Yitik bir çocuğun nesebinin iddia edildiği husus iki kısımdan hâli değildir:
Bir kimsenin gelip tek başına çocuğun kendi nesebine ait olduğunu iddia etmesi. Bu durumda bakılır; eğer iddiada bulunan bu şahıs, hür bir Müslüman olur, nesep konusu da mümkün ise — ilim ehli arasında ihtilafsız olarak — bu çocuğun nesebi ona ait sayılır. Zira iddia kesindir ve nesebe bağlanması açısından da çocuğun yararınadır. Bir de bu konuda başkasına bir zarar da sirayet etmez; dolayısıyla da bu iddiası kabul edilir, tıpkı bir malı ikrar etmesine benzemektedir.
Eğer iddiada bulunan şahıs bir köle olursa, yitik çocuğun nesebi ona da ait sayılır. Çünkü kölenin de suyu/menisi saygındır. Zira — hür bir insanda olduğu gibi — bu sebeple onun da nesebi oluşmaktadır. Bu görüş, İmam Şafii’ye ve başkasına aittir. Sadece bu şekliyle onun için hadâne (çocuk bakımı) sabit olmaz; çünkü köle kendi efendisinin hizmetiyle meşgul olduğundan, çocuğu hakkında nafaka temin etmesi vacip değildir; çünkü malı yoktur. Aynı zamanda efendisinin de onun nafakasını temin etmesi vacip değildir. Zira çocuk hür kabul edildiğinden, onun nafakası Beytü’l-Mal’a aittir.
İddiada bulunan kişi zimmî olursa, çocuğun nesebi ona ait sayılır. Çünkü yatak sabitesi bağlamında bir zimmî, köleden daha önceliklidir. Buna ek olarak zimmî olan bir kimse, nesebi meçhul olan bir kimseyi — kendisine ait olursa — ikrar ve ibraz eder. Onun bu ikrarıyla başkasına bir zarar sirayet etmez. Bir Müslüman’ın ikrar etmesinde olduğu gibi, onun da yapacağı ikrar sabit olur. Çocuk sadece nesep açısından ona ait olur, din açısından ona ait olmaz. Hadâne noktasında da zimmînin bir hakkı yoktur.
Ebû Sevr ise, yitik çocuk hakkında “Müslüman” hükmü verilmiş olması hasebiyle, onu nesebine ilhak etmek isteyen zimmînin buna hak sahibi olmadığını söylemiştir.
İmam Şafii ise, iki görüşünden birisine göre, yitik çocuk zimmînin dinine tabidir; çünkü nesebine katıldığı her şeyde onun dinine de katılır, tıpkı beyyine/belge gibidir. Ancak onunla öbürünün arasına girer, demiştir.
Şöyle cevap verilmiştir: Bir defa yitik çocuk hakkında, onun “Müslüman” olduğuna dair hüküm verilmiş olduğu için, zimmînin onun küfrüne dair iddiası kabul edilemez. Bu çocuk, sanki nesebi belli çocukmuş gibi değerlendirilir. Zira bu iddia zahire de terstir; dolayısıyla — köle olmasını iddia etmede olduğu gibi — sadece bunu söylemesiyle o iddiası kabul edilemez. Zaten zimmînin dinine tâbi olmuş olsaydı, bu durumda onun nesebini ikrar etmesi de geçerli olmazdı; çünkü bu hâliyle ona zarar vermek olur ki, bu da kabul edilemez.
Ama dinine tâbi olmaksızın sadece nesebine tâbi olmasına gelince, bunda çocuğa bir zarar sirayet etmediğinden dolayı, burada zimmînin sözü kabul edilir. Fakat çocuğa sirayet edecek olan zarar çok olur ve onu dünya-ahiret hüsranlığına duçar edecek bir durum söz konusu olursa, zimmînin sözünü kabul etmek câiz olmaz.
İddiada bulunan bir kadın olursa, bu konuda İmam Ahmed’den farklı görüşler gelmiştir. Nakledildiğine göre, kadının bu hususta iddiada bulunması kabul edilir ve çocuk üzerindeki nesebe de ilhak olur. Çünkü kadın, ebeveynlerden birisini oluşturur; dolayısıyla — baba gibi — onun da bu konudaki iddiasıyla nesep sabit olur. Bu, Şafii ashabından bazılarının görüşünü oluşturmaktadır.
Ondan (İmam Ahmed) gelen ikinci görüşe göre, kadının eğer bir kocası varsa, bu durumda yitik çocuk hakkında yapacağı bu nesep iddiası kabul edilmez; zira bunu iddia etmesiyle kocasına zarar vermiş olur. Şayet kocası yoksa, zarar oluşturmayacağı hasebiyle bu iddiası makbul olur. Bu da yine Şafii ashabından bazılarının görüşünü oluşturur.
Üçüncü görüşe göre ise, kadının eğer kardeşleri yahut bilindik/meşhur bir nesebi olursa, o zaman doğruluğunu ancak bir belgeye dayalı olarak ibraz etmelidir. Onun haklılığını ibraz edecek bir belgesi olmazsa, kadınla yitik çocuk arasında bu helal olmaz.
el-Muvaffak ise şöyle demiştir: Muhtemelen bu kadının nesep noktasında yaptığı iddiasıyla söz konusu bu nesep sabit olmaz. Bu görüş, aynı zamanda Sevrî, İmam Şafii, Ebû Sevr ve rey ashabına da aittir.
İbn Münzir der ki: Kendilerinden ilim aldığım her bir ilim adamı, kadının iddiasıyla nesebin sabit olmayacağı noktasında icmâ etmişlerdir. Çünkü bu durumda (yitik) çocuğun doğumuna dair bir belge ibraz etmesi mümkün olabileceğinden, sadece sözüyle bunu iddia etmesiyle bu kendisinden kabul edilmez. Sanki kocasının boşamasını, çocuğu doğurmasına bağlı kılmasına benzer.
Çocuğun kendi nesebine ait olduğunu iki yahut daha fazla bir topluluğun iddia etmesi. Buna dair birkaç fasıla vardır, şöyle ki:
Birincisi: Bu iddiada bulunan bir Müslüman ve kâfir olsa yahut hür ve köle olsa, bu noktada ikisi de aynı hükümde sayılırlar. Bunu, İmam Şafii söylemiştir. Çünkü onlardan her birisi bu iddiayı tek başına da söylemiş olsalar, yine iddia geçerlidir. Dolayısıyla anlaşmazlık yaşamış olsalar dahi bu iddia konusunda eşit konumdadırlar, tıpkı hür olan Müslümanların hükmünde sayılırlar. Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Bu noktada Müslüman, bir zimmîden daha önceliklidir. Hür de köleden daha önceliklidir. Zira köleye yahut zimmîye ilhak olmasıyla yitik çocuğa zarar sirayet eder. Öyleyse hür bir Müslüman’a ilhak olması daha evlâ ve daha önceliklidir. Sanki hadâne (çocuk bakımı) konusunda anlaşmazlık yaşamaları gibidir.
Şöyle cevap verilmiştir: Şüphesiz buradaki zarar, gerçekleşecek değildir. Bu sebeple de biz çocuğun “köleliğine yahut küfrüne” dair hüküm veremeyiz. Bunun yanında nesep konusu, hadâneye benzemez.
İkincisi: Bu iddiada bulunanlar iki kişi olur ve onlardan birisi çocuğun (sadece kendisine ait olduğuna dair) belge ibraz ederse, bu durumda çocuk ona ait olur. İkisi de (kendileri lehine) belge ibraz etseler, o zaman çelişki oluşturulmuş olacağından sakıt olur ve burada onu suistimal etmeleri de mümkün olmaz.
Üçüncüsü: Bir belge olmaz yahut iki kişi çelişkili belge getirdikleri için de bu sakıt olmuş olursa, o takdirde biz, yitik çocuğun (kimden olduğunu tahmin edecek) bir firasetçi/kıyafet bilgini bir kimseyi çağırırız yahut çocuğu onların ölmeleri durumunda asabelerine teslim ederiz (ki bu şekilde çocuk mağdur olmasın). Şu halde ikisinden onu kendisine ilhak edecek kimseye onu katar, veririz. Bu, Evzâî, Leys, İmam Şafii ve Ebû Sevr’in görüşünü oluşturmaktadır.
Çünkü bu minvalde Hz. Âişe’den gelen rivayete göre, o şöyle demiştir: “Bir defasında Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sevinçli bir hâlde yanıma geldi ve şöyle buyurdu: ‘(Ey Âişe!) Görmedin mi, bana Mecezzez adında bir kıyafet bilgini geldi. Üsame ile Zeyd’in başları örtülü ve ayakları meydanda olduğu hâlde onları gördü ve “Bu ayaklar birbirlerindendir,” dedi.’” Buhârî ve Müslim, bu hadis hakkında ittifak etmiştir.
Kıyafet bilgini bu noktada güvenilir olmasaydı, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu durum karşısında sevinmez ve ona itimat da etmezdi. Bunun yanında Hz. Ömer (radıyallahu anh) da sahabenin huzurunda bu türlü bir hadise bağlamında bununla (firasetçinin verdiği cevapla) hüküm vermiştir. Sahabeden ona karşı çıkan da olmamıştır; dolayısıyla bu bir icma hâlini de almış oldu.
Nitekim buna, mülâane (zina töhmeti karşısında eşlerin karşılıklı lanetleşmesi) şekliyle doğan çocuk hakkında Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) şu buyruğu da delil teşkil etmektedir: “Eğer doğacak çocuk sürme gözlü, orta boylu ve baldırları ince biri olursa, o çocuk Şerik b. Sehmân’ındır…” Akabinde de şöyle buyurdu: “Eğer Allah’ın kitabında liân hükmü indirilmemiş olsaydı, ben o kadına zina cezası olan recmi uygulardım.”
İşte burada Allah’ın Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem), benzerlik göstermesi hasebiyle çocuğu anne-babasına ait kılmıştır. Yaptıkları yeminler hariç olmak üzere, benzerlik konusunda hiçbir amel kendisini bu fikrinden engellememiştir. Engel ortadan kalkıp gereksinim de bulunduğuna göre, bu amelin de yerine getirilmesi vacip olur.
Aynı şekilde câriye Zem’a’nın oğlu hakkında Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), çocuğun kime benzediğine bakınca, onun Utbe’ye çok benzediğini gördü ve: “Ey Sevde binti Zem’a! Artık sen de Abdurrahman’ın yanında örtün.” buyurdu. Söz konusu olan bu benzerlik sebebiyle artık yanında Sevde’nin örtülü olması hükmünü bu şekilde vermiş oldu. Ama câriye Zem’a’nın çocuğunda söz konusu olan benzerlik hakkında ise hüküm vermemiştir; çünkü (çocuğun doğduğu) döşek daha kuvvetli bir delildir. Nitekim belgeyle sabit olan bir şeyi terk etmek, kendisinden daha güçlü olan şeye muarızdır. Muarız olan şeylerden hâli olduğunda ise bundan yüz çevirmek gereklilik arz etmez. Aynı şekilde — yemin edilmesi hâlinde — had ikame etmeyi terk etmek de böyledir. Zira haddin ikame edilmesinde söz konusu olan benzerliğin/şüphenin zayıflığı, (çocuğun) nesebe ilhak olmasının zaafiyetini mecbur bırakmaz.
Rey ashabı şöyle demiştir: Firasetçinin verdiği hükme bakılmaz ve söz konusu olan bu çocuk, iddiada bulunan herkese ilhak olur. Çünkü firasetçilik (kişinin şekil-şemasına bakarak kime ait olduğunu tahmin etmek) şekliyle hüküm vermek, sadece o benzerliğe bakarak bunun hakkında zan ve tahminde bulunmaktır. Zira bu benzerlik, kimi zaman bir yabancıda olurken, kimi zaman akrabada hiç olmayabilir. Bu sebepledir ki adamın birisi Allah’ın Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip: “Benim siyah çocuğum oldu (karımdan şüpheleniyorum),” dedi. Allah’ın Resulü: “Senin develerin var mı?” diye sordu. Adam: “Evet, var!” dedi. “O develerin renkleri nasıldır?” diye sordu. Adam: “Kırmızıdır,” diye cevap verdi. Allah’ın Resulü: “Bunların içinde beyazı siyaha çalar boz deve var mıdır?” buyurdu. O da: “Evet, vardır!” dedi. “O boz renk nereden oldu?” diye sordu. Adam: “Belki soyunun bir damarı çekmiştir!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Senin bu oğlun da eski bir soy köküne çekmiş olabilir!” buyurdu. Buhârî ve Müslim, bu hadis hakkında ittifak etmiştir.
Onların: “Benzerliğin olması ve olmaması caizdir, mümkündür,” şeklindeki sözleri hakkında şöyle cevap verilmiştir: Bir defa benzerliğin mevcut olduğu aşikârdır. Bunun yanında, onların delil gösterdikleri hadis ise onların aleyhlerine delil teşkil etmektedir. Çünkü adamın gelip de çocuğunun renginin farklı olmasına ve bu bağlamdaki menfi duruma itiraz etmesi gösteriyor ki, durum onun beklediğinin tersine dönmüş oldu. Bu gibi olaylar nadir olarak vuku bulduğu için de insanlar tabiatları gereği buna karşı çıkabilmektedirler. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu çocuğu döşeğe ilhak etmiş olması, şüphesiz döşeğin varlığı sebebiyledir. Bir delile binaen zahire muhalefet etmek caizdir, ama delil olmadan terk edilmesi caiz değildir. Zira nesebin nefyedilmesi (olumsuz kabul edilmesi) bağlamında söz konusu olan benzerliğin zaafiyeti, bunu ispat etmedeki zaafiyetini gerektirmez. Çünkü nesebin sabit olması ihtiyat gerektirir ve çok az kuvvetteki bir delil ile dahi nesep sabit olur. Bu ise nesebin nefyi hususundaki zorluğu gerektirmiş olacak ve dolayısıyla nesep ancak çok güçlü delillerle nefyedilebilecek demektir. Tıpkı had cezası gibi… Zira şüphenin olduğu yerde had cezası nefyedilir, çok kuvvetli bir delil olmadıkça da hükmü sabit olmaz. O vakit, bu konumuzdaki nesebi sabit kılmayacağı anlaşılan mezkur hadisteki benzerlik konusunun nefyedilmesini engellemek gereklilik arz etmez.