"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Hac 52

Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o temenni ettiğinde şeytan onun temennisine bir şey atmamış olsun. Fakat Allah, şeytanın attığını giderir. Sonra Allah ayetlerini sağlamlaştırır. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.

Diyanet Vakfı
(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşeri arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Kurtubi Tefsiri
Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak İstediği zaman şeytan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir. O şeytanın katacağını Allah iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini sapasağlam yerleştirir. Allah herşeyi bilendir, hükmünü yerine getirendir.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Peygamber’in Okuduğu:

“Ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak istediği zaman şeytan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir.” Âyet-i kerîmesindeki:

“Okumak İstediği…” lâfzına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi’nde (2/28. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. İbn Atiyye der ki: İbn Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre o: Senden önce ne kadar rasûl, peygamber ve ilhama mazhar birisini gönderdiysek…” diye okuyormuş. Bunu Mesleme b. el-Kasını b. Abdullah zikrettiği gibi, Süfyan, Amr b. Dinar’dan, o İbn Abbâs’tan rivâyet etmiştir. Mesleme dedi ki: Bizler -İbn Abbâs’ın kıraatine binaen- (ilhama mazhar) muhaddeslerin peygamberliğe sımsıkı sarılmış olduklarını gördük. Çünkü onlar da gayba dair haberlerden çok üstün meseleler ile ilgili konuşup söz söylediler. Batınî hikmet gereği konuştular ve konuştuklarında isabet ettiler, söylediklerinde ismete mazhar oldular. Ömer b. el-Hattâb’ın, Sâriye kıssasında Ömer (radıyallahü anh) bir cuma günü hutbe irad ederken, orada: “Ey Sâriye dağa yönel, dağa” diye seslenmiş. Namazdan sonra bu durum kendisine hatırlatılınca şöyle açıklamış: “Müşriklerin kardeşlerimizi bozguna uğratmak üzere oldukları içime doğdu. O sırada kardeşleriniz bir dağın yakınından geçiyorlardı. Dağa sığınırlarsa kurtulacaklarını anladım, ben de o işittiğiniz sözleri söyledim.” Sözü geçen Sâriye b. Zuneymîn kumandanlık ettiği bu Savaşta, müslümanların zaferi kazandıklarına dair haber, Medine’ye bu olaydan bir ay sonra ulaştı. Ömer (radıyallahü anh)in sözlerini söylediği aynı gün ve saatte onun sesine benzer bir sesin kendilerine böylece seslendiğini duyduklarını belirttiler. (İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Gabe, II, 154), olduğu ve kendisinin söylediği pek üstün belgelerde olduğu gibi.

Derim ki; Bu haberi Ebubekr el-Enbari “Kitabu’r-Redd” adlı eserinde zikretmiştir: Bana babam -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, bize Alî b. Harb anlattı, bize Süfyan b. Uyeyne anlattı. O Amr’dan, o İbn Abbâs (radıyallahü anh)dan rivâyet ettiğine göre: “Senden önce ne kadar rasûl, peygamber ve ilhama mazhar gönderdiysek…” diye okumuştur. Ebubekr dedi ki: Bu hadis, buradaki fazla ifadenin Kur’ân’dan olduğuna dair delil olarak ele alınamaz. Muhaddes (ilhama mazhar) kul ise uykuda iken kendisine vahiy gelen kimse demektir. Çünkü peygamberlerin rüyası da bir vahiydir.

2- Bu Âyet-i Kerîmede Açıklanması Gerekli Hususlar:

İlim adamları derler ki: Bu âyet-i kerîme iki bakımdan müşkildir (anlaşılması zordur). Evvela bazıları nebilerden kiminin rasûl olduğunu, kiminin de rasûl olarak gönderilmediğini kabul etmektedirler. Diğer başkaları ise bir kimse rasûl olarak gönderilmedikçe, ona nebî denilmesinin câiz olmadığını söylemişlerdir. Bu görüşün sahih olduğunun delili yüce Allah’ın:

“Senden Önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek…” âyetidir. Böylelikle peygamber için risaletin gerekli olduğunu dile getirmektedir. Buradaki “nebî; Peygamber”in manası aziz ve celil olan Allah’tan nebe’ (haber) veren demektir. Allah’tan nebe’ (haber) vermek ise bizatihi risâlet ile aynı şeydir.

el-Ferrâ’ der ki: Rasûl, Cibril (aleyhisselâm)’ın ona açıktan açığa gönderilmesi suretiyle diğer insanlara da elçi olarak gönderilen kimsedir. Nebî ise ilham ya da rüyasında nebi olduğu kendisine bildirilen kimsedir. Dolayısıyla herbir rasûl nebidir, fakat herbir nebi rasûl değildir.

el-Mehdevî der kifSahih olan da budur. Çünkü gerçekten bütün rasûller nebidirler, fakat bütün nebiter rasûl değildir. Kadı Iyad da “eş-Şifâ” adlı eserinde bunu böylece zikredip şöyle demiştir: Sahih olan ve büyük çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre herbir rasûl aynı zamanda nebidir, fakat herbir nebi rasûl değildir. Buna delil olarak da Ebû Zerr (radıyallahü anh)ın hadisini Müsned, V, 178 ve 179 (Ebû Zer’den) 266 (Ebû Hmâme el-Bâhili’den) göstermektedir. Bu hadise göre üç yüz on üç bin nebi arasından rasûller gönderilmiştir ve bunların ilki Âdem, sonuncuları da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dır.

Bu âyet-i kerîmenin anlaşılması için açıklanması gereken ikinci husus ise bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir:

3- Bu Âyetin Nüzulü ve İşaret Ettiği Olaya (Ğarânik) Dair Rivâyetler ve Bu Rivâyetlerin Değeri:

Bu âyet-i kerîmenin nüzulüne dair rivâyet edilen hadisler arasında sahih hiçbir rivâyet yoktur. Kâfirlerin avam olanlarına gerçeği ters yüz edip gösterdikleri hususlardan birisi de onların şu sözleri idi: Aslında peygamberlerin hiçbir şeyden âciz olmamaları gerekir. Muhammed niye bize olan düşmanlığında bu kadar aşın gittiği halde, bizi tehdit ettiği azâbı getirmiyor? Yine onlar şöyle diyorlardı: Peygamberlerin herhangi bir şekilde yanılmamaları, hata etmemeleri gerekir.

Ancak yüce Allah onların birer insan olduklarını, azâbı ancak Allah’ın dilediği gibi getireceğini açıkladı ve yüce Allah âyetlerini sapasağlam yerleştirip, şeytanın hilelerini hükümsüz kılıncaya kadar insanların yanılabileceklerini, unutup hata edebileceklerini de belirtti.

el-Leys, Yûnus’tan, o ez-Zührî’den, o Ebubekr b. Abdu’r-Rahmân b. el-Haris b. Hişam’dan şöyle dediğini rivâyet eder; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

“Battığı zaman yıldıza yemin olsun ki…” (en-Necm, 53/1) diye Necm Sûresini okumaya başladı.

“Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri olan Menât’tan.” (en-Necm, 53/19-20) buyruklarına ulaşınca yanılmış ve: “Şüphesiz ki onların şefaatleri umulur” demiştir. Bunun üzerine onunla karşılaşan müşrikler ve kalplerinden hastalık bulunan kimseler, ona selâm verdiler ve bu işe çok sevindiler. O: “Şüphesiz ki bu şeytandan olan bir şeydi” dedi. Bunun üzerine yüce Allah:

“Senden önce ne kadar rasûl ve bir peygamber gönderdiysek…” âyetini indirdi.

en-Nehhâs dedi ki: Bu, munkatı’ bir hadistir, üstelik bu hadiste çok büyük bir husus vardır. Aynı şekilde Katade’nin hadisi de böyledir, orada: “Ve şüphesiz ki onlar o pek yüce heykellerdir” fazlalığım da katmaktadır. Bundan da daha korkuncu Vakıdî’nin, Kesir b. Zeyd’den, onun el-Muttalib b. Abdullah’tan şöyle dediğine dair naklettiği rivâyettir: el-Velid b. Muğire müstesna bütün müşrikler secde etti. O, yerden bir miktar toprak aldı ve bunu alnına değdirerek üzerine secde etti. Oldukça kocamış bir yaşlı idi. Bu kişinin Ebû Uhayha Said b. el-Âs olduğu da söylenir.

Nihayet Cebrâîl (aleyhisselâm) indi ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu âyetleri de okudu. Cebrâîl (aleyhisselâm) ona: “Ben sana böyle bir şey getirmedim” dedi. Yüce Allah da bunun üzerine:

“Onlara az kalsın biraz meyledecektin.” (el-İsra, 17/74) âyetini indirdi.

en-Nehhâs der ki; Bu da münker ve munkatı’ bir hadistir. Bilhassa Vakidî yoluyla gelen bir rivâyettir.

Buhârî’de belirtildiğine göre yerden bir avuç toprak alıp, bunu alnına götürüp, üzerinde secde eden kişi Ümeyye b. Haleftir. İleride bu bahsin sonunda yüce Allah’ın izniyle en-Nehhâs’ın hadise dair açıklamalarının tamamı gelecektir.

İbn Atiyye dedi ki: Şu kendisinde yüksek put ve heykellerin söz konusu edildiği hadis, tefsir kitaplarında ve benzerlerinde zikredilmiştir. Bunu ne Buhârî, ne de Müslim kitaplarına almadıkları gibi, bildiğim kadarıyla meşhur bir musannif dahi bunu eserinde zikretmiş değildir. Ancak hadis ehlinin izlediği yol şunu gerektirmektedir: Şeytan bir telkinatta bulunmaya çalışmıştır. Ancak onlar bu hususta ne bu sebebi, ne de bir başkasını tayin etmemektedirler. Şeytanın telkinatının işitilen sesler ile olduğunda şüphe yoktur ve bunlarla fitne vukua gelmiştir. Daha sonra insanlar bu telkinin şekli hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Tefsirlerde yer alan ve meşhur olan açıklamalara göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi diliyle bu lâfızları söylemiştir. Babam (Allah ondan razı olsun)ın bana anlattığına göre, doğuda karşılaştığı ileri gelen ilim adamları ve kelaracılardan bazıları şöyle demiştir: Böyle bir şey Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında câiz olamaz, o tebliğde masumdur. Durum şundan ibarettir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın:

“Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri Menat’tan” (en-Necm, 53/19-20) âyetlerini okuyunca şeytan, bu (anılan) sözleri kâfirlere sesini işittirecek şekilde söylemiştir. Bu esnada sesini de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sesine benzetmeye çalışmış ve nihayet müşrikler işi karıştırmışlar ve: Bunları Muhammed okudu, demişlerdir.

Böyle bir te’vile benzer bir açıklama İmâm Ebû’l-Meairden de rivâyet edilmiştir. Bu sözleri telkin edenin, insan şeytanlarından birisi olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah’ın:

“O Kur’ân okunurken anlamsız sesler çıkarın.” (Fussilet, 41/26) âyetinde ve benzerlerinde de buna işaret edilmektedir.

Katade der ki: Bu, Peygamber efendimizin uyuklama esnasında okuduğu bir âyettir. Kadı Iyad “eş-Şifa” adlı eserinde, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın doğruluğuna dair delili söz konusu edip, peygamberin tebliğ etmekle yükümlü olduğu hususlarda, herhangi bir şey hakkında gerçek halinden başka türlü haber vermekten yana masum olduğunu, bu hususta kasti, bilerek ya da yanılarak yahut hata ederek yanılmasının söz konusu olmadığını ümmetin k-ma ile kabul etmiş olduğunu belirtirken şunları söylemektedir: Şunu bil ki -Allah’ın lütfuna mazhar olasıca- bu hadisin müşkil tarafları hakkında bizim aleyhte iki tane mülahazamız vardır: Evvela bu hadis aslı itibariyle çok gevşektir. İkincisi de bu hadisin doğru kabul edilemeyeceği hakkındadır. Birincisi ile ilgili olarak söyleyeceğimiz şudur: Sahih hadis rivâyet edenlerden hiçbir kimsenin bunu kitaplarına almamış olması yeterlidir. Güvenilir tek bir ravi dahî bunu sahih, sağlıklı ve muttasıl bir senetle de rivâyet etmiş değildir. Bu ve benzeri hadislere iltifat edenler sahifelerden doğru ve yanlış herbir şeyi ağızlarına dolayan, garib herbir rivâyete iltifat eden müfessirler ve tarihçiler olmuştur. Ebubekr el-Bezzâr der ki: Biz bu hadisin zikredilmesi câiz olabilecek muttasıl bir sened ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet edildiğini bilmiyoruz, Ancak Şu’be, Ebû Bişr’den, o Saîd b. Cübeyr’den, o İbn Abbâs’tan -zannettiğim kadarıyla- rivâyet etmiştir. Hadiste şüphe etmenin sebebi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın Mekke’de bulunuşu dolayısıyladır… deyip, kıssayı zikretmektedir. Bu hadisi Ümeyye b. Halid’den başka, Şu’be yoluyla muttasıl senedle kaydeden olmamıştır. Başkası ise bu hadisi Saîd b. Cübeyr’den mürsel olarak nakletmektedir. Hadis, el-Kelbî’den, o Ebû Salih’ten, o da İbn Abbâs yoluyla bilinmektedir. Ebubekr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- da bu hadisin, bunun dışında zikredilmesi câiz olan bir rivâyet yoluyla bilinmediğini açıklamış bulunuyor. Bu hadiste sözünü ettiğimiz kendisine güven duyulamayan ve bir hakikati bulunması söz konusu olmayan, böyle bir şüphe ile birlikte; ayrıca dikkat çektiği şekilde de hadis oldukça zayıftır. el-Kelbî’nin rivâyet ettiği hadise gelince, bu da ondan rivâyet edilmesi, ondan nakledilmesi câiz olmayan rivâyetlerdendir. Buna sebeb ise el-Kelbî’nin oldukça zayıf olması ve yalancılığıdır. Nitekim el-Bezzâr -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- buna işaret etmiştir. Bu rivâyetten Sahih’de bulunan kısmına gelince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’de iken “ve’n-Necmi” suresini okumuş, onunla birlikte müslümanlar da, müşrikler de, cinler de, insanlar da secde etmiştir.

İşte bu, hadisin nakil bakımından gevşekliğini ortaya koymaktadır.

Bu rivâyetin aleyhindeki ikinci mülahazaya gelince, bu da bu hadisin sahih olduğunu bir varsayım olarak kabul etme esasına mebnidir. Esasen böyle bir hadisin sahih olmasından yana Allah bizi korumuş bulunmaktadır. -Fakat durum ne olursa olsun, yine müslümanların önderleri buna bir kaç çeşit cevap vermişlerdir. Verilen bu cevapların kimisi yerindedir, kimisinin de herhangi bir değeri yoktur. Bu hadisin sahih olduğu farzedilecek olsa bile te’vilinde güçlü ve ağır basan te’vil şekli şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbinin kendisine emrettiği üzere Kur’ân-ı Kerîm’i tertil ile okurdu. Kur’ân okurken sika ravilerin ondan rivâyet ettiği üzere âyetleri birbirinden rahatlıkla ayırdedilmesini sağlayacak şekilde okurdu. Bu ise şeytanın âyet aralarındaki susmalarını gözetlemesine ve bu tür uydurduğu sözleri arada telkin etmesine imkân verebiliyordu. Şeytan bunu yaparken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın nağmesini taklit ediyordu. Bu nağmeyi oraya yakın olan kâfirler işitebilecek şekilde söylüyordu, O bakımdan kâfirler de bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın sözlerinden zannetmiş ve bunu yaygınlaştırmalardı.

Bu durum müslümanların daha önceden bu sûreyi yüce Allah’ın indirmiş olduğu şekliyle ezberleyip bellemelerine, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın putları yermesi ve onun bilinen hali üzere bunları ayıplamış olması halinden kesin olarak emin olmalarına hiçbir şekilde gölge düşürmez. Dolayısıyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın böyle bir haberin yayılmasına, böyle bir şüphenin ortaya çıkmasına ve böyle bir fitnenin sebebine oldukça üzüldüğüne dair rivâyetlerde anlatılan hali söz konusu olmuş olabilir. Şanı yüce Allah da: “Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak istediği zaman…” âyetini indirmiş olmaktadır. Kadı İyâd, eş-Şifâ, II, 116-131.

Derim ki: Böyle bir yorum bu hususta yapılmış açıklamaların en güzelidir. Süleyman b. Harb de şöyle demektedir: Buradaki edatı, anlamındadır. Şeytan, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın okuması esnasında kâfirlerin kalplerine böyle bir şey katmıştır, demek olur. Bu da yüce Allah’ın:

“Aramızda eğlendin” (eş-Şuarâ, 26/18) âyetinin, yanımızda kaldın anlamına gelmesine benzer. İşte İbn Atiyye’nin Şark ulemasından naklen babasından yaptığı naklin manast budur.

Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî de buna işaret etmiştir. Bundan önce de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme bizim maksadımızı anlatan açık bir nasstır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a söyledi diye nisbet edilen sözlerden uzaklığı hususunda bizim izlediğimiz yolun doğruluğuna dair asli bir delildir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Senden önce ne kadar rasûl ve peygamber gönderdiysek, o bir şey okumak İstediği zaman şeytan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir.” Yüce Allah böylelikle şunu haber vermektedir: O’nun rasûlleri hakkındaki sünneti ve peygamberlerine yapageldiği uygulaması şu şekildedir: Kendileri yüce Allah’tan naklen bir söz söyledikleri vakit, şeytan o sözlere -diğer masiyetleri işlediği gibi- kendiliğinden bir şeyler ilave etmeye kalkışır. Mesela: Ben eve şunu ilka ettim (bıraktım) ve torbaya, keseye şunu bıraktım (ilka ettim), denilir. (Âyet-i kerîmenin lâfzının manasına işaret ediyor.) Bu ise şeytanın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın söylediklerine birşeyler ilave etmeye çalıştığı hususunda açık bir nasstır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bunları söylediğini ortaya koymamaktadır… O, Kâdı Iyâd’ın açıklamalarıyla aynı anlama gelecek şeyler söyledikten sonra şunları belirtmektedir: Bu hakikati ancak Taberî görebilmiştir, bu da onun üstün değerinin düşüncesinin temizliğinin, ilimdeki iktidarının kıyas ve aklını kullanmaktaki güçlü konumunun bir neticesidir. Sanki o bu maksada işaret etmiş ve bu hedefe doğru yönelmiş gibidir. Belirtilen hususlardan sonra buna dair hepsi de batıl ve aslı astarı olmayan bir takım rivâyetleri kaydedip durmuştur. Rabbim dilemiş olsaydı, elbetteki bunları hiç kimse rivâyet etmez ve hiç kimse bunları yazmazdı, fakat O dilediğini yapandır.

Bunun dışındaki açıklamalara ve bazılarının belirttikleri: Şeytan bu hususta onu zorladı ve nihayet o bu sözleri söyledi, iddiaları ise imkânsızdır. Zira şeytanın insandan tercih gücünü kaldırabilmesi imkânı yoktur. Yüce Allah şeytanın durumu hakkında haber vererek şöyle buyurmaktadır:

“Zaten benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de çağrımı kabul ettiniz.” (ibrahim, 14/22) Şayet şeytanın böyle bir gücü olsaydı, Âdemoğullarından hiçbir kimse Allah’a itaat edecek gücü kendinde bulamazdı, Şeytanın böyle bir güce sahip olduğunu vehmeden bir kimse şunu bilmeli ki, bu seneviye’nin (hayır ve şer ilâhlarının mevcudiyetine inananların) ve mecusilerin görüşüdür. Onlara göre hayır Allah’tan, şer ise şeytandandır.

Bu sözlerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dilinden sehven döküldüğünü söyleyenler de şöyle demektedirler: Bu iki kelimeyi müşriklerden vaktiyle işitmiş olması ve bunların ezberinde kalmış olduğu, sûreyi okuduğu esnada ise sehven ezberinde bulunan bu kelimelerin dilinden dökülmüş olması uzak bir ihtimal değildir. Ancak bu görüşe göre peygamberlerin yanılmaları, sehvetmeleri caizdir, fakat bu halleri üzere bırakılmazlar. Yüce Allah bunun üzerine bu âyet-i kerîmeyi onun mazur olduğunu anlatmak ve onu teselli etmek için indirmiştir. Tâ ki: O, vaktiyle okumuş olduğu hükümlerin bir bölümünden vazgeçmiştir, denilmesin. Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, benzeri bir durumun sehven diğer peygamberlerin başından da geçtiğini beyan etmektedir. Sehvetmek ise ancak yüce Allah hakkında düşünülemez. İbn Abbâs da şöyle demiştir: el-Ebyad diye anılan bir şeytan Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a Cebrâîl suretinde gelmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın kıraati arasında şunu da telkin etmişti: İşte bunlar o yüksek putlardır ve elbette onların şefaatleri umulur.

Böyle bir te’vil her ne kadar birinci te’vilden daha uygun gibi görünüyor ise de, asıl kabul edilen birinci te’vildir. O te’vil bırakılıp, başka bir tevile iltifat edilmez. Çünkü muhakkik ilim adamları onu tercih etmişlerdir. Esasen hadisin bu derece zayıf olması hiçbir te’vile de ayrıca ihtiyaç bırakmamaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.

Bu hadisin zayıf ve senedinin de çok gevşek olduğunu ortaya koyan Kur’ân-ı Kerîm’deki delillerden birisi de yüce Allah’ın şu âyetidir:

“Neredeyse seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını Bize karşı uydurasın diye fitneye düşüreceklerdi…” (el-İsra, 17/73) Bu ve bundan sonraki âyet bunu göstermektedir. Bu iki âyet-i kerîme bunların, bu hususta rivâyet ettikleri haberi reddetmektedir. Çünkü yüce Allah nerdeyse onu iftirada bulununcaya kadar fitneye düşüreceklerini belirtmektedir. Eğer Allah ona sebat vermemiş olsaydı, onlara meyledecekti demektedir. Bunun muhtevası ve bundan anlaşılan şu ki; yüce Allah onu iftirada bulunmaktan korumuş, ona sebat vermiş ve az dahi onlara meyletmesine imkân vermemiştir. Peki çokça meyletmesi nasıl düşünülebilir? Onlar kendi gevşek haberleri arasında meyletmenin de ötesinde, ilâhlarını övmek suretiyle iftirada dahi bulunduğunu belirtirler ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle dediğini de kaydederler: Ben Allah’a iftirada bulundum ve onun söylemediğini söyledim. Bu ise âyet-i kerîmeden anlaşılan mananın tam aksinedir. Sahih dahi olsa, böyle bir hadîsin (mana itibariyle) zayıf olduğunu ortaya koymaktadır. Kaldı ki hadis hiç de sahih değildir. Bu yüce Allah’ın şu âyetini da andırmaktadır:

“Eğer senin üzerinde Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan herbir zümre seni saptırmaya çalışırlardı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiçbir zarar veremezler.” (en-Nisâ, 4/113)

el-Kuşeyrî dedi ki: Kureyşliler ve Sakifliler putlarının yanından geçtiği vakit yüzünü onların tarafına çevirmesini dahi istediler. Böyle bir şey yaptığı takdirde ona îman edeceklerine söz verdiler; ama o bunu yapmadı, yapacak da değildi.

İbnu’l-Enbarî dedi ki: Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne böyle bir şeye yaklaştı, ne de meyletti.

ez-Zeccâc dedi ki: Âyet (îsrâ, 17/73. âyeti kastediyor) onların bunu gerçekleştirmek İçin tuzak hazırladıklarını vurgulamaktadır.

Şöyle de denilmiştir: “Okumak İstedi” konuştu, söyledi demektir. Okudu anlamında değildir.

Ali b. Ebi Talha’dan, o İbn Abbâs’tan yüce Allah’ın:

“Okumak istediği zaman… mutlaka” âyeti; ancak konuştuğu zaman şeytan onun konuşmasına bir şey katmak istemiştir; yani onun konuşmaları arasına bir şeyler sokuşturmaya çalışmıştır, diye açıklamıştır.

“O şeytanın katacağını Allah iptal eder.” (İbn Abbâs) dedi ki: Allah, şeytanın kattığını, bıraktığını iptal eder, boşa çıkartır.

en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama âyet-i kerîme hakkında yapılmış açıklamaların en üstünü ve en değerlisidir.

Ahmed b. Muhammed b. Hanbel dedi ki: Mısır’da tefsire dair bir sahife vardır. Bunu Ali b. Ebi Talha rivâyet etmektedir. Eğer bir adam Mısır’a onu almak maksadıyla yolculuk yapsa, değer, fazla sayılmaz. Bu açıklamaya göre mana şöyle olur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi içinden bazı hususlar geçirdiğinde, şeytan hile kastı ile onun İçinden geçirdiği düşüncelere bir takım telkinlerde bulunmaya çalışır ve şöyle derdi: Yüce Allah’tan müslümanların darlıktan kurtulması için sana ganimetler ihsan etmesini dileyecek olsan! Yüce Allah salâhın bunun dışındaki hallerde olduğunu bilmektedir. O bakımdan -İbn Abbâs (radıyallahü anh)’ın dediği gibi- şeytanın bu telkinlerini iptal ediyordu,

el-Kisaî ile el-Ferrâ’ birlikte: “Okumak İstediği” lâfzının, kendi içinden bir şeyler geçirdiği zaman anlamında olduğunu nakletmişlerdir. Sözlükte bilinen manası da budur. Yine her ikisi de bu kelimenin “okuduğu zaman” anlamına geldiğini de nakletmişlerdir. Bu görüş yine İbn Abbâs’tan rivâyet edilmiş, Mücahid, ed-Dahhak ve başkaları da bunu benimsemişlerdir.

Ebû’l-Hasen b. Mehdî der ki: Buradaki temenni (okuma)nın Kur’ân’la, vahiyle hiçbir ilgisi yoktur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın elinde mal namına bir şey kalmayıp da ashabının kötü halini görünce, kalbinden ve şeytanın vesvesesinin bir sonucu olarak, dünyayı temenni ederdi. el-Mehdevî’nin, İbn Abbâs’tan naklettiğine göre ise mana: O içinden bir şeyler geçirdiği zaman, şeytan da bu içinden geçirdiği düşüncelere bir şeyler katardı, şeklindedir. Taberî’nin tercih ettiği kanaat de budur.

Derim ki: Yüce Allah’ın:

“Tâ ki şeytanın koyacağı şeyi… Allah bir fitne (imtihan sebebi) kılsın” âyeti (bunun) içinden geçirdiği şeyler hakkında olduğuna dair yorumlan reddetmektedir. İbn Attyye de şöyle demektedir: Şeytanın telkinlerinin işitilen lâfızlar olduğu hususunda bir görüş ayrılığı yoktur. Fitne bundan dolayı söz konusu olmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

en-Nehhâs dedi ki: Eğer hadis sahih olup senedi de muttasıl olsaydı, buna dair bu açıklama da sahih olurdu. O takdirde bu husustaki rivâyetlerde geçen ve peygamberin yanıldığı belirtilen “yanıldı” ifadesi “ıskat etti, düşürdü” anlamına gelir. İfadenin takdiri de şöyle olur: “Gördünüz mü Lat ve Uzza’yı” sözlerinde ifade tamam olur. Daha sonra “el-ğarânîk el-uiâ” ifadesini düşürdü. Bundan kasıt da meleklerdir. “Muhakkak onların şefaatleri” ifadesinde de zamir meleklere ait olur. Ancak burada ifadeyi; “Şüphesiz ki onlar o yüce putlardır” şeklinde rivâyet edenlere gelince, bu rivâyete dair de bir kaç türlü cevap verilebilir. Mesela Arapların pek çok yerde kullandıkları gibi “demek” emri hazfedilmiş olabilir, edilmemiş de olabilir. Bu durumda ifade azar manasını taşır, çünkü bundan önce ” Şimdi haber verin” denilmektedir. Bu da onlara karşı bir delil getirmek manasınadır. Şayet bu sözler namazda iken okunmuş ise, o zamanlar namazda konuşmak mubah idi, (denilir). Bu olayda okunan ifadeler arasında: Şimdi haber verin Lat ve Uzza’dan ve diğer üçüncüleri olan Menat’tan ve yüksek putlardan ve şüphesiz onların şefaatleri umulur” sözleri de rivâyet edilmektedir. Bu manadaki bir rivâyet Mücahid’den de nakledilmiştir. el-Hasen dedi ki; Buradaki “el-ğarânik el-ulâ (tercümede; yüksek putlar)” ile melekleri kastetmiştir. el-Kelbî de burada “el-ğaranikatu” kelimesini melekler diye tefsir etmiştir. Çünkü kâfirler putların da, meleklerin de Allah’ın kızları olduğuna inanıyorlardı. Nitekim yüce Allah da onların bu inanışlarını bize nakletmiştir. Yüce Allah bu sûrede onların kanaatlerini:

“Erkekler sizin, dişiler onun mu ?” (en-Necm, 53/21) âyeti ile reddetmektedir. Yüce Allah onların bütün bu sözlerini böylelikle reddetmiş olmaktadır.

Meleklerin şefaat etmelerini ummak doğru bir kanaattir. Müşrikler bu ifadelerle putlarının kastedildiğini zannedip şeytan da bu hususta onları tereddüde düşürünce yüce Allah şeytanın bıraktığı bu telkinatı neshetti, âyetlerini muhkemleştirdi ve şeytanın işi karıştırmaya kendileri vasıtasıyla yol bulduğu bu iki lâfzın da okunuşunu kaldırdı. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetini neshedip tilâvetini kaldırdığı gibi,

el-Kuşeyrî der ki: Böyle bir açıklama pek uygun bir açıklama değildir. Çünkü yüce Allah:

“O şeytanın katacağını Allah iptal eder” diye buyurmaktadır. Meleklerin şefaati ise bâtıl değildir.

“Allah herşeyi bilendir.” Peygambere (salât ve selam ona) neleri vahyettiğini çok iyi bilir. Yarattıkları hakkında

“hükmünü yerine getiren” Hakim

“dir.”

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/hac-51/,https://kutsalayet.de/hac-53/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız