Onlar, Allah’ın zikrinden, namazdan ve zekat vermekten alıkonulmazlar. Gönülleri kıyamet günü zorlukla çarpan, gönülleri kıpırdayan o günün korkusunu taşırlar.
Diyanet Vakfı
Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allahı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.
Kurtubi Tefsiri
Kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı yiğitlerdir (bunlar). Onlar kalblerin ve gözlerin döneceği bir günden korkarlar.
17- Allah’ı Anmanın Önünde Engel Tanımayanlar:
“Kendilerini ticaretin de, alışverişin de Allah’ı anmaktan… alıkoymadığı” meşgul etmediği
“yiğitlerdir.” Özellikle ticaretin söz konusu edilmesi, insanı namazdan alıkoyan en büyük işlerden birisi olduğundan dolayıdır. Ticaretin kapsamına girmekle birlikte niçin alışverişi tekrar zikretmiştir? diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir: Ticaret ile satın almak kastedilmiştir. Çünkü yüce Allah burada “bey’ (mealde; alışveriş)” tabirini kullanmıştır. Bunun bir benzeri de yüce Allah’ın şu âyetidir:
“Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman…” (el -Cumua, 62/11) Bu açıklamayı el-Vakidî yapmıştır.
el-Kelbî der ki: Tüccar başka yerlerden mal getiren ve bir yerden bir yere yolculuk yapan kimselerdir. Satıcılar ise yerlerinde ikamet edenlerdir.
“Allah’ı anmaktan” âyetinin te’vili hususunda farklı görüşler vardır. Atâ der ki: Burada kasıt namazda hazır bulunmaktır. İbn Abbâs da böyle demiştir. Ayrıca o, “farz namaz” diye kayıtlamıştır. Ezandan alıkoymadığı diye de açıklanmıştır ve bunu Yahya b. Selâm zikretmiştir.
O’nu güzel isimleriyle anmak yani O’nu tevhid edip şanını yüceltmek diye de açıklanmıştır.
Âyet-i kerîme pazarda ticaret yapanlar hakkında inmiştir. Bunu da İbn Ömer ifade etmiştir. Salim dedi ki: Abdullah b. Ömer pazardan geçiyordu, o sırada iş yerleri sahipleri dükkânları kapatmış bulunuyorlar ve cemaat halinde namaz kılmak üzere kalkmışlardı. İşte: “kendilerini ticaretin de alışverişin de Allah’ı anmaktan… alıkoymadığı yiğitlerdir” âyeti bunlar hakkında nazil olmuştur, dedi.
Ebû Hüreyre dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurdu: “Bunlar yeryüzünde Allah’ın lütfundan arayarak, yeryüzünde yolculuk yapan kimselerdir.” Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, VI, 207-208
Denildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde iki kişi vardı. Bunların birisi satıcı olup namaz için ezan okunduğunu işitir işitmez eğer terazi elinde bulunuyorsa onu atıverirdi, güzel bir şekilde dahi koymazdı. Şayet terazi yerinde bulunuyorsa, onu oradan kaldırmazdı. Diğeri ise demirci idi, ticaret maksadıyla kılıç yapardı. Eğer çekici, Örsün üzerinde bulunuyor ise onu yerinde bırakırdı, şayet kaldırmış ise ezanı işittiği takdirde arkasına atardı. İşte yüce Allah, onları ve onlara uyan herkesi övmek üzere bu âyeti indirmiştir.
18- Namazı Kılmak:
“Namazdan” ifadesi, yüce Allah’ın:
“Allah’ı anmaktan” âyetinde kastın, namazdan başka bir şey olduğunu göstermektedir, yoksa tekrar olurdu. “Namaz kıldı” denilir. Mastarının aslı, şeklinde olup, “vav”ın harekesi “kafa intikal edince “vav” da, “elif”e kalboldu. Ondan sonra sakin bir elif olduğundan birileri hazfedildi. “He”nin (yuvarlak te’nin) sabit kalması ise, hazfedilerek kelimenin bozulmaması içindir. Ancak bu mastar izafe yapılınca, muzaf, “he”nin yerine geçtiğinden hazfedilmesi câiz olmuştur. -İzafe edilmediği takdirde, hazfedilmesi de câiz olmaz. Nitekim; “Vaadetti, vaadetmek” ile; “tarttı, tartmak” denilir. Burada “he”nin (te harfinin) hazfedilmesi câiz değildir. Çünkü zaten (ilk harf olan) “vav” hazfedilmiştir. Zira kelimelerin aslı; ile dır. İzafet yapılması halinde bu “he” (yuvarlak te) hazfedilir. el-Ferrâ’ şu beyiti nakletmektedir:
Seninle yakınlıkları olanlar çabuk tuttular ellerini ayrılıkta ve bu hususta çok acele ettiler,
Hem de sana vermiş oldukları o sözlerinde de durmadılar.”
Burada şair “söz, vaad” anlamındaki kelimenin sonundaki “he”yi (yuvarlak te’yi) hazfetmiş bulunmaktadır. Buna sebeb ise bunun muzaf olarak gelmiş olmasıdır.
Enes (radıyallahü anh)dan gelen rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah kıyâmet gününde dünya mescidlerini beyaz develermiş gibi getirir. Bunların ayakları amberden, boyunları zaferandan, başları miskten, yularları yeşil zebercetten olacaktır. Bu mescidlerin kayyûmları ve oradaki müezzinler bu (deve suretindeki mescid)leri önden çekecekler. İmâmları ise arkadan sürecekler. Bu mescidleri İmar edenler ise ona asılmış olacaklardır. Kıyâmetin Arasatında hızlıca çakan şimşek gibi geçeceklerdir. Mevkıf te bulunanlar: Bunlar mukarreb melekler yahut mürsel peygamberlerdir, diyecekler. Bu sefer: Bunlar melek de değildir, peygamber de değildir. Fakat onlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmeti arasından namazları dikkatle koruyanlar ve mescidlere devam eden kimselerdir diye seslenecektir.” Daha önce beşinci başlıkta geçmiş olan bu rivâyet ile ilgili not orada görülebilir.
Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediği nakledilmektedir: İnsanlar üzerinden öyle bir zaman gelecek ki İslâm’ın sadece ismi, Kur’ân’ın sadece resmi kalacaktır. Mescidlerini ma’mur ederler, fakat Allah’ı zikretmek bakımından harabe olacaktır. O zamanın en kötüleri âlimleridir, fitne onlardan başlayacak, onlara dönecektir.
Bu sözleriyle onların bildikleri halde, bildiklerinin gereği ile amel etmeyeceklerini kastetmektedir.
19- Zekât Verenler ve Kıyâmet Gününden Korkanlar:
“Zekâtı vermekten” âyeti, el-Hasen’in dediğine göre farz olan zekâtı edâ etmekten demektir. İbn Abbâs da dedi ki: Burada zekâttan kasıt yüce Allah’a itaat ve ihlâstır. Zira her mü’minin zekât verecek kadar malı olmaz.
“Onlar kalblerin ve gözlerin döneceği bir günden” yani kıyâmet gününden
“korkarlar.” Bu, bugünün dehşetinden korkarlar, helâk edilmekten endişe ederler, demektir. “Dönmek (tekallub)” başka bir hale geçmek demektir. Burada kasıt, kâfirlerin kalpleri ve gözleridir. Onların kalplerinin döndürülmesi yerlerinden sökülüp, gırtlaklara kadar gelip dayanmasıdır. Artık o kalpler ne yerlerine geri dönebilecektir, ne de çıkacaktır. Gözlerin dönmesi ise; gözlerin sürmeli gibi iken morarması, görüyor iken görmez olup körelmesidir.
Şöyle de açıklanmıştır: Kalpler kurtulma ümidi ile helâk olma korkusu arasında döner, durur (gider, gelir). Gözler de kitaplarının kendilerine hangi taraftan verileceğine ve nerelere götürüleceklerine bakar durur.
Şöyle de açıklanmıştır: Şüphe edenlerin kalpleri bulundukları şüphe halinden başka bir hale geçer. Artık gözleri de böyle olacaktır, çünkü onlar kesin olarak herşeyi görmüş olacaklardır. Bu da yüce Allah’ın şu âyetine benzemektedir:
“Şimdi senden perdeni kaldırdık, bugün gözün pek keskindir.” (Kâf, 50/22) Onun dünyada iken sapıklık olarak gördüğü şeyin, artık doğruluğun tâ kendisi olduğunu görecektir. Şu kadar var ki; bu görmelerinin âhirette kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.
Bir başka açıklama da şöyledir: Onların kalbleri cehennemin kor ateşleri üzerinde döndürülüp duracaktır. Anlamın, kalplerin cehennem alevi ve ateşi üzerinde döndürülüp, duracağını söyleyenlerin görüşlerine göre bu âyet, yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:
“Yüzlerinin ateşte evirilip, çevirileceği o günde…” (el-Ahzâb, 33/66);
“Biz de onların kalplerini ve gözlerini çeviririz.” (el-En’âm, 6/110)
Şöyle de açıklanmıştır: Ateş kimi sefer onları alevi ile yalayarak, kimi sefer de pişirerek evrilip çevirilirler. Bir başka açıklamaya göre kalplerin evirilip çevirilmesi onların çarpması, ızdırap duymasıdır. Gözlerin döndürülmesi de, gözlerle dehşetin değişik yerlerine bakmaktır.