“Bana demir parçaları getirin.” İki dağ arası eşit olunca: “Üfleyin!” dedi. Onu ateş gibi yapınca: “Bana erimiş bakır getirin, üzerine dökeyim.” dedi.
Diyanet Vakfı
«Bana, demir kütleleri getirin.» Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): «Üfleyin (körükleyin)!» dedi. Artık onu kor haline sokunca: «Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim» dedi.
Kurtubi Tefsiri
“Bana büyük demir parçaları getirin.” Nihayet dağların İki yanını tam denkleştirdiği vakit: “Üfleyin” dedi Nihayet onu bir ateş haline getirince: “Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim” dedi.
“Bana büyük demir parçaları getirin” yani bana büyük demir parçalarını verin, elime teslim edin. Onlara araç taşımalarını emretmiş oldu. Bütün bunlar hibe anlamı taşımaksızın vermeye davettir. Bu ona gerekli araçları elleriyle vermeye bir çağrıdır. Çünkü o kendilerinden vergi almayacağını söylemişti. Geriye sadece gerekli araçları verme ve bedenen çalışmaya çağırmaktan başka bir şey kalmıyordu.
“Büyük demir parçaları” demir kesitleri demektir. kelimesinin aslı toplanıp, bir araya gelmek demektir. Aslanın boynunun çevresinde toplanan tüylere; ” Arslan yelesi” denilmesi de buradan gelmektedir. “Kitabı yazdım ve harflerini bir araya getirip topladım” demektir.
Ebû Bekr ve el-Mufaddal; şeklinde gelmek fiilindenmiş gibi okumuşlardır. Bu da; “Bana demir kütleleri getirerek geliniz” anlamındadır. Cer harfi düşünce (kütle anlamındaki “zübar” kelimesi) fiil ile nasbedilmiştir. Şairin şu mısra ında olduğu gibi:
“Sana hayrı emrettim…”
Burada da cer edatı hazfedildiğinden fiil nasbetmiştir.
Cumhûr “züber” kelimesinin “be” harfini üstün olarak okumuştur. el-Hasen ise bunu ötreli okumuştur. Her iki şekilde de büyük parça demek olan “zübre’nin çoğuludur.
“Nihayet dağların iki yanını” yaptığı inşaat ile
“tam denkleştirdiği vakit” demektir. Asıl söz konusu olan inşaat olduğundan dolayı ayrıca zikredilmeyerek hazfedilmiştir.
” Dağların İki yanını” âyeti ile ilgili olarak Ebû Ubeyde der ki: Kasıt dağın iki yanıdır. Ona “sadefeyn” isminin veriliş sebebi iki yanın biribirlerine tesadüf etmesi yani birbirlerinin karşılarında bulunması, biri diğerine mülakî olmasıdır. Bu açıklamayı ez-Zühri el-Mâverdî, en-Nuket ve’l-Uyûn, III, 343’cle “ez-Zührî” yerine: “el-Ezherî” ve İbn Abbâs yapmıştır. Biri diğerinden sanki yüz çeviriyormuşçasına “sudûPdan gelen bu isim verilmiştir. Şair der ki:
“Onun aydınlığı dağın her iki yanını da aşıp geçiyor,
Karanlıktaki kandil gibi alev saçıyor.”
Yüksekçe binaya da dağın kenarına (yar’ına) benzetilerek “sadef’ denilir. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: “Meyletmek üzere olan bir sadefin yanından geçti mi hızlıca yürürdü,” İbn Kesîr, en-Nihâye, III, 17de bu lafızla; Müsned, II, 356’cla: “Peygamber yan yatmış bir duvarın (cidar) ya da bir bahçe duvarının (hâit) yanından geçti de yürüyüşünü hızlandırdı…” şeklînde Ebû Ubeyd dedi ki: Sadef ve hedef yüksekçe ve büyük her yapıya verilen isimdir.
İbn Atiyye der ki: “İki sadeP karşılıklı iki dağa verilen isimdir. Yalnız birisine “sadef” denilmez. Ama ikisine “sadefân” denilir. Çünkü biri diğerine tesadüf etmektedir.
Nâfi’, Hamza ve el-Kisaî; kelimesini “sad” harfi üstün ve şeddeli “dai” harfi de üstün olarak okumuştur. Aynı zamanda bu Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)ın ve Ömer b. Abdulaziz’in de kıraatidir. Bu, Ebû Ubeyde’nin de tercih ettiği kıraattir. Çünkü en meşhur olan lügat (söyleyiş) budur.
İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebû Amr ise “sad” ve “dal” harflerini ötreli okumuşlardır.
Ebû Bekr yoluyla gelen rivâyetinde Âsım ise “sad” harfini ötreli, “dal” harfini sakin okumuştur. “Curf” ve “cüruf gibi. Bu da bir tahfiftir.
İbnu’l-Macişûn “sad” harfini üstün, “dal” harfini ötreli okumuştur. Katade ise “sad” harfini üstün “dal” harfini sakin okumuştur. Bütün bu okuyuşların anlamı birdir ve karşılıklı iki dağ demektir.
“Üfleyin, dedi” âyetinden itibaren âyetin sonuna kadar âyetin anlamı şudur; Körüklerle, demir kütleleri üzerine üfleyin. Çünkü o bir kat demir kütlesi ve taş konulduktan sonra odun ve kömürü tutuşturup ateş bunları kızdırıncaya kadar körüklemelerini emrederdi. Demirin üzerine ateş yakıldı mı o da tıpkı ateş gibi olur. İşte yüce Allah’ın;
“Nihayet onu bir ateş haline getirince” âyetinin anlamı budur. Sonra da (âyet-i kerîmede geçen): “el-Kıtr” ile ilgili görüş ayrılıklarına göre: Eritilmiş bakır yahut kurşun veya demir getirilir, bunu da hazırlanmış olan bu tabakanın üzerine boşaltırdı. Bu şekilde birbirlerine kaynaşıp iyice birbirine geçip yapıştıktan sonra tekrar yeniden aynı şekilde bir tabaka daha koyardı. Bu da iş tamamlanıncaya kadar ve bu boşluk da son derece sağlam bir dağ haline gelinceye kadar devam etti.
Katade der ki: Bu dağ çizgili bir elbise gibidir. Bir yol siyah ve bir yol kırmızıdır.
Rivâyet edildiğine göre bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmiş ve: Ey Allah’ın Rasûlu, ben Ye’cûc ile Me’cûc şeddini gördüm, demiş. Peygamber ona: “Onu nasıl gördün” deyince, şu cevabı vermiş: Ben onu çizgili bir elbise gibi gördüm, bir yol sarı, bir yol kırmızı, bir yol siyahtı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sen onu gerçekten görmüşsün” diye buyurdu. İbn Kesîr, Tefsir, V, 192’de bu hadisi İbn Cerîrden naklettikten sonra; “Bu, mürsel bir hadistir” kaydını düşmektedir. “Nihayet onu bir ateş haline getirince” âyeti ateş gibi olunca demektir.
“Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim” âyeti da şu demektir: Bana bakır getirin, onun üzerine dökeyim, anlamında takdim ve te’hir yapılmış bir ifadedir.
“Getirin bana” âyetini; şeklinde okuyanlara göre anlamı şu olur: Gelin onun üzerine bakır boşaltayım ki, müfessirlerin çoğuna göre “kıtr” eritilmiş bakır, demektir. Bunun da aslı; “Damlamak’tan gelmektedir. Çünkü eritilmesi halinde suyun damlaması gibi o da damlar. Bir başka kesim de “kıtr” eritilmiş demirdir derken, aralarında İbnu’l-Enbarî’nin de yer aldığı bir başka kesim, eritilmiş kurşun demektir, der. Bu kelime; “Damladı, damlar,.
“Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık” (Sebe’, 34/12) âyetinde ki “el-kıtr” kelimesi de buradan gelmektedir.