“Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını, ekin bitmeyen bir vadide, senin dokunulmaz evinin yanında yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı kılsınlar diye. Artık insanlardan kalpleri onlara yönelt. Ve onları meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler.”
Diyanet Vakfı
«Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Hareminin (Kabenin) yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.»
Kurtubi Tefsiri
“Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin mukaddes evinin yanında, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık Sen insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve şükrederler umuduyla kendilerini bir takım meyvelerle rızıklandır.”
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Ekin Bitmez Bir Vadiye Yerleştirilen Zürriyet:
Buhârî’nin, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre kadınlar arasında beline ilk kemer bağlayan kişi Hazret-i İsmail’in annesidir. O Sarâ’nın izini farketmemesi için (etekleri yere sürünmesin diye) bir kemer edinmişti. Sonra İbrahim onu ve oğlu İsmail’i -henüz ona süt emziriyor iken- alıp onları Beyt’e getirip Beyt’in yakınında, Mescid’in yukarı taraflarında, Zemzem’in üst yanında büyükçe bir ağacın yanına bıraktı.
O gün Mekke’de hiçbir kimse yoktu ve orada su da yoktu. İşte ikisini de oraya bıraktı, yanlarına da içinde bir miktar hurma bulunan bir torba ile içinde su bulunan bir kırba koydu. Sonra İbrahim geri dönüp gitti.
İsmail’in annesi onun arkasından gidip: Ey İbrahim dedi. İçinde hiçbir insanın ve hiçbir şeyin bulunmadığı bu vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun? İsmail’in annesi bu sözleri ona defalarca tekrarladığı halde İbrahim ona dönüp bakmıyordu bile. Bu sefer ona: Bunu Allah mı sana emretti? diye sorunca, o: Evet dedi. Bunun üzerine: O halde O bizi zayi etmez, diyerek geri döndü.
İbrahim de yoluna koyulup gitti. Nihayet kendisini görmeyecekleri tepenin yanına geldiğinde yüzünü Beyt’e dönerek, bu duaları yaptı. Ellerini kaldırarak: “Rabbim, ben zurriyetimden bir kısmını… ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim… ve şükrederler umuduyla kendilerini bir takım meyvelerle rızıklandır” diye dua etti. İsmail’in annesi de, İsmail’i bir taraftan emziriyor, diğer taraftan da o sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su bitince, annesi de susadı, oğlu da susadı. Oğlunun kıvranmaya başladığını gördü, onu görmemek için kalkıp gitti.
O yerde kendisine en-yakın tepe olarak Safâ’yı gördü. Üzerine çıktı, sonra da kimseyi görür mü diye vadiye doğru yöneldi, ancak kimseyi göremedi. Safa’dan indi, nihayet vadiye ulaştığında elbisesinin yanını yukarı doğru çekerek oldukça gayret gösteren birisi gibi koşuştu. Sonra vadiyi aştı ve arkasından Merve’ye ulaştı, onun üzerinde durdu ve kimseyi görür mü diye baktı. Yine kimseyi göremedi, aynı işi yedi defa tekrarladı.
İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İşte iki tepe arasında insanların sa’y etmeleri budur (buradan gelmektedir.)”
Merve’nin üzerine çıktığında bir ses duydu -kendi kendisine-: Sus dedi, sonra da kulağını kabarttı. Yine bir ses işitti, bu sefer şöyle dedi: Sen sesini bana duyurdun, eğer bana yardıma koşabileceksen (yardıma gel.) Bir de baktı ki Zemzem’in yanıbaşında melek duruyor. Ayağının ökçesi –veya kanİsmi ile (yeri) eşti ve nihayet su çıktı. Annesi suyun önünde havuz yapmaya ve eliyle suyu avuçlayıp kabına doldurmaya başlıyordu. Su ise o avuçladıktan sonra yine kaynamasına devam ediyordu.
İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah İsmail’in annesine rahmet buyursun, şayet Zemzemi bıraksaydı -yahut ta: Eğer sudan avuçlamamış olsaydı, dedi- Zemzem sürekli kaynayıp duran bir pınar kalacaktı.” Derken annesi de o sudan içti, oğluna su verdi. Melek de ona şöyle dedi: Zayi olmaktan yana korkun olmasın. Çünkü burası Allah’ın evidir. Bu çocuk ve onun babası bu evi bina edeceklerdir, hiç şüphesiz Allah bu evin ehlini zayi etmeyecektir.. Buhârî, Enbiyâ 9. diyerek hadisi uzun uzadıya nakletti.
Tevekkül İsmi ile Çoluk-Çocuğu Zayi Etmek Câiz Olmaz:
Tevekkülün gerçek mahiyeti ile ilgili olarak sufilerin aşırıya kaçmış olanlarının söyledikleri gibi; herhangi bir kimse çotuk-çocuğunu zayi olacakları bir yerde Aziz ve Rahîm olan Allah’a tevekkül ederek ve İbrahim el-Halil’in fiiline uyarak, bırakmak hususunda buna delil diye yapışması hiç kimseye câiz değildir. Çünkü Hazret-i İbrahim bunu yüce Allah’ın emri üzere yapmıştır. Hadîs-i şerîfte: “Sana bunu Allah mı emretti diye sorunca, onun: Evet” diye cevap verdiği belirtilmektedir. Yine rivâyet edildiğine göre Hazret-i Hacer, Hazret-i İsmail’i doğurduktan sonra, Hazret-i Sara onu kıskanınca İbrahim (aleyhisselâm) onu alıp Mekke’ye götürdü. Rivâyete göre Hazret-i İbrahim ile Hazret-i Hacer ve çocuk Burak’a bindiler. Bir tek günde Şam’dan Mekke vadisinin içine ulaştılar. Oğlunu ve cariyesini de orada bırakıp aynı gün Bulağa binip geri döndü. Bütün bunlar yüce Allah’ın vahyine dayanarak yapılmıştı. Hazret-i İbrahim geri döndüğünde bu âyet-i kerîmenin muhtevasında belirtilen duayı yaptı.
2- Zemzem Suyu:
Yüce Allah işleri temellendirmeyî, orada kalmayı hazırlamayı ve Beyt-i Mükerrem’in yerini tesbit edip Haram beldenin mekanını ortaya çıkarmak isteyince, meleği gönderdi. O da suyun üzerini eşti ve bu suyu da gıda seviyesine getirdi.
Sahih hadiste rivâyet edildiğine göre Ebû Zerr (radıyallahü anh) geceli-gündüzlü otuz gün süreyle Zemzem ile yetindi. Ebû Zerr der ki: Zemzem suyundan başka yiyecek bir şey bulamıyordum. Şişmanlamaktan vücudumda boğumlar ortaya çıkıncaya kadar şişmanladım ve bu arada da içimde açlığın hiçbir etkisini de duymadım… diyerek hadisin geri kalan bölümlerini nakletmektedir. Müslim, Fedailu’s-Sahabe 132; Müsned, V, 175.
Dârakutnî de İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Zemzem suyu ne için içilir ise onun için (iyi gelir.) Eğer sen onunla şifa bulmak ümidiyle o suyu içersen, Allah da sana şifa verir. Eğer sen onu doymak kastıyla içersen, Allah onun vasıtasıyla seni doyurur. Şayet sen onu susuzluğunu kesmek için içersen, susuzluğunu keser. Çünkü o Hazret-i Cebrâîl’in ayağıyla vurduğu ve yüce Allah’ın İsmail’e içmek üzere ihsan ettiği sudur. ” Dârakutni, II, 289
Dârakutnî, İkrime’den şöyle dediğini rivâyet eder: İbn Abbâs, Zemzem suyundan içtiğinde şöyle derdi: ” Allah’ım Sen’den faydalı bir ilim, geniş bir rızık ve her türlü hastalıktan şifa dilerim.” Darakutnî, II, 288
İbnu’l-Arabî der ki: Zemzem suyunda niyeti sahih olan, kalbi selim olan, bunu yalanlamayan ve denemek kastıyla içmeyen herkes için bu özellikler vardır. Şüphesiz Allah tevekkül edenlerle beraberdir ve O denemek kastıyla bu işe kalkışanları da rüsvay edendir.
Ebû Abdullah Muhammed b. Alî et-Tirmizî de der ki: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Karanlık bir gecede tavafa girdim. İdrarım beni meşgul edecek kadar sıkıştırdı, kendimi tutmaya koyuldum. Nihayet beni rahatsız etti, mescidden çıkacak olursam bazı kimselerin ayaklarına da basmaktan korktum. Çünkü o günler hac günleriydi. Bu sefer bu hadisi hatırladım, Zemzeme girdim içebildiğim kadar içtim. Sabaha kadar bu halimden rahatsız olmadım.
Abdullah b. Amr’dan da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Zemzem’de, Rüknün karşı tarafında cennetteki bir pınar vardır.
3- Hazret-i İbrahim’in Beyt’in Yakınında Yerleştirdiği Zürriyeti:
“Zürriyetimden bir kısmını” âyetindeki;”…. den bir kısmını” teb’îz (kısmilik.) içindir, yani ben zürriyetimin bazısını burada yerleştirdim. Bu sözleriyle Hazret-i İsmail ile annesini kastetmektedir. Çünkü Hazret-i İshak Şam diyarında idi. Buradaki bu edatın sıla olduğu da söylenmiştir, “Zürriyetimi… yerleştirdim” demek olur.
4- Mukaddes Ev:
Yüce Allah’ın:
“Senin mukaddes evinin yanında” âyeti, Beyt’in -rivâyet olunduğuna göre- tufan’dan önce ve ondan eski olduğunun delilidir. Bu anlamdaki açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi’nde (2/127. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada Hazret-i İbrahim, Beyt’i yüce Allah’a izafe etmiştir. Çünkü bu Beyt’e ondan başka kimse malik olamaz. Onu mukaddes (muharrem) olmakla da nitelendirmiştir. Yani başka yerlerde helâl olan cima ve buna benzer helâl kabul edilen bazı şeyler orada haramdır.
Bir diğer açıklamaya göre bu Ev zorbalara karşı muharremdir (korunmuş ve saygı değerdir.) Saygınlığının çiğnenmesine ve hakkının hafife alınmasına karşı korunmuştur. Bu açıklamayı Katade ve başkaları yapmıştır. Yine bu hususa dair açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi’nde (5/97. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
5- Namazın Kılınması:
Yüce Allah’ın:
“Rabbimiz, namazı dosdoğru kılsınlar diye” âyetinde (Hazret-i İbrahim) dinin diğer hükümleri arasında özellikle zikretmesi, bu dinde namazın fazileti ve önemli yeri dolayısıyladır. Namaz Allah’ın kulları nezdindeki ahdi (emâneti.)dir. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur; “Beş vakit namaz vardır ki, Allah onu kullara (farz olarak) yazmıştır…” Ebû Dâvûd, Vitr 2; Nesâi, Salat 6; Dârimî, Salât 208; İbn Mâce, İkametu’s-Salat 194; Muvatta’, Salâtu’l-Leyl 14; Müsned, V, 319
Yüce Allah’ın:
“Namazı dosdoğru kılsınlar diye” âyetindeki “lâm” harfi “key lâm’ı”dır. Bu konuda kuvvetli görülen görüş budur ve bu lâm “yerleştirdim” anlamındaki fiile taalluk etmektedir. Bununla birlikte emir lâm’ı olması da mümkündür. (O takdirde anlam… “namazı dosdoğru kılsınlar” demek olur.) Bu sözleriyle Hazret-i İbrahim, sanki yüce Allah’a onların namazı dosdoğru kılmaya muvaffak kılınmalarını arzu etmiş ve dilemiş gibidir.
6- Mekke ve Medine Mescidlerinde Namazın Fazileti:
Bu âyet-i kerîme, Mekke’de kılınan namazın başka yerlerdeki namazlardan daha faziletli olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Çünkü yüce Allah’ın:
“Kabilimiz, namazı dosdoğru kılsınlar diye” âyetinin anlamı şudur: Ben, zürriyetimi Senin mukaddes Evinin yanında burada namazı dosdoğru kılsınlar diye yerleştirdim.
İlim adamları Mekke’de kılınan namazın mı, yoksa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Mescidinde kılınan namazın mı daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir.
Genel olarak eser ehli (yani rivâyetlerin ihtiva ettiği hükümleri esas alanlar) Mescid-i Haram’da namaz kılmanın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mescidinde namaz kılmaktan yüz kat daha faziletli olduğu görüşündedirler. Onlar bu hususta Abdullah b. ez-Zübeyr’in rivâyet ettiği şu hadisi delil gösterirler. Abdullah dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Benim bu Mescidimde kılınan bir namaz -Mescid-i Haram müstesna- onun dışındaki diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Buraya kadar; aynı manada ve yakın lâfızlarla; başka ravilerden: Buhârî, Mescidu Mekke 1; Müslim, Hacc 505-510; Tirmizî, Salât 126; Nesâî, Menâsik 124; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 195; Muvatta’, Kıble 9; Müsned, 11, 16, 29, 53… 277, 397… Ayrıca bk. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, VI, 16. Mescid-i Haram’daki bir namaz ise benim bu Mescidimde kılınan namazdan yüz kat daha faziletlidir. ” Müsned,IV, 5
İmâm Hafız Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bu hadisi Habib el-Muallim, Atâ b. Rebah’tan, o Abdullah b. ez-Zübeyr’den senediyle rivâyet etmiş ve onun ceyyid olduğunu belirtmiştir. Ne lâfzında, ne de manasında hiçbir karışıklık yapmamıştır. Habib güvenilir (sika) birisi idi. İbn Ebi Hayseme der ki: Ben Yahya b. Maîn’i şöyle derken dinledim: Habib el-Muallim sika bir ravidîr. Abdullah b. Ahmed de der ki: Ben babamı şöyle derken dinledim: Habib el-Muallim sika bir ravidir, onun rivâyet ettiği hadisler ne kadar sahihtir. Ebû Zür’â er-Razî’ye de, Habib el-Muallim hakkında sorulmuş, o da: Basralıdır ve güvenilir bir ravidir, demiştir. İbn Abdi’l-Berr a.g.e, VI, 25-26
Derim ki: Habib el-Muallim’in rivâyet ettiği bu hadîsi, Atâ b. Ebi Rebah’tan, o Abdullah b. ez-Zübeyir’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yoluyla olmak üzere Hafız Ebû Hatim Muhammed b. Hatim et-Temimî el-Büstt “el-Müsned es-Sahih” adlı eserinde rivâyet etmiştir. Buna göre hadis sahihtir; anlaşmazlık ve ayrılık halinde ise delil olacak olan da budur. Yüce Allah’a hamdolsun.
Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: İbn Ömer’den ve o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den olmak üzere İbn ez-Zübeyr’in hadisinin bir benzeri rivâyet edilmiştir. Bunu Mûsa el-Cühenî, Nafi’den, o İbn Ömer’den yoluyla rivâyet etmiştir. Mûsa el-Cühenî ise Kûfelidir ve güvenilir bir ravidir. el-Kattân, Ahmed, Yahya ve onların benzeri bir topluluk ondan övgüyle söz etmiştir. Şu’be, es-Sevrî ve Yahya b. Said ondan hadis rivâyet etmiştir. Hakim b. Seyf rivâyet ediyor: Bize Ubeydullah b. Amr anlattı, o Abdu’l-Kerîm’den, o Atâ b. Ebi Rebah’tan, o Cabir b. Abdullah’tan dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Benim bu Mescidimde bir namaz -Mescîd-i Haram müstesna- onun dışındaki diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Mescid-i Haram’da bir namaz ise onun dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. ” İbn Abdi’l-Berr a.g.e, VI, 27
Burada sözü edilen Hakim b. Seyf, Rakkalı bir hadis bilginidir. Ondan Ebû Zür’â er-Razî de hadis rivâyet etmiştir, İbn Vaddah da ondan hadis almıştır, onlara göre o, rivâyetinde mahzur olmayan, doğru sözlü bir hadis alimidir. Eğer o da (bu hadisi) hıfz etmiş ise o takdirde bunlar iki hadistir. Aksi takdirde makbul olan Habib el-Muallim’in söylediğidir. İbn Abdi’l-Berr a.g.e, VI, 27
Muhammed b. Vaddâh da şöyle rivâyet etmektedir: Bize Yusuf b. Adî anlattı, o Ömer b. Ubeyd’den, o Abdu’l-Melik’ten, o Atâ’dan, o İbn Ömer’den dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Benim bu mescidimde bir namaz -Mescid-i Haram müstesna- onun dışındaki diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Onda (Mescid-i Haram’da) kılınan namaz daha faziletlidir.” İbn Abdi’l-Berr a.g.e., VI, 28.
Ebû Ömer (b. Abdİ’l-Berr) der ki: Bütün bunlar görüş ayrılığı halinde görüş ayrı lığını sona erdiren ve kendisine doğru yol gösterilip de taassubu dolayısıyla doğrudan kaymayan kimseler nezdinde açık bir nasstır. İbn Habib, Mutarrif’den ve Esbağ’dan, İbn Vehb’den naklettiklerine göre, ikisinin (yani Mutarrif ile İbn Vehb’in) kanaatine göre Mescid-i Haram’da kılınan namaz,
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in Mescidinde kılınan namazdan -bu konudaki hadîslere binaen- daha faziletli olduğu görüşünde idiler. İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., VI, 34.
Malik ve diğer ilim adamları ise bayram namazları için Mekke dışında bütün şehirlerde dışarıya çıkılacağını İttifakla kabul etmişlerdir. Mekke’de bayram namazları ise Mescid-i Haram’da kılınır. Hazret-i Ömer, Ali, İbn Mes’ûd, Ebû’d-Derdâ ve Cabir (radıyallahü anhüm) Mekke’de ve Mekke Mescidinde kılınan namazın daha faziletli olduğunu kabul ediyorlardı. Bunlar ise kendilerinden sonra gelenlere göre taklid edilmeye daha lâyık kimselerdir. Şâfiî de bu görüştedir, Atâ’nın, Mekkeli İlim adamlarının ve Kûfelilerin görüşü de budur. Bunun benzeri bir görüş de Malik’ten rivâyet edilmiştir. İbn Vehb ise “Camidinde Mâlik’ten şunu nakletmektedir: Âdem (aleyhisselâm) yeryüzüne indirilince: Rabbim burası sana ibadet olunmasını en çok sevdiğin bir yer midir? diye sordu, yüce Allah: Hayır Mekke’dir diye buyurmuştu. Ancak Malik’ten ve diğer Medine’li âlimlerden meşhur olan görüş, Medine’nin daha faziletli olduğudur. Basra’lılar ve Bağdat’lılar ise bu konuda farklı görüşlere sahiptir. Kimi kesim Mekke’nin daha faziletli olduğunu, bir diğer kesim ise Medine’nin daha faziletli olduğunu söylemektedir.
“Artık sen insanlardan bir kısmının gönüllerini meylettir” âyetindeki; “Gönüller” kelimesi in çoğulu olup “kalpler” demektir. Şairin şu beyitinde de olduğu gibi kimi zaman “fuâd” kalb hakkında kullanılabilir:
“Şüphesiz ki aradan geçen bunca zamana rağmen beni sana doğru
Şevk ile götüren bir gönül, elbetteki çok sabırlıdır.”
Buradaki
“gönüller” anlamındaki kelimenin (hey’et anlamındaki.) “vefd” kelimesinin çoğulu olduğu ve bunun aslının; “Heyetler” olup “fe”nin “vay”dan öne geçirilip ondan sonra da “vav”ın aslına uygun olarak “ya.”ya kalbedildiği söylenmiştir. Sanki: Artık sen de insanlardan bir kısmının hey’etler halinde onlara meyletmesini sağla.., demiş gibidir.
“Meyletmek”in mazisi; şeklinde gelir. Âdeta bir kuyunun boşluğunda imiş gibi oldukça hızlı koşan devenin durumunu anlatmak için de; denilir. Yüce Allah’ın:
“Onlara meylettir” âyetindeki kelime de buradan alınmadır.
İbn Abbâs ve Mücahid derler ki: Şayet bütün insanların gönüllerini demiş olsaydı, hiç şüphesiz Fârisîler, Rumlar, Türkler, Hintliler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Mecusiler burayı tıka basa doldururlardı. Fakat o “insanlardan” dedi, bunlarda müslümanlardır. Yüce Allah’ın:
“Onlara meylettir” âyeti ise kalplerinin onlara meyletmesini, Beyt’i ziyaret etmeye şevk duymasını sağla, demektir.
Mücahid bu âyeti; şeklinde “onları şiddetle sevsinler ve onları ta’zim etsinler” anlamında okumuştur.
“Ve şükrederler umuduyla kendilerini bir takım meyvelerle rızıklandır.” Yüce Allah Taif’de onlara sair ağaç çeşitlerinin yetişmesini sağlayarak ve diğer bölgelerden oraya çeşitli mahsullerin getirilmesi suretiyle onun duasını kabul buyurdu.
Sahih-i Buhârî’de, İbn Abbâs’tan nakledilen uzunca hadiste -ki bir bölümünü önceden de zikretmiş idik- şöyle denilmektedir: “İsmail evlendikten sonra İbrahim gelip orada bıraktıklarını görmeye geldi. İsmail’i bulamadı, hanımına İsmail’i sordu. O: Bizim için bir şeyler bulmak üzere çıktı, dedi. Sonra onlara geçimleri ve hallerine dair soru sordu. Hanımı: Halimiz kötü, darlık ve sıkıntı içerisindeyiz diyerek, ona şikayette bulundu.
İbrahim (aleyhisselâm) dedi ki: Kocan geldiğinde ona selâm söyle ve ona kapısının eşiğini değiştirmesini söyle.
İsmail (eve) geldiğinde bir şeyler hisseder gibi oldu, size kimse geldi mi? diye sordu. Hanımı: Evet şöyle şöyle bir ihtiyar bize geldi. Bana seni sordu, ben de ona söyledim. Geçimimizin nasıl olduğunu bana sordu, ben de ona darlık, sıkıntı ve zorluk içerisinde olduğumuzu söyledim. Bunun üzerine İsmail: Sana herhangi bir tavsiyede bulundu mu? diye sordu. O, bana sana selam söylememi İstedi ve kapının eşiğini değiştir de, dedi. Hazret-i İsmail şöyle dedi: ü-gelen kişi benim babamdır, bana senden ayrılmamı emretti. Haydi yakınlarının yanına git diyerek, onu boşadı.
Yine o kabileden (Curhümlülerden) bir başka kadın ile evlendi. Yüce Allah’ın dilediği bir süre Hazret-i İbrahim yanlarına gelmedi. Daha sonra yanlarına geldiğinde yine İsmail’i bulamadı. Hanımının yanına girdi ve ona oğlunu sordu. O: Bizim için bir şeyler aramak üzere çıktı deyince, yine Hazret-i İbrahim: Nasılsınız? deyip geçimlerini, hallerini sordu. Kadın şöyle dedi: Halimiz iyidir, bolluk içindeyiz diyerek yüce Allah’a hamd-u senada bulundu.
Hazret-i İbrahim: Neler yersiniz? diye sorunca, kadın: Et dedi. Ne içersiniz? diye sorunca, kadın su dedi.
Bu sefer Hazret-i İbrahim şöyle dedi: Allah’ım, onlar İçin eti ve suyu bereketli kıl. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: “O gün onların tahılları yoktu, şayet olsaydı tahılın da mübarek kılınması için onlara dua edecekti.” (Hazret-i Peygamber devamla) buyurdu ki: “İşte Mekke dışında bir kimse yalnızca et ve su ile yetinmeye kalkışacak olursa, mutlaka bunlar o kimseye uygun gelmezler” diyerek, hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Buhârî, Enbiyâ 9.
İbn Abbâs da der ki: Hazret-i İbrahim’in: “Artık sen İnsanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir” duasıyla yüce Allah’tan, insanların Mekke’de yerleşmeyi sevmelerini takdir etmesini ve böylelikle buranın hürmet duyulan mukaddes bir ev haline gelmesini istemişti. Bütün bunlar da oldu. Yüce Allah’a hamdolsun.
Oraya ilk yerleşenler Curhümlülerdir. Zaten Buhârî’de de: “Şüphesiz Allah oranın ehlini zayi etmez” ifadesinden sonra şöyle denilmektedir: “Beytin yeri o sırada bir tepecik gibi yerden yüksekçe idi. Etrafından gelen seller onun sağından, solundan bir miktar alırdı. Bu durum böylece devam etti. Nihayet onların yanlarından Kedâ yolundan gelmekte olan Curhümlülerden bir arkadaş grubu geldi ve Mekke’nin alt taraflarında konakladılar. O sırada su etrafında dönüp duran bir kuş gördüler ve dediler ki: Şüphesiz ki bu kuş, su etrafında dönmektedir.
Bildiğimiz kadarıyla bu vadide su yok. Bunun üzerine bir ya da iki kişiyi elçi olarak gönderdiler. Bunlar ummadıkları bir şekilde su ile karşılaştılar. Arkadaşlarına dönüp suyu haber verdiler, hep birlikte geldiler. O sırada suyun yanında da Hazret-i İsmail’in annesi vardı. Ona: Senin yanında konaklamamıza izin verir misin? dediler. O: Evet ama suda herhangi bir hakkınız yok, dedi, onlar da: Olur dediler.
İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İşte o Curhümlü kafile İsmail’in annesini böylece buldu. O da ünsiyeti seven birisi idi.” Böylelikle Curhümlüler indiler ve diğer yakınlarına da haber gönderdiler. Onlar da kendileri ile birlikte konakladılar. Nihayet orada onlardan bir kaç hane halkı da meydana geldi. Oğul yetişti, İsmail’in annesi de vefat etti. Daha sonra İbrahim, İsmail’in evlenmesinden sonra geride bıraktıklarının durumunu öğrenmek üzere geldi… diye hadis devam etmektedir. Buhârî, Enbiyâ 9.