Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etti. Onu inkâr edenler çıkardığında ikinin ikincisi olarak mağaradaydı. Arkadaşına dedi: “Üzülme! Allah bizimle beraberdir.” Allah ona sekînetini indirdi, görmediğiniz ordularla onu destekledi ve kâfirlerin sözünü alçaltı kıldı. Allah’ın sözü ise yücedir. Allah azizdir, hikmet sahibidir.
Diyanet Vakfı
Eğer siz ona (Resulallaha) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kafirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekkeden) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükunet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kafir olanların sözünü alçalttı. Allahın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.
Kurtubi Tefsiri
Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani kâfirler onu çıkardıklarında o, ikinin ikincisinden İbaretti. O zaman onlar mağaradaydılar, O vakit arkadaşına: “Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” diyordu. Allah ona sekînetini indirmiş, onu göremediğiniz ordularla desteklemiş, kâfirlerin sözünü alçaltmıştır. Allah’ın kelimesi ise o, en yüce olandır. Allah Azizdir, Hâkimdir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onbir başlık halinde sunacağız:
1. Peygambere Yardım:
Yüce Allah:
“Eğer siz ona yardım etmezseniz” yani Tebûk gazvesinde onunla birlikte Savaşa çıkmak suretiyle ona yardımcı olmazsanız… Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk’den geri döndükten sonra Allah onlara böylece sitem etti.
en-Nakkaş der ki: Bu, Tevbe Sûresi’nde nâzil olan İlk âyet-i kerimedir. Âyetin anlamı da şudur: Eğer siz ona yardımı bırakacak olursanız, Allah onun işini üstlenir. Çünkü Allah beraberindekilerin sayısı az olduğu yerlerde bile ona yardım etmiş, galip getirmek ve ona güç verip aziz kılmak suretiyle düşmanına karşı muzaffer kılmıştır.
Şöyle de açıklanmıştır: Allah, mağarada arkadaşı vasıtasıyla arkadaşının ona dostluğu ve ünsıyetiyle, boynu üzerinde onu taşımasıyla, ona vefa göstermesiyle, kendi canını ona siper ederek korumasıyla, malı ile onu gözetmesi suretiyle ona (Peygamberine) yardım etmiştir.
el-Leys b. Sa’d da der ki: Peygamberlerin Ebû Bekr es-Sıddîk gibi bir arkadaşları olmamıştır.
Süfyan b. Uyeyne de şöyle der: Ebû Bekir, bu âyet-i kerîme ile yüce Allah’ın:
“Eğer siz ona yardım etmezseniz…” âyetindeki sitemin dışına çıkmaktadır.
2. Hazret-i Peygamberin Hicret Etmekle Karşı Karşıya Kalması ve Zorlamanın Cezası:
Yüce Allah:
“Hani kâfirler onu çıkardıklarında…” âyetinde bizzat Hazret-i Peygamberin kaçarak kendisini kurtarmak zorunda kalışına işaret edilmektedir. Zira, onun Mekke’den çıkışı, onların Hazret-i Peygamberi buna mecbur etmelerinin bir sonucu idi. Nihayet o da Mekke’den çıkmak zorunda kalmıştı. Bundan dolayı fiil onlara nisbet edilmiş ve bu husustaki hüküm de onlar hakkında dile getirilmiştir. Başkasını öldürmek üzere birisini zorlayan kişi, öldürülür ve zorlama sonucu telef olan malın da tazminatını zorlayan kişi öder. Buna sebep ise zorlayanın katili de malı telef edeni de öldürmeye ve telefe zorlayıp mecbur etmesidir.
3. “İkinin İkincisi”:
Yüce Allah’ın: ” İkinin İkincisi” yani, iki kişiden birisiydi demektir. Bu da “üçün üçüncüsü ve dördün dördüncüsü” demeye benzer. Lâfızlar değişerek üçün dördüncüsü ve dördün beşincisi denilecek olursa anlam üçü kendisi de katılarak dört, dördü de beş yaptı demek olur. Bu ifade hal olarak nasb edilmiştir. Onlar onu Ebû Bekir müstesna- bütün insanlardan ayrı ve tek başına çıkmak zorunda bıraktılar. Bunda âmil “Allah ona yardım etmiştir” âyetidir. Yani yüce Allah, tek başına olduğu halde de ona yardım etmiştir, iki kişiden birisi olarak da ona yardım etmiştir,
Ali b. Süleyman da der ki: İfadenin takdiri: O, ikinin ikincisi olarak çıktı, şeklindedir. Yüce Allah’ın:
“Ve Allah sizi yerden bitki gibi bitirmiştir” (Nûh,71/17) âyetini andırmaktadır. İnsanların büyük çoğunluğu “ye” harfini nasb ile; İkincisi” diye okumuşlardır. Ebû Hatim, bundan başka bir şekilde okunduğu bilinmemektedir, der.
Bir kesim İse “ye” harfini sakin (harekesiz, med harfi olarak) diye de okumuşlardır. İbn Cinni der ki: Bu okuyuşu Ebû Amr b. el-Alâ nakletmiştir. Bu da “ye” harfini elife benzeterek sakin (harekesiz) diye okumak şeklinde izah edilebilir.
İbn Atiyye der ki: Bu;
“Faizden arta kalanı…” (el-Bakara, 2/278) âyetindeki uye”nin harf-i med olarak (harekesiz) okunmasına ve Cerir’in şu beyitindekİ kullanımına benzemektedir:
“O halifedir, o halde onun sizin için beğendiğine razı olunuz;
O kararı(nı) yerine getirendir, onun hükmünde haksızlık yoktur.”
4. Hazret-i Peygamberin Hicreti:
“O zaman onlar mağaradaydılar” âyetinde geçen mağara (el-Gar), dağdaki bir oyuk demektir. Bununla da Sevr mağarası kastedilmektedir.
Kureyşliler müslümanların Medine’ye gittiklerini görünce, bu artık tahammül olunamayacak kadar büyük bir kötülüktür dediler, bunun için de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı öldürmeye karar verdiler. Geceleyin evinin etrafını sardılar ve çıktığı takdirde onu öldürmek kastıyla gece boyunca evinin kapısını gözetleyip durdular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’e yatağında uyumasını emretti, yüce Allah’a da izini görmemeleri için dua etti. Allah gözlerini bağladı ve uykunun onları bürümüş olduğu bir halde iken evden dışarı çıkti. Başlarına toprak saçtp ayrılıp gitti. Sabah olduğunda Ali (radıyallahü anh) yanlarına çıkti, evde hiç kimsenin bulunmadığını onlara bildirdi. Böylelikle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın geçip kurtulmuş olduğunu öğrenmiş oldular.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Ebû Bekr es-Sıddîk ile hicret için sözleşmiş idi. Her ikisi de develerini Abdullah b. Erkat’a -b. Ureykıt da denilmektedir- teslim etmişlerdi. Abdullah o sırada kâfir idi. Fakat her ikisi de ona güvenmişlerdi. Abdullah bir yol rehberi idi. Kendilerine Medine yolunu göstermesi için onu ücretle kiralamışlardı.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Cumahoğullarının bulunduğu yerde bulunan Ebû Bekir’in evinin arka tarafındaki bir pencereden çıktı ve her ikisi de Sevr dağındaki mağaraya doğru yol aldılar. Hazret-i Ebû Bekir, oğlu Abdullah’a insanların neler konuştuğuna kulak kabartmasını emretti, azadıtsı Âmir b. Fuheyre’ye koyunlarını otlatarak geceleyin onların yakınlarına gelmesini ve böylelikle ihtiyaç duydukları (içeceklerini) koyunlarından almalarını sağlamasını emr etti. Daha sonra yollarına koyulup mağaraya gittiler.
Ebû Bekr es-Sıddîk’in kızı Hazret-i Esma onlara yiyecek, Hazret-i Ebû Bekr’in oğlu Abdullah da onlara haber getiriyordu. Her ikisinden sonra da Âmir b. Fuheyre koyunları ile geliyor ve kendisinden önce gelenlerin izlerini tanınmaz hale getiriyordu.
Kureyşliler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı bulamayınca, bu sefer iz sürmedeki becerisi bilinen birisi vasıtasıyla onu takibe koyuldular. Nihayet gelip mağaranın ağzında durdu ve: İz burada sona ermektedir deyince, örümceğin mağaranın ağzında ağ örmüş olduğunu gördüler. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan dolayı örümceğin Öldürülmesini yasakladı. Onu takib edenler örümceği, ağını dokumuş olduğunu görünce, mağaranın içinde hiçbir kimse bulunmadığına kanaat getirdiler. Bunun üzerine geri dönerek Hazret-i Peygamberi kendilerine getirecek olana yüz deve verme vadinde bulundular. Buna dair haber de meşhurdur, bilinmektedir. Süraka b. Mâlik b. Cu’şum’un bu husustaki kıssası zikrolunagelmiştir.
Ebû’d-Derdâ ile Sevbân -Allah ikisinden de razı olsun- ‘in rivâyet ettikleri hadisde şöyle denilmektedir: Aziz ve celil olan Allah bir güvercine emretti, o da örümcek ağı üzerinde yumurtladı ve yumurtaları üzerinde oturmaya başladı. Kâfirlerin güvercini görmeleri, mağaradan geri dönmelerine sebep Hicrete dair sahih rivâyetlerin önemü bir bölümünü bir arada görmek ve bunlarla burada anlatılanlar ile benzeri diğer rivâyetler arasında bir karşılaştırma yapmak üzere; özellikle: Buhârî, Menakıbu’l-Ensar 45’e başvurulabilir. oldu.
5. Hicretteki Uygulamalardan Çıkartılan Bazı Hükümler:
Buhârî, Âişe (radıyallahü anhnhâ)’dan şöyle dediğini nakleder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir Deyloğullarından oldukça maharetli bir kılavuzu ücretle tuttular. Bu kişi o sırada Kureyş kâfirlerinin dini üzere idi. Develerini ona bıraktılar ve üç gün sonra Sevr dağındaki mağarada buluşmak üzere sözleştiler. O da üçüncü günün sabahında develerini alarak bulundukları yere gitti. Onlar, onlarla birlikte Âmir b. Fuheyre ve Deyloğullarından olan kılavuzla birlikte yola koyuldular ve Sahil diye bilinen yerin yolundan onları götürdü. Buhârî, İcâr 3, 4, Menakıbu’l-Ensâr 45.
el-Mühelleb der ki: Bu olaydaki fıkhı inceliklerden birisi de şirk ehline eğer vefa gösterecekleri ve insafı elden bırakmayacakları bilinirse, sır ve mal emanet edileceğinin anlaşılmasıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da Mekke’den çıkışı esnasında bu müşriğe güvenerek sırnnı ve iki deveyi emanet etmişti.
İbrt Münzir der ki: Bu uygulamadan müslümanların yol göstermek için kâfirleri ücretle tutabileceklerine delil vardır.
Buhârî de şöyle bir başlık açmıştır: “Zaruret esnasında yahut müslüman bir kimse bulunmazsa müşriklerin ücretle tutulmaları bahsi.” Buhârî, İcare 3.
(Buhârî sarihlerinden olan) İbn Battal der ki: Buhârî bu başlıkta: “… yahut müslüman bir kimse bulunmazsa…” demesi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Hayberlilerle Hayber topraklarında mahsulün yarısı karşılığında çalışmaları için anlaşmış olduğundan dolayıdır. Çünkü o sırada müslümanlardan arazi işlemek hususunda onların yerini tutacak kimse bulunamamıştı. Bu, İslâm güçleninceye ve onlara ihtiyaç kalmayıncaya kadar devam etti, sonra da Hazret-i Ömer onları Hayber’den sürdü.
Genel olarak fukahâ zaruret halinde ve zaruret dışındaki hallerde de müslüman olmayanların ücretle çalıştırılmasını câiz kabul ederler. Yine bu uygulamadan, iki kişinin tek bir kişiyi kendileri için tek ve belli bir işi yapmak üzere ücretle tutacakları da anlaşılmaktadır. Bir diğer husus da şudur: Düşmandan korkulduğu için dinini korumak maksadıyla kaçmanın câiz olduğuna, mağara ve benzeri yerlerde gizlenmenin câiz olduğuna delil vardır. İnsanın Allah’a tevekkül ve teslimiyet iddiasıyla kendi elleriyle düşmanın eline bırakmaması gerektiğine de delil vardır. Zaten yüce Rabbimiz dileseydi müşriklere rağmen yine onu korurdu. Fakat Allah’ın gerek peygamberleri hakkında, gerek başkaları hakkında sünneti budur. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın. İşte böyle bir tedbiri kabul etmeyenlerin ve her kim Allah ile birlikte Allah’tan başkasından korkarsa bu onun tevekkülünde bir eksikliktir ve kadere îman etmemiş olur, diyenlerin görüşlerinin yanlışlığının en açık bir delilidir. Bütün bunlar âyetin manasından anlaşılan hususlardır. Hamd, Allah’a mahsustur, hidayet O’ndandır.
6. Hazret-i Ebû Bekirin Fazileti:
“O vakit, arkadaşına: Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir, diyordu” âyetinin yer aldığı bu âyet-i kerîme Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahü anh)’ın faziletlerini de ihtiva etmektedir. Esbağ ve Ebû Zeyd, İbnü’l-Kasım’dan, o, Mâlik’ten;
“O ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar. O vakit arkadaşına: ‘Tasalanma hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir’ diyordu” âyetinde kastedilen Ebû Bekir es-Sıddîk’tir dediğini rivâyet ederler.
Şanı yüce Allah, Hazret-i Ebû Bekir’in Hazret-i Peygambere bu sözleri gerçekten söylediğini ortaya koymakta ve Kitab-ı Kerîminde onun Hazret-i peygamberin sahabisi (arkadaşı) olduğu niteliğini tesbit etmektedir.
Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Kim Hazret-i Ömer, Osman veya sahabeden herhangi bir kimsenin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkadaşı olduğunu inkâr ederse, şüphesiz ki o yalancı ve bid’atçi bir kimsedir. Ancak kim Ebû Bekir (radıyallahü anh)’ın Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın arkadaşı olduğunu inkâr edecek olursa o kâfirdir, çünkü Kur’ân nassını reddetmiş olur.
“Hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” âyeti O, yardımı, riayeti, koruması ve bizi gözetlemesiyle birlikte bizimle beraberdir demektir. Tirmizî ile el-Haris b. Ebi Usame rivâyetle şöyle derler: Bize Affân anlattı dedi ki, bize Hemmâm anlattı dedi ki, bize Sabit, Enes’den haber verdi: Ebû Bekir kendisine anlatarak şöyle dedi: Biz, mağarada bulunuyorken ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a şöyle dedim: Onlardan birisi ayaklarına bakacak olursa (eğilip baksalar) bizi ayaklarının dibinde görecektir. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Ey Ebû Bekir, üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkındaki kanaatin nedir.” Buhârî, Tefsir 9- sûre 9; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 1; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 11; Müsned, 1, 4.
(Haris) el-Muhasibî der ki: Yani, yardım ve savunma ile onlarla birlikte idi. Yoksa:
“Üç kişinin gizli fısıldanmaları olmasın ki, muhakkak O da onların dördüncüleri olmasın” (el-Mücadele, 58/7) âyetinde ifade ettiği gibi bütün insanlarla birlikte olduğu şeklindeki umumî bir beraberlik türünden değildir. Bu âyet, yüce Allah’ın genel manada kâfirleri de mü’minleri de gördüğünü, onların sözlerini işittiğini ifade etmektedir.
7. Hazret-i Ebû Bekir’in Söylediği Sözlerin Mahiyeti:
İbnü’l-Arabî der ki: İmâmiye Allah müstehaklarını versin- şöyle demektedirler: Ebû Bekir’in mağaradaki üzüntüsü onun cahillik ve noksanlığına, kalbinin zayıflığına ve ahmaklığına delildir.
İlim adamlarımız da buna şöyle cevap vermişlerdir: Onun üzüldüğünün söz konusu edilmesi bir eksiklik değildir. Nitekim Hazret-i İbrahim hakkında:
“Onların bu hallerinden hoşlanmadı ve kalbine bir korku girdi. Onlar: Korkma, dediler” (Hud, 11/70) âyeti ile Hazret-i İbrahim’in bir eksik yanını ortaya koymadığı gibi, Hazret-i Mûsa hakkında:
“Mûsa içinde gizli bir korku buldu. Biz, korkma… dedik” (Tâ-Hâ, 20/67-68); Hazret-i Lut hakkında da:
“Korkma ve üzülme. Muhakkak Biz seni ve aile halkını kurtaracağız” (el-Ankebût, 29/33) âyetinde de onların eksik görülmesini gerektiren bir taraf yoktur. İşte bu büyük ve yüce peygamberlerin de içten içe böyle bir korku hissettikleri, Fakat takiye yaptıkları (bu korkularını dışa vurmadıkları) nass ile sabit olmaktadır. Onların böyle bir şey duymuş olmaları yerilmelerine sebep değildir, onlar için eksik görülmelerini gerektiren bir vasıf da değildir. Ebû Bekir hakkında da aynı şey sözkonusudur. Diğer taraftan böyle bir korkunun Hazret-i Ebû Bekir’de bulunmuş olması muhtemeldir. Çünkü o şöyle demişti: Eğer onlardan birisi ayağının dibine bakacak olsa mutlaka bizi görürdü.
Bu iddiaya ikinci bir cevap da şöyle verilir: Hazret-i Ebû Bekir’in tasalanması Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e herhangi bir zarar ulaşabilmesi ihtimalinden korkmasından ötürü idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) henüz o sırada (düşmanlarından gelecek zarara karşı) masun (koruma altında) değildi. Çünkü:
“Allah insanlara karşı seni korur” (el-Mâide, 5/67) âyeti Medine’de inmiştir.
8. Allah’ın Beraberliği ile İlgili Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Peygamberin Söylediklerinin Karşılaştırılması:
İbnü’l-Arabî der ki: Ebû’l-Fedâil el-Muaddel bize dedi ki: Bize, Cemâlü’l-İslâm Ebû’l-Kasım şöyle dedi: Mûsa (aleyhisselâm):
“Asla, muhakkak Rabbim benimle beraberdir. Bana doğru yolu gösterecektir” (eş-Şuara, 26/62) dedi. Buna karşılık Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında da: “Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” dediğini bize aktardı. Allah’ın yalnızca Hazret-i Mûsa ile beraberliği sözkonusu edildiğinden, ondan sonra arkadaşları irtidat etti. O, Rabbinin yanından geri döndüğünde onların buzağıya tapmakta olduklarını gördü. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ise: “Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir” diye buyurduğu için de Hazret-i Ebû Bekir hayatı boyunca hidayet üzere muvahhid, alim (hakkı bilen) imanında kat’i kararlı, emri yerine getiren bir kimse kalmaya devam etti ve bu konuda ona en ufak bir sarsıntı yol bulamadı.
9. Hazret-i Peygamber’den Sonra Halifelik:
Tirmizî, Nubayt b. Şûrayt yoluyla, o, Salim b. Ubeyd’den -ki, ashâbdandır- şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bayıldı… İbn Mâce, İkametu’s-Salât 142. Hadiste şu ifadeler de yer almaktadır. Muhacirler toplanıp istişare etmeye koyuldular ve şöyle dediler: Haydi hep birlikte kardeşlerimiz Ensar’a gidelim. Bu işe bizimle birlikte onları da dahil edelim. Ensar: Bizden bir emir, sizden bir emir olsun, dediler. Bu sefer Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi: Kimin bu üç özellik gibi bir özelliği vardır ki: “O, ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar. O vakit arkadaşı da: ‘Tasalanma, hiç şüphe yok ki Allah bizimle beraberdir’ diyordu.” Peki bu iki kişi kimlerdi? Daha sonra Hazret-i Ömer elini uzatıp ona (Hazret-i Ebû Bekir’e) bey’at eni. Diğer insanlar da ona güzel bir şekilde bey’at ettiler. el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, V, 182. el-Heysemî, hadisin sonunda şunları söylemektedir: “İbn Mâce, bu hadisin bir bölümünü rivâyet etmiştir. Hadisi (bütünüyle) Taberanî rivâyet etmiş olup, senedindeki râviler (sika) güvenilir kimselerdir.” Ayrıca bk. Buhârî. Fedâilu Ashâbi’n-Nebiyy 2-5; Nesâî, fmmne 1; Müsned, I, 21.
Derim ki: İşte bundan dolayı bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın:
“O, ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar” âyetinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan sonra halifenin Ebû Bekir es-Sıddîk olduğuna delâlet eden bir husus vardır. Çünkü halife her zaman için ancak ikinci olan kişidir. Ben, hocamız İmâm Ebû’l-Abbas Ahmed b. Ömer’i şöyle derken dinledim: Ebû Bekir es-Sıddîk’a ikinin İkincisi unvanının verilmesine hak kazanması, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın bu işi ilk olarak yerine getirdiği gibi, ondan sonra Ebû Bekir’in bu işin sorumluluklarım üstlenip yerine getirmesinden dolayıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettikten sonra bütün Araplar irtidat etti, islâm ancak Medine, Mekke ve (Bahreyn’de bir yer olan) Cuvâsa denilen yerde hakim kalabildi. Ebû Bekir, insanları İslâm’a, davet etmeye ve tıpkı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yaptığı gibi dine girmek hususunda onlarla çarpışmaya koyuldu. İşte bu bakımdan ona
“ikinin İkincisi” denilmesine hak kazandı.
Derim ki: Sünnet-i seniyyede zahiri itibariyle onun Hazret-i Peygamberden sonraki halîfe olacağına delâlet eden sahih hadisler de vârid olmuştur. Zaten bu hususla icma da gerçekleşmiş ve onun halifeliğine muhalefet eden hiçbir kimse kalmamıştır. Onun halifeliğine dil uzatanın hatalı olduğu ve fasıklığı katidir. Acaba kâfir olur mu, olmaz mı? Bu konuda görüş ayrılığı vardır. Zahir görünen onun kâfir olacağıdır. Bu anlamda yüce Allah’ın İzniyle el-Feth Sûresi’nde, (48/27-28. âyetler, 5. başlıkta) bu hususa dair daha geniş açıklamalar gelecektir. Kitap, sünnet ve ümmetin ilim adamlarının sözlerinden kati olarak anlaşılan, kalplerin ve gönüllerin îman etmesi gereken husus, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın bütün ashâbtan daha faziletli olduğudur. Bu konuda ne Şianın söylediklerine, ne de bid’at ehlinin söylediklerine aldırış edilmez. Çünkü onların arasında ashâbı tekfir edenler vardır. Böylelerinin boyunları vurulur. Kimisi de bidatçi ve fasık kabul edilir, sözleri de makbul değildir.
Ebû Bekir es-Sıddîk’ten sonra Ömer el-Faruk, ondan sonra da Osman (radıyallahü anh)’ın halifeliği sözkonusudur. Buhârî, İbn Ömer’den şöyle dediğini rivâyet eder,: Bizler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde insanların arasında kimin hayırlı olduğunu görüşürdük. Önce Ebû Bekir’i en hayırlılar arasında kabul eder, sonra Ömer, sonra Osman gelir derdik. Buhârî, Fedâilu’s-Sahâbe 4.
Selef ehlinin İmâmlarının, Hazret-i Osman ile Hazret-i Ali’nin hangisinin daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşleri vardır. Onların çoğunluğu (Cumhûr) Hazret-i Osman’ın önce geldiğini kabul eder. Mâlik’ten ise bu hususta görüş beyan etmekten kaçındığı rivâyet edilmektedir. Yine ondan, bu hususta Cumhûrun kanaatine döndüğü de rivâyet edilir. Yüce Allah’ın izniyle daha sahih olan görüş budur.
10. Allah’ın İndirdiği Sekinet (Huzur ve Sükun):
“Allah ona sekinetini indirmiş…” âyeti ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre bu sekînet Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a indirilmiştir. İkincisine göre ise Hazret-i Ebû Bekir’e. İbnü’l-Arabî der ki: İlim adamlarımız daha kuvvetli olan görüş budur derler. Çünkü Hazret-i Ebû Bekir kendilerini izleyenlerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bir zarar vereceklerinden korkmuştu. Allah da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i güvenliği altına alıp Ebû Bekir’e sekînetini indirmiş, buna bağlı olarak tedirginliği sükûn bulmuş, korkusu gitmiş ve güvenliğe erişmişti. Şanı yüce Allah orada bir ot bitiriverdi ve bir güvercine de yuva yapma ilhamını verdi. Örümceğe de ilham vererek onun üzerine bir ağ dokudu. Maddeten ve zahiren bu askerler ne kadar zayıf, fakat batınen ve mana itibariyle ne kadar güçlüdürler. İşte bu bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer’e, Hazret-i Ebû Bekir ile tartışması üzerine şöyle buyurmuştur: “Benim bu arkadaşımı bana bırakmayacak mısınız? Bütün insanlar yalan söyledin, dediler Ebû Bekir ise: Doğru söyledin dedi.” Bu hadisi Ebû’d-Derdâ rivâyet Buhârî, Tefsir 7. sûre 3. Fedailu Ahsâbi’n-Nebiyy 5. etmiştir.
11. Hicretteki İlâhi Yardım ve Allah’ın Dininin Üstünlüğü:
“Onu göremediğiniz ordularla desteklemiş” âyetinde kastedilenler meleklerden ordulardır. Yüce Allah’ın:
“Onu desteklemiş” âyetindeki zamir de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a aittir. İki zamir (yani bu ve bundan önceki-, “ona sekînetini” âyetindeki zamir) ayrı yerlere racidir. Bu, gerek Kuran-ı Kerîm’de, gerek de Arapçada çokça kullanılan bir husustur.
“Kâfirlerin sözünü alçaltmıştır” yani, şirk sözünü aşağılamıştı.
“Allah’ın kelimesi ise o en yüce olandır” âyetindeki
“Allah’ın kelimesi”nden kastın:”Lâ ilahe illallah” olduğu söylendiği gibi, zafer vadi olduğu da söylenmiştir.
el-A’meş ve Yakub;
“Allah’ın kelimesi” âyetindeki “yuvarlak te”yi nasb ile okumuş ve âmili” Kılmıştır” diye takdir etmiştir. Diğerleri ise istinaf (yeni bir cümle) olmak üzere ref ile okumuşlardır. el-Ferrâ’ nasb ile kıraatin uzak bir ihtimal olduğunu iddia ederek şöyle demiştir: Çünkü kişi “Filan kişi babasının kölesini azad etti” der, buna karşılık; “Filanın babasının kölesini azad etti),” demez. Ebû Hatim de buna yakın bir ifade kullanmıştır. (el-Ferrâ’) devamla der ki: Bu durumda (yani nasb olsaydı): “Onun kelimesi ise o en yüce olandır” demek gerekirdi. en-Nehhâs der ki: el-Ferrâ”nin sözünü ettiği bu husus âyet-i kerimeye benzememektedir. Ama ona Sîbeveyh’in naklettiği gu beyit benzemektedir:
“Görmüyorum ölümü, ölümü birşeyin geçtiğini
ölüm varlık sahibinin de fakirin de hevesini kursağında bırakmıştır.”
Bu ifade güzeldir, bunda anlaşılmayacak bir taraf yoktur. Şu kadar var ki mahir nahivciler şöyle derler: Böyle bir durumda zamir kullanmayarak ismin tekrar edilmesinin bir faydası vardır. O da bu isimde tazim manası bulunmasıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Yer kendine ait şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman. Ve yer içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığında…” (ez-Zilzal, 99/1-2) Bunda da anlaşılmayacak birşey yoktur.
“Kelime”nin çoğulu;(…..) şeklinde gelir. Temimliler ise bunu; şeklinde “kef” harfi esreli olarak kullanırlar. el-Ferrâ’ kelimenin şekillerinde olmak Üzere; üç ayrı söylenişinin olduğunu nakletmektedir. Tıpkı; Karaciğer ve altınpara gibi. aynı şekilde bir kasidenin tamamı anlamına da gelir. Bu açıklamaları da el-Cevherî yapmıştır.