Nikah’ta koşulan şartlar üç kısma ayrılmaktadır:
İfa etmesi ve uyması gerekli olan şartlar: Bu erkeğin faydasının ve yararının kadına döndüğü şartlardır. Mesela kadını memleketinden, diyarından çıkartmayacağını yahut kendisiyle birlikte yolculuk yapmayacağını, başkasıyla yahut cariyeyle evlenmeyeceğini şart koşmasıdır. İşte bunlara uyması ve gereklilik göstermesi gerekir. Koca bunları yerine getirmezse, bu takdirde kadının nikahı feshetme hakkı doğar. Bunu, Evzfü ve İshak söylemiştir. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Şartların ilk olarak yerine getirilmesi gerekeni, kadınları o sebeple kendinize helal kıldıklarınız şartlardır.” Bu hadis hakkında Buharî ve Müslim ittifak etmiştir.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle de buyurmuştur: “Müslümanlar şartları üzere bulunurlar.” Zira böylelikle içerisinde faydanın bulunduğu şeyler kadın lehine şart koşulmuş oluyor. Bunun yanında evlilikle elde edilen maksat, nikahın maksadını engellememektedir; dolayısıyla gereklilik arz etmiş oluyor. Sanki kadının, fazladan mehir vermesini yahut başka bir yerin para biriminden onu ödemesini erkeğe şart koşmasına benzemektedir.
el-Muvaffak şöyle demiştir: Nitekim bu, sahabelerden isimlerini belirttiğimiz kimselerin görüşünü oluşturmaktadır ve onlara bulundukları dönem içerisinde muhalefet edenin olduğunu da bilmiyoruz; dolayısıyla bu bir icma halini almıştır. Söz konusu olan bu şartları, İmam Malik, Leys, Sevri, İmam Şafü ve rey ashabı ise geçersiz kılmıştır.
Ebu Hanife ve İmam Şafü: Akdi değil, ama mehri fasit kılar, bu durumda mehr-i misil vermek durumunda kalır, demişlerdir. Buna da Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in: “Yüz şart dahi koşulmuş olsa, Allah (c.c.)’un kitabında yer almayan her şart batıldır.” buyruğunu gerekçe göstermişlerdir. Çünkü bu şartlar, Allah’ın kitabında yer almamaktadır ve şeriat bunları iktiza etmez.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur ki: “Haramı, helal yahut helali, haram kılmadığı sürece Müslümanlar şartları üzere bulunurlar.” Burada da helal olan, mesela birden fazla evlenmesi, cariyeyle nikahlanması yahut yolculuk yapması gibi konular, haram sayılmış oluyor. Çünkü bunlar, birer şarttır ve akdin maslahatından sayılmazlar, akdin muktezası da değillerdir. Bu durumda galip ve etkin kılmak suretiyle hükme bina edilemez; dolayısıyla nikah fasit olur, sanki kadının erkeğe varmamasını şart koşmasına benzemektedir.
Hadisin manası hakkında, buradaki şartların Yüce Allah’ın hükmü ve dini noktasında söz konusu olmadığı ve şartların meşru olduğu, şeklinde cevap verilmiştir. Nitekim bunların meşruiyetine delalet eden delilleri ki -söz konusu olan ihtilaf meşruiyeti hakkında mevzu bahistir- ve delilin nefyettiği hususları zikrettik.
Onların: “Bu, helali haram kılmak demek olur.” sözlerine gelince, biz de şöyle deriz: Bu, bir defa helali haram kılmak sayılmaz. Zira erkek, koşulan şartı yerine getirmediği için kadın için ancak fesih muhayyerliği sabit olur. Onların: “Bu, onun faydasına da olmaz…” sözlerine gelince, biz deriz ki: Bunu kabul edemeyiz; çünkü bu başlıbaşına kadının bir maslahatıdır. Nitekim akdi icra edenin maslahatında olan bir şey, aynı zamanda kıyılan akdin maslahatından da sayılır, tıpkı alışverişteki rehin ve tazminin şart koşulmasına benzer. Sonra mehr-i misilden fazla verilmesini yahut başka yerin para biriminden ödenmesini şart koşması da geçersiz olur.
Şartı geçersiz, akdi ise sahih kılan şartlar: Mesela kadına ait mehrinin olmadığını onu kendisine ödemeyeceğini, onu kendisinden geri alacağını, kendisiyle cima etmeyeceğini, ondan azledeceğini, kendisiyle beraber bulunmayacağına dair yemin edeceğini yahut haftada bir gece yanında bulunacağını, sadece gündüzün yanında kalacağını, geceleyin olmayacağını yahut kendisine karısının harcama ve infakta bulunmasını veyahut da ona karısı tarafından bir şeyler verilmesini şart koşmasıdır. Bu şartların her birisi, haddi zatında batıl ve geçersizdir. Çünkü akdin iktizasını nefyetmekte, akdin meydana gelmesinden ewel o akitle gereklilik arz edecek olan hakları da ıskat etmeye sebebiyet vermektedir. Bu nedenle sahih değildir, tıpkı alışverişten önce şufa sahibinin, şufa (ön alım) malını ıskat etmesine benzer. Bunun yanında, akdin kendisi ise geçerli ve sahihtir. Zira bu şartlar, akit konusunda zait bir anlama dönücüdür, nitekim bu haliyle zikredilmesi şart olmadığı gibi, bunlara dair bilgi sahibi olmaması da akde zarar vermemektedir. O sebepledir ki akdi geçersiz kılmaz, sanki akitte haram bir mehri şart koşmasına benzemektedir.
el-Muvaffak der ki: Eğer erkeğe, kendisiyle cinsel ilişki yapmamasını şart koşarsa, akdin fasit olması muhtemel olur. Çünkü o zaman, nikahın maksadına nefy eden bir şartı ileri sürmüş olur. Bu, Şafii mezhebine ait görüştür. Aynı şekilde kadının erkeğe varmayacağını şart koşması da böyledir. Kuşkusuz bu durum, müşterinin, satın aldığı malı kabz edip almamasına benzer.
Asli olarak nikah akdini geçersiz kılan şartlar: Mesela erkekle kadının bir süreliğine evlilik yapmalarını yahut kadını belirli bir süre içerisinde boşayacağını, şarta bağlı olarak askıya alacağını, mesela: “Annesinden yahut filandan razı olduğun vakit seni evlendireceğim.” gibi sözlerle şart koşmaları veyahut ikisinin veya ikisinden birisinin evliliğinde muhayyer olacaklarını şart koşmaları buna örnektir. Bu şartların her birisi, haddi zatında batıl ve geçersizdir, aynı zamanda nikahı da geçersiz kılar. Bunun yanında şiğar evliliği demek olan ve kadının evlenmesine karşılık (mehir vermemek için velayetindeki diğer) kadının mehrine sayılması da böyledir.
Ebu Hattab’ın zikrettiğine göre, muhayyerliğin şart koşulduğu veya kadının annesinden razı olduğu ya da belirli bir vakit içinde kadına mehirle geldiği zaman bu akdin geçerli olduğu görüşü gelmiştir. Bunların olmaması durumunda ikisi arasındaki nikahın geçerli olup olmaması noktasında iki görüş vardır:
Birincisi: Bu durumda nikah, sahih ve şart batıl olur. İbn Munzir der ki: İmam Ahmed ve İshak şöyle demişlerdir: Eğer belirli bir vakitte mehri yerine getirecek olduğu halde kadınla evlenecek olursa, bu durumda ne ala, aksi halde ikisi arasında nikah yoktur, şart batıl, akit ise caizdir. Bu, Ata, Sevri, Ebu Hanife ve Evzfü’nün görüşüdür.
İbn Mansur’un, İmam Ahmed’den naklettiği (diğer) bir görüşe göre ise, bu durumda akit de, şart da caizdir. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar, şartları üzere bulunurlar.”
İkincisi ise: Asli olarak, tüm bunların hepsinde akit batıl olur. Çünkü nikah, ancak bağlayıcı ve azim olur, halbuki burada sadece caiz oluşu öne sürülmektedir. Eğer: “Kadının annesinden razı olursan…” yahut “Bana şu vakte kadar mehri getirecek olursan…” gibi bir ifade kullanılacak olursa, o zaman nikah şart üzere tevakkuf eder, ancak şart üzere tevakkuf etmesi (beklemesi) caiz değildir. Bu, İmam Şafii’nin görüşüdür. Buna yakın bir görüşü, İmam Malik ve Ebu Ubeyd de ifade etmiştir. Eğer özellikle mehir konusunda muhayyerliği şart koşacak olursa, o takdirde nikah fasit olmaz; çünkü nikah, mehir zikredilmeksizin de geçerlilik arz etmektedir. Mehir, haram yahut fasit bir mehir olursa, nikahı yine fasit olmaz. Öyleyse bunda muhayyerliğin şart koşulması halinde nikahın fasit olmaması daha öncelik arz eder. Bu anlaşıldığına göre mehir konusunda üç durum söz konusudur:
Mehri geçerli kılar ve nikahın şartının fasit oluşu gibi muhayyerlik şartı da geçersiz olur.
Mehri geçerli kılar ve bundaki muhayyerlik de sabit olur. Çünkü mehir akdi, münferit bir akittir ve semenler konumunda değerlendirilir.
Mehri iptal eder; çünkü kadın bu mehirden razı olmamış olduğundan dolayı, ona da ilzam etmez.
Nişanlılık sırasında kadına bakma: el-Muvaffak şöyle demiştir: Evlenmek istediği bayana bakmasının mübah oluşu hakkında ilim ehli arasında bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz. Nitekim Cabir’in naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Biriniz bir kadına dünürlük yaptığı zaman kendisini o kadınla evlenmeye iten organlara bakmaya imkan buluyorsa, bunu yapsın.” (Cabir) dedi ki: “Ben bir cariyeyle evlenmek istedim, bunun üzerine (onun haberi olmadan görebilmek için) onu gizliden gözetlemeye başladım. Nihayet beni kendisiyle evlenmeye iten tarafını gördüm ve onunla evlendim.” Konu hakkında bundan başka da birçok hadis-i şerifler gelmiştir. Öyleyse kadının izni olsun, olmasın evlenecek erkeğin kendisine bakmasında bir sakınca yoktur. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), bu durumda kadına bakmasını emretmiş ve mutlak bir ifade kullanmıştır. Cabir hadisinde gelen “onu gizliden gözetlemeye başladım” ifadesini öne sürerek, o kadınla baş başa, halvet halinde kalması ise caiz değildir. Çünkü o kadın, kendisine haramdır; zira bakmak dışında Şeriat bir izin vermiş değildir. O zaman halvet halinde kalması, haramlık üzere kalır; çünkü halvetin olması durumunda birtakım mahzurlu durumlara düşmekten emin olunamaz.
Erkek, o kadına lezzet ve şehvetini harekete geçirecek ve kuşku duyacak bir tarzda bakmaz. Bunun yanında ona (mübah şekilde) defalarca bakabilir ve güzelliği hakkında fikir sahibi olmak için bakar. Çünkü maksat, ancak bu şekilde elde edilebilir. Evlenmek istediği bayanın yüzüne bakmasının mübahlığı hakkında da ilim ehli arasında bir ihtilaf yoktur. Zira yüz, avret sayılmaz ve güzelliklerin toplandığı ve bakılacak yer de orasıdır.
Örfe göre açılması doğru olmayan yerlere bakması ona mübah değildir. Çünkü Yüce Allah: “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler.” (Nur Suresi 31. ayet) buyurmuştur. Zira normal durumlarda bakmak haramdır. Bakmak, sadece ihtiyaç durumunda mübah olur ve burada da ihtiyaca binaen bakış tahsis ve istisna edilmiştir. Fakat -yüzü dışında- genelde açığa vurulan ve kadının evinde iken açık bulundurduğu el, ayak vb. gibi bölgelere gelince, bunlar hakkında da iki görüş gelmiştir:
Bu yerlere bakması mübah olmaz; çünkü bu yerler, avret sayılır. Öyleyse bakması mübah değildir ve bu yerleri sanki normalde açmıyormuş gibi değerlendirilir. Zira Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) : “Kadın avrettir.” buyurmuştur. Bir de ihtiyaç, kişiyi yüze bakmaya iter, o zaman bunun dışındaki diğer yerlere bakması, haram hükmü üzere kalır.
Bu yerlere bakması mübahtır. Genelde açığa vurduğu yerlere bakmanın cevazına dair öne sürülen gerekçe, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, kadının bilgisi dahilinde olmasa dahi, kendisine bakılmasına izin vermiş olmasının, aynı zamanda örfen açığa vurulan her yerine bakmaya da izin vermiş olacağının anlaşılacağıdır. Açma konusunda yüze başka bölgelerin de ortak olmasının yanında, yalnız yüze bakmak mümkün olmaz; zira o bölge genellikle izhar olduğundan, o yerlere (el, ayak vb.) de bakmak mübah olur, tıpkı yüz gibi. Buna ek olarak o kadın, şari’in emriyle yüzüne bakılması mübah olanlardandır, öyleyse -diğer mahrem zevatlar gibi- o kadına bakması da mübahtır.
Bu minvalde, Said’in, Süfyan’dan, onun da Amr b. Dinar’dan, onun ise Ebu Cafer’den yaptığı rivayete göre, o şöyle demiştir: “Hz. Ömer, Ali’nin kızını nişan etmek istedi. Akabinde onun küçük olduğu söylenince, orada bulunanlar: ‘Kendisine bak, kararını kendin ver.’ dediler. ‘Ona bakman için kızı sana gönderelim, o bundan razı olur.’ dediler. Gidip kızın bacağını açıp bakınca, kız: ‘Eğer Müminlerin emiri olmasaydın gözlerinin üzerine patlatırdım.’ diye karşılık verdi.”
Bakılacak yerlere dair hükümler: Bir erkeğin kendi mahrem sahiplerinden, genellikle açık bulundurdukları diz, baş, eller ve ayaklar vb. gibi yerlerine bakması caizdir. Bunun yanında genelde gizlemiş oldukları göğüs, sırt vb. yerlere ise bakması doğru değildir. el-Hasen, Şabi ve Dahhak ise kişinin kendi mahrem sahiplerinin saçlarına bakmasını menetmişlerdir.
Doğrusu ise genelde açığa vurdukları yerlere bakmasının mübah olacağıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları…” (Nur Suresi 31. ayet)
Sehle binti Sehl: “Ey Allah’ın Resulü! Biz Salim’e (kendi neslimizden gelen) bir çocuk gözüyle bakıyorduk, kocam Ebu Huzeyfe ile benim yanımda bir evde kalıyor ve dolayısıyla beni başı, yakası, boynu yüzü ve kolları açık bir kıyafetle görüyordu. Şimdi ise Aziz ve Celil olan Allah, evlatlıklar hakkında senin de bildiklerini indirdi. Salim hakkındaki görüşünüz nedir?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de ona: “Onu emzir.” buyurdu. Sehle, onu beş kez emzirdi ve Salim artık onun sütoğlu oldu.
Bu da genelde açık bulundurdukları yerlere bakmasının mübah olacağına bir delildir. Çünkü o: “Beni başı, yakası, boynu, yüzü ve kolları açık bir kıyafetle görüyordu.” demiştir ki, hadiste geçen “fadle” ifadesinin manası, etrafını örtmeyen bazı bölümleri açık olan kıyafet demektir. İşte bunun gibi, bazı yerlerinin ve başının açık olduğu giysilerle Sehle’yi, çocuk diye sandığı kişi, o haliyle görmüştür. Sonra onların düşündükleri ve amel ettikleri hal üzere devam etmelerini sağlamak için Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) o çocuğun emzirilmesini emredip onlara yol göstermiştir.
Şüphesiz bu gibi durumlardan kaçınmak mümkün değildir, bu sebeple -yüz gibi- o yerlere bakmak da mübahtır. Genelde açığa vurmadıkları yerlere bakmak ise mübah olmaz. Çünkü bunlara bakmaya ihtiyaç duyulmaz, bakılması durumunda ise şehvete ve mahzurlu durumlara düşülmekten emin olunamaz. O vakit bakması haram olur, sanki göbek altına bakmak gibi kabul edilir. Kadının kölesinin de kadının yüz ve ellerine bakması caizdir. Çünkü Yüce Allah: “(…) ellerinin altında bulunanlar (köleleri) müstesnadır.” (Nur Suresi 31. ayet)
Ebu Abdullah (İmam Ahmed) ise kölenin, efendisi olan kadının saçlarına bakmasını kerih görmüştür. Bu, Said b. Müseyyeb, Tavus, Mücahid ve el-Hasen’in de görüşünü oluşturmaktadır. İbn Abbas ise kölenin, efendisi olan kadının saçlarına bakmasını mübah görmüştür.
Çocuğa gelirsek, eğer temyiz çağına gelmemiş ve halen çocukluğu devam ediyorsa, bu durumda örtünüp setretmesi gerekli değildir. Akletmesi durumunda ise iki görüş gelmiştir: Birincisi: Bakma konusundaki hükmü, mahrem sahiplerinin hükmü gibidir. İkincisi: Göbek üstü ve diz altına kadar olan yerlere bakabilir.
Karı-kocadan her birisinin, diğerinin tüm bedenine -cinsel organ dahil olmak üzere- bakması mübahtır. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cinsel organını eşin ve elin altındaki kölen dışında muhafaza et.” Çünkü ferç (cinsel organı) ile erkeğin eşiyle faydalanması helal olduğundan -diğer bedenin azaları gibi- eşinin buna bakması ve ellemesi de helal olur.
Efendinin, cariyesinin tüm bedenine bakması mübahtır, hatta fercine bile bakabilir. Kan-koca arasında zikri geçen durumla aynıdır. Bu noktada, ister kendi cariyesi olsun yahut başkası olsun, fark etmez. Eğer cariyesi evlenecek olursa, o vakit onunla faydalanması ve onun göbekle diz arasına bakması haram olur.
Doktorun ise -ihtiyaca durumuna göre- bir kadının avret olan bölgelerine ve diğer yerlerine bakması mübahtır; çünkü bu, ihtiyaç mahallidir. Şahitlikte bulunan kimsenin de şahitlik yerine gelsin diye bizzat şahit olduğu kadının yüzüne bakması mübah olur.
Bir kadın, alışveriş (ticaret) yapan yahut bir şeyi kiraya veren durumunda olursa, o vakit -onu tanıması ve ona müracaat etmesine olanak sağlaması için- erkeğin kadının yüzüne bakma hakkı vardır. İmam Ahmed’den nakledildiği üzere kadının yaşlı değil de genç bir bayan olması halinde kendisine bakmasının mekruh olduğu şeklindedir. Herhalde onun kerih görmesi, fitneye sebebiyet vermiş olabileceğinden yahut muameleden müstağni olmasından dolayıdır. Ama ihtiyaç halinde ve şehvetsiz olması durumunda bunda bir sakınca yoktur.
Erkeğin yabancı bir kadına bakmasına gelirsek, İmam Ahmed’in sözünün zahirine göre onun tüm bedenine bakması haram olur. el-Kadı (İyaz) şöyle der: Yüz ve eller dışında ona bakması haramdır; çünkü o, avrettir. Yüz ve ellerine bakması ise fitneden emin olursa ve şehvetsiz bakacak olursa kerahetle birlikte mübah olur. Bu, Şafii mezhebinin de görüşüdür.
Kendi misli gibi şehveti bulunmayan yaşlı kadınlara gelince, onlardan genellikle ortaya çıkıp görünen yerlerine bakmakta bir sakınca yoktur. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur: “Bir nikah ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların, zinetleri (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur.” (Nur suresi 60. ayet)
Cariyelerin genelde açık bulundurdukları yüz, baş, eller ve bacaklar gibi yerlerine bakmak mübahtır. Nitekim bu noktada Enes’ten gelen rivayete göre, o şöyle demiştir: “Hz. Ömer (radıyallahu anh) kendisine ait olan bir cariyeyi başörtülü görünce ona vurarak: ‘Hür kadınlara benzeme!’ demiştir.” Eğer bu yerlerine bakmak haram olsaydı, onun örtünmesini engellemez, örtünmesini bizzat emrederdi.
Enes’ten gelen Safiyye kıssasında ise şöyle geçmektedir: Müslümanlar kendi aralarında: “Safiyye, müminlerin analarından birisi midir, yoksa Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahip olduğu cariyelerden midir?” dediler. Bir kısım Müslümanlar da: “Eğer Hz. Peygamber, Safiyye’yi örterse, bu durumda o müminlerin analarından birisidir. Eğer onu örtmezse Safiyye, Hz. Peygamber’in sahip olduğu cariyelerinden birisidir,” dediler. Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) hareket etmeye karar verince, devenin arkasına Safiyye için üzerine oturacağı bir taht hazırlattı ve Safiyye’yi örttü. Bunu gören insanlar Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Safiyye ile evlenmiş olduğunu anlamış oldular. Bu hadis hakkında Buharî ve Müslim ittifak etmiştir. Bu da gösteriyor ki cariyenin örtünmemesi, ashab-ı kiram arasında bilinen meşhur bir konudur. Bunun yanında, cariyelerin dışındaki bayanların kapanmaları da malumdur.
Şafii ashabı der ki: Cariyelerden avret olmayan yerlerine bakmak mübahtır. Bu da göbekle diz kapağı arası kalan bölgedir.
el-Muvaffak şöyle demiştir: Bazı arkadaşlarımız, hür kadınla cariyenin avret bölgesini aynı kabul etmiştir. Gerekçe olarak Yüce Allah’ın: “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler…” (Nur Suresi 31. ayet) kavlini öne sürmüşlerdir. Zira bakmadaki haramlık illeti, fitneye düşme korkusudur. Fitne korkusu gündem olduğu vakit, hür de cariye olan da hepsi eşitlenir. Çünkü hürlük konusu, tabii olan bir durumu etkilemez. Nitekim tahsise ve ikisi arasındaki ayrımın gerekliliğine dair açıklamaları zikretmiştik. Şu var ki, eğer zikrettiği şeyler noktasında her ikisinin arası ayrıma tabi tutulmayacak olursa, haramlık ve örtünmenin zorluğu hususunda ayrıma tabi tutulurlar. Ancak cariye güzel olur da fitneye sebebiyet verirse, bu durumda ona bakmak haram olur, tıpkı kendisine bakıldığı vakit kişiyi fitneye sürükleyecek çocuğa bakmanın haramlığı gibi değerlendirilir.
Henüz evlenecek durumda olmayan kız çocuğuna gelince, ona bakmakta bir sakınca yoktur. Ama -dokuz yaşındaki kız çocuğunda olduğu gibi- henüz buluğ çağına ulaşmamakla beraber, başkasıyla evlenmesi mümkün olan kız çocuğu olursa, o takdirde bunun avreti, buluğa ermiş kadının avretinden farklı hükümdedir. Buna dair delil: “Allah (c.c.) başörtüsüz namaz kılan hayız çağındaki bayanın namazını kabul etmez.” (Hadis) buyruğudur. Bu ise henüz buluğa ermemiş olan kızın, başını kapatmadan da kılacağı namazının sahih olduğuna delil teşkil eder. Öyleyse bu kızın hükmü, mahrem sahipleri hükmü gibi kabul edilmesi muhtemeldir.
Yaşlılığı, bunaklığı, iyileşme ümidi olmayan hastalığı, hadımlığı ve piri fani olması sebebiyle erkeklerden şehveti gitmiş olanlarla, şehveti bulunmayan muhannes’in tesettür hükmü, mahrem sahibi kimselerin hükmüyle aynıdır. Çünkü Yüce Allah: ” (…) erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. kimseler (…) müstesna başkasına zinetlerini göstermesinler.” (Nur Suresi 31. ayet) buyurmuştur. Ayette kasdedilenler, kadınlara cinsi istek duymayanlardır. Şayet muhannes durumunda olan kişi, şehveti bulunuyor ve kadınların durumuna da muttali ise onun hükmü başkalarının hükmü gibi değerlendirilir. Çünkü Hz. Aişe şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in eşlerinin yanına kimi zaman hareketlerini kadına benzeten bir muhannes gelir ve girerdi. Onlar ise kendisini, ailenin kadınına şehvet duymayan (zararsız) bir hizmetçi olarak görürlerdi. Bir gün Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), eşlerinden birisinin yanına gelmişti ve söz konusu muhannes de bir bayanın özelliklerini niteleyerek: ‘O kız (şişmanlıktan ötürü karnı) dört büklümle karşılar, sekiz büklümle de arkaya döner.’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Bu, bir daha sizin yanınıza girmesin!’ buyurdu. Hz. Aişe de: Ondan dolayı örtünün, dedi.”
İbn Abdilberr der ki: “Muhannes” kişi, sadece özel anlamıyla kendisinde fuhşiyatın bilindiği kimse anlamına gelmez. Muhanneslik, kuşkusuz yaratılış olarak da kendisini şiddetle kadına benzetmesi, neticede ince ve nazik davranıp konuşmasını, şeklini, ses ve düşüncesini kadına benzetmesi demektir.
Bir erkek, başka bir erkeğin avret olmayan tüm yerine bakabilir. Birbirlerinin avret yerlerine ise bakamazlar. Bu avret yerin sınırı ise şu iki görüşle gelmiştir: Birincisi: Göbekle diz kapağı arası bölge avrettir. İkincisi ise: Sadece ön ve arka bölgesi avrettir.
Bir kadının başka bir kadına olan avret yerinin hükmü, bir erkeğin diğer bir erkeğe olan avret yerinin hükmüyle aynıdır. Bakma konusunda, birbirlerine bakan erkeklerin Müslüman olmasıyla, birbirlerine bakan erkeklerden birisinin Müslüman, diğerinin de zimmi bir erkek olması arasında fark olmadığı gibi, birbirlerine bakan kadınların Müslüman olmasıyla, birisinin Müslüman bir bayan, diğerinin de zimmi bir bayan olması arasında da fark yoktur. Çünkü erkeklerle kadınlar arasında söz konusu olan örtünme, bir mana içindir ve bu da Müslüman kadınla zimmi kadın arasında mevcut değildir. Bu durumda ikisi arasında örtünmek zorunlu olmaz, tıpkı Müslüman erkekle, zimmi erkeğin arasındaki hüküm gibi kabul edilir. Bunun yanında örtünmek, ancak nass ve kıyasla gereklilik arz eder. Ancak (burada) bu ikisinden birisi dahi mevcut değildir.
Kadının bir erkeğe bakmasına gelirsek, bunda iki görüş vardır:
Kadın, erkeğin avreti olmayan yerlerine bakabilir. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), Fatıma binti Kays’a: “Ümmü Mektum yanına geldiğinde örtün; zira o ama bir kimsedir, elbiseni üzerine al.” buyurmuştur. Hz. Aişe ise şöyle demiştir: “Habeşliler oyun oynarken kendilerini izliyordum, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de kendi ridasıyla beni örtüyordu.” Bu hadis hakkında Buharî ve Müslim ittifak etmiştir. Eğer onları bakmaktan engelleseydi, bu durumda erkekler bakmasınlar, diye kadınlara örtünmek zorunlu olduğu gibi, erkeklere de örtünmek zorunlu olurdu.
Kadın, erkeğe ancak erkeğin kadına baktığı ölçü kadar bakabilir. Bu ise İmam Şafii’nin iki görüşünden birisini oluşturmaktadır. Nitekim Zühri’nin, Nebhan’dan, onun da Ümmü Seleme’den yaptığı rivayete göre, o şöyle demiştir: “Hz. Meymune, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanındayken ben de oradaydım. Tesettürle emrolunduktan sonra İbn Ümmü Mektum oraya gelmişti. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bize hitaben: ‘Ondan sakının yani örtünün.’ buyurdu. Biz; ‘O ama değil mi, o bizi göremiyor ve bilemiyor,’ deyince, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) cevaben: ‘Siz de mi amasınız? O, sizi görmese bile siz onu görüyorsunuz.’ diye buyurdular.” Çünkü Yüce Allah, erkeklere kadınlara bakmayı menettiği gibi, kadınları da erkeklere bakmaktan menetmiştir.
Bu hadisin “zayıf” olduğu yönünde cevap verilmiştir. İbn Abdilberr şöyle demiştir: Hadiste yer alan Nebhan adlı ravi, meçhuldür ve kendisi sadece Zühri’den olan bu hadisle biliniyor. Halbuki (daha önce geçen) Fatıma hadisi sahihtir. Öyleyse bu hadisle delil getirmek gereklilik arz eder. Sonra Nebhan hadisinin sadece Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hanımlarına has olması da muhtemeldir. İmam Ahmed ve Ebu Davud da bu görüşe sahip olmuşlardır.
el-Muvaffak der ki: Eğer iki hadis arasında tearuz/çelişki olursa, bu durumda sahih hadislerin, tek kalan hadislerden önce ele alınması daha evla olur. Buna ek olarak Nebhan hadisinin senedi hakkında (menfi yönde) konuşulmuştur.