Ali b. İbrahim, babasından; o da Hasan b. İbrahim’den; o da Yunus b. Yakub’dan rivayet etti. Yunus şöyle dedi:
Ebû Abdullah’ın yanında ashabından bir topluluk bulunuyordu. Bunlar arasında Humrân b. A‘yen, Muhammed b. Nu‘mân, Hişâm b. Sâlim, Tayyâr ve başka kimseler vardı. Aralarında genç yaşta olan Hişâm b. Hakem de bulunuyordu.
Ebû Abdullah şöyle dedi:
“Ey Hişâm! Bana Amr b. Ubeyd’e karşı ne yaptığını ve ona nasıl soru sorduğunu anlatmaz mısın?”
Hişâm dedi ki:
“Ey Resulullah’ın oğlu! Ben sana saygı duyarım, senden çekinirim; senin huzurunda dilim rahat konuşamaz.”
Bunun üzerine Ebû Abdullah şöyle buyurdu:
“Size bir şey emrettiğim zaman onu yapın.”
Hişâm dedi ki:
“Bu durum bana ağır geldi. Bunun üzerine onun yanına gitmek üzere yola çıktım. Cuma günü Basra’ya girdim ve Basra Mescidi’ne gittim. Bir de baktım ki büyük bir halka kurulmuş, ortasında Amr b. Ubeyd oturuyor; üzerinde yünden siyah bir örtü vardı, birini beline sarmış, diğerini de omuzlarına almıştı ve insanlar ona sorular soruyorlardı. İnsanlardan bana yer açmalarını istedim, onlar da yer açtılar. Sonra topluluğun en sonunda dizlerimin üzerine oturdum ve: ‘Ey âlim! Ben yabancı bir adamım, bana bir soru sormam için izin verir misin?’ dedim. Bana: ‘Evet’ dedi. Ben: ‘Gözün var mı?’ dedim. Bunun üzerine: ‘Evladım! Bu nasıl bir sorudur? Gördüğün bir şeyi nasıl soruyorsun?’ dedi. Ben: ‘Sorum budur’ dedim. O da: ‘Evladım! Sor, sorun aptalca da olsa sor’ dedi. Ben: ‘Bana cevap ver’ dedim. O da: ‘Sor’ dedi.
Ben: ‘Gözün var mı?’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘Onunla ne yaparsın?’ dedim. ‘Onunla renkleri ve şahısları görürüm’ dedi. ‘Burnun var mı?’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘Onunla ne yaparsın?’ dedim. ‘Onunla kokuları alırım’ dedi. ‘Ağzın var mı?’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘Onunla ne yaparsın?’ dedim. ‘Onunla tatları alırım’ dedi. ‘Kulağın var mı?’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘Onunla ne yaparsın?’ dedim. ‘Onunla sesleri işitirim’ dedi. ‘Kalbin var mı?’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘Onunla ne yaparsın?’ dedim. ‘Bu organlara ve duyulara gelen her şeyi onunla ayırt ederim’ dedi.
Ben: ‘Bu organlar kalbe ihtiyaç duymadan yeterli değil mi?’ dedim. O: ‘Hayır’ dedi. Ben: ‘Nasıl olur? Hâlbuki hepsi sağlam ve eksiksizdir’ dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Evladım! Organlar, kokladıkları, gördükleri, tattıkları veya işittikleri bir şey hakkında şüpheye düştüklerinde onu kalbe götürürler; kalp kesin bilgiye ulaşır ve şüpheyi ortadan kaldırır.’
Bunun üzerine ben ona: ‘Demek ki Allah, organların şüphelerini gidermek için kalbi görevlendirmiştir?’ dedim. ‘Evet’ dedi. Ben: ‘Öyleyse kalp mutlaka gereklidir; aksi takdirde organlar kesin bilgiye ulaşamazlar’ dedim. O da: ‘Evet’ dedi. Bunun üzerine ona şöyle dedim: ‘Ey Ebû Mervân! Allah senin organlarını başıboş bırakmamış, onlar için doğruyu doğrulayan ve şüphe edilen konuda kesinlik sağlayan bir imam tayin etmiştir. Peki bütün bu insanları şaşkınlıkları, şüpheleri ve anlaşmazlıkları içinde bırakır da şüphelerini ve şaşkınlıklarını kendisine götürecekleri bir imam tayin etmez mi? Senin organların için şaşkınlığını ve şüpheni kendisine arz edeceğin bir imam tayin ediyor da bütün insanlar için tayin etmiyor mu?’
Bunun üzerine sustu ve bana hiçbir şey söylemedi. Sonra bana dönerek: ‘Sen Hişâm b. Hakem misin?’ dedi. Ben: ‘Hayır’ dedim. ‘Onun meclis arkadaşlarından mısın?’ dedi. Ben: ‘Hayır’ dedim. ‘Peki nerelisin?’ dedi. Ben: ‘Kûfeliyim’ dedim. Bunun üzerine: ‘Öyleyse sen mutlaka o olmalısın’ dedi. Sonra beni yanına çekti, kendi meclisinde oturttu ve ben kalkıncaya kadar konuşmadı.
Hişâm dedi ki:
“Ben de: ‘Bu, senden aldığım şeylerden derlediğim bir şeydir’ dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Allah’a yemin olsun ki bu, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde yazılıdır.’” Bu ifade Kur’an’da geçen “Şüphesiz bu, önceki sahifelerde, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de vardır.” ayetine işaret etmektedir (A‘lâ 18-19).