İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık gerçekten sonra sapıklıktan başka ne kalır? Nasıl da çevriliyorsunuz?
Diyanet Vakfı
İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allahtır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz?
Kurtubi Tefsiri
İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var? O halde nasıl olur da döndürülüyorsunuz?
Yüce Allah’ın:
“İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık haktan sonra sapıldıktan başka ne var?” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1. Allah’a Îman ve İnkâr:
“İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur.” Yani, bütün bu işleri yapan gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Yoksa O’nunla birlikte koştuğunuz ortaklar değildir.
“Artık haktan sonra” âyetindeki; sıladır. Hak ilâha ibadetin terk edilmesinden sonra geriye sapıklıktan başka bir şey kalmaz, demektir. Mütekaddim âlimlerden birisi şöyle demiştir: Bu âyetin zahiri Allah’tan başkasına ibadetin sapıklık olduğunu göstermektedir. Çünkü âyetin başı:
“İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur” şeklinde, sonu ise:
“Artık haktan sonra sapıldıktan başka ne var” şeklindedir. Bu ise, îman ve küfürde böyledir. Amellerde böyle değildir.
Kimisi de şöyle demiştir: Küfür, hakkın üzerinin örtülmesi demektir. Hakkın dışında olan her şey de bu kabildendir. Buna göre haram bir sapıklık, mubah hidayettir. Çünkü helal kıtan da haram kılan da Allah’tır.
Birinci açıklama (bu âyetin nazmı gereğince) daha uygundur. Çünkü, önce:
“De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kimdir?” (Yûnus, 10/31) diye sorulduktan sonra:
“İşte gerçek Rabbiniz olanan Allah budur” diye buyurulmuştur. Yani, sizi rızıktandıran ve bütün bunları yapan sizin
“gerçek Rabbinizdir.” Bu da ulühiyet O’nun hakkıdır ve O’na ibadet etmek gerekir, demektir. Durum böyle olduğuna göre, ulûhiyyet ve ibadette başkalarını O’na ortak koşmak sapıklıktır ve hak olmayan bir iştir.
2. Îman Meselelerinde Yalnızca Hak ve Batıl Vardır:
İlim adamlarımız derler ki: Bu âyet-i kerîme, yüce Allah’ı tevhidin kendisi olan bu meselede hak ile batıl arasında üçüncü bir durum olmadığını hükme bağlamaktadır. Benzeri bütün meselelerde de durum böyledir. Bunlar ise, hakkın yalnızca bir tarafta bulunduğu usûl (inanç esasları) meseleleridir. Zira bu gibi meselelerde söylenecek sözler, bir zatın varlığının nasıt olduğunun anlatılması ile ilgilidir.
Yüce Allah’ın haklarında:
“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik” (el-Mâide, 5/48) diye buyurduğu fer’î meselelerden farklıdır. Yine Hazret-i Peygamber’in: “Helal apaçıktır, haram da apaçıktır. Bunların ikisi arasında benzeşen (hangisinden olduğu kesinlikle ilk anda tayin edilemeyen) hususlar da vardır” Buhârî, Îman 39; Müslim, Mûsakat 107; Ebû Dâvûd, Buyû’ 3; Tirmizî, Buyû’ 1; Nesâî, Buyû’ 2, Kudât 11, Eşribe 50; İbn Mâce, Filen 14; Bârinû, Buyu’; Müsned, IV, 267, 269, 270, 271, 275. âyetinde sözünü ettiği fer’î meselelerden de farklıdır, Fer’î meselelere dair açıklamalar, kabul edilen ve hakkında ihtilaf olunmayan bir zatın varlığı ile ilgili olmaktan çok, sonradan meydana gelmiş bir takım hükümler hakkındadır ki, görüş ayrılığı bunlarla ilgili hükümler çerçevesinde ortaya çıkar.
3. Hak Olan Allah:
Âişe (radıyallahü anha)’dan sabit olduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin namaz İçin kalktığında: “Allah’ım, hamd yalnız Sanadır” derdi. Yine bu hadiste şöyle dua ettiği de nakledilmektedir:
“Hak olan Sensin, vaadin de haktır, sözün de haktır, Sana kavuşmak da haktır, cennet de haktır, cehennem de haktır, kıyâmet de haktır, peygamberler de haktır, Muhammed de haktır…” Buhâri, Teheccüd 1, Deavât 10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Deavât 29; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 9; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 180: Dârimi, Salât 169: Muvatta’, Kuran 34; Müsned, I, 358. Buhâri, Teheccüd 1, Deavât 10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Deavât 29; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 9; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 180: Dârimi, Salât 169: Muvatta’, Kuran 34; Müsned, I, 358.
Hazret-i Peygamberin: “Hak olan Sensin” ifadesi, Vâcibu’l-Vücud olan sensin, demektir. Çünkü, bunun aslı bir şeyin hak olmasından yani, sabit olmasından, vacib olmasından gelmektedir.
Yüce Allah’ın bu şekilde hak olmakla vasfedilmesine gelince; O, kendi zatı dolayısıyla vardır. O’ndan önce yokluk olmaması ve hiç bir şekilde de yok olmayacağından dolayıdır. O’nun dışında kendisi hakkında bu ismin kullanıldığı bütün varlıkların öncesinde ise yokluk vardır. (Yani, olmadıkları bir zaman vardır). Ve bilahare yok olmaları da mümkündür. Ayrıca bunların varoluşları da kendiliklerinden değil, onları vareden dolayısıyladır. İşte bundan dolayı bu anlamı dile getiren sözler, şairlerin söylediği en doğru söz olmuştur ve bu da Lebîd’in şu sözüyle ifade edilmiştir:
“Şunu bil ki, Allah’ın dışındaki her şey bâtıldır (yok olacaktır).”
Yüce Allah’ın;
“O’nun zatından başka her şey helâk olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (el-Kasas, 28/88).
4. Hak İle Sapıklık Arasındaki Zıtlık:
Hakkın zıddının sapıklık (dalâlet) olması, hem sözlük itibariyle hem de şer’an bilinen bir husustur. Bu âyet-i kerimede olduğu gibi. Aynı şekilde hakkın zıddının “bâtıl” oluşu da hem sözlükten hem de şeriatten bilinen bir husustur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir. O’ndan başka taptıkları ise bizatihi bâtıldır.” (el-Hac, 22/62)
Sapıklığın (dalâletin) gerçek mahiyeti haktan uzaklaşmak, ayrılıp gitmektir. Bu kelime “yolun kaybedilmesi” anlamına gelen; den alınmıştır. Bu da yolun bulunduğu yerden sapmak, oradan uzaklaşmak anlamınadır. İbn Arefe der ki; Araplara göre dalâlet, maksada uygun olmayan yolu izlemek demektir. İşte bu manada; Yoldan saptı” denilir.
Bir şeyi kaybeden kişi hakkında da; “O şeyi kaybetti” denilir.
Şeriatte ise dalâlet, amellerde değilde yalnızca itikadda doğruluktan sapmaktan ibarettir. Karşılığında gaflet bulunmakla birlikte, hidayetin yokluğu ile beraber bilgisizlik ya da şüphe bulunmuyor ise, şanı yüce Hakk’ın bilinmemesi anlamında kullanılması da “dalâlet” kelimesinin kullanılısındaki ender rastlanılan hususlardandır. Nitekim, ilim adamları:
“Seni şaşkın bulmuşken doğru yola iletmedi mi?” (ed-Duhâ, 93/7). Buradaki “dâll (sapmış, sapkın)” kelimesi, âyet ile ilgili yorumlardan birisine göre gafil ve şaşkın demektîr. Nitekim yüce Allah’ın şu âyeti da bunu tahkik etmektedir:
“Kitabında imanın da ne olduğunu bilmezdin.” (eş-Şûrâ, 42/52).
5. Satranç ve Benzeri Oyunlar ile İlgili îmam Malik’in Görüşü:
Abdulhah b. Abdilhakem ile Eşheb, Malik’ten, yüce Allah’ın:
“Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var” âyeti ile ilgili olarak şöyle dediğini nakletmektedirler: Satranç ve zar oyunları da sapıklıktandır.
Yûnus da İbn Vehb’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Malik’e, hanımı ile ondörtlü oynayanın durumu hakkında sorulmuş, Malik de: Bu hoşuma gitmez, Mü’minlerin işinden de değildir. Çünkü yüce Allah:
“Artık haktan sonra sapıldıktan başka ne var” diye buyurmaktadır, diye cevap vermiştir.
Yine Yûnus, Eşheb’den şöyle dediğini rivâyet eder: Malik’e, satranç oynamaya dair soru sorulmuş, o da: Onda bir hayır yoktur, o bir şey değildir, o batıldandır, esasen bütün oyunlar batıldandır, o bakımdan aklı başında bulunan bir kimsenin sahip olduğu sakalın ve ağaran saçlarının kendisini batıldan uzak tutması, alıkoyması gerekir, demiştir.
ez-Zührî’ye de satranca dair soru sorulunca: O batıldandır, ben onu sevmiyorum, diye cevap vermiştir.
6. Satranç Vebenzeri Oyunların -Kumar Olmaması Şartıyla- Hükümleri:
Kumar yoluyla olmaması şartıyla satranç ve benzeri oyunların caizliği hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Satranç ile ilgili olarak Malik’in ve fukahânin Cumhûrunun görüşlerinden çıkartılan sonuç şudur: Bunlarla kumar oynamayan ve kendi evinde ayda yılda bir defa, gizlice çoluk çocuğuyla birlikte oynayan, kimse tarafından görülmeyen ve bilinmeyen bir kimsenin bu oyunu affa mazhar olur, onun için haram da değildir, mekruh da değildir. Ancak, gece gündüz bu oyunları adet edinir ve bu oyunları oynamakla şöhret kazanırsa, bu kimsenin mertliği kalmaz, adaleti kalmaz ve şahidliği reddedilir,
Şâfiî mezhebindeki görüşe gelince; Şâfiî mezhebi âlimlerine göre zar ve satranç oynayan bir kimsenin şahidliği eğer bütün arkadaşları arasında adaletli bir kimse ise, onun herhangi bir beyinsizliği (sefihliği) ortaya çıkmayıp, ondan şüphelenmeyi gerektiren bir durum ve büyük bir günah işlemediği sürece- kabul edilir. Bu oyunlarla kumar oynaması hali müstesnadır. Eğer bu oyunları oynarken kumara düşerse ve onun bu durumu da bilinirse, artık adaleti ortadan kalkar ve malı batıl bir yolla yediği için de kendisini sefihler arasına katmış olur.
Ebû Hanîfe de der ki: Satranç, zar, ondörtlü ile oynamak ve her türlü oyun mekruhtur. Eğer bu oyunlarla oynayanın büyük günahı açıkça görülmemiş, iyi tarafları ise kötü taraflarından daha fazla ise, -Hanefilere göre- şehâdeti kabul olunur. İbnül-Arabî dedi ki: Şâfiîler derler ki: Satranç zardan farklıdır. Çünkü satrançta insanın kavrayışı açılır, zihni çalıştırılır ve aklî melekeleri kullanılır. Zar ise aldatıcı bir kumardır. Bu, tıpkı fal oklarıyla kısmet aramakta olduğu gibidir; atılan zarla kişinin karşısına ne çıkacağı bilinmez.
7. Önceki İslâm Önderlerinin Satranç ve Zar ile İlgili Görüşleri:
İlim adamlarımız derler ki: Zar, şimşir ağacından ve fil kemiğinden içi doldurulmuş parçalardır. Satranç taşlan da böyledir. Çünkü satranç da onun sütü ile beslenmiş kardeşi gibidir. Batıl ve Kiâb diye bilinen şey de zardır, yine cahiliye döneminde Erun ve Nerdeşir diye bilinir. Müslim’in Sahi la’inde, Süleyman b. Büreyde’den, o, babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den şöyle dediği kaydedilmektedir: “Her kim zar ile oynarsa, elini domuz etine ve kanına bandırmış gibidir.” Müslim, Şi’r 10; Ebû Dâvûd, Edeb 56; İbn Mâce, Edeb 43; Müsned, V, 357, 361.
İlim adamlarımız derler ki: Bu, şu demektir: Zar oynayan kişi yemek maksadıyla hazırlasın diye elini domuzun etine daldıran kişiye benzer. Domuz etinde böyle bir uygulama ise haramdır, câiz değildir. Bunu Hazret-i Peygamberin: “Zar oynayan kişi Allah’a ve Rasûlüne isyan etmiş olur” hadisi de açıklamaktadır. Bu hadisi de Malik ve başkaları, Ebû Mûsa el-Eş’ari’den rivâyet etmiş olup sahih bir hadistir. Ebû Dâvûd, Edeb 56; İbn Mâce, Edeb 43; Muvatta’, Rüya 6; Müsned, IV, 394, 397, 400.
Hadis bütünüyle zar oyununu haram kılmaktadır. Satranç da böyledir. Bunda her hangi bir zaman veya herhangi bir halin istisnası sözkonusu değildir. Hazret-i Peygamber, bu işi yapan kimsenin Allah’a ve Rasûlüne isyan ettiğini haber vermektedir. Şu kadar var ki, yasak kılınan zar oyununun kumar şeklindeki oyun olma ihtimali vardır. Zira, tabiinden, kumar olmaksızın satranç oynamanın câiz olduğuna dair rivâyetler vardır. O bakımdan bu rivâyetin ister kumar şeklinde olsun, İster olmasın genel olarak bütün oyunlar hakkında kabul edilmesi yüce Allah’ın izniyle daha uygun ve daha ihtiyatlıdır.
Ebû Abdullah el-Halimî, “Minhacü’d-Din” adlı eserinde şöyle demektedir: Satranç ile ilgili gelen rivâyetlerden birisi de tıpkı zar hakkında gelen rivâyet gibi bir Hadîs-i şerîftir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Satranç ile oynayan Allah’a ve Rasûlüne asi olur.” Hadis olarak değil de Ashâb ve Tabiin’den gelen benzer ifadeler için bk. Beyhaki, Şuabu’l-îman,V, 241-242.
Ali (radıyallahü anh)’den de rivâyete göre o, satranç oynamakta olan Temimoğullarından bir grubun bulunduğu meclisin yanından geçer. Başlarında durarak onlara şöyle der: “Allah’a yemin ederim, siz bundan başka bir şey için yaratıldınız. Allah’a yemin ederim, eğer bunun uygulanacak bir sünnet olacağından korkmasaydım, bunları tutup yüzlerinize vururdum.”
Yine Hazret-i Ali’den gelen rivâyete göre o, satranç oynamakta olan bir topluluğun yanından geçmiş ve: Şu kendileri Önünde eğildiğiniz heykeller de ne oluyor? Sizden herhangi bir kimsenin sönünceye kadar bir kor ateşi avuçlaması bu satrançlara ellerini değdirmesinden daha hayırlıdır, demiştir.
İbn Ömer’e de satranç hakkında sorulmuş ve şöyle demiş: Satranç zardan da kötüdür.
Ebû Mûsa el-Eş’arî der ki: Günahkârdan başkası satranç oynamaz.
Ebû Cafer’e satranç hakkında soru sorulunca o: Bu Mecusi oyunundan bize bahsetmeyiniz, demiştir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den gelen uzunca bir hadiste de şöyle denilmektedir: “… şüphesiz zar, satranç, ceviz, aşık kemikleri ile oynayana Allah gazap eder. Oynayanları seyretmek için zar ve satranç oynayanların yanına oturan kimsenin bütün hasenatı silinir, Allah’ın kendisine gazap ettiği kimselerden olur.” bk.: Ebû Dâvûd, Hâteın 3; Nesâî, Zinet 17; Müsned, 1, 380, 397, 439. IV. 392.
İşte bütün bu rivâyetler kumarsız dahi olsa bunlarla oynamanın haram kılındığına delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Ayrıca el-Mâide Sûresi’nde (5/90-92. âyetler, 12. başlık) bunların içki ile birlikte söz konusu edildiklerinden dolayı haramlıkta içki gibi olduklarına dair açıklamalar daha önceden geçmiş idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
İbnü’l-Arabî, “el-Kabes” adlı eserinde şunları söylemektedir: Bu (satrancı) Şâfiî câiz kabul etmektedir. Kimi Şâfiî âlimleri şunları söyleyecek noktaya kadar gelmiştir: Satranç oynamak menduptur. O kadar ki, bunu okullarda öğretmeye dahi koyuldular. Eğer öğrenci okumaktan yorulacak olursa mescidde satranç oynayıverir. Ashab ve tabiinden de satranç oynadıkları isnadında bulundular. Oysa hiçbir zaman böyle bir şey olmamıştır. Allah’a yemin ederim ki, takva sahibi bir kimsenin eli satranca değmiş değildir. Yine onlar, satranç zihni çalıştırır, derler. Oysa görülenler onların bu iddialarının doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Zihni çalışan hiç bir kimsenin satrançta oldukça ileri dereceye vardığı görülmemiştir. Ben, İmâm Ebû’l-Fadl Atâ el-Makdist’yi münazara esnasında Mescid-i Aksa’da şöyle derken dinledim: O (satranç) Savaşı öğretir. Ancak, et-Tartuşî ona şöyle dedi: Aksine Savaşı idareyi bozar. Çünkü Savaştan maksat hükümdarı ele geçirmek, onu öldürmektir. Satranç oynayan bir kimse ise: Şah kendini koru denir. Bu da, hükümdarı önümden çek, anlamına gelir. Onun böyle demesi üzerine hazır bulunanlar kahkahayı bastılar. Malik, kimi zaman bu konuda işi oldukça sıkı tutmuş ve satrancın haram olduğunu söyleyerek, satranç hakkında: “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var” ifadelerini kullanmış, kimi zaman da az miktarda satranç oynamayı, kısa süreyle onunla vakit geçirmeyi önemsememiştir. Ancak birinci görüş daha sahihtir, doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Birisi dese ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’dan rivâyete göre, O’na satranç hakkında soru sorulmuş, o da: Satranç nedir diye sorunca, kendisine şöyle denilmiş: Bir kadının bir oğlu varmış, bu hükümdarmış. Savaşta arkadaşları kurtulduğu halde kendisi isabet almış. Bunun üzerine kadın şöyle demiş: Böyle bir şey nasıl olur? Bana gözlerimle görecek şekilde gösteriniz. Bunun üzerine ona satranç taşları yapılmış. Kadın bunları görünce, bunlarla teselli olurmuş. Daha sonra da Ömer (radıyallahü anh)’e satrancın nasıl bir oyun olduğunu anlatmışlar, o da şöyle demiş: Savaş aletleri türünden olan şeylerde bir mahzur yoktur. İşte böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Bunda delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü Hazret-i Ömer: Satranç oynamakta bir mahzur yoktur, dememiş. O, sadece: Savaş aleti olan şeylerle oynamakta bir beis yoktur demiştir. Onun bu sözleri sarfetmesinin sebebi ise sadece satranç ile oynamanın Savaş sebeplerini, yollarını bilmeye yardımcı olan şeylerden olduğu şüphesi uyandırılmasından dolayıdır. Ona bu sözler söylenip, o da satrancı gereği gibi bilmediğinden dolayı: Savaş aletleri tülünden olan şeylerle oynamakta bir beis yoktur; eğer sizin dediğiniz gibi ise, onda bir mahzur yoktur, demiştir. Yine ashab-ı kiramdan satrancı yasaklamadıklarına dair gelen rivâyetler de böyledir. Bu gibi rivâyetler o kimselerin satrancı oyalayıcı ve boşuna vakti harcayıcı bir şey olmadığını sanmalarına yorumlanır. Satrançtan kastın Savaş bilgisi ve Savaştaki çarpışma maksadı güdüldüğünü kabul etmelerine, yahut da bu konuda senedi ile birlikte rivâyet edilen haberlerin onlara ulaşmadığına hükmedilir. el-Halimî der ki: Şayet haber sahih olarak varid olmuşsa, artık buna rağmen kimsenin ileri sürebileceği bir delili olmaz. Çünkü, nastaki delil herkese karşıdır, herkesi bağlayıcıdır.
8. Kumara Giden Kapıların Kapatılması:
İbn Vehb, senedini de kaydederek Abdullah b. Ömer, Kücce denilen bir oyun oynamakta olan çocukların yanından geçerken, -Kücce, çocukların kendileriyle oynadıkları çakıl taşları bulunan bir çukurdur- bu çukuru kapatır ve bu şekilde oynamalarını yasaklar.
el-Herevî de “kefile cim” babında İbn Abbâs’tan nakledilen: Çocukların Kücce oyunları dahil, her şeyde kumar vardır, sözünü açıklarken şunları söylemektedir: İbnü’l-A’râbî dedi ki: Kücce, küçük çocuğun bir bez parçası alarak onu âdeta bir küre gibi yuvarlamasıdır. Sonra bununla kumar oynarlar. Gerek Abdullah b. Abbas ile ilgili rivâyet, gerek “Kücce’ye dair açıklamalar; İbnu’l-Esir, en-Nihâye fi Ğaribi’l-Hadis, IV, 154.
“O halde nasıl olur da döndürülüyorsunuz?” Yani, sizler hiçbir şekilde rızık vermeyen, diriltmeyen ve öldürmeyen şeylere ibadete nasıl olur da akıllarınızı yönlendirebiliyorsunuz.