"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Mal konusunda rücu etmeye hak sahibi olma şartları

Satıcının sadece şu beş şart ile mal konusunda rücu etme hakkı vardır:
Birinci şart: Malın ayni olarak mevcut/var olması, bir kısmının telef edilmemiş olmasıdır. Bu durumda o malın bir kısmı telef olacak olursa satıcı rücu edemez ve diğer alacaklılarla eşit olarak bu tevzi edilir. Bunu, İshak söylemiştir. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem): “Her kim, malına aynf olarak yetişecek olursa . . .” diye buyurmuştur. Öyleyse ayni olarak o malı elde etmesini şart koşmuş demektir. Ancak (burada) ayni olarak mevcut değildir. Bir de o mala ayni olarak yetişecek olursa rücu etme hakkını da elde etmiş olur. Söz konusu anlaşmazlığı kaldırmış ve ikisi arasında gelişen muameleyi de koparmış olur. Malın bir kısmına yetişmesi ise bunun tersinedir.

Mevcut olan tüm bedelden razı olması yahut bedelin yarısını alması arasında ise bir fark yoktur. Çünkü rücu şartı gitmiştir. İmam Malik, Evzai ve İmam Şafii ise: Onun geri kalan bedeli hakkında rücu hakkı vardır ve telef eden şahsın payı, alacaklılar ile beraber olmak üzere ortaya konur. Zira bu, tüm bedeli hakkında mülk sahibi olduğu bir ayni malı gibi kabul edilir. Sanki muhayyerlik hakkı varmış gibidir. (Ama) buna geçen açıklamalarla cevap verilmiştir.

Şayet maldan birisi telef edilmiş yahut bir kısmı telef olmuş iki elbise gibi iki ayni mal olursa, bu ikisinden geri kalanlar hakkında rücu etmesinin cevazı hakkında iki görüş gelmiştir. Malın bir kısmı satılmış, hibe edilmiş yahut vakfedilmiş olursa bu, konumuna göre telef edilmiş sayılır. Aynı kaldığı halde bir özelliğini götürmek için satılan o malın değeri eksilecek olursa, rücu etmesine engel teşkil etmez. Çünkü sıfatın/özelliğin gitmesi, onu malının aynı olmasından çıkarmaz. Ancak o kimse, hakkının hepsini eksik olarak almak ile bedelin tamamını alacaklılara vermesi arasında muhayyer kalır.

İkinci şart: Satılacak olan malın -şişmesi, büyümesi (yahut hayvanın) talim görmesi vb. gibi- o mala bağlı bir ziyadesinin olmamasıdır. Nitekim bu konu hakkında mezhebimiz ihtilaf etmiş değildir. el-Haraki’nin sahip olduğu görüşe göre; Bu durumda ise rücu etmeye mani olur, çünkü yeni gelişen bir sebebe binaen fesholduğundan dolayı, mala bitişik (muttasıl) olan aynı hakkında malik de olamaz. Tıpkı zorla yapılan nikahın fesih sebebi olması gibidir. Bir de bu, müflisin mülkünde söz konusu olan bir ziyade olduğundan, satıcının bunu alma hakkı yoktur. Tıpkı ayrı olan mal gibi ve fiili ile elde edilen mal gibi kabul edilir. Çünkü söz konusu ziyade satıcı tarafından ulaştırılmadığı için -başkasının malından olduğu gibi- ondan alınmasına da hak sahibi değildir. Meymuni’nin, İmam Ahmed’den bunun mani olmayacağına dair rivayeti de gelmiştir. Bu, İmam Malik ve İmam Şafii mezhebine aittir. Ancak İmam Malik; Mülk sahibinin bu malı alıcılara vermek yahut sattığı bedeli vermek arasında muhayyer olduğunu ifade etmiştir. Zira bu, ayrı (munfasıl) olan ziyadeye mani olmayan bir fesih sayıldığından, muttasıl olanı men etmez, tıpkı ayıplı malı reddetmek gibidir.

İki yönden buna cevap verilmiştir:
Birincisi: Kuşkusuz hakkında fesih mevzu bahis olan akit bir defa müşteri tarafından, onun rızası doğrultusunda, hakkında fazlalığı düşürmek şekliyle söz konusu olmuştur. Kendisi -bizim mezhebimizin tersine- bunu satıcıya bırakmıştır.
İkincisi: Fesholan akit sonrasında eski kusuru bulunan akde yakın bir anlam bulunmaktadır. Buradaki fesih konusu ise yeniden ortaya çıkan bir sebebe matuftur, bu da ziyade olan aynı malın geri istenilmesini hak etmeyen nikahın feshedilmesine benzemektedir. Bilakis burada daha öncelikli de sayılır zira ziyade/fazlalık, müflis ve alacaklıların hakkına taalluk etmekte, bunun yanında kendi hakkı olmayan fazlalığı da alanı men etmiş olmakla şüphesiz borçların tamamına sahip olmamış alacaklılara gitmesinden daha evla sayılır. Nitekim müflis olan, şiddetle ihtiyaç duyduğu vakit zimmetinin beri olmaya muhtaç kimsedir.

Hadise gelince, bu ise başkasının hakkına bağlı olmayan, fazla bulunmayan ve meta özelliği üzere bulunan kimseye hamledilmiştir. Burada ise söz konusu fazlalık sebebiyle alacaklıların borçlarına taalluk etmiştir. Çocuk, meyve ve kazanç gibi munfasıl/ayrı sayılan ziyadelere gelince, bunlar rücu mani değildir. el-Muvaffak der ki: Bizim arkadaşlarımız arasında ihtilafsız olarak ifade edildiği üzere, diğerine göre söz konusu olan ziyade müflise aittir. Bu, İmam Malik ve İmam Şafii’nin görüşünü oluşturmaktadır. el-Haraki’nin sözünün zahirinden anlaşılan da budur. Çünkü bu, aynının geri verilmesini hak eden bir fesih sayıldığından, ayrı sayılan fazlalığın alınmasını da hak etmemektedir. Tıpkı ayıp ve kusuru sebebiyle muhayyerliği yahut ikale nedeniyle alışverişin feshedilmesi gibi kabul edilir. Aynı zamanda fesih sebeplerinden meydana gelen nikah feshi de böyledir. Bir de bu tazmin nedeniyle malın çıkarılmasını gerektirmektedir. Bu durumda ona tazmin gereksin diye nema ile artış müşteriye ait olur.

Ebu Bekir der ki: Söz konusu fazlalık satıcıya ait olur. Bu, Maliki mezhebine göre böyledir. Çünkü bu, bir fazlalık ve ziyadedir; dolayısıyla da muttasıl malda olduğu gibi satıcıya ait olur. el-Muvaffak şöyle der: Muttasıl olan fazlalığa gelirsek, bunun yanı sıra müflise ait olacağına işaret etmiştik. Bunda ona ait munfasıl olmasında bir dikkat söz konusudur. Sonra bunu kabul edecek olursak, peşine sadır olacak olan ziyade ve fazlalık kaçınılmaz olur. Zira (malın) muttasıl olması -munfasılın tersine- feshedilecek konulara ve ayıp sebebiyle alışverişin reddedilmesine tabi olur. Bu minvalde ortaya çıkması sebebiyle de bir ihtilafın baş göstermesi de zorunlu olmaz.

Üçüncü şart: Satıcının söz konusu malın bedelinden bir bölümünü kabzetmemesidir. Şayet malın bedelinden bir bölümü almış olursa rücu hakkı sabit olur. Bunu, İshak ve eski görüşüne göre İmam Şafii söylemiştir. Çünkü Ebu Hureyre hadisinde geldiği üzere, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kimse bir mal satar, o malı satın alan kimse iflas eder ve malı satan onun bedelinden hiçbir şey almamış olur da o malı aynen bulursa, onu almada başkasından daha hak sahibidir.” Bir rivayet ise şöyledir: “Şayet bunun semeninden bir şey almış olursa o kimse diğer alacaklılar gibidir.” Çünkü bunda, müşteriye pazarlık noktasında icra edilen muamelenin bir bölümündeki paydan rücu etmek vardır ve bu şekliyle ona zarar verilmiş olunmaktadır. Nitekim hisseye ortak olmasına teşvik edilmediği halde onu hisseye katmış olmakla malın kıymetinde noksanlık icra edilmiş olmaktadır ki, bu da iflas edene ve alacaklılara kıymetin noksanlığı sebebiyle zarar aşılamaktan öteye geçmez. Bir de bu muamele, alışverişi de feshetmeye sebep teşkil eder, neticede ortak yapılması caiz olmaz; tıpkı malı kusuru sebebiyle ve muhayyerlik sebebiyle geri vermek gibi kabul edilir.

Yeni görüşüne göre İmam Şafii der ki: Semenden geri kalanı kadarında rücu etme hakkı vardır. Çünkü bu, akdi bağlayan kişiye tamamen malın aynına rücu etmiş sayacağından, bunun bir bölümünden rücu etmesi de haliyle caiz olur. Tıpkı nikah da zifafa girilmeden evvel ayrılmak gibidir. (Ama) buna alışverişin, alışverişe kıyas edilmesinin, alışverişin nikaha kıyas edilmesinden daha evla olacağı, şeklinde karşılık verilmiştir.

İmam Malik ise şöyle demiştir: Bu kişi muhayyerdir, dilerse aldığını geri verir ve aynın tümü hakkında rücu eder, dilerse de bunu alacaklılara hisse olarak böler ve rücu etmez.

İşte hadis-i şerif konusunda, rücu etme hakkının olduğunu söyleyenler bu hadisin mürsel olduğu şeklinde cevap vermişlerdir. Halbuki mürsel oluşu hakkında bir delil yoktur. Hadisin muttasıl (senetli) olarak sabit olduğuna dair verilen cevap ise bu hadisi mürsel şeklinde aktaranın durumuna zarar vermez. Çünkü müsned şeklinde rivayet eden kişinin bir ziyadesi vardır ve buna dair nakledilen hadisin mürsel oluşunun terk edilmesine bir çelişki oluşturmamaktadır.

Dördüncü şart: Bunun başkasının hakkında taalluk etmemesidir. Şayet müşteri bu malı rehin bıraksa sonra iflas etse, satıcı bundan rücu etmeye malik olamaz; sanki onu satması yahut (köleyi) azad etmesi gibi sayılır. Bir de bu durumda rücu edilmesi, rehin alan kişiye bir tür zarar içermektedir ve zarar ise zarar vermekle giderilemez. el-Muvaffak der ki: Bu noktada bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz.

Şayet rehin malı, müşterinin iflasından evvel ayrıma uğrayacak olursa yahut iflasın öncesinden veya sonrasından rehin alan onu beri kılacak olursa, bu durumda satıcının ondan rücu etme hakkı vardır. Çünkü o, iflas eden nezdinde söz konusu malına ayni olarak yetişmiş demektir. Şayet satış, hibe, vakıf, azad vb. gibi durumlarla satılan malın elden çıkmasından sonra kişi iflasa uğramış olursa, o zaman satıcının ondan rücu etme hakkı yoktur. Çünkü o, bu haliyle iflas eden nezdinde söz konusu malına ayni olarak yetişmiş olmaz.
Beşinci şart: İflas edenin hayatta olmasıdır. Şayet ölmüş olursa bu durumda satıcı alacaklılar konumunda bulunur, ister ölümünden evvel iflasa uğramış olduğunu ve kendisine hacr konulmuş olduğunu, ardından da ölmüş olduğunu bilmiş olsun yahut da ölmüş de ardından iflas ettiği ortaya çıkmış olsun, fark etmez. Bunu, İmam Malik ve İshak söylemiştir. Çünkü bu noktada Ebu Hureyre’den şöyle nakledilmiştir: “Eğer malı satın alan kimse ölürse, burada mal sahibi diğer alacaklılar gibidir.”

Yemim b. Adiy’den rivayet edildiğine göre, (o şöyle dedi): Bana Zübeyd’in tahdis ettiğine göre, onun Zühri’den, onun da Ebu Seleme ve onun da Ebu Hureyre’den aktardığına göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Her kim yanında bir başkasının malı aynen durduğu halde ölürse, satıcı -onun parasından bir miktar tahsil etsin veya etmesin- diğer alacaklılarla eşit sayılır.”
Çünkü bu iflas edenden ve alacaklılardan başkasının hakkına taalluk eder, şüphesiz onlar miras bırakılanlardır ve rehin alan kimseye benzemektedirler.

İmam Şafii ise: Bu kimsenin akdi feshetmeye ve malın aynını geri çevirmeye hakkı vardır, demiştir. Çünkü Ebu Hureyre’den nakledildiği üzere, o der ki:
“İşte Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hükmettiği şudur: Bir kimse, iflas eder veya ölür de bir adam malını aynıyla bulursa ona herkesten daha çok hak sahibidir.”
Onlar, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in:
“Kim, iflasa uğramış bir kimsenin yahut bir kişinin yanında malının aynına yetişmiş olursa, bunu almakta o başkasından daha hak sahibidir.”
buyruğunun genel manasını gerekçe göstermişlerdir. Çünkü iflas durumu, akdin feshedilmesine bir sebep teşkil eder; dolayısıyla da -kusurun anlaşılmasındaki gibi- öldükten sonra da feshedilmesi caiz olur.

el-Muvaffak şöyle der: Onların ileri sürdüğü bu hadisin isnadı meçhuldür. Sonra icma’ya göre bu hadisle amel de edilemez. Çünkü iflas şartı olmadan sadece müşterinin ölümü sebebiyle sahibine söz konusu malı vermiş olmaktadır, onu ifa etmesi mazur olmadığı gibi, semenini almak da söz konusu değildir. Nitekim alimlerin hepsine göre bunun tersi emredilir. Diğer hadise gelince, bizim dediğimiz de bu yöndedir. Zira mal sahibi, iflas edenin yanında malını bulacak olursa bunu almaya daha hak sahibidir. Bizim meselemizde söz konusu olanı onun yanında bulacak olmasıyla ancak onun mirasçısı olması yönüyle bulmuş olacaktır ki, bu ise hadisi içermemektedir. Bu, ancak mefhumu üzere bu noktada rücu etmeye hak sahibi olamayacağına delalet etmektedir…

Hayatta olma hali ile ölmesi hali iki durumda ayrıma tabi tutulur:
Birincisi: Hayatta iken mevcut olan mal ve mülk, iflas edene aittir burada ise başkasına aittir.
İkincisi: İflas edenin zimmeti burada geri dönmeyecek şekilde harap olup gitmiştir. Bu halde iken malın ayni olarak has kılınması -hayatta olma halinin tersine- alacaklılara çoğu kez zarar vermiş olacaktır.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/muflisin-yaninda-malinin-aynini-bulan-kimse/,https://kutsalayet.de/iflas-edene-verilecek-olan-vadeli-borc/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız