Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cuc ve Me’cuc yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla aramızda bir set yapman için sana vergi verelim mi?”
Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Yecuc ve Mecuc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?
Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cûc ve Me’cûc bu yerde bozgunculuk yapanlardır. Sana bir vergi versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen.”
İnsanlardan salih bir ümmet ona:
“Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cuc ve Me’cuc bu yerde bozgunculuk çıkaranlardır.”
el-Ahfeş dedi ki: “Ye’cûc” kelimesini hemzeli okuyanlar “Me’cûc” kelimesindeki hemzeleri asıldan kabul eder ve “Ye’cûc”un vezni “yefûT, “Me’cûc”un vezni de “mef ûl” olur. Bu şekliyle-, “Ateşin alev alması, alevlenmesi”nden türemiş gibidir. Hernzesiz telaffuz edenler ve bunları fazladan “elif” olarak kabul edenler ise “Yâ’cûc” diye söylerler ki; bu; den “Mâ’cûc” de; den gelmiş olur. Bu iki özel isim de munsarıf değildir. Ru’be (bu söyleyişe uygun olarak) der ki:
“Şayet Yâcuc ve Macuc hep birlikte,
Âd kavmi de avdet edip, Tubba’ı galeyana getirecek olurlarsa…”
Bunu el-Cevherî zikretmektedir:
Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar Arapça olmayan iki isim olduklarından dolayı munsarıf değildirler. Tıpkı Tâlût ve Câlût gibi. Ayrıca bunlar Arapça kökten de türemiş değildirler. Munsarıf olmalarını önleyen ise Arapça olmayışları, marife ve müennes oluşlarıdır.
Bir kesim de şöyle demiştir: Bu iki kelime; den gelmekte olup, Arapçalaştırılmışlardır. Munsarıf olmayışlarının illeti ise marife ve te’nis’dir.
Ebû Ali der ki: Bu iki kelimenin Arapça olmaları da mümkündür. Çünkü “Ye’cûc” kelimesini hemzeli okuyanlara göre bu kelime “Cerbua” kelimesinin fiili yef ûl veznindedir. Bu da; ateş aleviyle etrafı aydınlattı, demek olan; dan gelir. Alev almak anlamındaki; da; “Acı, tuzlu” ifadesi de buradan gelmektedir.
Hemzesiz telaffuz edenlerin ise bu kelimedeki hemzeyi hafifleterek “elif’e kalb etmiş olması mümkündür. (Baş anlamındaki); in hemzesiz okunuşu gibi. “Me’cûc” kelimesi de; den mef’ûl veznindedir. Her iki kelime iştikak bakımından aynı kökten gelirler. Bunu hemze’siz okuyanların da hemzeyi hafifletmiş olmaları mümkün olduğu gibi; bu kelimenin den “fâûl” vezninde olması da mümkündür. Her iki kelimenin munsartf olmayış sebebi ise müenneslik ve marife oluşlarıdır. Çünkü kabile ismini andırmaktadırlar.
Yeryüzünde fesad çıkarmalarına gelince, bu hususta farklı görüşler vardır. Said b. Abdulaziz der ki: Onların fesad çıkarmaları Âdemoğullarını yemeleridir. Bir kesim de şöyle demektedir: Onların fesad çıkarmaları beklenen bir şeydi. Yani fesad çıkaracaklar. O bakımdan onlardan korunmak maksadıyla böyle bir istekte bulundular.
Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Fesad çıkarmaları zulüm, baskı, öldürmek ve insanların yaptığı bilinen diğer fesad şekilleridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Onların nitelikleri, setlerinden çıkışları ve Yâfes’in çocukları olduklarına dair bir takım haberler de varid olmuştur. Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Nûh (aleyhisselâm)ın, Sâm, Hâm ve Yâfes adında oğulları oldu. Araplar, Farslar ve Rumlar, Sâm’ın çocuklarıdırlar, hayır da bunlardadır.
Ye’cuc, Me’cuc, Türkler ve İskitler de Yâfes’in çocuklarıdır, bunlarda hayır yoktur. Kıptiler, Berberîler ve Sudan (yani siyahiler) Hâm’ın çocuklarıdırlar.” Tirmizî, Tefsir 37. sûre 4, Menâkıb 69 “hasen bir hadistir” kaydıyla; Müsned, V, 9-10, U’de şöyle bir rivâyet yer almaktadır: Semûre’den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den buyurdu ki: “Sâm, Arapların babası, Hâro, Haberlilerin babası, Yâfes, Rumların babasıdır,”
Ka’b el-Ahbar dedi ki: Âdem (aleyhisselâm) ihtilam oldu ve suyu (menisi) toprağa karıştı. Bundan dolayı üzüldü, o bakımdan (Ye’cuc ile Me’cuc) bu sudan yaratıldılar. Bundan dolayı onlar anne tarafından değil de, baba tarafından bize ulaşırlar.
Ancak bu haber su götürür bir haberdir. Çünkü peygamberler (Allah’ın salât ve selamı üzerlerine olsun) ihtilâm olmazlar. Onlar (Ye’cuc ile Me’cuc) Yâfes’in çocuklarıdırlar. Nitekim Mukâtil ve başkaları da böyle demişlerdir.
Ebû Said el-Hudrî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Onlardan (yani Ye’cuc ile Me’cuc’den) herhangi bir kimsenin sulbünden bin adam doğmadıkça birisi ölmez.”
Ebû Said (el-Hudrî) dedi ki: Bunlar Ye’cuc ile Me’cuc’un soyundan gelen yirmibeş kabiledirler. Gerek bunlardan, gerekse de Ye’cuc ile Me’cuc’den birisinin sulbünden bin kişi doğmadıkça bir kişi Ölmez. Bunu el-Kuşeyrî nakletmektedir.
Abdullah b. Mes’ûd dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a Ye’cuc ile Me’cuc hakkında soru sordum. O şöyle buyurdu: “Ye’cuc ile Me’cuc iki ümmettirler. Bu ümmetin herbirisi dörtyüzbin ümmettir. Bu ümmetin herbirisinin sayısını da Allah’tan başka hiç kimse bilmez. Onlardan birisinin sulbünden hepsi de silah taşıyacak yaşa gelen bin erkek çocuk doğmadıkça, kimse ölmez.” Ey Allah’ın Rasûlü, bize onların niteliklerinden söz et denilince, şöyle buyurdu: “Bunlar üç sınıftırlar. Bir sınıf dağ selvisini -ki bu Şam topraklarında yetişen ve herbirisinin yüksekliği yirmi zira’ı bulan bir ağaçtır- gibidir. Bir diğer kesimin eni boyu yaklaşık bir zira’ kadar aynıdır. Bir diğer kesim ise bir kulağını kendisine yatak yapar, öbür kulağını da yorgan yapar, Bunların karşısına fil, yanani hayvan, domuz ne çıkarsa mutlaka onu yerler. Aralarından öleni de yerler. Onların öncü kuvvetleri Şam topraklarında, ardçıları da Horasan’da olacaktır. Bunlar doğudaki nehirleri içecekler, Taberiye gölünü içecekler. Allah, Mekke, Medine ve Beytulmakdîs’e girmelerini de engelleyecektir.”
Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Onlardan bir kesimin boyu bir karıştır. Bunların yırtıcı hayvanlar gibi pençeleri ve parçalayıcı azı dişleri vardır. Güvercinler gibi birbirlerine seslenirler, Hayvanlar gibi çiftledirler, kurtlar gibi ulurlar. Sıcağa ve soğuğa karşı kendilerini koruyacak tüyleri vardır. Kulakları çok büyüktür. Bunlardan birisi kışı içinde geçirdikleri bir tüydür. Diğeri ise yazı içinde geçirdikleri bir deridir. Bunlar şeddi kazırlar, tam onu delip çıkacakları vakit yüce Allah onu eski haline geri çevirir. Yüce Allah’ın izniyle onu yarın deleriz, diyecekler. İşte o vakit onu delecek ve çıkacaklardır. İnsanlar kalelere sığınarak korunmaya çalışacaklar. Bunlar semaya doğru ok atacaklar, attıkları ok kana bulanmış olarak kendilerine geri dönecektir. Sonra yüce Allah onları boyunlarında çıkacak (ve develerin, koyunların burunlarında meydana gelen kurtçuklara benzer) kurtçuklarla helâk edecektir. Bunu el-Gaznevî zikretmektedir.
Ali (radıyallahü anh) da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Ye’cuc dörtyüz tane kumandanları bulunan bir ümmettir. Me’cuc da böyle. Onlardan herhangi birisi ata binmiş bin tane çocuğunu görmedikçe ölmez.” Elimizin altındaki hadis kaynaklarında cesbit edemedik.
Derim ki: Ebû Hüreyre yoluyla gelen merfu bir hadisi İbn Mâce, Sünen’inde rivâyet etmiş bulunmaktadır. Buna göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ye’cuc ile Me’cuc her gün (seddi delmek maksadıyla) kazıyıp dururlar. Tam güneşin ışığını görmeye yaklaştıklarında başlarındaki (âmir) şöyle der: Haydi geri dönün, artık bunu yarın kazırsınız. Ancak yüce Allah öncekinden daha sağlam bir şekilde iade eder. Nihayet onların (sedde kalacakları) süre dolacağında ve yüce Allah onları insanların üzerine göndermeyi murad edeceğinde, yine seddi kazıyacaklar ve güneşin ışığını görmeye yakınlaştıkları bir noktada amirleri geri dönün, yüce Allah’ın izniyle yarın onu kazıyacaksınız (ve deleceksiniz) der. Böylelikle (inşaallah diyerek) istisna yapmış olacaklar. (Ertesi gün) tekrar oraya geleceklerinde onu bıraktıkları şekilde bulacaklar ve orayı da kazıyacaklar. İnsanların üzerine yürüyecekler, suyu içip kurutacaklar. İnsanlar kalelerine sığınarak onlara karşı korunmak isteyecekler. Oklarını yukarı doğru atacaklar, okları üzerlerinde kan izleri olduğu halde geri dönecek. -Ravi der ki: Hıfzettiğime göre böyle.- Bunun üzerine: Bizler yeryüzündeki insanları kahrettik. Semadakilerin de üzerine çıktık. Bunun üzerine yüce Allah, boyun bölgelerinde bir takım kurtçukları üzerlerine salacak ve bunlarla onları öldürecektir.” Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki yeryüzü hayvanları onların etlerinden dolayı semirecek ve memeleri süt ile dolacaktır.” İbn Mâce, Fiten 33.
Vehb b. Münebbih dedi ki: Zülkarneyn bunları gördü. Onlardan birisinin boyu bizden orta boylu bir adamın boyunun yarısı kadardır. Tırnakların olduğu yerde onların hayvan pençelerini andıran tırnakları vardır. Yırtıcı hayvanlar gibi azı dişleri ve parçalayıcı dişleri vardır, Çeneleri deve çenelerini andırır. Kılları serttir. Bütün vücutlarını örtecek kadar kıllıdırlar. Herbirlerinin büyükçe iki kulağı vardır. Bunlardan birisini yorgan olarak kullanır, öbürünü de yatak olarak. Onların herbiri ecelinin ne zaman geleceğini de bilir. Eğer erkek ise sulbünden bin tane erkek çıkmadıkça ölmez. Dişi ise bin dişi doğurmadıkça ölmez.
es-Süddî ile ed-Dahhâk derler ki: Türkler Ye’cûc ile Me’cûc’den küçük bir bölümdür. Bunlar ortaya çıkıp değişiklikler yapmaya koyuldular. Zülkarneyn gelip şeddi yaptı ve şeddin bu tarafında kaldılar.
es-Süddî der ki: Sed yirmi bir kabile üzerine yapıldı. Onlardan tek bir kabile şeddin beri tarafında kaldı, bunlar da Türklerdir. Bunu da Katade demiştir.
Derim ki: Eğer bu böyle ise şunu bilelim ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ye’cûc ile Me’cûc’u nitelendirdiği gibi; Türkleri de nitelendirmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar yüzleri kat kat kalkanı andıran, giydikleri, kıldan elbiseler olan kıl İçerisinde yürüyen” -bir başka rivâyette de; kıldan yapılmış ayakkabılar giyen- “bir kavim olan Türklerle Savaşmadıkça kıyâmet kopmayacaktır.” Bu hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Cihâd 96; Müslim, Fiten 62-65; Ebû Dâvûd, Melâhim y; İbn Mâce, Fiten 36; Müsned, II, 239, 271, 475, 493.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sayılarını, çokluklarını ve ne kadar güçlü olduklarını bildiğinden dolayı: “Türkler size İlişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz” diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Melâhim 11; el-Heysemî Mecmau’z-Zevâid, V, J04, “Ravilerinden Mervân b. Sâlim’in Metruk (yaptığı rivâyetler alınmayan bir ravi) olduğu” kaydıyla
Onlardan şu dönemde yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin sayılarını bilmediği ve yüce Allah’tan başka kimsenin müslümanlardan geriye püskürtemeyeceği pek çok ümmetler çıkmış bulunmaktadır. Bunlar sanki Ye’cûc ve Me’cûc yahutta bunların mukaddimeleri (öncü kuvvetleri)dirler.
Ebû Davûd’da, Ebû Bekre’den gelen bir rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir takım kimseler Dicle ismi verilen bir nehrin yakınında Basra diye adlandırılan düz bir yerde konaklayacaklar. Bu nehrin üzerinde bir köprü olacaktır. Oranın ahalisi çoğalacak ve orası muhacirlerin -İbn Yahya dedi ki: Ebû Ya’mer dedi ki: Müslümanların -şehirlerinden bir şehir olacaktır.- Âhir zamanda ise yüzleri geniş, gözleri küçük, Kantûrâoğulları gelecek ve bu nehrin kıyısına konaklayacaklardır. O şehrin ahalisi üç gruba ayrılacak. Bir grup İneklerin kuyruklarının arkasına takılıp çöle gidecekler, bunlar helâk olacaklar. Bir grup kendileri için (bunlardan teminat) alacak ve böylece kâfir olacaklar. Bir grup da çoluk-çocuklarım arkalarına alacak ve Savaşa koyulacaklar. İşte şehidler bunlardır.” Ebû Dâvûd, Melâhim 10.
“Basra” gevşek, yumuşak taş demektir. Basra şehrine bu isim bundan dolayı verilmiştir. “Kantûrâoğulları” Türklerdir. Denildiğine göre; Kantura İbrahim (sa)ın cariyelerinden birisinin adıdır. Bu cariyenin Hazret-i İbrahim’den çocukları oldu. Türkler de bunların soyundan geldi. (Allah en iyisini bilir).
“Sana bir vergi versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yaptırıversen” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Zülkarneyn’e Sed Yapma Teklifi:
“Sana bir vergi versek…” ifadesi güzel bir edeble sorulmuş bir sorudur.
” Vergi” belli bir miktarda mal, anlamındadır. Bu kelime “ra” harfinden sonra “elif” ile (harâc şeklinde) diye de okunmuştur. “Elif”siz söyleyiş, “elif”li söyleyişe göre daha özel bir anlam ifade eder. O bakımdan; ” Kendi baş vergini ve şehrinin haracını öde” denilir.
el-Ezherî der ki: Harâc kelimesi vergi, fey malı, cizye ve gelir anlamlarında kullanılır. Aynı şekilde harâc mallarda verilmesi gereken farz hisselerin de adıdır. “Elif”siz “hare” ise mastardır.
“Buna karşılık bizimle onların arasında bir sed yapıversen” âyetindeki sed; “redm; yığılarak yapılan engel” demektir. Redm birbiri ile bitişik ve kaynaşmış şekilde üstüste yapılan yığma demektir, “Yamanmış elbise” demektir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.
Mesela: “Yarığı (çatlağı, çukuru) kapattım” demektir. Redm aynı zamanda isim olup, sed demektir. Redm’in şedden daha beliğ bir anlam ifade ettiği de söylenmiştir. Çünkü sed kendisi ile bir boşluğun, açığın kapatıldığı herşey anlamındadır. Redm ise taş, toprak ve buna benzer şeyleri tam bir engel teşkil edecek şekilde üstüste koyup yerleştirmek demektir. Nitekim elbisesini kalın ve üstüste yamalarla yamayan bir kimsenin halini anlatmak üzere -bu kökten- denilir. Antere’nin şu mısra’ı da burdan gelmektedir.
“Acaba şairler yama yapılması gereken bir yeri, (yamamaksızın) terk ettiler mi?”
Üstüste terkib edilecek, söylenmesi gereken bir sözü söylemeksizin bırakmışlar mıdır, demektir.
“Sed” kelimesi “sin” harfi üstün olarak; diye okunmuştur, el-Halil, ile Sîbeveyh şöyle derler: “Sin” ötreli olursa isim olur, üstün olursa mastardır. el-Kisaî der ki: Üstün ve ötreli okuyuş aynı anlamdaki iki ayrı söyleyiştir. İkrime, Ebû Amr b. el-A’lâ ve Ebû Ubeyde de şöyle derler: Allah tarafından yaratılmış olup da insanların herhangi bir katkıda bulunmadıkları engeller için ötreli söyleyiş, insan tarafından yapılmış olanlar için de üstünlü söyleyiş kullanılır. Ancak bu görüşü kabul eden kimselerin “sin” harfini burada üstün ile okumaları, bundan önceki; “İki dağ arasına” lâfzını da ötreli okumaları gerekir.
Ebû Hatim ise İbn Abbâs ve İkrime’den, Ebû Ubeyde’nin söylediklerinin aksini nakletmektedir, İbn İshak da şöyle demektedir: Gözlerinle gördüklerini “sin” harfi ötreli olarak “süd” şeklinde, görmediklerini de üstün ile “sed” şeklinde zikredersin.
2- Fesad Ehli Olanları Hapsetmek İçin Hapishane Yapımı:
Bu âyet-i kerîmede hapishaneler yapıp, fesad ehli kimseleri burada hapsetmeye, onları diledikleri şekilde tasarrufta bulunmalarını engellemeye, fesİsimleri üzere bırakılmayacaklarına, aksine canlarını incitecek şekilde dövüleceklerine, hapsedileceklerine yahutta kefalet altında bırakılacaklarına -Ömer (radıyallahü anh)ın yaptığı gibi- delil vardır.