Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse sizi fazlından zenginleştirir. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir.
Diyanet Vakfı
Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Harama yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.
Kurtubi Tefsiri
Ey Îman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra artık onlar Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında kendi lutfundan zenginleştirir. Şüphesiz Allah herşeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
1. Müşriklerin Pisliği ve İslâm’a Giren Kâfirin Gusletme Gereği:
Yüce Allah’ın:
“Ey îman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir” âyeti, mübtedâ ve haberdir.
İlim adamları müşriklerin “pislikle nitelendirilmesinin anlamı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Katade, Ma’mer b. Raşid ve başkaları, çünkü o cünüptür. Zira onun cünüplükten yıkanması yıkanma değildir, derler.
İbn Abbâs ve başkaları da derler ki: Hayır, onu pis yapan şirkin kendisidir. Hasan-ı Basrî de der ki: Bir müşrikle tokalaşan bir kimse abdest alsın.
Bütün görüşler, kâfirin müslüman olması halinde gusletmesinin vacip olması gerektiği doğrultusundadır. Ancak, İbn Abdilhakem vacib değildir, demektedir. Çünkü îslâm kendisinden önce olan şeyleri yıkar. Ahmed ve Ebû Sevr de, İslâm’a giren kâfirin gusletmesinin vacîb olduğunu kabul ederler. Şâfiî ise; vacib olmayıp gusletmesini daha güzel görürüm, demiştir. İbnü’l-Kasım’ın da buna yakın bir görüşü vardır. Mâlik’in de bir görüşüne göre, kâfir gusletmeyi bilmez, demiştir. Onun bu görüşünü İbn Vehb ve İbn Ebi Üveys nakletmişterdir. Sümame ve Kays b. Âsım yoluyla gelen hadis ise bu görüşleri reddetmektedir. Bu iki hadisi de Ebû Hatim el-Bustî, Müsned’inin Sahih’in de İbn Hibbân’ın sahih hadisleri toplamak gayesiyle telif ettiği, “et-Tekâsîmu ve’l-Envâ” adlı eseri. (el-Kettanî, er-Risâletu’l-Mustatrefe, s,20) rivâyet etmiştir. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün Sümâme’nin yolundan geçmiş, o da İslâm’a girmiş. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onu Ebû Talha’nın bahçesine göndererek gusletmesini emretmiş. O da gusledip iki rekat namaz kılmış. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: “Arkadaşınızın İslâm’ı gerçekten güzelleşmiş bulunuyor” diye buyurmuş. Müslim de bu hadisi bu manada rivâyet etmiştir. Orada şu ifadeler de yer almaktadır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Sumâme’yi karşılıksız serbest bırakınca, mescide yakın hurma ağaçlarının bulunduğu bir yere gitmiş ve gusletmiştir. Buhârî, Salat 76, Meğâzî 70; Müslim, Cihad 59; Ebû Dâvûd, Cihâd 114; Nesâî, Tahâre 127; Müsned, II, 246, 304, 452. Ayrıca Kays b. Âsım’a da sidir katılmış su ile gusletmesini emretmiştir.
Eğer kâfirin İslâm’a girişi, ergenleşmesinden önce ise, gusletmesi müstehaptır. Buluğa erdikten sonra müslüman olursa, yıkanırken cünüplükten dolayı gusletmeye niyet etmesi gerekir. Bizim ilim adamlarımızın görüşü budur, mezhebimizden anlaşılan da budur. Bununla birlikte, İbn Kasım, kâfir bir kimsenin kalbiyle İslâm’a inanacak olursa, diliyle açıktan şehadet kelimesini getirmeden önce gusletmesini câiz kabul etmektedir. Ancak bu, kıyas bakımından zayıf ve rivâyete muhalif bir görüştür. Çünkü herhangi bir kimse sözü ifade etmedikçe yalnızca niyetle müslüman olmaz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın îmana dair görüşü budur: Îman, dil ile söylenen bir söz, kalp ile tasdiktir, amel ile de parlaklığı artar. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
“Güzel söz yalnız O’na yükselir, onu da salik amel yükseltir”. (Fâtır, 35/10).
2. Müşrikler Mescidi Haram’a Yaklaşamazlar:
“Onun için… artık onlar mescidi harama yaklaşmasınlar” âyetindeki yaklaşmasınlar” bir nehiy (yasak) dır. Bundan dolayı fiilin sonundan “nun” harfi hazfedilmiştir. “Mescid-i Haram” ise, bütün Harem bölgesi hakkında kullanılır. Atâ’nın görüşü de budur. Buna göre müşrik olan bir kimseye bütün Harem bölgesine girme imkânı verilmesi haram olur. Onlardan bir elçi bize gelecek olursa, İmâm onun söylediklerini işitmek üzere Harem dışındaki bölgeye çıkar. Müşrik bir kişi eğer gizlenerek Harem bölgesine girecek ve orada ölecek olursa, kabri açılır ve kemikleri o bölgenin dışına çıkartılır. Çünkü onların orayı vatan edinmek hakları da yoktur, oradan geçiş yapma imkânları da yoktur. Mekke, Medine, Yemame, Yemen ve Yemen’deki kasabalar olarak bilinen Ceziretü’l-Arab’a gelince, Mâlik der ki: Bütün bu yerlerden İslâm’dan başka bir dine sahip olan herkes çıkartılır. Bununla birlikte yolculuk kastıyla buralarda gidip gelmelerine engel olunmaz. Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- de böyle demektedir. Ancak o, Yemen’i bundan istisna etmiştir. Onlara, böyle bir durumda Ömer (radıyallahü anh)’in onları sürgüne gönderdiği vakit tayin ettiği gibi üç günlük bir süre tayin edilir. Ölülerini orada gömemezler ve Harem bölgesinin dışına çıkmak zorunda bırakılırlar.
3. Kâfirlerin Mescidlere ve Özel Olarak Mescid-i Haram’a Girmelerinin Hükmü:
İlim adamları, kâfirlerin mescidlere ve Mescid-i Harama girmeleri hususunda beş ayrı görüşe sahiptirler. Medineliler derler ki: ‘Âyet-i kerîme hem diğer müşrikler hakkında, hem diğer mescidler hakkında umumîdir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz de valilerine bu doğrultuda talimat yazmış ve yazdığı mektubunda da bu âyet-i kerimeyi (gerekçe olarak) zikretmiştir. Ayrıca bunu, yüce Allah’ın:
“Allah’ın yükseltilmelerine ve oralarda kendi adının yadolunmasına izin vermiş olduğu evlerde…” (en-Nûr, 24/36) âyeti de bunu desteklemektedir. Kâfirlerin mescidlere girmeleri ise onların yükseltilmelerine aykırıdır.
Müslim’in Sahih’inde ve başkalarında da şöyle buyurulmaktadır: “Şüphesiz ki bu mescidler küçük abdest bozmaya ve pislik bırakmaya uygun değildir…” Müslim,Tahâre 100;Müsned,III,191. Kâfir ise bunlardan uzak kalamaz. Yine Hazret-i Peygamber: “Ben, ay hali olan bir kadına ve cünüp olan kimseye mescid (e girmey)i helal kılmam” Ebû Dâvûd, Tahâre 92; İbn Mâce, Tahâre 126. diye buyurmuştur. Kâfir ise cünüptür.
Yüce Allah:
“Müşrikler ancak bir pisliktir” âyetinde, müşrike “pislik (neces)” ismini vermektedir. O bakımdan müşrik bir kimsenin ya bizzat necis olmasısöz konusudur, yahut hüküm İtibariyle uzaklaştırılması gerekir. Hangisi olursa olsun, müşrikin mescidden uzak tutulması icabeder. Çünkü uzaklaştırılmasının illeti (gerekçesi) olan pislik (necislik), müşriklerde bulunan bir özelliktir. Hürmet (onların oraya girmelerinin yasaklığı ve saygınlık) da mescidde bulunan bir özelliktir.
(Pis olmak anlamına gelen) “neces” kelimesinin hem tekili hem çoğulu, hem müennesi hem de müzekkeri aynı gelir. Tesniyesi ve çoğulu yoktur, çünkü mastardır. “Nun” harfi esreli, “cim” harfi de sakin olmak üzere “nics” ise, ancak onunla beraber “rics” kelimesi kullanılırsa kullanılır. Tek başına kullanılacak olursa, “nun” harfi üstün ve “cim” harfi esreli “necis”, yahut da “cim” harfi ötreli olmak üzere “necüs” denilir.
Şâfiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- der ki: Âyet-i kerîme diğermescidlerhakkında umumî ve Mescid-i Haram hakkında da hususîdir. Müşriklerin diğer mescidlere girmelerine engel olunmaz. Bu görüşü ile yahudi ve hıristiyan kimsenin sair mescidlere girmesini mübalı kılmaktadır. İbnü’l-Arabî der ki: Bu, onun yalnızca âyetin zahirinden anlaşılan çerçevesinde donuklaştığını göstermektedir. Çünkü yüce Allah’ın:
“Müşrikler ancak bir pisliktir” âyeti, illetin müşrik olmak ve necis olmak olduğuna dikkat çekmektedir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrik olduğu halde Sumâme’yi mescide bağlamıştır denilecek olursa, böyle diyene şu cevap verilir: Bizim ilim adamlarımız, bu hadis hakkında -sahih olmakla birlikte- birkaç türlü cevap vermişlerdir ki, bunlardan birisi şudur: Bu olay âyet-i kerimenin nüzulünden önce olmuştur.
İkinci cevap: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Sumâme’nin müslüman olduğunu bildiğinden dolayı onu oraya bağlamıştır,
Üçüncü cevap: Bu husus muayyen bir meseledir. O bakımdan bizim sözünü ettiğimiz delillerin bu gerekçe ile reddedilmemesi gerekir. Çünkü bu genel bir kaidenin hükmü hakkında sadece kayıtlayıcı bir özelliğe sahiptir. Şöyle de denilebilir: Hazret-i Peygamberin onu mescide bağlaması, müslümanların güzel bir şekilde namaz kıldıklarını ve namaz için toplandıklarını, onların mesciddeki oturuşlarındaki güzel adaplarını görüp bunlarla islâm’a ısınması ve müslüman olması içindi. Nitekim de böyle olmuştur. Şöyle demek de mümkündün Onların böyle bir kimseyi mescidin dışında bağlıyabilecekleri bir yerleri yoktu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Ebû Hanîfe ve arkadaşları ise derler ki: Yahudilerle Hıristiyanların Mescid-i Harama da başkasına da girmelerine engel olunmaz. Mescid-i Haram’a yalnızca müşrikler ve puta tapıcıların girmeleri engellenilir. Ancak zikrettiğimiz âyet-i kerîme ve diğer hususlar bu görüşü reddetmektedir. el-Kiyâ et-Taberî der ki: Zınımi bir kimsenin Ebû Hanîfe’ye göre ihtiyacı bulunmaksızın diğer mescidlere girmesi caizdir. Şâfiî de; bu hususta ihtiyaç nazarı itibara alınır, der. İhtiyaç duyulması halinde Mescid-i Harama girmek de câiz olur.
Atâ b. Ebi Rebah der ki: Bütün Harem bölgesi kıbledir ve mesciddir. O bakımdan müşriklerin Harem bölgesinin içerisine girmelerine engel olunur. Çünkü yüce Allah:
“Bir gece kulunu Mescidi Haramdan… götürenin şanı ne yücedir” (el-İsra, 17/1) diye buyurmaktadır. Hazret-i Peygamberin İsra’ya götürülmesi ise Um Hâni’nin evinden gerçekleşmişti.
Katade der ki: Mescid-i Haram’a hiçbir müşrik yaklaşamaz. Ancak cizye ödeyen bir kimse, yahut müslümana ait kâfir bir köle olması hali müstesnadır.
İsmail b. İshâk şu rivâyeti nakleder: Bize, Yahya b. Abdulhamid anlattı dedi ki: Bize, Şureyk, Eş’as’dan anlattı, o, el-Hasen’den, ö, Cabir’den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan buyurdu ki: “Mescid’e hiçbir müşrik yaklaşamaz. Bir köle yahut bir cariye olması müstesnadır. O vakit ihtiyacı dolayısıyla oraya girebilir.” el-Heysemî, Mecmau’z Zevâid, IV, 10’da: Hazret-i Câbir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dün şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Bu Mescidimize İçinde bulunduğumuz bu yıldan sonra ancak Kitap Ehli ve onların hizmetçileri -bir rivâyette: . ..ve sizin hizmetçileriniz- girebilir.” Bu iıadisi Ahmed (b. Hanbel) rivâyet etmiş olup senedinde Eş’as b. Sevvâr denilen şahıs vardır. Bir parça zayıftır. Güvenilir olduğu da söylenmiştir.
Cabir b. Abdullah da bu görüştedir: O der ki: İfadenin geneli müşriklerin Mescid-i Haram’a yaklaşmasını engellemektedir. Ancak, köle ve cariye hakkında tahsis edilmiştir.
4. Mescide Girmelerinin Yasaklanışı:
“Onun için bu yıllarından sonra” âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır: Bir görüş; sözü geçen yılın Hazret-i Ebû Bekir’in hac emirliği yaptığı dokuzuncu yıldır, ikinci görüş ise, onuncu yıldır. Bu görüşü Katade ifade etmiştir.
İbnü’l-Arabî der ki: Nassın muktezâsından anlaşılan ve sahih olan görüş budur. Bunun dokuzuncu yıl olduğunun söylenmesi hayret edilecek bir şeydir. Çünkü, bu ilanın yapıldığı yıldır dokuzuncu yıl. Bir kimsenin kölesi onun evine bir gün girecek olup da efendisi ona: Sen bugünden sonra bu eve girme, diyecek olursa, elbetteki maksat eve girdiği o gün değildir (ondan sonraki gündür).
5. Müşriklerin Mescid-i Haram’a Gelişlerinin Yasaklanışı Fakirliğe Sebep Olarak Görülmemelidir:
“Eğer fakirlikten korkarsanız” âyeti ile ilgili olarak Amr b. Fâid der ki: Mana; Fakirlikten korkmuş bulunuyorsunuz, şeklindedir. Ancak, bu yanlış bir açıklamadır. Çünkü ifadenin anlamı; Eğer ile çok açık bir şekilde ortadadır.
Müslümanlar müşrikleri hacca gelmekten alıkoyunca -ki, müşrikler yiyecek ve ticaret malları getirir gelirlerdi- şeytan mü’minlerin kalplerine fakirlik korkusunu saldı ve: Peki nereden yaşayıp geçineceğiz dediler. Yüce Allah onlara lütfuyla kendilerini zengin edeceği vaadinde bulundu. ed-Dahhâk der ki:,Yüce Allah onlara;
“Allah’a ve ahiret gününe îman etmeyen… lerle kendi elleriyle cizye verinceye kadar Savaşınız” (et-Tevbe, 9/29) ayeti ile zimmet ehlinden cizye alma kapısını açtı.
İkrime de der ki: Yüce Allah bol bol yağmur yağdırmak, bol bitki ve toprağı verimlendirmekle onları zengin kıldı. Böylelikle (Yemen topraklarından olan) Tebale ve Cureş, bol mahsul vermeye başladı. Bunlar, Mekke’ye yiyecek şeyleri, yağlan ve pek çok malları taşıyıp getirdiler. Necid, San’a ve bunların dışında kalan Araplar İslâm’a girdiler ve böylelikle hacları ve ticaretleri de kesintisiz olarak devam edip durdu. Yüce Allah da cihadla ve diğer ümmetlere karşı galibiyet vermek suretiyle kendi lütfuyla onları zengin kıldı.
Fakirlik demektir. Bir kimse fakir düştü mü, denilir. Şair de der ki:
“Fakir bilemez ne saman zengin olacağım,
Zengin de bilemez ne zaman fakir düşeceğini.”
Alkame ve İbn Mes’ûd’un ashâbından bir başkası; Fakir düşmek şeklinde okumuşturki bu da mastardır, Öğlen vakti dinlenmek, uykuya çekilmek demek olan; ile “Afiyet” kelimeleri gibi. Bununla birlikte “fakir düşmek halinden,.,” takdirinde hazfedilmiş bir kelimenin sıfatı olma ihtimali de vardır. Burada bu kelime zor ve sıkıntılı hal anlamına gelir. İşte bu kökten; “İş bana zor ve ağır geldi, gelir” denilmektedir. Taberî de, bir kimse fakir düştü mü, denildiğini nakletmektedir.
6. Rızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri:
Bu âyet-i kerimede kalbin rızık hususunda sebeplere taalluk etmesinin câiz olduğuna ve bunun tevekküle aykırı olmadığına delil vardır. Her ne kadar rızık takdir edilmiş ve Allah’ın emir ve paylaştırması yerini bulacak ise de, Allah rızkı hikmete mebni sebeplere bağlı kılmıştır. Böylelikle yüce Allah sebeplere taalluk eden kalpler ile rabblerin Rabbine tevekkül eden kalpleri birbirinden ayırt etsin. Sebebin, tevekküle aykırı düşmediğine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Eğer siz Allah’a hakkı ile tevekkül edecek olsaydınız, tıpkı sabahleyin kursağı boş ve aç gidip de akşamleyin kursağını doldurmuş halde dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sîzi de rızıklandırırdı.” Bu hadisi Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî’de tesbit edemedik. Tirmizî, Zühd 33; İbn Mâce, Zühd U; Müsned, I, 30, 52.
Hazret-i Peygamber bu hadisi ile rızık talebi hususunda sabah gidip öğleden sonra çıkışın gerçek tevekküle aykırı düşmediğini haber vermektedir. İbnü’l-Arabi der ki: Fakat sufi şeyhler derler ki: Kişi ancak itaatler hususunda sabah ve akşam yola koyulur. İşte asıl rızkın gelmesini sağlayan sebep budur. Derler ki: Buna delil şu iki husustur: Birincisi, yüce Allah’ın:
“Sen aile halkına namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemeyiz, sana rızkı Biz veririz” (Tâ-Hâ, 20/132) âyetidir. İkincisi de, yüce Allah’ın:
“Güzel söz O’na yükselir, onu da salih amel yükseltir” (Fatır, 35/10) âyetidir. Yüce Allah’ın rızkını, mahalli olan semadan inmesini sağlayan ancak yukarı doğru yükselen şeydir. Bu da hoş zikir ve salih ameldir. Yoksa, yeryüzünde çalışıp çabalamak değildir. Çünkü yeryüzünde rızık diye birşey yoktur. Sahih olan ise, âyetlerin zahirini kavrayan fukahâya göre sünnetin sağlamca ortaya koyduğu husustur. O da dünyevî sebepler gereğince ekip biçmek, pazarlarda ticaret yapmak, malların bakımı, geliştirilmesi, mahsul elde etmeyi sağlayan şekliyle ziraatle uğraşmak gibi yollardır.
Ashâb-ı kiram da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) aralarında bulunduğu halde bu şekilde hareket ederdi. Ebû’l-Hasen b. Battal der ki: Şanı yüce Allah kullarına kazandıkları şeylerin hoş ve temiz olanlarından infak etmelerini bir çok âyet-i kerîme ile emretmiştir. Ve şöyle buyurmuştur:
“Kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla (yerse) onun üzerine günah yoktur”, (el-Bakara, 2/173) Bu âyetiyle darda kalan bir kimseye kazanmakla ve kendisi ile gıdalanmakla emretmiş olduğu helal gıdayı bulamaması halinde, haram olan gıdayı ona helal kılmakta, semadan üzerine yiyecek birşeylerin inmesini beklemesini emretme enektedir. Eğer gıdasını sağlayacağı şeyleri aramak hususunda çalışıp çabalamayı terkedecek olursa, hiç şüphesiz kendisinin katili olur.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yiyecek birşey bulamadığından dolayı açlıktan kıvranır, bununla birlikte üzerine gökten yiyecek birşey inmezdi. O, kendi aile halkı için bir yıllık yiyeceklerini alıkoyardi. Allah fetihleri müesser kılıncaya kadar bu böyle devam etti. Enes b. Mâlik’in rivâyetine göre, bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına deve ile gelerek, Ey Allah’ın Rasûlü diye sordu. Onu bağlayıp mı tevekkül edeyim, yoksa serbest bırakıp mı tevekkül edeyim? Hazret-i Peygamber ona: “Onu bağla ve öylece tevekkül et” diye cevap vermiştir. Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 60.
Derim ki: Sufle ehli mescidde oturup, ziraatle uğraşmayan, ticaret de yapmayan, kazançları olmayan, malları bulunmayan fakir kimseler olduklarından dolayı bu görüşü savunanların Suffe ehlini kendilerine delil gösterecekleri bir tarafları yoktur. Çünkü Suffe ehli, beldelerin kendilerine dar gelmesi esnasında İslâm’ın misafirleri idiler. Bununla birlikte gündüzün odun toplar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın evine su taşır, geceleyin Kur’ân okur ve namaz da kılarlardı. Buhârî ve başkaları onları bu şekilde anlatmaktadır. Buhârî, Mevâkît 41. Dolayısıyla onlar, rızkın sebeplerine yapışan kimselerdi. Hazret-i Peygamber’e bir hediye geldi mi, onlarla beraber yerdi. Eğer gelen bir sadaka ise, kendisi ona el sürmez, onlara verirdi. Fetihler çoğalıp İslâm yayılınca da -Ebû Hüreyre ve başkaları gibi- Suffe’nin dışına çıktılar, emirlik, kumandanlık yaptılar. Yerlerinde oturmadılar.
Diğer taraftan kendileri vasıtasıyla rızkın talep edildiği sebepler (yollar) akı türlüdür denilmiştir:
1- Bunların en üstünü, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın kazanç şeklidir. O şöyle buyurmuştur: “Benim rızkım mızrağımın gölgesi altına yerleştirildi, Zillet ve küçülmüşlük de emrime muhalefet olana yazıldı.” Bu hadisi Tirmizî rivâyet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir. Buhârî, Cîhad 88; Müsned, II, 50, 92. Tirmizî’de tesbit edemedik. Yüce Allah, böylelikle Peygamberinin rızkını -faziletli olması dolayısıyla- kendi kazancına bağlı kılmış ve özel olarak ona kazanç türlerinin en faziletlisini ihsan etmiştir ki, bu da düşmana galip gelmek ve onu yenik düşürmek suretiyle rızkı almak şeklidir. Çünkü bu yol, en şerefli bir yoldur.
2- Kişinin kendi el emeğinden yemesi: Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kişinin yediği en hoş şey, elinin emeğinden (yediği) dir. Ve şüphesiz Allah’ın Peygamberi Dâvud kendi el emeğinden yerdi.” Bu hadisi de Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Buyû’ 15. Sadece elinin emeğinden yediğini belirten bölümü: Enbiyâ 37; Müsned, II, 314. Kur’ân-ı Kerîm’de de (Hazret-i Dâvud hakkında) şöyle buyurulmaktadır:
“Biz ona sizin için giyecek (zırh) yapmak sanatını öğrettik.” (el-Enbiya, 21/80) Hazret-i Îsa’nın da annesinin eğirdiği yünün gelirinden yediği rivâyet edilmektedir.
3- Ticaret. Bu da ashâb-i kiramın çoğunun yaptığı işti. Özellikle de Muhacirlerin (Allah hepsinden razı olsun). Kur’ân-ı Kerîm ticaretin önemine birden çok yerde delâlet etmektedir.
4- Ziraat ve ağaç dikmek. Biz buna dair açıklamalarımızı el-Bakara Sûresi’nde (2/205. âyetin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz.
5- Kur’ân okutmak, Kur’ân öğretmek ve Kur’ân ile tedavi (rukye) buna dair açıklamalar da Fâtiha Sûresi’nde (Fazileti ve İsimleri bölümü, 4. başlıkta.) geçmiş bulunmaktadır.
6- Muhtaç düşmesi halinde ödemek suretiyle borç almak. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Kim ödemek isteğiyle başkalarından mal alırsa Allah ona ödetir. Kim de o malı telef etmek niyetiyle alırsa, Allah da onu telef eder.” Bu hadisi Buhârî, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)’dan rivâyet Buhârî, Zekât 18, İstikraz 2; İbn Mâce, Sadakat 11; Müsned, II. 361, 417. etmektedir.
7. Herşey Allah’ın Dilemesiyle Olur:
“Allah dilerse” âyeti, rızkın çalışıp çabalamakla olmadığına, ancak Allah’ın lütfuyla olduğuna delildir, Allah rızkı kulları arasında paylaştırır. Bu da yüce Allah’ın:
“Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz pay ettik” (ez-Zuhruf, 43/32) âyetinden açıkça anlaşılmaktadır.