Kör, topal, hasta için bir güçlük yoktur. Sizin için de kendi evlerinizden, babalarınızın, annelerinizin, erkek kardeşlerinizin, kız kardeşlerinizin, amcalarınızın, halalarınızın, dayılarınızın, teyzelerinizin evlerinden, anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden veya dostunuzun evinden yemenizde bir günah yoktur. Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde de sizin için bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz zaman, Allah katından bereketli ve güzel bir selam olmak üzere birbirinize selam verin. İşte Allah, aklınızı kullanasınız diye ayetleri size böyle açıklıyor.
Okunuşu ve Kelime Anlamı
Leyse (yoktur) alel-a’mâ (köre) haracun (bir güçlük/sakınca) ve lâ (ve yoktur) alel-a’reci (topala) haracun (bir güçlük/sakınca) ve lâ (ve yoktur) alel-marîdi (hastaya) haracun (bir güçlük/sakınca) ve lâ (ve yoktur) alâ enfusikum (kendinize) en (…manızda) te’kulû (yemeniz) min buyûtikum (evlerinizden) ev (veya) buyûti âbâikum (babalarınızın evlerinden) ev (veya) buyûti ummehâtikum (annelerinizin evlerinden) ev (veya) buyûti ihvânikum (erkek kardeşlerinizin evlerinden) ev (veya) buyûti ehavâtikum (kız kardeşlerinizin evlerinden) ev (veya) buyûti a’mâmikum (amcalarınızın evlerinden) ev (veya) buyûti ammâtikum (halalarınızın evlerinden) ev (veya) buyûti ahvâlikum (dayılarınızın evlerinden) ev (veya) buyûti hâlâtikum (teyzelerinizin evlerinden) ev (veya) mâ (şeyden) melektum (sahip olduğunuz) mefâtihahû (anahtarlarına) ev (veya) sadîkikum (dostunuzun) leyse (yoktur) aleykum (size) cunâhun (bir günah) en (…manızda) te’kulû (yemeniz) cemîan (hep birlikte) ev (veya) eştâten (ayrı ayrı) fe izâ (öyleyse ne zaman) dehaltum (girdiğinizde) buyûten (evlere) fe sellimû (selam verin) alâ enfusikum (birbirinize) tahiyyeten (bir selam olarak) min indillâhi (Allah katından) mubâraketen (bereketli) tayyibeten (güzel) kezâlike (işte böyle) yubeyyinullâhu (Allah açıklar) lekumul-âyâti (size ayetleri) leallekum (umulur ki siz) ta’kilûn (akledersiniz).
Mukatil Tefsiri
Köre bir güçlük yoktur sözü Ensar hakkında indi. Bunun sebebi, Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar ve alevli bir ateşe gireceklerdir (Nisâ 10) ve Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin (Nisâ 29) ayetleri indiğinde Ensarın, “Medine’de yiyecekten daha değerli bir mal yoktur” demeleriydi. Bunun üzerine onlar körle birlikte yemek yemiyorlardı; çünkü kör yemeğin bulunduğu yeri göremezdi. Topalla da yemiyorlardı; çünkü o kalabalığa dayanamazdı. Hastayla da yemiyorlardı; çünkü o, sağlıklı kişinin yediği gibi yiyemezdi. Bir kimse kayın hısmını, akrabasını veya dostunu yemeğine çağırıyor, o da “Buna benden daha muhtaç olan birini doyur. Çünkü ben insanların mallarını batıl yolla yemekten hoşlanmıyorum; yiyecek de malların en değerlisidir” diyordu. Bunun üzerine Allah şöyle indirdi: Köre bir güçlük yoktur, topala bir güçlük yoktur, hastaya bir güçlük yoktur; yani onlarla birlikte yemek hususunda. Sizin de bir güçlüğünüz yoktur; çünkü onlar ayrı ayrı yemek yiyorlardı. Kendi evlerinizden yahut babalarınızın evlerinden yahut annelerinizin evlerinden yahut erkek kardeşlerinizin evlerinden yahut kız kardeşlerinizin evlerinden yahut amcalarınızın evlerinden yahut halalarınızın evlerinden yahut dayılarınızın evlerinden yahut teyzelerinizin evlerinden yahut anahtarlarına, yani hazinelerine sahip olduğunuz yerlerden, yani kölelerinizin ve cariyelerinizin bulunduğu yerlerden veya dostunuzun evinden yemenizde bir günah yoktur. Dostunuzun evinden sözü Mâlik b. Zeyd hakkında indi. Onun dostu Hâris b. Amr idi. Hâris savaşa çıkmış ve ailesini, malını ve çocuklarını Mâlik’e bırakmıştı. Geri döndüğünde Mâlik’i bitkin bir hâlde gördü ve “Sana ne oldu?” diye sordu. Mâlik, “Yanımda hiçbir şey yoktu; senin malından yemeyi de kendime helal görmedim” dedi.
Sonra Allah şöyle buyurdu: Hep birlikte veya ayrı ayrı yemenizde size bir günah yoktur. Bunun sebebi, onların ayrı ayrı yemek yemeleri ve birlikte yememeleriydi; birlikte yemek yemeyi günah sayıyorlardı. Allah, Hep birlikte veya ayrı ayrı yiyebilirsiniz, buyurdu. Leys b. Bekr oğullarından bir kimse, kendisiyle birlikte yiyecek birini buluncaya kadar yemek yemezdi. Yahut açlık kendisini iyice zorlarsa bir keçisini alır, onu diker ve tek başına yemekten sakındığı için üzerine bir elbise atardı. İslam gelince de böyle yapmaya devam ettiler. Müslümanlar yolculuğa çıktıklarında içlerinden birkaç kişi bir araya gelir, harcamalarını ve yiyeceklerini bir yerde toplarlardı. İçlerinden biri bulunmadığında, günaha girmekten korktukları için arkadaşları dönünceye kadar yemek yemezlerdi.
Bunun üzerine Hep birlikte yemenizde, yani bir topluluk hâlindeyseniz veya ayrı ayrı, yani dağınık hâlde yemenizde size bir günah yoktur ayeti indi. Müslümanların evlerine girdiğiniz zaman birbirinize, yani birbirinizden olanlara, yani dininizden olan kimselere “Selam” diyerek selam verin. Bu, Allah katından mübarek bir esenlik dileğidir; yani selam veren sevap kazanır, işte bereket budur. Güzel, yani hoş bir esenlik dileğidir. Allah ayetleri, yani yemek ve selam hususundaki emrini size işte böyle açıklar ki akledesiniz.
Taberi Tefsiri
Ebû Cafer dedi ki: Tefsir ehli, bu ayetin hangi anlam hakkında indirildiği hususunda ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu ayet, Müslümanlara körler, topallar, hastalar ve bedenî özür sahipleriyle birlikte onların yemeklerinden yemeleri konusunda ruhsat olarak indirilmiştir. Çünkü onlar, bu kimselerle birlikte onların yemeklerinden yemeleri sebebiyle, Allah’ın, “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin; ancak karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret olması başka” (Nisâ 29) buyruğuyla yasakladığı şeylerden birini işlemiş olmaktan korktukları için onlarla birlikte yemek yemekten kaçınıyorlardı. Bunu söyleyenlerin zikri: Ali bize rivayet etti, dedi ki: Abdullah bana rivayet etti, dedi ki: Muaviye bana Ali’den, o da İbn Abbas’tan, “Sizin için kendi evlerinizden yemenizde bir günah yoktur…” buyruğundan “veya ayrı ayrı” sözüne kadar şöyle rivayet etti: Allah, “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin” (Nisâ 29) buyruğunu indirince Müslümanlar, “Allah mallarımızı aramızda batıl yollarla yememizi yasakladı. Yemek de malların en değerlilerindendir. Dolayısıyla hiçbirimizin bir başkasının yanında yemek yemesi helal değildir” dediler. Bunun üzerine insanlar bundan kaçındılar. Ardından Allah, “Kör için bir güçlük yoktur…” buyruğundan “veya anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden” sözüne kadar olan kısmı indirdi. Hüseyin’den bana rivayet edildi; dedi ki: Ebû Muaz’ı şöyle derken işittim: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ın, “Kör için bir güçlük yoktur…” ayeti hakkında şöyle dediğini işittim: Peygamber gönderilmeden önce Medine halkı, yemeklerinde kör, hasta ve özürlü kimseleri kendilerine ortak etmezlerdi. Bazıları bunun sebebinin onlardan tiksinmeleri ve sakınmaları olduğunu söylemiştir. Bazıları da, “Hasta, sağlıklı kimsenin yediği gibi tam yiyemez; hareketi kısıtlı topal, yemek üzerinde sıkışıp yarışamaz; kör ise yemeğin iyisini göremez” demiştir. Bunun üzerine Allah, hasta, kör ve topalla birlikte yemek yemenizde sizin için bir güçlük olmadığını bildiren ayeti indirdi. Buna göre bu görüş sahiplerinin yorumunda sözün anlamı şudur: Ey insanlar! Körle birlikte ve onun yemeğinden yemenizde sizin için bir güçlük yoktur; topalla birlikte yemenizde bir güçlük yoktur; hastayla birlikte yemenizde bir güçlük yoktur; kendi evlerinizden yemenizde de kendiniz için bir güçlük yoktur. Böylece buradaki “üzerine” anlamındaki ifadeyi “hakkında” anlamına yöneltmişlerdir.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bu ayet, özür sahiplerine, Allah’ın bu ayette saydığı kimselerin evlerinden yeme konusunda ruhsat olarak indirilmiştir. Çünkü Resulullah’ın ashabından bazı kimseler, kendi evlerinde onları doyuracak bir şey bulamadıklarında, onları babalarının veya annelerinin yahut Allah’ın bu ayette saydığı kimselerden birinin evine götürüyorlardı. Özür sahipleri ise, kendilerini götüren kimsenin kendi mülkü olmayan bir yemekten kendilerine yedirmesinden dolayı o yemeği yemekten çekiniyorlardı. Bunu söyleyenlerin zikri: Muhammed b. Amr bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Âsım bize rivayet etti, dedi ki: İsa bize rivayet etti. Hâris de bana rivayet etti, dedi ki: Hasan bize rivayet etti, dedi ki: Verkâ bize rivayet etti. Her ikisi İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den, “Sizin için kendi evlerinizden veya babalarınızın evlerinden yemenizde bir günah yoktur” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: Özürlü bazı erkekler vardı. İbn Amr rivayetinde, “körler ve topallar” dedi; Hâris ise, “kör ve topal, ihtiyaç sahibi kimseler” dedi. Bazı erkekler onları evlerine götürürlerdi; kendi evlerinde yiyecek bulamazlarsa onları babalarının evlerine ve ayette sayılan diğer evlere götürürlerdi. Götürülen bu kimseler bundan hoşlanmazlardı. Bunun üzerine Allah, “Sizin için bir günah yoktur” buyruğunu indirdi ve onlara, yiyeceği nerede bulurlarsa yemelerini helal kıldı. Hasan bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi, o da Ma‘mer’den, o da İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücahid’den şöyle rivayet etti: Bir adam körü, hastayı veya topalı babasının, kardeşinin, amcasının, dayısının yahut teyzesinin evine götürürdü. Özürlüler ise bundan çekinir ve “Bizi başkalarının evlerine götürüyorlar” derlerdi. Bunun üzerine bu ayet onlara ruhsat olarak indirildi. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc bana İbn Cüreyc’den, o da Mücahid’den Ebû Âsım’ın İbn Amr’dan rivayet ettiği hadisin benzerini rivayet etti.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bu ayet, savaşçıların evlerinde geride bıraktıkları özürlü kimselere, kendilerini evlerinde bırakanların evlerinden yemeleri konusunda ruhsat olarak indirilmiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi, o da Ma‘mer’den şöyle dedi: Zührî’ye, “Kör için bir güçlük yoktur” buyruğunda körün, topalın ve hastanın burada zikredilmesinin sebebi nedir, diye sordum. O da şöyle dedi: Ubeydullah b. Abdullah bana haber verdi ki Müslümanlar savaşa çıktıklarında özürlülerini geride bırakırlar, evlerinin anahtarlarını da onlara teslim ederek, “Evlerimizde bulunanlardan yemenizi size helal kıldık” derlerdi. Fakat onlar, “Ev sahipleri yokken evlerine girmeyiz” diyerek bundan çekinirlerdi. Bunun üzerine bu ayet onlara ruhsat olarak indirildi.
Başkaları ise, “Kör için bir güçlük yoktur, topal için bir güçlük yoktur, hasta için bir güçlük yoktur” ifadesiyle Allah yolunda cihada katılmaktan geri kalmalarının kastedildiğini söylemiştir. Onlara göre, “Sizin için kendi evlerinizden yemenizde…” diye başlayan bölüm, öncesinden kopuk yeni bir sözdür. Bunu söyleyenlerin zikri: Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, “Kör için bir güçlük yoktur, topal için bir güçlük yoktur, hasta için bir güçlük yoktur” buyruğu hakkında, “Bu, Allah yolunda cihad hakkındadır” dedi. “Sizin için kendi evlerinizden…” buyruğundan “veya dostunuzun evinden” sözüne kadar olan kısım hakkında ise şöyle dedi: “Bu, öncekinden ayrıdır. Bu hüküm ilk zamanlarda idi. O zaman evlerde kapılar yoktu, perdeler sarkıtılmış olurdu. Bazen bir adam eve girer, evde kimseyi bulamazdı; açsa yiyecek bulurdu. Allah ona bundan yemeyi helal kıldı. Fakat bugün bu durum ortadan kalkmıştır. Günümüzde evlerde sahipleri vardır, dışarı çıktıklarında evlerini kilitlerler; dolayısıyla bu hükmün o şekli ortadan kalkmıştır.”
Başkaları da bu ayetin, özürlü kimselerle birlikte yemekten sakınan Müslümanlara, diledikleri takdirde onlarla beraber yemek yemeleri konusunda ruhsat olarak indirildiğini söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Kays b. Müslim’den, o da Miksem’den, “Kör için bir güçlük yoktur” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: Onlar kör ve topalla birlikte yemek yemekten sakınıyorlardı. Bunun üzerine, “Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur” buyruğu indirildi.
“Veya anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden” buyruğunun anlamında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları bununla, bir adamın vekilinin ve işlerini yöneten kimsenin kastedildiğini, onun idaresine bırakılan arazinin meyvesinden ve benzeri şeylerden yemesinde bir sakınca olmadığını söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: Ali bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bize Ali’den, o da İbn Abbas’tan, “Veya anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: Bu, bir adamın başka birini arazisine vekil tayin etmesidir. Allah ona o yiyecekten ve hurmadan yemesi, sütten içmesi konusunda ruhsat vermiştir.
Başkaları ise bununla insanın kendi evinin kastedildiğini, kendi evinden yemesinde bir sakınca bulunmadığını söylemiştir. Hüseyin’den bana rivayet edildi; dedi ki: Ebû Muaz’ı şöyle derken işittim: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ın, “Veya anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden” buyruğu hakkında, “Bununla onların kendi evleri kastedilir; çünkü ona sahiptirler. Köleler de sahip oldukları şeylerdendir” dediğini işittim. Hasan bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize Ma‘mer’den, o da Katâde’den “Veya anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden” buyruğu hakkında, “Ey Âdemoğlu, sahip olduğun şeylerden” diye rivayet etti. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc bana İbn Cüreyc’den, o da Mücahid’den, “Veya anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden” buyruğu hakkında, “Kendilerine ait olan, başkasına ait olmayan hazineler” dediğini rivayet etti.
“Kör için bir güçlük yoktur…” buyruğundan “veya dostunuzun evinden” sözüne kadar zikrettiğimiz görüşler içinde doğruluğa en yakın olanı, Zührî’nin Ubeydullah b. Abdullah’tan naklettiğimiz görüşüdür. Çünkü, “Kör için bir güçlük yoktur, topal için bir güçlük yoktur” sözünün en açık anlamı, bu ayette adı geçen kimselerin Allah’ın saydığı evlerden, kendilerine izin verdiği şekilde yemelerinde bir güçlük bulunmadığıdır. Bu, sözün en açık anlamı olduğuna göre, onu en yaygın ve en bilinen anlamına yöneltmek, uzak ve alışılmadık anlamına yöneltmekten daha uygundur. Durum böyle olunca, “Bunun anlamı, kör ve topalla birlikte yemekte bir güçlük yoktur” diyenlerin yorumuna aykırı olan görüş doğruluğa daha yakındır. Aynı şekilde, “Sizin için kendi evlerinizden yemenizde…” buyruğunun en yaygın anlamı da, “Ey insanlar, sizin için de…” demektir. Sonra Allah, daha önce zikrettiği bu kimselerle özür sahiplerini hitapta bir araya getirerek, “kendi evlerinizden yemenizde” buyurmuştur. Araplar, gaip ile muhatabı bir haberde bir araya getirdiklerinde muhatabı üstün tutar ve “Sen ve kardeşin kalktınız”, “Sen ve Zeyd oturdunuz” derler; “Sen ve kardeşin oturdu” demezler. Buradaki, “Sizin için de…” ifadesi de böyledir. Haber kör, topal ve hasta hakkında olduğu hâlde, muhatap üstün tutulmuş ve “yemenizde” denmiş, “yemelerinde” denmemiştir. Eğer biri, “Kendi evlerinden yemelerinin zaten kendileri için helal olduğunu biliyoruz; zira o mallar kendilerinin mülküdür. Başkasının malından yemek de onlar için helal miydi?” derse ona şöyle denir: Mesele senin sandığın gibi değildir. Bilakis Ubeydullah b. Abdullah’tan aktardığımız gibidir: Onlar gazvelere gidip özürlü kimseleri geride bıraktıklarında, savaşa giden kimse evinin anahtarını geride kalana verir ve evinde bıraktığı yiyeceklerden yemesine izin verirdi. Geride kalanlar ise ev sahibi yokken bunlardan yemekten çekinirlerdi. Allah da onlara bundan yemelerinde bir güçlük olmadığını bildirmiş ve yemelerine izin vermiştir.
Durum böyle olunca, “Bu ayet, davet edilen kişinin kendisini davet edenin dışındaki birinin yemeğinden yemeyi hoş görmemesi sebebiyle indirildi” diyenin sözünün bir anlamı olmadığı anlaşılır. Çünkü mesele onların dediği gibi olsaydı, “Sizi davet edenin dışındaki birinin yemeğinden veya sizi davet eden kimsenin babalarının yemeğinden yemenizde bir güçlük yoktur” denmesi gerekirdi; “Kendi evlerinizden veya babalarınızın evlerinden yemenizde…” denmezdi. Aynı şekilde, “Körün cihaddan geri kalmasında bir güçlük yoktur” diyenin sözünün de bir yönü yoktur. Çünkü “yemeniz”, “yoktur” ifadesinin haberidir ve gramer bakımından ona bağlıdır. Böylece sözün anlamının, “Körün kendi evinden yemesinde bir güçlük yoktur” olduğu anlaşılır; zikrettiğimiz kimselerin söylediği gibi cihaddan geri kalmasında bir güçlük olmadığı anlamında değildir. Durum böyle olduğuna göre sözün anlamı şudur: Kör için, topal için, hasta için ve ey insanlar, sizin için; kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarlarına sahip olduğunuz evlerden veya dostunuzun evlerinden, onlar size gerek yanınızda bulundukları gerekse bulunmadıkları zamanda buna izin vermişlerse, yemenizde bir sıkıntı yoktur. “Mefâtih”, hazineler demektir. Tekili, mastar anlamı kastedildiğinde “meftah”tır. Açmaya yarayan anahtarlar kastedildiğinde ise tekili “miftah”, çoğulu “mefâtih”tir. Burada bizim tercih ettiğimiz yoruma göre, kapıyı açmaya yarayan anahtar anlamındaki kelimenin çoğuludur.
Katâde, “veya dostunuzun evinden” buyruğunu şöyle yorumlardı: Hasan b. Yahya bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize Ma‘mer’den, o da Katâde’den “veya dostunuzun evinden” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: “Dostunun evinden onun emri olmaksızın yesen bunda bir sakınca olmaz.” Ma‘mer dedi ki: Katâde’ye, “Şu küpten içmeyeyim mi?” dedim. O da, “Sen benim dostumsun” dedi.
“Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur” buyruğunun yorumunda da tefsir ehli ihtilaf etmiştir. Bazıları, insanların zengin olanlarının fakirle birlikte yemekten çekindiklerini, bu sebeple onlara fakirlerle birlikte yeme konusunda ruhsat verildiğini söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc bana İbn Cüreyc’den, o da Atâ el-Horasânî’den, o da İbn Abbas’tan “Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde…” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: Zengin olan kimse, akrabası veya dostu olan fakirin yanına girer, fakir de onu kendisiyle birlikte yemeye çağırırdı. Zengin, “Vallahi, seninle birlikte yemekten dolayı içimde bir çekinme hissediyorum; çekinme, haramdan sakınma ve sıkıntı duymaktır. Çünkü ben zenginim, sen ise fakirsin” derdi. Bunun üzerine onlara topluca veya ayrı ayrı yemeleri emredildi.
Başkaları ise bununla Arap kabilelerinden bir kabilenin kastedildiğini, onlardan hiçbir kimsenin yalnız yemek yemediğini ve ancak başkasıyla birlikte yediğini; Allah’ın onlara, dileyenin tek başına, dileyenin başkasıyla birlikte yemesine izin verdiğini söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: Ali bana rivayet etti, dedi ki: Ebû Salih bize rivayet etti, dedi ki: Muaviye bize Ali’den, o da İbn Abbas’tan şöyle rivayet etti: Bir adamın yanında başka biri bulunmaksızın tek başına yemek yemesinden kaçınır ve bunu günah sayarlardı. Allah onlara ruhsat vererek, “Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur” buyurdu. Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc bana İbn Cüreyc’den şöyle rivayet etti: Kinâne oğullarından bir adam, tek başına yemek yemekten utanırdı. Bunun üzerine bu ayet indirildi. Hüseyin’den bana rivayet edildi; dedi ki: Ebû Muaz’ı şöyle derken işittim: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ın şöyle dediğini işittim: Onlar yalnızca toplu hâlde yemek yer, ayrı ayrı yemezlerdi ve bunu dinî bir davranış sayarlardı. Bunun üzerine Allah, hasta ve körle birlikte yemenizde bir güçlük olmadığını, toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde de bir güçlük bulunmadığını indirdi. Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, “Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur” buyruğu hakkında şöyle dedi: Araplardan bazıları asla toplu hâlde yemez, bazıları da yalnızca toplu hâlde yerdi. Allah bunun için böyle buyurdu. Hasan bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi, o da Ma‘mer’den, o da Katâde’den şöyle rivayet etti: “Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur” buyruğu, Araplardan bir kabile hakkında indirildi. Onlardan bir adam yemeğini tek başına yemez, kendisiyle birlikte yiyecek birini buluncaya kadar bazen yemeğini yarım gün taşırdı. Katâde’nin onların Kinâne’den olduğunu söylediğini zannediyorum.
Başkaları ise bununla, kendilerine misafir geldiğinde misafirleriyle birlikte olmadan yemek yemeyen bir topluluğun kastedildiğini ve onlara diledikleri şekilde yemelerine ruhsat verildiğini söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: Ebû Sâib bana rivayet etti, dedi ki: Hafs bize İmrân b. Süleyman’dan, o da Ebû Salih ve İkrime’den şöyle rivayet etti: Ensar’a misafir geldiğinde, misafir kendileriyle birlikte yemeden onlar yemezlerdi. Bunun üzerine kendilerine ruhsat verildi ve Allah, “Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur” buyurdu.
Bu husustaki görüşlerin doğruluğa en yakını şudur: Allah, Müslümanlardan dileyenlerin birlikte toplu hâlde yemelerinden, dileyenlerin de ayrı ayrı yemelerinden dolayı üzerlerindeki sıkıntıyı kaldırmıştır. Bunun, zenginlerden fakirle birlikte yemekten çekinenler sebebiyle indirilmiş olması da mümkündür; yalnız yemeyen topluluk sebebiyle indirilmiş olması da mümkündür; başka bir sebeple indirilmiş olması da mümkündür. Bunlardan herhangi birini kesinleştirecek bir haber bulunmadığı gibi, vahyin zahirinde de bunlardan belirli birinin kesin doğru olduğuna dair bir delil yoktur. Doğru olan, vahyin zahirinin gösterdiğine teslim olmak ve doğruluğuna delil bulunmayan hususlarda durmaktır.
“Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından bereketli ve güzel bir selam olmak üzere selam verin” buyruğunun yorumunda da tefsir ehli ihtilaf etmiştir. Bazıları bunun anlamının, “Ey insanlar! Kendi evlerinize girdiğiniz zaman ailelerinize ve ev halkınıza selam verin” olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: Hasan bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi, o da Ma‘mer’den, o da Zührî ve Katâde’den “Birbirinize selam verin” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: “Evine girdiğinde, ‘Selam size’ de.” Kasım bize rivayet etti, dedi ki: Hüseyin bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc bana İbn Cüreyc’den “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize selam verin” buyruğu hakkında, “Ailene selam ver” dediğini rivayet etti. İbn Cüreyc dedi ki: Atâ b. Ebî Rebâh’a, “Bir adamın ailesinin yanına girdiğinde onlara selam vermesi hak mıdır?” diye soruldu. O, “Evet” dedi. Amr b. Dînâr da aynı şeyi söyledi. Ardından, “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından bereketli ve güzel bir selam olmak üzere selam verin” buyruğunu okudular. Atâ b. Ebî Rebâh bunu birden fazla kez söyledi. Haccâc bana İbn Cüreyc’den, o da Ebû Zübeyr’den şöyle rivayet etti: Câbir b. Abdullah’ın, “Ailenin yanına girdiğinde onlara, Allah katından bereketli ve güzel bir selam olmak üzere selam ver” dediğini işittim. Onun bunu zorunlu gördüğünden başka bir kanaate varmadım. İbn Cüreyc dedi ki: Ziyâd bana İbn Tâvûs’tan, onun şöyle dediğini haber verdi: “Sizden biri evine girdiğinde selam versin.” Haccâc bana İbn Cüreyc’den şöyle rivayet etti: Atâ’ya, “Çıktığım zaman da selam vermem gerekir mi? Onlara selam vereyim mi? Çünkü ayette yalnızca, ‘Evlere girdiğiniz zaman selam verin’ denmektedir” dedim. O da, “Bunun vacip olduğunu bilmiyorum ve vacip olduğuna dair kimseden bir rivayet nakletmiyorum; fakat bunu yapmak bana daha sevimlidir ve ancak unutursam terk ederim” dedi. İbn Cüreyc dedi ki: Amr b. Dînâr ise, “Hayır” dedi. Atâ’ya, “Evde hiç kimse yoksa?” diye sordum. O şöyle dedi: “Selam ver ve de ki: Peygambere Allah’ın rahmeti ve bereketleriyle selam olsun; bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun; ev halkına Allah’ın rahmetiyle selam olsun.” Ona, “Evde hiç kimse bulunmadığında söylediğin bu sözü kimden naklediyorsun?” dedim. “İşittim, fakat bunu bana belirli bir kimseden nakletmediler” dedi. İbn Cüreyc dedi ki: Atâ el-Horasânî bana İbn Abbas’tan, “Rabbimizden bize selam olsun” dediğini haber verdi. Amr b. Dînâr ise, “Bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun” derdi. Ahmed b. Abdurrahîm bize rivayet etti, dedi ki: Amr b. Ebî Seleme bize rivayet etti, dedi ki: Sadaka bize Züheyr’den, o da İbn Cüreyc’den, o da Ebû Zübeyr’den, o da Câbir b. Abdullah’tan şöyle rivayet etti: “Ailenin yanına girdiğinde onlara, Allah katından bereketli ve güzel bir selam olmak üzere selam ver.” Onun bunu zorunlu gördüğünden başka bir kanaate varmadım. Muhammed b. Abbâd er-Râzî bize rivayet etti, dedi ki: Haccâc b. Muhammed el-A‘ver bize rivayet etti, dedi ki: İbn Cüreyc bana, Ebû Zübeyr’in Câbir b. Abdullah’tan bunun benzerini işittiğini haber verdi. Hüseyin’den bana rivayet edildi; dedi ki: Ebû Muaz’ı şöyle derken işittim: Ubeyd bize haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ın, “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize selam verin” buyruğu hakkında, “Kendi evlerinize girdiğiniz zaman ailelerinize selam verin; başkalarının evlerine girdiğiniz zaman da onların ailelerine selam verin” dediğini işittim.
Başkaları ise bunun anlamının, “Mescitlere girdiğiniz zaman orada bulunanlara selam verin” olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Abdullah b. Mübarek bize Ma‘mer’den, o da Amr b. Dînâr’dan, o da İbn Abbas’tan “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize selam verin” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: “Bunlar mescitlerdir. ‘Bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun’ denir.” Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize A‘meş’ten, o da İbrahim’den “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize selam verin” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: “Mescide girdiğinde, ‘Resulullah’a selam olsun’ de. İçinde kimse bulunmayan bir eve girdiğinde, ‘Bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun’ de. Kendi evine girdiğinde ise, ‘Selam size’ de.”
Başkaları ise bunun anlamının, “Müslümanların evlerinden, içinde sizden kimselerin bulunduğu evlere girdiğinizde birbirinize selam verin” olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: Hasan bize rivayet etti, dedi ki: Abdürrezzâk bize haber verdi, o da Ma‘mer’den, o da Hasan’dan, “Birbirinize selam verin” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: “Birbirinize selam verin demektir; tıpkı, ‘Kendinizi öldürmeyin’ (Nisâ 29) buyruğunda olduğu gibi.” Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd, “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize selam verin” buyruğu hakkında şöyle dedi: “Müslümanın yanına girildiğinde ona selam verilir. Bu, ‘Kendinizi öldürmeyin’ (Nisâ 29) buyruğuna benzer; anlamı, Müslüman kardeşinizi öldürmeyin demektir.” Yine, “Sonra siz birbirinizi öldüren kimselersiniz” (Bakara 85) buyruğu hakkında, “Yani birbirinizi öldürüyorsunuz; Kurayza ile Nadîr” dedi.
Başkaları ise bunun anlamının, “İçinde kimse bulunmayan evlere girdiğiniz zaman kendinize selam verin” olduğunu söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri: Yakub b. İbrahim bana rivayet etti, dedi ki: Hüşeym bize rivayet etti, dedi ki: Husayn bize Ebû Mâlik’ten şöyle haber verdi: “İçinde kimse bulunmayan bir eve girdiğinde, ‘Bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun’ de. İçinde Müslümanlar ve Müslüman olmayanların bulunduğu bir eve girdiğinde de böyle söyle.” İbn Beşşâr bize rivayet etti, dedi ki: Abdurrahman bize rivayet etti, dedi ki: Süfyan bize Ebû Sinân’dan, o da Mâhân’dan şöyle rivayet etti: “Evlere girdiğiniz zaman kendinize selam verin”; yani, “Rabbimizden bize selam olsun” deyin. İbn Müsennâ bize rivayet etti, dedi ki: Muhammed b. Cafer bize rivayet etti, dedi ki: Şu‘be bize Mansur’dan haber verdi. Şu‘be dedi ki: Ona, “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından bir selam olmak üzere selam verin” ayetini sordum. İbrahim şöyle dedi: “İçinde kimse bulunmayan bir eve girdiğinde, ‘Bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun’ de.” Yunus bana rivayet etti, dedi ki: İbn Vehb bize haber verdi, dedi ki: Amr b. Hâris bana Bükeyr b. Eşecc’den, o da Nâfi‘den şöyle haber verdi: Abdullah, içinde kimse bulunmayan bir eve girdiğinde, “Bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun” derdi. İbn Humeyd bize rivayet etti, dedi ki: Cerîr bize rivayet etti, dedi ki: Mansur bize İbrahim’den, “Evlere girdiğiniz zaman birbirinize selam verin” buyruğu hakkında şöyle rivayet etti: “İçinde Yahudilerin bulunduğu bir eve girdiğinde, ‘Selam size’ de. İçinde kimse yoksa, ‘Bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun’ de.”
Bu husustaki görüşlerin doğruluğa en yakını, “Bunun anlamı, Müslümanların evlerinden bir eve girdiğiniz zaman birbirinize selam verin” diyenlerin görüşüdür. Bunu doğruluğa en yakın saymamızın sebebi şudur: Yüce Allah, “Evlere girdiğiniz zaman…” buyurmuş, belirli bir evi diğerinden ayırmamıştır. Ardından, “Birbirinize selam verin” buyurmuş; yani bazınız bazınıza selam versin demiştir. Belirli bazı evleri diğerlerinden ayırmadığına göre, bunun bütün evleri, mescitleri de mescit olmayanları da kapsadığı anlaşılır. “Birbirinize selam verin” ifadesinin anlamı, “Kendinizi öldürmeyin” (Nisâ 29) buyruğunun anlamına benzer.
“Allah katından bir selam olmak üzere” buyruğundaki “selam” kelimesi, “Kendinizi Allah katından bir selamla selamlayın” anlamıyla mansuptur. Yani selam, bir tahiyyedir. Sanki şöyle denmiştir: Bazınız bazınızı Allah katından bir selamla selamlasın. Arap dili bilginlerinden bazıları ise bunun, “Allah’ın size emrettiği ve sizin yerine getirdiğiniz, O’ndan gelen bir selam olmak üzere” anlamıyla mansup olduğunu söylemiştir. Yüce Allah bu selamı “bereketli ve güzel” diye nitelemiştir; çünkü onda büyük ecir ve büyük sevap vardır.
“İşte Allah ayetleri size böyle açıklıyor” buyruğu şu demektir: Yüce Allah, bu ayette size helal kıldığı şeyleri açıkladığı ve yanına girdiğiniz kimselerin yanına girme yolunu size öğrettiği gibi, dininizin esaslarını da size böyle ayrıntılı biçimde açıklar. “Aklınızı kullanasınız diye”; yani Allah’ın emrini, yasağını ve size öğrettiği edebi anlayasınız diye.
Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…