Bazı arkadaşlarımız, Muhammed b. Hassân’dan, o Muhammed b. Renceveyh’ten, o Abdullah b. Hakem el-Ermenî’den, o Abdullah b. İbrahim b. Muhammed el-Caferî’den rivayet etti. O şöyle dedi:
Ömer b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’in kızı Hatice’ye, kızının oğlundan dolayı taziyede bulunmak için gittik. Yanında Mûsâ b. Abdullah b. Hasan’ı gördük. Hatice, kadınlara yakın bir tarafta bulunuyordu. Onlara taziyede bulunduk, sonra ona yöneldik. Bir de baktık ki Ebû Yeşkur’un mersiye söyleyen kızına, “Söyle” diyordu. O da şöyle söyledi:
“Allah Resulü’nü say, ondan sonra da say,
Allah’ın aslanını ve üçüncü olarak Abbas’ı say.
Hayır sahibi Ali’yi say, Cafer’i de say,
Ondan sonra Akîl’i, reisleri say.”
Mûsâ, “Güzel söyledin, beni coşturdun; artır” dedi. Bunun üzerine kadın söylemeye devam etti:
“Bizden takva sahiplerinin imamı Muhammed vardır,
Hamza bizdendir, arınmış Cafer de bizdendir.
Bizden Ali vardır; onun damadı ve amcasının oğludur,
Onun süvarisi de işte o tertemiz imamdır.”
Neredeyse gece gelinceye kadar onun yanında kaldık. Sonra Hatice şöyle dedi: Amcam Muhammed b. Ali’yi şöyle derken işittim: “Kadın, matem yerinde ancak gözyaşı aksın diye ağıta ihtiyaç duyar. Fakat çirkin söz söylemesi uygun değildir. Gece geldiği zaman ise ağıtla melekleri rahatsız etmesin.”
Sonra çıktık. Ertesi sabah yine ona gittik. Yanında, evinin Ebû Abdullah Cafer b. Muhammed’in evinden ayrılması konusunu konuştuk. Bunun üzerine, “Bu eve hırsızlık evi denir” dedi. Hatice, “Bu, Mehdi’mizin seçtiği şeydir” dedi; bununla Muhammed b. Abdullah b. Hasan’ı kastediyor ve ona şaka yapıyordu.
Mûsâ b. Abdullah şöyle dedi: “Vallahi size şaşılacak bir şeyi haber vereceğim. Babamı gördüm; Muhammed b. Abdullah’ın işine giriştiği ve arkadaşlarıyla buluşmaya karar verdiği zaman şöyle dedi: ‘Bu işin düzene gireceğini, ancak Ebû Abdullah Cafer b. Muhammed ile görüşmem halinde görüyorum.’
Babam bana dayanarak yola çıktı. Ben de onunla gittim. Ebû Abdullah’ın yanına vardık. Onu mescide gitmek üzere çıkmış halde gördük. Babam onu durdurdu ve onunla konuştu. Ebû Abdullah ona, ‘Burası bunun yeri değildir; inşallah görüşürüz’ dedi. Babam sevinmiş olarak döndü.
Sonra ertesi güne veya ondan bir gün sonrasına kadar kaldı. Sonra yola çıktık ve onun yanına vardık. Babam onun yanına girdi, ben de onunla birlikteydim. Söze başladı ve sözleri arasında ona şöyle dedi: ‘Sana feda olayım, yaşça senden büyük olduğumu ve kavminde senden daha yaşlı kimseler bulunduğunu biliyorsun. Fakat Allah sana kavminden hiç kimseye ait olmayan bir üstünlük vermiştir. Sana, iyiliğini bildiğim için geldim. Sana feda olayım, sen bana cevap verdiğinde arkadaşlarından hiç kimsenin benden geri kalmayacağını, Kureyş’ten veya başkalarından iki kişinin bile bana muhalefet etmeyeceğini biliyorum.’
Ebû Abdullah ona şöyle dedi: ‘Sen benden daha itaatli başkasını bulursun; bana ihtiyacın yoktur. Vallahi sen de biliyorsun ki ben çöle gitmek istiyorum yahut buna niyet ediyorum, fakat bana ağır geliyor. Hac yapmak istiyorum, fakat ona ancak güçlük, yorgunluk ve kendime meşakkatle ulaşabiliyorum. Başkasını ara ve ondan bunu iste; onlara bana geldiğini de bildirme.’
Babam ona, ‘İnsanlar boyunlarını sana uzatmışlardır. Bana cevap verirsen benden hiç kimse geri kalmaz. Sana savaş ve hoşlanmayacağın bir şey yüklenmeyecektir’ dedi. Derken bir grup insan ansızın üzerimize girdi ve sözümüzü kestiler. Babam, ‘Sana feda olayım, ne diyorsun?’ dedi. O, ‘İnşallah görüşürüz’ dedi. Babam, ‘Sevdiğim şey üzere değil mi?’ dedi. O da, ‘Islahın konusunda sevdiğin şey üzere, inşallah’ dedi.
Sonra babam ayrılıp eve geldi. Cüheyne’de iki gecelik mesafede bulunan ve Eşkar denilen bir dağda bulunan Muhammed’e bir elçi gönderdi; onu müjdeledi ve ihtiyacının, aradığı şeyin yüzünü elde ettiğini bildirdi.
Sonra üç gün sonra geri döndü. Kapıda durduk. Geldiğimiz zaman perdelenmezdik. Elçi gecikti, sonra bize izin verildi. İçeri girdik. Ben odanın bir tarafına oturdum; babam ona yaklaştı, başını öptü ve şöyle dedi: ‘Sana feda olayım, umut ederek ve bekleyerek sana tekrar geldim. Ümidim ve beklentim genişledi; ihtiyacıma erişmeyi umdum.’
Ebû Abdullah ona şöyle dedi: ‘Ey amcaoğlu, içinde bulunduğun bu işe atılmandan seni Allah’a sığındırırım. Bunun sana kötülük kazandırmasından korkuyorum.’
Aralarında söz uzadı; sonunda onun istemediği bir noktaya vardı. Sözlerinden biri şuydu: ‘Hüseyin, bu işe Hasan’dan hangi şeyle daha layıktı?’
Ebû Abdullah şöyle dedi: ‘Allah Hasan’a rahmet etsin, Hüseyin’e rahmet etsin. Bunu nasıl zikrettin?’
O, ‘Çünkü Hüseyin’in, adalet ettiğinde, onu Hasan’ın çocuklarının en yaşlısına vermesi gerekirdi’ dedi.
Ebû Abdullah şöyle dedi: ‘Allah, Muhammed’e vahyettiği zaman dilediğini ona vahyetti ve yaratıklarından hiç kimseyle istişare etmedi. Muhammed de Ali’ye dilediği şeyi emretti; o da kendisine emredileni yaptı. Biz onun hakkında ancak Resulullah’ın yüceltme ve tasdik olarak söylediği şeyi söyleriz. Eğer Hüseyin’e onu en yaşlı olana vermesini veya ikisinin çocukları arasında nakletmesini, yani vasiyeti, emretmiş olsaydı, Hüseyin bunu yapardı. O bizim katımızda kendisi için saklama konusunda itham edilecek biri değildir. O, onu bırakıp kendisine emredilen şey üzere gitti. O senin deden ve amcandır. Hayır söylersen, sen ona ne kadar layıksın; çirkin söz söylersen Allah seni bağışlasın. Bana itaat et ey amcaoğlu, sözümü dinle. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki sana öğüt ve ihtimamda kusur etmem. Fakat görüyorum ki yapmayacaksın. Allah’ın emrinin geri çevrilmesi yoktur.’
Babam bu sırada sevindi. Ebû Abdullah ona şöyle dedi: ‘Vallahi sen de biliyorsun ki o şaşı, alnı açık, esmer, Eşca‘ kapısında, derenin iç tarafında öldürülecek kişidir.’
Babam, ‘O, o değildir. Vallahi gün gün, saat saat, yıl yıl savaşacak ve Ebû Tâlib oğullarının hepsinin intikamı için ayağa kalkacaktır’ dedi.
Ebû Abdullah ona şöyle dedi: ‘Allah seni bağışlasın. Bu beyitin bizim sahibimize yetişmesinden ne kadar korkuyorum: “Nefsin seni boş yerde sapıklıkla avuttu.” Hayır, vallahi o Medine’nin duvarlarından fazlasına sahip olmayacak; bütün gücünü harcasa bile işi Tâif’e ulaşmayacak. Bu işin mutlaka gerçekleşmesi vardır. Allah’tan kork, kendine ve babanın oğullarına merhamet et. Vallahi onu, erkeklerin sulplerinden kadınların rahimlerine çıkan en uğursuz parça olarak görüyorum. Vallahi o, Eşca‘ kapısında, evleri arasında, deresinin iç tarafında öldürülecek kişidir. Vallahi sanki onu serilmiş, elbisesi soyulmuş, iki ayağı arasında bir kerpiç varmış gibi görüyorum. Bu oğlana duyduğu şey fayda vermeyecek.’
Mûsâ b. Abdullah dedi ki: Bununla beni kastediyordu.
‘Ve onunla birlikte çıkacak, bozguna uğrayacak ve sahibi öldürülecek. Sonra gidip onunla birlikte başka bir bayrakla çıkacak; onun koçu öldürülecek, ordusu dağılacak. Eğer bana itaat ederse, o sırada Abbasoğullarından eman dilesin; Allah ona kurtuluş getirinceye kadar. Sen de biliyorsun ki bu iş tamamlanmayacak. Sen de biliyorsun, biz de biliyoruz ki oğlun, şaşı, esmer, alnı açık olan ve Eşca‘ kapısında, evleri arasında, deresinin iç tarafında öldürülecek kişidir.’
Babam kalktı ve şöyle diyordu: ‘Bilakis Allah senden müstağni kılar. Sen de mutlaka döneceksin yahut Allah seninle ve başkasıyla korur. Bununla ancak başkasının geri durmasını ve onların buna ulaşmasında senin vesile olmanı istedin.’
Ebû Abdullah şöyle dedi: ‘Allah bilir ki ben sadece senin nasihatini ve doğruluğunu istiyorum. Benim üzerime düşen ancak gayret etmektir.’
Babam elbisesini sürüyerek öfkeli bir halde kalktı. Ebû Abdullah onun ardından yetişti ve ona şöyle dedi: ‘Sana haber veriyorum: Amcanın, ki o dayındır, senin ve babanın oğullarının öldürüleceğinizi zikrettiğini işittim. Eğer bana itaat eder ve en güzel olanla savmayı uygun görürsen bunu yap. Kendisinden başka ilah olmayan, gaybı ve görüneni bilen, rahmân, rahîm, yaratıkları üzerinde büyük ve yüce olan Allah’a yemin ederim ki keşke seni çocuklarımla, onların bana en sevgilisiyle ve ailemin bana en sevgilisiyle fidye etseydim. Yanımda sana denk hiçbir şey yoktur. Beni sana hıyanet etmiş sanma.’
Babam onun yanından öfkeli ve üzüntülü olarak çıktı.
Bundan sonra ancak az bir süre, yirmi gece veya ona yakın bir zaman kaldık. Sonra Ebû Cafer’in elçileri geldi. Babamı, amcalarım Süleyman b. Hasan’ı, Hasan b. Hasan’ı, İbrahim b. Hasan’ı, Dâvûd b. Hasan’ı, Ali b. Hasan’ı, Süleyman b. Dâvûd b. Hasan’ı, Ali b. İbrahim b. Hasan’ı, Hasan b. Cafer b. Hasan’ı, Tabâtabâ İbrahim b. İsmail b. Hasan’ı ve Abdullah b. Dâvûd’u aldılar. Onlar demire vuruldular, sonra çıplak, döşeksiz mahmillere bindirilip götürüldüler. İnsanların onlara sevinip alay etmesi için musallada durduruldular. Fakat insanlar onlardan el çekti ve içinde bulundukları halden dolayı onlara acıdılar.
Sonra onları götürdüler ve Resulullah’ın mescidinin kapısında durdurdular. Abdullah b. İbrahim el-Caferî dedi ki: Hatice bint Ömer b. Ali bize şöyle anlattı: Onlar mescidin kapısında, Cebrâil kapısı denilen kapıda durdurulduklarında, Ebû Abdullah onlara baktı; ridâsının büyük kısmı yere atılmıştı. Sonra mescidin kapısından göründü ve üç defa, “Allah size lanet etsin ey Ensar topluluğu! Siz Resulullah’a bunun üzerine ahit vermediniz ve ona bunun üzerine biat etmediniz. Vallahi ben istekliydim, fakat mağlup edildim. Kazanın önüne geçilecek bir şey yoktur” dedi.
Sonra kalktı, ayakkabılarından birini aldı, ayağına geçirdi; diğer ayakkabısı elindeydi, ridâsının büyük kısmı yerde sürünüyordu. Sonra evine girdi. Yirmi gece boyunca hummaya tutuldu; gece gündüz ağlamayı sürdürdü, öyle ki onun için korktuk. Bu Hatice’nin hadisidir.
Caferî dedi ki: Bize Mûsâ b. Abdullah b. Hasan anlattı: Topluluk mahmillere çıkarıldığında Ebû Abdullah mescitten kalktı, sonra Abdullah b. Hasan’ın bulunduğu mahmile doğru yönelip onunla konuşmak istedi. Fakat çok şiddetli biçimde engellendi. Muhafız ona yöneldi, onu itti ve “Bundan uzak dur; Allah sana da başkasına da yeter” dedi. Sonra onları sokağa soktu. Ebû Abdullah evine döndü. Onlar Bakî‘ye ulaşmadan o muhafız şiddetli bir belaya uğradı; devesi onu tekmeledi, kalçasını kırdı ve bundan öldü.
Topluluk götürüldü. Bundan sonra bir süre kaldık. Sonra Muhammed b. Abdullah b. Hasan geldi. Ona babasının ve amcalarının öldürüldüğü, Ebû Cafer’in onları öldürdüğü haber verildi; Hasan b. Cafer, Tabâtabâ, Ali b. İbrahim, Süleyman b. Dâvûd, Dâvûd b. Hasan ve Abdullah b. Dâvûd hariç.
Bunun üzerine Muhammed b. Abdullah ortaya çıktı ve insanları kendisine biate çağırdı. Ben ona biat eden üç kişinin üçüncüsüydüm. İnsanlar biatinde birleşti; Kureyşli, Ensarlı ve Arap hiç kimse ona muhalefet etmedi.
Güvendiği kimselerden olan ve emniyet teşkilatının başında bulunan Îsâ b. Zeyd ile istişare etti. Kavminin ileri gelenlerine gönderme konusunda onunla istişare etti. Îsâ b. Zeyd ona şöyle dedi: “Onları yumuşak bir çağrıyla çağırırsan sana cevap vermezler. Yahut onlara sert davranırsın; beni onlarla baş başa bırak.”
Muhammed ona, “Onlardan istediğin kimseye git” dedi. O, “Başkanlarına ve büyüklerine, yani Ebû Abdullah Cafer b. Muhammed’e gönder. Çünkü ona sert davrandığında, hepsi senin Ebû Abdullah’a yürüttüğün yol üzerinde onları da yürüteceğini bilirler” dedi.
Vallahi çok geçmeden Ebû Abdullah getirildi ve onun önünde durduruldu. Îsâ b. Zeyd ona, “Teslim ol, selamette kal” dedi. Ebû Abdullah ona, “Muhammed’den sonra bir peygamberlik mi ortaya çıktı?” dedi. Muhammed ona, “Hayır, fakat biat et ki canın, malın ve çocuğun güvende olsun; sana savaş yüklenmeyecek” dedi.
Ebû Abdullah ona şöyle dedi: “Bende savaş ve çarpışma yoktur. Ben senin babana önceden haber verdim ve başına gelen şey konusunda onu uyardım. Fakat kaderden sakınmak fayda vermez. Ey kardeşimin oğlu, gençlerle uğraş, yaşlıları bırak.”
Muhammed ona, “Benimle senin yaşın birbirine ne kadar yakın” dedi. Ebû Abdullah ona, “Ben seninle üstünlük yarışına girmedim ve içinde bulunduğun şeyde senin önüne geçmek için gelmedim” dedi.
Muhammed ona, “Hayır vallahi, mutlaka biat edeceksin” dedi.
Ebû Abdullah ona şöyle dedi: “Ey kardeşimin oğlu, bende bir talep ve savaş yoktur. Ben çöle çıkmak istiyorum, fakat bu beni alıkoyuyor ve bana ağır geliyor; hatta ailem bu konuda benimle birden fazla kez konuştu. Beni bundan alıkoyan ancak zayıflıktır. Allah ve akrabalık hakkı için bizden yüz çevirme ve senin yüzünden bedbaht olmayalım.”
Muhammed ona, “Ey Ebû Abdullah, Ebû’d-Devânîk ölmüştür” dedi; bununla Ebû Cafer’i kastediyordu.
Ebû Abdullah ona, “O öldüyse benimle ne yapacaksın?” dedi.
O, “Seninle güzellik kazanmak istiyorum” dedi.
O, “İstediğin şeye yol yoktur. Hayır, vallahi Ebû’d-Devânîk ölmedi; ancak uyku ölümüyle ölmüş olabilir” dedi.
Muhammed, “Vallahi ister gönüllü ister zorla bana biat edeceksin; biatinde övülmeyeceksin” dedi. O ise şiddetle reddetti. Bunun üzerine onun hapsedilmesini emretti.
Îsâ b. Zeyd ona şöyle dedi: “Onu hapishaneye atarsak, hapishane yıkıktır ve bugün üzerinde kilit yoktur; oradan kaçmasından korkarız.”
Ebû Abdullah güldü ve sonra, “Yüce ve büyük Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur. Demek beni hapsedeceğini sanıyorsun?” dedi.
O, “Evet. Muhammed’i peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki seni hapsedeceğim ve sana sıkı davranacağım” dedi.
Îsâ b. Zeyd, “Onu mahzende hapsedin” dedi; bu, bugün Reyta’nın evidir.
Ebû Abdullah ona şöyle dedi: “Vallahi ben söyleyeceğim, sonra doğrulanacağım.”
Îsâ b. Zeyd ona, “Konuşursan ağzını kırarım” dedi.
Ebû Abdullah ona şöyle dedi: “Vallahi ey alnı açık, ey mavi gözlü! Sanki seni kendin için gireceğin bir delik ararken görüyorum. Karşılaşma sırasında adı anılanlardan değilsin. Sanırım arkandan el çırpıldığında ürkmüş devekuşu gibi uçacaksın.”
Muhammed ona bağırarak, “Onu hapsedin, ona sert davranın, ona ağır davranın” diye çıkıştı.
Ebû Abdullah ona şöyle dedi: “Vallahi sanki seni Eşca‘ kapısından vadinin içine çıkarken görüyorum. Üzerine alametli bir süvari saldırıyor; elinde yarısı beyaz, yarısı siyah bir mızrak var, alnı akıtmalı koyu kızıl bir at üzerindedir. Sana mızrak vuracak ama sende bir şey yapamayacak; sen de onun atının burnuna vurup onu düşüreceksin. Sonra Âl-i Ebî Ammâr ed-Düelîler sokağından başka biri üzerine saldıracak. Başında miğferin altından çıkan iki örülü saç bağı var; bıyıkları çok kıllıdır. Vallahi senin sahibin odur. Allah onun çürümüş bedenine rahmet etmesin.”
Muhammed ona, “Ey Ebû Abdullah, hesap ettin ama hata ettin” dedi.
Surâkî b. Salh el-Hût kalktı, onun sırtından itti ve hapse soktu. Onun malından ve Muhammed’le birlikte çıkmamış kavminden olanların mallarından ne varsa el konuldu.
İsmail b. Abdullah b. Cafer b. Ebî Tâlib getirildi. O çok yaşlı, zayıf biriydi; bir gözü gitmiş, ayakları da gitmişti ve taşınarak getiriliyordu. Onu biate çağırdı.
İsmail ona şöyle dedi: “Ey kardeşimin oğlu, ben çok yaşlı ve zayıf biriyim. Senin iyiliğine ve yardımına daha muhtacım.”
O, “Mutlaka biat etmelisin” dedi.
İsmail ona, “Benim biatimden ne fayda sağlayacaksın? Vallahi eğer yazarsan, bir adamın adının yerini sana daraltırım” dedi.
O, “Bunu mutlaka yapmalısın” dedi ve ona sert söz söyledi.
İsmail ona, “Bana Cafer b. Muhammed’i çağır; belki hep birlikte biat ederiz” dedi. Bunun üzerine Cafer’i çağırdı. İsmail ona, “Sana feda olayım, eğer ona açıklamanı uygun görürsen yap; belki Allah onu bizden alıkoyar” dedi.
O, “Onunla konuşmamaya kesin karar verdim. Benim hakkımda kendi görüşüyle ne yapacaksa yapsın” dedi.
İsmail, Ebû Abdullah’a şöyle dedi: “Sana Allah adına soruyorum, baban Muhammed b. Ali’ye geldiğim günü hatırlıyor musun? Üzerimde iki sarı elbise vardı; bana uzun uzun baktı ve ağladı. Ona, ‘Seni ağlatan nedir?’ dedim. Bana, ‘Yaşlılığında, kanın uğruna iki keçinin bile tokuşmayacağı şekilde boşa öldürülecek olman beni ağlatıyor’ dedi. Ben, ‘Bu ne zaman olacak?’ dedim. O, ‘Batıla çağrıldığında ve onu reddettiğinde; kavminin uğursuzu olan, Hasan ailesinden olduğunu iddia eden şaşı adamı Resulullah’ın minberi üzerinde kendisine çağırırken gördüğünde. O kendisine adından başka bir ad takmıştır. O zaman ahdini yenile ve vasiyetini yaz; çünkü o gününde veya yarınında öldürüleceksin’ dedi.”
Ebû Abdullah şöyle dedi: “Evet, Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki bu böyledir. Bu adam Ramazan ayından ancak az bir kısmını oruç tutacaktır. Seni Allah’a emanet ediyorum ey Ebû Hasan. Allah senin hakkındaki ecrimizi büyütsün ve geride bıraktıkların üzerinde güzel halef olsun. Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.”
Sonra İsmail taşındı, Cafer de hapse geri gönderildi. Vallahi akşam olmadan kardeşinin oğulları, Muaviye b. Abdullah b. Cafer oğulları onun üzerine girdiler; onu ayakları altında ezerek öldürdüler.
Muhammed b. Abdullah, Cafer’e haber gönderdi ve yolunu serbest bıraktı.
Bundan sonra Ramazan ayını görünceye kadar kaldık. Îsâ b. Mûsâ’nın Medine’ye gelmek üzere çıktığı haberi bize ulaştı. Muhammed b. Abdullah, öncü birliğine Yezîd b. Muaviye b. Abdullah b. Cafer’i geçirdi. Îsâ b. Mûsâ’nın öncü birliğinde ise Hasan b. Zeyd b. Hasan b. Hasan’ın çocukları, Kâsım, Muhammed b. Zeyd, Ali ve İbrahim, yani Hasan b. Zeyd’in oğulları vardı.
Yezîd b. Muaviye bozguna uğradı. Îsâ b. Mûsâ Medine’ye geldi ve savaş Medine’de oldu. Zübâb’a indi. Siyah bayraklılar arkamızdan üzerimize girdiler. Muhammed arkadaşlarıyla birlikte çıktı, çarşıya kadar ulaştı, onları birleştirdi ve ilerledi. Sonra onları takip etti, Havvâmîn mescidine kadar vardı. Orada ne siyah bayraklı ne beyaz bayraklı kimsenin bulunmadığı açık bir alan gördü. İlerledi, Fezâre geçidine kadar vardı, sonra Hüzeyl’e girdi, sonra Eşca‘a doğru geçti.
Ebû Abdullah’ın söylediği süvari, Hüzeyl sokağından onun arkasından çıktı. Ona mızrak vurdu fakat onda bir şey yapamadı. Muhammed süvariye saldırdı ve atının burnuna kılıçla vurdu. Süvari ona mızrak vurdu, zırhından geçirdi. Muhammed onun üzerine dönüp ona vurdu ve ağır yaraladı.
Sonra Humeyd b. Kahtabe, o süvariye yönelmiş haldeyken Ammârîler sokağından onun üzerine çıktı. Ona bir mızrak vurdu; mızrağın ucu içine geçti, mızrak kırıldı. Muhammed, Humeyd’e saldırdı. Humeyd mızrağın dip kısmıyla ona vurdu, onu yere serdi. Sonra yanına indi, onu ağır yaralayıncaya kadar vurdu, öldürdü ve başını aldı.
Asker her taraftan girdi; Medine ele geçirildi. Biz de ülkelerde kaçak halde sürüldük.
Mûsâ b. Abdullah dedi ki: Ben yola çıktım, İbrahim b. Abdullah’a yetiştim. Îsâ b. Zeyd’i onun yanında gizlenmiş buldum. Ona kötü idaresini haber verdim. Onunla birlikte çıktık; sonunda o öldürüldü. Sonra kardeşimin oğlu el-Eşter Abdullah b. Muhammed b. Abdullah b. Hasan ile gittim; o da Sind’de öldürüldü.
Sonra kovulmuş ve sürgün edilmiş halde döndüm. Ülkeler bana dar geldi. Yeryüzü bana daralıp korku şiddetlenince Ebû Abdullah’ın söylediğini hatırladım. Mehdi’ye geldim; haccetmişti ve Kâbe’nin gölgesinde insanlara hutbe okuyordu. Bir de baktı ki ben minberin altından kalkmışım. “Bana eman ver ey Müminlerin Emiri; yanında sana ait bir nasihate seni yönelteyim” dedim.
O, “Evet, nedir?” dedi.
Ben, “Seni Mûsâ b. Abdullah b. Hasan’a yönelteyim” dedim.
O, “Evet, sana eman vardır” dedi.
Ona, “Bana güveneceğim bir şey ver” dedim. Ondan ahitler ve sözler aldım, kendim için sağlam teminat aldım. Sonra, “Ben Mûsâ b. Abdullah’ım” dedim.
O bana, “O halde ikram görecek ve ihsan olunacaksın” dedi.
Ona, “Beni aile halkından birine teslim et; senin yanında işimi o görsün” dedim. Bana, “İstediğin kişiye bak” dedi. Ben, “Amcan Abbas b. Muhammed” dedim.
Abbas, “Sana ihtiyacım yok” dedi. Ben, “Ama benim sana ihtiyacım var. Müminlerin Emiri’nin hakkı için senden istiyorum; beni kabul et” dedim. İstese de istemese de beni kabul etti.
Mehdi bana, “Seni kim tanır?” dedi. Etrafında arkadaşlarımız yahut onların çoğu vardı. Ben, “Şu Hasan b. Zeyd beni tanır, şu Mûsâ b. Cafer beni tanır, şu Hasan b. Abdullah b. Abbas beni tanır” dedim. Onlar da, “Evet ey Müminlerin Emiri, sanki bizden hiç uzak kalmamış gibidir” dediler.
Sonra Mehdi’ye şöyle dedim: “Ey Müminlerin Emiri, bu makamı bana şu adamın babası haber vermişti” dedim ve Mûsâ b. Cafer’i işaret ettim.
Mûsâ b. Abdullah dedi ki: Cafer hakkında yalan söyledim; ona, “Sana selam söylememi emretti ve onun adalet ve cömertlik imamı olduğunu söyledi” dedim.
Bunun üzerine Mûsâ b. Cafer’e beş bin dinar verilmesini emretti. Mûsâ, ondan bana iki bin dinar verilmesini emretti. Arkadaşlarının geneline ihsanda bulundu, bana da güzel bir ihsanda bulundu.
Artık Muhammed b. Ali b. Hüseyin’in çocukları nerede zikredilirse, “Allah’ın, meleklerinin, arşını taşıyanların ve değerli yazıcıların salâtı onların üzerine olsun” deyin. Ebû Abdullah’ı da bunun en güzeliyle özellikle anın. Allah Mûsâ b. Cafer’i benim tarafımdan hayırla mükâfatlandırsın. Vallahi Allah’tan sonra ben onların dostuyum.