Müslümanların elde ettikleri topraklar üç kısımdır:
Müslümanların, Basra, Küfe, Bağdat ve Vasıt gibi kendilerine ait olan topraklar… Buralarda (zimmilerin) kilise, manastır ve ibadetlerini eda edecekleri yerleri inşa etmeleri caiz değildir. Bu noktada inşa etmeleri için onlarla anlaşma yapılamaz. Çünkü bu beldeler Müslümanların mülküdür; dolayısıyla bu yerlerde kafirlerin ibadet yerlerinin bina edilmesi caiz olmaz.
Müslümanların zorla fethettikleri topraklar… Bu topraklar üzerinde de söz konusu yapıların inşa edilmesi caiz değildir; çünkü buralar da artık Müslümanların mülkü olmuştur. Bu topraklarda öncesinde yapılmış olan yapılar hakkında ise iki görüş gelmiştir:
Birincisi: Bu (İslami olmayan) yapıların yıkılması vaciptir, olduğu gibi bırakılması da haramdır. Çünkü bu yerler artık Müslümanların mülküne geçtiği için, mesela bir manastırın ayakta kalması caiz değildir, Müslümanların fethettiği diğer beldeler gibidir.
İkincisi: Bu yapıların kalması caizdir. Çünkü Sahabe-i kiram -Allah kendilerinden razı olsun- birçok beldeyi zorla fethetmiş oldukları halde herhangi bir kiliseyi yıkmamışlardır. Bunun doğruluğunu gösteren göstergelerden birisi de onların zorla ele geçirdikleri beldelerde kilise ve manastırların halen mevcut olduğudur. Bilindiği üzere bu tür yapılar önceden beri mevcut olduğu için, bu hal üzere de devam edip kalmıştır. Buna dair icma da hasıl olmuştur; çünkü bu yapılar -tartışmasız olarak- Müslümanların beldelerinde halen varlığını sürdürmüştür.
Antlaşma sonucu fethedilen topraklar… Bu da iki kısımdır:
Birincisi: Bu toprakların onlara (zimmilere) ait olduğuna ve bize de haraç vermekle yükümlü olduklarına dair antlaşma yapılmasıdır. Bu durumda, onlar istedikleri yapıları inşa edebilirler; çünkü bu topraklar onlara aittir.
İkincisi: Toprakların Müslümanlara ait olduklarına ve bize cizye vermek zorunda olduklarına dair antlaşma yapılmasıdır. Bu durumdaki manastır ve kiliselerin durumu, inşa edip tamir etmelerinin yanında Müslümanlarla aralarında vaki olan antlaşmaya göre ele alınır. Çünkü onlarla antlaşma yapılınca nasıl ki söz konusu antlaşma hepsini kuşatmış oluyorsa, o takdirde beldenin bir kısmına da onlar -antlaşma gereği- bir tür sahip olmuş oluyorlar, öyleyse kilise ve manastıra ayrılacak yer de belirlenmiş sayılır.
Tüm yerler hakkında biz deriz ki; bu tür yapıların kalması caizdir, yıkılması ise caiz değildir. Onların bu yerleri restore ve tamir etme hakları da vardır. Çünkü bundan men etmek, onların harap ve yok olmasına zemin hazırlar ki, bu da yıkmak demek olur. Şayet hepsi vuku bulacak olursa bunların inşa edilmesi caiz olmaz. Bu, bazı Şafii ashabının görüşünü oluşturur. İmam Ahmed’den ise bunun cevazına dair görüş yer almaktadır. Bu, aynı zamanda Ebu Hanife ile İmam Şafii’nin de görüşüdür. Çünkü henüz yıkılmamış olan bir yapı konumundadır ve bu yönüyle yıkılıp da zor ayakta duran bir yapının bir bölümüne benzemektedir. Zira bu yapının devam ettirilmesi caizdir, bina edilmesi de zaten onu devam ettirmek demek olur.
Zimmet ehlinden olup da bir evi inşa edenleri, bundan engellemek caiz olmaz; ancak evleri civardaki Müslüman evlerinden daha yüksek olursa o zaman başka. Çünkü rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İslam yücedir, hiçbir şey onun üzerinde olamaz.” Bir de evleri bu yükseklikte yapmaları demek seviye olarak Müslümanların üzerinde olmaları anlamına gelmiş sayılır ki, zimmet ehli bundan men edilmiştir. Bu sebepledir ki zimmet ehli Müslümanların meclislerinde oturmaktan da alıkonulur ve (Müslümanlara zarar vermemek için) yolun dar olan yerlerinden geçip giderler.
Müslümanların civarında yaşamayan zimmilerin evlerini yüksek yapmalarından kendileri engellenemezler. Çünkü bu yükseklik, sadece yanı başında bulunan Müslümanların evlerinin olması halinde söz konusu olur. Müslümanların evleriyle aynı hizada olmasının cevazı hakkında ise iki görüş gelmiştir.
Şayet zimminin yüksek bir evi olur da onun yanı başına da bir Müslüman bir ev alacak olursa ya da o evin yanına bir ev inşa edecek olursa veyahut Müslüman’ın evinden daha yüksek bir evi bir zimmi satın alacak olursa, bu durumda o evde ikamet edebilir ve yıkılması da icap etmez. Çünkü bu şekliyle Müslümanlara inat olarak buna yerleşmiş addedilmez. Şayet yüksek olan evini yıkacak olur da sonra evi baştan bina ederse, o takdirde o evini Müslümanların evinin yükseğinde inşa edemez. Ondan daha yüksek olanı yıkması durumunda bunu baştan yapması gerekmez, şayet dökülecek şekilde olur ama yıkılmış olmazsa, o zaman onu restore ve tamir edebilir.
Zimmilerden birisinin Hicaz toprakları üzerinde bir evde ikamet etmesi caiz değildir. Bunu, İmam Malik ve İmam Şafii söylemiştir. Fakat İmam Malik şöyle de demiştir: Bir de onların bu topraklardan çıkartılması icap eder. Çünkü Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre, kendisi Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şöyle buyururken işitmiştir: “Yahudi ve Hıristiyanları mutlaka Arap yarımadasından çıkartacağım. Orada sadece Müslüman bırakacağım.”
İbn Abbas’tan nakledildiğine göre; “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatında üç şeyi vasiyet etti: Müşrikleri Arap yarımadasından çıkarınız…”
İmam Ahmed der ki: Arap yarımadası Medine ve çevresidir. Yani kafirlerin ikamet etmelerinin yasak olduğu yer, Medine ve çevresidir ki burası da Mekke, Yemame, Hayber, Yenbu, Fedek ve dışı ile çevre yerlerdir. Bu, İmam Şafii’nin de görüşünü oluşturur. Çünkü zimmiler Teyma’dan da Yemen’den de üstte sayılmazlar.
Hicaz’a ise ticaret yapmak için girmeleri caizdir. Onlara sadece üç gün süreliğine ikamet etmelerine izin verilir, ardından çıkıp yollarına devam ederler. el-Kadı (İyaz) ise: Onlar, bir yolcunun namazını tam kılacağı sınır sayılan “dört gün” süreye kadar ikamet edebilirler, demiştir.
Hicaz’a girerken onların izin almalarına dair itibar edilecek olan izin hükmü, harp ehlinin, Daru’l-İslam’a girmeleri hükmü gibidir. Buna göre Hicaz’dan başka bir yere intikal etmek isteyecek olursa, bu caiz olur ve yine bu bağlamda gelen ihtilaf sebebiyle üç yahut da dört gün süreye ikamet edebilmektedir. Aynı şekilde başka bir yere intikal ettiği vakit de durum aynıdır.
Harem’e gelince: Hiçbir surette zimmilerin Harem’e girmeleri söz konusu olamaz. Bunu, İmam Şafii söylemiştir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurur: “Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” (Tevbe Suresi: 28) Buradan kasıt ise Harem topraklarıdır. Buna dair delil ise “Eğer yoksulluktan korkarsanız…” kavlidir. Yani Mescid’de değil de Harem topraklarından istifade etmede geç kalıp da zarara uğramış olursanız anlamındadır. Nitekim Harem topraklarının aynı şekilde “Mescid-i Haram” şeklinde isimlendirilmesi de Yüce Allah’ın şu gelen buyruğu üzere caizdir: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.” (İsra Suresi: 1) Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Mescid’in dışından olmak üzere götürülmüştür.
Ebu Hanife der ki: Zimmilerin -Hicaz’ın her yerine girdikleri gibi- Harem’e de girmeleri serbesttir, ama orayı vatan edinemezler. Vatan edinmelerini engellemek ise onların -Hicaz gibi- buraya girmelerine ve tasarrufta bulunmalarına engel teşkil etmez.
Harem’in, Hicaz’dan farklı olacağı, çünkü Harem’in en şerefli (ve en kutsal) yer olması bakımından diğer yerlere kıyas edilemeyeceği, şeklinde cevap verilmiştir. Zira bir kafir Harem’e girmek isteyecek olursa, bundan engellenir; hatta girmesinin yasak olduğunu bildiği halde girecek olursa, kendisine tazir cezası verilir, bilmeden girecek olursa, bundan sakındırılır ve tehdid de edilir.