es-Serî’den, o da Şuayb’dan, o da Seyf’ten, o da Sehl b. Yusuf’tan, o da Kasım b. Muhammed’den nakledildiğine göre:
Talha, Zübeyr ve Müminlerin Annesi hakkında gelen haberler Ali’ye ulaştı. Bunun üzerine Medine üzerinde Temmâm b. el-Abbâs’ı görevlendirdi ve Kuthem b. el-Abbâs’ı Mekke’ye gönderdi. Ardından yola çıktı; maksadı, yolda onlara yetişmek ve yollarını kesmekti. Fakat er-Rabaza’da, el-Hâris b. Hazn’ın mevlâsı Atâ b. Râbâh’ın getirdiği haberden, onların kendisinden önce geçip gitmiş olduklarını anladı.
es-Serî’den, o da Şuayb’dan, o da Seyf’ten, o da Muhammed ve Talha’dan nakledildiğine göre:
Ali, Medine’deyken onların Basra’ya gitmek üzere Mekke’den ayrılma kararını ve Talha, Zübeyr, Âişe ile taraftarlarının hep birlikte ne üzerinde anlaştıklarını işitti. Âişe’nin konuşmasını duyunca, Suriye’ye gitmek için toplamakta olduğu birliklerle birlikte aceleyle onların peşine düştü. Ayrıca, çabuk davranıp hemen hazırlanan Kûfelilerle Basralılardan da ona katılanlar oldu; bunların toplamı 700 kişiydi. Ali’nin amacı onlara yetişmek ve şehirden çıkmalarını engellemekti.
Tam bu sırada Abdullah b. Selâm ona rastladı, binitinin yularını tuttu ve şöyle uyardı: “Ey Müminlerin Emîri, Medine’den çıkma! Allah’a yemin olsun ki, eğer çıkarsan ne sen ne de Müslümanlar üzerindeki yönetim bir daha buraya geri döner.” Bunun üzerine orada bulunanlar ona sövmeye başladılar. Fakat Ali, “Onu bırakın! O iyi bir adamdır ve Muhammed’in ashabındandır.” dedi.
Bununla beraber Ali yola çıktı. Ancak er-Rabaza’ya varınca, onların kendisinden önce oradan geçmiş olduklarını duydu. Bunun üzerine görüşmek üzere er-Rabaza’da konaklama emri verdi.
es-Serî’den, o da Şuayb’dan, o da Seyf’ten, o da Hâlid b. Mihrân el-Becelî’den, o da Mervân b. Abdurrahman el-Humeysî’den, o da Târık b. Şihâb’dan nakledildiğine göre:
Biz umre için Kûfe’den çıkmıştık; yolda Osman’ın öldürüldüğünü duyduk. Seher vaktinde er-Rabaza’ya vardığımızda bir takım askerlere rastladık; bazıları birbirlerini teşvik ediyorlardı. Ben, “Ne oluyor?” diye sordum. Onlar, “Bu, Müminlerin Emîri’dir.” dediler. Ben, “Ona ne oldu?” diye sordum. Onlar, “Talha ile Zübeyr ona üstün geldiler. O da onların yolunu kesip geri çevirmek için çıkmıştı. Fakat şimdi onların kendisinden önce geçmiş olduklarını duydu; bu yüzden daha ileri gidip peşlerine düşmek istiyor.” dediler.
Ben de, “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz! Ya Ali’ye katılıp bu iki adam ve Müminlerin Annesi ile savaşacağım ya da ona karşı gelmiş olacağım. Ne kötü bir durum!” dedim. Sonra gidip ona katıldım.
Sabah namazı fecrden önce kılındı; Ali önde namaz kıldırıyordu. Namazı bitirince oğlu Hasan yanına geldi, oturdu ve şöyle dedi: “Ben sana emrettim, ama sen bana karşı geldin. Bu yüzden yarın, sana yardım edecek kimse bulunmaksızın, helâk yerinde öldürüleceksin.”
Ali ona, “Sen küçük bir kız çocuğu gibi sızlanıp duruyorsun! Ben sana karşı gelip de hangi emrini çiğnedim?” dedi.
Hasan şöyle cevap verdi: “Osman kuşatma altına alındığında sana Medine’den ayrılmanı emrettim; böylece o öldürüldüğünde sen orada bulunmayacaktın. Sonra onun öldürüldüğü gün, garnizon şehirlerinden gelen heyetler, Arap kabileleri ve her bölgenin biatı sana ulaşıncaya kadar biatı üstlenmemen için sana emir verdim. Sonra şu iki adam yaptıklarını yapınca, senin evinde oturmanı, onlar işlerini yoluna koyuncaya kadar beklemeni emrettim. Eğer işler ondan sonra büsbütün bozulacak olursa, bunun başkalarının eseri olduğu açıkça ortaya çıkacaktı. Fakat sen bütün bunlarda bana karşı geldin.”
Ali ona şöyle dedi: “Pekâlâ ey yavrucuğum! Senin, ‘Osman kuşatma altındayken keşke Medine’den ayrılsaydın’ sözüne gelince; Allah’a yemin olsun ki, biz de onun kadar kuşatma altındaydık. Sonra ‘Garnizon şehirlerinin biatı gelmeden biatı üstlenme’ sözüne gelince; imam seçme işi Medine halkına aitti ve biz bu geleneği bozmak istemedik. ‘Talha ile Zübeyr ayrıldığında…’ sözüne gelince; o sırada bütün Müslüman topluluk zayıflık içindeydi. Allah’a yemin olsun ki, halife olduğum günden beri işler sürekli bana karşı gidiyor, beni azaltıyor; ulaşmam gereken hiçbir şeye tam olarak ulaşamıyorum. Sonra ‘Evinde otur’ sözüne gelince; öyleyse ben üzerime düşen sorumlulukları nasıl yerine getireceğim? Sen benim ne olmamı istiyorsun? Etrafı çevrilince ‘dabâbî dabâbî’ diye seslenen, sonra da aşık kemiklerinin bağı çözülüp dışarı çıkmak zorunda bırakılan sırtlan gibi mi olayım? Bu, benim içinde bulunacağım bir durum değildir. Eğer ben bu meselede görevlerimi ve sorumluluklarımı yerine getirmezsem, o hâlde bunu kim yapacak? Artık yeter ey yavrucuğum.