İddia üzerinde (maktulün) velileri hemfikir olmadıkları sürece kasame sabit olmaz. Birbirlerini yalanlayacak olurlarsa yahut bir veli çıkar: “Onu şu öldürdü.” der, diğer veli de çıkıp: “Asıl şu filanca öldürdü.” derse, kasame sabit olmaz. Bunu, İmam Ahmed ifade etmiştir.
Ama karşısındakinin iddiasını yalanlamaz, ancak ona muvafakat da etmeyecek olursa, el-Haraki’nin sözünün zahirinden anlaşılacağı üzere o zaman kasame sabit olmaz. Bu, İmam Malik’in de kavlini oluşturur. Aynı şekilde maktulün iki velisinden birisi o ortamda hazır olmadığı halde diğer hazır bulunan veli de iddiada bulunsa veya ikisi bir adamın katil olduğuna dair iddiada bulunsalar ve ardından birisi iddia konusunda müttefik olmadıkları gerekçesiyle yemin etmekten geri durursa, o zaman —sanki yalan söyleyen kimsede olduğu gibi— söz konusu olan kasame sabit olmaz.
Bir de doğru olan şey, muvafakat ve birlikteliğin bulunduğu ortamın ancak her ikisinin de beraberce beyyine ikame etmeleri ve yemini ibraz etmeleriyle mümkün olur. Diğer davalarda olduğu gibi birinin diğeri adına yemin etmesi caiz değildir.
Ebubekir ve el-Kadı İyaz’ın sözlerinin gerekçesi de buna işaret etmekte ve kasamenin sabit olacağını ortaya koymaktadır. Aynı şekilde Şafiî mezhebi de böyle demiştir. Zira taraflardan birisi diğeri hakkında yalan söylemeyeceği içindir ki, kasame de geçersiz olmamaktadır. Sanki varislerden birisinin kadın yahut çocuk olması gibi değerlendirilir.
Kendisiyle maktul arasında bir kinin (levs) bulunduğunu veliler öldürme davasında iddiada bulunacak olurlarsa, öncelikle bu iddia sahiplerinin yemin etmeleri istenir. Onlar da davalı aleyhine, onun katil olduğuna dair elli kez yemin ederler. İşte o vakit velilerin hakları öbür adamdan daha önce sirayet etmiş olur. Ama yemin etmeyecek olurlarsa o vakit o adamın elli defa yemin etmesi istenir ve adam da akabinde beraat eder. Bunu, İmam Malik ve İmam Şafiî söylemiştir. Çünkü Buharî ve Müslim’in üzerinde sahih diye ittifak ettikleri Sehl hadisi bunu ifade etmektedir.
Sevri ve rey ashabı ise şöyle demişlerdir: O zaman maktulün bulunduğu mahalle halkına elli kez: “Vallahi biz onu öldürmedik ve öldüreni de bilmiyoruz.” şeklinde yemin ettirilirler ve diyete de borçlandırılırlar.
Dava, eğer kasden öldürme sebebiyle kısas gerektirecek türde olursa, o vakit maktulün velileri kısas almaya hak sahibi olurlar. Ancak bunu engelleyecek bir sebep olursa bu müstesnadır. Bunu, İmam Malik ve Ebu Sevr söylemiştir. Çünkü Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bu cinayetin … tarafından yapıldığına elli defa yemin ederseniz…” şeklinde buyurmuştur. Bir lafzı ise: “Arkadaşınızın —yahut maktulün— diyetine hak kazanırsınız.” diye gelmiştir. Bir lafız da şöyledir: “Arkadaşınızın kanına/diyetine hak sahibi olursunuz…” Zira şeriat koyan, iddia sahibinin sözünü yemin etmesi durumunda maktulün kanına bir ihtiyat kılmıştır. Öyleyse ona kısas vacip olmadığında bu anlam da sakıt olmuş olur.
İshak’tan nakledildiğine göre kendisi: Bu vakit onlara, ancak diyet vermek vacip olur, demiştir. Çünkü Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ya arkadaşınız için diyet verirsiniz veyahut onlar (maktulün velileri) size karşı artık bir savaş başlatmış olurlar.” buyurmuştur. Zira diyet ödenmekle mümkün olan şüphe ortadan kalkmış olur. Nitekim iddia sahiplerinin yeminleri ancak galip zanna ve zahir olan hükme göre icra edilir. İmam Şafiî’den de bu görüş gibi iki farklı kavli gelmiştir.
İddia sahipleri yemin etmez de davalı olan elli kez yemin edecek olursa, o vakit davalı beraat eder. Bu, mezhebimizin kuvvetli görüşüdür. Bunu, İmam Malik, Leys, İmam Şafiî ve Ebu Sevr de ifade etmişlerdir. Zira Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Öyleyse Yahudiler elli kez yemin ederek bu katil olayından beraat etsinler mi?” buyruğu bunu ifade etmektedir. Yani bu şekilde onlar, sizden kurtulmuş, katil olayından beraat etmiş olacaklar, demektir. Sabit olduğu üzere Allah’ın Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem), Yahudilere borçlu kalmamış ve bizzat o maktulün diyetini kendisi üstlenmiştir. Çünkü bunlar, davalı hakkında baş gösteren meşru yeminlerdir, öyleyse —diğer yeminlerdeki gibi— bunlardan kişi beraat eder.
Ebu’l-Hattab’dan ve aynı şekilde İmam Ahmed’den de gelen başka bir görüşten nakledildiğine göre: O vakit onlar, yemin ederler ve diyete borçlandırılırlar. Zira Hz. Ömer’le ilgili zikri geçen hadise buna işaret etmektedir. Bu da rey ashabının kavlidir.
İddia sahipleri yemin etmez ve davalının da yemininden razı olmazlarsa, o vakit devlet başkanı Beytü’l-Mal’den olmak üzere onun diyetini kendisi öder. Çünkü Hayber maktulü hakkında gelen hadis bunu gösterir. Nitekim Ensarlılar diğerlerinin yemin etmelerine karşı çıktıklarında: “Kâfir bir halkın yeminini nasıl kabul ederiz?” diyerek razı olmadılar. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), bu durumu görünce onun diyetini kendisi verdi.
Davalılar, yemin etmekten çekinecek olurlarsa, yemin ettikleri vakit hapse atılmazlar. İmam Ahmed’den gelen diğer bir görüşe göre ise onlar yemin edinceye değin hapse atılırlar. Bunu ise Ebu Hanife söylemiştir.
el-Muvaffak der ki: Bize göre bu, davalılar hakkında söz konusu olan meşrû yemin bir sayıldığından —diğer yeminlerde olduğu gibi— bunlardan sebep hapse atılmaz.
Durum böyle olduğuna göre, yeminden çekinmekten dolayı kısas vacip olmaz. Çünkü bu, zayıf bir hüccet sayılır. el-Kadı İyaz ise: Devlet başkanı, bu diyeti Beytü’l-Mal’den olmak üzere öder, demiştir. Bunu, İmam Ahmed de ifade etmiştir. Ondan Harb b. İsmail’in aktardığına göre, o vakit diyet diğerlerinin üzerine vacip olur. Doğru olan da bu görüştür. Bu, aynı zamanda Ebu Bekir’in tercih ettiği görüşü oluşturmaktadır. Zira bu, yeminden çekinmek şeklinde sabit olan bir hüküm olduğundan, o zaman —diğer davalarda olduğu gibi— diyet onlar hakkında da vacip olmuş olur.