Farz hissesi olmayan ve yalnız başına bulunduğu vakit, malın tamamını alacak şekilde de asabe olmayan tüm akrabalardır. Bunların sayısı on birdir: Kızların çocukları, kız kardeşlerin çocukları, erkek kardeşlerin kız çocukları, anne bir kardeşlerin çocukları, tüm yönlerden olmak üzere teyzeler, anne tarafından dayı, ahval/dayılar, dayı kızları, anne’nin babası (dede), iki anne arasında baba’ya bağlı kalmış tüm nineler yahut dede’den olmak üzere baba’ya bağlı kalmış olan nineler. İşte bunlar ve bunlara bağı bulunanlar “Zevi’l Erham” diye isimlendirilirler.
Ebu Abdullah (İmam Ahmed), farz sahibi ve asabe olmadıkları sürece bunları da mirasçı kabul etmiştir. Bunun yanında varise hak sahibi olan ise yalnız karı-koca’dır. Bunu, Kufe halkı söylemiştir. Çünkü Yüce Allah buyurur ki: “Allah’ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (vôris olmağa) daha uygundur.” (Enfal Suresi: 75) Yani Yüce Allah’ın verdiği hükümde mirasa en hak sahibi olanlar demektir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: “Dayı varisi olmayanın varisidir.” Bu, dayı, bir akrabadır ve diğer farz sahipleri gibi o da miras alır. Nitekim bununla İslam’da insanlar arasında eşitlik sağlanmasının yanında akraba olması yönüyle de (miras konusunda) dayıya bir tür üstünlük verilmiştir. Öyleyse kalacak olan malı almaya o diğer zevi’l erham’dan daha fazla hak sahibidir.
Bu nedenledir ki hayatta en ziyade hak sahibi olunan şey, (miras bırakan) kişinin sadakası ve bağı olmuştur, ölümünden sonra bıraktığı vasiyeti olmuştur. Bu yönüyle o, farz sahiplerine ve -kendilerini hacbeden çıkmadığı sürece- hacbeden asabe sahiplerine benzemektedir.
Hz. Zeyd (b. Sabit) ise zevi’l erham’a mirası doğru görmemiş ve kalan payın Beytü’l Mal’a verilmesini uygun görmüştür. Bunu, İmam Malik, Evzfü, İmam Şafii, Ebu Sevr ve Davud da söylemiştir. Çünkü miraslar ancak nassla sabit olur, halbuki ortada zevi’l erham hakkında bir nass yoktur. Buna, nassla ilgili olarak zikredilen açıklamalarla cevap verilmiştir. Sonra imkan el verdiği sürece sebeplendirmek ve amacın illetini bulmak vaciptir, burada da durum böyledir. Dolayısıyla bunun sadece taabbudi (ibadete bağlı sebebi sorgulanamayan) bir konu olduğu görüşüne gidilemez.
Ebu Abdullah (İmam Ahmed)’in, zevi’l erham’a miras verme konusundaki mezhebi, Ehli Tenzil’in mezhebi üzeredir. Bu da onlardan her birisini sanki vereseden ölenler onlarmış gibi bir menzile/konuma indirmek ve hisselerini ona vermekle gerçekleşir. Uzakta iseler, derece derece -zevi’l erham’dan bulunan kişiye ulaştırana değin- bir konuma indirgenirler ve mirasını da alırlar. Bunu alan kişi tek ise malın hepsini alır, bir topluluk iseler -zevi’l erham’dan olmak üzere- aralarında taksimi yapılıp kendilerine verilir. Her bir varis hakkında meydana gelen noktada sanki sağ olan varis onlarmış gibi kabul edilir. Meselenin hisselerinden kalan bir şey olursa, hisse durumlarına göre bu kendilerine red/iade edilir. Bu, Sevri’nin ve -Ehli Karabe dışında- onları varis kabul eden diğerlerinin görüşünü oluşturmaktadır.
Ebu Hanife ve ashabı ise zevi’l erham’ı, asabe tertibine göre mirasçı saymışlardır. Onlar zevi’l ehram’ ın çocuklarını -ne kadar aşağıya da inse ölenin hayatta kalan çocuklarından sebep kılmışlardır. Sonra ise -ne kadar inerse insin- ana-baba bir çocuklarından yahut ikisinden birisinin çocuğundan sebep kılmışlardır. Sonra -ne kadar inerse insin- ana-baba’nın da ana-babasının çocuklarından sebep kılmışlardır. Aynı şekilde -ne kadar aşağıya inmiş de olsalar- ortada kendisine daha yakında bulunan babanın oğulları varken, en yukarıda bulunan babanın oğulları asla varis olamazlar. İşte bu mezhebe “Ehli Karabe” adı verilir.
Red konusu, zevi’l erham’ın alacağı mirasın önüne geçer. Buna göre ölü, arkasında ne zaman bir asabe yahut akrabasından olan farz sahibi bir kimseyi bırakmış olursa onlar, malının tamamını alırlar, zevi’l erham ise bir şey alamaz. Bu, zevi’l erham’a miras vermeyi kabul edenlerin genelinin görüşünü oluşturmaktadır.
el-Muvaffak der ki: Onları mirasçı görenler arasında bir ihtilafın olduğunu bilmiyorum. Onlar, kan-koca’dan birisi hayatta olduğu halde mirastan fazla gelen kısmı hacb ve muavele olmaksızın- onlar için uygun görüp vermektedirler. Bunun yanında karı-koca’dan birisinin hayatta olması durumunda onlara mirasın nasıl verileceği hususunda ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
İmamımız (İmam Ahmed)den nakledildiğine göre, zevi’l erham tek başına kaldıkları vakit miras almayı hak ettikleri gibi, fazla/artan paydan kendilerine miras da verilir. Bu, Ebu Ubeyd, Muhammed b. el-Hasen, el-Lu’lu ve onları (zevi’l ehram) mirasçı kabul edenlerin genelinin görüşünü oluşturur.
Baba bir, anne bir olup da zevi’l erham olan erkek ve bayanların mirası hususunda İmam Ahmed’den farklı bir görüş gelmiştir. Ondan nakledildiğine göre, zahiren tüm zevi’l erham hakkında tesviye/eşitleme yapılmalıdır. Bu, aynı zamanda Ebu Ubeyd ve İshak’ın da mezhebini oluşturmuştur. Çünkü onlar, sadece “erham (akraba)” olmaları hasebiyle mirasçı olduklarından dolayı, erkek, bayan hepsi eşitlenmeye tabi tutulurlar, tıpkı annenin çocuğu gibi.
Ondan (İmam Ahmed), zahiren tüm zevi’l erham’ın tafdil (başkalarının kendilerine tercih edilmesi) üzere görülmelerine dair görüşü de nakledilmiştir. Bu ise Irak ehlinin ve Ehli Tenzil’in görüşüdür. Zira onların mirası, onlardan başkalarına muteberdir; dolayısıyla onların farz sahiplerine hamledilmesi caiz olmaz. Çünkü malın hepsini farz sahipleri alırlar. Bir de uzak asabeye hamledilmeleri de caiz değildir. Çünkü -bayanlar olmaksızın- sadece erkekleri bu hususta mirasa tek başına hak sahibi olurlar, bu durumda asabeden, erkek ve kız kardeşlerden yakınlığa göre itibar edilmesi gerekmektedir.
Anne bir çocuklar arasında tesviye/eşitleme yapılması noktasında herkes ittifak etmiştir. Çünkü bu çocukların babası, onların erkek ve bayanlarını tesviye eder.
el-Muvaffak der ki: Anne bir çocuklardan olan erkek ve kız kardeşler ne zaman meydana gelirse, bu durumda herkes, onların erkek ve bayanları arasında tesviyenin söz konusu olacağı noktasında ittifak etmiştir. Ancak Sevri ve bu sebebi öldürenler bundan müstesna tutulmuştur.