İşçi, “özel” ve “ortak” olmak üzere iki kısma ayrılır.
Özel işçi: Belli bir süreliğine akdin o kişi hakkında vaki olduğu, ücretle tutanın kendisinin tüm amel/emek ve işiyle faydalandığı kimsedir. Mesela bir aylığına yahut bir yıllığına ev inşa etmek vb. gibi bir işte çalışması ve hizmet görmesi için kiralanmış olan adam gibi. “Özel” diye isim alması, başkasına olmaksızın yalnız kiralayan kişinin işleri için belli süreliğine özel olarak emeği karşılığında kiralanmış olmasından dolayıdır.
Ortak işçi: Belirli bir iş üzere akdin o kişi hakkında vaki olduğu kimsedir. Mesela elbise dikmek, duvar inşa etmek yahut muayyen bir malı bir yerden başka yere taşımak veyahut -doktor gibi- belli bir zamanda icra ettiği ve emek ve faydasının herkes tarafından elde edilmediği (ortak) işçi gibi. “Ortak” diye isim almasının nedeni ise bir işi, iki yahut daha fazlası için bir süreliğine kabul etmesi, işi onlar için icra ettiğini ortaya koyması, onların da kendisinin emeğinden istifade etmeleri ve bu noktada hak sahibi olmalarıdır. Dolayısıyla onun emeğinden faydalandıkları için ortak olmuşlardır ve “müşterek” diye isim almıştır.
Ortak olan işçi, eliyle bozduğu malı tazmin eder. Buna göre terzi eliyle bozup harap ettiği kumaşı tazmin eder. Aşçı, bozduğu yemeği tazmin eder; fırıncı, bozduğu ekmeği tazmin eder ve hamal da taşırken düşürüp telef ettiği malı tazmin eder. Bu, Ebu Hanife, İmam Malik ve iki görüşünden birisine göre İmam Şafii’ye aittir. Çünkü bu minvalde Hz. Ali’den rivayet edildiğine göre kendisi bir defasında bir boyacı ve kuyumcuya tazminde bulunmuş ve: “İnsanlar, ancak bu şekilde ödeyerek düzgün bir iş icra etmiş olurlar.” demiştir.
Çünkü ortak işçinin amel ve emeği, tazmin edilecek konumda bulunduğundan dolayı ondan sadır olacak şeyin de dolayısıyla tazmin edilmesi gerekmektedir. Tıpkı -özel bir işçinin tersine- bir uzvun kopması şeklindeki saldırı buna örnek teşkil eder.
Bu amelinin tazmin altında olacağına dair delil ise o işçinin yalnız amel ve emeği karşılığında bir ivaza hak sahibi olduğudur. Zira henüz o işçinin elde edeceği karşılık (para ve mükâfat), işinden sonra onun kasasında iken telef olursa, bu minvalde işlediği amele dair bir ücret alamaz; işinin ortadan kalkması ise onun kendi tazmininden dolayı olur.
Fakat özel bir işçi bunun tersinedir. Çünkü o, ücretle kendisini tutan şahıstan imkân bulması halinde -amel etmemiş ve emek harcamamış olsa dahi- sürenin geçmesiyle birlikte o ivazı (parayı) hak edip alır. Amel ettiği bir şey onun kasasında iken telef olursa, telef olması sebebiyle özel işçinin ücreti telef olmaz.
İmam Şafii, diğer görüşünde şöyle demiştir: Haddi aşmadığı sürece o malı tazmin etmez. Çünkü bu, kira akdi ile kabzedilmiş olan bir mal hükmünde sayılacağından dolayı tazmin edilmesi zorunluluk ifade eden mal hükmünde sayılmazlar. Bunlar, tıpkı ücretle tutulmuş mala benzerler. (Ama) buna geçen açıklamalarla cevap verilmiştir.
el-Kadı (İyaz)’ın ifade ettiğine göre ortak olan işçi ancak kendi mülkünde amel ettiği zaman tazmin eder. Mesela kendi fırınında ve mülkünde ekmek pişiren bir fırıncı, kendi dükkânlarında işe göre terzi ve dikimci böyledir. (Devamla el-Kadı) şöyle demiştir: Bu durumda bir kimse fırıncıdan ekmek istese ve o da kendi evinde ekmek pişirse yahut terzi veya dikimci onun yanında elbise kısaltıp dikseler, haddi aşmadığı sürece bu minvalde telef etmiş olduklarını tazmin etmesi gerekmez.
Çünkü o, bunu kiracıya değin kendi eliyle teslim etmiş olacağından, bu yönüyle özel işçi hükmünde sayılmış olur. (el-Kadı) şunu da söyler: Mal sahibi, denizci ile yahut yolcularla birlikte geminin içinde olur da içinde bulunan yükle beraber ağır gelmeleri nedeniyle yük hasar görecek olursa, bu durumda ne denizci ve ne de kira ile tutan şahıs tazmin ödemek zorundadır. Çünkü mal sahibi, henüz malı teslim etmiş değildir.
Şayet mal ve deve sahibi yüklerin üzerinde oturur da bu sebeple mal telef olacak olursa, bunun tazmini olmaz; zira mal sahibi henüz malı teslim etmemiştir. İmam Malik ve İmam Şafii’nin mezhebi de bu yönde gelmiştir.
İbn Akil ise şöyle der: Alet ve edevatı sebebiyle denizcinin eliyle gerçekleşen bir hasar yahut kiracının (ip ve halatla) çekmesi nedeniyle vb. hasar gören bir malın telef olmasında tazmin söz konusu olur. İster mal sahibi onların yanında bulunmuş olsun veya olmasın, fark etmez. Çünkü tazminin zorunlu olması, eliyle hasar oluşturmuş olmalarından kaynaklanmaktadır. Buna göre mal sahibinin orada olması yahut olmaması arasında bir fark yoktur, bunu kasden telef etmiş gibi kabul edilir.
Ama özel işçiye gelince, o haddi aşmadığı sürece telef ettiği maldan dolayı tazmin ödemez. Bu, İmam Malik, Ebu Hanife ve onun ashabının mezhebini oluşturmaktadır. Şafii mezhebinin zahir görüşü de bu yöndedir. Çünkü bu işçinin ameli, tazmin edilmiş olmayacağından dolayı, telef etmesi halinde tazmini yoktur.
Bir de özel olan işçi, emrettiği işler hususunda ve menfaatleri bağlamında malikinin mülkünde tasarruf etmeye naiptir. Bu sebepledir ki haddi aşmadığı sürece tazminde bulunmaz. Tıpkı vekil kılmada ve mudarebe akdinde olduğu gibi bir hükme tabidir. Fakat haddi aşması sebebiyle malı telef etmişse, bunu tazmin etmesi vacip olur.
Herhangi bir malı elde etmek için bir iş ve amel üzere kiralanan kimseye gelirsek, o işin bizzat kendisinde icra edilmiş olması gerekir ki, o da amelin o işçinin elinde meydana gelmesidir. Mesela kişinin kendi dükkânında elbiseyi dikmesi buna örnektir. Nitekim o malı, ücretle tuttuğu kişiye teslim etmedikçe o işi bitirmiş sayılmaz; dolayısıyla ondan sadır olduğu üzere o malı teslim yerine teslim etmedikçe de ücreti almaya hak sahibi olamaz.
Ama iş kiracının mülkünde olduğu halde vaki olursa -mesela kiracının evinde elbise dikmesi için hazır bulunması gibi-, bu durumda işinden beri sayılır ve sadece icra ettiği ameli sebebiyle ücreti almaya hak sahibi olur. Çünkü (o mal), artık kiracının elinde olmuş sayılacağından, peyderpey söz konusu olan bu işten sadır olan mal kendisine teslim edilmiş sayılır.
Ama özel işçiye gelirsek o, ameliyle malı telef etmiş olsun yahut olmasın, sadece sürenin bitimi sebebiyle o ücreti almaya hak sahibi olur.