Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar veya ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sindiremeyip size gelenler bunun dışındadır. Allah dileseydi onları sizin üzerinize musallat ederdi de sizinle savaşırlardı. Eğer sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, Allah size onların aleyhinde bir yol vermemiştir.
Okunuşu ve Kelime Anlamı
İllâ (ancak) ellezîne (o kimseler ki) yesilûne (sığınırlar) ilâ kavmin (bir topluluğa) beynekum (aranızda) ve beynehum (onlarla) mîsâkun (bir anlaşma vardır) ev (ya da) câûkum (size gelirler) hasıret (daralmış olarak) sudûruhum (göğüsleri) en (ki) yukâtilûkum (sizinle savaşmaya) ev (ya da) yukâtilû (savaşmaya) kavmehum (kendi kavimleriyle) ve lev (ve eğer) şâe (dileseydi) llâhu (Allah) le sellettahum (onları size musallat ederdi) عليكم (üzerinize) fe lekâtilûkum (ve sizinle savaşırlardı) fe in (eğer) i’tezelûkum (sizden uzak dururlarsa) fe lem (ve) yukâtilûkum (sizinle savaşmazlar) ve elkav (ve bırakırlarsa) ileykum (size) es-seleme (barışı) fe mâ (o zaman yoktur) ceale (kılmıştır) llâhu (Allah) lekum (size) عليهم (onlara karşı) sebîlâ (bir yol)
Mukatil Tefsiri
Sonra Allah Teâlâ istisna ederek şöyle buyurdu: “Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar başka.” Burada kastedilen, o dokuz mürtedin Huzâa ve Benî Huzeyme gibi kendileriyle antlaşma bulunan topluluklara sığınmalarıdır. Bunlar hakkında şu ayet de nazil olmuştur: “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşrikler müstesna.” (Tevbe 4)
Bu dokuz kişi, Huzâa gibi antlaşmalı bir topluluğa sığınırsa öldürülmezlerdi. Çünkü Peygamber bu topluluklarla, kendilerine sığınan Müslümanların güven içinde olacağına dair anlaşma yapmıştı. Hilâl b. Uveymir el-Eslemî, Sürâka b. Mâlik b. Cu‘şum, Benî Müdlic ve Benî Cüzeyme bu topluluklar arasındaydı. Dolayısıyla antlaşmalı topluluklara sığınanlar da onların himayesinden yararlanırlardı.
“Veya sizinle ya da kendi kavimleriyle savaşmaktan içleri daralarak size gelenler.” Burada Benî Cüzeyme kastedilmektedir. “İçleri daralarak”; yani kalpleri sıkılarak size gelirler. Ne sizinle savaşmak isterler ne de kendi kavimleriyle savaşmak isterler.
“Allah dileseydi onları sizin üzerinize musallat ederdi de sizinle savaşırlardı.” Bu ifadeyle Allah Teâlâ müminleri uyarmaktadır.
“Eğer sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse”; burada Hilâl ve Huzâa kabilesi kastedilmektedir. “Size barış teklif ederlerse”; yani sizinle sulh yapmak isterlerse, “Allah size onların aleyhinde bir yol vermemiştir”; yani onlarla savaşmanız için size izin vermemiştir.
Taberi Tefsiri
Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamı şöyledir: “Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar bunun dışındadır.” Yani hakkında ihtilafa düştüğünüz bu münafıklar Allah’a ve Resûlü’ne imandan yüz çevirir, hicreti reddeder ve Allah yolunda hicret etmezlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Ancak onlardan, kendileriyle aranızda barış antlaşması, ahit ve sözleşme bulunan bir topluluğa katılanlar bunun dışındadır. Onlar bu topluluğa dâhil olmuş, onlardan sayılmış ve onların hükmüne razı olmuşlardır. Böyle bir topluluğa katılan müşrikler, onlara dâhil olmaları sebebiyle kanlarının korunması hükmüne sahip olurlar; kadınları ve çocukları esir edilmez, malları ganimet alınmaz.
Süddî bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Onlar küfürlerini açıkça ortaya koyarlarsa, onları bulduğunuz yerde öldürün. Ancak onlardan biri, kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa girerse, ona da zimmîlere uyguladığınız hükmü uygulayın.”
İbn Zeyd şöyle demiştir: “Kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bu topluluğa katılanlar, o topluluğun sahip olduğu güvenceye sahip olurlar.”
İbn Cüreyc, İkrime’den şu rivayeti nakletmiştir: “Bu ayet Hilâl b. Uveymir el-Eslemî, Sürâka b. Mâlik b. Cu’şem ve Huzeyme b. Âmir b. Abdümenâf hakkında inmiştir.”
Bazı dil âlimleri, “kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar” ifadesinin, nesep bakımından onlara bağlananlar anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre burada kullanılan ifade, “bir kimse bir topluluğa mensubiyetini bildirdi” anlamındaki kullanımdandır. A‘şâ’nın bir kadını tasvir ederken söylediği şu şiiri buna delil göstermişlerdir:
“Soyunu söylediğinde: Ben Bekr b. Vâil’denim derdi;
Oysa Bekr onu esir etmişti, burunlar ise öfke içindeydi.”
Buradaki “soyunu söylediğinde” ifadesi, “kendini onlara nispet ettiğinde” anlamındadır.
Fakat bu yorumun burada bir geçerliliği yoktur. Çünkü sadece antlaşmalı bir topluluğa soy bağıyla bağlı olmak, o topluluğun sahip olduğu güvenceyi kazandıracak olsaydı, Resûlullah’ın Kureyş müşrikleriyle savaşmaması gerekirdi. Oysa onlar ilk Müslümanların akrabalarıydılar. Üstelik iman bağı, ahit bağından daha güçlüdür. Resûlullah’ın, Müslümanlarla yakın akrabalıkları bulunan Kureyş müşrikleriyle savaşması, sırf nesep bağının kişiye antlaşma hakkı kazandırmadığını açıkça göstermektedir.
Bir kimse, Resûlullah’ın müşrik akrabalarıyla savaşmasının bu ayetin hükmü kaldırıldıktan sonra gerçekleştiğini sanırsa, buna da cevap şudur: Müfessirler ittifakla bu hükmün, Mekke’nin fethinden ve Kureyş’in İslâm’a girişinden sonra inen ayetlerle kaldırıldığını söylemişlerdir.
Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamı şöyledir: “Veya ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sindiremeyip size gelenler.” Yani: Eğer onlar yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve öldürün; ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa katılanlar yahut size gelip ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmaya gönülleri razı olmayanlar bundan müstesnadır.
“Göğüsleri daralmış olarak size gelenler” ifadesi, sizinle veya kendi kavimleriyle savaşma konusunda içleri sıkılan, bundan rahatsızlık duyan kimseler demektir. Araplar, bir işi yapmak veya bir sözü söylemek konusunda gönlü daralan herkes için “hasira” ifadesini kullanırlar. Kur’an okuyamama anlamındaki “hasr” da bu köktendir.
Süddî şöyle demiştir: “Size gelenler” ifadesi, dönüp sizin yanınıza sığınmaları demektir. “Göğüsleri daralmış olarak” ifadesi ise sizinle ya da kendi kavimleriyle savaşmaktan rahatsız olmaları anlamındadır.
“Göğüsleri daralmış olarak size geldiler” ifadesinde, anlamın gerektirdiği fakat lafızda zikredilmeyen bir unsur vardır. Takdiri şöyledir: “Size, göğüsleri daralmış olarak geldiler.” Burada “olmuş olarak” anlamını veren unsur hazfedilmiştir. Arapların, “Bana geldi, aklı gitmişti” diyerek “aklı gitmiş olarak geldi” demeleri de bu türdendir. Bu yüzden geçmiş zaman fiili, hâl anlamında kullanılabilmiştir.
Bütün kıraat imamları bu ifadeyi “hasirat” şeklinde okumuşlardır ve icma sebebiyle doğru kıraat budur. Hasan el-Basrî’den farklı bir okunuş rivayet edilmişse de, bu okunuş yaygın kıraate aykırı olduğu için tercih edilmez.
Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamı şöyledir: “Allah dileseydi onları sizin üzerinize musallat ederdi de sizinle savaşırlardı.” Yani Allah dileseydi, antlaşmalı topluluklara sığınanları ve ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmak istemeyenleri size karşı güçlendirir, onlar da müşrik düşmanlarınızla birlikte sizinle savaşırlardı. Fakat Allah onları sizden alıkoymuştur.
Bununla Allah şöyle buyurmaktadır: Size karşı savaşmalarını engelleyerek size nimet veren Rabbinize itaat edin ve O’nun emri gereği, antlaşmalı topluluklara sığınanlara veya sizinle savaşmayı istemeyenlere karşı savaşmaktan uzak durun.
Ardından şöyle buyurmaktadır: “Eğer sizden uzak dururlar…” Yani savaşmaktan men edilmesini emrettiğim bu kimseler, ister antlaşmalı topluluklara katılmış olsunlar ister size gelip sizinle ve kendi kavimleriyle savaşmaktan kaçınmış olsunlar, sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse…
“Size barış teklif ederlerse” ifadesi, sizinle sulh yapmaları demektir.
Buradaki “selâm” kelimesi teslimiyet ve boyun eğme anlamındadır. Bir kimsenin diğerine “Dizginimi sana bıraktım, yularımı sana teslim ettim” demesi nasıl ona boyun eğdiğini ifade ediyorsa, “size selâmı bıraktılar” sözü de aynı şekilde size teslim olup sulh teklif etmeleri anlamındadır.
Tarameh’in şu şiirindeki “selâm” kelimesi de bu anlamdadır:
“Temîm kabilesi, Esed oğullarına
Her güçlü ve zorlu savaşçıyı teslim olmuş halde bıraktı.”
Buradaki “selâm”, teslimiyet demektir.
Rebî‘ bu ayet hakkında şöyle demiştir: “Size selâmı bıraktılar” ifadesi, “sulh yaptılar” anlamındadır.
“Allah size onların aleyhinde bir yol vermemiştir.” buyruğu ise şu anlama gelir: Eğer bu münafıklar sizinle sulh yaparak size teslim olurlarsa, Allah onların canları, malları, kadınları ve çocukları üzerinde size öldürme, esir alma veya ganimet elde etme yolu tanımamıştır. Allah size bu konuda bir izin vermemiştir. Bu sebeple onlara ancak hayırla yaklaşın.
Daha sonra Allah, bu ayetin ve onu takip eden ayetin hükmünün tamamını şu ayetle neshettiğini bildirmiştir: “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün…” (Tevbe 5) ayetinden “…artık onların yolunu serbest bırakın. Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” (Tevbe 5) buyruğuna kadar olan bölüm.
İkrime ve Hasan şöyle demişlerdir: “Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün…” ayetinden “İşte bunlar hakkında size açık bir yetki verdik.” (Nisâ 91) ayetine kadar olan hükümler ile Mümtehine suresindeki, “Sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve adaletli davranmanızı Allah yasaklamaz.” (Mümtehine 8) ve “Allah size ancak din hususunda sizinle savaşanları dost edinmenizi yasaklar.” (Mümtehine 9) ayetleri müşriklerle ilgili dört hüküm idi. Daha sonra Tevbe suresinin başındaki “Allah ve Resûlü’nden kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir bildiridir…” (Tevbe 1) ayeti bunları neshetti. Onlara dört aylık süre tanındı ve önceki hükümler kaldırıldı. Ardından, “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, kuşatın ve her gözetleme yerinde onları bekleyin.” (Tevbe 5) buyuruldu. Sonra da tevbe edenler için istisna getirildi.
Katâde de “Eğer sizden uzak dururlar…” ayetinin, “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.” (Tevbe 5) ayetiyle neshedildiğini söylemiştir.
Yine Katâde şöyle demiştir: “Kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa sığınanlar…” ayetinden “Allah size onların aleyhinde bir yol vermemiştir.” buyruğuna kadar olan hüküm, daha sonra Berâe (Tevbe) suresiyle kaldırılmış ve Allah Peygamberine müşriklerle savaşmasını emretmiştir.
İbn Zeyd de şöyle demiştir: “Bu hükümlerin tamamı neshedilmiştir. Onları cihad hükmü neshetmiştir. Müşriklere dört aylık süre verilmiş, ardından ya İslâm’a girmeleri ya da kendileriyle savaşılması emredilmiştir.”
Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…