Ali b. Muhammed’in, Ebû’z-Zeyyel, el-Muhallab b. İyâs, onun babası, Hüseyin b. Mücahid er-Râzî, Hârûn b. İsa, Yûnus b. Ebî İshak ve başkalarından nakline göre, Kuteybe Nîzek ile barış yaptıktan sonra sefer mevsimine kadar bulunduğu yerde kaldı. Ardından 87 yılında Peykend üzerine sefer yaptı. Merv’den Mervürûd’a, oradan Âmul’a ve Zemm’e gitti, nehri geçti ve Buhara’ya en yakın şehir olan, “Tüccarlar Şehri” diye bilinen Peykend’e ulaştı.
Peykend civarında konaklayınca, şehir halkı Soğdlulardan yardım istedi ve çevre bölgelerden destek topladı. Çok sayıda kuvvet onlara katıldı. Bu yüzden Kuteybe’nin hiçbir habercisi dışarı gönderilemediği gibi, ona da hiçbir haber ulaşamadı; iki ay boyunca kendisine hiçbir haber gelmedi. Haccac, haberin gecikmesinden endişe ederek ordu için korktu ve mescitlerde onlar için dua edilmesini emretti, ayrıca valilere de bu yönde yazı yazdı. Bu süre boyunca Kuteybe ve adamları her gün savaşıyorlardı.
Kuteybe’nin Tîzâr adlı Acem bir casusu vardı. Yukarı Buhara halkı ona para vererek Kuteybe’yi oradan uzaklaştırmasını istemişti. Tîzâr, Kuteybe’nin yanına gelerek yalnız konuşmak istedi. Oradakiler dışarı çıkınca, Kuteybe Dırâr b. Husayn’ı yanında tuttu. Tîzâr şöyle dedi: “Sana yeni bir vali geliyor; Haccac görevden alındı. Bu yüzden halkla birlikte Merv’e dönmen gerekir.” Bunun üzerine Kuteybe, mevlâsı Siyah’ı çağırarak “Onun boynunu vur!” dedi ve Tîzâr öldürüldü.
Sonra Dırâr’a şöyle dedi: “Bu haberi senden ve benden başka kimse bilmiyor. Allah adına ahd ediyorum ki, bu savaş bitmeden bu haber yayılırsa seni de onun yanına gönderirim. Diline sahip ol; çünkü bu haberin yayılması insanların gücünü zayıflatır.”
Diğerleri içeri girdiklerinde Tîzâr’ın öldürülmesinden dolayı korkuya kapıldılar. Sessiz kaldılar, başlarını eğdiler. Kuteybe onlara şöyle dedi: “Allah’ın helak ettiği bir kölenin öldürülmesinden dolayı korkmayın.” Onlar, “Onu Müslümanlara samimi bir nasihatçi sanıyorduk” dediler. Kuteybe ise, “Aksine o samimiyetsizdi; Allah onu suçundan dolayı helak etti. Siz gidin ve düşmanlarınızla savaşın, artık eskisi gibi değil daha güçlü karşı koyun” dedi.
Bunun üzerine insanlar hazırlanıp saflarını düzenlediler. Kuteybe sancaktarları teşvik etti. Önce mızraklarla çarpışma oldu, ardından kılıçlarla şiddetli savaş gerçekleşti. Allah Müslümanlara sebat verdi ve gün batıncaya kadar savaştılar. Sonunda Müslümanlar üstün geldi, düşmanlar şehre doğru kaçtı. Müslümanlar onları takip ederek şehre girmelerini engelledi. Düşman dağıldı, Müslümanlar onları öldürmeye ve esir almaya başladılar.
Şehre girebilen az bir grup kendini korumaya aldı. Kuteybe, şehrin surlarını yıkmak için temele işçiler gönderdi. Bunun üzerine şehir halkı barış istedi. Kuteybe onlarla barış yaptı ve başlarına oğullarından birini tayin etti. Sonra oradan ayrıldı. Ancak bir veya iki menzil uzaklaşıp yaklaşık beş fersah mesafeye geldiğinde, şehir halkı ahdi bozdu, tayin edilen valiyi ve arkadaşlarını öldürdü, burun ve kulaklarını kestiler.
Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca geri döndü. Onlar tahkimat yapmıştı. Kuteybe bir ay boyunca onlarla savaştı. Sonra tekrar surun temeline işçiler gönderdi; suru altından oydurup direklerle destekletti ve bu direkleri yakarak suru yıkmayı planladı. Ancak henüz destekleme işi bitmeden sur çöktü ve kırk işçi öldü. Şehir halkı tekrar barış istedi fakat Kuteybe bunu reddetti, savaşarak şehri zorla aldı ve içindeki savaşçıları öldürdü.
Şehirde ele geçirilenler arasında, Müslümanlara karşı Türkleri kışkırtan tek gözlü bir adam da vardı. Bu kişi fidye teklif etti. Süleym en-Nâsih ona ne vereceğini sordu. O da “Değeri bir milyon dirhem olan beş bin parça Çin ipeği” dedi. Kuteybe adamlarına danıştı. Onlar fidyenin ganimeti artıracağını söylediler. Ancak Kuteybe, “Hayır, Allah’a yemin ederim ki hiçbir Müslüman kadın senden dolayı korkuya düşmeyecek” dedi ve onun öldürülmesini emretti.
Kuteybe Peykend’i fethettiğinde orada sayısız altın ve gümüş kaplar ele geçirildi. Ganimetlerin toplanması ve taksimi için Abdullah b. Va‘lân el-Advî ile İyâs b. Beyhes görevlendirildi. Kaplar ve putlar eritildi ve elde edilen maden Kuteybe’ye sunuldu. Eritimden kalan tortu da getirildi ve Kuteybe bunu onlara verdi. Onlar bunu kırk bin dirheme sattıklarını söyleyince Kuteybe fikrini değiştirdi ve tortunun da eritilmesini emretti. Eritildiğinde bundan yüz elli bin veya elli bin miskal altın elde edildi.
Peykend’de Müslümanlar çok büyük ganimet elde ettiler; Horasan’da daha önce benzeri görülmemişti. Kuteybe Merv’e döndü. Müslümanlar güçlendi, silahlar ve atlar satın alındı, binekler temin edildi. İnsanlar güzel elbise ve teçhizat konusunda birbirleriyle yarıştı. Silah fiyatları çok yükseldi; bir mızrağın fiyatı yetmiş dirheme kadar çıktı.
Hazinelerde çok sayıda silah ve savaş malzemesi vardı. Kuteybe bunların askerlere dağıtılması için Haccac’tan izin istedi ve izin verildi. Böylece malzemeler çıkarılıp askerlere dağıtıldı ve donatıldılar.
Bahar geldiğinde Kuteybe halkı topladı ve şöyle dedi: “Sizi, azık taşımaya ihtiyaç duymadan sefere çıkaracağım ve sıcak giysilere ihtiyaç duymadan geri getireceğim.” Sonra güzel teçhizat ve bineklerle sefere çıktı. Âmul’e geldi, Zemm’den geçerek Buhara’ya ulaştı. Buhara bölgesindeki Tûmuşketh’e gitti ve oranın halkı onunla barış yaptı.
Ali b. Muhammed’in, Ebû’z-Zeyyel ve Benû Adî’den bazı şeyhlerden rivayetine göre, Kuteybe’nin babası Müslim el-Bâhilî, daha önce Va‘lân’a şöyle demişti: “Sana emanet etmek istediğim bir miktar param var.” Va‘lân, “Bunun gizli kalmasını mı istersin, yoksa insanların bilmesinde sakınca yok mu?” dedi. Müslim, “Gizli kalmasını isterim” dedi. Bunun üzerine Va‘lân, “Onu güvendiğin bir adamla falan yere gönder ve ona, orada bir adam gördüğünde yanındaki şeyi bırakıp geri dönmesini söyle” dedi. Müslim bunu kabul etti, parayı bir heybe içine koydu, bir katıra yükledi ve mevlâsına, “Bu katırı falan yere götür, orada oturan bir adam gördüğünde katırı bırak ve dön” dedi.
Adam katırla yola çıktı. Bu sırada Va‘lân belirlenen vakitte oraya gelmişti; fakat Müslim’in adamı gecikti. Va‘lân, Müslim’in vazgeçtiğini düşünerek oradan ayrıldı. Ardından Benû Tağlib’den bir adam o yere geldi. Müslim’in mevlâsı da geldiğinde onu oturur halde gördü, katırı bırakıp geri döndü. Tağlibli adam katıra yaklaştı, üzerinde para olduğunu görünce ve yanında kimse olmadığını fark edince onu alıp evine götürdü ve hem katıra hem paraya sahip oldu.
Müslim ise paranın Va‘lân’a ulaştığını düşündü ve ihtiyacı oluncaya kadar ondan sormadı. Sonra onunla karşılaştığında, “Param” dedi. Va‘lân ise, “Bana hiçbir şey ulaşmadı, senin paran bende yok” dedi.
Ali b. Muhammed der ki: Müslim bundan sonra Va‘lân’dan şikâyet eder ve onun hakkında kötü konuşurdu.
Yine Ali b. Muhammed’in rivayetine göre, bir gün Benû Dubey‘a’nın meclisine geldi ve ondan şikâyet etti. Orada bulunan Tağlibli adam onun yanına gelip gizlice konuştu, parayı sordu ve sonra kendisinde olduğunu söyledi. Onu evine götürdü, heybeyi çıkardı ve “Bunu tanıyor musun?” dedi. Müslim, “Evet” dedi. “Mührünü de tanıyor musun?” dedi. “Evet” dedi. Bunun üzerine, “Paranı al” dedi ve paranın kendisine nasıl geçtiğini anlattı.
Müslim daha sonra, daha önce Va‘lân’dan şikâyet ettiği kişilerin ve kabilelerin yanına giderek onu temize çıkardı ve olayı anlattı. Şair, Va‘lân hakkında şöyle demiştir:
Ben, dindarlıkta önder olan Va‘lân gibi değilim,
ne de İmrân veya el-Muhallab gibi.
Buradaki İmrân, İmrân b. el-Fadl el-Burcumî’dir.
Bu yılda hac emirliğini, Ahmed b. Sâbit’in İshak b. İsa yoluyla Ebû Ma‘şer’den naklettiğine göre, Medine valisi olan Ömer b. Abdülaziz yürüttü. Medine kadılığı görevini ise onun adına Ebû Bekir b. Amr b. Hazm yürütüyordu. Irak ve doğu bölgelerinin tamamının idaresi Haccac’ın elindeydi. Bu yılda Basra’daki vekili, rivayete göre el-Cerrâh b. Abdullah el-Hakemî idi; kadılık görevini ise Abdullah b. Udeyne yürütüyordu. Kûfe’de askerî işlerin başında Ziyad b. Cerîr b. Abdullah bulunurken, kadılık görevinde Ebû Bekir b. Ebî Musa el-Eş‘arî vardı. Horasan valisi ise Kuteybe b. Müslim idi.