Onlar, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmadan, yurtlarından haksız yere çıkarılmışlardır. Eğer Allah insanların bir kısmını diğerleriyle defetmeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar ve Allah’ın isminin çokça anıldığı mescitler yıkılırdı. Allah kendisine yardım edene kesinlikle yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstün kudret sahibidir.
Diyanet Vakfı
Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allahtır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allahın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.
Kurtubi Tefsiri
Onlar ki, yurtlarından haksız yere ve sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmıyla, diğer bir kısmını Savasaydı elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescitler yıkılırdı. Allah kendi (dini)ne yardım edene, elbette yardım eder. Muhakkak Allah güçlüdür, Azizdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1- Zulmün İlk Şekli: Yurtlarından Çıkarılmaları:
Yüce Allah’ın:
“Onlar ki yurtlarından haksız yere… çıkarıldılar” âyeti kendilerine yapılan zulümlerin birisini dile getirmektedir. Yurtlarından çıkartılıp sebebleri sadece: Rabbimiz bir ve tek olarak Allah’tır demiş olmalarıdır. Yüce Allah’ın:
“Sadece Rabbimiz Allah’tır, dedikleri İçin” âyeti munkatı’ bir istisnadır. Yani, ama onların Rabbimiz Allah’tır (demeleri bir haktır ve bu hakka karşı gelerek onları çıkarmışlardır). Bu açıklamayı Sîbeveyh yapmıştır. el-Ferrâ’ ise şöyle demektedir: Bu ifadenin cer mahallinde olması da mümkündür. O böylelikle bunun, “haksız yere” anlamındaki âyetin başında bulunan cer harfi olan “be”ye merdûd (bağlı) olduğunu kabul etmektedir. Ebû İshak ez-Zeccâc’ın görüşü de budur, ona göre de mana şöyledir: Onlar yurtlarından haksız yere çıkarıldılar. Çıkarılmalarının tek sebebi, Rabbimiz Allah’tır demeleridir. Yani onlar tevhidleri sebebiyle yurtlarından çıkarıldılar, onları çıkartanlar da putperest kimselerdir.
“Yurtlarından… çıkarıldılar” anlamındaki ifade, yüce Allah’ın:
“Kendileri ile Savaşılanlara” anlamındaki âyetten bedel olarak cer mahallindedir.
2- Savaş İzninden Önce ve Sonra Müslümanların Hali:
İbnu’l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız şöyle demişlerdir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a Akabe bey’atinden önce Savaşmaya izin verilmemiş ve kan dökmek ona helâl kılınmamıştı. Ona -on yıl süreyle- sadece yüce Allah’ın dinine davet etmek, eziyetlere sabretmek, cahillerin cahilliklerini affetmekle emir verilmişti. Bundan maksat ise yüce Allah’ın onlara karşı delilini ortaya koymak ve:
“Biz bir rasûl göndermedikçe de azâb ediciler değiliz” (el-İsrâ, 17/15) âyetinde lütfunu dile getirdiği vaadini yerine getirmek için böyle yapmıştır. Tebliğe muhatab olan insanlar ise azgınlıklarını sürdürdükleri gibi apaçık delilleri de delil olarak görüp benimsemediler. Kureyşliler ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a tabi olan muhacirlere çok ağır baskılar yapmıştı. Öyle ki onları dinlerinde fitneye düşürdüler, ülkelerinden sürdüler. Onlardan kimisi Habeşistan topraklarına kaçtı, kimisi de Medine’ye çıkıp gitti. Kimileri de eziyete sabretti. Kureyş yüce Allah’a karşı azgınlaşıp emrini reddedip peygamberini yalanlayınca, Allah’a îman ederi, O’nu tevhid ile ibadet edenlere, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ı tasdik edip, dinine sımsıkı sarılanlara işkencelerini sürdürünce, yüce Allah da Rasûlüne Savaşmak için izin verdi. Kendilerine zulmedenlere karşı kendilerini sallallahü aleyhi ve sellemunup İntikam almalarına müsaade etti ve:
“Kendileri ile Savaşılanlara… izin verildi… îşlerin akıbeti Allah’ındır.” (el-Hac, 22/39-41) âyetlerini indirdi.
3- İkrah Altında Bulunanın Fiili, Zorlayana Nisbet Edilir;
Bu âyet-i kerîmede zorlama ve baskı altında kalan kimsenin yaptığı fiilinin, onu zorlayıp o işi işlemeye mecbur edene nisbet edileceğine dair delil vardır. Çünkü yüce Allah burada çıkarmayı kâfirlere nisbet etmektedir. Çünkü ifade günahın miktarını dile getirmek ve bu günahı işlemeye mecbur tutmak sadedindedir. Bu âyet-i kerîme yüce Allah’ın:
“Hani kâfirler onu çıkardıklarında…” (et-Tevbe, 9/40) âyetine benzemektedir. Her ikisi hakkında bu kabilden yapılacak açıklamalar aynıdır. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi’nde (9/40. âyet, 2. bastıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah’a hamdolsun.
4- Cihadın Faydalan:
“Eğer Allah İnsanların bir kısmıyla, diğer bir kısmını Savasaydı” yani yüce Allah peygamberlere ve mü’minlere düşmanlarla Savaşmayı meşru’ kılmamış olsaydı, müşrikler her tarafı istila eder ve çeşitli dinlere mensub kimselerin inşa ettikleri ibadet yerlerini işlemez hale getirirlerdi. Fakac O, çeşitli din mensuplarının kendilerini ibadete verebilmeleri için Savaşmayı farz kılarak, böyle bir olumsuz hali önlemiş bulunmaktadır.
O halde cihad geçmiş ümmetlere de emredilmiştir. Şeriatler onunla salâh bulmuş ve ibadet yerleri o sayede ayakta durabilmiştir. Sanki şöyle buyurulmuş gibidir: Savaşmaya izin verilmiştir, o halde mü’minler Savaşsınlar. Daha sonra yüce Allah bu Savaşma emrini: “Eğer Allah İnsanların bir kısmıyla, diğer bir kısmını Savasaydı…” âyetiyle de pekiştirmektedir. Yani eğer Savaş ve cihad olmasaydı, her ümmet arasında mutlaka hakka galib gelinirdi. Buna göre hristiyan ve sabitlerden cihadı uygun bir iş görmeyenler, aslında kendi kabul ettikleri inançlarıyla çelişmektedirler. Zira Savaş olmasaydı, uğrunda savunma yapılan din diye bir şey kalmazdı.
Aynı şekilde şu dinlerini tahrif etmeden, değiştirmeden önce yaptıkları mabedler ve İslâm’ın bu dinleri neshetmesinden önce yapılmış mabedler İşte bu maksatla burada söz konusu edilmiştir. Yani bu savunma olmasaydı, Mûsa döneminde havralar, Îsa döneminde kiliseler ve manastırlar, Muhammed (aleyhisselâm) döneminde de mescidler yıkılacaktı.
“Yıkılırdı” kelimesi; “Binayı yıktım”, O da yıkıldı” ifadesinden alınmıştır.
İbn Atiyye der ki: Bu, bu âyet-i kerîmenin te’vilt hususunda yapılmış en doğru açıklamadır.
Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Eğer Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabı vasıtasıyla kâfirleri, tabiînden ve daha sonra gelecek olanlardan Savasaydı (onların zararlarını önlememiş olsaydı) … diye açıklamıştır.
İfadelerde her ne kadar bir kavmin, bir başka kavim vasıtasıyla sallallahü aleyhi ve sellemulması yani bertaraf edilmesi söz konusu ise de buna Savaş manasının verilmesi -önceden de geçtiği gibi- daha uygundur.
Mücahid şöyle demektedir: Eğer Allah bir kavmin zulmünü âdil kimselerin şahitliğiyle Savasaydı…
Bir kesim şöyle açıklamıştır: Eğer Allah zâlimlerin zulmünü, adaletli yöneticilerle bertaraf etmemiş olsaydı… Ebû’d-Derdâ şöyle demektedir: Şayet yüce Allah mescidde bulunmayanlara gelecek kötülükleri mescidlerde bulunanlar vasıtasıyla, gazaya katılmayanlara gelecek kötülükleri gazaya katılanlar vasıtasıyla Savasaydı, elbetteki azâb onları gelir bulurdu.
Bir başka kesim de şöyle demektedir: Eğer Allah faziletli ve hayırlı kimselerin duası ile azâbı Savasaydı… ve buna benzer âyet-i kerîmenin anlamını açıklayıcı daha başka açıklamalar da yapılmıştır. Çünkü âyet-i kerîmeye göre insanların bir kısmı vasıtasıyla, bir şeylerin sallallahü aleyhi ve sellemulması ve kendilerinden bir şeyler sallallahü aleyhi ve sellemulan kimselerin varlığı mutlak olarak gereklidir. Bunun üzerinde dikkatle düşünelim.
5- Zimmet Ehlinin İslâm Ülkesindeki Mabedleri:
İbn Huveyzîmendad der ki: Bu âyet-i kerîme zimmet ehlinin kiliselerini, havralarını, ateş yaktıkları mabedlerini yıkmayı yasaklamaktadır. Ancak daha önce bulunmayan yeni mabedler inşa etmelerine izin verilmez. Mevcut binalarını ne genişletebilirler, ne de yükseltebilirler. Müslümanların ise bu mabedlere girmemeleri ve orada namaz kılmamaları gerekir. Eğer zimmet ehli mabedlerinde bir fazlalık meydana getirecek olurlarsa, yıkılması gerekir. Harb ülkesinde bulunan havra ve kiliseler ise yıkılır. Ancak İslâm ülkesinde zimmet ehline ait olanlar yıkılmaz, çünkü bunlar İslâm ülkesi ile ahitleştikleri vakit korunmalarını isledikleri evleri ve malları durumundadır. Bununla birlikte daha fazla bir şey yapma imkânını vermek câiz değildir. Çünkü bu yolla küfrün sebeplerinin açığa çıkartılması, güçlendirilmesi söz konusudur. Mescidlerin yeniden yapılması için yıkılmaları caizdir. Nitekim Osman (radıyallahü anh) da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın mescidini bu şekilde yıkıp yeniden yapmıştır.
6- Manastırlar, Kiliseler ve Havralar:
“Yıkılırdı” anlamındaki kelimenin “dal” harfi hem şeddesiz,hem de şeddeli olarak okunmuştur.
“Manastırlar” kelimesi; ın çoğulu olup “fev’ale” veznindedir. Bu da üst tarafı sivri, yüksekçe yapı demektir. Tiridin üst tarafını yükseltip inceltti, anlamında: denilir. “Keskin zekalı adam,” demektir. “Keskin sözlü adam,” anlamına gelir. İnsanlardan olsun, başka varlıklardan olsun kulağı küçük kimseye denildiği de söylenmiştir.
Buralar İslâm’dan önce hristiyan rahiplere ve sabiîlerin âbidlerine mahsus yerlerdi. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Daha sonra ise müslümanların ezan okudukları yer (minare) hakkında da kullanılmaya başlanmsştır.
“Kiliseler” kelimesi in çoğuludur, hristiyanların mabedi olan kilise demektir. Taberî der ki: Bunun yahudilerin kiliseleri (havraları) anlamında olduğu da söylenmiştir. (Ancak) daha sonra Mücahid’den böyle bir anlamı gerektirmeyen açıklamalar bu kelimenin anlamı arasına sokuşturulmuştur.
“Havralar” kelimesi ile ilgili olarak ez-Zeccâc ve el-Hasen: Bunlar yahudilerin kiliseleri (manastırları)dır, demişlerdir, İbranice’de bu kelime; şeklinde söylenir.
Ebû Ubeyde der ki: Bu kelime hristiyanların çöllerde yolculuklarında dua ve ibadet etmek İçin yaptıkları binaların adıdır. Bunlara “salûtâ” ismi verilir ve Arapça’ya uydurularak “salavât” diye kutlanılmıştır,
Bu kelimede İbn Atiyye’nin söz konusu ettiği şekilde dokuz ayrı kıraat vardır: ile “fuûlî” vezninde; ile “salîb”in çoğulu olarak “be” harfi ile; şeklinde fuûl vezninde üç noktalı peltek se ile; şeklinde, “sâd” ve “lâm” harfleri ötreli, “vav”dan sonra da elif ile; şeklinde, yine “sâd” ve “lâm” harfleri ötreli, üç noktalı peltek “se” den sonra elif ile; şeklinde. Ayrıca “sâd” harfi esreli, “lâm” harfi sakin, ondan sonra esreli bir “vav” harfi ile “ye” harfi, arkasından üç noktalı peltek bir “se” ve ondan sonra da elif ile; şeklinde.
en-Nehhâs’ın naklettiğine göre de Âsım el-Cahderî bu kelimeyi; diye okumuştur. ed-Dahhak’tan da üç noktalı pekek “se” ile; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. Ancak bu kıraatinde “sâd” harfini üstün mü, yoksa ötreli mi okuduğunu bilmiyorum.
Derim ki; Buna göre bu kelimede oniki kıraat söz konusu olmaktadır.
İbn Abbâs der ki: “Salavât” kiliseler demektir. Ebû’l-Âl-iyye der ki: Salavât, sabiîlerin mabedleri demektir. İbn Zeyd der ki: Bunlar müslümanların kıldıkları namazlardır. Düşman onların üzerine baskın yapacak olursa, namazları kesilir ve mescidler yıkılır. Buna göre “salavât” hakkında
“yıkılma” kelimesi, artık kılınmaları imkânsız hale getirileceği anlamında istiare olarak kullanılmıştır. Yahut da bu ifadeyle salavât (namaz kılma) yerlerini kastetmiş ve muzafı hazfetmiş de olabilir.
İbn Abbâs, ez-Zeccâc ve başkalarının açıklamalarına göre; yıkma İşi hakikat anlamında kullanılmıştır. el-Hasen ise salavâtın yıkılması, namazların terkedilmesi demektir. Kutrub ise: Salavât küçük manastırlar, demektir. Bunun tekilinin kullanıldığı işitilmiş değildir.
HasîPin kanaatine göre bu isimlerden maksat, ümmetlerin ibadet ettikleri yerlerin kısımlarına işaret etmektir. Manastırlar (es-sevâmi1) rahiplere, kiliseler (el-bîa) hristiyanlara, havralar (es-salavât) yahudilere, mescidler de müslümanlara aittir.
İbn Atiyye der ki: Daha açıkça anlaşılan, bu âyetler ile ibadet yerlerinin anılmasında mübalağa kastının güdülmüş olmasıdır. Bu isimler çeşitli ümmetler tarafından aynı yerler hakkında isim olarak kullanılabilir. Ancak kilise (el-bî’a) Arapça’da hristiyanlara has mabedin adıdır. Bu isimler kitab ehli olan bütün ümmetlerde eskiden beri bilinen anlamları olan kelimelerdir. Bu âyet-i kerîmede mecusiler de, müşrikler de söz konusu edilmemişlerdir. Çünkü bunların korunmaları gereken yerleri olmadığı gibi, Allah’ın anılması, ancak semavi şeriat sahibi ümmetler arasında söz konusudur.
en-Nehhâs der ki: Arapça’da işin gerçeğine bakılacak olursa, “içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı” vasfının -başkalarına değil de- sadece mescidlere ait olması gerekir. Çünkü zamir hemen mescidlerden sonra zikredilmektedir. Bununla birlikte bu zamirin “manastırlar” ile ondan sonra gelen mabed isimlerine ait olması da mümkündür. O takdirde âyet, onların şeriatlerinin tahrif edilmediği ve hakkı ikame ettikleri zamanı kastetmiş olur.
7- Gayr-ı Müslimlerin Mabedlerinin, Müslümanların Mescidlerinden Önce Zikredilmesinin Sebebi:
Zimmet ehlinin mabedleri ve dua ettikleri yerler niçin müslümanların mescidlerinden önce zikredilmiştir, denilecek olursa, cevap olarak: Çünkü onların bina ve yapılışları daha eskidir, denilir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Buna sebep bunların yıkılma ihtimallerinin daha yüksek, mescidlerde de Allah’ın adının anılmasının daha ileri bir ihtimal oluşudur. Nitekim yüce Allah’ın:
“Onlardan kimisi nefsine zulmedicidir, kimisi itidal üzeredir, kimisi Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmiştir” (Fâtır, 35/32) âyetinde “ileri geçen”in sonradan anılması da buna benzemektedir.
8- Allah, Dinine Yardım Edene, Yardım Eder:
“Allah, kendi (dini)ne yardım edene, elbette yardım eder.” Yani O, dinine ve peygamberine yardım edene yardım eder.
“Muhakkak Allah güçlüdür.” Yani kudret sahibidir, gücü yetendir. el-Hattâbî der ki: Güçlü (el-Kavî) kadir (gücü yeten, muktedir) anlamında kullanılabilir. Bir şeye güç yetiren, ona muktedir olur, demektir.
“Azizdir.” Pek yücedir, şanı pek üstündür. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Kendisine zarar ulaştırılamayan mutlak güçlü anlamında olduğu da söylenmiştir. Biz bu iki ismi “el-Kitabu’l-Esnâ fi Şerhi Esmâi’llahi’l-Hüsnâ” adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz.