Gaybın anahtarları O’nun yanındadır, onları O’ndan başkası bilmez. Karada ve denizde olanı bilir. Bir yaprak düşmez ki O bilmesin. Ne toprağın karanlıklarındaki bir tane, ne yaş, ne kuru bir şey yoktur ki apaçık kitapta olmasın.
Diyanet Vakfı
Gaybın anahtarları Allahın yanındadır; onları Ondan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; Onun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.
Kurtubi Tefsiri
Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan başkası bunları bilmez. Karada ve denizde ne varsa O bilir. Bir yaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane bile olsa, yaş ve kuru hiçbir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1. Gaybın Anahtarları Ve Gayb Bilgisi:
Nakledildiğine göre bu âyet-i kerîme ile oniki bin melek inmiştir.
Buhârî’de İbn Ömer yoluyla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Gaybın anahtarları beştir. Bunları Allah’tan başkası bilemez. Rahîmlerin neyi eksilttiğini Allah’tan başkası bilmez. Yarın ne olacağını Allah’tan başkası bilmez. Yağmurun ne zaman geleceğini Allah’tan başkası bilmez. Kimin nerede öleceğini Allah’tan başka kimse bilmez. Kıyâmetin de ne zaman kopacağını Allah’tan başka kimse bilmez.” Müslim’in Sahih’inde de Hazret-i Âişe’den şöyle dediği kaydedilmektedir: Her kim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Buhârî, İstiskaa 29, Tefsir 6, sûre 1; Müsned, II, 24, 52, 58, 122 in, yarın neler olacağını haber verdiğini iddia edecek olursa, Allah’a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur. Çünkü yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Göklerle yerde olan gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” (en-Neml, 28/65 ) Müslim, Îman 287; Tirmizî, Tefsir 6. Sûre 5,
“Anahtarlar” anlamındaki: ise, ‘ın çoğuludur. Fasih söyleyiş de budur. Bununla birlikte -elif li olarak-: da denilip çoğulu da; …diye gelir. Bu İbn es-Semeyka’ın da kıraatidir.
(Anahtar anlamındaki) miftâh, evin kapısı üzerindeki kilit gibi maddi, yahut da kıyas gibi aklî her bir kapalı şeyi çözüp açana denilir.
İbn Mâce, Sünen’inde, Ebû Hatim el-Bustî Sahih’inde Enes b. Mâlik’ten şöyle dediğini rivâyet ederler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İnsanlar arasında öyleleri vardır ki, hayrın anahtarları, şerrin de kilitleridirler. Yine insanlar arasında öyleleri vardır ki, şerrin anahtarları, hayrın kilitleridirler. Allah’ın hayrın kilitlerinin açılışını ellerine nasip kılmış olduğu kimselere ne mutlu! Şerrin anahtarlarının açılışını da ellerine nasip kıldığı kimselere de veyl olsun!” İbn Mâce, Mukaddime 19.
Burada
“Anahtar” âyet-i kerimede nasıl ki anahtar aracılığı ile insan için gaip olan (görünmeyen) şeylere ulaşılabiliyor ise, gayblara ulaşmak (onları bilmek) den kinayedir. O bakımdan bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Buradaki “anahtarlar anlamındaki mefâtîh” kelimesi insanların; Bana şunu aç, demelerinden alınmıştır ki, bu da; bana kendisi vasıtasıyla ulaşabileceğim şeyi ver veya öğret, anlamındadır.
Gaybın ilmi Allah’ın yanındadır. Gayba ulaştıran yollar da O’nun elindedir. Buna O’ndan başka kimse sahip değildir. O, kimi bunlara muttali kılmak dilerse onu muttali kılar. Kimi de bunlardan alıkoymak istersealıkoyarve perdeler. Böyle bir şey (muttali kılma) ise ancak Onun rasullerine ilminin feyzini vermesi ile olur. Buna delil de yüce Allah’ın şu âyetleridir:
“Allah sizi gayba da muttali kılmaz. Fakat Allah, peygamberlerinden kimi dilerse onu seçer” (Âl-i İmrân, 3/179);
“O, gaybı bilendir. O, kendi gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Meğer ki beğenip seçtiği bir peygamber ola.” (el-Cin, 72/26)
“Anahtarlar” ile rızık hazinelerinin kastedildiği de söylenmiştir ki, bu görüş es-Süddî ile el-Hasen’den nakledilmiştir. Mukâtil ve ed-Dahhâk ise yeryüzü hazineleri olduğunu söylemişlerdir.
Buradaki ifade mecazi bir ifadedir. Bununla gayba hangi vasıtalar ile ulaşılabileceğini ifade etmektedir. Bunun dışında hadisin ihtiva ettiği manaya uygun görüşler de ileri sürülmüştür. Yani ecellere ve ecellerin sona ereceği vakte dair bilgiler O’nun yanındadır, demektir.
Şöyle de açıklanmıştır: Ömürlerin akibeti ile amellerin ne ile sonuçlanacağına dair bilgiler O’nun nezdindedir. Buna benzer daha başka görüşler de ileri sürülmüş ise de tercih edilen görüş, birincisidir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
2. Gaybı Bildiğini İddia Ve Zannedenler:
İlim adamlarıma der ki: Şanı yüce Allah Kitabında birden çok âyet-i kerimede gayb bilgisinin -kullarından seçtikleri müstesna- yalnızca kendisine ait olduğunu ifade etmiştir.
Her kim yarın yağmur yağacaktır deyip, bunu kat’i bir İfade ile dile getirirse kâfir olur. Buna dair haberini ister bir emareye dayanarak ileri sürmüş olsun, ister bir emareye dayanmaksızın ileri sürmüş olsun, farketmez.
Yine rahimde olanı bildiğini söyleyen de kâfirdir. Şayet kesin bir ifade kullanmayıp: Filan yıldızın doğması halinde adeten yüce Allah yağmur yağdırır ve adeten bu yıldızın doğuşu yağmura sebeptir. Bu yıldızın yağmura sebep teşkil etmesi de Allah’ın kaderi ve ezelî bilgisine göredir, diyecek olursa kâfir olmaz.
Şu kadar var ki, bu şekilde konuşmaması da müstehaptır. Çünkü bu gibi ifadeler kâfirlerin sözlerine benzer. Yüce Allah’ın latîf (oldukça incelikli) hikmetlerini bilmemenin ifadesidir. Çünkü O, yağmuru ne zaman dilerse İndirir. Kimi zaman filan yıldızın doğuşu ile indirdiği gibi, kimi zaman yıldızsız da İndirir. Şanı yüce Allah (kudsi hadiste) şöyle buyurmaktadır: “Kullarımdan kimisi Bana mü’min, yıldızı da inkâr etmiş olarak sabahı etti…” diye buyurmuştur. Buhârî, Ezan 156, İstiskaa 28, Meğâzî 35; Müslim, Îman 125; Ebû Dâvûd, Tıb 22; Nesâî, istiskaa 16; Muvatta’’, istiskaa 4. Buna dair açıklamalar yüce Allah’ın izniyle ileride Vakıa Sûresi’nde (56/82. âyetin tefsirinde) gelecektir.
İbnü’l-Arabî der ki: Doktorların şu sözleri de bu kabildendir: Eğer gebe kadının sağ meme ucu kararmsş İse, doğacak çocuk erkektir. Eğer sol memenin ucu kararmışsa doğacak çocuk dişidir. Şayet; gebe kadın sağ yanının daha ağır olduğunu hissediyorsa, doğacak çocuk dişidir, deyip o bunu hilkatte bir vacip (gerekli, zorunlu) olarak değil de adeten böyle olur, diyerek iddiada bulunacak olursa, ne kâfir olur, ne de fasık. Ömrünün gelecek zamanlarında belli bir şeyi yapacağım veya kazanacağını iddia eden kâfir olur. Yahut olmadan önce olaylar hakkında mücmel ve mufassal olarak haber veren kimsenin de kâfir olacağında hiç bir tereddüt yoktur.
Ayın ve güneşin tutulması ile ilgili haberler veren hakkında da ilim adamlarımız: Böyle bir kimse te’dip edilir, fakat hapsedilmez demişlerdir. Bunun tekfir edilmeyişinin sebebi, bir kesim ilim adamının: Bu, şanı yüce Allah’ın:
“Ve Bis, aya konaklar tayin ettik” (Yasin, 36/39) âyetinde verdiği habere uygun olarak, konak yerlerinin takdiri ile tesbit edilebilen bir husustur, demiş olmalarıdır.
Te’dip edilmelerinin sebebine gelince, bu gibi kimseler bu sözleriyle avamı şüpheye düşürürler. Zira avam, bu ve diğer gaybî iddialar arasındaki farkı idrak edemezler. Böylelikle avamın inançlarında şaşırmalarına ve yakîn ile kabul ettikleri kaidelerini terketmelerine sebep teşkil ederler. Böyle bir şeyi bildikleri takdirde, bu bilgiyi gizleyip onu açığa vurmamaları için te’dip edilmeleri öngörülmüştür.
Derim ki: Müslim’in Sahihinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın zevcelerinden birisinden gelen şu rivâyet de bu kabildendir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir arrâftn yanına gider de ona herhangi bir şey hakkında soru soracak olursa, kırk gün süreyle onun hiç bir namazı kabul edilmez.” Müslim, Selâm 125; Müsned IV, 68, V, 380.
Arrâf, gaybi bildiği iddiasında bulunan ve geleceğe dair tahminlerde bulunan, müneccimlik eden kimsedir. Bu kelime “irafefden türümektedir. Bu işi yapana da arrâf denilir. Arraf, bildiğini iddia ettiği bir takım sebep ve bir takım mukaddimelerin delâleti ile bu iddialarda bulunur. Bu iddia sahiplerinden bazıları bu hususta zecr, tark Zecr: Kuşların sağa-sola uçuşlarını uğurlu ya da uğursuz kabul edip yorumlamaktır. Bir çeşit kâhinlik ve iyâfet’tir. (İbnu’l-Esîr, en-Nikaye, II, 297) Tark: Kadınların yaptığı şekilde çakıl taşlarını vurmaktır. Reml diye de bilinen kumlara bir işin hayırlı mı, şerli mı olacağını bilmek arzusuyla çizgi çekmek… olduğu da söylenmiştir. ve yıldızlar ile bu hususta kullanılması itiyat hâline getirilmiş bir takım sebeplerin de yardımı ile bu iddialarını destekliyebilirler. Bunların desteklerini alma tekniğine de iyâfet denilir. Hapsi hakkında kehanet ismi kullanılabilir. Bu açıklamaları Kâdı Iyâd yapmıştır.
Kehânet, gaybı bilmek iddiasında bulunmaktır. Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr “el-Kâfi” adlı eserinde der ki: Haram oldukları icma ile kabul olunmuş kazanç yollan arasında şunlar da vardır: Fâiz, fuhuş yapan kadınların ücreti, haram yolla elde edilen mallar, rüşvet, ağıt ve şarkıcılık karşılığında alınan ücretler, kâhinlik, gaybı bilmek ve semadan haber vermek iddialarına karşılık alınan ücretler, çalgı çalmak, oyun oynamak ve bütün batıllar karşılığında alınan ücretler.
İlim adamlarımız derler ki: Bu çağda işler ters yüz oldu. Özellikle Mısır’da insanlar, müneccimlere ve kâhinlere gider oldular. Onların başkanları, başkanlarına tabi olanlar, prensleri arasında müneccim edinmek yaygınlık kazandı. Hatta, fıkıh ve dindarlığa müntesip olan birçok kimse dahi bu kâhin ve ariflere aldandılar. Bunlar da onlara karşı imkânsız olanı allayıp pulîadılar, onlardan mallarını çekip aldılar. Onların söyledikleri sözlerden ise bir takım serap ve boş hayallerden başka birşey ellerine geçmediği gibi, dinleri aleyhlerine olmak üzere fesada uğradı ve sapıttılar. Bütün bunlar büyük günahlardandır. Çünkü Hazret-i Peygamber: “Onun kırk gün süreyle hiçbir namazı kabul olunmaz” diye buyurmuştur. Peki, bunları yanına görevli olarak alıp onların söylerine güvenerek onlara harcamalarda Bulunanın hali ne olur!
Müslim -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Bazı kimseler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a kâhinler hakkında soru sordular, O da: “Onlar hiçbir şey değildirler” diye buyurdu. Soranlar: Ey Allah’ın Rasulü, onlar bize bazen bir şey söylüyorlar, o da gerçek olarak ortaya çıkıyor. Bu sefer Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İşte o doğru çıkan cinninin bellediği hak sözdür. O, bu hak sözü tavuğun sakinleşip sesini kesmesi gibi kendi dostunun kulağına fısıldar. Ve o hak söze yüz tane yalan katarlar.” Buhârî, Edep 117; Müslim, Selâm 123; Müsned, VI, 87.
el-Humeydî der ki: Yahya b. Urve’nin babası yoluyla Hazret-i Âişe’den Sahih’te bundan başka bir rivâyeti yoktur. Bu hadisi Buhârî de Ebû’l-Esved Muhammed b. Abdurrahman’dan, o, Urve’den, o da Âişe’den şöylece rivâyet etmektedir: Âişe (radıyallahü anha) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinlemiş: “Melekler bulutlar arasında inerler. Semada hükme bağlanmış bir husustan söz ederler. Şeytanlar da gizlice sözler dinlemeye çalışırken bu sözü işitirler ve bunu kâhinlere fısıldarlar. Kâhinler de kendiliklerinden ona yüz tane daha yalan katarlar.” Buhârî, Bed’u’l-Halk 6 ve (yakın lâfızlarla): 11.
İleride bu anlamdaki açıklamalar yüce Allah’ın izniyle Sebe’ Sûresi’nde (34/14. âyetin tefsirinde) gelecektir.
3. Allah’ın Bilgisi Herşeyi Kuşatmıştır:
Yüce Allah’ın:
“Karada ve denizde ne varsa O bilir” âyetinde özel olarak kara ve denizi bildiğini sözkonusu etmesi, kara ve denizin İnsanlara yakın yaratıkların en büyükleri oluşundan dolayıdır. Yani, yüce Allah karada ve denizde neyin bitip tükendiğini, sona erdiğini bilir.
Şöyle de açıklanmıştır: O, karadaki bitki, tane, çekirdek ve tohumlan bildiği gibi, denizde bulunan canlıları ve oradaki rızıkları da bilir. “Biryaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir.”
Yezid b. Harun, Muhammed b. İshâk’dan, o, Nafı’den, o, İbn Ömer’den naklettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde ne kadar ekin, ağaçlar üzerinde ne kadar meyve, yerin karanlıklarında ne kadar tane varsa mutlaka onun üzerinde: Bismillahirrahmanirrahim (bu) filan oğlu filanın rızkıdır, diye yazılıdır.” Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, III, 278. İşte yüce Allah’ın Kitab-ı Kerîminde muhkem bir âyet olarak yer alan:
“Bir yaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir, yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane bile olsa, yaş ve kuru hiçbir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır” âyeti de bunu ifade etmektedir. en-Nekkâş da Cafer b. Muhammed’den naklettiğine göre,
“yaprak”tan kasıt, Âdem oğullarından düşük olarak dünyaya gelenlerdir.
“Tane”den kasıt ise düşük olmayan çocuklardır,
“Yaş”tan kasıt canlıdır,
“kuru “dan kasıt ise ölüdür.
İbn Atiyye der ki: Böyle bir açıklama rumuzlu ifadelere uygun düşer. Ancak bu, Cafer b. Muhammed’den sahih olarak nakledilmiş bir ifade değildir, buna iltifat edilmemesi gerekir.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir:
“Bir yaprak düşmeyegörsün.” Yani, ağaç yapraklarından herhangi birisinin mutlaka ne zaman düşeceğini, nerede düşeceğini, havada ne kadar dolaşıp duracağını bildiği gibi, her bir tanenin de ne zaman yeşerip biteceğini, kaç tane vereceğini, onu kimin yiyeceğini de bilir.
“Yer yüzünün karanlıklarında” yani, onun görünmeyen iç taraflarında demektir. Bu, daha sahih bir açıklamadır. Ayrıca bu, hadise de uygundur, âyetin muktezası da budur. Hidayete ulaşma başarısını veren Allahtır.
Şöyle de açıklanmıştır:
“Yeryüzünün karanlıklarında.” Yani, yedi arz tabakasının en altında bulunan kayanın içerisinde demektir, “; Yaş ve kuru hiç bir şey…” âyetinin mecrur okunması lâfza atfendir. İbn es-Semeyka, el-Hasen ve başkaları ise her iki kelimeyi de; ” Bir yaprak../ âyetinin (lâfzına değil de) mahalline atfen merfu olarak okumuşlardır.’ Bu kıraate göre te’kid için gelmiş demek olur.
“Hiç bir şey müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.” Yani, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Bunun yazılı olması, meleklerin bunu İtibara alması içindir. Yoksa, şanı yüce Allah unutur diye bunları yazmış değildir. O, bundan çok yücedir.
Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah’ın bütün bunları bildiği halde yazması, işin azametini ortaya koymak içindir. Yani, şunu biliniz ki, şu hakkında sevabın da cezanın da sözkonusu olmadığı her bir şey bile yazılıdır. Ya sevap ve cezayı gerektiren şeylerin durumu nedir?