh isyancılarının biati bozduğu haberi Halife el-Hâdî’ye ulaşınca, o geceyi tek başına, kendi eliyle bir mektup yazarak geçirdi. Mevâlîsi ve yakınları onun yalnız kalmasından endişelendiler ve gizlice bir kölesini göndererek, “Git, bu işin ne olduğunu öğren” dediler.

Köle Musa’nın yanına gitti. Musa onu görünce, “Ne istiyorsun?” dedi. Köle bir bahane ileri sürdü. Musa başını yere eğdi, bir süre sustu, sonra başını kaldırarak şu beyitleri okudu:

Gece yolculuğuna alışkın olmayanlar uyudu;
uyuyamayan ise onların gece yola çıkma ihtiyacını giderdi.

Ahmed b. Muâviye b. Bekr el-Bâhilî rivayet etti ki: el-Aşma‘î bize nakletti ve şöyle dedi: Muhammed b. Süleyman, Fahh savaşından önceki gece, ‘Amr b. Muâz el-Medenî’ye, onun huzurunda iki hedefe ok atarken, “At!” dedi. O da şöyle cevap verdi:

“Allah’a yemin ederim ki Peygamber’in soyuna ok atmam! Ben seninle yalnızca senin huzurunda hedeflere atış yapmak için geldim; Müslümanlara ok atmak için değil.”

Bunun üzerine el-Mahzûmî, “At!” dedi; o da ok attı. Sonradan cüzzam hastalığından öldü.

Rivayet edildiğine göre: Hüseyin b. Ali öldürüldüğünde ve Yakîn b. Musa onun başını getirip el-Hâdî’nin önüne koyduğunda, halife şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun ki sanki bana sıradan bir asi isyancının başını getirmişsiniz gibi! Bunun karşılığında size vereceğim en hafif ceza, mükâfatlarınızı kesmemdir!”

Bunun üzerine Yakîn ve arkadaşlarını mahrum bıraktı ve onlara hiçbir şey vermedi.

Musa el-Hâdî, Hüseyin öldürüldüğünde şu darb-ı mesel olmuş beyitleri de okudu:

Karah oğullarına ok atan kimse, onlara hak ettiklerini vermiştir.

Biz bir toplulukla karşılaştığımızda,
onların ön saflarındaki yiğitleri geri saflara süreriz.

Çeşitli Bilgiler

Bu yıl, Ma‘yaf b. Yahya (el-Hacuzî), “Rahib Yolu” (darb al-râhib) üzerinden yaz seferini (Bizans’a karşı) yönetti. Bizanslılar, patrikiosun komutasında el-Hadath’a kadar ilerlemişlerdi. Şehrin valisi, garnizon askerleri ve pazar halkı kaçtı; düşman şehre girdi. Ma‘yaf b. Yahya düşman topraklarına girerek Uşnah şehrine kadar ulaştı. Ardından esirler aldılar ve ganimet ele geçirdiler.

Bu yıl, Süleyman b. Ebî Ca‘fer el-Mansur hac emirliğini yürüttü. Medine valisi Ömer b. Abdülaziz el-Umârî idi; Mekke ve Tâif üzerinde Ubeydullah b. Kusem bulunuyordu; Yemen’de İbrahim b. Selm b. Kuteybe görevliydi; Yemâme ve Bahreyn üzerinde Horasanlı kumandan Süveyd b. Ebî Süveyd vardı; Umman’da ise Hasan b. Nesîm (şüpheli okunuş) el-Havârî bulunuyordu. Musa b. İsa, Kûfe’de namazı kıldırma, güvenlik güçleri (ahdâs) ve zekât işlerinden sorumluydu; ayrıca Bihkubâz el-Asfal da onun idaresindeydi. Basra’da Muhammed b. Süleyman hem namazı kıldırma hem de güvenlik işlerinden sorumluydu; kadılık görevini ise Ömer b. Osman yürütüyordu. El-Hâdî’nin mevlası el-Haccâc Curcân valisiydi; Ziyad b. Hasan Kûmis’te görevliydi; Salih b. Şeyh b. Umeyre el-Esedî Taberistan ve Rûyân üzerinde bulunuyordu; el-Hâdî’nin mevlası Tayfur ise İsfahan valisiydi.
https://kutsalayet.de/idris-b-abdullah-b-hasanin-magribe-kacisi/,https://kutsalayet.de/yuz-yetmisinci-yil-olaylari/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız