"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Kafi Hücce 7

Kafi 460: Hüseyin b. Muhammed, Muallâ b. Muhammed’den; o da Hasan b. Ali el-Veşşâ’dan rivayet etti. Hasan b. Ali el-Veşşâ şöyle dedi:

Muhammed b. Fudayl bize, Ebû Hamza’dan rivayet ederek anlattı. Ebû Hamza şöyle dedi:

Ebû Ca‘fer bana şöyle buyurdu:

“Allah’a ancak Allah’ı tanıyan kimse ibadet eder. Allah’ı tanımayan kimse ise ona ancak böyle, bir sapıklık üzere ibadet eder.”

Ben:

“Sana feda olayım! Allah’ı tanımak nedir?” diye sordum.

Şöyle buyurdu:

“Allah Azze ve Celle’yi tasdik etmek, Resulünü tasdik etmek, Ali’nin velâyetini kabul etmek, ona ve hidayet imamlarına uymak ve onların düşmanlarından Allah Azze ve Celle’ye yönelerek uzak durmaktır. Allah Azze ve Celle işte böyle tanınır.”
Kafi 461: Hüseyin, Muallâ’dan; o da Hasan b. Ali’den; o da Ahmed b. Âiz’den; o da babasından; o da İbn Üzeyne’den rivayet etti. İbn Üzeyne şöyle dedi:

Birden fazla kişi bize iki imamdan birinden şöyle rivayet etti:

“Kul, Allah’ı, Resulünü, bütün imamları ve kendi zamanının imamını tanıyıp ona başvurmadıkça ve ona teslim olmadıkça mümin olamaz.”

Sonra şöyle buyurdu:

“Bir kimse ilkini bilmezken sonuncusunu nasıl tanıyabilir?”
Kafi 462: Muhammed b. Yahyâ, Ahmed b. Muhammed’den; o da Hasan b. Mahbûb’dan; o da Hişâm b. Sâlim’den; o da Zürâre’den rivayet etti. Zürâre şöyle dedi:

Ebû Ca‘fer’e:

“Bana haber ver; sizin imamınızı tanımak bütün yaratıklar üzerine farz mıdır?” diye sordum.

Şöyle buyurdu:

“Allah Azze ve Celle Muhammed’i bütün insanlara resul ve yeryüzündeki bütün yaratıkları üzerine Allah’ın hücceti olarak göndermiştir. Bu sebeple kim Allah’a, Allah’ın Resulü Muhammed’e iman eder, ona uyar ve onu tasdik ederse, bizim imamımızı tanımak ona farz olur. Fakat kim Allah’a ve Resulüne iman etmez, ona uymaz, onu tasdik etmez ve onların hakkını bilmezse, Allah’a ve Resulüne iman etmeyen, onların hakkını bilmeyen bir kimseye imamı tanımak nasıl farz olabilir?”

Ben:

“Peki Allah’a ve Resulüne iman eden, Allah’ın indirdiği her hususta Resulünü tasdik eden kimseler hakkında ne dersin? Sizin hakkınızı bilmek onlara gerekli midir?” dedim.

Şöyle buyurdu:

“Evet. Bunlar falanı ve falanı tanıyorlar değil mi?”

Ben:

“Evet.” dedim.

Şöyle buyurdu:

“Bu kimselerin kalplerine onların bilgisini yerleştirenin Allah olduğunu mu sanıyorsun? Allah’a yemin olsun ki bunu onların kalplerine yerleştiren yalnızca şeytandır. Hayır, Allah’a yemin olsun ki müminlere bizim hakkımızı ilham eden yalnızca Allah Azze ve Celle’dir.”
Kafi 463: Yine aynı isnatla, Ahmed b. Muhammed’den; o da Hasan b. Mahbûb’dan; o da Amr b. Ebî’l-Mikdâm’dan; o da Câbir’den rivayet etti. Câbir şöyle dedi:

Ebû Ca‘fer’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Allah Azze ve Celle’yi gerçekten tanıyıp ona ibadet eden kimse, Allah’ı tanıyan ve Ehl-i Beyt’ten olan imamını bilen kimsedir. Allah Azze ve Celle’yi ve Ehl-i Beyt’ten olan imamını tanımayan kimse ise, Allah’a yemin olsun ki Allah’tan başkasını tanımakta ve ona sapıklık içinde ibadet etmektedir.”
Kafi 464: Hüseyin b. Muhammed, Muallâ b. Muhammed’den; o da Muhammed b. Cumhûr’dan; o da Fazâle b. Eyyûb’dan; o da Muâviye b. Vehb’den; o da Zerîh’ten rivayet etti. Zerîh şöyle dedi:

Ebû Abdullah’a, Peygamber’den sonra gelen imamlar hakkında sordum. Şöyle buyurdu:

“Emîrü’l-Müminîn imamdı. Sonra Hasan imam oldu. Sonra Hüseyin imam oldu. Sonra Ali b. Hüseyin imam oldu. Sonra Muhammed b. Ali imam oldu. Kim bunu inkâr ederse Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı tanımayı ve Resulünü tanımayı inkâr etmiş gibi olur.”

Sonra ben:

“Sonra da sen, öyle değil mi? Sana feda olayım.” dedim.

Bu sözü ona üç defa tekrarladım. Bunun üzerine bana şöyle buyurdu:

“Ben bunları sana ancak Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın yeryüzündeki şahitlerinden olasın diye anlattım.”
Kafi 465: Ashabımızdan bir grup, Ahmed b. Muhammed b. Hâlid’den; o da babasından; o da adını zikrettiği bir raviden; o da Muhammed b. Abdurrahman b. Ebî Leylâ’dan; o da babasından; o da Ebû Abdullah’tan rivayet etti. Ebû Abdullah şöyle buyurdu:

“Siz, tanıyıncaya kadar salih kimseler olamazsınız; tasdik edinceye kadar da tanıyamazsınız; teslim oluncaya kadar da tasdik edemezsiniz. Bunlar dört kapıdır; birinin başlangıcı ancak diğerinin sonuyla tamam olur. Bu üç kapının sahipleri sapmış ve uzun bir şaşkınlık içinde kaybolup gitmişlerdir. Allah Tebâreke ve Teâlâ ancak salih ameli kabul eder; Allah ancak şartlara ve ahitlere vefayı kabul eder. Kim Allah Azze ve Celle’nin şartına vefa gösterir ve ahdinde tarif ettiği şekilde davranırsa, onun katındaki nimetlere ulaşır ve kendisine vaat edileni eksiksiz elde eder.

Allah Tebâreke ve Teâlâ kullarına hidayet yollarını bildirmiş, o yollara işaretler koymuş ve o yollarda nasıl yürüyeceklerini açıklamıştır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur:

“Ben, tövbe eden, iman eden, salih amel işleyen ve sonra da hidayet üzere olan kimseyi elbette çok bağışlarım.” (Tâhâ 82)

Yine şöyle buyurmuştur:

“Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder.” (Mâide 27)

Kim Allah’ın emrettiklerinde Allah’tan sakınırsa, Muhammed’in getirdiği şeylere iman etmiş olarak Allah’a kavuşur. Heyhat, heyhat! Bir topluluk hidayete ermeden fırsatı kaçırdı ve öldü. Kendilerinin iman ettiklerini sandılar; fakat farkında olmadan şirk koştular. Şüphesiz evlere kapılarından giren kimse hidayete erer; başka bir yoldan girmeye çalışan ise helâk yoluna girmiş olur.

Allah, emir sahibine itaati Resulüne itaate bağlamış, Resulüne itaati de kendisine itaate bağlamıştır. Kim emir sahiplerine itaati terk ederse Allah’a da Resulüne de itaat etmiş olmaz. Bu ise Allah Azze ve Celle tarafından indirileni kabul etmekle gerçekleşir.

“Her mescide gidişinizde ziynetlerinizi alın.” (A‘râf 31)

Ve o evleri arayın ki:

“Allah onların yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin vermiştir.” (Nûr 36)

Çünkü Allah size onların:

“Kendilerini ne ticaret ne de alışveriş Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymayan; kalplerin ve gözlerin altüst olacağı bir günden korkan adamlar olduklarını” haber vermiştir. (Nûr 37)

Allah, resulleri kendi işi için seçmiş, sonra onları uyarılarında bu gerçeği doğrulayan kimseler olarak ayırmıştır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir ümmet yoktur ki içinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” (Fâtır 24)

Bilmeyen sapar; gören ve akleden ise hidayete erer. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekte gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac 46)

Görmeyen kimse nasıl hidayete erebilir? Düşünmeyen kimse nasıl görebilir?

Allah Resulü’ne ve Ehl-i Beyt’ine uyun, Allah tarafından indirileni kabul edin ve hidayet izlerini takip edin. Çünkü onlar emanetin ve takvanın alametleridir. Biliniz ki bir kimse Meryem oğlu İsa’yı inkâr etse, diğer bütün resulleri kabul etse yine mümin olmaz. Yolu, işaretlerini arayarak takip edin; perdelerin arkasından da izleri araştırın. Eğer imama ulaşmanız mümkün olmazsa, onun eserlerini ve bıraktığı izleri takip edin.”
Kafi 466: Ashabımızdan bir grup, Ahmed b. Muhammed’den; o da Hüseyin b. Saîd’den; o da Muhammed b. Hüseyin b. Sağîr’den; o da kendisine rivayet eden bir kimseden; o da Rib‘î b. Abdullah’tan rivayet etti. Ebû Abdullah şöyle buyurdu:

“Allah, işlerin sebepler dışında gerçekleşmesini kabul etmemiştir. Bu yüzden her şey için bir sebep kılmış, her sebep için bir açıklama koymuş, her açıklama için bir bilgi belirlemiş ve her bilgi için de konuşan bir kapı tayin etmiştir. Onu tanıyan tanır, bilmeyen bilmez. O, Allah Resulü’dür; biz de o kapıyız.”
Kafi 467: Muhammed b. Yahyâ, Muhammed b. Hüseyin’den; o da Safvân b. Yahyâ’dan; o da Alâ b. Rezin’den; o da Muhammed b. Müslim’den rivayet etti. Muhammed b. Müslim şöyle dedi:

Ebû Ca‘fer’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Kim Allah Azze ve Celle’ye bir ibadetle kulluk eder, bu uğurda bütün gayretini harcar fakat Allah tarafından tayin edilmiş bir imamı bulunmazsa, onun bütün çabası kabul edilmez. O sapmış ve şaşkın bir kimsedir. Allah onun amellerinden hoşnut değildir.

“Böyle bir kimsenin durumu, çobanından ve sürüsünden ayrılıp kaybolan bir koyunun durumuna benzer. Bütün gün boyunca gidip gelir, şaşkın bir şekilde dolaşır. Gece çökünce bir çobanla birlikte bulunan başka bir koyun sürüsü görür. Onlara yönelir, onlara aldanır ve onların sürüsüyle birlikte ağıla girip geceyi geçirir. Sabah olunca çoban sürüsünü yürütüp götürdüğünde, o çobanı ve sürüyü tanımaz; şaşkın bir hâlde kendi çobanını ve kendi sürüsünü aramaya koyulur. Sonra başka bir koyun sürüsü ve onların çobanını görür; onlara meyleder ve onlara aldanır. Bunun üzerine o sürünün çobanı ona seslenerek: ‘Kendi çobanına ve kendi sürüne katıl! Sen çobanından ve süründen uzak düşmüş, şaşkın ve yolunu kaybetmiş bir koyunsun’ der. Bunun üzerine korku içinde, şaşkın ve yolunu kaybetmiş bir halde oradan uzaklaşır. Kendisine otlağını gösterecek yahut onu geri döndürecek bir çobanı yoktur. Tam bu haldeyken kurt onun yalnız kalışını fırsat bilir ve onu yiyip bitirir. Allah’a yemin olsun ey Muhammed! Bu ümmetten olup da Allah Azze ve Celle tarafından tayin edilmiş açık ve adil bir imamı bulunmayan kimse de böyledir. O, sapmış ve yolunu kaybetmiş olarak sabahlar. Bu hâl üzere ölürse küfür ve nifak ölümü üzere ölmüş olur.”

Allah’a yemin olsun ey Muhammed! Bu ümmetten olup da Allah Azze ve Celle tarafından tayin edilmiş açık ve adil bir imamı bulunmayan kimse de böyledir. O, sapmış ve yolunu kaybetmiş olarak sabahlar. Bu hal üzere ölürse küfür ve nifak ölümü üzere ölmüş olur.

Bil ki ey Muhammed! Zalim imamlar ve onların taraftarları Allah’ın dininden uzaklaştırılmışlardır. Kendileri sapmışlar ve başkalarını da saptırmışlardır. Yaptıkları ameller, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. İşte uzak sapıklık budur.”
Kafi 468: Hüseyin b. Muhammed, Muallâ b. Muhammed’den; o da Muhammed b. Cumhûr’dan; o da Abdullah b. Abdurrahman’dan; o da Heysem b. Vâkıd’dan; o da Mukarrin’den rivayet etti. Mukarrin şöyle dedi:

Ebû Abdullah’ın şöyle buyurduğunu işittim:

“İbnü’l-Kevvâ, Emîrü’l-Müminîn’in yanına gelerek: ‘Ey Emîrü’l-Müminîn! “A‘râf üzerinde birtakım adamlar vardır ki herkesi simalarından tanırlar.” (A‘râf 46) ayeti hakkında ne dersin?’ dedi.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

‘Biz A‘râf ehliyiz; dostlarımızı simalarından tanırız. Biz, Allah Azze ve Celle’nin ancak bizi tanıma yolu ile tanındığı A‘râf’ız. Biz o A‘râf’ız ki Allah Azze ve Celle kıyamet günü bizi sırat üzerinde insanlara tanıtacaktır. Bizi tanıyan ve bizim de kendisini tanıdığımız kimse dışında hiç kimse cennete giremez; bizi inkâr eden ve bizim de kendisini reddettiğimiz kimse dışında hiç kimse cehenneme girmez.

Allah Tebâreke ve Teâlâ dileseydi kendisini kullarına doğrudan tanıtırdı; fakat bizi kendi kapıları, kendi sıratı, kendi yolu ve kendisine ulaşılan yüz kılmıştır. Kim bizim velâyetimizden yüz çevirir veya başkasını bize üstün tutarsa, işte onlar sırattan sapmış kimselerdir.

İnsanların tutunduğu şeyler bir değildir. İnsanların bir kısmı bulanık kaynaklara yönelmişlerdir; o kaynakların suyu birbirine karışıp durur. Bize yönelenler ise Rablerinin emriyle akan, tükenmeyen ve kesilmeyen berrak kaynaklara yönelmişlerdir.’”
Kafi 469: Hüseyin b. Muhammed, Muallâ b. Muhammed’den; o da Ali b. Muhammed’den; o da Bekr b. Salih’ten; o da Reyyân b. Şebîb’den; o da Yunus’tan; o da Ebû Eyyûb el-Hazzâz’dan; o da Ebû Hamza’dan rivayet etti. Ebû Hamza şöyle dedi:

Ebû Ca‘fer şöyle buyurdu:

“Ey Ebû Hamza! Sizden biri birkaç fersah yol gidince kendisi için bir kılavuz arıyor da göklerin yolları konusunda yeryüzünün yollarından daha bilgisiz olduğun hâlde kendin için bir rehber aramıyor musun?”
Kafi 470: Ali b. İbrahim, Muhammed b. Îsâ’dan; o da Yunus’tan; o da Eyyûb b. Hurr’dan; o da Ebû Basîr’den rivayet etti. Ebû Abdullah, Allah Azze ve Celle’nin:

“Kim hikmet verilirse, ona gerçekten çok hayır verilmiştir.” (Bakara 269)

sözü hakkında şöyle buyurdu:

“Bu, Allah’a itaat etmek ve imamı tanımaktır.”
Kafi 471: Muhammed b. Yahyâ, Abdullah b. Muhammed’den; o da Ali b. Hakem’den; o da Ebân’dan; o da Ebû Basîr’den rivayet etti. Ebû Basîr şöyle dedi:

Ebû Ca‘fer bana:

“İmamını tanıdın mı?” diye sordu.

Ben:

“Evet, Allah’a yemin olsun ki Kûfe’den çıkmadan önce tanıdım.” dedim.

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Öyleyse bu sana yeter.”
Kafi 472: Muhammed b. Yahyâ, Ahmed b. Muhammed’den; o da Muhammed b. İsmail’den; o da Mansûr b. Yunus’tan; o da Büreyd’den rivayet etti. Büreyd şöyle dedi:

Ebû Ca‘fer’in, Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın şu sözü hakkında şöyle buyurduğunu işittim:

“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse...” (En‘âm 122)

İmam şöyle buyurdu:

“Bu, hiçbir şey bilmeyen ölü kimseyi ifade eder. ‘İnsanlar arasında yürüyebileceği bir nur’ ise kendisine uyulan imamdır.”

Sonra şu kısmı okudu:

“Karanlıklar içinde kalıp da onlardan çıkamayan kimse gibi midir?” (En‘âm 122)

ve şöyle buyurdu:

“Bu da imamı tanımayan kimsedir.”
Kafi 473: Hüseyin b. Muhammed, Muallâ b. Muhammed’den; o da Muhammed b. Evrame ve Muhammed b. Abdullah’tan; onlar da Ali b. Hassân’dan; o da Abdurrahman b. Kesîr’den; o da Ebû Abdullah’tan rivayet etti. Ebû Abdullah şöyle dedi:

Ebû Ca‘fer şöyle buyurdu:

“Ebû Abdullah el-Cedelî, Emîrü’l-Müminîn’in yanına girdi. Bunun üzerine Emîrü’l-Müminîn ona şöyle buyurdu:

‘Ey Ebû Abdullah! Allah Azze ve Celle’nin şu sözü hakkında sana haber vereyim mi?

“Kim bir iyilikle gelirse onun için ondan daha hayırlısı vardır ve onlar o günün korkusundan emniyet içindedirler. Kim de bir kötülükle gelirse yüzüstü ateşe atılırlar. Size ancak yapmakta olduklarınızın karşılığı verilmektedir.” (Neml 89-90)

Bunun üzerine Ebû Abdullah el-Cedelî:

‘Evet ey Emîrü’l-Müminîn, sana feda olayım.’ dedi.

İmam şöyle buyurdu:

‘İyilik, velâyeti tanımak ve Ehl-i Beyt’i sevmektir. Kötülük ise velâyeti inkâr etmek ve Ehl-i Beyt’e buğzetmektir.’

Sonra bu ayeti ona okudu.”
https://kutsalayet.de/kafi-472/,https://kutsalayet.de/kafi-474/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız