"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Furkan 48

Rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen O’dur. Gökten tertemiz su indirdik.

Diyanet Vakfı
48, 49. Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen Odur. Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara ve nice insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.

Kurtubi Tefsiri
Ve O, rahmeti önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderendir. Ve gökten tertemiz bir su indirdik.

“Ve O, rahmeti önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderendir” âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden el-A’raf Sûresi’nde (7/27. âyetin tefsirinde) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.

“Ve gökten tertemiz bir su İndirdik” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da onbeş başlık halinde sunacağız:

1- Tertemiz Su ve Su ile Temizlenmek (Taharet):

“Tertemiz bir su” kendisi ile temizlenilen su demektir. Nitekim kendisi ile abdest alınan suya da vedu’ denilir. Tahûr (tertemiz) olan herşey bizatihi temizdir, fakat temiz (tahir) olan herşey tahûr değildir. Buna göre “ti” harfi üstün ile “tahûr” şeklinde isimdir. Aynı şekilde “vedu’ ve vakûd (yakıt)” da böyledir. Ötreli olursa mastar olur. Dilde bilinen şekil budur, bu açıklamayı İbnu’l-Enbarî yapmıştır.

Böylelikle yüce Allah, semadan indirilmiş olan suyun bizatihi tâhir ve başkasını da mutahhir (temizleyici) olduğunu beyan etmektedir. Çünkü “tahûr” ismi “tahîr”den mübalağa kipidir. İşte bu mübalağa onun hem tahir, hem de mutahhir olmasını gerektirmektedir. Cumhûrun kanaati de budur. “Tahûr; tertemiz”in “tâhir” anlamında olduğu da söylenmiştir ki; bu da Ebû Hanîfe’nin görüşüdür. O bu görüşünü ileri sürerken yüce Allah’ın:

“Ve Rabbleri onlara tertemiz (tahûr) bir şarab içirmiştir.” (el-İnsan, 76/21) âyetini delil kabul eder; ki burada tahir anlamındadır.

Şair de şöyle demektedir:

“Arkadaşlarım, söyleyin bana, kendisiyle kalbimi tedavi edeceğim,

Uzaktan bir bakışta aleyhime tevbeyi gerektirecek bir günah var mıdır?

Kalçaları ağır, ceylanlardan daha kıvrak.

Dişleri tatlı ve tükürükleri tertemiz olanlara.”

Burada şair “temizleyici (mutahhir)” olmadığı halde tükürüğü tahûr (tertemiz) olmakla nitelendirmiştir. Araplar da: “Çok uykucu adam” derler. Bu onun başkasını uyuttuğu anlamını vermez. Çok uyumak bizzat kendi zatında gerçekleşen bir iştir.

İlim adamlarımız buna şöylece cevap vermişlerdir: Cennet şarabının “tahûr: oldukça temiz” olmakla nitelendirilmesi onun günahların pisliklerinden ve kin ve hased gibi bayağı sıfatlardan temizleyici olduğunu ifade eder. Cennetlikler bu şarabı içtiklerinde yüce Allah onları günahların artıklarından ve kötü inançların ağırlıklarından kurtaracak ve böylelikle yüce Allah’ın huzuruna selim bir kalb ile gelmiş olacaklar, cennete de tam teslimiyet sıfatları ile girmiş olacaklardır. İşte o vakitte kendilerine:

“Selam olsun üzerinize! Tertemiz geldiniz. Hemen oraya ebediler olarak girin.” (ez-Zümer, 39/73) denilecektir. Onun. (tahûr olan suyun) dünyadaki hükmü organlar üzerinde suyun akıtılması suretiyle hadesin ortadan kaldırılması olduğuna göre; bu şarabın âhiretteki hikmeti de bu olacaktır.

Şairin: “…tükürükleri tertemiz (tahûr)” sözlerine gelince; o tükürüğün tatlılığı, kalbin ona meyli ve nefislere hoş gelip, aşıkın onun ıslaklığıyla susuzluğunu gidermesi bakımından âdeta tertemiz suya benzetmesi, bu hususta mübalağalı bir anlatımı kastettiğinden dolayıdır. Özetle söyleyecek olursak şer’î hükümler şiirlerdeki mecazlarla sabit olmaz. Çünkü şairler bu hususta o kadar aşın giderler ki, doğruluğun sınırını aşarak yalan hududuna girerler. Öyle alabildiğine serbest ifadeler kullanırlar ki bu sözleri kendilerini bid’ate ve masiyete dahi düşürebilmektedir. Hatta farkında olmadıkları bir yolla küfre bile düşebilirler. Şairlerden birisinin şu sözüne bakalım:

“Eğer yer onun ayağına temas etmemiş olsaydı,

Teyemmümün illeti nedir, bir türlü bilemeyecektim,”

Bu ise apaçık bir küfürdür, bundan Allah’a sığınıra.

Kadı Ebû Bekir İbnu’l-Arabî der ki: Bu ilim adamlarının söylediklerinin en ileri derecede güzel bir özetidir ve bu, bu hususta oldukça ileri derecede bir açıklamadır. Şunu da belirteyim ki, be”n Arap dili açısından bu husus üzerinde düşündüm, bu konuda parlak, aydınlık bir hususu tesbit ettim. O da “feûl” vezninin mübalağa için olduğudur. Şu kadar var ki bu mübalağa bazen müteaddi (geçişli) fiilde söz konusu olur. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Kılıcın keskin tarafıyla onların (develerin) semiz olanlarının

bacaklarını vurdukça vurur.”

Bazan da müteaddi olmayan (geçişsiz) fiilden de bu kip kullanılabilir. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

“Çok uyur kuşluk vakti (sabah uyandığında) elbise giyip de üzerine kuşak bağlamaz.”

Suyun başkasını temizleyici olması, güzellik bakımından nezafet (temizlik)dır. Şeriat bakımından da bir taharettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Allah tahûrsuz (abdestsiz) bir namazı kabul etmez.” Buhârî, I, 63; Müslim, t, 204; Ebû Dâvûd, I, 16; Tirmizî, I, 5; Dârimî, I, 185; İbn Mâce. I, 100; Müsned, II, 51, 57, 73… âyetinde olduğu gibi.

Ümmet hem dil açısından, hem de şer’î bakımdan “tahûr” vasfının suya has olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Bu özellik temiz (tahir) olduğu halde diğer sıvılarda söz konusu edilmez. Onların bu özelliği sadece su hakkında kabul etmeleri “tahûr” olanın aynı zamanda mutahhir bizatihi (temiz olanın temizleyici) olmasının en açık delilidir.

Bazen “feûl” vezni bütün bu şekillerin dışında bir başka manada da kullanılabilir. O da fiil hakkında değil de fiilin aletini ifade etmek için kullanılmasıdır. Bizim “vekûd ve sahur” dememiz gibi. Bu (vekûd için) odundan ve sahur için de) sahurda yenilen şeylerden ibarettir. Buna göre suyun “tahûr” olmakla vasfedilmesİ aynı zamanda kendisi aracılığı ile temizlenilen araç (alet)’i de ifade eder. Şayet “vekûd, sahur ve tahûr” kelimelerinde birinci harf ötreli okunacak olursa, (vukûd, suhûr ve tuhûr denirse) o takdirde bu fiile ait olur ve fiil hakkında bir haber manasını ihtiva eder. Böylelikle “feûl” isminin hem mübalağa kipi, hem de o fiilin icra edilmesi için kullanılan alete dair bir haber olduğu da sabit olmaktadır. İşte hanefilerin hatırlarına gelen bu olmuştur. Şu kadar var ki; onlar bu açıklamayı yeteri kadar ifade edememişlerdir. Bundan sonra gerek mübalağa, gerek atet ile ilgili yapılacak açıklamalar yüce Allah’ın:

“Ve gökten tertemiz bir su indirdik” âyeti ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Yeryüzü benim için hem bir mescid, hem de tahûr (temiz ve temizleyici) kılındı” Müslim, 1, 370; İbn Huzeyme, Sahih, I, 132; El-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, VIU, 258. âyetindeki delile bağlı olarak söz konusu olmaktadır. Bu ifadelerin hem mübalağa, hem de aleti ifade etmeleri ihtimali vardır. Bundan dolayı bu ifadelerde bizim ilim adamlarımızın lehine delil olacak bir taraf yoktur. Şu kadar var ki yüce Allah’ın:

“Sizi onunla tertemiz yapmak” (el-Enfal, 8/11) âyeti bu fiilin kendisinden başkasına teaddi eden (geçiş yapan) bir fiil olduğu hususunda açık bir nass olarak ortada kalmaktadır.

2- Katıksız Sular ile Karışık Suların Hükmü:

Semadan İndirilen sular ile yeryüzünde saktı bulunan sular çeşitlerine, tatlarına ve kokularının farklılığına rağmen hem tâhirdir, hem de mutahhirdir. Suyun dışında başka bir şey onlarla karışmadıkça bu böyledir. Suya karışan maddeler üç çeşittir: Bir tür iki vasfında ona uygun düşer. Eğer bu tür o suya karışıp onu değiştirecek olsa dahi bu İki niteliğinden herhangi birisini ortadan kaldırmaz. Çünkü bu iki niteliğe de uygundur, bu da topraktır.

İkinci tür, suyun iki vasfından birisinde suya uygundur, bu da taharettir (temiz oluştur). Şayet bu, suya karışıp da onu değiştirecek olursa, ondan farklı olduğu özelliğini sudan giderir ki, bu da tathir (temizleyiciliktir). Gül suyu ve diğer temiz sıvılar gibi.

Üçüncü tür, her iki niteliğinde de ona muhaliftir. Eğer suya karışacak olup değiştirecek olursa, aynı anda her iki niteliğini de ondan alır. Çünkü bu iki hususta da ondan ayrıdır, bu da necasettir.

3- Necasetin Suyu Etkilemesi:

İmâm Mâlik’in mezhebine mensub Mısır’lı ilim adamlarının kanaatine göre az miktardaki suyu, az miktardaki necaset ifsad eder. Çok miktardaki suyu ise ancak rengini yahut tadını ya da kokusunu değiştirecek miktardaki haram şeyler ifsad eder, Bu hususta az miktar ile çok miktarın ne kadar olduğu hususunda belirli bir sınır tesbit etmemişlerdir. Ancak İbnul-Kasım’ın, Malik’ten naklettiği şu rivâyet vardır: Cünub bir kimse bineklerin sulandığı havuzlardan birisinde gusledip de üzerindeki pislikleri eğer yıkamamış ise o takdirde o suyu ifsad etmiş (bozmuş) olur. İbnu’l-Kasım, Eşheb, İbn Abdi’l-Hakem ve Mısır’lılardan onlara tabi olanların kanaati budur.

Şu kadar var ki; İbn Vehb su ile ilgili konularda İmâm Mâlik’in Medine’li arkadaşlarının kanaatini benimsemiştir. Onların bu kanaatlerini de Ebû Mus’ab hem Medinelilerden, hem de İbn Vehb’den şöylece nakletmektedir: Su ister az, ister çok olsun ona düşen necaset görülmedikçe ve o suyun tadını yahut kokusunu ya da rengini değiştirmedikçe suyu bozmaz. Ahmed İbnu’l-Muaddel’in naklettiğine göre bu, su ile İlgili Malik b. Enes’in de görüşüdür. İsmail b. İshak, Muhammed b. Bukeyr, Ebû’l- Ferac el-Ebherî ile Bağdat’lılardan İmâm Mâlik’in mezhebini benimseyen diğer ilim adamlarının da kanaati budur. Aynı zamanda bu, el-Evzaî, el-Leys b. Saa’d, el-Hasen b. Salih ve Davud b. Ali’nin de görüşüdür. Basra’lıların görüşü de budur. Kıyas ve sağlam eserler (rivâyetler) itibariyle sahih olan görüş de budur.

Ebû Hanîfe der ki: Suya bir necaset düştü mü su ister çok, ister az bulunsun necaset o suyun genelinde tahakkuk ile varlığını ortaya koyacak olursa, su bozulur. Ona göre necasetin tahakkuku da şu demektir: Mesela bir sidik damlası bir havuza düşecek olsa, eğer bu havuzun bir tarafını hareket ettirdiğimizde öbür tarafı da hareket ediyor ise, bütün su necis olur. Şayet taraflardan birisinin hareketi diğerini harekete geçirmiyor ise su necis olmaz.-“el-Mecmua”dif (Maliki mezhebine dair fıkıh eserinde) de Ebû Hanîfe’nin mezhebine yakın ifadeler vardır.

İmâm Şâfiî ise kulleteyn hadisini esas almıştır ki; bu da tenkid edilmiş bir hadistir. Hem senedinde, hem metninde ihtilâf vardır. Bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî ve özellikle de Darakutnî rivâyet etmiştir Ebû Dâvûd, Tahâre 33; Tirmizî, Tahâre 50; Nesâî, TahSre 43, Miyarı 3; İbn Mâce, Tahâre 75; Müsned, II, 23; Dârakutnî, Sünen, I 21-22 O, kitabının başına bu hadisi almış ve bu hadisin bütün yollarını zikretmiştir.

İbnu’l-Arabî der ki: Darakutnî bir hadis İmâmı olmakla birlikte, kulleteyn hadisinin sahih olduğunu ortaya koymaya çalışmış ise de buna güç yetirememiştir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: Şâfiî’nin kabul ettiği kulleteyn hadisine gelince, bu nazar (akıt) cihetinden zayıf, eser (nakil) bakımından da sabit olmayan bir görüştür. Çünkü naklî ilimlerde yetkin bir topluluk bu hususta tenkitlerde bulunmuşlardır. Ayrıca kulleteyn’in gerçek miktarı hususunda ne sabit bir rivâyet ne de bir icma tesbit edilememektedir. Eğer bu uyulması gerekli bir sınır olsaydı, ilim adamlarının Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in bu hususta tesbit ettiği sınırı öğrenmek için gerekli araştırmaları yapmaları icab ederdi, Zira böyle bir husus onların dinlerinin asıllarından ve üzerlerine farz olan hükümlerden birisidir. Gerçekten bu böyle olsaydı, onlar bu hususu ihmal etmezlerdi. Çünkü onlar bundan daha aşağı mertebede ve daha incelikli hususları dahi alabildiğine araştırmışlardır.

Derim ki: İbnu’l-Munzir’in kulleteyn ile. ilgili olarak yaptığı açıklamalar bile bu hususta kabul edilmesi gereken bir rivâyetin ve bir sınırlandırmanın olmadığını göstermektedir. Darakutnî’nin, Sîmen’inde Hammâd b. Zeyd’den, onun da Âsım b. el-Munzir’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Kilal (kulleler) büyük testiler demektir, Burada sözü geçen Âsım ise kulleteyn hadisinin ravilerinden birisidir. Darakutnî’nin açıklamalarından anlaşıldığına göre bu testiler Hecer testileri gibidir. Çünkü Darakutnî, Enes b. Malik’ten rivâyet olunan ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyetlerinin yer aldığı hadisi nakletmektedir; “Ben yedinci semadaki Sidret-i Münteha’ya kadar kaldırıldım. Baktım ki onun yemişleri Hecer küali (testileri) gibi, yaprakları ise fil kulakları gibidir” deyip, hadisin geri kalan bölümünü kaydetmektedir Buhârî, III, 1411; Müsned, IV, 209.

İbnu’l-Arabî der ki: Bizim ilim adamlarımız da Ebû Said el-Hudri’nîn Buzaâ kuyusu ile ilgili hadisini delil diye almışlardır. Bu hadisi Nesâî, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmiştir. Tirmizî, I, 95; Ebû Dâvûd, I, 17; Nesâî, I, 174; Müsned, III, 86

Bu da aynı şekilde zayıf bir hadistir. Sahihlik derecesine yaklaşmaz ve dayanak olarak alınamaz. Ben bu hususta et-Tusî el-Ekber ile tartıştım ve bana şöyle dedi: Bu meselede en arı duru mezheb Malik’in görüşüdür. Çünkü su vasıflarından herhangi birisi değişikliğe uğramadıkça temizdir. Zira bu konuda dayanak olmaya elverişli herhangi bir hadis bulunmamaktadır. Bu hususta dayanak Kur’ân-ı Kerîm’in zahir ifadeleridir ki, bu da yüce Allah’ın:

“Ve gökten tertemiz bir su İndirdik” âyetidir. Bu da sıfatlarını koruduğu sürece böyledir. Sıfatlarından herhangi birisi değişikliğe uğrayacak olursa, bu sıfatlarını kaybettiğinden ötürü de ona verilen ismin dışına çıkmış olur. Bundan dolayı hadis ve fıkhın İmâmı Buhârî bu konuda dayanak olmaya elverişli herhangi bir haber bulamamış ve: “Suyun değişmesi babı” diye başlık açtıktan sonra da bu başlığın altında şu sahih hadisi kaydetmektedir: “Allah yolunda yaralanan bir kimse -ki Allah kendi yolunda kimin yaralandığını en iyi bilendir- mutlaka kıyâmet gününde yarası kanayarak gelecektir, rengi kan rengidir, kokusu ise misk kokusudur. ” Buhârî, III, 1032; Müslim, III, 1496; Tirmizî, IV, 184; Müsned, II, 242, 384; 391, 398-400… Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kanın olduğu gibi kalacağını fakat misk gibi kokacağını bildirmiştir. Bu koku ise onun kan vasfını etkilememektedir. İşte bundan dolayı ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: Su, kenarındaki ya da kıyısındaki bir leşin kokusu dolayısıyla değişikliğe uğrayacak olursa, bu ondan abdest almaya mani değildir. Eğer leş onun içine konulmuş olduğu halde, su değişikliğe uğrayacak olursa, bu suya karışmış olması dolayısıyla suyu necis kılar. Birinci halde ise bir yakınlık söz konusudur. Herhangi bir şekilde bu yakınlığa itibar edilmez.

Derim ki: Buhârî’nin zikrettiği bu hadis aynı şekilde bu kanaatin aksine de delil gösterilmiştir. O da kokunun değişikliğinin onu asli özelliğinin dışına çıkartmasıdır. Bu istidlalin açıklaması da şöyledir: Kanın kokusu misk kokusuna dönüşünce, artık bu kan necis ve pis görülen bir şey olmaktan çıkar ve o bir misk olur. Misk denilen şey de zaten ceylanın kanının bir parçasıdır. Kokusu değiştiği takdirde su da aynı durumdadır. Su ile ilgili Cumhûrun kabul ettiği yorum da budur. Abdu’l-Melik’in kabul ettiği görüş de birinci görüştür.

Ebû Ömer dedi ki: İlim adamları rengin dışında kokuya bağlı olarak hükmü kabul etmişlerdir. O bakımdan hüküm kokuya aittir. Kendi kanaatlerine de bu hadisi delil göstermişlerdir. Şu kadar var ki; İnsanın kalp huzuru ile kabul edebileceği bir anlara bu hadisten çıkmamaktadır. Ne kanda suyun Özelliği vardır, ona kıyas edilsin, ne de fukaha bu gibi şeylerle uğraşsın. İlmi bilmecelere dönüştürmek ve onu içinden çıkılmaz bir hale sokmak, ilim ehli kimselerin yapacağı bir iş değildir. Onların işi ilmi açıklamak, açıklığa kavuşturmaktır. Bundan dolayı bu ilmi insanlara mutlaka açıklayıp onu gizlemeyeceklerine dair onlardan söz alınmıştır. Suyun değişikliğe uğraması ya necasetle olur, ya necasetin dışındaki bir şeyle olur. Eğer su necaset ile değişikliğe uğrayacak olursa ilim adamları icma ile bunun tahir de,mutahhirde olmadığıdır, Aynı şekilde icma ile kabul ettiklerine göre su, necasetin dışında bir şeyle değişikliğe uğrayacak olursa, aslı üzere tahir kalmaya devam eder. Cumhûr’un kanaatine göre değişikliğin toprak ve sıvı bir şey ile olması hali dışında, mutahhir (temizleyici) değildir. Fukahanın icma ile kabul ettiği hususlar herhangi bir pürüzün ve bir karışıklığın bulunmadığı hakkın kendisidir.

4- Korunulması İmkânsız Olan Şeyler Sebebiyle Değişikliğe Uğrayan Suyun Hükmü:

Su, kendisinden korunulması mümkün olmayan bir şekilde zırnık ya da kireç bulunan bir yatakta akması, yosun sebebiyle ya da üzerinde biten ağaç yaprakları dolayısıyla değişikliğe uğraması halinde; ilim adamlarının ittifakı ile -bu durum o su ile- abdest almaya engel değildir. Çünkü bundan sakınmak ve suyu böyle bir yerden ayırmak imkansız bir şeydir.

İbn Vehb’in Malik’ten rivâyetine göre bu şekilde olmayan bir su, böyle bir sudan daha iyidir.

5- Çeşitli Şahıs ve Canlı Varlıkların Artığı Olan Suyun Hükmü:

İlim adamlarımız -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- derler ki: Hristiyanın ve diğer kâfirlerin, içkicinin artırdığı su ile leş yiyen -köpek ve benzeri hayvanların- artıkları mekruhtur. Bunların artırdıkları su ile abdest alan bir kimsenin o suda necaset bulunduğunu kesinlikle bilmedikçe herhangi bir sorumluluğu yoktur.

Buhârî dedi ki: Ömer (radıyallahü anh)’da hristiyan bir kadının evinden (alınmış su İle) abdest almıştır. Beyhakî, es-Sunenu’s-Suğrâ, I, 166; Beyhakî, es-Sunenu’l-Kubrâ, I, 324 Siifyan b. Uyeyne dedi ki: Bize Zeyd b. Eslem’den naklettiler, o babasından şöyle dediğini nakletti: Şam’da bulunduğumuz sırada Ömer b. el-Hattâb’a bir su götürdüm. O da o sudan abdest aldı: Sen bu suyu nereden getirdin? diye sordu. Çünkü ben pınar suyu olsun, yağmur suyu olsun bu sudan daha tatlı bir su görmedim. Ona: Bu suyu su hristiyan koca karının evinden getirdim, dedim. Abdestini aldıktan sonra kadının yanına giderek dedi ki: Ey yaşlı kadın, müslüman ol, selâmet bulasın. Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı hak ile göndermiştir. Eşlem dedi ki: Başını açtı, saçlarının tamamen ağarmış olduğunu gördük. Şöyle dedi: Ben yaşlanmış bir kadınım, hemen şimdi öleceğim, Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh): Allah’ım şahid ol, dedi. Bunu Darakutnî rivâyet etmiştir: Bize el-Huseyn b. İsmail anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. İbrahim el-Buşencî anlattı dedi ki: Bize Süfyan anlattı, deyip, hadisi kaydetti. Dârakutnî, I, 32

Bu rivâyeti aynı şekilde el-Huseyn b. İsmail’den de rivâyet etmektedir. el-Huseyn dedi ki: Bize Hallad b. Eşlem anlattı. Bize Süfyan, Zeyd b. Eslem’den o babasından naklettiğine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) hristiyan bir kadının evinden (alınan su ile) abdest aldı. Sonra yanına giderek Ey yaşlı kadın, müslüman ol, dedi… ve sonra da hadisi az önce geçtiği şekliyle kaydetti Dârakutnî, I, 32

6- Köpeğin Su İçtiği Kap ve Arttırdığı Su:

Köpeğin kendisinden içtiği su hakkında Malik dedi ki: Kap yedi defa yıkanır ve o sudan abdest alınmaz. Bununla birlikte o su temizdir.

es-Sevrî der ki: O su ile abdest alınır ve onunla birlikte teyemmüm de yapılır. Aynı zamanda bu Abdu’l-Melik b. Abdu’l-Aziz ile Muhammed b. Mesleme’nin de görüşüdür.

Ebû Hanîfe dedi ki: Köpek necistir. Bundan dolayı da kap yıkanır, çünkü necistir. Şâfiî, Ahmed ve İshak da bu görüştedirler.

Malik ise evde tutulması câiz olan köpekler ile câiz olmayan köpekler arasında, köpeğin içmesi dolayısıyla kabın yıkanılması hususunda fark gözetirdi. Bu husustaki görüşünün hülasası şudur; Köpeğin kaptan yemesi ya da içmesi hiçbir şeyi necis kılmaz. Oradan ister yemek yesin, ister başka bir şey. Ancak o önemsiz oluşu dolayısıyla köpeğin arttırdığı suyun dökülmesini müstehab kabul etmiştir. Bu hususta göçebelerle birlikte olan köpek ile yerleşik yerlerdeki köpek arasında da fark görmemektedir ve durum ne olursa olsun teabbüden onun yediği ya da içtiği kap yedi defa yıkanır. Maliki mezhebine mensup kıyas ile amel eden ilim adamlarının kabul ettikleri nihai görüş budur.

İbn Vehb der ki: Bize Abdu’r-Rahmân b. Zeyd b. Eslem babasından, o Atâ’dan, o Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a Mekke ile Medine arasında bulunan havuzlar hakkında soru soruldu ve öna şöyle denildi: Köpekler ve yırtıcı hayvanlar bu havuzlara gelir, su içerler. O şöyle buyurdu: “Bu hayvanların karınlarına indirdikleri kendilerinindir. Geriye kalan da bizim için hem İçecektir, hem de tahurdur.” Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiştir. Dûrakutnl, I, 26,31

Bu ise köpeklerin temizliği ve onların yiyip, içtiklerinden arta kalanın temizliği hususunda açık bir nasstır.

Buhârî’deki rivâyete göre de İbn Ömer’den naklen köpekler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın mescidinde gider gelirler. Bununla birlikte bundan dolayı herhangi bir tarafa da su serpmezterdi. Buhârî I, 75; Ebû Dâvûd, 1, 104; Müsned, II, 70

Ömer (radıyallahü anh) da Ashab-ı Kiram’ın huzurunda Amr İbnu’l-Âs su havuzu sahibine: Senin havuzuna yırtıcı hayvanlar gelip su içer mi? diye sorunca, “Ey havuz sahibi, bu hususta sen bize bir bilgi verme, çünkü bizler yırtıcı hayvanların bulunduğu yere gidiyor ve bizim bulunduğumuz yere de onlar geliyorlar”, demiştir. Bunu da Malik ve Darakutnî rivâyet etmiştir. Dûrahutnl, 1, 32; Beyhâkî, es-Sunenu’l-Kûbrâ, I, 250.

Burada yırtıcı hayvantar ile onlardan sayılan köpek arasında herhangi bir ayırım gözetilmemiştir. Köpeğin arttırdığının dökülmesini söyleyen ve bunun necaset dolayısıyla olduğunu belirten muhalif kanaat sahiplerinin herhangi bir delili bulunmamaktadır. Artık suyun dökülmesinin emredilmesi ancak insanın ondan tiksinmesi dolayısıyladır, necaseti dolayısıyla değildir. Çünkü pisliklerden uzak kalmak, teşvik edilmiş (mendub) bir husustur.

Yahut bu konuda onların mükellefiyetlerini ağırlaştırmak maksadı güdül -müştür. Zira İbn Ömer ve el-Hasen’in dediği gibi; köpek barındırmak yasaklanmış bir şeydir. Bundan vazgeçmemeleri, çölde sahip oldukları suyun azlığı dolayısıyla suyun dökülmesini emrederek, hükümlerini ağırlaştırmıştır. Tâ ki bu iş onlara ağır gelsin ve köpek barındırmaktan vazgeçsinler. Bu şekildeki bir kabın yıkanılması emri ise bir ibadettir. Az önce de belirttiğimiz gibi necaseti dolayısıyla değildir.

Bunun da iki delili vardır; Birincisi bu yıkama belirli bir sayı ile sınırlandırılmıştır. İkincisi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın; “Sekizincisinde ise onu toprakla ovalayınız ” Ebû Dâvûd, I, 19; Dârtml, I, 204; Dürakutnî, I, 65; Müsned, IV, 86 âyeti dolayısıyla bu temizlemede toprağın da müdahalesi vardır. Şayet bu emir necaset dolayısıyla verilmiş olsaydı, sidikte olduğu gibi bunda sayının ve toprağın herhangi bir şekilde söz konusu olmaması gerekirdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kediyi ve kedinin su içip yemek yediği kabı temiz olarak değerlendirmiştir. Kedi ise yırtıcı bir hayvandır ve bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Zira kedi avının üzerine atılır ve ölmüş olanı yer. Köpek de aynı şekildedir, onun benzeri diğer yırtıcı hayvanlar da böyledir. Zira bunlardan herhangi birisi hakkında bir nass gelmiş ise, diğeri hakkında da bu nass aynen söz konusu olur. Bu da kıyas çeşitlerinin en güçlülerindendir. Tabi bu ortada özet bir delilin bulunmaması halinde böyledir. Ayrıca biz artığının temizliğine dair nassı da zikretmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla bu konuda muhaliF kanaat belirtenin görüşü de çürütülmüş olmaktadır. Hamd, yüce Allah’a mahsustur.

7- Suda Ölen Bazı Canlıların Hükmü:

Kansız varlıklardan olup suda ölen canlıları eğer suyun kokusunu değiştirmeyecek olursa, suya bir zararları olmaz. Şayet su kokarsa ondan abdest alınmaz. Aynı şekilde suda yaşayan canlılardan akacak kanı bulunan balık ve kurbağa gibi varlıklar ölecek olurlarsa bunların ölümleri dolayısıyla suyun kokusu değişmedikçe suya bir zararları olmaz. Şayet kokusu değişir, su kokarsa o suda temizlenmek, ondan abdest almak câiz değildir. Malik’e göre bu su necis olmaz.

Akan kanı bulunup da suda ölen ve bulunduğu yerden alınıp da suyun rengini, tadını, kokusunu değiştirmeyecek olursa, o takdirde hem suyun kendisi temizdir hem de temizleyicidir. Su az ya da çok olsun farketmez. Medine’li (Maliki mezhebine mensub) âlimlere göre bu böyledir. Bazılarının kanaatine göre böyle bir sudan gönül hoşluğuyla kullanılması için bir kaç kova çekilmesi müstehabtır. Ancak bu konuda aşılmaması gereken herhangi bir sınır da belirlememişlerdir. Bir kaç kova çekilmeksizin, o suyun kullanılmasını mekruh kabul ederler. Herhangi bir kimse gusül ya da abdest maksadıyla böyle bir suyu kullanacak olursa, dediğimiz şekilde olması halinde bu caizdir.

Malik’in mezhebine mensub kimi ilim adamı, böyle bir su ile abdest alanin suda bir değişiklik olmasa dahi teyemmüm yapması gerektiği görüşüne sahipti. Bu şekilde ihtiyaten her iki temizlenme şeklini (tahareti) bir arada yapmış olur. Şayet böyle yapmayıp da o sudan aldığı taharetle yetinip namaz kılacak olursa, bu da yeterli olur.

Dârakutnî’nin Muhammed İbn Sîrîn’den rivâyet ettiğine göre Zemzem kuyusuna bir zenci düşüp öldü. İbn Abbâs’ın emri üzere oradan çıkartıldı ve kuyunun suyunun çekilmesini emretti. Rüknün dibinden gelen bir pınar onların emeklerini boşa çıkartır gibi oldu. Bunun üzerine emir vererek kıptı kumaşlarla, ince ipeklerle gözeyi tıkadılar ve nihayet kuyunun suyunu çektiler. Kuyunun suyunu çekip bitirdikten sonra tekrar o pınar fışkırıverdi. Bu rivâyeti Ebû’t-Tufeyl’den de şöylece nakletmektedir: Bir köle Zemzem kuyusuna düştü ve kuyunun suyu çekildi. Dârakutnî, I, 33; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kubrâ, I, 266;

Bu durumda suyun asli özelliklerinin değişikliğe uğramış olma ihtimali vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Şu’be, Muğiyre’den, o İbrahim’den rivâyet ettiğine göre İbrahim şöyle dermiş: Akan kanı bulunan herbir canlıdan Ötürü (suda ölmesi halinde) o sudan abdest alınmaz. Şu kadar var ki domuzlan böceği, akrep, çekirge, hamam böceği eğer içinde su bulunan bir kaba düşecek olurlarsa bunda ruhsat vardır, bunun bir sakıncası yoktur. Şu’be dedi ki: Zannederim kertenkeleyi de söz konusu etmiştir. Bunu Darakutnî rivâyet etmiştir: Bize el-Huseyn b. İsmail anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. el-Velid anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Ca’fer anlattı, dedi ki: Bize Şû’be anlattı… deyip, bu rivâyeti zikretmiştir. Darakutnî, I, 33; Beyhakî, a.g.e., I, 253.

8- Kedinin Su İçtiği Kap:

Ashab-ı Kiram’ın, İslâm aleminin çeşitli bölgelerinin fukahasının ve Hicaz ile Irak’ta bulunan diğer tabiîlerin büyük çoğunluğunun kanaatine göre kedinin içip artırdığı su tahirdir. Kedinin artırdığı su ile abdest almakta bir sakınca yoktur. Buna sebeb ise bu husustaki Ebû Katâde hadisidir. Bunu da Malik ve başkaları rivâyet etmiştir.

Bu hususta Ebû Hüreyre’den farklı (lâfızlarla) rivâyet edilmiştir. Atâ b. Ebi Rebah ile Said b. el-Müseyyeb, Muhammed b. Sırın’den rivâyet edildiğine göre onlar kedinin içtiği suyun artan kısmının dökülmesini ve bundan dolayı da kabın yıkanmasını emretmişlerdir. Bu hususta el-Hasen’den farklı rivâyetler gelmiştir. el-Hasen’den gelen her iki rivâyetin de sahih olarak geldiğini kabul edebilmemiz için, kedinin ağzında necaset görmüş olma ihtimalini de kabut etmeliyiz.

Tirmizî, Malik’in naklettiği hadisi zikrettikten sonra şöyle demektedir: “Bu hususta Âişe ve Ebû Hüreyre’den de gelmiş rivâyetler vardır. Bu hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından, tabiînden ve onlardan sonra gelen Şâfiî, Ahmed ve İshak gibi ilim ehlinin çoğunluğunun kabul ettiği görüş budur. Onlar kedinin artığında bir sakınca görmemişlerdir. ” Tirmizî, I, 154.

Bu rivâyet bu husustaki rivâyetlerin en güzelidir. Malik, İshak b. Abdullah b. Ebi Talha’dan gelen bu hadisin senedini sağlam görmüş ve Malik’ten daha mükemmel bir şekilde bu hadisi kimse aktarmamıştır. Hafız Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Anlaşmazlık ve görüş ayrılığı halinde delil Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın sünnetidir. Ebû Katâde yoluyla sahih olarak gelen hadiste belirtildiğine göre o kediye içsin diye kabı uygun bir şekilde eğmiştir. Fukaha’nın her bölgede dayandıkları delil budur. Bundan Ebû Hanîfe ve onun görüşünü benimseyenler müstesnadır. O kedinin arttırdığı suyu mekruh kabul ederdi ve bir kimse o su ile abdest alacak olursa, bu da onun için yeter, derdi. Bununla birlikte kedinin artığından abdest almayı mekruh kabul edenlerin, Ebû Katâde yoluyla gelen hadisin kendilerine ulaşmamış olması, buna karşılık Ebû Hüreyre’nin köpek hakkındaki hadisi kendilerine ulaşıp, kedi- ‘ yi de köpeğe kıyas etmesinden daha güzel bir delillerinin olabileceğini bilemiyomm. Ancak sünnet, kapların yıkanması hususunda teabbud meselesinde kedi ile köpek arasında ayırım gözetmiştir. Sünnetin kendisine karşı delil teşkil ettiği kimse ise elbetteki bu hususta yenik düşer. Sünnete muhalif olan da bu hususta bir kenara bırakılır. Tevfik Allah’tandır. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîd, I, J24-325

Yine bunların gösterdikleri delillerden birisi de Kurre b. Halid’in Muhammed b. Şîrîn’den, onun Ebû Hüreyre’den yaptığı rivâyettir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kedinin yiyip, içtiği bir kabın temizlenmesi bir veya iki defa yıkanması ile olur.” Bundan sonraki iki nota bakınız. Bu rivâyette şüphe Kurre’ye aittir. Bu hadisi Kurre b. Halid dışında merfu olarak kimse rivâyet etmemiştir. Kurre ise sika ve sağlam bir ravidir.

Derim ki: Bu hadisi Darakutnî rivâyet etmiştir. Hadisin metni de şöyledir; “Köpeğin yiyip içtiği kabın temizlenmesi, birincisi toprak ile olmak üzere yedi defa yıkanmasıdır. Kedininkinin ise bir ya da iki defa (yıkanmasıdır).” Şüphe eden Kurre’dir. Dûrakutnt, I, 64 Ebubekir dedi ki: Ebû Âsım da hadisi böylece merfu olarak rivâyet etmiştir. Ondan başkaları ise Kurre’den “köpeğin yiyip, içmesi” ile ilgili bölümü merfu, “kedinin yiyip, içmesi” ile İlgili bölümünü mevkuf olarak rivâyet etmişlerdir. Ebû Salih’in rivâyetine göre de Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kap, köpekten dolayı nasıl yıkanıyorsa, kediden dolayı da öylece yıkanır.” Darakutnî dedi ki: Bu hadis merfu olarak sabit değildir. Bunun bellenen rivâyeti Ebû Hüreyre’nin sözü olduğu şeklindedir ve ondan farklı rivâyetler gelmiştir. Ma’mer ve İbn Cüreyc, İbn Tavûs’tan, onun babasından naklettiğine göre o kediyi köpek gibi değerlendirirdi. Mücahid’den gelen rivâyete göre ise o kedinin yiyip, içtiği ve artık bıraktığı kap hakkında: Onu yedi defa yıka, demiştir. Bu rivâyetleri Darakutnî kaydetmiştir. Aynı yer.

9- Müsta’mel (Kullanılmış) Su:

Müsta’mel su, onunla abdest alanın azaları temiz olduğu takdirde tahirdir. Ancak Malik ile ileri gelen fukahadan bir topluluk, böyle bir su ile abdest almayı mekruh görmüşlerdir.

Malik dedi ki: Böyle bir suda hayır yoktur. Herhangi bir kimsenin bu sudan abdest almasını da güzel görmüyorum. Şayet abdest alıp da namaz kılacak olursa, namazını iade etmesi gerektiği görüşünde değilim. Bununla birlikte sonraki namazlar için abdest alır.

Ebû Hanîfe, Şâfiî ve mezheplerine mensub ilim adamları derler ki: Hadesi gidermek (abdest ya da gusletmek) maksadıyla müsta’mel suyun kullanılması câiz değildir. Böyle bir su ile abdest alan kişi abdestini iade eder. Çünkü bu mutlak bir su değildir, Böyle bir suyu bulan bir kimse (başka suyu yoksa) teyemmüm eder. Çünkü böyle bir kimse suyu bulunan bir kimse sayılmaz. Onların bu kanaatlerini Esbağ b. el-Farac de aynen kabul etmiştir, el-Evzaînin görüşü de budur. Bunlar Malik tarafından rivâyet edilen es-Sunabihî hadisi ile Müslim’in rivâyet ettiği Amr b. Anbese’nin hadisini ve daha başka rivâyetleri delil göstermişler ve şöyle demişlerdir: Bir su ile abdest alındığı takdirde, onunla birlikte günahlarda çıkar. Bu, günahların suyu olduğundan dolayı ondan uzak durmak gerekir.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Bana göre bu uygun bir izah değildir. Çünkü günahlar suyu necis yapmaz. Zira günahların maddi bir varlığı yoktur. Bunlar suya karışacak bir cisim de değildirler ki suyu bozsunlar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Günahlar da su ile birlikte çıkar gider” diye buyurmuş olması, onun namaz için alınan bir abdestin yüce Allah’ın mü’min kullarına bir rahmeti ve onlara bir futfu olmak üzere küçük günahlarına keffaret teşkil eden bir amel olduğunu bildirmektedir.

Ebû Sevr ve Davud ez-Zahiri’nin görüşü de Malik’inki gibidir. Bunlara göre de müsta’mel su ile abdest almak caizdir. Çünkü böyle bir su tahirdir. Ona herhangi bir şey katılmış değildir ve o mutlak sudur. Ayrıca ümmetin eğer abdest alanın azalarında bir necaset bulunmuyor ise, bu suyun tahir olduğunu icma ile kabul etmesini de delil göstermişlerdir. Ebû Abdullah el-Mervezî Muhammed b. Nasr da bu görüştedir.

Ali b. Ebî Tâlib, İbn Ömer, Ebû Umame, Atâ b. Ebi Rebah, Hasan-ı Basrî, en-Nehaî, Mekhûl ve ez-Zührî’den de rivâyet olunduğuna göre onlar; başını meshetmeyi unutup da sakalı bir parça ıslak olanın bu ıslaklıkla başını meshetmesinin yeterli olduğunu söylemişlerdir. Bütün bunlar böylelikle müsta’mel su ile abdest almayı câiz görmüş oluyorlar.

Abdu’s-Selam b. Salih rivâyet ediyor; Bize İshak b. Suveyd, el-Alâ b. Ziyad’dan anlattı. el-Alâ, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından kendisinden razı olunan birisinden naklettiğine göre, Rasülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün ashabın yanına gusledip çıkmış. Vücudunda suyun isabet etmediği bir yer kalmıştı. Biz ona; Ey Allah’ın Rasülü, şu bölgeye su isabet etmemiş, dedik. Uzunca ve serbest bir saçı vardı. Bu saçı o yerin üzerinden geçirdi ve onu ıslattı. Bunu da . Dârakutnî rivâyet etmiş ve şöyle demiştir; Burada sözü geçen Abdu’S-Selam b. Salih, Basra’hdır ve pek kuvvetli bir ravi değildir. Onun dışında sika ravilerden bazıları bunu İshak b. el-Alâ’dan mürsel olarak rivâyet etmişlerdir, doğru olan da budur. Dârakutnî, 1,110

Derim ki: Hüşeym’in zikrettiğine göre hadis sika bir ravi olan İshak b. Suveyd el-Adevî’den, o el-Alâ b. Ziyad el-Adevî’den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gusletti… diye rivâyet edilmiştir. İbnu’l-Arabî dedi ki: “Müsta’mel su meselesinin dayanağı bir başka delildir. O da şudur: Alet (olan su) İle bir farz eda edilecek olursa, onunla bir başka farz eda edilebilir mi?, edilemez mi? meselesidir. Bu konuda muhalif kanaatte olanlar bunu kabul etmezler. Bu hususta da köle bir kimse bir farz eda edilerek azad edildiği takdirde bir başka farzın eda edilmesi için aynı kölenin tekrar azadının mümkün olmadığını delil gösterirler. Ancak bu batıl bir iddiadır, çünkü kölenin azadı eğer köle bir kimse hakkında söz konusu olursa, kölelik ortadan kalkar. Bir başka azad için farzın eda edilebileceği bir yer kalmaz. Bunun benzeri ise azalar üzerinde telef olan sudur. Bununla tekrar bir farzın daha eda edilmesi sahih olamaz. Çünkü azad etmek suretiyle köleliğin hükmen ortadan kalktığı gibi böyle telef olan bir su da maddi olarak ortadan kalkar ve telef olur, İbnul-Arabi’nin demek istediği şudur; Muhalif kanaatte olanların delil olarak gösterdikleri kıyasta, benzerlik sadece abdest alınırken teleF olan yani eksilen su miktarı hakkında söz kollusu olabilir. Geriye ise bir miktar su kalır; işte bu su tahirdir. Yani bir daha abdest için kullanılabilir. Valluhu alem. İşte bu çok nefis bir açıklamadır. Bunun üzerinde dikkatle düşünmek icab eder,”

10- Necasetin Suya Düşmesi İle Suyun Necasetin Bulunduğu Yerden Akması Arasındaki Fark:

Malik ve onun mezhebine mensub ilim adamları, içine necaset düşmüş su ile necasetin üzerinden geçen su arasında fark görmemektedirler. Bu su ister durgun olsun, ister olmasın. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Suyu hiçbir şey necis yapmaz. Bu kadarıyla, Ebû Dâvûd, I, 17, 18; Tirmizî, I, 96; Nesâî, 1, 173, 174; Müsned, 1, 308. II, 25, 26… Ancak onu çokça etkileyerek tadını yahut rengini yada kokusunu değiştiren müstesnadır.” Dârakutnî I. 28. 29.

Şâfiî’ler ise fark gözeterek şöyle demişlerdir: Necaset suya düşecek olursa, su necis olur. İbnu’l-Arabî de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Sular ile ilgili hükümler konusunda şeriatın esaslarından birisi de şudur: Necasetin suya isabet etmesi, suyun necasetin olduğu yerden geçmesi gibi değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi bir kimse uykudan uyandı mı elini üç defa yıkamadıkça sakın kaba daldırmasın. Çünkü sizden herhangi bir kimse elinin geceyi nerede geçirdiğini bilmez.” Müslim, I, 233; Darakutnî, I. 49; Ebû Dâvûd, I. 25; Nesâî, I, 7; Müsned, II, 241, 259, 455, 471… Böylelikle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) elin suya daldırılmasını yasaklarken, suyun elin üzerine dökülmesini emretmiştir. Bu, bu hususta harikulade bir esastır. Eğer az ya da çok olsun su necasetin üzerinden geçmeyecek olsaydı, asla tahir olmazdı. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sabit olduğuna göre o mescidde küçük abdestini bozan Bedevi’nin küçük abdesti ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Onun üzerine bir kova su dökünüz.” Müslim, I, 236; Buhârî, V, 2242; Ebû Dâvûd, 1, 103; Tirmizî, I, 275; Müsned, II, 239, 282.

Hocamız Ebû’l-Abbas dedi ki: Aynı şekilde kulleteyn hadisini de delil göstermiş ve şöyle demişlerdir: Şayet su kulleteynden daha az olup da ona bir necaset isabet ederse, bu necaset o suyu değiştirmese dahi o su necis olur. Eğer o miktar ya da daha az bir miktar su necaset üzerinden geçip de onun maddi varlığını giderecek olursa su eski hali üzere tertemiz kalır ve necaseti izale etmiş olur. Ancak bu bir çelişkidir, çünkü her iki şekilde de karışma gerçekleşmiş olmaktadır. Suyun necasetin üzerinden geçmesi ile necasetin su üzerinden geçmesi şekli bir farktır. Bunda fıkhi herhangi bir incelik bulunmamaktadır. Diğer taraftan bu mesele taabbudi meselelerden değildir, aksine inanası akfen kavranabilecek meselelerdendir. Bu da necasetin izale edilmesi ve bunun hükümleri kabilindendir. Diğer taraftan onların bütün bu kanaatlerini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şu âyeti reddetmektedir: “Temiz olan suyu, onun rengini yahut tadını ya da kokusunu değiştiren dışında hiçbir şey necis kılmaz.” Darakutnî. I, 28.

Derim ki: Bu hadisi Darakutnî, Rişdîn b. Saâd Ebi’l-Haccac’dan, o Muaviye b. Salih’den, o Raşid b. Saâd’dan, o Ebû Umame el-Bahılî’den, o Sevban’dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yoluyla rivâyet etmiş ve bunda “renkten” söz edilmemiştir. Darakutnî der ki: Bu hadisi Rişdin b. Saâd, Muaviye b. Salih’den merfu olarak zikretmemiştir ve pek kuvvetli değildir. Dârakutnî, 1, 28. İstidlal bakımından bundan daha güzeli Ebû Üsame’nin el-Velid b. Kesir’den, onun Muhammed b. Kaâb’dan, onun Ubeydullah b. Abdullah b. Rafı’ b. Hadic’den, onun Ebû Said el-Hudrî’den yaptığı rivâyettir. Ebû Said dedi ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Budaâ kuyusundan abdest alalım mı? diye soruldu, Bu kuyu içine ay hali kadınların bezleri, köpeklerin etleri ve kokuşmuş şeyler atılırdı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Su temizdir, hiçbir şey onu necis etmez.” Bunu Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Darakutnî rivâyet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, I, 17-18; Tirmizî, I, 96; Dârakutnî, I, 29; Hepsi de bu senedle rivâyet etmislerdir. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen bir hadistir. Ebû Üsame bu hadisin ceyyid olmasını sağlamıştır. Ebû Said’in, Budaâ kuyusu ile ilgili rivâyet ettiği hadisi Ebû Üsame’den daha güzel kimse rivâyet etmemiştir. O halde bu hadis necasetin suya atılması veya gelmesi hususunda açık bir nasstır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’da böyle bir suyun tahir ve temizleyici olduğunu hükme bağlamıştır.

Ebû Dâvûd dedi ki: Ben Kuteybe b. Said’i şöyle derken dinledim: Ben Budaâ kuyusunun kayyumuna derinliğini sordum ve ona: Burada azami su ne kadar olur? dedim. O: Azami göbeğe kadar olur dedi. Peki eksilirse? diye sordum. Bu sefer: Avret sınırının altına iner dedi. Ebû Dâvûd dedi ki: Ben Budaâ kuyusunu elbisemle ölçtüm. Ridarm üzerine uzattım, sonra ziraımla ölçtüm. Eninin altı zira olduğunu gördüm. Bana bahçenin kapısını açıp içeriye alan kişiye sordum: Hiç bu kuyunun yapısı önceki haline göre değişikliğe uğratıldı mı? Hayır dedi. Ben içinde rengi değişmiş bir su gördüm Ebû Dâvûd, I, 18 İşte bu bizim belirttiğimiz hususa dair lehimize bir delildir. Şu kadar var ki İbnu’l-Arabî şöyle demiştir: Bu kuyu kıraç arazinin ortasında idi. Onun suyu dibinden beri değişik olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

11- Tâhir ve Mutakhir Olan Su:

Kendisiyle abdest almanın ve necasetleri yıkamanın câiz olduğu tâhir (temiz) ve mutahhir (temizleyici) su sema, nehir, deniz, pınar ve kuyulardan alınmış safi, arı sudur. İnsanlar tarafından kendisine herhangi bir şey katılıp karıştırılmamış, yüce Allah’ın yarattığı gibi saf bulunan ve “mutlak su” diye tarif ettikleri su budur. Daha önceden de açıkladığımız gibi bu suyun bulunduğu yerin renginin ona zararı olmaz.

Bu hususta Ebû Hanîfe ile Abdullah b. Amr ile Abdullah b. Ömer muhalefet etmişlerdir. Ebû Hanîfe yolculuk esnasında nebiz ile abdest almayı câiz kabul ettiği gibi, tahir olan herbir sıvı ile necaseti izale etmeyi câiz görmüştür. Yağ ile yemek suyuna gelince, ondan gelen bir rivâyete göre bunlarla necasetin izale edilmesi câiz değildir. Şu kadar var ki onun mezhebine mensub ilim adamları (arkadaşları) şöyle derler: Eğer necaset onunla zail oluyorsa, caizdir. Ona göre ateş ve güneşin durumu da budur. Hatta meyte (leş)’in derisi eğer güneşte kuruyacak olursa, tabaklanmaksızın dahi tahir olur. Yerin üzerindeki necaset de böyledir. Eğer güneşte kuruyacak olursa o yer temizlenmiş olur ve orada namaz kılmak caizdir. Şu kadar var ki; oradaki toprakla teyemmüm almak câiz olmaz.

İbnu’l-Arabî dedi ki: Şanı yüce Allah, suyu tertemiz olmakla nitelendirip bizleri onunla temizlemek maksadıyla semadan o suyu indirmekle bize lutfunu hatırlatmış olması, suyun bu hususta özellikli olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Ebubekr es-Sıddîk’ın kızı Esma’ya, elbiseye isabet eden ay hali kanı hakkında soru sorduğunda şöyle demiştir: “O kanı önce kazı, sonra üzerine su dökerek çitile, sonra da orayı su ile yıka.” Ebû Dâvûd, I, 99; Tirmizî, I, 255; Nesâî, I, 155, 195; Dârimî, f, 256; İşte bundan dolayı suyun dışındaki şeyler su hükmünde kabul edilemez. Çünkü o takdirde yüce Allah’ın bize lutfunu bu yolla hatırlatması iptal edilmiş olur. Diğer taraftan necaset maddi bir husus değildir ki; onu izale eden herbir şey ile maksadın gerçekleştiği söylenebilsin. Necaset şer’î bir hüküm olup şeriat sahibi onu gidermek için suyu tayin ve tesbit etmiştir. Sudan başkası su gibi değerlendirilemez. Zira su ile aynı hususiyete sahip değildir. Diğer taraftan başka şey su gibi değerlendirilecek olursa, o takdirde suyun varlığı onu iskat eder. Çünkü fer’î olan bir husus, ıskat etmek bakımından asla katılacak olursa, kendi kendisini ıskat etmiş olur. Tacu’s-Sünne Zül-Iz b. el-Murtaza ed-Debusî buna “zina eden bir yavru” ismini verirdi.

Derim ki: Nebiz’in (abdest almak için) kullanılabileceğine dair delil gösterilen rivâyetlerin hepsi gevşek, zayıf, hiçbirisi ayakta duramayacak özellikte hadislerdir. Bunları Darakutnî zikretmiş, bunların zayıf olduklarını belirtmiş ve açıkça ifade etmiştir. Aynı şekilde”İbn Abbâs’tan mevkuf olarak rivâyet edilen “nebiz, suyu bulamayanın abdest suyudur” Darahutnl, I, 75,76,78; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kubrâ, I, 11, (Darakutnî, bu rivâyetlerdeki zaaf noktalarına işaret ettiği gibi; Beyhaki de bir sonraki rivâyette, bu hadisteki illetleri açıklamaktadır.) hadisi de zayıftır. Bu hadisin senedinde İbn Muhrîz vardır, onun da rivâyet ettiği hadisler metruktür. Aynı şekilde Ali (radıyallahü anh)’dan: “Nebiz ile abdest almakta sakınca yoktur” rivâyeti de böyledir. el-Haccac da, Ebû Leyla da zayıf ravilerdîr. İbn Mes’ûd yoluyla gelen hadisin de zayıf olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: Bu hadisi tek başına İbn Lehîa rivâyet etmiştir, o da hadisi zayıf bir ravidir. Alkame b. Kays’dan da şöyle dediğini zikretmektedir: Abdullah b. Mes’ûd’a dedim ki: Sizden herhangi bir kimse cinnin davetçisinîn kendisine geldiği gece, onun yanında şahit bulundu mu? O, hayır dedi Bir önceki notta işaret edilen yerler.

Derim ki: Bu, isnadı sahih bir rivâyettir. Ravilerinin adaletinde görüş ayrılığı yoktur. Tirmizî, İbn Mes’ûd yoluyla gelen bir hadisi rivâyet ederek şöyle dediğini zikretmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bana: “Mataranda ne var?” diye sordu. Ben, nebiz vardır, dedim. Şöyle buyurdu: “(Nebiz’in kendisinden yapıldığı hurma) hoş ve güzel bir meyvedir. Su(yu) da tertemizdir.” (İbn Mes’ûd) dedi ki: (Peygamber) ondan abdest aldı. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hadis Ebû Zeyd’den, o Abdullah’tan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilmiştir. Ebû Zeyd hadis ehlince meçhul (tanınmayan) bir adamdır. Biz bu hadisin dışında onun herhangi bir rivâyetinin olduğunu bilmiyoruz. Bazı ilim adamları nebiz ile abdest alınacağı görüşündedir. Süfyan ve başkaları bunlar arasındadır. Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Nebiz ile abdest alınmaz. Bu da Şâfiî, Ahmed ve İshak’ın görüşüdür. İshak dedi ki; Şayet bir adam böyle bir durumla karşı karşıya kalacak olursa, nebiz ile abdest alır ve teyemmüm de yaparsa daha çok hoşuma gider. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Nebiz ile abdest alınmaz, diyenlerin görüşü Kitap ve Sünnete daha yakındır ve daha uygundur. Çünkü yüce Allah:

“Eğer su bulamazsanız, o vakit tertemiz toprakla teyemmüm edin.” (el-Mâide, 5/6) diye buyurmaktadır. Tirmizî, I, 148.

Bu mesele hilaf (çeşitli mezheplerin görüşlerini zikreden) kitaplarda uzun uzadıya ele alınmıştır. Bunların dayanakları ise daha önce el-Mâide Sûresi’nde 5/6. âyet, 29. başlık ve devamında, geçtiği üzere “su” lâfzıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

12- Deniz Suyunun Hükmü:

Yüce Allah:

“Ve gökten tertemiz bir su indirdik” diye buyurduğu gibimizi onunla tertemiz yapmak için…” (el-Enfal, 8/11) diye buyurduğundan, bazı kimseler deniz suyunun hükmü hususunda karar verememişlerdir. Çünkü deniz suyu semadan inen su durumunda değildir. Hatta Abdullah b. Ömer ve İbn Amr’dan bu su ile abdest alınmayacağı rivâyetini dahi nakletmişlerdir. Çünkü o bir ateştir ve tıpkı cehennemi andırır. Ancak Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine deniz suyunun hükmünü soran kimselere; “O suyu tertemiz, meytesi helal olandır” diye cevap vererek hükmünü açıklamıştır. Bu hadisi de Malik rivâyet etmiştir. İbn Huzeyme, es-Sahih, I, 59; İbn Hibbân, es-Sahih, IV, 51, 62; Tirmizî, I, 101; Dârakutnî, I, 34-37; Ebû Dâvûd, I, 21; Nesâi, I, 50; Muvatta’, 1, 22, 495.

Ebû Îsa bu hadis hakkında şöyle demiştir: Bu hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından, aralarında Ebubekir, Ömer ve İbn Abbâs’ın da bulunduğu fukahanın çoğunluğunun görüşü budur, bunlar deniz suyunda herhangi bir sakınca görmemişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından bazıları ise deniz suyu ile abdest almayı mekruh kabul etmişlerdir, İbn Ömer ve Abdullah b. Amr bunlar arasındadır, Abdullah b. Amr: O bir ateştir, demiştir. Tirmizî, E, 101.

Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Ebû Îsa et-Tirmizî’ye, Safvan b. Süleym yoluyla nakledilen bu hadis hakkında sorulmuş, o şöyle demiştir: Bana göre o sahih bir hadistir. Ebû Îsa dedi ki: Ben Buhârî’ye: Heysem diyor ki; O hadiste Ubeyy b. berze vardır, dedim. Dedi ki: Bu hususta yanılmıştır, aslında o el-Muğire b. Ebi Burde’dir.

Ebû Ömer dedi ki: Ben Buhârî’den gelen bu rivâyetin ne demek olduğunu bilemiyorum. Çünkü sahih olsaydı, bunu kendisince sahih kabul ettiği hadisleri topladığı Mûsannef’inde zikretmesi gerekirdi. Ancak böyle yapmadı, zira sahih hadis noktasında sadece sened esas alınır. Böyle bir senedi bulunan bir hadisi ise hadis ehli delil diye göstermez. Ancak o bana göre sahihtir, çünkü ilim adamları bu hadisi kabul etmiş ve onun gereğince amel etmişlerdir. Fukaha’dan hiçbir kimse de bu hadisin genel muhtevasına muhalefet etmemiştir. Görüş ayrılığı ancak onun bazı anlamlan hakkındadır. İlim adamlarının Cumhûru ile çeşitli bölgelerdeki fukâhânın fetva önderlerinden bir topluluk ittifakla şunu belirtmişlerdir: Denizin suyu tertemizdir. Onunla abdest almak caizdir. Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb ile Abdullah b. Amr b. el-As’dan gelen rivâyetler istisnadır. İkisi de deniz suyuyla abdest almayı mekruh görmüşlerdir. Ancak bu hususta İslâm aleminin fukahasından kimse onlara uymamış ve bu görüşe itibar etmemiştir. Bu husustaki hadis dolayısıyla da bu görüşe kimse dönüp bakmamıştır. İşte bu husus, bu hadisin fukaha nezdinde meşhur olduğuna, onların gereğince amel edip, onu kabul ettiklerine delildir. Böyle bir gerçek ise onlara göre asli kaidelerin reddettiği bir husus olup, isnadı apaçık sahih olan bir rivâyetten daha uygundur, Tevfik Allah’tandır,

Ebû Ömer dedi ki: Safvan b. Süleym, Humeyd b. Abdu’r-Rahmân b. Avf ez-Zührî’nin azadlısıdır. Medine’lilerin âbidlerinden ve aralarında Allah’a karşı en takvalı olanlarından idî. Kendisini ibadete vermiş bir zattı. Az veya çok ne bulursa çokça sadaka verirdi, ameli çok bir kişi idi. Allah’tan çok korkardı. Künyesi Ebû Abdullah’tır. Medine’de yerleşmiş ve oradan ayrılmamıştır. Medine’de yüzotuziki yılında vefat etmiştir. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel dedi ki: Ben babama Safvan b. Süleym’e dair soru sorulduğunu ve cevaben şöyle dediğini dinledim: O sika bir ravidir, Allah’a ibadet edenlerin en hayırlılarından, müslümanların Fazilet sahibi şahsiyetlerindendir. Said b. Seleme’den ise bildiğim kadarıyla -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- sadece Safvan rivâyette bulunmuştur. Bu durumda olan bir kimse ise meçhul birisi kabul edilir. İlim adamlarının tümünün kanaatine göre böyle bir rivâyet delil olmaz. Muğire b. Ebi Burde’ye gelince, onun hakkında tıpkı Said b. Seleme gibi ilim bellemekle bilinen bir kimse olmadığı söylenmiştir, meçhul olmadığı da söylenmiştir, Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Muğire b. Ebi Burde’den, Mağrib’de Mûsa b. Nusayr’ın giriştiği gazvelerde söz edildiğini tesbit ettim. Mûsa onu süvarilerin başında kumandan olarak görevlendirirdi. Yüce Allah ona Berber ülkelerinde karada ve denizde bir çok yerin fethini müyesser kılmıştır İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, XVI, 217-220

Dârakutnî de, Malik’in rivâyet yolundan bir başka yolla Ebû Hüreyre’den Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Deniz suyunun kendisini temizlemediği kimseyi Allah da temizlemesin.” Dârakutnî dedi ki: Bu, isnadı hasen bir hadistir. Dârakutnî, I, 35.

13- Abdest veya Gusülden Artan Suyun Hükmü:

İbnu’l-Arabî dedi ki: Bazıları cünüb bir kimsenin arttırdığı su ile abdest alınmayacağını zannetmişlerdir. Ancak bu batıl bir görüştür. Meymune’den şöyle dediği sabittir: Ben ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cünub olduk. Ben bir kaptan guslettim ve bir miktar su arttı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan gusletmek üzere gelince, ben: Ben o sudan gusletmiştim, dedim. Şöyle buyurdu: “Suyun üzerinde bir necaset yoktur -veya:- Su cünub olmaz” diye buyurdu Ebû Dâvud, I, 18; Tirmizî, I, 94; Beyhakî, ea-Sünenu’l-Kübrâ, I, 18Ş.

Ebû Ömer dedi ki: Erkeğin kadının arttırdığı su ile abdest almasını yasaklayan, bu hususta merfu bir takım rivâyetler varid olmuştur. Bu rivâyetlerin kiminde bazıları: “Fakat her ikisi birlikte avuçlayıp su alsınlar” fazlalığını ilave ederken; bir kesim de: Aynı kaptan erkeğin kadın ile birlikte su avuçlaması câiz değildir, çünkü o takdirde bunların herbirisi ötekinin fazlalığı ile abdest almış olur, demiştir. Başkaları da şöyle demektedir: Kadının tek başına su kabını alıp, sonra da erkeğin onun arttırdığı su ile abdest alması mekruhtur. Bu görüş sahiplerinin herbirisi kendi kanaatine uygun bir de rivâyet kaydetmiştir. Ancak ilim adamlarının Cumhûru ile İslâm aleminin değişik bölgelerindeki fukaha topluluğunun kabul ettiği görüşe göre erkeğin kadının arttırdığı su- ile kadının da erkeğin arttırdığı su ile abdest almasında bir mahzur yoktur. Kadın o kabı ister sadece kendisine ayırmış olsun, ister ayırmamış olsun. Bu hususta sahih pek çok rivâyet vardır. Bizim benimsediğimiz görüş de şudur: Suyu hiçbir şey necis etmez. Onda açıkça görünen necaset veya suyu değiştiren necis şeyler bulunması müstesna. Dolayısıyla sahih olarak rivâyet edilmemiş eserlerle ve sahih olmayan görüşlerle uğraşmanın açıklanabilir bir tarafı yoktur. Yardım Allah’tandır.

Tirmizî’nin, İbn Abbâs’tan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Bana Meymune (radıyallahü anha) anlattı, dedi ki: Ben ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı kaptan cünupluktan dolayı guslederdik. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir Tirmizî, I, 94;

Buhârî’nin rivâyetine göre de Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Ben ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine “el-ferak” Ferak: On altı rıtıl gelen bir hacim IıSrim ölçüsüdür. Bu da on iki müci ya da üç sa’ demektir. (el-Kürdî, Şer’i ölçü birimleri ve Fıkhî Hükümleri, S. 159) Bir sa’ 2036 gr.; bir ferak da 3 sa’ olduğuna göre; bir Ferak, 2036×3:6108 gr, yani 6,108 kg.dır. (A.g.e, s. 210) ismi verilen aynı kaptan birlikte gusle derdik. Buhârî, I, 100.

Müslim’in, Sahih’inde de İbn Abbâs’tan rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Meymune (radıyallahü anha)’ın arttırdığı su ile guslederdi Müslim, I, 207.

Tirmizî’nin de rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hanımlarından birisi bir kaptan gusletti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o kaptan abdest almak isteyince, ey Allah’ın Rasûlü dedi, ben cünup idim. Peygamber: “Su cünup olmaz” diye buyurdu. (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Süfyan es-Sevrî, Malik ve Şâfiî’nin de görüşü budur. Tirmizî, I, 94.

Dârakutnî’nin rivâyetine göre Amr’e, Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte aynı kaptan abdest alırdık. Bundan önce ise kedi ondan içmiş oluyordu. Darakutnî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Dârakutnî, I, 69. Ancak hadisin hasen-sahih olduğunu belirten ifade yok.

Yine Ğıfaroğullarından bir adamdan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kadının abdestinden arta kalan suyu (taharet maksadıyla) kullanmayı nehyetmiştir. el-Heysemî, Mevâridu’z-Zam’ân, I, 80

Bu hususta Abdullah b. Sercis’den de rivâyet gelmiştir. Bazı fakihler kadının gusüİ ve abdestinden arta kalan sunle abdest almayı mekruh görmüşlerdir. Ahmed ve İshak’ın görüşü budur. Tirmizî, ), 92.

14- Abdest ve Gusül Maksadıyla Suyu Isıtmak:

Dârakutnî’nin rivâyetine göre Ömer b. el-Hattâb’ın azadlısı Zeyd b. Eslem’den nakledildiğine göre Ömer b. el-Hattâb’a bir güğümde su ısıtılır ve onunla guslederdi. (Darakutnî) dedi ki: Bu sahih bir isnaddır. Âişe’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendim için güneşte su ısıttığım bir sırada yanıma geldi ve: “Ey Humeyra, bunu yapma, çünkü bu baras hastalığına sebebtir.” Bunu da Halid b. İsmail el-Mahzumî, Hişam b. Urve’den, o babasından, o Âişe’den rivâyet etmiştir. Ancak o (Halid) metruk bir ravidir. Darakutnî, I, 37. 9 Dârakutnî. 1. 13.

Bunu ayrıca Amr b. Muhammed el-A’şem, Fuleyh’den, o ez-Zührîden, o Urve’den, o da Âişe’den rivâyet etmiştir. Bu ise hadisi münker olan bir kimsedir. Fuleyh’den ondan başkası da rivâyet etmiş değildir. Zührî’den böyle bir rivâyet sahih olarak rivâyet edilmemiştir. Bunu Darakutnî söylemiştir Darakutnî, I, i».

15- Abdest Almak İçin Kullanılması Câiz Olan Kablar:

Altın ve gümüş kapları dışında, temiz olan herbir kaptan abdest almak caizdir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) altın ve gümüş kap edinmeyi yasaklamıştır. Bunun sebebi ise -Allah’u a’lem- Acemlere ve zorbalara benzemeye çalışmaktan dolayıdır. Yoksa bunlarda bir necaset bulunduğundan ötürü değildir. Bununla beraber bir kimse bu gibi kaplardan abdest alacak olursa, abdesti caizdir, fakat onları kullandığı için günahkâr olur. Gümüş veya altın kaptan herhangi birisinden alınan abdestin geçerli olmayacağı da söylenmiştir. Ancak birinci görüşü benimseyenler daha çoktur. Bu açıklamayı Ebû Ömer yapmıştır.

Şer’an temizlenmiş herbir derinin abdest ve başka maksatlar için kullanılması caizdir. Malik tabaklandıktan sonra da -bu konuda farklı görüşleri gelmiş olmakla birlikte- meytenin derisinden yapılmış kapta abdest almayı mekruh görürdü. Bu husustaki açıklamalar da daha önce en-Nahl Sûresi’nde (16/80. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/furkan-47/,https://kutsalayet.de/furkan-49/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız