"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Kuttâü’t-Tarîk (yol kesen eşkıyalar)

Kuttâü’t-Tarîk (yol kesen eşkıyalar) şu beş durumdan hali değildirler:

Öldürmüş olur ve malı da almış olursa, o vakit mezhebimizin kuvvetli görüşüne göre kendisi hem öldürülür hem de asılır. Öldürülmesi kesindir ve affedilmesine dair bir yol yoktur. İlim ehli bu noktada icma etmişlerdir. Peki, katil ile maktul arasındaki eşitliğe itibar edilir mi? Bu konuda iki görüş gelmiştir. Öldürüldükten sonra ise asılır. Bu konuda üç durum söz konusudur:
Birincisi: Vakti hakkında… Vaktinde öldürülmesinin peşine icra tatbik edilir. Bunu, İmam Şafii söylemiştir. Çünkü Yüce Allah, “asılma” lafzını öldürme işinden sonra zikretmiştir. Bir de öldürme kavramı şeriat dilinde kullanıldığında “kılıçla öldürme” anlamına gelir.

Evzâî, İmam Malik, Leys, Ebu Hanife ve Ebu Yusuf ise: Diri iken asılır, sonra öldürülmüş olarak asılı tutulur ve eşkıyalık yaptığına dair ilanı yapılır. Çünkü asılma işi, bir ceza vermedir ve bu da hayatta olana verilir, ölen kimseye verilmez. Bir de hırabe cezası hayatta olanlara verilen bir cezadır ve diğer cezalarda olduğu gibi (öldürdükten sonra verilmez).

Ama caydırma sebebiyle bunun meşru olması halinde, öldürme cezasının sakıt olacağı yönünde cevap verilmiştir. Sanki öldürme yanında diğer had cezalarının sakıt olması gibi değerlendirilmiş olurdu. Halbuki asılma ancak başkasını bu işten (yol kesmeden) caydırmak için meşru kılınmıştır ve hali de bu şekilde şöhret bulmuştur. Bu ise öldürülmesinden sonra asılmasını ortaya koymuş olur.

İkincisi: Miktarı (ne kadar asılı kalacağı) hakkında… Bunun bir süresi yoktur, sadece o kişinin o işiyle (insanlar arasında) meşhur olarak bilineceği vakte değin sürer. İmam Şafii: Üç gün boyunca asılı kalır, demiştir. Bu, aynı zamanda Ebu Hanife’nin de mezhebini oluşturmaktadır. Ama bu vaktin belirlenmesi nasslarla sabit olmadığından, bu caiz olmaz. Zira asılı kalanın cesedi açıkçası bozulur, kokar ve o nedenle görüntüsü ve etrafa yaydığı pis kokular sebebiyle Müslümanlara eziyet vermektedir. O vakit yıkanması, kefenlenmesi ve defnedilmesi mümkün olmaz, öyleyse delili bulunmadığından dolayı buna bir vakit biçmek caiz değildir.

Üçüncüsü: Vücubiyeti hakkında… Asılma işi vaciptir ve öldürüp bir de malı alan kimse hakkında kesinlik arz etmektedir. Bu, affedilmesi yahut başka bir nedenden dolayı sakıt olmaz. Çünkü asılma bir had cezası olarak meşru kılınmıştır; dolayısıyla –öldürme ve diğer hadler gibi– yapılması ve terk edilmesi noktasında muhayyer bırakılamaz. Rey ashabı ise: Devlet başkanı isterse asar, isterse asmaz, demiştir.

Öldürmüş olup, malı almamış olmaları. O vakit öldürülürler ve asılmazlar. Hüküm kesin olarak öldürme çatısı altında işler ve burada had cezası olarak tatbik edilir. Tıpkı öldürülen ve malı da alınan kimsenin hükmü gibi değerlendirilir.
Malı almış olup, öldürmemiş olması. Bu durumda sağ eli ve sol ayağı kesilir. Nitekim bu, şanı Yüce Allah’ın: “Çaprazlama kesilir…” (Maide Suresi: 33) buyruğunun manasını oluşturmaktadır.
(İnsanları) yolda sadece korkutmuş olmaları, öldürmemiş ve malı da almamış olmaları. Bunlar ise sürgüne gönderilirler. Bu sürgün herhangi bir şehre sığınmalarına müsaade edilmeksizin, memleketin şehir merkezinden (uzak bir yere) sürgün edilip gönderilmeleri demektir.
İlim ehlinden bir topluluk: Zina edenin sürgün edildiği gibi, kendi memleketinden başka bir memlekete sürgün olarak gönderilmesidir, demişlerdir. İmam Malik ise zina eden kimse hakkında söylediği gibi bu konuda şöyle demiştir: Sürgüne gönderildiği memlekette hapse atılırlar. Zira bu kimselerin sürülmeleri durumunda (hapse atılmadıkları vakit) gittikleri memlekette de aynı şekilde yol kesicilik yaparlar ve insanlara eziyet verirler. Öyleyse hapsedilmeleri daha evlâdır.

Ebu Hanife ise: Sürülmesi, tevbe edinceye değin hapsedilmesi anlamına gelir, demiştir. İmam Şafii’den de bu görüşe yakın bir kavli gelmiştir. Bu noktada o: Devlet başkanı onlara tazir cezası verir, uygun görürse şayet onları hapse de atabilir, demiştir. Ondan (İmam Şafii) şöyle dediği de nakledilmiştir: Sürgün cezası, devlet başkanının o ahali arasında Yüce Allah’ın haddini tatbik etmek için istekte bulunmasıdır.

Ebu’l-Hattab’ın, İmam Ahmed’den aktardığı nakle göre sürgünün şöyle bir manası da vardır: Yol kesen eşkıyaların sürgün edilmesi, devlet başkanının onlar adına talepte bulunması ve egemen olması şeklinde caydırma amacıyla onlara tazir cezasını vermesidir.

el-Muvaffak şöyle demiştir: Bizim lehimize ayet-i kerimenin zahiri gelmiştir. Çünkü “sürgün” anlamına gelen “nefy” ifadesi, kovmak ve uzaklaştırmak demektir. Hapsetmek ve elinde tutmak ise birbirine zıt anlamdadır. Muayyen bir yer dışına sürülmelerine gelince, bu bağlamda şanı Yüce Allah: “Yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir…” (Maide Suresi: 33) şeklinde buyurmuştur ve bu ise o yerin hepsinden sürülmesini ifade eder. Onların (az önceki kimi ilim ehlinin) ifade ettikleri açıklamalar ise zina eden kişinin sürülmesi hükmüyle geçersiz olur; çünkü bu kişi o gittiği yerde de zinanın olabileceği muhtemel bir yere sürgün edilmiş olabilir.

Onlara karşı güçleri olmadan evvel eşkıyalar tevbe edecek olurlarsa. İşte o vakit Yüce Allah’ın hadleri kendilerinden sakıt olur. Sadece cana can ve birtakım yaralamalar ile kendilerine fayda sağlamayıp da aldıkları mallardan dolayı kısas hakkı gündeme gelir.
el-Muvaffak şöyle der: Bunda bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz. Bu durumda onlardan (tevbe etmeleri sebebiyle) kesin olan öldürme, asılma, (çaprazlama) el-ayağın kesilmesi ve sürgün sakıt olmuş olur. Geriye sadece cana can, yaralanmalardaki kısas, mali borç ve tazminler ile kısas bulunmayan diyetin ödenmesi kalmış olur. Ama güçleri olduktan sonra tevbe ederlerse bu hadlerden hiçbirisi kendilerinden sakıt olmaz.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/yol-kesen-eskiyalara-dair-hukumler/,https://kutsalayet.de/hadlerin-bir-arada-toplanmasi/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız