Dediler ki: Ey Şuayb, senin namazın mı sana emrediyor ki atalarımızın taptıklarını terk edelim veya mallarımızda dilediğimizi yapmayalım? Gerçekten sen yumuşak huylu ve akıllı birisin.
Diyanet Vakfı
Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!
Kurtubi Tefsiri
Dediler ki: “Ey Şuayb! Bize babalarımızın tapındıklarından yahut kendi mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Çünkü sen muhakkak yumuşak huylu ve aklı başında bir kimsesin.”
“Dediler ki: Ey Şuayb! Bize babalarımızın tapındıklarından… vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor?” âyetindeki
“Namazın mı?” âyeti,
“Namazların mı?” şeklinde çoğul olarak da okunmuştur, ” Terketmemizi” ifadesindeki (mastar anlamı veren edat) nasb mahallindedir. el-Kisaî de der ki: Bu hazfedilmiş “be” harf-i cerri ile cer mahallindedir.
Rivâyet edildiğine göre Şuayb (aleyhisselâm) çokça namaz kılar, farzı ile, nafilesiyle ibadete çokça ve dikkatle devam eder ve şöyle derdi: Şüphesiz ki namaz hayasızlıktan ve münkerden alık oyar. Onlara bu şekilde (iyilikleri) emredip (kötülüklerden) yasaklayınca devamlı çokça namaz kıldığını gördüklerinden onu ayıplamaya, onunla alay etmeye ve yüce Allah’ın söylediklerini haber verdiği sözleri söylemeye koyuldular.
Bir açıklamaya göre buradaki “namaz” okumak anlamındadır. Bunu da es-Süfyan, el-A’meş’ten nakletmiştir. Yani senin okudukların mı sana bunları emretmektedir? Böylelikle bu görüşüyle onların kâfir olduklarını kastetmektedir. el-Hasen de der ki: Allah ne kadar peygamber gönderdiyse, mutlaka ona namazı ve zekâtı farz kılmıştır.
“Yahut kendi mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi…” el-Ferrâ”nın iddiasına göre ifadenin takdiri: Yahut seh bize mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmemizi mi yasaklıyorsun? şeklindedir.
es-Sülemî ve ed-Dahhâk b. Kays da; “Yahut kendi mallarımızda senin dilediğin gibi tasarruf etmeni (sana namazın mı emrediyor?)” şeklinde her iki fiili de “(muhatab) te”si ile okumuşlardır. Bu da: Ey Şuayb! Senin dilediğini yapmanı… takdirindedir.
en-Nehhâs ise der ki: Bu kıraate göre; “Yahut … me…” ifadesi birinci; “…me…” ye atfeditmiştir.
Zeyd b. Eslem’in de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Hazret-i Şuayb’ın kavmine yasaklamış olduğu şeyler arasında dirhemlerin kenarlarını kesmek de vardı. Yine denildiğine göre: “Yahut kendi mallarımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi…” âyetinin anlamı şudur: Biz kendi aramızda eksik vermek konusunda karşılıklı razı olursak, sen ne diye bize bunu yasaklıyorsun, bundan vazgeçmemizi İstiyorsun?
“Çünkü sen muhakkak yumuşak huylu ve aklı başında bir kimsesin.” Bu sözleriyle; kendi kanaatine göre sen kendinin böyle olduğunu zannediyorsun, demek istemişlerdi. Ebû Cehil’in vasfı ile ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyet da bu yönüyle buna benzemektedir:
“Tat bakalım, çünkü sen güçlü ve değerli imişsin.” (ed-Duhân, 44/49) yani kendi iddiana göre sen böylesin!
Bir diğer görüşe göre onlar bu sözlerini Hazret-i Şuayb ile alay etmek, eğlenmek için söylemişlerdir. Bu açıklamayı da Katâde yapmıştır. Arapların Habeşli bir kimseye Ebû’l-Beyda (beyazın babası) demeleri, beyaz olan bir kimseye de siyahın babası demeleri bu kabildendir. İşte cehennem bekçilerinin Ebû Cehil’e:
“Tat bakalım, çünkü sen güçlü ve değerli imişsin” (ed-Duhân, 44/49) şeklindeki sözleri de böyledir.
Süfyan b. Uyeyne der ki: Araplar uğur ve tefe’ül (iyi şeylerle karşılaşmak umudu) olsun diye herhangi bir şeyi kendi zıttı ile nitelendirebilirler. Nitekim zehirli bir hayvan tarafından sokulmuş bir kimseye “selim” denildiği gibi, geniş ve düzlük araziye “mefaze (çabucak geçilebilecek yer)” demeleri de bu kabildendir.
Bir diğer açıklamaya göre; Hazret-i Şuayb’ın kavmi sövmek ve tahkir etmek kastıyla, tariz olsun diye bu ifadeleri kullanmışlardır. Bu da bu konudaki açıklamaların en güzelidir. Ondan önceki âyetler da bu açıklamanın doğruluğuna delildir. Yani şüphesiz ki sen gerçekten yumuşak huylu, aklı başında bir kimsesin. Nasıl olur da atalarımızın taptıklarını terketmemizi, onlara tapmaktan vazgeçmemizi emredebilirsin? Bu açıklamaların doğruluğuna yüce Allah’ın:
“Bize babalarımızın tapındıklarından… vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor?” sözleri delildir. Onlar Hazret-i Şuayb’ın çokça namaz kılıp ibadet ettiğini ve onun yumuşak huylu ve aklı başında birisi olmakla birlikte, kendilerine atalarının taptıklarını terk etmelerini emretmesini uygun göremediler. Bundan sonraki âyetler da buna delil teşkil etmektedir; “Dedi ki: Ey kavmim! Şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir belgeye sahipsem ve O bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş ise (buna) ne dersiniz?” Yani bu durumda ben size sapıklıktan vazgeçmenizi söylemeyecek miyim?
İşte bütün bunlar onların bu sözleri hakikat anlamına söylediklerini ve onun hakkındaki kanaatlerinin bu olduğunu göstermektedir. Kurayzaoğullarına mensub yahudilere, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in “Ey maymun’a dönüştürülmüş olanların kardeşleri” dediğinde onların: Ey Muhammed! Biz senin cahillik eden bir kimse olduğunu bilmiyorduk, demeleri de buna benzemektedir.
Paralarda Hile ve Değerlerini Düşürecek İşlemler Yapmak:
Tefsir âlimleri derler ki: Hazret-i Şuayb’in kavmine yasaklayıp vazgeçmelerini istediği ve kendilerinin de o işi yaptıkları için azaba uğradıkları amellerden birisi de dinar ve dirhemlerin kenarlarını kesmektir. Onlar o kesilen bölümler kendilerinde kalsın diye sağlam dirhemlerin kenarlarını kesiyor, koparıyorlardı. Sağlam dirhem ve dinarları sayarak işlem yapıyor, kenarları kesilmiş dirhemleri ise tartı ile işleme konu ediyorlardı. Tartıda da ayrıca hile yapıyorlar, tartılarını az gösteriyorlardı. İbn Vehb dedi ki: Malik dedi ki: Bunlar dinar ve dirhemleri kırıyorlardı. Said b. el-Müseyyeb, Zeyd b. Eslem ve bunlara benzer mütekaddimin tefsir âlimlerinden bir grup da böyle açıklamışlardır. Bu şekilde paralan kırmak ise büyük bir günahtır.
Ebû Dâvûd’un kitabında (Sünen’inde) Alkame b. Abdullah’tan, o babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanların aralarında kullandıkları geçerli sikkelerin gerektirici bir sebep olmadıkça Ebû Dâvûd, Buyû’ 48; İbn Mâce, Ticârât 52; Müsned, III, 419. kırılmalarını nehyetmiştir. ‘Gerektirici bir sebeb” ayarının kalitesinde şüphe edilmesi gibi… bir sebeb; diye açıklanmıştır.
Çünkü eğer bu sikkeler sağlam ise bunların maksatları tahakkuk eder ve faydaları da gerçekleşir. Bu dirhemler kırılacak olursa, sıradan bir mal olur ve sikke olarak kullanılmalarından beklenen fayda ortadan kalkar. Bu da insanlara zararlı olur. İşte bundan dolayı bu iş haram kılınmıştır.
Yüce Allah’ın:
“O şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan fakat ıslah etmeyen dokuz kişi vardı,” (en-Neml, 27/48.) âyetin te’vili ile ilgili olarak bu kimselerin dirhemleri kırdıkları şeklinde açıklanmıştır. Bu açıklamayı Zeyd b. Eslem yapmıştır.
Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr der ki: İlim adamlarının söylediklerine göre Medine’de Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den sonra Kur’ân’ın te’vili (açıklaması, tefsiri) hususunda Zeyd b. Eslem’den daha âlim bir kimse yoktu.
Sikkeleri Kırmanın Cezası:
Esbağ dedi ki; Abdu’r-Rahmân b. el-Kasım b. Halid b. Cünâde Zeyd b. el-Haris el-Rutakî’nin azadası dedi ki: Sikkeleri kıranın şehadeti kabul olunmaz. Bu konuda bilgisiz olduğunu mazeret olarak ileri sürse dahi kabul edilmez. Çünkü bu, mazeretin kabul olunacağı bir yer değildir.
İbnu’l-Arabîderki: Böyle birisinin şehadetiniri kabul olunmaması, bunun büyük bir günah işlediğinden ötürüdür. Büyük günahlar ise küçük günahlardan farklı olarak- kişinin adalet sıfatını kaldırır. Bu konuda bilgisizliğin mazeret olarak kabul edilmemesine gelince, bu hiçbir kimseye gizli kalmayan apaçık bir husus olduğundan dolayıdır. Çünkü mazeret ancak kişinin doğru söylediğinin açık olması yahut ta doğru söyleyip söylemediğinin belli olmaması ve bu hususu Allah’ın kuldan daha iyi bilmesine havale edilmesi halinde Malik’in dediği gibi- kabul edilir.
Sikkeleri Kırarak, Paranın Değerini Düşürerek Fesat Çıkartma ve Cezası:
Bu davranış masiyet ve şehadetin kabul edilmemesine sebep teşkil eden bir fesat (bozgunculuk) olduğuna göre; bu İşi yapan kimseler cezalandırılır. İbn Müseyyeb kendisine sopa vurulmuş bir adamın yanından geçer ve: Bu neden böyledir? diye sorar. Adamın birisi: Bu adam. dinar ve dirhemleri keser deyince, İbnu’l-Müseyyeb, ona sopa vurulmasına karşı çıkmayarak: Bu yeryüzünde fesat çıkarmak kabilindendir, der.
Buna benzer bir olay Süfyan’dan da nakledilmektedir:
Ebû Abdu’r-Rahmân en-Necibî de der ki: Medine valisi olduğu sıralarda Ömer b: Abdulaziz’in yanında oturuyor idim. Dirhemleri kesen bir adam getirildi. Bu hususta ona karşı şahitlik de edilmişti. Ömer ona sopa vurdu, saçlarını traş etti ve şehirde dolaştırılarak teşhir edilmesini emretti. Bu işi yapacak kişiye de: İşte dirhemleri kesenin cezası budur, diye yüksek sesle bağırmasını emretti. Daha sonra da bu adamın kendisine geri getirilmesini söyledi ve dedi ki: Elini kesmekten beni alıkoyan tek şey bugünden önce benzer bir durumla karşı karşıya kalmamış oluşumdur. Artık bu hususta sen böyle bir işi yapmış oldun ve öne geçmiş oldun. Bundan sonra isteyen (bu tür işleri yapan kimselerin) elini kessin.
Kadı Ebû Bekr b. el-Arabî der ki: Böyle bir kimsenin kamçı vurularak tedib edilmesi hususunda söylenecek bir söz yoktur. Saçının traş edilmesini de Ömer b. Abdulaziz uygulamış bulunuyor. İnsanlar arasında hüküm verdiğim günlerde ben hem dövüyor, hem de saçlarını traş ediyordum. Saçlarını Eraş etme cezasını da, saçını masiyet işlemek konusunda kendisine yardımcı bir unsur ve fesadı işlerken saçını güzelleşme yolu olarak gören kimselere uyguluyordum. İşte masiyete götüren her yolda yapılmast gereken uygulama da budur, eğer bedene etki etmiyor ise o unsur kesilmelidir. Bu işi yapanın elinin kesilmesine gelince, Ömer bunu hırsızlık ile ilgili hükümlerden çıkarmıştır. Çünkü dirhemlerin etrafını kesip kırpmak onları kırmaktan farklı bir şeydir. Çünkü dirhemi kırmak onun niteliğini değiştirmektir, kenarlarını kırpıp kesmek ise miktarını eksiltmektir. O halde böyle bir iş, gizli bir şekilde başkasına ait bir malı almak demektir. Eğer: Malın korunması, elin kesilmesi için asıldır, denilecek olursa, şu cevabı veririz: Ömer’in bu sikkelerin insanlar arasında dinar veya dirhem olarak ayırıcı bir konumda olmak üzere hazırlanmalarını, onların korunmaları olarak değerlendirmiş olması ihtimali vardır. Herbir şeyin korunması ise kendi durumuna göre değişir. Diğer taraftan İbn ez-Zübeyr bunu uygulamaya koymuş ve dinar ve dirhemlerin etrafını kırptığı için bir adamın elini kesmiştir.
Maliki mezhebine mensub ilim adamlarımız derler ki: Dinar ve dirhemler, üzerlerinde Allah’ın adının bulunduğu, Allah’ın mühürleridir. Eğer tefsir âlimlerinin görüşlerine göre Allah’ın mührünü kıran kimsenin eli kesilir, denilecek olursa bu İşi yapan gerçekten buna lâyıktır. Yahut ta bir kimse üzerinde sultanın mührü bulunan bir şeyi kırsa te’dib edilir. Allah’ın mührü sayesinde ise ihtiyaçlar karşılanır. Dolayısıyla ceza bakımından bu iki mührü kırmak eşit olamaz.
İbnu’l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre dirhemlerin kırılması dolayısıyla değil de etraflarının kesilmesi dolayısıyla el kesme cezası uygulanır ve ben bunu hakimlik yaptığım günlerde uyguluyor idim. Şu kadar var ki etrafım cahillerle dolup taşıyordu, ancak sapık kıskançların söyleyecekleri sözler dolayısıyla, korkuya da kapılmadım. Hak ehlinden bunu uygulama imkânını bulan herhangi bir kimse Allah rızası için, ecrini Allah’tan bekleyerek bunu uygulamalıdır.