Mudarib, ancak sermayeyi mal sahibine teslim ettiği vakit söz konusu kârdan bir şey almaya hak sahibi olabilir. Malda ne zaman ki ziyan ve kâr bulunacak olursa, düşüş kârdan hasıl olur. İster ziyan ve kâr bir defasında gerçekleşmiş olsun, ister ziyan alışverişte, kâr da başkasında gerçekleşmiş olsun, isterse bir defasında birisi, diğeri de başka defasında gerçekleşmiş olmuş olsun, fark etmez. Çünkü “kâr”ın manası, sermayeden ayrı olan (kazanç) demektir. Fazla olmayan şey de zaten kâr olmaz. el-Muvaffak (İbn Kudâme) der ki: Bunda bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz.
Âmilin taksimattan önce özellikle (ürünün) ortaya çıkması sebebiyle kârdan olan payına ait mülküne gelince, mezhebimizin zahirine göre bu (onun lehine) sabit olmaktadır. Bunu, Ebû Hanîfe söylemiştir. Ebü’l-Hattâb’tan gelen diğer görüşe göre ise: Kendisi ancak taksimattan evvel buna mâlik olabilir, şeklindedir. Bu ise Mâlikî mezhebine aittir. İmam Şâfiî’nin de bu noktada iki mezhep gibi (iki farklı görüşü) gelmiştir.
Buna “mâlik olmayacağını” söyleyenlerin ortaya koyduğu gerekçeye gelirsek, onlar: “Şayet buna mâlik olmuş ve kâr da ona özgü olsaydı, bu durumda —İnân şirketinde olduğu gibi— o da mal sahibine ortak olurdu.” demişlerdir. el-Muvaffak şöyle demiştir: Bize göre bu şart geçerlidir ve muktezasına göre de sabit olur. Bu ise onun kârdan bir bölümüne hak sahibi olmasıdır. Bu söz konusu olunca, şartın hükmüne göre o bölümüne mâlik olması gerekli olur; tıpkı ürünün ortaya çıkması nedeniyle musâkât (karşılıklı anlaşılan sulama) ortaklığında bulunan kişinin payına mâlik olması gibi sayılır. Nitekim bu, kıyas olarak da akit içerisinde geçerli ve sahih olan tüm şartları içermiş bulunmaktadır. Bir de bu kâr mülk olarak elde edildiğinden dolayı, mâlikinin de olması zorunludur. Mal sahibi ise ittifaka göre bu mala mâlik değildir. Mülk ahkâmı da onun hakkında cârî olmadığından dolayı, onun için söz konusu malın mudarib için olması zorunluluk arz eder. Kendisi taksimatı talep ederek buna mâlik olur ve bu hâliyle de İnân ortaklığındaki ortaklardan birisi gibi mâlik hükmünde sayılır. Bu mala mâlik olmaktan da engellenemez, sermayeyi ise bizzat o korumuş olur ve tıpkı kârdan alan mal sahibinin payı gibi kabul edilir. Bu nedenle de kâra özgü olmaktan engellenir. Çünkü o, payının kârıyla özgü olursa bu durumda o kârdan da hak sahibi olmuş olur, koşulan şarttan daha fazlasını elde etmiş sayılır. Hâlbuki muktezasına ters olan bir şart sabit (ve doğru) olmaz.
Mudârebe ortaklığında bir kâr ortaya çıkarsa, mudaribin mal sahibinin izni olmadan o kârdan bir şeyi alması câiz olmaz. el-Muvaffak: “Bu konuda ilim ehli arasında bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz.” demiştir. Bunun üç tane nedeni vardır:
Birinci neden: Şüphesiz bu kâr, sermayeyi korumayı amaçlamaktadır. Zira kârı ona zorlayan ziyandan emin olunamadığından dolayı bunu, kâr olmaktan çıkartmış olur.
İkinci neden: Mal sahibi onun ortağı durumunda olduğundan, taksimata kendisini katma hakkı yoktur.
Üçüncü neden: Onun üzerindeki mülkü istikrar bulmuş değildir ve bu hâliyle de malın ziyana uğrama mecburiyeti nedeniyle elinden çıkmasıyla karşı karşıyadır.
Mal sahibi, onun bir şey almasına izin verirse, bu câizdir. Çünkü ikisi de buna hak sahibidir ve bu hükmün dışında kalmazlar. İkisinden birisi sermaye olmaksızın kârın taksim edilmesini talep edecek olur; diğeri de buna karşı çıkacak olursa, imtina edenin görüşü önce ele alınır. Zira o mal sahibi olur ve sermaye hakkında ziyandan emin olmazsa, bu durumda onu kâr ile mecbur eder. Eğer âmil olursa —miktarı için olmaksızın— vaktinde aldığı şeyi geri vermeyi gerekli kılmasından dolayı emin olamaz. Eğer bu noktada karşılıklı olarak razı olurlarsa, bu câiz olur; çünkü ikisi de buna hak sahibidir.
Sonra malda bir ziyan ortaya çıkar yahut malın hepsi telef olursa, o takdirde âmilin almış olduğu şeyin en azını geri vermesi yahut —kârı aralarında yarı yarıya taksim etmek üzere anlaşmışlarsa— ziyan olmuş o malın da yarısını geri ödemesi gerekmektedir. Bunu, Sevrî, İmam Şâfiî ve İshak söylemiştir. Ebû Hanîfe ise: Mal sahibine malı verilene değin taksimatın yapılması câiz değildir, demiştir.