"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

İsra 82

Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olanı indiriyoruz. Zalimlerin ise yalnızca zararını artırır.

Diyanet Vakfı
Biz, Kurandan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.

Kurtubi Tefsiri
Kur’ân’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz. Zâlimlerin ise ancak hüsranını artırır.

Bu âyete, dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1. Kur’ân’dan İndirilenler:

Yüce Allah’ın: “(……..): İndiririz” âyetini Cumhûr, “nûn” ile okumuştur. Mücahid ise, “ze” harfi şeddesiz ve “ye” harfi ile; “(……..): İndirir” diye okumuştur ki, el-Mervezî de bunu Hafs’dan rivâyet etmiştir.

(……..): İbtidai gaye (başlangıç noktasını bildirmek) içindir. Cinsin beyanı için de olabilir. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Biz, Kur’ân-ı Kerîm’den, şifa olma özelliğini bünyesinde taşıyan şeyleri indiririz. Haberde de şöyle denilmektedir: “Kur’ân ile şifa aramayan kimseye Allah şifa vermesin. İbn Mâce, Tıb 28.

Ancak, bazı tevil bilginleri buradaki “(……..) …dan” edatının teb’îz (kısmîlik bildirmek) için gelmiş olmasını kabul etmemektedir. Çünkü teb’îz için olursa, Kur’ân’ın bazı bölümlerinde şifa bulunmayacağı manası çıkar. İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Öyle bir anlam çıkarmak sözkonusu olmaz. Aksine bu edatın kısım kısım indirilmiş olması açısından teb’îz için kullanılmış olması mümkündür. Ve şöyle buyurulmuş gibidir: Biz, Kur’ân-ı Kerîm’den, şifa olan bir miktar indiriyoruz ve esasen onun bütünü de bir şifadır.

2. Kur’ân-ı Kerîm’in Şifa Oluşu İle İlgili Görüşler:

İlim adamları, Kur’ân-ı Kerîmin şifa oluşu ile ilgili iki görüş ortaya koymuşlardır. Birinci görüşe göre Kur’ân-ı Kerîm kalplerden bilgisizliği ve şüpheleri izale etmek suretiyle bir şifadır. Ayrıca mucizelerin kavranması, yüce Allah’a delil teşkil eden hususların kavranılması hususunda kalplerdeki cahillik perdesini açıp gidermek cihetiyle de bir şifadır.

İkinci görüşe göre Kur’ân-ı Kerîm, rukye (okuyarak tedavi), teavvüz (Allah’a sığınmak) ve buna benzer yollarla zahiri hastalıklara bir şifadır.

Lâfız, Dârakutnî’nin olmak üzere hadis İmâmları Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), otuz kişilik süvari birliğinden oluşan bir seriye halinde bizi gönderdi. Araplardan bir kavmin yanında konakladık. Onlardan, misafir olarak bizleri ağırlamalarını istedik, kabul etmediler. Kabilenin başkanı (bir akrep tarafından) sokuldu. Bunun üzerine yanımıza gelerek: Aranızdan akrebe karşı rukıye yapan bir kimse var mıdır diye sordular. -İbn Katte’nin rivâyetinde ise: Bizim hükümdarımız ölüyor (fazlalığı) vardır.- Ben de: Evet, ben bunu yapabilirim. Fakat bize (birşeyler) vermeden bu işi yapmam. Bunun üzerine: Size otuz tane koyun vereceğiz, dediler. Ben de ona, yedi defa Elhamdülillahi Rabbilâlemîn (Fâtiha Sûresi)ni okudum ve iyileşti. -Süleyman b. Katte’nin, Ebû Said’den rivâyetinde: Kendisine geldi ve iyileşti denilmektedir.- Bunun üzerine hem bizi ağırlayacak yiyecek şeyler gönderdi, hem de koyunları gönderdi. Ben ve arkadaşlarım gönderdiği yiyecekleri yedik. Ancak koyunlardan yemeyi kabul etmediler. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vardık ve ben de ona durumu haber verince şöyle buyurdu: “Sen onun bir rukye olduğunu nerden biliyorsun?” Ey Allah’ın Rasulü, dedim. Bu, içime doğan birşey oldu. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Yeyiniz o koyunlardan bize de yediliniz.” Bunu, “es-Sünen” adlı kitabında rivâyet etmiştir. Dârakutnî’ye ait bu eserin doğru ismi -Îmanı Kurtubî’nin hayatı ve tefsirine dair yaptığımız ve tercümemizin başına koyduğumuz çalışmada da görüldüğü gibi (s. 109) “el-Müdebbec”dir.

“el-Medîh” Dârakutnî, III, 64-65. Ayrıca: Buhârî, İcâre 16, Tıb 33, 39; Müslim, Selâm 66; Ebû Dâvûd, Buyu’ 37. Tıb 19; Tirmizî, Tıb 20; İbn Mâce, Ticârât 7; Müsned, III. 2, 10, 44. adlı eserinde de es-Serrî b. Yahya yoluyla gelen hadiste şöyle demektedir: Bana el-Mu’temir b. Süleyman anlattı, o, Leys b. Ebi Süleym’den, o, el-Hasen’den, o, Ebû Umame’den; o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan dedi ki: “Barasa, deliliğe, cüzzama, karın hastalığına, vereme, sıtmaya ve nefese (nazara.) karşı zaferan veya kırmızı kil ile şunları yazmanın, Allah’ın izniyle faydası olur:

(……..) Özelin ve genelin şerrinden, kötülükle isabet eden nazardan, kıskandığı, zaman kıskanandan, Ebû Ferve’den (İblis’ten) ve onun doğurduklarından, Allah’ın eksiksiz kelimelerine ve genel olarak bütün isimlerine sığınırım. Tercüme, Kurtubinin hadisle geçen garip lâfızlara dair açıklamaları dikkate alınarak yapılmıştır.

“Otuzüç melek, aziz ve celil olan Rabblerinin huzuruna varıp bizim topraklarımızda hastalık vardır, dediler. Şöyle buyurdu: Kendi topraklarınızdan bir miktar toprak alınız ve onunla alınlarınızı mesh ediniz. Ya da şöyle dedi: Biz size, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın rukıyesini tavsiye ederiz. Onu gizleyen yahut da onun karşılığında bağış kabul eden bir kimse iflah olmasın.

Daha sonra Fâtihatü’l-Kitap ile el-Bakara Sûresi’nin baş tarafından dört âyet-i kerîme, kendisinde rüzgârların evirilip çevirilmesinden söz edilen âyet, (el-Bakara, 2/264) Âyete’l-Kürsî (el-Bakara, 2/255.) ile ondan sonraki iki âyet-i kerîme ve:

“Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır…” (el-Bakara, 2/284.) âyetinden itibaren el-Bakara Sûresi’nin sonuna kadar, Ali İmrân Sûresi’nin başından on, sonundan on âyet, en-Nisa Sûresi’nin ilk âyeti, el-Mâide Sûresi’nin ilk âyeti, el-En’âm Sûresi’nin ilk âyeti, el-A’raf Sûresi’nin ilk âyeti ile yine el-A’raf’ta yer alan:

“Şüphesiz, Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı” (el-A’raf’, 7/54) âyeti sonuna kadar, Yûnus Sûresi’nde yer alan:

“Mûsa dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir, şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Elbette Allah o bozguncuların işini düzeltmez” (Yûnus, 10/81) âyeti ile, Tâ-Hâ Sûresi’nde yer alan:

“Sağ elindekini bırak. Onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye giderse iflah olmaz” (Tâ-Hâ, 20/69) ile, es-Saffât Sûresi’nin baş tarafından on âyet. ile Kulhuvallahu ehed (İhlas) Sûresi ve Muavizeteyn (helâk ve Nas) Sureleri temiz bir kaba yazılır. Sonra temiz bir su ile üç defa yıkanılır. Sonra, rahatsız olan kişi ondan üç avuç alır. Sonra ondan namaz için abdest alır gibi abdest alır. Ancak, bundan önce de namaz için abdest almalı ki, bu takdirde bu su ile abdest almadan önce taharet üzere olsun. Sonra başı, göğsü ve sırtı üzerine bu sudan döker. Ancak bu su ile istinca etmez. Sonra da iki rekât namaz kılar, sonra da yüce Allah’tan şifa diler. Bunu üç gün süre ile, her gün bir miktar yazı yazacak kadarı tekrarlar. Bir rivâyette ise: “Ebû Kıtre’nin şerrinden ve onun doğurduklarının şerrinden” ve: “Alınlarınızı da mesh ediniz” denilmekte ve ravi bu konuda herhangi bir şüphe ifadesi kullanmamaktadır.

Buhârî de, Âişe (radıyallahü anha) dan rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatı ile sonuçlanan hastalığında, Muavvizeleri okur ve kendisine üflerdi. Hastalığı ağırlaşınca, onları ben okuyup ona üfler ve bereketleri dolayısıyla kendi elini vücuduna mesh ederdim. Ben, (haelisi ez-Zührî’den rivâyet eden Ma’mer) ez-Zühri’ye: Nasıl üflerdi diye sordum, o da şöyle dedi: Ellerine üfler, sonra da ellerini yüzüne sürerdi. Buhârî, Meğâzi 83, Tıb 32, Fedâilu’l-Kur’ân 14, Deavat 12: Müslim, Selâm 51: Ebû Dâvûd, Tıb 19; İbn Mâce, Tıb 38; Muvatta’ Ayn 10; Müsned, VI, 104, 124.

Malik de İbn Şihab’dan, o, Urve’den, o da Âişe’den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsızlandı mı, kendisine Muavizeteyni okur ve bunları (elinin içine) tefleder veya nefs ederdi. Bk. İbn Mâce, Tıb 38: İbn Abdil-Berr. el-İstizkâr, XXVII, 28-30

Ebû Bekir el-Enbârî dedi ki: Dilciler, “nefs etmeyi” tükürüksüz olarak üflemek, “tefi etmeyi” de tükürüklü olarak üflemek diye açıklamışlardır. Şair şöyle demiştir:

“Eğer iyileşirse ben onun için nefs edip üflemem

Eğer o yitirilecek olursa, zaten yitirilmek onun hakkıdır.”

Zu’r-Rimme de şöyle demektedir:

“Üstünde yosun tutmuş suyun içinden

Kavmin, kuyunun içinden su almak üzere inen kişisi, ne zaman su içmek

isterse, üfleyerek içer (tefi eder).”

Şair burada, tükürük saçarak üfler, demek istemiştir.

İleride yüce Allah’ın izniyle, el-Felâk Sûresi’nde nefse dair ilim adamlarının görüşleri açıklanacaktır.

3. Rukye’nin Hükmü İle İlgili Görüşler:

İbn Mes’ûd’un rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Muavizât (Felâk ve Nas sûreleri) okunarak yapılması müstesna, rukyeyi mekruh görürmüş.

Ancak Taberî der ki: Bu hadis ve benzeri rivâyetlerin dinde delil olarak gösterilmesi câiz değildir. Çünkü bu iradisi nakleden kimseler arasında bilinmeyen kimseler vardır. Faraza, sahih olsa dahi bu ya bir yanlışlık olurdu veya nesh edilmiş olurdu. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Fâtiha Sûresi hakkında: “Onun bir rukye olduğunu nereden bildin?” demiştir. Kur’ân-ı Kerîmin iki sûresi olan Muavizeteyn ile rukye yapmak câiz olduğuna göre, cevaz bakımından Kur’ân-ı Kerîmin diğer bölümleri ile de rukye yapmak aynı hükmü taşımalıdır, çünkü hepsi de Kur’ân-ı Kerîmdir. Yine, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Ümmetimin şifası, Allah’ın Kitabından üç âyet-i kerimede, yahut bir lokma balda, yahut da bir hacamat bıçağı ile açılacak bir yarıktadır.” Buhârî, Tib 3. 4; İbn Mâce, Tıb 23: Müsned, I, 246, III, 343, IV, 146, VI, 401″de yer alan üç husus ‘”bir içim bal, hacamat bıçağıyla açılacak bir yarık ve -hoşuma gitmemekle birlikte- bir dağlamadır” diye sayılmaktadır. “Okunacak üç âyet” ifadesini tesbit edemedik. Recâ’ el-Ğanevî de şöyle demiştir: Kim Kur’ân-ı Kerîm ile şifa aramayacak olursa, onun için şifa sözkonusu değildir.

4. Allah’ın Bazı İsimlerinin, Yahut Kur’ân-ı Kerîm’in Bazı Ayetlerinin Bir Yere Yazılıp Su İle Yıkanması… (Nüşre):

İlim adamları nüşre hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Nüşre Allah’ın bazı isimlerinin yahut Kur’ân-ı Kerîmin bazı bölümlerinin bir yere yazıldıktan sonra su ile yıkanması, sonra da hastaya o suyun sürülmesi veya içirilmesidir.

Said b. el-Müseyyeb bunu câiz kabul etmektedir. Ona şöyle sorulmuştur: Bir adamın hanımına yaklaşması alıkonulmuş ise, onun bu hali çözülüp nüşre yapılabilir mi? O, bunda bir mahzur yoktur, fayda veren şey de yasaklanmaz, diye cevap vermiştir.

Mücahid ise, Kur’ân-ı Kerîmin bazı âyetlerinin bir şeye yazıldıktan sonra yıkanılarak korkuya kapılan kimseye içirilmesi görüşünde değildi. Âişe (radıyallahü anha) ise bir kaba Muavizetyni okur, sonra da bu suyun hastaya dökülmesini emrederdi, el-Mazeri Ebû Abdullah der ki: Nüşre, rukye yapanlarca bilinen bir husustur. Ona bu ismin veriliş sebebi ise, nüşre yapılan kimseyi, neşretmesi (yani, halinin çözülmesi) den dolayıdır.

el-Hasen ile İbrahim en-Nehaî ise, nüşreyi uygun kabul etmezlerdi, en-Nehaî şöyle demiştir: Ben, bu işi yapana bir belâ isabet edeceğinden korkarım. O, bu kanaati ile Kur’ân-ı Kerîm’in sağlayacağı şeyden hemen sonra bir belâ gelmesi, onun herhangi bir şifa ile fayda sağlamasından daha yakın bir ihtimal olduğu kanaatinde gibidir. el-Hasen de der ki: Ben, Enes’e sordum, o şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan, bunun şeytandan olduğunu zikredenler vardır.

Ebû Dâvûd da, Ca bir b. Abdullah yoluyla şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a nüşre hakkında sorulmuş, o da: “Şeytanın amelindendir” diye cevap vermiştir. Ebû Dâvûd, Tıb 9; Müsned, III. 294.

İbn Abdiİ-Berr dedi ki: Bu rivâyetler, nisbeten gevşek (leyyin) rivâyetlerdir ve bunun başka anlamlara gelme ihtimali de vardır. Şöyle de denilmiştir: Bu yasaklayıcı İfadeler, Allah’ın Kitabı, Rasûlünün sünneti ve bilinen tedavi şekillerinin dışına çıkılması hali hakkında kabul edilir. Nüşre, tıb türü bir uygulamadır. O, fazileti bulunan bir şeyin yıkanmış suyudur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın abdestine benzer. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Şirk ihtiva etmediği sürece rukyenin bir mahzuru yoktur. Sizden kim kardeşine faydalı olabilecekse onu yapsın.” Müslim, Selâm 61-63: Müsned, III, 302. 334, 382, 393. Kıırtubî’nin zikrettiği: “… şirk ihtiva etmediği sürece…” kaydı, hüküm itibariyle doğru olmakla birlikte, belirtilen yerlerde bu kayıt ayrıca zikredilmemişim

Derim ki: Biz, nüşre ile ilgili merlü olan nassı ve bunun ancak Allah’ın Kitabı’ndan yapılabileceğini önceden zikretmiş bulunuyoruz. Ona dayanılarak hareket etmek gerekir.

5. Muska ve Benzeri Şeyleri Takmak:

Malik dedi ki: Aziz ve celil olan Allah’ın isimlerinin yazılı olduğu kâğıtlarının, teberruk kastı ile hastaların boyunlarına asılmasında -bunları asmaktan kasıt nazarı defetmek olmamak şartıyla- bir mahzur yoktur. Bunun anlamı ise, ona herhangi bir şekilde nazar isabet etmeden önce nazara karşı koymak niyetini taşımamaktır. İlim ehlinden önemli bir topluluk da bu kanaattedir. Bunlara göre sağlıklı olan hayvan veya Âdemoğluna nazar değer korkusuyla bazı şeyleri asmak câiz değildir. Bekinin gelmesinden sonra ise, aziz ve celil olan Allah’ın isimlerinin yazılı olduğu bir kâğıdı asmak, yüce Allah’dan kurtuluş ve iyileşmek kastıyla bunları yazmak ise, nazardan olsun başka şeyden olsun rukye ile tedavinin mubah kabul edildiğine dair sünnette valid olmuş rukye kabilindendir.

Abdullah b. Amr dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sizden herhangi bir kimse, uykusunda korkacak olursa:

(……..): Allah’ın gazabından, kötü ikabından, şeytanların şerrinden ve yanında hazır bulunmalarından Allah’ın tam kelimelerine sığınırım, desin.” Tirmizî, Deavat 93: Ebû Dâvûd, Tıb 19; Muvatta’’ Sear 9; Müsned, II. 181. Abdullah, bu duayı yetişkin çocuklarına öğretirdi. Bunu öğrenecek yaşa gelmemiş olanlarının ise, yazar ve üzerlerine asardı. Müsned, II, 181

Denilse ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kim, üzerine birşey asacak olursa, onunla başbaşa bırakılır (işi ona havale edilir)” dediği rivâyet edilmiştir. Tirmizî, Tıb 24 İbn Mes’ûd da, Um veledinin üzerinde bağlanmış bir temime (muska) görünce, onu şiddetle çekip kopardıktan sonra şöyle demiştir: İbn Mes’ûd’un çocukları hiç şüphesiz şirke muhtaç değillerdir. Arkasından da şöyle demişti: Şüphesiz ki temimeler, rukyeler ve tivele şirktendir. Ona, tivele nedir diye sorulunca, o da: Kadının kendisi vasıtasıyla kocasına kendisini sevdirmek istediği şeylerdir.

Ukbe b. Âmir el-Cuheni’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i söyle buyururken dinledim: “Kim, bir temimeyi üzerine asacak olursa, Allah ona tamamlamasın. Kim de bir vedea (nazar boncuğu) takacak olursa, Allah ona kalp rahatlığı vermesin.” Müsned, IV. 154

el-Halil b. Ahmed dedi ki: Temime, bir takım duaların yazılı olduğu bir gerdanlıktır. Vedea ise, bir takım boncuklardır. Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Temime, Arapçada gerdanlık demektir. İlim ehlince anlamı da, nazar değmesi korkusuyla, yahut bir başka maksatla bunların meydana gelmesi, yahut da gelmemesi amacıyla ve fiilen meydana gelmeden önce boyunlara takılan gerdanlıklardır. “Allah, onu tamama erdirmesin” ifadesi, Allah onun sıhhat ve afiyetini tamama erdirmesin, demektir. Mana itibariyle onun gibi olan vedea (nazar boncuğu) asanlar hakkındaki “Allah kalp rahatlığı vermesin” ifadesi ise, Allah afiyetini, bereketini kaldırsın, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Bütün bunlar cahiliye döneminin yaptıkları temime ve gerdanlık asmaktan bir sakındırmadın Onlar, bu boncuk ve askıların kendilerini koruduklarını, başlarına gelecek belaları Savacaklarını zannediyorlardı. Halbuki bunları Allah’dan başka hiç bir kimse önlemez. Afiyet veren de O’dur, bela veren de O’dur. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), işte onlara cahiliye döneminde yaptıkları bu kabil işleri yapmayı yasaklamaktadır. Âişe (radıyallahü anha) dan da dedi ki: Belânın gelişinden sonra takınılan şeyler, temime değildir.

Kimi ilim adamı ise, belânın ister gelişinden önce olsun, ister sonra olsun her birinde temime asmayı mekruh, kabul etmiştir. Yüce Allah’ın izniyle birinci görüş hem rivâyet bakımından, hem aklî bakımdan daha sahih görünmektedir. İbn Mes’ûd’dan gelen rivâyete gelince; o, bu davranışı ile Kur’ân-ı Kerîmin dışında Iraklılardan (Babil’deki Harut ve Ma rut sihirlerinin kalıntı la rindan) ve kâhinlerden öğrenilmiş birtakım şeylerin asılmasından hoşlanmadığını anlatan bir rivâyet olabilir. Çünkü, boyuna asılmış olsun, olmasın Kur’ân-ı Kerîm ile şifa istemek şirk olmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın: “Kim üzerine bir şey asacak olursa onunla başbaşa bırakılır” hadisine gelince; üzerine Kur’ân-ı Kerîm’den birşeyler asan kimsenin de işlerini Allah’ın üstlenmesi ve Allah’ın onu kendisinden başka kimseye havale etmemesi, bırakmaması gerekir. Çünkü, kendisinden yardım islenen ve Kur’ân-ı Kerîm vasıtası ile şifa istenmek suretiyle kendisine teveccüh olunan O’dur.

İbnü’l-Müseyyeb’e, Kur’ân âyetlerinin boyna asılıp aşılmayacağı hususunda sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: Eğer bu bir mahfaza veya koruyucu bir parça içerisinde bulunursa, bunda bir mahzur yoktur. Bu ise, yazılı olan şeyin Kur’ân-ı Kerîm olması hakkındadır.

ed-Dahhâk’dan nakledilen rivâyete göre ise o, kişinin, cima esnasında ve helaya gittiği vakit bir kenara koymak şartıyla, Allah’ın Kitabı’ndan birşeyler yazılı bulunan bir yazıyı üzerine asmasında bir mahzur görmemiştir. Ebû Cafer Muhammed b. Ali de, çocuklarının üzerlerine asılacak bu gibi dualara ruhsat vermiştir. İbn Şîrîn de kişinin, Kur’ân’dan yazılı birşeyleri üzerine asmasında bir mahzur görmezdi.

6. Mü’minlere Rahmet, Zâlimlere Ziyan: Kur’ân:

“Mü’minler için bir şifa ve rahmet” yani, Kur’ân okumak sebebiyle Allah’ın lütfedip verdiği sevap ile birlikte sıkıntıları açıp gideren, ayıpları temizleyen, günahları örtüp gizleyendir. Nitekim Tirmizî, Abdullah b. Mes’ûd’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim Allah’ın Kitabı’ndan bir harf okuyacak olursa, onun karşılığında o kimseye bir hasene verilir. Bir hasene ise on misli ile mükâfatlandırılır. Ben sizlere “elif, lâm, mim” bir harftir demiyorum. Aksine, “elif” bir harf, “lâm” bir harf, “mim” bir harftir.” (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih, garip bir hadistir. Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân 16 Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.

“Zâlimlerin ise” yalanlamaları sebebiyle

“ancak hüsranını artırır.” Katade dedi ki: Kur’ân-ı Kerîm’in okunduğu bir yerde oturan bir kimse, yerinden ya bir fazlalık ile, yahut bir eksiklik ile kalkar. Sonra da:

“Kur’ân’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet olarak kısım kısım indiririz…” âyetini okudu.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın:

“De ki: O, îman edenler için bir hidâyet ve bir şifadır. Îman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o, onlar için bir körlüktür” (Fussilet, 41/44) âyetidir.

Bu açıklamaya göre Kur’ân-ı Kerîm, farzlar ve hükümlere dair ihtiva ettiği açıklamaları ile bir şifadır.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/isra-81/,https://kutsalayet.de/isra-83/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız