el-Mevat: Ölü ve harap olmuş araziler anlamına gelir. Meyte, mevat ve m Cıtôn olarak isimlendirilir. Arazinin ihya edilmesinin temeli, Hz. Cabir’in naklettiği şu rivayettir: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim, ölü bir araziyi ihya ederse (işletirse), burası ona ait olur.”
Urve’nin, Hz. Âişe’den yaptığı rivayete göre ise Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Sahibi olmayan bir araziyi kim ihya ederse, bu araziye herkesten ziyade o hak kazanır.” Urve der ki: “Hz. Ömer (radıyallahu anh) halifeliği döneminde de bunun üzere amel etmiştir.”
Belde fakihlerinin geneli, ölü arazilerin ihya edilmeleri durumunda temellük edileceğini belirtmişlerdir. Bunun yanında şartları hakkında ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Ölü araziler iki kısma ayrılır:
Birinci kısım: Üzerinde birisine ait olduğuna dair bir belirti olmayan ve herhangi bir yapı izninin yer almadığı, sahipsiz araziler. Arazilerin ihya edilmesi durumunda burasının ona ait olduğunu söyleyen ilim adamlarına göre -ihtilafsız olarak- bu tür toprak ve arazilere malik olabilir. Nitekim zikri geçen hadisler buna ışık tutmaktadır.
İkinci kısım: Birisine ait olan, sahipli araziler. Bu da üçe ayrılmaktadır:
Belirli sahibi olan topraklar ki, bu da iki kısma ayrılır:
a) Satın alma yahut hediye şeklinde sahibinin mülkünde bulunan araziler. İhtilafsız olarak bu arazilerin ihya edilmesiyle (işletilmesiyle) başkası buna malik olamaz.
b) Kişinin ihya etmesi üzere malik olduğu bir araziyi, sonrasında bırakmasıyla üzerinin örtülmesi ve tekrar ölü toprak haline dönüşmesi ki, bunun hükmü de önceki arazinin hükmüyle aynıdır.
İmam Malik ise şöyle demiştir: Bu kimse, “Kim, ölü bir araziyi ihya ederse, burası ona ait olur.” hadisinin genel manasından dolayı o araziye malik olur. Bu arazi, aslî itibariyle mübah olduğundan, dolayısıyla tekrar arazi ölü arazi haline dönüşene değin terk edilmiş olmasıyla artık mübah hale gelmiş demektir. Tıpkı bir nehirden su alıp da bir müddet sonra o suyu nehre dökmesine benzemektedir.
Şöyle cevap verilmiştir: Bu arazi bir defa -satın alma yahut hediye şeklinde o araziye sahip olması gibi- maliki bilinen ve ihya etme şeklinde ona malik olmadığı bir arazi şeklidir. Söz konusu hadis ise “başkasına ait olmayan” şeklinde gelen diğer rivayetteki ifadeyle malik olunmayan araziyi kayıt altına almaktadır. Bu da hadisin mutlak anlamı kayıtlamasını gerekli kılar. Sonra bu hadis, satın alma yahut hediye şeklinde o araziye sahip olmasıyla da tahsis edilmiştir. Öyleyse -ihtilaf söz konusu olması halinde- biz de buna kıyas ederiz.
Üzerinde cahiliye dönemine ait eski tarihî eserlerin yer aldığı araziler. Bunlara da ihya edilmesi suretiyle malik olunur. Çünkü bu toprakların bir hürmeti yoktur ve muhtemeldir ki bu arazi üzerinde bulunan her şey eski dönemlere ait mülk eserleridir. İslam öncesinde bunların yok olma durumları bağlamında ve mülk edinilmediğine dair bir şey bilinmemektedir. Muhtemelen Müslümanlar, bu tarihî eserlerin yer aldığı toprakları vb. aldılar ve hakkını verip mamur ettiler. Böylelikle de Hz. Ömer’in vakfiye vermesi neticesinde buralar, vakfedilmiş araziler konumuna dönüşmüş oldular.
Kim olduğu bilinmeyen bir Müslüman’a yahut zimmîye ait, İslam’da mülk ahkâmının cari olduğu araziler. el-Haraki’nin sözünün zahirinden anlaşılan bu arazilerin, ihya edilmesi durumunda onlara malik olunamadığıdır. Bu, İmam Ahmed’in iki görüşünden de birincisini oluşturmaktadır. Çünkü bu noktada Kesir b. Abdullah b. Avf’un, babasından ve dedesinden yaptığı rivayete göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Müslüman sahibinin mülkünde olmayan ölü bir araziyi kim gelip de ihya ederse, arazi kendisine ait olur.”
Müslüman’ın mülkünde hak sahibi olmayan bir arazi şeklinde kayıt gelmiştir. Çünkü bu arazinin bir maliki vardır; dolayısıyla -sanki sahibi belliymiş gibi- o arazinin (başkası tarafından) ihya edilmesi de caiz değildir. Bu durumda arazi sahibinin geride bıraktığı mirasçısı varsa, arazi onlara intikal eder. Mirasçısı yoksa, o zaman araziye Müslümanlar mirasçı olurlar.
İmam Ahmed’in ikinci görüşüne göre ise bu arazi, ihya edilmesi durumunda kendisine malik olunabilir. Bu da Ebu Hanife ve İmam Malik’in mezhebini oluşturur. Çünkü zikri geçen hadislerin genel manası buna işaret eder.