Borcu olan kişinin durumu hakime götürülecek olur, alacaklıları da hakimden söz konusu üzerinde bulunduğu hacr konusunu soracak olurlarsa, onlara ait borcunu itiraf edene yahut beyyine getirene değin alacaklılarını bu borçtan engellemez. Buna göre borçları sabit olursa, borcu olanın malına bakar, eğer ödeyecek kadar varsa, o zaman onu hacr altına almaz; borcunun bundan ödenmesini emreder. O da buna karşı çıkarsa, bu durumda hapsedilir. Eğer ödeyecek kadar malı yoksa ve hapsedilmeye de sabır gösterecek olursa, o zaman hakim malından olmak üzere borcun ödenmesine hüküm verir. Şayet malından satması halinde borcun ödeneceği mümkün olursa, onun malını satar.
Eğer adamın malı borcun altında olur ve alacaklıların borçları da vadeli olursa, o zaman borçlu olan şahsı hacr altına almaz. Çünkü bu hâlde borcun talep edilmesi zorunlu olmamıştır; bu nedenle de hacr altına alınamaz. Borçların bir kısmı vadeli, bir kısmı da peşin olursa ve malı da ancak peşin olanı ödeyecek durumda olursa yine hacr altına alınmaz. Çünkü malı, peşin verilmesi gereken borcu karşılamaktadır; dolayısıyla da hacr altına alınamaz. Bir de alacaklılar ondan (vadeli) borcun hemen verilmesini isteme hakları da yoktur; bu nedenle hacr altına alınmasına gerek yoktur.
Ama söz konusu borçlar peşin verilmesi gereken türde olur, o da malından eda etmeye aciz kalır, alacaklıları da bu durumda hacr altına alınmasını isteyecek olurlarsa, icabet edilmesi gerekli olur. Alacaklıların istemesi gerçekleşmeden onu hacr altına alması caiz değildir. Çünkü bunda onun (hakimin) bir velayeti yoktur. Bunu da ancak alacaklıların hakkını icra etmek için yapar; onların bu husustaki rızasına itibar eder. Şayet alacaklılar aralarında ihtilaf çıkar, kimisi hacr altına alınmasını isterken, diğerleri de istemeyecek olurlarsa, bu durumda isteyenlerin talebine göre bunu icra eder; çünkü buna hakları vardır. Bunu, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî söylemiştir. Zira bu noktada Ka’b b. Mâlik’in yaptığı rivayete göre: “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), Muaz’ın malına haciz koydu ve ona ait olan bir borcu hakkında (onu) satıvermiştir.” Çünkü bu kimse hacr altında olması hasebiyle borcunun ödenmesine de muhtaç konumdadır; dolayısıyla da rızası olmaksızın malının satılması caiz olur, tıpkı çocuğun ve sefihin durumu gibi ele alınmaktadır.
Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: Hakim bu durumda onu hacr altına alamaz. Ama içtihat ederek onu hacr altına almış olursa (içtihadı nedeniyle) bu sabit olur; çünkü içtihatta bulunmuştur, malı hakkında tasarrufta bulunma hakkı ise yoktur. Zira onun üzerinde velayeti de yoktur; ancak borcunu ödeyecek malı yoksa, o zaman hakim ona malını satmaya zorlar. Şayet borçlu bundan imtina ederse, o zaman malını satamaz. Aynı şekilde zengin olan bir kimse de borcunu ödemekten imtina ederse, (hakim) malını satamaz, ancak kendi eliyle malını satması için onu hapseder. Ancak iki nakdi olup da diğer nakdi de malından olursa başka; bu hâlde dinarlarından dirhemleri, dirhemlerinden de dinarlarını çıkarıp verir. Çünkü o, rüşt çağına ermiş kimsedir ve başkasına velayeti de yoktur. Bu sebeple hakimin onun izni olmaksızın malını satması caiz olmaz; sanki borcu olmayan kimse gibi sayılır.
Ama bu görüşe Ebû Hanîfe’nin iki arkadaşı olan (Ebû Yûsuf ve Muhammed) muhalefet etmişlerdir. Onların (Ebû Hanîfe vb.) bu kıyaslarının, dirhemlerin dinarlara karşılık olarak satılmasının bâtıl olacağı şeklinde cevap verilmiştir.
Hakimin verdiği “hacr” hükmünden evvel iflas edenin satış, hibe, ikrar yahut bazı alacaklılara borcun bir kısmını ödemek vb. gibi muamelelerine gelirsek, bunlar geçerlidir ve caizdir. Bunu, Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî söylemiştir. el-Muvaffak der ki: Bu hususta onlara muhalefet edeni bilmiyoruz. Çünkü bu kişi reşittir ve hacr altına alınmış da değildir; öyleyse tasarrufta bulunabilir, tıpkı diğerleri gibi kabul edilir. Bunun yanında hacr olmayı men etme sebebi, bundaki sebebin önüne geçmez.
Şayet bir deve yahut evi ayni olarak kiralarsa, bu iflası sebebiyle söz konusu kira akdi geçersiz olmaz; kiralayan kişi de süresi bitene değin o malı kullanmaya hak sahibidir.
Ne zaman ki hacr altına alınacak olursa, malından herhangi bir şeyi sarf etmesi de geçerli olmaz. Şayet satışta bulunur, hibe verir, vakıfta bulunur, bir kadına malından mehir verirse vb. bunlar sahih olmaz. Bunu ise İmam Mâlik ve bir görüşe göre İmam Şâfiî söylemiştir. Çünkü hâkimin hükmü üzere bu kimse hacr altına alınmış olduğundan, sefih gibi tasarrufu da geçerli olmayacaktır. Bir de alacaklıların hakları bizzat onun malının aynına bağlı sayıldığından, tıpkı rehin bırakılmış mal gibi kabul edilir ve tasarruf edilmesi sahih olmaz.
İmam Şâfiî’nin diğer görüşüne göre: Tasarruf etmesi durur ve şayet malından bir şey geride kalmış olur ve alacaklılara verilmiş olursa, bu geçerli olur; aksi hâlde bâtıl olur. (Ama) buna geçen açıklamalarla cevap verilmiştir.
Ama zimmeti noktasında tasarrufta bulunur, bunun üzerine (bir şey) satın alır, borç verir veyahut da kefil olursa, o zaman tasarrufu geçerli olur. Çünkü kendisi tasarrufta bulunmaya ehildir. Hacr’ın onun hakkında mevcut olması ise ancak hacr kendisinin malında söz konusu olduğundandır; yoksa zimmetiyle bir ilişkisi yoktur. Lakin bu borcu konusunda ondan alacaklı olanlar artık ortak olmamaktadırlar. Çünkü onun iflasa duçar olduğunu bildiklerinden, rıza gösterirler ve onu muameleye tabi tutarlar. Bunu bilmeyenler ise bu noktada ifrata kaçmış sayılırlar; çünkü artık bu özelliğiyle o bilinir/meşhur olmuştur ve sonrasında hacr altına alınmaktan kurtulmuş olmakla da buna uyar.
Eğer sonrasında borcunun olduğunu ikrar edecek olursa, hacr altına alınmaktan kurtulur. Bunu, İmam Ahmed ifade etmiştir. Bu, İmam Mâlik, Muhammed b. el-Hasen, Sevrî ve bir görüşüne göre İmam Şâfiî’ye aittir. Çünkü bu kişi, hacr altında sayıldığından, hakkında hacrın söz konusu olduğu şeylerde ikrarda bulunması sahih olmaz. Tıpkı bir sefihin yahut rehin bırakanın, rehin malı hakkında ikrarda bulunması gibidir. Nitekim bu, alacaklılara karşı ikrarda bulunması demektir ki, rehin verenin ikrarı gibi kabul edilmez; çünkü o söz konusu olan bu ikrarında itham altındadır; dolayısıyla başkasına karşı ikrarda bulunmak gibidir.
İmam Şâfiî’nin diğer görüşüne göre ise o, alacaklılarına ortak olur. Bunu ise İbn Münzir tercih etmiştir. Çünkü bu, hacr öncesinde olan şeye izafe edilen sabit bir borç olduğundan, bunu sahibi alacaklılara ortak olmuş sayılır, tıpkı beyyine (belge) ile sabit olması gibi kabul edilir. (Ama) geçen açıklamalarla buna cevap verilmiştir. Beyyine’ye gelince, bunun hakkında töhmet altında bulunması mümkün değildir.
İflas eden şahıs bazı kölelerini hürriyetine kavuşturacak olursa, bu sahih/geçerli olur mu? Bunun hakkında iki görüş gelmiştir:
Birincisi: Bu geçerlidir ve yerine gelir. Bu, Ebû Yûsuf ile İshak’ın görüşüdür. Çünkü hürriyetine kavuşturma muamelesi, reşit olan bir mal sahibinden sâdır olduğundan —sanki hacr altına alınmadan evvelmiş gibi— bu muamelesi geçerli olur. Diğer tasarruflardan ise bu ayrılır; çünkü hürriyetine kavuşturma işi çoğunlukla ve genelde cari olduğundan, bu nedenle de başkasının tersine diğerinin mülkünde sirayet etmektedir.
İkincisi: Hürriyetine kavuşturmak geçerli değildir. Bunu, İmam Mâlik, İbn Ebî Leylâ, Sevrî ve İmam Şâfiî söylemiştir. Ebû’l-Hattâb da bunu tercih etmiştir. Çünkü alacaklıların hakkının teberruat (bağış parasından) verilmesi yasaktır; dolayısıyla da hürriyetine kavuşturmada bulunduğu bu muamele geçerli olmaz. Tıpkı borcunu malıyla batırmış bir hastanın durumuna benzer. Zira bu kişi, hacr altına alınmış olduğundan —sefih gibi— bu muamelesi geçerli değildir. Başkasının mülküne sirayet etmesine gelince; bu kimsenin zengin olması hâlinde, ondan ortağının payının kıymetinden alınacağını şart koşanlar, bundan dolayı zarar görmüş olmayacağını ifade etmişlerdir. Şayet bu kimse fakir olursa, köleyi hürriyetine kavuşturması ancak kendi mülkünden olması hâlinde geçerli olur. Bunu ifade etmekle başkasının hakkını korumayı ve zayi olmaktan kendisini muhafaza etmeyi öngörmüşlerdir. Burada da aynı durum geçerlidir. İnşâallahü Teâlâ doğru olan görüş de budur.