Zekât, bir senenin geçmesiyle farz olur; ister onu vermeye gücü yetsin, ister yetmesin fark etmez. Bunu, Ebû Hanîfe söylemiştir. Aynı zamanda bu, İmam Şâfiî’ye ait olan iki görüşünden birisini oluşturur. Zira Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem): “Üzerinden bir sene geçmedikçe o malda zekât yoktur.” buyurmuştur. Bu hadisten anlaşılan, bir sene geçmesi durumunda ona zekâtın farz olduğudur. Buna göre, iki sene geçtiği hâlde zekât vermeye imkân bulamamış olursa, onun iki yılın zekâtını vermesi vacip olur demektir. Yerine getirilmesi gereken iki tane farzı bir yıl içerisine dâhil edip, tek bir nisap başlığı altında yerine getirmek câiz olmaz. (Çünkü nisaba ulaşması hâlinde her iki yılın zekâtı ayrı ayrı verilir.)
İmam Mâlik ise şöyle der: Zekâtı yerine getirmeye imkân bulmak şarttır. Dolayısıyla bu vücûbiyet hakkında üç şey şart koşulmuştur:
Sene şartı
Nisaba ulaşma şartı
Yerine getirmeye imkân bulma şartı
Bu aynı zamanda İmam Şâfiî’nin diğer görüşünü de oluşturmaktadır. Çünkü zekât bir ibadettir ve —diğer ibadetlerde olduğu gibi— vücup şartlarından birisi de onu yerine getirebilme imkânına sahip olmaktır.
Buna “oruç” konusuyla cevap verilmiştir. Şöyle ki: Ay hâli geçiren bir bayan ve hasta olup orucu tutmaktan âciz olan bir kimsenin orucu (kaza ile) tutması farzdır. Aynı şekilde “namaz” da böyledir. Bayılan ve uyuyan kimsenin de (kendine geldikten sonra) namaz kılması farzdır. Sonra ikisi (oruç ve zekât) arasında birtakım ayrımlar vardır: Oruç, bedensel bir ibadettir. Kişi bunu bedeniyle yerine getirmekle mükellef tutulmuştur. Dolayısıyla yerine getirmeye güç bulunamayacak olursa sakıt olur. Zekât ise mâlî bir ibadettir. Kişinin malında yoksulların ortak olma sabitesi imkân dâhilindedir ve yerine getirmekten âciz de olsa kişinin zimmetinde devam eden bir vecibedir. Tıpkı iflas eden bir kimsenin zimmetinde borçların devam etmesi ve zimmetinin malıyla cinayete bağlı olması gibi sayılır.