"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Abbasiler Hicri 247 (861-862) Müntasır Dönemi

Müntasır’ın Halifeliği: Daha önce zikrettiğimiz kimseler, Çarşamba gecesi Müntasır'a biat ettiler. Onlardan birinden rivayet edildiğine göre: Çarşamba sabahı ileri gelenler Câ‘feriyye’de hazır bulunuyordu; bunlar arasında ordu komutanları, kâtipler, seçkin kişiler, Şâkiriyye birlikleri, düzenli askerler ve diğerleri vardı. Ahmed b. el-Hâsıb, Müminlerin Emîri Müntasır adına yazılmış bir mektubu onlara okudu. Bu mektupta, el-Feth b. Hâkan’ın Müntasır’in babası Ca‘fer el-Mütevekkil’i öldürdüğü, bunun üzerine Müntasır'ın de el-Feth’i öldürdüğü bildiriliyordu. İleri gelenler bunun üzerine biat ettiler. Ubeydullah b. Yahyâ b. Hâkan da oradaydı; o da biat etti ve sonra ayrıldı.

Ebû Osman Saîd es-Sağîr’den rivayet edilmiştir: Mütevekkil’in öldürüldüğü gece biz sarayda Müntasır ile birlikteydik. El-Feth ne zaman dışarı çıksa Müntasır ona eşlik ederdi; döndüğünde de onun gibi kalkar veya oturur, sonra da onun arkasından çıkardı. El-Feth ata bindiğinde Mütasır üzengisini tutar ve eyer üzerindeki elbisesini düzeltirdi.

Bize şu haber ulaştı: Ubeydullah b. Yahyâ, Müntasır’in yola çıkması halinde onu öldürmek için yoluna bir grup adam yerleştirmişti. Mütevekkil, Müntasır'ı ayrılmadan önce azarlamış ve onu sıkıntıya sokmuştu. Halifeye öfkelenen Müntasır kızgın bir halde dışarı çıktı; biz de onunla birlikte çıktık. Müntasır sarayına ulaşınca, içkiyle sarhoş olduğu sırada Mütevekkil’i öldürmek üzere daha önce Türklerle anlaşmış olduğundan, dostlarına ve seçkin yakınlarına haber gönderdi.

Saîd es-Sağîr devamla dedi ki: Çok geçmeden bir haberci geldi ve beni çağırdı; bana, Müminlerin Emîri’nin elçilerinin, Müntasır ata binmişken ona geldiklerini söyledi. Daha önce konuştuğumuz şey aklıma geldi; yani Müntasır’i öldüreceklerdi ve bu yüzden çağrılıyordu. Silahlı ve hazırlıklı olarak bindim ve emirin kapısına geldim; adamların telaş içinde olduklarını gördüm. Vâcin gelmiş ve Mütevekkil’in öldüğünü ona bildirmişti; bunun üzerine Müntasır yola çıkmıştı. Endişeyle onu yollardan birinde yakaladım.

Benim hâlimi fark eden Müntasır şöyle dedi: “Endişelenme. Biz ayrıldıktan sonra Müminlerin Emîri içki kadehiyle boğuldu ve öldü; Allah ona rahmet etsin.” Bu söz beni sarstı ve üzdü. Biz ilerledik—Ahmed b. el-Hâsıb ve beraberimizdeki komutanlardan bir grup ile birlikte—nihayet Hayr’a girdik ve Mütevekkil’in öldürüldüğü haberi arkamızdan geldi. Kapılar tutuldu ve muhafızlar yerleştirildi.

Ben şöyle seslendim: “Ey Müminlerin Emîri!” ve Müntasır’i halife olarak selamladım. Sonra şöyle dedim: “Bu durumda seni mevalinin insafına bırakmamalıyız.” O da, “Elbette. Sen ve Süleyman er-Rûmî benim arkamda kalın” dedi. Onun için bir örtü serildi ve o üzerine oturdu; biz de etrafında durduk. Ahmed b. el-Hâsıb ve kâtibi Saîd b. Hâmid de biat almak üzere hazır bulunuyorlardı.

Saîd b. Hâmid’den rivayet edildiğine göre Ahmed b. el-Hâsıb ona şöyle dedi: “Yazık sana ey Saîd! Biat için söyleyecek iki üç sözün yok mu?” Ben, “Evet, hatta daha fazlası var” dedim. Bunun üzerine biat metnini hazırladım ve orada bulunanlara ve gelen herkese okudum; nihayet Saîd el-Kebîr gelinceye kadar bu devam etti.

Müntasır daha sonra biat metnini Mu’ayyed’e gönderdi ve Saîd es-Sağîr’e Mu‘tez’i çağırmasını emretti.

Saîd es-Sağîr şöyle dedi: Ben ona, “Ey Müminlerin Emîri! Yanında bulunanlardan daha az adamla kalmamalısın. Allah’a yemin ederim ki ileri gelenler toplanıncaya kadar senin yanından ayrılmam” dedim. Bunun üzerine Ahmed b. el-Hâsıb, “Burada sana denk biri var, git” dedi. Ben, “Yeterince adam toplanıncaya kadar gitmem. Şu anda ona hizmet etmeye senden daha layığım” dedim. Ordu komutanlarının biat için toplanması artınca, ümitsiz bir halde ayrıldım. Yanımda iki hizmetli vardı.

Ebû Nûh’un kapısına vardığımda ileri gelenlerin gelip gittiklerini ve büyük bir kalabalığın silahlarıyla birlikte kapıda bulunduğunu gördüm. Beni fark edince süvarilerden biri yanıma geldi. Kim olduğumu sordu; beni tanımıyordu. Ben de dolaylı bir cevap vererek el-Feth’in adamlarından biri olduğumu söyledim. Mu‘tez’in kapısına gittim; fakat orada ne muhafız, ne kapıcı, ne dilenci ne de başka kimse bulamadım. Nihayet büyük kapıya geldim ve kuvvetle kapıyı çaldım. Bir süre sonra cevap verildi. “Kim var?” denildi. Ben de, “Müminlerin Emîri Müntasır’in elçisi Saîd es-Sağîr” dedim.

Görevli içeri gitti ve beni bekletti. Kendimi reddedilmiş ve çaresiz hissettim. Fakat sonra kapıyı açtı; Beydûn el-Hadim çıktı, beni içeri aldı ve kapıyı arkamdan kilitledi. Kendi kendime kesinlikle mahvoldum diye düşündüm.

Beydûn benden haber sordu. Ben de ona Müminlerin Emîri’nin içki kadebiyle boğulup anında öldüğünü, ileri gelenlerin toplanıp Müntasır’e biat ettiklerini ve onun beni Emir Ebû Abdullah Mu‘tez’e biat merasimine katılması için göndermiş olduğunu anlattım. O içeri girdi, sonra çıkıp bana içeri girmemi söyledi. Böylece Mu‘tez’in huzuruna alındım.

Mu‘tez bana şöyle dedi: “Yazık sana ey Saîd, ne haber var?” Ben de ona Beydûn’a anlattığıma benzer şekilde durumu anlattım. Ona taziyede bulundum ve ağladım. Dedim ki: “Efendim, gelin ve ilk biat edenlerden olun; böylece kardeşinizin gönlünü kazanırsınız.” O ise, “Yazık sana, sabaha kadar bekleyelim” dedi. Ben ise onu sürekli oyaladım; Beydûn el-Hâdim de bana yardımcı oldu. Nihayet sabah namazına hazırlanır gibi hazırlandı. Elbiselerini istedi, giyindi ve kendisi için bir at getirildi. Ata bindi, ben de onunla birlikte bindim ve ana yolu kullanmayarak ilerledik. Ona sürekli konuşuyor, durumu hafifletmeye çalışıyordum. Kardeşi hakkında bildiği şeyleri hatırlatıyordum, ta ki Ubeydullah b. Yahyâ b. Hâkan’ın kapısına varıncaya kadar. Mu‘tez bana onu sorduğunda, ileri gelenlerle birlikte biat edeceğini ve el-Feth’in de zaten biat ettiğini söyledim; bunun üzerine rahatladı.

Bir süvari bize yetişti ve Beydûn el-Hâdim’e giderek ona benim duyamadığım bir şey söyledi. Beydûn ona bağırdı; o da gitti, fakat üç kez geri geldi. Her seferinde Beydûn onu kovdu ve “Bizi bırak!” diye bağırdı. Nihayet Hayr kapısına vardık. Kapının açılmasını istedim. “Kimsin?” diye soruldu. “Saîd es-Sağîr, Emir Mu‘tez ile birlikteyim” dedim. Bunun üzerine kapı açıldı.

Müntasır’in yanına girdik. Mu‘tez’i görünce onu yaklaştırdı, kucakladı, taziyede bulundu ve ondan biat aldı. Ardından Saîd el-Kebîr ile birlikte Mu‘ayyed geldi; Müntasır ona da aynı şekilde davrandı. Sabah olunca Müntasır Câ‘ferî Sarayı’na gitti ve Mütevekkil ile el-Feth’in defnedilmesini emretti; halk da sakinleşti.

Saîd es-Sağîr dedi ki: Mu‘tez sarayda kapalı tutulduğu sırada sürekli ondan Müntasır’in hilafetini kabul etmesini istedim; sonunda bana 10.000 dirhem verdi.

Müntasır için yapılan biatin metni şöyleydi:

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Sen, Allah’ın kulu Müminlerin Emîri el-Müntasır billâh’a, itaat ve rıza ile, bağlılık, kabul ve samimi niyetle biat ediyorsun; zorlanmış olarak değil, bilerek ve isteyerek. Bu biatin gereği şudur: Allah’a itaat etmek ve O’ndan sakınmak, Allah’ın dinini ve hakikatini yüceltmek, kulların genel iyiliğini sağlamak, ümmeti birleştirmek, işleri düzeltmek, halkın huzurunu sağlamak, güvenli bir gelecek temin etmek, dostlara güç vermek ve isyankârları bastırmak.

Sen, Allah’ın kulu ve halifesi olan İmam Muhammed el-Müntasır billâh’a itaat, samimiyet ve bağlılıkla yükümlüsün. Şüphe etmeyecek, aldatmayacak, sapmayacak ve tereddüt göstermeyeceksin.

Onun emrettiği her hususta gizli ve açık olarak, destek, sadakat ve nasihatle ona bağlı kalacaksın.

Onun dostlarına dost, düşmanlarına düşman olacaksın; yakın olsun uzak olsun, seçkin olsun halktan olsun. Biatine bağlı kalacak, ahde sadık olacak, sözün kalbinle, niyetin dilinle uyumlu olacak; Müminlerin Emîri’nin senin için şimdi ve gelecekte istediğini isteyeceksin.

Bu biati canların üzerine alıp boyunlarında kesinleştirdikten sonra, ona samimiyet ve dürüstlükle bağlı kalacaksın.

Allah’ın sana yüklediği hiçbir şeyi ihlal etmeyeceksin. Hiçbiriniz destek, sadakat, nasihat ve dostlukta gevşeklik göstermeyecek.

Bu biatin yerine başka bir şey koymayacak, niyetinden dönmeyecek ve açık tutumundan sapmayacaksın.

Bu biat öyledir ki Allah kalplerinizi yoklayacak, bağlılığınızı ve sadakatinizi denetleyecektir.

Hiçbir hile, yorum veya sapma bunu bozmayacaktır; Allah’a kavuşuncaya kadar bu böyle devam edecektir. Allah’ın ahdini yerine getirecek, size yüklediği sorumluluğu taşıyacaksınız; ne aşırıya kaçacak ne de ihlal edeceksiniz.

Sizden kim Müminlerin Emîri’ne biat ederse aslında Allah’a biat etmiş olur. Allah’ın eli sizin ellerinizin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği sözü yerine getirirse büyük bir mükâfat elde eder.

Bununla yükümlüsünüz; yani size farz kılınan bu biat ile, onunla verdiğiniz kesin sözle ve bu yolla üzerinize konulan bağlılık, destek, dostluk ve samimiyetle yükümlüsünüz. İlahi ahit üzerinizdedir; çünkü Allah’ın ahdi sorumluluk gerektirir ve bu, Allah’ın ve Resulünün sözleşmesidir. Allah, peygamberlerine ve elçilerine ve kullarının her birine, sözleşmelerini yerine getirmeyi en güçlü şekilde emretmiştir. Bu biata bağlı kalmanızı, onun yerine başka bir şey koymamanızı, itaat edip isyan etmemenizi, eksiksiz samimiyet göstermeyi ve söz verdiğiniz şeye bağlı kalmanızı emretmiştir; tıpkı itaate bağlı olanların itaat etmesi ve sözleşmeye bağlı olanların bağlılık ve sorumluluklarını sürdürmesi gibi. Hiçbir heves veya meşguliyet sizi bundan alıkoymayacaktır. Hiçbir hata sizi doğru yoldan saptırmayacaktır; siz canlarınızı ve gayretinizi sarf ederek dinin ve itaatin gereğini yerine getireceksiniz. Allah sizden ancak bu biata sadakati kabul eder.

Kim Müminlerin Emîri’ne biat eder de sonra açık ya da gizli, doğrudan ya da dolaylı olarak verdiği sözü bozarsa; Allah’a olan bağlılığında hile yaparsa, Müminlerin Emîri ile yaptığı anlaşmaları ve üzerine yüklenen ilahi ahitleri ihlal ederse; ciddiyet yerine hafifliği tercih eder, hakka sarılmak yerine batıla dayanır, namuslu insanların yeminlerine bağlı kaldıkları yoldan saparsa—işte böyle bir hainin sahip olduğu her şey, ister para, ister taşınmaz mal, ister otlak hayvanları, ister tarım veya hayvancılık olsun, Allah yolunda fakirlere sadaka olur. Bunlardan herhangi birini hile ile geri alması ona haramdır. Hayatı boyunca az veya çok maldan elde ettiği her fayda da aynı şekilde değerlendirilir; ta ki eceli gelip kendisine ulaşıncaya kadar.

Bugün sahip olduğu otuz yaşına kadar olan bütün köleleri, erkek veya kadın, Allah rızası için hürdür. Günah kendisine bulaştığı gün sahip olduğu eşleri ve bundan sonra evleneceği, otuz yaşına kadar olan tüm kadınlar kesin bir boşama ile boşanmış sayılır; bunda ne istisna ne de geri dönüş vardır. Ayrıca otuz kez hac yapmakla yükümlüdür. Allah ondan ancak bunu yerine getirmesini kabul eder. Allah’a ve Resulüne karşı sorumluluktan çıkmıştır; Allah ve Resulü de ona karşı sorumluluktan uzaktır. Allah ondan bunun yerine başka bir şey kabul etmez. Bu hususta Allah şahidinizdir ve şahit olarak Allah yeterlidir.

Şu da rivayet edilmiştir: Müntasır’e biat edildiği sabah, Ca‘fer (Mütevekkil)’in yaptırdığı idare merkezi olan Mahûze’de ve Sâmerrâ halkı arasında onun öldürüldüğü haberi yayıldı. Bunun üzerine askerler, Şâkiriyye birlikleri ve diğer halk tabakalarından kimseler Câ‘ferî Sarayı’nın Genel Kapısına geldiler. Çok sayıda insan toplandı; aralarında haber yayıldı ve birbirlerine binerek biat meselesini tartıştılar.

Attâb b. Attâb—oraya çıkanın Zürâfe olduğu da söylenir—onlara Müntasır hakkında hoşlarına gidecek sözler söyledi; fakat onlar ona sert ve kırıcı sözler söylediler. Bunun üzerine içeri girip durumu Müntasır’e bildirdi. Müntasır dışarı çıktı; önünde bir grup Mağribliler vardı. Onlara bağırdı: “Ey köpekler, onları yakalayın!” Bunun üzerine halkın üzerine saldırdılar ve onları üç kapıya doğru sürdüler. İnsanlar birbirlerini ezdi; kalabalık yüzünden düşenler oldu. Sonra dağıldılar. Ezilme ve izdihamdan ölenler hakkında bazıları altı kişi, bazıları ise üç ile altı arasında olduğunu söyledi.

Bu yıl, kendisine biat edilmesinden bir gün sonra Müntasır, Ebû ‘Amre Ahmed b. Saîd’i—Benî Hâşim’in azatlısı—mezâlim (şikâyetler mahkemesi) görevine tayin etti. Bunun üzerine biri şöyle dedi:

Ey İslam yurdu! Ebû ‘Amre
Halkın şikâyetlerine bakmakla görevlendirildiğinde,
Bir ümmet ona emanet ediliyor,
Oysa kendisine gübre bile emanet edilmez.

Zilhicce 247 yılında (5 Şubat – 6 Mart 862) Müntasır, Ali b. Mu‘tasım’ı Sâmerrâ’dan Bağdat’a getirtti ve gözetim altına aldı.

Bu yıl hac emirliği Muhammed b. Süleyman ez-Zeynebî’ye aitti.
Vasif’in Bizans’a Gönderilmesi: Olaylardan biri, Müntasır’ın Türk Vasif’i Bizans topraklarına yapılan yaz seferine göndermesidir.

Rivayet edildiğine göre bunun sebebi, Ahmed b. el-Hâsib ile Vasif arasında düşmanlık bulunmasıydı. Müntasır halife olup İbn el-Hâsib veziri olunca, o Vasif’e karşı Müntasır’ı kışkırttı. Ahmed, Müntasır’a Vasif’i ordugâhtan uzaklaştırmasını ve sınırda sefere göndermesini tavsiye etti. İbn el-Hâsib ısrar etti ve sonunda Müntasır Vasif’i çağırarak sefere gitmesini emretti.

Yine rivayet edilir ki Müntasır, Vasif’i Şam sınırına göndermeye karar verdiğinde Ahmed b. el-Hâsib ona şöyle dedi:
“Vasif’e yürüme emri vermedikçe kim mevalîye karşı cesaret gösterebilir?”

Bunun üzerine Müntasır, hademelerden birine sarayda bulunanların içeri alınmasını emretti. O da bunu yaptı ve içlerinde Vasif de vardı. Vasif, Müntasır’ın yanına yaklaştı. Müntasır ona şöyle dedi:
“Ey Vasif, bize Bizans hükümdarının sınır şehirlerine doğru ilerlediği haberi ulaştı. Bu göz ardı edilemez bir durumdur. Ya sen sefere çıkarsın ya da ben çıkarım.”

Vasif cevap verdi:
“Hayır, ben çıkarım, ey Müminlerin Emiri.”

Bunun üzerine Müntasır:
“Ey Ahmed, onun ihtiyaçlarını karşıla.” dedi.

Ahmed “Evet” deyince Müntasır:
“‘Evet’ ne demek! Hemen harekete geç!” dedi.

Sonra şöyle dedi:
“Ey Vasif, kâtibini gönder ki Ahmed ile gerekli hususlarda anlaşsın ve işi sonuçlandırıncaya kadar onun yanında kalsın.”

Ahmed b. el-Hâsib ile Vasif kalkıp çıktılar. Vasif hazırlıklara başladı ve sonunda yola çıktı; fakat yine de hedefini gerçekleştiremedi.

Başka bir rivayete göre Müntasır, Vasif’i çağırıp sefere gönderirken şöyle dedi:
“Zalim—yani Bizans kralı—harekete geçti. İslam topraklarında karşılaştığı her şeyi yakıp yıkmasından, insanları öldürüp çocukları esir almasından korkuyorum. Eğer sefere çıkarsan ve dönmek istersen, hemen Müminlerin Emiri’nin kapısına gelebilirsin.”

Müntasır, kumandanlardan ve diğerlerinden bir grubu Vasif ile birlikte gönderdi ve onun için seçkin askerler belirledi. Onunla birlikte Şâkiriyye, düzenli ordu ve mevalîden yaklaşık 10.000 kişi vardı.

* Öncü kuvvetin başında el-Feth b. Hakan’ın kardeşi Muzâhim b. Hakan vardı.
* Artçı kuvvetin komutanı Muhammed b. Recâ idi.
* Sağ kanatta es-Sindî b. Buhtişah bulunuyordu.
* Kuşatma makinelerinden Nasr b. Said el-Mağribî sorumluydu.

Vasif, vekili Ebû Avn’u askerlerin ve ordugâhın başına getirdi. Ebû Avn, Sâmerrâ’da güvenlik işlerinden sorumluydu.

Müntasır, Vasif’i sefere gönderdiğinde, Muhammed b. Abdullah b. Tahir’e de şu mektubu gönderdi:



Bismillahirrahmanirrahim

Allah’ın kulu, Müminlerin Emiri Müntasır’dan, Müminlerin Emiri’nin mevlası Muhammed b. Abdullah’a.

Selam sana. Müminlerin Emiri, Allah’a hamdeder—O’ndan başka ilah yoktur—ve O’ndan kulu ve elçisi Muhammed’e ve ailesine salât etmesini ister.

Bundan sonra:
Allah, nimetleri için hamd, lütfu için şükür olmak üzere, İslam’ı seçmiş, onu üstün kılmış ve tamamlamıştır. Onu rızasına ve sevabına vesile, rahmetine açık bir yol ve yüceliğinin hazinesine giden bir yol yapmıştır. İslam’a karşı çıkanları ona yöneltmiş, hak yolundan sapanları ona boyun eğdirmiştir. En mükemmel hükümlerle, en adil kanunlarla onu desteklemiştir. İnsanların en hayırlısını, Muhammed’i onunla göndermiştir ve cihadı en üstün emirlerinden biri kılmıştır.

Allah şöyle buyurur:
“Gerek hafif gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin; eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”

Allah yolunda cihad eden kimseye hiçbir zarar dokunmaz. Hastalık, zarar, masraf, düşmanla karşılaşma veya bir yere adım atma—bunların hepsi onun lehine yazılır.

Allah şöyle buyurur:
“Onlara Allah yolunda susuzluk, yorgunluk, açlık isabet etmez; kâfirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmazlar; düşmana karşı bir başarı kazanmazlar ki bunlar onların lehine yazılmasın…”

Yine Allah, cihad edenleri oturanlardan üstün kılar:
“Müminlerden özürsüz olarak oturanlar ile malları ve canlarıyla cihad edenler bir değildir…”

Allah, müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır:
“Allah müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır; karşılığında onlara cennet vardır…”

Ve şöyle buyurur:
“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın; onlar Rableri katında diridirler…”

Cihad, Allah’a yaklaşmanın en yüce yollarındandır. Müminler bu uğurda canlarını feda eder, düşmanı boyun eğerler.

Müminlerin Emiri, Allah’ın düşmanlarına karşı cihad ederek O’na yaklaşmayı, dinin gereğini yerine getirmeyi ve dostlarını güçlendirmeyi uygun görmüştür.

Bu sebeple, Allah’a yakınlaşma niyeti ve iyi hali sebebiyle, Müminlerin Emiri’nin mevlası Vasif’i bu yıl Bizans topraklarına sefere göndermeyi uygun görmüştür.

Müminlerin Emiri, Allah yardımcısı olsun, Vasif’in beraberindeki askerlerle birlikte 12 Rebîü’l-âhir 248 (15 Haziran 862) tarihinde Malatya sınırına ulaşmasını ve 1 Temmuz 862’de düşman topraklarına saldırıya geçmesini emretmiştir.

Bunu bil ve bu mektubu bölgendeki yöneticilere gönder. Müslümanlara okunmasını sağla, onları cihada teşvik et, sevabını bildir ki isteyenler harekete geçsin ve kardeşlerine yardım etsinler.

Selam sana ve Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun.
7 Muharrem 248 (13 Mart 862)

Rivayet edilir ki Ebû’l-Velid el-Cerîrî el-Becelî adlı biri, Vasif’in ordusunun harcamaları, ganimetler ve bunların dağıtımıyla görevlendirildi. Müntasır ona ayrıca bir mektup göndererek, sefer tamamlandıktan sonra sınır bölgesinde kalmasını, dört yıl boyunca düzenli seferler yapmasını ve halifeden yeni emir gelinceye kadar orada bulunmasını emretti.

Bu yıl, Mu‘tez ve Müeyyed hilafetten feragat ettiler ve Müntasır bu feragatı Yeni Ca‘ferî Sarayı’nda ilan etti.
Mu‘tez ve Müeyyed’in Halifelikten Feragati: Rivayet edildiğine göre, Muhammed el-Müntasır’ın hâkimiyeti sağlamlaştığında, Ahmed b. el-Hâsib, Vasif ve Buğa’ya şöyle dedi:

“Gelecekte olacaklara karşı hiçbir güvencemiz yok. Müminlerin Emiri ölebilir ve yerine Mu‘tez geçebilir; o da bizi tamamen yok eder. En iyi yol, bu iki genci güç kazanmadan önce görevden uzaklaştırmaktır.”

Türkler bu işi gerçekleştirmek için yoğun çaba gösterdiler ve Müntasır’a şöyle diyerek ısrar ettiler:
“Ey Müminlerin Emiri, onları hilafet veliahtlığından çıkar ve biatı oğlun Abdülvehhab’a verdir.”

Onu sürekli zorladılar ve sonunda bunu yaptı. Halife yine de Mu‘tez ve Müeyyed’e saygı göstermeye devam etti, hatta Müeyyed’i özellikle kayırıyordu. Ancak göreve geldikten kırk gün sonra, daha önce ayrılmış olan bu ikisinin tekrar çağrılmasını emretti. Getirilip bir saraya yerleştirildiler.

Mu‘tez, Müeyyed’e şöyle dedi:
“Kardeşim, sence bizi neden buraya getirdiler?”

Müeyyed cevap verdi:
“Bizi azletmek için, ey bedbaht.”

Mu‘tez dedi ki:
“Bunu bize yapacağını sanmıyorum.”

Bu konuşma sürerken elçiler azil kararıyla geldiler. Müeyyed hemen:
“İşittim ve itaat ettim.” dedi.

Fakat Mu‘tez şöyle dedi:
“Ben böyle bir şey yapacak biri değilim. Eğer beni öldürmek istiyorsanız, bu sizin işiniz.”

Elçiler durumu Müntasır’a bildirdiler. Sonra geri gelip çok sert davrandılar. Mu‘tez’i zorla yakalayarak bir odaya soktular ve kapıyı üzerlerine kapattılar.

Ya‘kub b. es-Sikkît’in rivayetine göre Müeyyed şöyle anlatır:
Bunu görünce onlara açıkça şöyle dedim:
“Bu ne demek, ey köpekler? Kanımızı döküyorsunuz. Efendinize böyle mi davranırsınız? Çekilin lanetlenesiler ve bırakın onunla konuşayım!”

Bunun üzerine davranışları yumuşadı. Bir süre durakladılar ve bana:
“İstersen git onunla görüş.” dediler.

Mu‘tez’in yanına girdim, onu ağlarken buldum ve şöyle dedim:
“Ahmak! Babana yaptıklarını biliyorsun, buna rağmen hâlâ direniyorsun! Feragat et, yoksa seni de öldürürler.”

Mu‘tez dedi ki:
“Hamdolsun. Hakkım olan ve uzak diyarlarda yürürlüğe girmiş bir yetkiden vaz mı geçeyim?”

Ben şöyle dedim:
“Bu hak babanı öldürdü, seni de öldürmesin. Vazgeç! Eğer Allah’ın takdirinde senin halife olman varsa zaten olursun.”

Bunun üzerine Mu‘tez feragat etmeyi kabul etti.

Müeyyed der ki:
Dışarı çıktım ve onların olumlu cevap verdiğini söyledim. Elçiler halifeye haber verdiler ve geri dönüp beni tebrik ettiler. Sonra bir kâtip mürekkep ve kâğıtla geldi ve Mu‘tez’e dedi ki:
“Feragatini kendi elinle yaz.”

Mu‘tez tereddüt edince ben dedim:
“Kâğıdı ver, söyleyeceğini yazayım.”

Kâtip bana bir metin dikte etti. Bu metinde, yönetimden aciz olduğumu, halifeliğe uygun olmadığımı, bu yüzden halifeden azlimi talep ettiğimi ve bana verilen biatten herkesi serbest bıraktığımı yazdım. Sonra Mu‘tez’e dedim:
“Yaz!”

O yine tereddüt edince:
“Yaz!” dedim ve sonunda o da yazdı. Mektup gönderildi.

Bundan sonra halife bizi çağırdı. Yeni elbise giydik ve huzuruna çıktık. Mecliste ileri gelenler rütbelerine göre dizilmişti. Selam verdik, karşılık aldık ve oturmamız emredildi.

Müntasır sordu:
“Bu sizin mektubunuz mu?”

Mu‘tez sustu. Ben cevap verdim:
“Evet, ey Müminlerin Emiri, bu benim isteğimle yazdığım mektuptur.”

Mu‘tez de benzer bir şey söyledi.

Bunun üzerine Müntasır şöyle dedi:
“Sanıyor musunuz ki sizi görevden alarak oğlum büyüsün diye bekliyorum? Vallahi buna bir an bile hevesim yok! Hatta amcaoğullarımdan birinin yönetmesini, kendi oğlumdan daha çok tercih ederim. Fakat bunlar—ve etrafındaki Türkleri işaret etti—beni buna zorladı. Eğer yapmasaydım, içlerinden biri size saldırıp sizi öldürecekti. Ne yapmamı istersiniz? Onu öldürebilir miydim? Vallahi bütün mevalînin kanı, sizden birinin kanına denk değildir. Bu yüzden onların isteğine boyun eğmek daha uygun oldu.”

Bunun üzerine ikisi de eğilip elini öptüler. O da onları kucakladı ve ayrıldılar.

Rivayet edilir ki, Cumartesi günü 22 Safer 248 (27 Nisan 862), Mu‘tez ve Müeyyed resmen feragat ettiler. Her biri kendi el yazısıyla, kendilerine yapılan biatten vazgeçtiklerini, halkın bu biati bozmakta serbest olduğunu ve bu görevi yerine getiremeyeceklerini belirten bir belge yazdı.

Bu feragat, ileri gelenler, Türkler, devlet adamları, kadılar ve komutanların huzurunda gerçekleştirildi. Orada bulunanlar arasında:

* Ca‘fer b. Abdülvahid (kadı)
* Muhammed b. Abdullah b. Tahir
* Vasif
* Büyük Buğa
* Küçük Buğa
* ve saraydaki tüm ileri gelenler

vardı.

Ahmed b. el-Hâsib bu belgeleri yüksek sesle okudu. Ardından her biri ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Bu benim belgemdir ve sözüm budur. Buna şahit olun. Sizi biatten serbest bırakıyorum ve sizi ondan azat ediyorum.”

Müntasır bunun üzerine onlara, “Allah sizi ve Müslümanları mübarek kılsın.” dedi. Kalktı ve içeri girdi. Daha önce ileri gelenlerin huzurunda oturuyor, Mu‘tez ile Müeyyed’i de yanına oturtuyordu. Ardından devlet görevlilerine bir yazı yazarak Mu‘tez ve Müeyyed’i azletti. Bu, Safer 248’de (7 Mart 862 – 23 Şubat 863) oldu.

Müntasır billah’ın, Müminlerin Emiri’nin mevlası Ebü’l-Abbas Muhammed b. Abdullah b. Tahir’e, Ebû Abdullah el-Mu‘tez ile İbrahim el-Müeyyed’in azline dair yazdığı mektubun metni şöyleydi:

Allah’ın kulu, imam Muhammed el-Müntasır billah, Müminlerin Emiri’nden, Müminlerin Emiri’nin mevlası Muhammed b. Abdullah’a.

Bundan sonra. Nimetleri için hamd, lütfu için şükür kendisine ait olan Allah, halifelerini, Resulünün getirdiğini uygulayan yöneticiler kılmıştır. Onlar dinini korur, hakikatini yayar ve hükümlerini uygularlar. Onlara verdiği yüceliği, kulları için destek, yeryüzü için maslahat ve yaratılmışlar için rahmet kılmıştır. Onlara itaati farz kılmış ve bunu kendisine ve Resulü Muhammed’e itaate bağlamıştır. Bunu açık hükmünde farz kılmıştır; çünkü itaat, halkın sükûnetini, arzuların uyumunu, düzensizlikten düzen doğmasını, yolların güvenliğini, düşmanın defedilmesini, kadınların korunmasını, sınırların güvenliğini ve işlerin düzelmesini sağlar.

Şöyle buyurur: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de.”

Allah’ın halifelerine, kendilerini büyük nimetiyle ödüllendirdiği, yüceliğinin en yüksek derecesine ulaştırdığı ve rahmetine, rızasına ve sevabına götüren yolu emanet ettiği kimselere, her durumda O’na itaati tercih etmek ve her birinin O’na yakınlığı ölçüsünde üzerine düşeni yerine getirmek gerekir.

Onların Allah’a yakınlaştıran şeyler için çabası, İslam’daki dereceleri ve Müslümanları yönetmedeki konumlarıyla uyumlu olsun.

Müminlerin Emiri, Allah’tan, O’nun büyüklüğü karşısında tevazu ile, kendisine tebaasına fayda sağlayacak bir yönetim vermesini, yüklediği yükleri hafifletmesini ve kendisine itaati başarmasını ister; çünkü O yakındır ve işitendir.

Sen, Müminlerin Emiri’ne, kendi el yazılarıyla sunulan iki belgeyi gördün. Bunlar, Müminlerin Emiri el-Mütevekkil’in oğulları Ebû Abdullah ve İbrahim tarafından yazılmıştır. Bu belgelerde, Müminlerin Emiri’nin onlara olan şefkatini, merhametini ve onları iyi şekilde yetiştirdiğini zikretmişlerdir. Ayrıca el-Mütevekkil’in Ebû Abdullah’ı veliaht, ondan sonra da İbrahim’i veliaht tayin ettiğini belirtmişlerdir. Bu tayin sırasında Ebû Abdullah üç yaşına bile ulaşmamış bir çocuktu ve bu görevin anlamını kavrayacak durumda değildi. İbrahim de küçük olup henüz buluğ çağına erişmemişti. Dolayısıyla sorumlu değillerdi ve İslam hükümleri onlar için geçerli değildi.

Buluğ çağına ulaşıp kendilerine verilen görevi yerine getiremeyeceklerini anladıklarında, Allah’a ve Müslümanlara, bu görevden kurtulmak ve kendilerine verilen idari görevleri terk etmek için başvurmalarının gerekli olacağını belirtmişlerdir. Böylece kendilerine biat eden herkesi serbest bırakmışlardır; çünkü kendilerine verilen görevi yerine getirmeye güçleri yoktur ve buna uygun değillerdir.

Onlara bağlı olan kimseler—vilayetlerdeki kumandanlar, mevalî, hizmetkârlar, düzenli ordu, Şakiriyye ve sarayda, Horasan’da ve diğer bölgelerde bulunan herkes—bu bağlılıktan serbest bırakılmıştır. Artık onlarla ilgili hiçbir bağlılık anılmayacaktır. Bu ikisi Müslümanlar arasında sıradan insanlar ve halktan kimseler olacaktır.

Bunu Müminlerin Emiri’ne her zikrettiklerinde bu şekilde ifade edeceklerdir. Hilafet kendisine verildiğinden beri bu durum böyledir. Onlar veliahtlıktan çekilmiş ve feragat etmişlerdir. Kendilerine biat eden herkes—yakın, uzak, hazır, gaip—bu biattan serbest bırakılmıştır.

Onlar, Müminlerin Emiri’nin kendilerine Allah’ın ahdini ve en ağır sözleşmeyi yüklemesine izin vermişlerdir. Melekler, peygamberler ve kullar adına verilen en ağır ahdi kabul etmişlerdir. Ayrıca Müminlerin Emiri’nin kendilerine yüklediği, gizli ve açık şekilde itaat, samimi nasihat ve dostluk yeminlerini de kabul etmişlerdir.

Müminlerin Emiri’nden, yaptıkları bu işi yaymasını, ilan etmesini ve yakın çevresini bunu işitmeye davet etmesini istemişlerdir. Bunu zorlanmadan, isteyerek ve arzulayarak yapmışlardır. Kendi el yazılarıyla yazdıkları bu iki belge, veliahtlığın çocuk yaşta kendilerine verildiğini ve buluğa erdikten sonra feragat ettiklerini açıkça göstermektedir. Üstlendikleri görevlerden azledilmelerini ve onlara bağlı olan herkesin serbest bırakılmasını istemişlerdir. Bununla ilgili bir yazı tüm vilayet yöneticilerine gönderilmelidir.

Müminlerin Emiri, onların söylediklerinin doğruluğunu kabul etti ve kardeşlerini, saray halkını, ailesini, kumandanlarını, mevalîsini, yardımcılarını, ordu ileri gelenlerini, Şakiriyye’yi, kâtipleri, kadıları, fakihleri ve biat eden tüm yakınlarını topladı. Ebû Abdullah ve İbrahim de oradaydı. Belgeleri kendi huzurlarında, onların huzurunda ve herkesin önünde okundu. Belgeler okunduktan sonra, yazdıkları doğrultuda sözlerini tekrar ettiler.

Bunun üzerine Müminlerin Emiri yaptıklarını yaymaya ve ilan etmeye karar verdi. Bunu üç hak gereği yaptı:
1- Allah’ın hakkı: Halifeliği ona emanet etmiş, ümmeti birleştirmeyi ve kalplerini uzlaştırmayı ona yüklemiştir.
2- Tebaanın hakkı: Onların işlerini gece gündüz adalet ve merhametle yürütmek ve Allah’ın hükümlerini uygulamak onun sorumluluğudur.
3- Ebû Abdullah ve İbrahim’in hakkı: Onlar kardeşidir ve akrabalık bağı vardır. Eğer yetersiz olmalarına rağmen bu görevde ısrar etselerdi İslam’a zarar verecek ve bu zarar bütün Müslümanları etkileyecekti. Bu ağır sorumluluk da onların üzerine kalacaktı.

Müminlerin Emiri, onları veliahtlık görevinden, onların kendilerini azlettikleri gibi azletti. Müminlerin Emiri’nin bütün kardeşleri de onları azletti; aynı şekilde sarayındaki aile fertleri de. Orada bulunan herkes onları azletti: Müminlerin Emiri’nin kumandanları, mevalîsi, görevlileri, düzenli ordu komutanları, Şakiriyye, kâtipler, kadılar, fakihler ve kendisine biat etmiş diğer yakınları.

Müminlerin Emiri, bu hususta mektuplar yazılmasını ve bütün idarecilere gönderilmesini emretti ki içerikleri vilayetlerde bilinsin. Onlar, Ebû Abdullah ve İbrahim’i veliahtlıktan azledeceklerdir; çünkü onlar kendilerini azletmiş ve ileri gelenleri ve halkı, hazır olanı ve olmayanı, yakını ve uzağı serbest bırakmışlardır. Onların veliaht olarak anılmasına son verilecek, yazışmalardan ve formüllerden Mu‘tez billah ve Müeyyed billah’ın nesebine dair her türlü ifade çıkarılacaktır. Minberlerde de onların isimleri zikredilmeyecektir. Ayrıca, onların devlet divanlarında kurdukları eski ve yeni bütün görevler, yani onlara bağlı kimselerle ilgili görevler kaldırılacaktır. Alametlerden ve bayraklardan onların isimleri silinecek, ayrıca Şakiriyye ve sınır süvarilerinin atlarına vurulan işaretlerde geçen isimleri de kaldırılacaktır.

Senin Müminlerin Emiri katındaki konumun, Allah’ın onun için seçtiği şeylere bağlıdır: ona itaatin, samimi nasihatin ve desteğin, atalarına ve sana Allah’ın verdiği şeyler ve Müminlerin Emiri’ne senin itaatin, basiretin ve görevini yerine getirme gayretin hakkında ulaştırdığı bilgiler.

Müminlerin Emiri seni görevinle baş başa bırakmış ve seni Ebû Abdullah’a bağlılıktan ve bulunduğun vilayetteki ve diğer bölgelerdeki kimselere bağlılıktan kurtarmıştır. Müminlerin Emiri seninle kendisi arasına seni yönetecek kimse koymayacaktır. Bu hususta emri devlet divanlarının görevlilerine ulaştırılmıştır.

Bunu bil ve bu mektubun metnine göre kendi idarecilerine yaz. Onlara buna göre hareket etmelerini tavsiye et, Allah dilerse. Selam.

Ahmed b. el-Hâsib tarafından, Cumartesi, 19 Safer 248 (24 Nisan 862) tarihinde yazıldı.

Bu yıl Müntasır öldü.
Müntasır’ın Hastalığı ve Ölümü: Onun ölümüne sebep olan hastalık hakkında ihtilaf vardır.

Bazı rivayet edenler, onun Perşembe günü, 25 Rebîülevvel 248’de (29 Mayıs 862) boğazında anjine yakalandığını ve Pazar günü, 5 Rebîülâhir’de (8 Haziran 862) ikindi vakti öldüğünü söylemişlerdir. Başka bir görüşe göre ise Cumartesi günü öğleden sonra, 4 Rebîülâhir’de (7 Haziran 862) öldü. Ölüm sebebinin, midesinde başlayıp kalbine ulaşan bir iltihap olduğu ve hastalığının yaklaşık üç gün sürdüğü söylenmiştir.

Arkadaşlarımızdan biri bana, Müntasır’ın ateşli bir hastalığa yakalandığını ve bir tabip çağırarak kendisini kan aldırdığını bildirdi. Tabip, zehirli bir neşterle kan aldı ve bu sebeple öldü.

Halifenin kanını alan tabip, evine döndüğünde kendisi de ateşlendi. Bir öğrencisini çağırarak kendisine kan almasını emretti ve neşterlerini önüne koyarak en iyisini seçmesini istedi. Müntasır’dan kan aldığı zehirli neşter de aralarındaydı, fakat bunu unutmuştu. Öğrenci, önündeki neşterler arasında ondan daha iyisini bulamayınca, daha önce olanları bilmeden onunla hocasından kan aldı. Kan alma işlemi bitince diğer bir meslektaşı bunu fark etti ve onun öleceğini anladı. Tabip hemen vasiyetini yaptı ve aynı gün öldü.

Başka bir rivayete göre Müntasır başından hastalandı. Bunun üzerine İbn et-Tayfur kulağına yağ damlattı. Başında iltihap oluştu ve kısa sürede öldü. Bir başka görüş ise İbn et-Tayfur’un hacamat aletleriyle halifeyi zehirlediğidir.

Ebû Ca‘fer şöyle dedi: Hilafet Müntasır’a geçtiğinde, onun saltanatından ölümüne kadar altı ay yaşayacağı sıkça söylenirdi; tıpkı babasını öldürdükten sonra Şirûye b. Kisrâ’nın altı ay yaşaması gibi. Bu söz hem halk hem de ileri gelenler arasında yayılmıştı.

Yusr el-Hadim’den rivayet edildiğine göre —ki o, emirliği döneminde Müntasır’ın hazinesinden sorumlu idi— Müntasır halifeliği sırasında bir gün eyvanında uyuduktan sonra ağlayarak uyandı. Yusr dedi ki: Ona olan saygımdan dolayı ağlamasının sebebini soramadım ve kapının arkasında durdum. Bu sırada Abdullah b. Ömer el-Bezyâr geldi ve onun ağlayışını duydu. Bana, “Ona ne oldu, ey Yusr?” dedi. Ben de halifenin uykudan ağlayarak uyandığını söyledim. Bunun üzerine Abdullah yanına giderek, “Ey Müminlerin Emiri, seni ağlatan nedir?” dedi. Müntasır, “Yaklaş ey Abdullah” dedi. O da yaklaştı. Müntasır şöyle dedi: “Uyuyordum; rüyamda Mütevekkil bana geldi ve dedi ki: ‘Ey Muhammed, yazıklar olsun sana! Beni öldürdün, bana zulmettin ve hilafetimi gasp ettin. Allah’a yemin olsun ki, benden sonra hilafetten ancak birkaç gün faydalanacaksın; sonra cehenneme gideceksin.’ Bunun üzerine uyandım ve ağlamama engel olamadım.”

Abdullah ona, “Bu bir rüyadır; rüyalar doğru da olabilir yanlış da. Hayır, Allah sana uzun ömür ve mutluluk versin. Şimdi içki ve eğlence getir ve rüyayı düşünme” dedi.

Yusr dedi ki: Halife bunu yaptı, fakat yine de ölünceye kadar kederli kaldı.

Rivayet edildiğine göre Müntasır, babasını öldürme konusunda bir grup fakihle görüşmüş, onların görüşlerini anlatmış ve onun hakkında yazıya dökmekten çekinilen bazı şeyler zikretmiştir. Onlar da onu öldürmesini tavsiye etmişlerdir.

Müntasır’ın hastalığı ağırlaştığında annesi yanına gelip durumunu sordu. O da, “Allah’a yemin olsun ki, hem dünyayı hem ahireti kaybettim” dedi.

Başka bir rivayette, Müntasır halife olduktan sonra sarhoş olduğu zamanlarda babası Mütevekkil’in öldürülmesinden çokça söz ederdi ve Türkler hakkında, “Bunlar halifelerin katilleridir” derdi. Bu sözler onların korkmasına sebep oldu. Türkler hizmetkârlarından birine 30.000 dinar vererek onu zehirlemesini istediler. Ayrıca Ali b. Tayfur’a da para verdiler.

Müntasır meyve olarak armudu severdi. İbn Tayfur büyük ve olgun bir armudu seçip üst kısmını delerek içine zehir koydu. Hizmetkâr da bunu armutların üzerine yerleştirdi. Müntasır armudu görünce soyulmasını ve kendisine verilmesini emretti. Hizmetkâr armudu soyup parça parça yedirdi ve o da hepsini yedi. Bitirdikten sonra kendini kötü hissetti ve ateşlendiğini söyledi.

İbn Tayfur, “Ey Müminlerin Emiri, hacamat yaptır, kanındaki hastalık geçer” dedi. Maksadı, kan çıkınca zehrin daha etkili olmasıydı. Halife hacamat oldu, ateşi yükseldi ve hastalığı ağırlaştı. Türkler ve İbn Tayfur hastalığın uzamasından korktular.

Bunun üzerine İbn Tayfur, “Hacamat beklediğimiz faydayı sağlamadı; kan aldırman gerekir” dedi. Halife kabul edince onu zehirli neşterle kan aldı. Daha sonra bu aleti diğer neşterlerin arasına attı.

Sonra İbn Tayfur’un kendisi de ateşlendi ve bir öğrencisini çağırarak kan aldırdı. Öğrenci neşterler arasında en keskin olanı seçti; bu da zehirli olandı. Böylece İbn Tayfur da öldü.

Başka bir rivayette, Müntasır babasının öldürülmesinden sonra bir gün sarayda iken bir hikâye anlatıldı. Hikâyenin “tehlikeli bir gece”de geçtiği söylenince Müntasır bundan rahatsız oldu.

Saîd b. Selâme el-Nasrânî’nin rivayetine göre Ahmed b. el-Hâsib, Müntasır’ın rüyasında bir merdivenden çıkıp yirmi beşinci basamağa ulaştığını ve “Burası senin hükümranlığındır” denildiğini söylemişti. Ancak Müntasır şöyle dedi: “Ahmed’in söylediği gibi değil; ben merdivenin sonuna ulaştığımda bana ‘Dur, burası hayatının sonudur’ denildi.” Bundan çok etkilendi ve kısa bir süre sonra, yaklaşık bir yıl dolunca, yirmi beş yaşında öldü.

Başka bir görüşe göre yirmi beş yıl altı aylık, bir başka görüşe göre yirmi dört yaşındaydı. Bazı rivayetlere göre hilafeti altı ay iki gün, bazılarına göre tam altı ay, diğerlerine göre yüz yetmiş dokuz gün sürdü.

Sâmerrâ’da, yenilenmiş sarayda öldü. Kardeşlerine karşı açıkça tavır almasından kırk dört gün sonra vefat etti.

Ölüm anında şöyle dedi:
“Elde ettiğim hiçbir dünya nimetiyle sevinmedim,
Fakat şimdi yüce Rabbe yöneldiğim için sevinçliyim.”

Cenaze namazını Sâmerrâ’da Ahmed b. Muhammed b. el-Mu‘tasım kıldırdı.

Gözleri iri, burnu kemerliydi; kısa boylu ve yapılıydı. Heybetli olduğu söylenir. Abbasî halifeleri içinde kabri bilinen ilk kişi olduğu rivayet edilir; çünkü annesi kabrinin açık olmasını istemiştir. Künyesi Ebû Ca‘fer’di. Annesinin adı Habeşiyye idi ve Bizanslı bir cariyeydi.

Müntasır’ın Davranışlarından Bazı Hususlar

Rivayet edildiğine göre Müntasır hilafeti üstlendiğinde yaptığı ilk iş, Salih’i Medine’den uzaklaştırmak ve yerine Ali b. el-Hüseyin b. İsmail b. el-Abbas b. Muhammed’i vali olarak atamak oldu.

Ali b. el-Hüseyin’den rivayet edildiğine göre: Onunla vedalaşmak için yanına gittiğimde bana şöyle dedi: “Ey Ali, seni kendi etime ve kanıma gönderiyorum.” Kolunun derisini sıkıştırdı ve “Seni buna gönderiyorum. Bu insanlara, yani Ebu Talib’in ailesine karşı nasıl davranacağına dikkat et” dedi. Ben de, “Onlar hakkında Müminlerin Emiri’nin görüşüne uymayı umuyorum” dedim. O da, “Böyle yaparsan benim katımda başarılı olursun” dedi.

Rivayet edildiğine göre Muhammed b. Harun —ki Muhammed b. Ali Bard el-Hıyar’ın kâtibi ve İbrahim el-Mu’ayyed’in emlâk divanındaki vekiliydi— yatağında kılıç darbeleriyle öldürüldü. Oğlu, bir siyah köleyi ve Vasıf’ı çağırdı. Vasıf, köleyi itirafa zorladı. Köle Müntasır’ın huzuruna çıkarıldı. Ca‘fer b. Abdülvâhid çağrıldı ve efendisini öldürmesi hakkında sorguya çekti. Köle suçunu itiraf etti ve Muhammed’i nasıl ve neden öldürdüğünü anlattı.

Müntasır ona, “Yazıklar olsun sana, onu neden öldürdün?” dedi. Köle, “Sen neden baban Mütevekkil’i öldürdün?” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Müntasır, kölenin durumu hakkında fakihlere danıştı. Onlar öldürülmesi gerektiğini söylediler. Bunun üzerine kölenin başı kesildi ve Bâbek kapısındaki darağacına asıldı.

Bu yıl içinde Muhammed b. Amr eş-Şârî (Haricî) Musul bölgesinde isyan etti. Müntasır onun üzerine İshak b. Sabit el-Fergânî’yi gönderdi. İshak, Muhammed’i ve adamlarından bir kısmını esir aldı; onlar öldürüldü ve asıldı.

Bu yıl içinde Yakub b. el-Leys es-Saffâr Sistan’dan hareket ederek Herat’a yöneldi.

Ahmed b. Abdullah —mescid görevlisi Salih’in oğlu— şöyle rivayet etti: Babamın bir müezzini vardı. Ailemden biri onu rüyasında bir vakit namaz için ezan okurken gördü. Sonra Müntasır’ın bulunduğu bir eve yaklaştı ve şöyle seslendi: “Ey Muhammed, ey Müntasır, Rabbin seni gözetlemektedir.”

Şarkıcı Bunan’dan rivayet edildiğine göre —ki onun, Mütevekkil hayattayken ve Müntasır halife olduktan sonra ona en yakın kişi olduğu söylenir— şöyle dedi: Müntasır halife olduğunda ondan bana bir atlas elbise vermesini istedim. O da, “Sana atlas elbiseden daha iyisini vereceğim” dedi. Bunun ne olduğunu sorduğumda, “Hasta gibi yap ki seni ziyaret edeyim; sana atlas elbiseden daha fazlası verilecektir” dedi.

Bunan dedi ki: O, bu günler içinde öldü ve bana hiçbir şey vermedi.
https://kutsalayet.de/mutez-ve-mueyyedin-halifelikten-feragati/,https://kutsalayet.de/mustainin-halifeligi/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız