Ömer b. Şebbeh-Ali b. Muhammed [el-Medâinî]-Vekî‘ [b. el-Cerrâh]-el-A‘meş-İbrahim; ve Muhammed b. Abdullah el-Ensârî-İbn Ebî Arûbe-Katâde-Şehr b. Havşeb; ve Ebû Mihnef-Yûsuf b. Yezîd-Ebû’l-Abbâs Sehl ve Mübarek b. Fadâle-Ubeydullah b. Ömer; ve Yûnus b. Ebî İshak-Amr b. Meymûn el-Evdî’ye göre: Ömer b. el-Hattâb bıçaklandığında kendisine bir halef tayin etmesi teklif edildi. O da, “Kimi halife tayin edeyim?” dedi. “Eğer Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh hayatta olsaydı onu tayin ederdim; Rabbim bana bunun nedenini sorsa, ‘Senin peygamberinden Ebû Ubeyde’nin bu ümmetin emini olduğunu işittim’ derdim. Eğer Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim hayatta olsaydı onu tayin ederdim; Rabbim bana bunun nedenini sorsa, ‘Senin peygamberinden Sâlim’in Allah’ı çok sevdiğini işittim’ derdim.” Bunun üzerine biri, “Ben sana birini gösterebilirim: Abdullah b. Ömer” dedi. Ömer ise, “Allah seni kahretsin! Bunu Allah rızası için söylemiyorsun! Yazık sana! Karısını boşamaya bile güç yetiremeyen birini nasıl halife tayin edeyim! Biz sizin işlerinize karışmak istemiyoruz. Hilafeti, onu ailem için isteyeceğim kadar övülecek bir şey görmedim. Eğer işler iyi giderse sevabını almış oluruz; kötü giderse, Muhammed ümmetinin başına gelenlerden Ömer ailesinden yalnızca bir kişinin hesaba çekilmesi ve sorumlu tutulması yeter. Ben çabaladım ve ailemi bunun dışında tuttum. Eğer bundan ne sevap ne günah almadan, eşit olarak çıkarsam buna gerçekten razı olurum. Ben meseleye bakacağım; eğer bir halife tayin edersem, benden daha hayırlı biri tayin etmiş olur; eğer bırakırsa, benden daha hayırlı biri bunu yapmıştır. Allah dinini asla zayi etmez” dedi.
Oradakiler ayrıldılar, akşamleyin tekrar gelip Müminlerin Emiri’ne bir ahidnâme yazmasını teklif ettiler. O da şöyle dedi: “Sizinle konuşmamızdan sonra, işinize bakıp sizi dosdoğru yola en iyi sevk edecek olanınızı başınıza getirmeyi düşünmüştüm.” Ve Ali’ye işaret etti. Sonra devam ederek, “Fakat bayıldım ve sanki bir adamın, diktiği bir bahçeye girdiğini gördüm. Hem körpe hem de olgun ne varsa toplamaya, onları kucağına ve altına doldurmaya başladı. Allah’ın iş başında olduğunu ve Ömer’i rahmetine aldığını anladım. Diriyken de ölüyken de hilafetin yükünü taşımak istemiyorum. Allah Elçisi’nin ‘cennet ehlindendir’ dediği bir grup var; onlara başvurun. Saîd b. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl de onlardandır. Fakat ben onu bu işe katmıyorum. Şunları kastediyorum: Ali ve Osman; ikisi de Abdümenaf oğullarıdır. Abdurrahman [b. Avf] ile Sa‘d [b. Ebî Vakkâs], Allah Elçisi’nin dayılarıdır. ez-Zübeyr b. el-Avvâm, Allah Elçisi’nin dostu ve amcaoğludur. Ve Talhatü’l-Hayr b. Ubeydullah. Bunlar kendi içlerinden birini seçsinler. İçlerinden birini başa getirirlerse, ona güzelce yardım ve destek verin. Sizden birinizi bir işe memur ederse, ona emanet edilen şeyi ona ulaştırsın” dedi.
Bunun üzerine oradan çıktılar. Abbas, Ali’ye, “Onlarla bu işe girme” dedi. Ali ise, “Ailemizde ayrılık çıkmasını istemiyorum” dedi. Abbas, “Öyleyse hoşuna gitmeyecek bir şey göreceksin” dedi. Sabah olunca Ömer, Ali, Osman, Sa‘d, Abdurrahman b. Avf ve ez-Zübeyr b. el-Avvâm’ı çağırdı ve şöyle dedi: “Ben meseleye baktım ve sizi bu halkın ileri gelenleri ve önderleri gördüm. Bu iş yalnız sizin aranızda kalacaktır. Allah Elçisi öldüğünde sizden razıydı. Siz doğru yolda kaldığınız sürece halktan yana sizin için korkmuyorum. Fakat içinizde ayrılık olursa ve halk da bundan dolayı ayrılığa düşerse işte ondan korkuyorum. Haydi, Âişe’nin odasına gidin, onun izniyle orada istişare edin ve içinizden birini seçin.” Sonra da, “Hayır, Âişe’nin odasına gitmeyin; yakınlarda bir yerde kalın” dedi. Kan kaybından bitkin düştüğü için başını eğdi.
Bunun üzerine oraya gidip gizlice konuştular. Sonra sesleri yükseldi. Abdullah b. Ömer, Ömer’in duyacağı şekilde, “Sübhanallah! Müminlerin Emiri henüz ölmedi!” diye bağırdı. Ömer kendine geldi ve, “Hepiniz susun! Ben öldüğüm zaman üç gün istişare edin. Suheyb halka namaz kıldırsın. Dördüncü gün gelmeden aranızdan bir emir seçmiş olun. Abdullah b. Ömer danışman olarak orada bulunsun ama seçme işine karışmasın. Talha da bu işe katılsın. Eğer üç gün içinde gelirse onu da kararınıza katın. Üç gün geçer de gelmezse, yine de karar verin. Talha konusunda benim yerime kim ilgilenecek?” dedi. Sa‘d b. Ebî Vakkâs, “Ben ilgilenirim; inşallah o farklı bir görüş ileri sürmez” dedi. Ömer de, “İnşallah farklı bir görüş ileri sürmez diye umuyorum. Bence bunlardan biri, Ali veya Osman başa geçecek. Eğer Osman olursa, yumuşak huylu bir kimsedir. Eğer Ali olursa, onda mizah vardır. Halkı dosdoğru yolda götürmeye ne kadar da elverişlidir! Eğer Sa‘d’ı başa getirirseniz o da buna ehildir; getirmezseniz onu göreve getiren kişi ondan yardım istesin. Ben onu ne hıyanetinden ne de aczinden dolayı görevden aldım. Abdurrahman b. Avf ne kadar da anlayışlıdır! O doğruya yönelmiştir. Hidayet üzeredir ve Allah onun yardımcısıdır. Onun size söyleyeceğini dinleyin” dedi.
Ömer, Ebû Talha el-Ensârî’ye de şöyle dedi: “Ey Ebû Talha, Allah İslam’ı sizin Ensar vasıtanızla uzun süre güçlendirdi. Sen elli Ensar seç ve bunları içlerinden birini seçmeye teşvik et.” el-Mikdâd b. el-Esved’e ise, “Beni kabre koyduğunuz zaman bu adamları bir odada topla, içlerinden birini seçsinler” dedi. Suheyb’e de, “Üç gün insanlara namaz kıldır. Ali, Osman, ez-Zübeyr, Sa‘d, Abdurrahman b. Avf ve eğer gelirse Talha’yı içeri al. Abdullah b. Ömer de hazır bulunsun ama seçme işine karışmasın. Sen onların yanında dur. Eğer beşi bir adam üzerinde anlaşıp biri karşı çıkarsa, onun başını parçalayın yahut kılıçla boynunu vurun. Eğer dördü bir adam üzerinde anlaşıp ikisi karşı çıkarsa, o ikisinin boynunu vurun. Eğer üçü birini, diğer üçü de başka birini isterse, Abdullah b. Ömer hakem olsun. Onun tercih ettiği taraf içlerinden birini seçsin. Eğer onlar Abdullah b. Ömer’in hükmünü kabul etmezse, Abdurrahman b. Avf’ın bulunduğu tarafla beraber olun. Geri kalanları da, topluluğun kararına uymazlarsa, öldürün” dedi.
Bunların üzerine oradan çıktılar. Ali, yanında bulunan bazı Hâşimoğullarına, “Eğer kavminize yalnız kendi aralarında itaat ediliyorsa, siz asla bir yönetim mevkiine getirilmezsiniz” dedi. Abbas ona geldi, Ali de, “Hilafet elimizden çıktı” dedi. Abbas, “Bunu nereden bildin?” diye sordu. Ali şöyle dedi: “Ömer beni Osman’la denk tuttu ve bize, çoğunluk hangi tarafta ise o tarafa uyulmasını söyledi. İki kişi birini, iki kişi diğerini isterse, Abdurrahman b. Avf’ın tarafında olmamızı söyledi. Sa‘d, akrabası olan Abdurrahman’a muhalefet etmez; Abdurrahman da Osman’la akrabalık bağı içindedir. Böylece bu üçü aynı görüşte birleşecek. Abdurrahman Osman’ı halife yapacak ya da Osman Abdurrahman’ı. Öteki ikisi benimle olsalar bile bana faydaları olmaz; kaldı ki zaten bunlardan yalnız birinden umutluyum.” Bunun üzerine Abbas şöyle dedi: “Sana ne zaman bir şey tavsiye etsem, sen sonunda hoşuma gitmeyecek şekilde geri durdun. Allah Elçisi ölürken sana, ondan bu işin kime ait olacağını sormanı söyledim, sen kabul etmedin. O öldükten sonra işi süratle neticelendirmeni söyledim, yine kabul etmedin. Ömer seni şûraya dahil ettiğinde de onlarla bu işe girme dedim, kabul etmedin. Benden tek bir şey öğren: İnsanlar sana herhangi bir teklifte bulunduklarında, seni halife yapmadıkları sürece ‘hayır’ de. Bu adamlardan sakın; onlar bizi bu işten çıkarmaya devam edecekler, sonunda biri gelip bizim yerimize geçecek. Allah’a yemin ederim ki o bunu ancak bir kötülüğün yardımıyla elde edecektir; öyle bir kötülük ki onun yanında hiçbir hayır fayda vermez!” Ali de, “Eğer Osman yaşarsa, ona olanları mutlaka hatırlatacağım. Eğer ölürse, hilafeti kendi aralarında sırayla dolaştıracaklardır. Eğer öyle yaparlarsa, beni hoşlarına gitmeyecek bir durumda bulacaklardır” dedi. Sonra kendi durumuna uydurarak şu beyitleri okudu:
Akşamleyin oynak kısrakların Rabbine yemin ettim;
Sabah olunca çevik bir şekilde el-Muhassab’a koştular.
İbn Ya‘mer’in ailesi mutlaka bir yana çekilecek,
Kanlı, içilmesi zor bir yere yönelmiş olacaklar; onlar eş-Şüddâh’ın oğullarıdır.
Sonra dönüp Ebû Talha’yı gördü, fakat onun orada bulunmasını hoş karşılamadı. Ebû Talha da, “Korkacak bir şey yok, ey Ebû’l-Hasan!” dedi.
Ömer öldüğünde, cenazesi çıkarılınca hem Ali hem de Osman, onun cenaze namazını kendilerinin kıldırması hususunda istekli görünmediler. Bunun üzerine Abdurrahman, “Siz ikiniz halifelik için aday durumundasınız. Bu iş sizin işiniz değildir. Halkın üç gece namazını kıldırmasını, onlar bir emir üzerinde anlaşıncaya kadar, Ömer Suheyb’e vasiyet etmiştir” dedi. Böylece cenaze namazını Suheyb kıldırdı. Defnedildikten sonra el-Mikdâd, Talha henüz yokken, beş kişiyi, Abdullah b. Ömer de yanlarında olmak üzere, el-Misver b. Mahreme’nin evinde topladı. Başka bir rivayette beytülmâlde, bir diğer rivayette ise Âişe’nin izniyle onun odasında toplandıkları söylenir. Ebû Talha’ya da kimsenin onları rahatsız etmemesi emredildi. Amr b. el-Âs ile el-Muğîre b. Şu‘be gelip kapının önüne oturdular. Bunun üzerine Sa‘d onlara çakıl taşı atarak kaldırdı ve, “Siz de ‘Biz de oradaydık; biz de şûra ehlindeniz’ demek istiyorsunuz” dedi. Şûra üyeleri meseleyi tartıştı, aralarında çok konuşma geçti. Ebû Talha, “Ben sizin halifeliği kabul etmemenizden, birbirinizle çekişmenizden korktuğumdan daha çok korkuyordum. Hayır, Ömer’in canını alan zata yemin olsun ki, size emredilen üç günden fazlasını vermem. Sonra evime çekilirim ve ne yaptığınıza bakarım” dedi.
Abdurrahman, “Sizden hanginiz hilafet talebinden çekilip içinizden en hayırlınızı seçme işini üstlenir?” dedi. Kimse cevap vermedi. Bunun üzerine, “Ben çekiliyorum” dedi. Osman, “Bunu ilk kabul eden benim. Çünkü Allah Elçisi’nden, ‘Abdurrahman yeryüzünde de emindir, gökte de emindir’ dediğini duydum” dedi. Ali suskun kalmak üzere diğerlerinin hepsi bunu kabul etti. Bunun üzerine Abdurrahman, “Sen ne diyorsun ey Ebû’l-Hasan?” dedi. Ali, “Bana, hakka öncelik vereceğine, hevana uymayacağına, hiçbir akrabanı kayırmayacağına ve ümmete ihanet etmeyeceğine dair söz ver” dedi. Bunun üzerine Abdurrahman ötekilere, “Bana, anlaşmayı bozana karşı benimle birlikte olacağınıza ve sizin için seçeceğim kişiyi kabul edeceğinize dair kesin söz verin. Ben de Allah’a, akraba diye hiçbir akrabayı kayırmayacağıma ve Müslümanlara ihanet etmeyeceğime dair söz veriyorum” dedi. Onlardan söz aldı ve onlara aynı şekilde söz verdi. Sonra Ali’ye dönerek, “Sen burada bulunanlar içinde, Allah Elçisi’ne yakınlığın, İslam’daki önceliğin ve İslam uğrunda yaptığın güzel işler sebebiyle bu işe en layık olanın kendin olduğunu söylüyorsun; bunda haktan uzak bir şey söylemiş değilsin. Ama sen işin içinde olmasaydın ve burada hiç bulunmasaydın, bunlardan hangisini buna en layık görürdün?” dedi. Ali, “Osman’ı” dedi. Sonra Osman’ı bir kenara çekerek, Ali’ye söylediği gibi konuştu. Osman, “Ali” dedi. Sonra ez-Zübeyr’i bir kenara çekip ona da Ali ve Osman’a söylediği şekilde konuştu. O, “Osman” dedi. Sonra Sa‘d’ı bir kenara çekip onunla da konuştu. O da, “Osman” dedi.
Ali, Sa‘d ile karşılaştı ve, “Birbirinizden kendisi adına talepte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarından sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir” ayetini okudu. Sonra, “Şu oğlumun Allah Elçisi’yle olan akrabalık bağı ve amcam Hamza’nın seninle olan yakınlığı hakkı için senden istiyorum: Abdurrahman’ın yanında durup Osman’a karşı bana yardım etme. Benim Osman’da bulunmayan bağlantılarım var” dedi.
Abdurrahman gece boyunca Allah Elçisi’nin ashabından olanlarla, Medine’ye gelmiş kumandanlarla ve önde gelenlerle görüşüp onların fikirlerini aldı. Onlardan özel olarak görüştüğü herkes, kendisine Osman’ı seçmesini söyledi. Sonra sürenin dolacağı sabahın gecesinde, gecenin ilerleyen vaktinde el-Misver b. Mahreme’nin evine geldi ve onu uyandırarak, “Sen uyuyorsun ama ben bu gece pek az uyudum! Git, ez-Zübeyr ile Sa‘d’ı çağır” dedi. El-Misver onları çağırdı. Abdurrahman önce Mescid’in arka tarafında, Mervan’ın evine bitişik suffede ez-Zübeyr ile konuştu ve, “Bu işi Abdümenaf oğullarına bırak” dedi. ez-Zübeyr de, “Ben oyumu Ali’ye veriyorum” dedi. Sonra Sa‘d’a, “Biz birbirimizin kuzeniyiz. Oyunu bana ver ki ben seçeyim” dedi. Sa‘d ise, “Eğer kendini seçersen bu güzeldir. Ama Osman’ı seçersen, ben Ali’yi desteklemeyi tercih ederim. Kendini halifeliğe kabul ettir, bize biraz mühlet tanı ve başımızı kaldır” dedi. Bunun üzerine Abdurrahman şöyle dedi: “Ey Ebû İshak, ben bu işi seçme şartıyla terk ettim. Eğer terk etmemiş olsaydım ve iş bana dönseydi de onu istemezdim. Ben rüyamda kendimi, yemyeşil ve bol otlu bir çayırda gördüm. İçeri, şimdiye kadar gördüğüm en asil erkek deve girdi ve orada hiçbir şeye aldırmadan ok gibi öte tarafa geçti, durmadı. Hemen arkasından bir başka erkek deve girdi ve o da çayırdan çıktı. Sonra yuları sürüklenen güzel bir cins at girdi; sağa sola dönüyor, ötekilerin gittiği yerlere gidiyor ve çıktı. Ardından dördüncü bir erkek deve girdi ve çayırda otlamaya başladı. Hayır, ben dördüncü olmak istemem. Ebû Bekir ile Ömer’in yerini onların ölümünden sonra kimse dolduramaz ve sonra da insanlar tarafından beğenilmez.” Bunun üzerine Sa‘d, “Korkarım sende bir gevşeklik meydana geldi. Uygun gördüğünü yap. Ömer’in ölüm döşeğinde ne dediğini biliyorsun” dedi.
ez-Zübeyr ile Sa‘d ayrıldılar. Abdurrahman, el-Misver b. Mahreme’yi Ali’yi çağırmak için gönderdi ve onunla uzun süre baş başa konuştu. Ali, gerçekten bu makama kendisinin seçileceğinden şüphe etmiyordu. Sonra Ali çıktı, Abdurrahman el-Misver’i Osman’ı çağırmaya gönderdi. Fakat onların özel konuşmasını sabah ezanı böldü.
Amr b. Meymûn dedi ki: Abdullah b. Ömer bana şöyle dedi: “Ey Amr, kim sana Abdurrahman’ın Ali ve Osman’la ne konuştuğunu bildiğini söylerse, boş konuşuyordur! Rabbinin hükmü Osman üzerine indi.”
Sabah namazını kılınca, Abdurrahman şûra üyelerini topladı; ilk muhacir ve ensardan olanları, fazilet sahiplerini ve Medine’de bulunan kumandanları da çağırttı. Hepsi toplandı. Mescitte büyük bir karışıklık vardı. Bunun üzerine Abdurrahman şöyle dedi: “Ey insanlar! Herkes bulunduğu garnizona, başkomutanlarının kim olduğunu öğrenmiş olarak dönmek istiyor.” Saîd b. Zeyd, “Bize göre buna en layık sensin” dedi. Abdurrahman ise, “Bana başka bir tavsiye ver” dedi. Ammâr [b. Yâsir], “Eğer Müslümanların birleşmesini istiyorsan Ali’ye biat et” dedi. el-Mikdâd b. el-Esved de, “Ammâr doğru söyledi. Ali’ye biat edersen biz de senin yaptığın iş üzerinde toplandığımızı söyleriz” dedi. Bunun üzerine İbn Ebî Serh, “Eğer Kureyş’in birleşmesini istiyorsan Osman’a biat et” dedi. Abdullah b. Ebî Rebîa da, “O doğru söyledi. Osman’a biat edersen biz de yaptığın işte sana uyduğumuzu söyleriz” dedi. Bunun üzerine Ammâr, İbn Ebî Serh’i azarlayarak, “Sen ne zamandan beri Müslümanlara hayır diledin?” dedi.
Benî Hâşim ile Benî Ümeyye konuştu. Ammâr dedi ki:
“Ey insanlar, Allah bizi peygamberiyle yüceltti ve diniyle güçlendirdi. Bu görevi nasıl olur da peygamberinizin ev halkından alırsınız?”
Benî Mahzûm’dan bir adam dedi ki:
“Ey Sümeyye’nin oğlu, haddini aştın! Kureyş’in yönetimi kendi arasında almasına senin ne karışman var?”
Sa‘d b. Ebû Vakkâs dedi ki:
“İşi bitir, ey Abdurrahman; halkımız iç savaşa düşmeden önce.”
Abdurrahman dedi ki:
“Ben meseleyi inceledim ve danıştım. Ey şûra üyeleri, kendinizi kınanmaya açık hâle getirmeyin.”
Sonra Ali’yi çağırdı ve dedi ki:
“Allah’ın ahdi ve misakı boynuna olsun; Allah’ın kitabına, O’nun elçisinin sünnetine ve ondan sonraki iki halifenin yoluna göre davranacak mısın?”
Ali şöyle cevap verdi:
“Bildiğim ve gücümün yettiği ölçüde bunu yapmayı umarım.”
Abdurrahman Osman’ı çağırdı ve Ali’ye söylediğinin aynısını ona da söyledi. Osman:
“Evet” dedi.
Bunun üzerine Abdurrahman ona biat etti.
Ali dedi ki:
“Sen öteden beri onun tarafını tuttun. Bu, bize karşı ilk birleşmeniz değildir. Bana düşen güzel sabırdır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardım ancak Allah’tan istenir. Sen Osman’a ancak yönetimin yine sana dönmesi için biat ettin. Allah her gün bir iştedir.”
Abdurrahman da şöyle karşılık verdi:
“Ey Ali, kendini kınanmaya açık hâle getirme. Ben meseleyi inceledim ve insanlara danıştım. Onlar Osman’a denk kimse görmüyorlar.”
Ali ayrılırken şöyle dedi:
“Allah’ın hükmü vakti gelince olacaktır.”
Mikdâd dedi ki:
“Ey Abdurrahman, sen gerçekten hakkaniyetle hükmeden ve adaletle davranan kişiyi bırakıp geçtin.”
Abdurrahman dedi ki:
“Ey Mikdâd, ben Müslümanlar için bütün gayretimi ortaya koydum.”
Mikdâd dedi ki:
“Eğer bunu gerçekten Allah rızası için yaptıysan, Allah seni iyilik yapanları mükâfatlandırdığı gibi mükâfatlandırsın.”
Fakat Mikdâd şöyle de dedi:
“Ben, peygamberlerinden sonra bu ev halkının başına gelenler gibi bir şey görmedim. Kureyş’in, benim görüşüme göre ilimde ve adaletle hükmetmede kendisine denk olmayan birini bırakmasına şaşıyorum. Keşke Osman’a karşı bana yardımcı olacak kimseler bulsaydım!”
Abdurrahman dedi ki:
“Allah’tan kork, ey Mikdâd; fitne çıkarmandan korkuyorum.”
Bir adam Mikdâd’a sordu:
“Allah sana rahmet etsin; bu ev halkı kimdir ve bu adam kimdir?”
Mikdâd dedi ki:
“Bu ev halkı Benî Muttalib’dir; bu adam da Ali b. Ebû Tâlib’dir.”
Ali dedi ki:
“İnsanlar Kureyş’e bakıyor, Kureyş de kendi hanesine bakıyor. Kureyş diyor ki: Eğer Benî Hâşim sizi yönetirse, hilafet onlardan bir daha çıkmaz. Ama Kureyş’in Benî Hâşim dışındaki kollarında olursa, onu kendi aranızda dolaştırırsınız.”
Talha, Osman’a biat edilen gün geldi. Ondan da Osman’a biat etmesi istendi. Talha sordu:
“Kureyş’in tamamı ondan razı mı?”
Ona:
“Evet” denildi.
Talha Osman’ın yanına geldi. Osman ona dedi ki:
“Senin tercihin hâlâ geçerlidir; eğer biat etmeyi reddedersen, ben de hilafeti reddederim.”
Talha dedi ki:
“Gerçekten reddeder misin?”
Osman:
“Evet” dedi.
Talha sordu:
“Herkes sana biat etti mi?”
Osman:
“Evet” dedi.
Talha da:
“Öyleyse ben de razıyım. Ben cemaatin genel görüşüne karşı çıkmam” dedi ve ona biat etti.
Muğîre b. Şu‘be, Abdurrahman’a dedi ki:
“Ey Ebû Muhammed, Osman’a biat etmekle doğru yaptın.”
Osman’a da şöyle dedi:
“Eğer Abdurrahman senden başkasına biat etseydi biz buna razı olmazdık.”
Abdurrahman ona şöyle karşılık verdi:
“Ey tek gözlü yalancı! Eğer ben başkasına biat etseydim, sen de ona biat eder ve şimdi söylediğini yine söylerdin.”
Ferezdak dedi ki:
Suhayb üç gece namaz kıldırdı; sonra Abdurrahman
hilafeti İbn Affân’a teslim etti, sınırsız yetkiyle.
Bir hilafet ki Ebû Bekir’den arkadaşına geçti;
biri doğru yol üzere, diğeri onun izinde idi;
hepsi samimi dostlardı.
Misver b. Mahreme şöyle derdi:
“İçinde bulundukları işte bir topluluğa Abdurrahman b. Avf’ın bu şûrada üstün geldiği kadar üstün gelen bir adam görmedim.”
Ebû Ca‘fer dedi ki:
Bizde Misver b. Mahreme’nin rivayeti de vardır. Selm b. Cünâde Ebû’s-Sâib – Süleyman b. Abdülazîz b. Ebû Sâbit b. Abdülazîz b. Ömer b. Abdürrahman b. Avf – babası – Abdullah b. Ca‘fer – babası – annesi Atîke bt. Avf olan Misver b. Mahreme yoluyla, daha önce Ömer b. Hattâb’ın öldürülmesiyle ilgili kısmını verdiğim rivayette şöyle anlatır:
Şûra üyeleri olan beş kişi Ömer’in kabri içine indiler, sonra evlerine gittiler. Fakat Abdurrahman onları tekrar çağırdı; onlar da geri geldiler. Nihayet Fâtıma bt. Kays el-Fihrî’nin evine geldiler. Bu kadın, Dahhâk b. Kays el-Fihrî’nin kız kardeşiydi. Bazı bilginler ise onun kız kardeşi değil, eşi olduğunu söylemişlerdir. Güzel ve anlayışlı bir kadındı.
Abdurrahman söze şöyle başladı:
“Benim basiretim var, sizin de görüşünüz var. Dinleyin ki öğrenesiniz; karşılık verin ki bilgi sahibi olasınız. Gücü az olup hedefe isabet eden ok, fazla sert atılıp hedefi aşan oktan daha hayırlıdır. Soğuk, tuzlu bir yudum su, sonradan hastalık veren tatlı sudan daha faydalıdır. Sizler kendileriyle hidayet bulunan önderlersiniz; kendilerine başvurulan bilginlersiniz. İhtilafa düşerek bıçaklarınızı köreltmeyin; kılıçlarınızı düşmanlarınızdan uzak olarak kınlarına sokmayın ki onlar da kan davalarına kavuşup amellerinizi eksiltmesinler. Her ecelin belirlenmiş bir sonu vardır. Her evin, buyurduğunda ayağa kalkılan ve yasakladığında vazgeçilen bir reisi vardır. İçinizden birini işinizin başına getirin de ağır ağır yürüyüp amacınıza ulaşın. Kör bir fitne ve tam bir sapıklık olmasaydı -ki sahipleri akıllarına geleni söyler ve felaket onların üzerine iner- niyetleriniz bilginizin önüne geçmez, işleriniz de niyetlerinizi aşmazdı. Hevâ ile verilen öğütten ve ayırıcı dilden sakının. Söze sokulan bir hile, yarada kılıçtan daha etkilidir. İşinizi, başa gelecek şeye karşı yeterli gücü olan, bilinmeyen işlerde güvenilir kalan, size razı, sizin de hepinizi razı gördüğünüz, aranızdan seçilmiş birine bağlayın. Kötü birinin öğüdüne uymayın; doğru yolda olan birinin yardımına da karşı çıkmayın. Bu sözü söylüyor ve hem sizin için hem de kendim için Allah’tan bağışlanma diliyorum.”
Bundan sonra Osman b. Affân konuştu ve şöyle dedi:
“Bizi kendine tabi kılan, bizi emriyle hidayete erdiren Allah’a hamdolsun. O bizim nurumuzdur. Görüşler ayrıldığında ve düşmanlar ihtilafa düştüğünde biz O’nun emriyle hareket ederiz. Allah lütfuyla bizi önderler, O’na itaatimizle yöneticiler kıldı. Bizim ilgimiz kendimizden öteye geçmez; bize ancak gerçeğe karşı kör olan ve yerleşik maksattan yüz çeviren biri karşı gelir. Keşke bu ayrılık bırakılmış olsaydı ey İbn Avf! Senin görüşüne karşı çıkılır, çağrın terk edilirse bu ne kadar da yerinde olurdu. Ben sana ilk katılan ve çağrına ilk cevap verenim. Söylediğimden sorumluyum. Hem senin hem de kendim için Allah’tan bağışlanma diliyorum.”
Ardından Zübeyr b. Avvâm konuştu:
“Devam edelim. Allah’a çağıran cahil değildir; O’na cevap veren de geri çevrilmez; görüşler ayrılıp boyunlar döndüğü zaman. Senin sözünü ancak haktan sapan biri kabul etmez. Çağırdığın şeyi ancak bedbaht biri terk eder. Eğer Allah’ın farz kıldığı hükümler ve koyduğu kanunlar, onları koruyanlar için geri dönüp diri kalmasaydı, ölüm emirden bir kaçış, firar da yönetimden bir emniyet olurdu. Fakat bizim Allah’ın çağrısına cevap vermemiz ve yerleşik sünneti ayakta tutmamız gerekir; yoksa sapıklık ölümüyle ölür ve cahiliye körlüğüne düşeriz. Senin bizi çağırdığına katılıyor ve emrettiğinde sana destek oluyorum. Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır. Hem senin hem de kendim için Allah’tan bağışlanma diliyorum.”
Sonra Sa‘d b. Ebû Vakkâs konuştu:
“İlk olan da son olacak olan da Allah’tır; O’na hamdolsun. Beni sapıklıktan kurtardığı ve gözümü hataya açtığı için O’na hamdederim. Allah’ın hidayetiyle kurtulanlar kazançlıdır; O’nun rahmetiyle arınanlar başarılıdır. Muhammed b. Abdullah sayesinde yollar aydınlandı, patikalar düzeldi, hak ortaya çıktı ve batıl yok oldu. Ey şûra üyeleri, yalandan ve bâtıl ehlinin heveslerinden sakının. Onların hevesleri sizden önce bir topluluğu yerinden etti. Onlar sizin yaptığınızın mirasçısı oldular ve sizin elde ettiğinizi elde ettiler; sonra Allah onları düşman kıldı ve lanetini üzerlerine bindirdi. Allah buyurdu ki: ‘İsrailoğullarından inkâr edenler Dâvûd’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlendi. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları yüzündendi. Yaptıkları kötülüklerden birbirlerini alıkoymuyorlardı. Yaptıkları şey ne kötüdür.’ Ben sadakayı saçtım ve isabetli oku elime aldım. Talha b. Ubeydullah adına kendim için razı olduğum görüşü benimsedim. Ben onun adına sorumluyum ve onun adına söylediğim görüşten de sorumluyum. İş senin elindedir ey İbn Avf; gayretini ve iyi niyetle hedeflediğin öğüdü bunda kullan. Son varış Allah’adır ve dönüş de O’nadır. Hem senin hem de kendim için Allah’tan bağışlanma diliyor, senin muhalefetinden Allah’a sığınıyorum.”
Sonra Ali b. Ebû Tâlib konuştu:
“Peygamberi içimizden gönderip bize elçi kılan Allah’a hamdolsun. Biz peygamberlik hanesiyiz, hikmet madeniyiz, yeryüzü halkının emniyetiyiz, arayanlar için kurtuluşuz. Bizim bir hakkımız vardır; bize verilirse alırız, verilmezse gece yolculuğu uzun da olsa develerin semerlerinin arkasına bineriz. Eğer Allah’ın elçisi bize bir görev vermiş olsaydı onun ahdini yerine getirirdik; bize açıkça bir şey söylemiş olsaydı ölümümüze kadar bunun için mücadele ederdik. Hakka çağırmada ve yakınlık iddia etmede benden daha hızlı olan yoktur. Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır. Söylediğimi işitin ve aklınızda tutun. Belki bu şûradan sonra bu işte kılıçların çekildiğini, anlaşmaların bozulduğunu göreceksiniz; öyle ki siz, sapkınları ve cahillerin taraftarlarını yöneten bir grup hâline geleceksiniz.”
Sonra şu şiiri okudu:
Câsim helâk olmuş olsa da ben,
Benî Abd b. Dahm’ın yaptıklarından dolayı,
çöl sıcağında yolu bulamayan birine bile itaat ederim;
çünkü ben varacağım yeri biliyorum, her yıldızla yön bulurum.
Bunun üzerine Abdurrahman dedi ki:
“İçinizden kim bu görevden çekilip başkasını tayin etmeye razı olur?”
Fakat hiçbiri buna cevap vermedi. O da:
“Ben kendimi ve amcamın oğlunu çekiyorum” dedi.
Bunun üzerine üyeler işi karara bağlama yetkisini ona verdiler. Minberde onlardan, kime biat ederse etsin -hatta bir eliyle öbür eline biat etse bile- o kimseye biat edeceklerine dair söz aldı. Üç gece boyunca evinde kaldı. Bu ev mescidin yakınında idi ve bugün Rahabetü’l-Kadâ diye anılıyordu; bu yüzden bu isim verilmişti. Suhayb da bu üç gece insanlara namaz kıldırdı.
Abdurrahman Ali’yi çağırdı ve ona dedi ki:
“Eğer sana biat etmezsem, bana kime etmem gerektiğini söyle.”
Ali:
“Osman’a” dedi.
Sonra Abdurrahman Osman’ı çağırdı ve ona da aynı soruyu sordu. Osman:
“Ali’ye” dedi.
Bunun üzerine Abdurrahman ikisini de gönderip Zübeyr’i çağırdı. Ona da aynı soruyu sordu. Zübeyr:
“Osman’a” dedi.
Sonra Sa‘d’ı çağırdı ve dedi ki:
“Senin görüşün nedir? İkimiz bu hilafet işinin adayı değiliz.”
Sa‘d:
“Osman” dedi.
Üçüncü gece Abdurrahman şöyle seslendi:
“Ey Misver!”
Ben de:
“Buyur” dedim.
Abdurrahman dedi ki:
“Sen uyuyorsun, ben ise üç gecedir uyumadım! Git Ali ile Osman’ı bana çağır.”
Misver dedi ki:
“Dayı, hangisini önce çağırayım?”
O da:
“Hangisini istersen” dedi.
Ben çıktım ve Ali’ye geldim -benim hilafet için gönlümde olan oydu- ve dedim ki:
“Dayımla konuşmaya gelir misin?”
Ali dedi ki:
“Beni çağırırken başkasına da haber verdi mi?”
Ben:
“Evet, Osman’a da” dedim.
Ali sordu:
“İkimizden hangisine önce gitmeni emretti?”
Ben dedim ki:
“Ona sordum, hangisini istersen dedi. Ben de seni tercih ettiğim için önce sana geldim.”
Bunun üzerine benimle geldi. İnsanların oturduğu yere vardık; Ali orada oturdu. Sonra Osman’a gittim. Onu sabah sökmekteyken vitir namazı kılarken buldum. Ona:
“Dayımla konuşmaya gelir misin?” dedim.
Osman da bana:
“Başkasına da haber verdi mi?” diye sordu.
Ben:
“Evet, Ali’ye de” dedim.
Osman sordu:
“İkimizden hangisine önce gitmeni emretti?”
Ben de:
“Ona sordum, hangisini istersen dedi. Ali insanların oturduğu yerde” dedim.
Bunun üzerine o da benimle geldi ve hep birlikte dayımın yanına girdik. Kıbleye durmuş namaz kılıyordu. Bizi görünce namazı bıraktı, Ali ile Osman’a dönerek dedi ki:
“Sizin ve başkalarının durumunu sordum. İnsanların sizi bu iki kişiden başkasına denk görmediğini öğrendim. Ey Ali, Allah’ın kitabına, O’nun elçisinin sünnetine, Ebû Bekir ile Ömer’in amellerine göre bana görev yemini verir misin?”
Ali şöyle dedi:
“Hayır. Ancak bu hususlarda kendi içtihadım ve gücümün yettiği ölçüde.”
Bunun üzerine Abdurrahman Osman’a dönüp dedi ki:
“Allah’ın kitabına, O’nun elçisinin sünnetine, Ebû Bekir ile Ömer’in amellerine göre bana görev yemini verir misin?”
Osman:
“Evet” dedi.
Sonra Abdurrahman eliyle iki omzuna işaret etti ve:
“Haydi öyleyse” dedi.
Bunun üzerine kalkıp mescide gittik. Birisi de:
“Namaza toplanın!” diye seslendi.
Osman daha sonra şöyle dedi:
“Ali’ye katılmakta ondan daha hızlı davrandığı için utandım; ben mescidin arka tarafında kaldım.”
Abdurrahman, Allah’ın elçisinin ona sardığı sarığın aynısını başına takmış ve kılıcını kuşanmış olarak ortaya çıktı. Minbere çıktı ve uzun süre orada durdu. Sonra insanların duymadığı bir dua etti.
Ardından şöyle dedi:
“Ey insanlar, sizi gizlide ve açıkta, başınıza geçecek lider hakkında sordum. Sizden hiç kimsenin bu iki kişiden, Ali yahut Osman’dan başkasını bunlara denk görmediğini öğrendim. Ey Ali, yanıma gel.”
Ali gelip minberin altında durdu. Abdurrahman onun elini tuttu ve dedi ki:
“Allah’ın kitabına, O’nun elçisinin sünnetine, Ebû Bekir ile Ömer’in amellerine göre bana görev yemini verir misin?”
Ali:
“Hayır. Ancak bu hususlarda kendi içtihadım ve gücümün yettiği ölçüde” dedi.
Bunun üzerine Abdurrahman Ali’nin elini bıraktı ve:
“Ey Osman, yanıma gel” diye seslendi.
Osman geldi. Abdurrahman onun elini tuttu. Osman, Ali’nin durduğu yerde duruyordu. Abdurrahman ona da:
“Allah’ın kitabına, O’nun elçisinin sünnetine, Ebû Bekir ile Ömer’in amellerine göre bana görev yemini verir misin?” dedi.
Osman:
“Evet” dedi.
Bunun üzerine Abdurrahman, eli Osman’ın elindeyken ellerini mescidin tavanına doğru kaldırdı ve şöyle dedi:
“Allah’ım, işit ve şahit ol! Allah’ım, bu işte üzerime düşeni Osman’ın üzerine koydum.”
İnsanlar Osman’a biat etmek için üzerine üşüştüler; minbere kadar ulaştılar. Abdurrahman, peygamberin minberde oturduğu yere oturdu; Osman’ı da ikinci basamağa oturttu. İnsanlar ona biat etmeye başladılar. Ali ise geri durmuştu. Bunun üzerine Abdurrahman şu ayeti okudu:
“Kim sözünü bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur; kim de Allah’a verdiği sözü yerine getirirse, Allah ona büyük bir ödül verecektir.”
Bunun üzerine Ali geri geldi, kalabalığı yara yara ilerledi ve biat etti. Fakat şöyle dedi:
“Hile! Ne büyük hile!”
Abdülaziz dedi ki:
Ali’nin “hile” demesinin sebebi şuydu: Şûra sürerken Amr b. Âs, Ali ile karşılaşmış ve ona şöyle demişti: “Abdurrahman çok çabalıyor. Ne kadar kararlı görünürsen seni seçmeye o kadar az istekli olur. Ama ne kadar çok ‘kendi içtihadım ve gücüm nispetinde davranırım’ dersen, seni seçmeye o kadar istekli olur.” Sonra Amr, Osman ile karşılaşmış ve ona da şöyle demişti: “Abdurrahman çok çabalıyor. Sana ancak kesin kararlılık gördüğü takdirde biat edecektir. O yüzden bunu kabul et.” Ali’nin “hile” demesinin sebebi buydu.
Daha sonra Abdurrahman, Osman ile birlikte Fâtıma bt. Kays’ın evine gitti ve halkla birlikte orada oturdu. Ali de oradaydı. Muğîre b. Şu‘be ayağa kalkıp bir konuşma yaptı ve dedi ki:
“Ey Ebû Muhammed, Allah’a hamdolsun ki seni başarılı kıldı! Hilafet için Osman’dan başka kimse yoktu.”
Bunun üzerine Abdurrahman dedi ki:
“Bu seni ilgilendirmez ey İbnü’d-Debbâğ! Kime biat etmiş olsaydım sen yine şimdi onun hakkında söylediğini söylerdin!”
Daha sonra Osman mescidin bir tarafına oturdu ve Sa‘d b. Ebû Vakkâs’ın evinde gözetim altında tutulan Ubeydullah b. Ömer’i çağırttı. Bu, babasının kanına karıştıklarını ileri sürerek Cüfeyne’yi, Hürmüzan’ı ve Ebû Lü’lüe’nin kızını öldürdükten sonra elinden kılıç alınan kişiydi. Bu sözleriyle hem Muhacirleri hem de Ensarı kastetmişti. Sa‘d onun üzerine atılmış, kılıcı elinden çekip almış, saçından tutup onu yere sermişti. Osman onu çıkarana kadar evinde hapsetmişti.
Osman, Muhacir ve Ensardan bir topluluğa şöyle dedi:
“İslâm’da ayrılık çıkarmış olan bu adam hakkında bana görüşünüzü söyleyin.”
Ali dedi ki:
“Bence onu öldürmelisin.”
Muhacirlerden biri dedi ki:
“Ömer dün öldürüldü; bugün de oğlu mu öldürülecek?”
Fakat Amr b. Âs dedi ki:
“Ey Müminlerin Emiri, Allah seni bu olaydan beri kıldı; çünkü bu, sen Müslümanların başında değilken oldu.”
Osman dedi ki:
“Ben şimdi onların velisiyim. Bu olayda diyet ödenmesine karar verdim; bedelini de kendi malımdan ödeyeceğim.”
Ensardan Ziyâd b. Lebîd el-Beyâdî, Ubeydullah b. Ömer’i görünce şu şiiri söyledi:
Kaçış yerin yok ey Ubeydullah,
İbn Ervâ’dan kurtuluşun da yok, sığınacağın da.
Sen gerçekten haksız yere kan döktün;
Hürmüzan’ı öldürmek ise tehlikeli bir iştir.
Sadece biri çıkıp dedi diye:
“Hürmüzan’ı Ömer’in öldürülmesinden şüpheleniyor musun?”
O kadar olay arasında bir ahmak da kalkıp dedi ki:
“Evet, ondan şüphelen; çünkü o işaret etti ve emri verdi.”
Kölenin silahı Hürmüzan’ın evindeydi;
onu elinde çevirip duruyordu. Bir iş, öbürüyle birlikte değerlendirilmelidir.
Ubeydullah b. Ömer, Ziyâd b. Lebîd ve onun şiirini Osman’a şikâyet etti. Bunun üzerine Osman, Ziyâd b. Lebîd’i çağırtıp bunu söylemesini yasakladı. Ziyâd da Osman’a hitaben şu şiiri söyledi:
Ey Ebû Amr, şüphesiz Ubeydullah
Hürmüzan’ın öldürülmesine karşılık bir rehindir.
Eğer onu affedersen, bu uygun olmaz;
çünkü suçun sebepleri en azından eşit durumdadır.
Senin affetmeye hakkın yokken onu affedecek misin?
Henüz söylediğini yapacak bir yetkin de yok.
Bunun üzerine Osman, Ziyâd b. Lebîd’i çağırttı, bunu söylemesini yasakladı ve onu gönderdi.
Serî – Şuayb – Seyf – Yahyâ b. Saîd – Saîd b. el-Müseyyeb rivayetine göre:
Ömer’in bıçaklandığı sabah Abdurrahman b. Ebû Bekir şöyle dedi:
“Dün akşam Ebû Lü’lüe’ye rastladım; Cüfeyne ile Hürmüzan’la gizlice görüşüyordu. Yanlarına varınca birden fırladılar; ortalarına iki ağızlı, ortası saplı bir hançer düştü. Ömer’in öldürüldüğü aletin aynısı bu!”
Ebû Lü’lüe o sırada mescitte bulunan kalabalığın arasından sıyrılıp gitmişti. Benî Temîm’den bir adam onun peşine düştü ve geri dönüp onu Ömer’den ayrıldıktan sonra takip edip yakaladığını ve öldürdüğünü haber verdi. O Temîmli, Abdurrahman b. Ebû Bekir’in tarif ettiği hançeri de getirdi.
Ubeydullah b. Ömer bunu duydu, fakat Ömer ölünceye kadar bekledi. Sonra elbisesini kılıcına doladı, Hürmüzan’ın yanına gitti ve onu öldürdü. Kılıç onu yaralarken Hürmüzan:
“Allah’tan başka ilâh yoktur” diye bağırdı.
Sonra Ubeydullah b. Ömer, Hîreli bir Hristiyan olan Cüfeyne’ye gitti. Bu kişi Sa‘d b. Mâlik’in himayesindeydi; Sa‘d onu antlaşma gereği Medine’ye getirmiş ve yazı öğretmesi için yanında tutmuştu. Ubeydullah kılıcı onun üzerine kaldırınca, iki kaşı arasına haç işareti yaparak ona vurdu. Suhayb bunu duyunca Âs b. Âs’ı Ubeydullah’a gönderdi. O da:
“Anam babam sana feda olsun, kılıcı ver!” diyerek ısrar etti; sonunda kılıcı teslim aldı. Sa‘d onun üzerine atıldı, saçından tuttu ve hepsi birlikte Suhayb’ın yanına geldiler.