Onlar tuzaklarını kurdular. Fakat tuzakları Allah katındadır. Dağları yerinden oynatacak olsa bile, onların tuzağı yok değildir.
Diyanet Vakfı
Hilelerinin cezası Allah katında (malum) iken, onlar, tuzaklarını kurmuşlardı. Halbuki onların hileleriyle dağlar yerinden gidecek değildi!
Kurtubi Tefsiri
Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Onların tuzaklarının cezası Allah katındadır. Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki.
“Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı.” İbn Abbâs ve diğerlerinden nakledildiğine göre Allah’a ortak koşmak, peygamberleri yalanlamak ve inatlaşmak suretiyle…
“Onların tuzaklarının cezası Allah katındadır. Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki” mealindeki âyetteki; edatı, anlamındadır. Yani onların kurdukfan tuzakların zayıflığı ve gevşekliği dolayısıyla bu tuzakları dağlan yerinden oynatabilecek değildi. Kur’ân-ı Kerîm’de nın; olumsuz edatı olarak; nın anlamına geldiği beş yer vardır:
1- Bu âyet-i kerîme.
2- “Sana indirdiğimizden şüphede isen -ki sen değilsin.-” (Yûnus, 10/94 Bk. bu âyetin Kurtubî’deki tefsiri)
3- “Eğer biz eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat biz (bunu) yapanlar değiliz.” (el-Enbiyâ, 21/17)
4- “De ki: Rahmân’ın eğer bir evladı olsaydı -ki yoktur anlamında-” (ez-Zuhruf, 43/81)
5- “Yemin olsun size vermediğimiz imkanları onlara vermiş idik.” (el-Ahkaf, 46/26)
Büyük çoğunluk (cemaat) buradaki; şeklinde “nun” ile okumuşlardır. Amr b. Ali, İbn Mes’ûd ve Ubeyy ise; diye “dal” harfi ile okumuşlardır. Âyetin anlamı o zaman şöyle olur: Hem onların tuzakları dağlan yerinden oynatacak dereceye yaklaşamaz ki.
Genel kıraat; Yerinden oynatma, şeklinde “lâm” harfini esreli olarak red ve inkâr anlamındaki “lâm” olmak üzere okumuşlardır. İkinci “lâm”ı da nasb ile okumuşlardır. İbn Muhaysın, İbn Cüreyc ve el-Kisaî ise birinci “lâm”ı ibtida lâm’ı olarak üstün, İkincisini de merfû’ olarak okumuşlardır.
Buna karşılık; da şeddelisinden muhaffef kabul edilmiştir. Böyle bir kıraat; onların hile ve tuzakları hayret edilecek kadar büyüktür, demektir. Yani onların hile ve tuzakları o kadar büyük idi ki, ondan dolayı dağlar dahi neredeyse yerinden oynayacaktı.
et-Taberî der ki: Ancak birinci kıraat tercih edilmiştir, çünkü dağlar için yerlerinden oynamak söz konusu olsaydı, sabit olmamaları gerekirdi. Ebû Bekr el-Enbarî der ki: Müslümanların benimsedikleri Mushaf’a karşı bize Ahmed b. el-Husayn’in naklettiği şu hadîs delil olamaz; Ahmed b. el-Husayn dedi ki: Bize Osman b. Ebi Şeybe anlattı: Bize Vekî’ b. el-Cerrâh anlattı. O İsrail’den, o Ebû İshak’tan, o Abdurrahman b. Danyal’dan dedi ki: Ben Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)ı şöyle derken dinledim; Zorbalardan bir zorba dedi ki: Ben göklerde kimin olduğunu bilmedikçe bu İşin ardını bırakmayacağım. Bunun üzerine kartal yavruları aldı, bunlara et yedirilmesini emretti. Nihayet bu yavrular güçlenip kasları da kuvvet kazanıp irileşince bu sefer iki kişinin sığabileceği kadar bir sandukanın yapılmasını emretti. O sandukanın içine de ucunda oldukça kırmızı bir etin yerleştirileceği bir sopa konulmasını, kartalların ayaklarının kazıklara sağlam bir şekilde bağlanmasını ve bunların da o sandukanın ayaklarına iyice bağlanmasını istedi. Sonra da kendisi ve arkadaşı bu sandukaya oturdu, kartalları da harekete geçirdi. Kartallar sopanın ucundaki eti görünce, onu almak istediler, böylelikle bu sandukanın da yükselmesini sağladılar ve yüce Allah’ın dilediği kadar yükseldiler. Zorba kişi arkadaşına: Şu sandukanın kapısını arala da bir bak, ne göreceksin? Adam: Dağları bir sinekmiş gibi görüyorum dedi, bu sefer kapıyı kapat dedi. Sonra yine Allah’ın dilediği kadar sanduka yükselmeye devam etti. Yine bu zorba kişi arkadaşına: Kapıyı arala da bir bak, ne görüyorsun? dedi. Bu sefer arkadaşı: Ben semadan başka hiçbir şey görmüyorum ve o da gittikçe bizden uzaklaşıyor. Bu sefer ucunda et bulunan sopayı aşağıya indir, dedi. O da bu sopayı aşağı indirince bu sefer kartallar da aşağı doğru uçmaya başladılar. Bu sanduka yere düştüğü vakit yıkılışının öyle bir sesi işitildi ki, bundan dolayı dağlar neredeyse yerlerinden oynayacaktı. Abdu’r-Rahmân dedi ki: Ben Ali (radıyallahü anh)’ı:
“Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki” anlamındaki âyette yer alan; ın birinci “lâm”‘ını üstün, ikincisini de ötreli okuduğunu işittim. Bu okuyuşa göre; “isterse onların tuzakları dağlan yerinden oynatacak kadar büyük olsun” anlamında olur.
Bu kıssanın Hazret-i Ali’den sahih olarak rivâyet edilmediği, bilhassa belirtilmiştir. (Meselâ bkz. İbn Atiyye, el-Muharraru’l-Veciz, X, 101)
es-Sa’lebî de bu haberi bu anlamıyla nakletmiş, sözü geçen bu zorba kişinin Rabbi hususunda Hazret-i İbrahim ile tartışan Nemrut olduğunu söylemiştir. İkrime der ki: Bu kişi ile beraber o sandukada tüyü bitmemiş bir çocuk vardı. Beraberinde bir de ok ve yay almıştı. Attığı ok, ona, kana bulanmış olarak düşcü, gösterilince de: İşte sen semadaki ilahın hakkından geldin, diye söyledi, İkrime der ki: Attığı ok semadaki bir balığın kanına bulanmıştı. Bu balık havada asılı duran bir denizden kendisini bu okun üzerine bırakmıştı.
Bu okun bir kuşa isabet ettiği de söylenmiştir. Daha sonra Nemrut arkadaşına ucunda et bulunan sopayı aşağı doğru indirmesini emretti. Kartallar bu sandukayı aşağı doğru indirdiler, dağlar bu sandukanın seslerini işitti, kartallar da bu sesi İşitti ve ürktü. Semadan onlara bir musibet geldiğini ve kıyâmetin koptuğunu zannettiler. İşte yüce Allah’ın:
“Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki” âyeti ile anlatılan budur.
el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir şey dağlarda hayatın yaratılmasını kabul etmek suretiyle mümkündür,
el-Maverdî’nin de İbn Abbâs’tan naklettiğine göre Nemrud b. Ken’ân, Küfe topraklarından er-Res denilen kasabada bu kuleyi inşa etmiştir. Sözü geçen bu kulenin yüksekliği beşbinelli arşın, eni ise üçbinyirmi arşın idi. O bu kule ile kartallar sayesinde yükseldi. Semaya ulaşmanın imkânsız olduğunu öğrenince bu sefer bu kuleyi bir kale edindi. Aile halkını ve çocuklarını içinde korunmak üzere aldı. Ancak yüce Allah onun yaptığı bu binayı temellerinden yıktı ve kule üzerlerine yıkılarak hepsi helâk oldular. İşte yüce Allah’ın:
“Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı” âyetinde anlatılan budur
Hileleri dolayısıyla yıkılacakları kastedilen dağlar hususunda da İki açıklama söz konusudur: Birisine göre kasıt yeryüzünün dağlarıdır, ikinci görüşe göre ise İslâm ve Kur’ân-ı Kerîm’dir. Çünkü İslâm’ın ve Kur’ân-ı Kerîm’in sebat ve sağlamlıkları, köklü oluşları dağlar gibidir.
Yine el-Kuşeyrî der ki:
“Onların tuzaklarının cezası Allah katandadır” âyeti şu demektir: O, bunu bilir ve bunun karşılığında onları cezalandıracaktır. Yahut da “onların tuzaklarının cezası Allah katındadır” anlamında olup muzaf hazfedilin iştir.
“Hem onların tuzakları dağları yerinden oynatamaz ki” âyetinde de “lâm” harfi esreli okunur. Yani onların bu tuzakları yüce Allah nezdinde herhangi bir etki ve herhangi bir ehemmiyete sahip değildi. Burada dağlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in durumuna dair bir misaldir.
Şöyle de açıklanmıştır: “Hem onların tuzakları’ kendi kanaatlerine göre “dağları yerinden oynatacaktır” ve böylelikle İslâm’ın çürütülmesinde etkili olacaktır, zannediyorlardı.
(……) âyeti birinci “lâm” harfi üstün, ikincisi ötreli olarak da okunmuştur. Yani onların giriştikleri tuzak dağlan yerinden oynatacak kadar büyüktür. Fakat Allah, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı buna karşı korumuştur. Bu anlamıyla yüce Allah’ın:
“Ve onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular.” (Nûh, 71/22) âyetini andırmaktadır. Dağlar yerinden oynamaz,-fakat İbare yaptıkları işin büyüklüğünü ifade etmek kastıyla kullanıldığından böyle gelmiştir.