Dedi ki: “Ben, Rabbimi anmaktan dolayı mal sevgisini sevdim.” Ta ki gözden kayboluncaya kadar.
Diyanet Vakfı
32, 33. Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
Kurtubi Tefsiri
Ve demişti ki: “Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım. Nihayet o perdenin arkasına girince;
Süleyman:
“Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım” dedi. Bu sözlerinde
“hayır”dan kastı atlardır. Araplar atlara bu ismi veriyorlar. Ayrıca Araplar “ra” ile “lam” (hayrın sonundaki “re” ile “hayl; at” lâfzının sonundaki “lam” harflerini) biri diğerinin yerine kullanabiliyorlar. Mesela Araplar: “Gözden yaş aktı ve aldattı” derken, bu fiillerde “lam” ile “re” harflerini birini diğerinin yerine kullanmaktadırlar.
el-Ferrâ” dedi ki: Arapçada “hayr” ile “hayl” aynı anlama gelir. en-Nehhâs dedi ki: Hadîs-i şerîfte: “Hayl (atlar)ın perçemlerinde kıyâmet gününe kadar hayır düğümlenmiştir” Buhârî, III, 1047, 1048, 1135, III, 1332; Müslim, III, 1492, 1493; Tirmizî, IV, 173; Dârimî, II, 278; Tirmizî, VI, 214, 215, 221, 222; İbn Mace, II, 932; Muvatta’, II, 467; Müsned, II, 28, 49, 101, 102… diye buyurmuştur. Sanki bundan dolayı atlara “hayr” ismi verilmiş gibidir. Yine hadiste belirtildiğine göre Zeyd el-Hayl Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın huzuruna geldiğinde ona: “Sen Zeyd el-Hayr’sın” diye buyurmuştur. İsmi Zeyd b. Mühelhil olup şair birisi idi. Taberani, Kebir, X, 202.
Bir diğer açıklamaya göre atlara “hayr” adının veriliş sebebi, onların çokça faydalı oluşlarından dolayıdır. Haberde zikredildiğine göre yüce Allah Âdem’e bütün hayvanları gösterdi. Ona: Bunlardan birisini seç denildi, o da atı tercih etti. Bunun üzerine ona: Kendin için güç kaynağı olan şeyi seçtin, denildi. İşte bu bakımdan ata “hayr” ismi verilmiş oldu. Atâ “hayl” adının veriliş sebebi ise izzet nişanı ile nişanlanmış olmasından dolayıdır. Atâ “fares” denilmesinin sebebi ise arslanın avının üzerine atılması (iftirâs) gibi uzak mesafeleri alması (iftirâs etmesi)ndan ve ön ayaklarını herşeyin üzerine bırakarak âdeta elleriyle yakalarcasına mesafeleri kat etmesinden dolayıdır. Atâ “Avabî” adının veriliş sebebi ise; Âdem (aleyhisselâm)’dan sonra Beyt’in kaidelerini (duvarlarını) yükseltmesinden ötürü mükâfat olmak üzere İsmail’e getirilmiş olmasından dolayıdır. İsmail de Arabîdir. O bakımdan at ona Allah’tan verilen bir bağış olmuş ve bundan dolayı ona “Arabî” ismi verilmiştir.
“Sevgisi” lâfzı el-Ferrâ’nın görüşüne göre bir mef’ûldür. Yani ben hayır sevgisini tercih ettim, demektir. Başkası ise bunu mef’ûle izafe edilmiş bir mastar olarak takdir etmektedir. “Ben hayrı oldukça sevdim, o da Allah’ı anmaktan beni alıkoydu” demek olur.
Buradaki: “Sevdim” lâfzının devenin çöküp geri kalışını anlatmak üzere kullanılan: “Deve çöktü” tabirinden, “oturdum ve geri kaldım, uzak kaldım” anlamında olduğu söylenmiştir. (Mealde olduğu gibi.)
” Filan kişi başını önüne eğdi” demektir. Ebû Zeyd dedi ki: Deve hastalanır yahut bir tarafı kırılır da iyileşinceye ya da ölünceye kadar yerinden ayrılmaması halinde: denilir.
Sa’leb dedi ki: Yine yorgun argın düşmüş deveye: denilir. Buna göre âyet: Rabbimi zikretmeyip oturdum, onu anmaktan uzak kaldım, demek olur. Bu açıklamaya göre; “Sevgisi ile” mef’ûlün leh olur. Ebû’l-Feth el-Hemedanî, “et-Tıbyan” adlı eserinde de: ” Yanında kaldım, ayrılmadım” anlamında olduğunu ve şairin şu mısraında da bu anlamda kullanıldığını belirtmektedir:
“Yerinden ayrılmayıp kalan kötü deve gibi.”
“Nihayet o perdenin arkasına girince” âyetinde sözü edilmemiş olmakla birlikte güneşten zamir yoluyla sözedilmektedir. Yüce Allah’ın:
“…onun sırtında dolaşanlardan hiçbirini bırakmazdı.” (Fatır, 35/45) Maksat “yeryüzü üzerinde” demektir. Araplar: “Soğuk esti” derken, soğuk bir rüzgar esti, demek isterler. Yüce Allah da:
“Hele o bir de boğaza gelince” (el-Vakıa, 56/83) diye buyurmaktadır ki can boğaza gelince demektir. Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
“Çünkü o herbiri saray kadar kıvılcımlar atar.” (el-Mürselat, 77/32) Halbuki daha önceden ateşten sözedilmiş değildi.
ez-Zeccâc dedi ki: Bir şeyden daha önceden sözedilmiş yahut sözedilmişliğine delil varsa zamir kullanmak caizdir. Burada delil de yüce Allah’ın:
“Öğleden sonra” ifadesidir. Bu da zevalden sonraki vakti ifade eder. “Bir şeyin arkasından saklanmak” ise göze görünmemek demektir. “Perde” ise yaratılmışları kuşatan yeşil bir dağdır. Bu açıklamayı Katade ve Ka’b yapmışlardır. Kaf dağı olduğu söylendiği gibi, Kafin berisinde bir dağ olduğu da söylenmiştir. “Perde”den kasıt gecedir. Ona içindekileri gizlediğinden ötürü “perde” denilmiştir.
“Nihayet o… saklanınca” ifadesinin, yarışta atlar saklanınca anlamına geldiği de söylenmiştir. Şöyle ki, Süleyman’ın atlarının birbiriyle yarıştığı yuvarlak bir alanı vardı. Nihayet bu atlar onun gözüne görünmeyip yarış esnasında gözünden uzaklaşmış oldu. Çünkü burada güneşten sözedilmemiştir. en-Nehhâs’ın naklettiğine göre Süleyman (aleyhisselâm) namazda iken ona sunulmak üzere birtakım atlar getirildi. Bu atlar ganimet alınmıştı. Eliyle işarette bulundu, çünkü namaz kılıyordu. Nihayet atlar gizlendi ve ahırların duvarları arkasında kaldılar. Namazını bitirince “onları bana geri getirin” dedi ve “boyunlarını ve ayaklarını sıvazlamaya başladı.” Bunun anlamı ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre o atlara değer vermenin ve değerli bir şahsiyetin kendi atlarına bu gibi davranışları yapmasının çirkin olmadığını ortaya koymak maksadıyla kendi elleriyle bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı. Bu görüşü benimseyenler: O atları nasıl öldürür? Halbuki böyle bir şey malı ifsad etmek ve günahsız bir kimseyi cezalandırmak demek olur, diye sorar. Yine denildiğine göre, burada sıvazlamaktan kasıt kesmektir. Onları öldürmesi için ona izin verilmişti.
el-Hasen, el-Kelbî ve Mukâtil dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm) ilk namazı kıldı ve tahtı üzerine oturdu. Atlar da ona sunuluyordu, bunlar bin tane idi. Bu atlardan dokuzyüzü kendisine sunulduğunda ikindi namazı hatırına geldi. Güneş de batmış, namazı da geçmiş idi. Ondan çekinildiğinden kimse ona durumu haber vermemişti. Bu işe çok üzüldü ve: “Onları bana geri getirin” dedi. Ona geri getirildiklerinde Allah’a kurban olmak üzere onları kılıçla kesti ve onlardan geriye yüz tane kaldı. İşte bugün o asil atlardan insanların elinde kalan atlar bu geri kalan atların soyundandırlar.
el-Kuşeyrî dedi ki: Şöyle de denilmiştir: O dönemde ne öğle namazı, ne de ikindi namazı vardı. Onun kılmayı unuttuğu bir nafile namazdı. Süleyman (aleyhisselâm) heybetli bir şahsiyetti. Farz olsun, nafile olsun kimse ona unuttuğu bir şeyi hatırlatmadı. O namazı ertelemenin mubah olduğunu zannettiler. Süleyman bu geçen namazı hatırlayınca üzüntü ve keder üslubu ile: “Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım” yani namazdan uzak durdum, dedi, atların kendisine geri getirilmesini emrettikten sonra, atların bacak ve boyunlarının kesilmesini emretti. Bu ise atları cezalandırmak maksadı ile yapılmış bir iş değildi. Zira etleri yeniliyor ise hayvanları kesmek caizdir. Aksine o kendi kendisini cezalandırdı; ta ki atlar bundan sonra onu meşgul ederek namazı unutmasına sebep olmasın. Atların ayaklarını onları kesmek üzere bağlamış olması ve böylelikle onların kaçmalarını önlemek istemiş olmasa sonra da etlerini tasadduk etmek üzere anında onları kesmiş olması ihtimali de vardır. Yahutta böyle davranması onun şeriatında mubah idi. Onlarla uğraştığından Allah’ı zikretmeyi unutunca onları telef etti. Böylelikle kendisini Allah’tan uzak tutan herhangi bir şeye nefsi bağlılığını koparmış oldu. Bundan ötürü yüce Allah onu övdü ve rüzgarı ona müsahhar kılmakla ona mükâfat verdiğini açıkladı. O bakımdan rüzgar üzerinde bir günde aldığı mesafe, atın üzerinde gidiş ve geliş olarak iki ayda aldığı mesafeykbuluyordu.