İmam Ahmed’in sözünün zahirinden anlaşılan, müsakat ve müzara’nın caiz olan akitlerden olduğu yöndedir. Bu, hadis ehlinden bazılarının da görüşünü oluşturmaktadır. Çünkü İbn Ömer hadisinden şöyle nakledilmiştir: “Yahudiler Hayber’in hurmalıklarını ve arazisini kendi mallarını kullanarak işletip bakmaya ve çıkacak olan meyvenin de yarısını kendileri için bırakmaya dair Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den istekte bulundular. Bunun üzerine Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara: ‘İstediğimiz gibi bu noktada size izin veririz.’ cevabını verdi.”
Eğer bu akit vacip olsaydı, bu durumda sürenin önce alınmasından başkası caiz olmazdı. Aynı şekilde izin verme süresi içerisinde muhayyerlik de caiz olmazdı. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bu süreyi takdir edip (sınırladığına) dair bir şey de nakledilmemiştir. Hz. Ömer (radıyallahu anh), araziler noktasında Yahudilere vade vermiştir ve onları (sonrasında) Hayber’den çıkartmıştır. Onlar hakkında takdir edilmiş (belli) bir süre gözetilseydi o zaman Hayber’den çıkartılmaları caiz olmazdı.
Bir de bu, malın nemasından kaynaklanan bir bölümü hakkında icra edilen bir akit olduğundan –mudarebe akdi gibi– bu da caizdir.
el-Muvaffak (İbn Kudâme) der ki: Bazı arkadaşlarımız bunun gerekli bir akit olduğunu ifade etmişlerdir. Bu, fakihlerin çoğunluğunun da görüşüdür. Çünkü bu, karşılıklı ivaza dayanan bir akittir, onun için de –kira gibi– lazımî bir akit özelliğindedir. Bir de bu akit (vacip değil de) sadece caiz olmuş olsaydı, bu durumda meyvenin yetişmesi halinde mal sahibinin akdi feshetme hakkı caiz olurdu ve işçinin hakkı da düşmüş olacağından işçi bir tür zarara duçar olurdu.
Onların bunun “kira gibi” olduğuna dair gerekçe göstermelerinin farklı bir şey olduğu şeklinde cevap verilmiştir. Zira bu, bir alışveriştir ve diğer aynî mallarda icra edilen alışveriş gibi lazımî bir akit sayılır. Çünkü bu akdin ivaz miktarı malum olduğundan bu yönüyle alışverişe benzemektedir. Onların ileri sürdükleri kıyas ise mudarebe akdi ile nakzedilir. O kiradan ziyade müsakata benzemektedir ve müsakat’ın, mudarebe akdine benzetilmesi daha münasiptir.
Onların: “Bu durumda meyvenin yetişmesinden sonra mal sahibinin akdi feshetme hakkı caiz olur…” şeklindeki sözlerine gelince, buna şöyle cevap verilir: Bir defa meyve ortaya çıktığı zaman, meyve her iki tarafın da mülkü üzere izhar olur, açığa çıkar ve o zaman işçinin hakkı ne onunla ve ne de başkasıyla düşüverir. Tıpkı kârın ortaya çıkmasından sonra mudarebe akdinin feshedilmesi gibi kabul edilir. Buna göre sürenin koyulmasına ihtiyaç da kalmaz. Öyleyse –aralarında şart koştukları halde– meyvenin ortaya çıkışından sonra ikisinden her kim akdi feshedecek olursa, o takdirde emek ve amelin tümü işçiye ait olur. Bu, tıpkı kârın ortaya çıkmasından sonra mudarebe akdinin feshedilmesi durumunda mudaribin ticari malları satmayı gerekli kılması gibidir.
İşçi, eğer bundan evvel bunları feshetmiş olursa bundan dolayı ona bir şey gerekmez. Çünkü o, hakkının düşmesinden razıdır; dolayısıyla da kârın ortaya çıkmasından önce akdi feshedecek olursa, mudarebe akdindeki işçi gibi yahut işini bitirmeden önce akdi feshetmesi halinde ciale (ödül vaadi) işçisi hükmünde gibi kabul edilir.
Meyvenin ortaya çıkmasından önce mal sahibi akdi feshedecek olursa, işçinin misl-i ücretini vermek kendisine ait olur. Çünkü kendisiyle ivaza hak sahibi olduğu işini tamamlamasını engellemiştir; bu yönüyle de ciale (ödül) işini tamamlamadan evvel, ödül verenin akdi feshetmesine benzemektedir. Zira meyve ağacın üzerinde iken, işin başında (olgunlaşma) belirtileri baş gösterdiği vakit bunlara dair iş ve emek yine işçiye ait idi.
Şayet biz: “Bu, gerekli/lazımî bir akittir.” dersek, bu durumda akit sadece malum bir süre hakkında geçerli ve sahih olur. Bunu, İmam Şafii söylemiştir. Zira müsakat akdi kiraya benzemektedir. Çünkü her iki taraf da mevcut olduğu halde iş ve emeğin, söz konusu olan mala gerekliliğini ortaya koymaktadır; öyleyse sürenin takdir edilmesi de vacip olur.
Bir de süre mutlak olarak vaki olursa şayet, gerekliliği yanında bu akdin mutlak olmasına hamledilmesi mümkün de olmaz. Çünkü bu durum, işçiyi tüm süresi içerisinde ağaçlara bakmasına götürecektir ki, o zaman da mal sahibi gibi sayılmış olacaktır. Bunun bir sene şeklinde takdir edilmesi mümkün değildir; çünkü bu, tahakküm koymak anlamına gelir. Zira kimi meyveler, bir seneden daha az olmak üzere olgunlaşma gösterebilmektedir.
Ebu Sevr ise: Süre zikredilmeksizin bu sahih olur ve bir sene üzere de vaki olur, demiştir. Bazı Kufeliler de “istihsan” delilince buna cevaz vermişlerdir. Çünkü meyvenin bir bölümünde ona bunu şart koşmasıyla, meyvenin elde edildiği süresi kastedilmiş olacağından bu da onun lehine delil sayılmış olmaktadır. (Ancak) buna, geçen ifadelerle cevap verilmiştir.
Süresinden fazlası takdir edilemez. Bilakis her iki taraf, –süresi uzamış olsa dahi– ağaçların kalacağı süre noktasında ittifak edip anlaşacak olurlarsa caiz olur. Ama sürenin daha azına gelince, meyvenin o süre içerisinde olgunlaşma müddeti takdir edilir. Buna göre eğer ürünlerin olgunlaştığı süre içerisinde anlaşma yapacak olurlarsa, müsakat akdi fesholur.
Eğer genelde ürünlerin olgunlaştığı süre içerisinde anlaşma yapacak olurlar da o sene hamledilmeyecek olursa, o zaman işçiye bir şey ödemesi gerekmez. Çünkü bu, ürünün bir bölümü noktasında koşulan şartı olan neman’ın ortaya çıkmamış olduğu sahih ve geçerli bir akittir. Bu yönüyle kendisinde kârın baş göstermediği bir mudarebe akdine benzer. Şayet meyve ortaya çıkar da olgunlaşmış olmazsa, bunun payı ona da verilir, iş ve emeğini ise tamamlaması gerekir, tıpkı olgunlaşmadan evvel akdin feshedilmesi gibi kabul edilir.