Aslı (dalı ve kökü) dışında bir şey satın alır da meyvesinin başına afet gelip de onu helak etmiş olursa, tazmin etmek satıcıya ait olur. Bunu, içlerinde Yahya b. Said el-Ensari, İmam Malik ve Ebu Ubeyd’in de bulunduğu Medine ehli ile Hadis ehlinden bir topluluk söylemiştir. İmam Şafii’nin eski görüşü de bu yöndedir. Çünkü bu noktada Müslim’in, Cabir’den yaptığı nakle göre; “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Afetlerin (mahvettiği meyvelerin bedelini) indirmeyi emretmiş ve şöyle buyurmuştur: Bir kimse (ağaç üzerindeki) meyveyi satıp da ona bir afet gelirse kardeşinin (müşteri) malından bir şey almasın. Bu durumda, sizden biri müslüman kardeşinin malını neye karşılık alacaktır?” Bu ise hükmü ortaya koymak bakımından açıktır, başkasına ise iltifat edilmez.
Ebu Hanife ve yeni görüşüne göre İmam Şafii ise; Bunun tazmin edilmesi müşteriye aittir, demişlerdir. Çünkü malın tahliye edilmiş olması, bunda tasarruf edilmesine bağlıdır; dolayısıyla tazmin etmeye de bağlı sayılır, nakletmek ve tahvil etmek gibi kabul edilir. Bir de başkasının o malı telef etmesi sebebiyle kendisi onu tazmin etmeyeceği gibi, başkasının telef etmesi nedeniyle de kendisinin onu tazmin etmesi gerekmez.
Şöyle cevap verilmiştir: Tahliye (malın nakledilmesi) konusu tam bir kabzetme sayılmaz. Buna dair delil, kiradaki faydaların ve bu noktadaki tasarrufun mübah oluşudur; nitekim bu malı telef etmiş olursa tazmin etmek kiraya verene düşer. Aynı şekilde meyve de böyledir; ağacının üzerinde bulunmasıyla, istifade edilmeden ewelki faydalara benzer, halden diğer hale geçer. Buna göre onların öne sürdükleri kıyas, kiradaki tahliye ile geçersiz olur.
“Cdiha (musibet)” ise insanoğlunun müdahalesi olmayan, rüzgarın ve soğuğun, çekirge ve kuraklığın telef ettiği her türlü afete denilir.
Mezhebimizin zahirine göre, az olan afet ile çoğu arasında bir fark yoktur; ancak adete göre misliyle telef olan şey olursa başka. Zaptu raht altına alınmayan az bir şey olursa buna iltifat edilmez.
Diğer rivayete göre üçte birin altında (bir afet) olursa, bunun tazmini müşteriye aittir. Bu ise İmam Malik ve eski görüşüne göre İmam Şafii’ye aittir. Çünkü kuşların o meyvelerden yemiş olmaları mümkündür, rüzgarın esmesiyle meyvelerden kimisinin düşmüş olması da muhtemeldir; bu nedenle de afet olup olmadığının bir ayrıma tabi tutulması gerekmektedir. Üçte birlik miktara gelince şeriat, vasiyet ve hastaya verilen atiyyeler konusunda bu hususa itibar etmiştir. Çünkü üçte birlik miktar üst limittir ve altı da en az olan sınırdır. Buna dair delil Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vasiyet konusundaki: “Üçte bir’e gelince, üçte bir de çoktur…” buyruğudur. Bu da göstermektedir ki üçte birlik miktar en üst sınırdır, bu nedenle de bu miktar takdir edilmiştir.
Birinci görüşün dayanağı, hadislerin umumi manasıdır. Üçte birlik miktarın alt limiti ise bu kapsama dahil olduğundan, bu miktara indirgenmesi vaciptir. Kuşların (meyvelerden ve ürünlerden) yemesi ya da bunların yere düşmüş olmalarının adete ise bir etkisi yoktur. Bu sebeple “afet” olarak isimlendirilmezler, söz konusu hadisin kapsamına da dahil olmazlar. Zira bu gibi durumlardan kaçınılması güçtür, bir de bu adeten hükmü mevcut olan bir hadisedir, sanki şart koşulmuş gibidir.