Andolsun ki, Allah size birçok yerde ve Huneyn günü yardım etti. O gün çokluğunuz size güven vermişti ama hiçbir fayda sağlamadı. Yeryüzü genişliğiyle birlikte size dar gelmişti, sonra arkanızı dönüp kaçtınız.
Diyanet Vakfı
Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.
Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, Allah bir çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmiştir. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bunun size hiçbir faydası olmamıştı. Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Nihayet arkanızı çevirip gitmiştiniz.
Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
1. Huneyn Gazvesi ve Allah’ın Yardımı:
Yüce Allah ‘in:
“Andolsunkl Allah bir çok yerde… bize yardım etmiştir”
âyeti ile ilgili olarak şunları nakledelim:
Hevazinlilere Mekke’nin fethedildiği haberi ulaşınca, Nasr b. Mâlikoğullarına mensup olan ve ordu kumandanlığı elinde bulunan Mâlik b. Avf en-Nasrî, Hevazinlilerî bir araya topladı. Kâfirlerle birlikte mallarını, davarlarını, kadın ve çocuklarını da Savaş alanına sürdü. Bununla askerlerin kendilerini daha iyi koruyacaklarını ve böyle bir durumda Savaş esnasında daha bir güç ve gayrete geleceklerini zannetmişti. el-Hasen ve Mücahide göre sekizbin kişi idiler. Hevazin ve Sakiflilerin (toplamı) dörtbin kişi oldukları da söylenmiştir. Hevazinlilerin başında Mâlik b. Avı, Sakiflilerin başında ise Kinâne b. Abd bulunuyordu. Hep birlikte Evtâs denilen (ve Huneyn vakasının cereyan ettiği) yere konakladılar.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da Eslemli Abdullah b. Ebi Hadred’i gözcü olarak göndermişti. Abdullah, Hazret-i Peygambere geri dönerek gördüklerini haber verdi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da üzerlerine yürümeyi kararlaştırdı. Safvan b. Umeyye b. Halef el-Cumahî’den, bir görüşe göre yüz, bir diğer görüşe göre de dortyüz zırh emanet aldı. Rabia el Mahzûmî’den otuz ya da kırkbin (dirhem) borç aldı. Dönüşünde de o borçlarını ona ödedi. Daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle dedi: “Allah aileni de malını da mübarek kılsın. Borcun karşılığı vaktinde ve eksiksiz olarak ödenmesi ve bundan dolayı da övgü (teşekkür) dür.” Bu hadîsi İbn Mâce Sünen’inde rivâyet etmiştir. Nesâî, Buyû’ 97; İbn Mâce, Sadakat 16; Müsned, IV, 36.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onbini Medine’den kendisi ile birlikte gelenlerden, iki bini de Mekke’nin fethi günü müslüman olanlardan olmak üzere – ki bunlara Tulakâ denilir- toplam oniki bin müslüman ile yolda Süleym, Kilaboğulları, Abs ve Zübyanlı bedevilerden kendilerine katılanlarla birlikte yola çıktı. Mekke’ye Attâb b. Esid’i vali olarak tayin etti. Hazret-i Peygamberin Evtas’a gidişi esnasında bedevi Arapların cahilleri yeşil bir ağaç gördüler. Cahiliye döneminde onların Zâtu Envât diye adlandırılan meşhur bir ağaçları vardı. Kâfirler yılın belli bir gününde o ağacın yanına gider onu tazim ederlerdi. İşte bu cahil bedeviler: Ey Allah’ın Rasûlü, bunların Zatu Envatları olduğu gibi sen de bize böyle bir Zatu Envât yap dediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Allahu ekber, nefsim elinde olana yemin ederim ki, Mûsa’nın kavminin ona: Onların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilâh yap dedikleri gibi dediniz, O da kendilerine: Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz, demişti. İki okun tüyleri nasıl aynı hizada iseler, yemin ederim ki, siz de öylece sizden öncekilerin yollarını izleyeceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girecek olsalar, siz de ondan gireceksiniz.” Tirmizî, Fiten 18; Müsned, V, 218.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Huneyn vadisine varıncaya kadar yola devam etti. Huneyn, Tihame bölgesi vadilerinden birisidir. Hevazinliler vadinin her iki yanında pusuya yatmışlardı. Sabahın yeni aydınlandığı bir sırada Hevazinliler, tek bir kişiymişçesine müslümanlara bir hamle yaptılar. Müslümanların büyük bir çoğunluğu geri çekildi ve kimse kimseye dikkat edemez oldu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberinde Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer, ayrıca Ehl-i Beytinden de Hazret-i Ali ile Hazret-i Abbas, Ebû Süfyan b. el-Haris b. Abdulfnuttalib ve onun oğlu Cafer ile Usame b. Zeyd, Eymen b. Ubeyd -ki bu Huneyn günü şehid düşmüş olup Um Eymen’in oğludur- Rabia b. El Haris ve el-Fadl b. Abbas da beraberinde sebat gösterdiler. Cafer b. Ebi Süfyan yerine Kuşem b. el-Abbas da zikredilmiştir İşte bu on kişi Hazret-i Peygamberin yanından ayrılmadılar. Bundan dolayı Hazret-i Abbas şöyle demiştir:
“Savaşta Allah Rasûlüne yardım ettik, dokuz kişi
Onun yanından kaçıp dağılanlar da kaçıp gitti
Onuncumuz ise takdir gereği ölümle buluştu
Allah yolunda kendisine isabet eden sebebiyle hiç sızlanmaksızın.”
Sebat edip dağılmayanlar arasında beline bir kuşak bağlamış, Ebû Talha’ya ait bir deveyi yakalamış, elinde de bir hançer bulunduğu halde Um Suleym de vardı. Ne Resûlüllah, ne de bu sözü geçenlerden herhangi bir kimse geri çekilmedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Düldül adındaki beyaz katın üzerinde idi.
Müslim’in Sahih’inde Enes’den rivâyete göre Hazret-i Abbas şöyle demiş: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın katınnın dizginlerini yakalamış, hızlanmasını istemediğimden engellemeye çalışıyordum. Ebû Süfyan da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın (katırının) dizginlerini yakalamıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ey Abbas, Ey (altında Rıdvan bey’atinin yapıldığı) Semura ağacı altında bey’at edenler! diye seslen” diye buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Abbas -ki, sesi gür birisi idi. Sesinin gürlüğünden ötürü bir gün Mekke’ye baskın yapılmış ve sabah baskını diye seslenmiş, sesini işiten hamile her kadın karnındaki yavrusunu düşürmüştü- dedi ki: Ben de sesimin çıkabildiği kadar; Nerede Semura ağacı altında bey’at edenler diye seslendim. Allah’a yemin ederim, benim sesimi işittikleri vakit, onların gelişleri âdeta bir ineğin yavrularına gelişi gibi idi. Hep birlikte: Lebbeyk lebbeyk dediler. Ve sonra da kâfirlerle birlikte Savaşa tutuştular… Hadisin devamında şu ifadeler de vardı; Sonra, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birkaç çakıl taşı aldı ve onları kâfirlerin yüzlerine doğru fırlattı. Daha sonra da: “Muhammed’in Rabbi hakkı için onlar bozguna uğradılar” diye buyurdu. (Hazret-i Abbas devamla) buyurdu ki: Ben, Savası seyretmeye koyuldum, gördüğüm kadarıyla eski halinde devam ediyordu. Fakat onlara çakıl taslarını atması ile birlikte onların keskin silahlarının körelmiş olduğunu (yani güçlerinin zayıfladığını) ve artık geri çekildiklerini gördüm. Müslim, Cihâd 76; Müsned. I, 207.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) der ki: Müşriklerden İslâm’a girip Huneyn’de hazır bulunup sonradan müslüman olmuş birisinden çeşitli yollardan rivâyetimize göre -Huneyn’e dair kendisine soru sorulması üzerine- bu kişi şöyle demiştir: Müslümanlarla karşılaştık. Çabucak onları geri çekilmek zorunda bıraktık ve beyaz bir katır üzerine binmiş bir adamın yanına varıncaya kadar onların arkasından gittik. O bizi görünce, bizi şiddetle azarladı ve öfkeyle bağırdı. Sonra da avucuna birkaç çakıl ve biraz toprak alıp onu attı ve: “Yüzler çirkinleşsin, tanınmaz olsun” diye buyurdu. O çakıl ve topraktan kendisine birşeyler girmedik bir göz kalmadı; topuklarımızın üzerinde gerisin geri dönmekten kendimizi alamadık.
Saîd b. Cübeyr de der ki: Bize, Huneyn günü müşrikler arasında bulunan bir adam anlatarak dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashâbı ile karşılaştığımızda, önümüzde bir koyun sağacak kadar bir süre dahi duramadılar. Nihayet beyaz katır üzerinde bulunan adamın yanına vardık. -Bununla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastetmektedir- Beyaz ve güzel yüzlü yiğitler karşımıza çıktılar, bizlere: Yüzler tanınmaz hale gelsin, çirkinleşsin, geri dönün, dediler. Biz de geri döndük, onlar ise âdeta omuzlarımıza binmişlerdi. İşte o vakit olan oldu. Bununla melekleri kastetmektedir.
Derim ki: rivâyetler arasında herhangi bir tearuz (çatışma) sözkonusu değildir. Çünkü, “yüzler tanınmaz hale gelsin” ifadesinin hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından, hem de melekler tarafından söylenmiş olması İhtimali vardır. Ve bu, meleklerin Huneyn günü çarpıştıklarının da delilidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Ali (radıyallahü anh), Huneyn günü kendi eliyle kırk kişi öldürdü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da (yani bu gazada) dört bin kişiyi -altıbin kişi de denilmiştir- ashâb aldı ve miktarları bilinmeyecek kadar çok ganimetler dışında oniki bin de deve ganimet aldı.
2. Seleb, Devlet Başkanının Raiyyesinden Ödünç Alması, Esirler, Ganimetler:
İlim adamları bu gaza ile ilgili olarak derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kim üzerinde onu öldürdüğüne dair bir delili bulunmak suretiyle birisini öldürdüğünü ispatlarsa, o öldürdüğü kişinin selebi öldürene aittir” diye buyurmuştur. Bu hadis, daha önce, el-Enfal, 8/41. ayet 4. başlıkta geçmişti. Kaynaklar için oraya bakılabilir. el-Enfal Sûresi’nde (8/41. âyet, 4. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. İbnu’l-Arabî der ki: İşte bu incelik ve başka özellikleri dolayısıyla Kur’ân ahkâmına dair eser yazan ilim adamları bu âyet-i kerimeyi ahkâm âyetleri arasında zikretmişlerdir.
Derim ki: Yine Huneyn gazvesinde Hazret-i Peygamberin uygulamalarından, ariyet olarak silah almanın ve eğer benzeri bir İş için ariyet alınması alışılan bir şey ise, o yolda o ariyet alınan şeyden faydalanmanın câiz olduğu, İmâmın böyle bir şeye ihtiyaç duyması halinde borç alıp bunu bilahare sahibine geri vermesinin câiz olduğu da anlaşılmaktadır. Safvan’dan, ariyet alma ile ilgili hadis bu konuda aslî bir dayanaktır. Yine bu gazada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): “(Ashâb olarak alınan) hamile herhangi bir kadın doğum yapmadıkça hamile olmayan da bir defa ay hali olmadıkça onunla ilişki kurulmaması” emrini vermiştir. Ebû Dâvûd, Nikâh 44; Tirmizî, Siyer 15; Dârimî, Talâk 18; Müsned, III, 62, 87.
İşte bu da kadının için ashâb alınmasının, -nikâhlı ise-, nikâhını hükümsüz kıldığının delilidir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi’nde (4/24. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Mâlikin rivâyet ettiği hadise göre Safvan kâfir olduğu halde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte gazaya çıkmış ve o, Huneyn ve Taifde hazır bulunmuştu. Hanımı da o sırada müslüman olmuştu… Muvatta’'”, Nikâh 44.
Mâlik der ki: Ancak bu, (Safvân, gazaya çıkışı) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın emri ile olmamıştı. Ben -hizmetçi ya da deniz tayfası olmaları hali müstesna- müşriklere karşı müşriklerin yardımının alınabileceği görüşünde değilim. Ebû Hanîfe, Şâfiî, es-Sevrî ve el-Evzaî de derler ki: Eğer galip gelen İslâm’ın hükmü ise bunda bir mahzur yoktur. Üstün gelen şirkin hükmü ise, onların yardımını almak mekruhtur. Bunlara (ganimetten) pay verilmesine dair açıklamalar da el-Enfal Sûresinde (8/41. âyet, 20. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
3. Huneyn Günü:
Yüce Allah’ın:
“Huneyn gününde” âyetinde sözü edilen “Huneyn”, Mekke ile Taif arasında bir vadidir. Bu kelime burada müzekker bir isim olduğundan dolayı munsarıf gelmiştir. Kur’ân’ın kullanımı bu şekildedir. Araplar arasında bunu o yerin ismi kabul ederek munsarıf olarak kullanmayanlar da vardır. Şair şöyle demiş:
“Peygamberlerine yardım ettiler ve onun gücüne güç kattılar,
Huneyn’de. O kahramanların güçlerinin zayıfladığı günde.”
Âyet-i kerimede geçen ve “gün” anlamına gelen; kelimesi ise, zarftır. Burada bu kelime: “Ve O Huneyn gününde size yardım etti” anlamında olmak üzere nasb edilmiştir.
el-Ferrâ’ der ki Burada el-Ferrâ”nin ifadeleri pek sağlıklı bir şekilde nakledilmemiş. Bu ifadeler aynen, en-Nehhâs, Î’rabu’l-Kur’ân, II, ll’den nakledilmiştir. el-Ferrö; bu kelimenin gayr-i munsarıf olduğunu söylerken, gerekçe olarak, ortada bulunan eliften ve sonra ikişer harfin bulunmasını göstermekte ve buna: Mesürid: mescidler, temâsfl; tünsâtlcr gibi kelimeleri örnek göstermekte ve açıklamalarını sürdürmektedir. Bk. el-Ferrâ’, Meâni’l-Kur’ân, I, 428.: “Yer (ler) de” kelimesinin munsarif olmayışı, bu kelimenin tekil halinde benzerinin bulunmaması ve bunun da çoğulunun olmaması dolayısıyladır. Şu kadar var ki şair kimi zaman mecbur kalarak bunun çoğulunu getirebilir. Fakat şiirde kullanılabilen herbir şeyin normal konuşmada kullanılması doğru olmayabilir. Daha sonra da (buna şu mısraı) Örnek gösterir:
“Onlar (o atlar dizginlerinin) demirlerini çiğnemeye çalışıyorlar.”
en-Nehhâs der ki: Ben Ebû İshâk’ın bu ifadelerden hayrete düştüğünü ve şöyle dediğini gördüm: el-Ferrâ’ bu hususta el-Halil’in görüşünü benimsemiş ve bu konuda hata etmiştir. Çünkü, el-Halil bu hususta şöyle demektedir: Bunun munsarıf olmayışı tekiller arasında benzerî bulunmayan bir çoğul oluşundan ve cem’i teksir (kırık çoğul) ile çoğul yapılmayışından dolayıdır, “Elif” ve “te” ile çoğul yapılmasının ise bir mahzuru yoktur.
4. Çokluğun Faydası Yoktur:
“Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de…” âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre, oniki bin kişi idiler, onbirbin beşyüz kişi oldukları söylendiği gibi onalti bin kişi oldukları da söylenmiştir. Onlardan kimileri: Bugün sayıca az olduğumuzdan dolayı asla yenik düşmeyiz, demişlerdi. Bu sözleri dolayısıyla ilâhî yardımdan mahrum bırakıldılar. Bunun sonucunda açıkladığımız şekilde işin başında bir bozgun yaşandı ve bu, geri döndükleri zamana kadar devam eni. Sonunda resullerin efendisinin bereketiyle yardım ve zafer müslümanların oldu. İşte yüce Allah bu âyet-i kerimede galibiyetin çoklukla değil, ancak Allah’ın yardımı ile gerçekleşeceğini açıklamaktadır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:
“Ve eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan başka size yardım edecek kimdir?” (Âl-i İmrân, 3/160).
5. Başlarına Dar Gelen Yeryüzü;
“…Yeryüzü genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti” yani, korkudan dolayı bu hale düşmüştünüz. Nitekim şair şöyle demektedir:
“Korku içerisinde ve takip edilen bir kimse için uçsuz bucaksız olduğu halde
Allah’ın toprakları; âdeta bir avcının ipi kadar bir yerdir.”
” Genişlik” demektir. Bu kökten olmak üzere; “Filanın kalbi geniştir,” denilir. “Ra” harfi üstün olarak; ise geniş olan demektir.
Bu sekile uygun olarak. Geniş yurt ve geniş arazi,” Geniş oldu, geniş olur, geniş olmak”; denilir.
“Rağmen” kelimesindeki “be” harfinin “beraber” anlamına gelen; ile aynı anlamda olduğu söylendiği gibi; Rağmen anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun, Genişliği ile anlamında olup, nin mastariye olduğu da söylenmiştir.
6. Savaşın Başlangıcında Müslümanların Geri Çekilmeleri:
Müslim, Ebû İshâk’tan şöyle dediğini rivâyet eder: Bir adam el-Berâ (b. Âzib)’in yanına gelerek şöyle dedi: Ey Umâre’nin babası, Huneyn günü geri kaçunız mıydı? O, şöyle dedi: Şehadet ederim ki, Allah’ın Peygamberi -Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun- asla geri çekilmedi. Fakat şu kadar var ki, insanlar arasında aceleci olanlar ile pek silahı bulunmayan kimseler, Hevazinlilerden şu kabilenin karşısına çıktılar. Hevazinliler İse İyi ok atan bir kavimdiler. Âdeta bir çekirge sürüsünü andırıyorlardı. Bundan dolayı (müslümanların arasında bulunanlar) geri çekildiler. Sonra da o geri çekilenler Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına -Ebû Süfyan onun katırının dizginlerini tutmuş olduğu halde- geri döndüler. Hazret-i Peygamber katırından indi, dua etti ve Allah’tan yardım dileyerek: “Ben Peygamberim, bunda yalan yoktur. Ben, Abdulmuttalib’in oğlu (torunu) yum. Allah’ım, yardımını bize indir.” el-Berâ der ki: Allah’a yemin ederim biz, Savaş kızıştığında onunla -Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı kastediyor- (onu siper edinerek) korunurduk. Aramızdan (bize göre) onunla aynı hizada duran kişiyi kahraman kabul Müslim, Cihad 79, ayrıca bk. 78, 80, 81; Buhârî, Meğazî, 54 (kısmen). ederdik.