Andolsun, Süleyman’ı denedik; onun tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra yöneldi.
Diyanet Vakfı
Andolsun biz Süleymanı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.
Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik ve bu sebeple tahtı üzerine bir ceset bırakmıştık. Sonra o (pişman olup) döndü.
“Yemin olsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik” âyeti ile ilgili olarak denildiğine göre Süleyman hükümdarlığından yirmi yıl sonra imtihan edildi. İmtihanından sonra yirmi yıl daha hükümdarlık yaptı. Bunu ez-Zemahşerî zikretmektedir.
“İmtihan ettik” sınadık ve cezalandırdık anlamındadır. Bunun sebebi Said b. Cübeyr’in İbn Abbâs’tan yaptığı şu rivâyette zikredilmektedir. İbn Abbâs dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm)’ın huzuruna iki kesim davacı olarak geldi. Bunlardan birisi Süleyman’ın hanımı Cerade’nin yakınları idi. O da bu hanımını çok seviyordu. Hükmün onların lehine çıkmasını arzu etti. Sonra da aralarında hak ile hüküm verdi. İşte bu arzusu dolayısı ile ceza olsun diye başına gelenler geldi.
Said b. el-Museyyeb dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm) üç gün süreyle insanların arasına çıkmayıp saklandı. İnsanlar arasında hüküm vermedi ve hiçbir mazlumun zalimdeki hakkını almadı. Yüce Allah kendisine şunu vahyetti: “Ben kullarımdan perdeler arkasında saklanasın diye seni halife yapmadım. Onlar arasında hüküm veresin ve zulme uğramış olanın hakkını veresin diye halife yaptım.”
Şehr b. Havşeb ile Vehb b. Münebbih dedi ki: Süleyman (aleyhisselâm), Saydun diye bilinen denizdeki adalardan bir adaya yaptığı gazada bir kralın kızını esir aldı. Bu kızı sevdi, fakat o ondan yüz çeviriyordu. Ancak farkettirmeden ona bakıyordu. Çok nadir onunla konuşuyordu. Babasına kederinden dolayı da gözyaşları bir türlü dinmiyordu. Son derece güzeldi. Sonraları Süleyman’dan görsün diye babasının sureti gibi kendisine bir heykel yapmasını istedi. O da böyle bir heykel yapılmasını emretti, bu kız heykeli tazim etti ve ona secde etti. Cariyeleri de onunla birlikte heykele secde ettiler. Böylelikle kendisinin haberi olmadan evinde ibadet edilen bir put oldu. Nihayet kırk gün geçti. Buna dair haberler İsrailoğulları arasında yayıldı, Süleyman da bunu öğrenince o putu kırdı ve yaktı. Sonra da denize savurdu.
Denildiğine göre Süleyman, ismi -ez-Zemahşerî’nin naklettiğine göre- Cerade olan Saydun kralının kızını esir alınca, o kızı beğendi. Ona müslüman olmasını teklif etti, kabul etmedi. Onu korkuttuysa da kız: İstersen beni öldür, müslüman olmam, dedi. Müşrik olduğu halde o kızla evlendi. Yakuttan bir putu vardı, bu puta müslüman oluncaya kadar Süleyman’dan habersiz kırk gün süreyle ibadet etti. Süleyman da kırk gün mülkü elinden alınmak suretiyle cezalandırıldı.
Ka’b el-Ahbar dedi ki: Süleyman atları öldürmek suretiyle zulmedince mülkü elinden alındı.
el-Hasen de dedi ki: O ay halinde veya bir başka durumda hanımlarından birisine yaklaştı.
Bir başka görüşe göre ona ancak İsrailoğullarından olan bir kadınla evlenmesi emredildiği halde o İsrailoğullarından olmayan bir kadın ile evlendi. Bundan dolayı cezalandırıldı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
“Ve bu sebeple tahtı üzerine bir ceset bırakmıştık” âyeti ile ilgili olarak tefsir bilginlerinin çoğunun kabul ettiği görüşe göre, bir şeytan bırakıldı. Allah bu şeytanı Süleyman (aleyhisselâm)’a benzetti. Bu şeytanın ismi denizlerin sorumlusu olan Sahr b. Umeyr idi. Beytu’l-Makdis’in yapılması emrini verdiğinde Süleyman’a elması bildiren odur. Demir ile işlendiklerinden taşlar ses çıkarıyordu. Bu sefer elması aldılar ve elmas ile taşları, kıymetli taşları ve diğerlerini -sesleri duyulmaksızın- kesmeye başladılar.
İbn Abbâs dedi ki: Bu bütün şeytanların güç yetiremedikleri azgın birisi idi. Hileleri Dâvûdoğlu Süleyman’ın yüzüğünü ele geçirinceye kadar yapıp durdu. Süleyman helaya yüzüğü ile birlikte girmezdi. Sahr, Süleyman suretinde geldi ve Süleyman’ın hanımlarından birisinden yüzüğü aldı. Bu hanım Emine diye bilinen ve Süleyman’dan çocuğu olmuş bir cariye idi. Bunu Şehr ile Vehb söylemiştir.
İbn Abbâs ve İbn Cübeyr (kadının) adının Cerade olduğunu söylemişlerdir. Bu şeytan kırk gün süre ile Süleyman’ın yerine hükümdarlık yaptı. Süleyman ise kaçmış idi. Nihayet yüce Allah yüzüğü ve hükümdarlığı ona geri çevirdi.
Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Süleyman yüzüğünü yatağının altına bırakmıştı, şeytan da onu oradan almıştı. Mücahid dedi ki: Şeytan yüzüğü Süleyman’ın elinden almıştı. Çünkü Süleyman ismi Asaf olan şeytana: İnsanları nasıl saptırıyorsunuz? diye sormuştu. Şeytan da ona: Bana yüzüğünü ver, sana bildireyim dedi. Süleyman ona yüzüğünü verdi. Şeytan yüzüğü alınca, Süleyman’ın tahtına onun suretine kendisini benzeterek oturdu. Hanımlarının yanına girmeye, çıkmaya başladı. Haksızca hükümler veriyor, doğru olmayan şeyleri emrediyordu. Bu tür açıklamaların lehine ileri sürülebilecek Şer’i ya da akli bir delil bulunması şöyle dursun, bunların bilinir kat’i şer’i delil ve hükümlere aykırı oldukları, aklın da bunları kabullenemeyeceği açıktır. Bu anlatılanlar Peygamberlerin sahip olmaları gereken temel sıfatlara aykırı olduğu gibi; şeytanın Süleyman (aleyhisselâm) suretinde hanımlarının yanına girebilecek bir hale gelmesi de asla kabul edilemez. Kısacası bu anlatılanlar şer’i ve akli hiçbir dayanağı olmadığından red edilirler.
Ancak Süleyman’ın hanımlarına yaklaşıp yaklaşmadığı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbâs ile Vehb b. Münebbih’den nakledildiğine göre hanımlarına ay hali oldukları sırada yaklaşıyordu. Mücahid ise: Onlara yaklaşmaktan alıkonulmuştu, demiştir.
Böylece Süleyman’ın mülkü elinden alındı. Deniz kıyısına kaçıp gitti ve insanlara misafir olmaya başladı. Ücret karşılığı balıkçıların balıklarını taşıyordu. İnsanlara kendisinin Süleyman olduğunu söylediği vakit yalancı olduğunu söylüyorlardı. Katade dedi ki: İsrailoğulları şeytanın verdiği hükümleri ve yönetimini uygun bulmamaya başladığında Süleyman bir balıkçıdan bir balık aldı. Bunu yiyeyim diye kendisine verilmesini istediği de söylenmiş ise de İbn Abbâs: Balık taşıma karşılığında ona ücret olarak verilmişti, demiştir. Yine denildiğine göre Süleyman’ın kendisi bu balığı avlamıştı. Balığın karnını yarınca yüzüğünü içinde buldu. Bu ise mülkünün elinden alınmasından kırk gün sonra olmuştu. Bu kırk gün evinde puta ibadet edilen süre sayısınca idi. Yüzüğü balığın karnında bulmasının sebebi ise, yüzüğü almış olan o şeytanın yüzüğü denize atmış olması idi.
Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) dedi ki: Süleyman denizin kıyısında yüzüğü ile oynamakta iken yüzüğü elinden denize düştü. Onun hükümdarlığı yüzüğünde idi.
Cabir b. Abdullah da dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dâvûd oğlu Süleyman’ın yüzüğündeki yazı “la ilahe illallah Muhammedu’r-Rasûlullah’tı.”
Yahya b. Ebi Amr eş-Şeybanî’nin naklettiğine göre Süleyman yüzüğünü Askalan’da buldu. Oradan Beytu’l-Makdis’e kadar -yüce Allah’a karşı tevazu olmak üzere- yürüyerek gitti.
İbn Abbâs ve başkaları da dedi ki: Yüce Allah Süleyman’a mülkünü geri verince, yüzüğünü almış olan Sahr’ı yakaladı, onun için bir kaya oydu, onu o kayaya sokup bir başka kaya ile ağzını kapattı, demir ve kurşun ile de onu sağlam bir şekilde kaynattı. Yüzüğü ile o kayayı mühürledi ve denize attı. Kıyâmet gününe kadar burada hapis kalacaksın, dedi.
Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Süleyman yüzüğünü alınca, şeytanlar, cinler, insanlar, kuşlar, yabani hayvanlar ve rüzgar hep ona doğru gelmeye başladı. Ailesi arasında kalmış olan şeytan ise kaçtı, denizdeki bir adaya vardı. Diğer şeytanları onun peşinden salmak istedi, onlar: Onu ele geçiremeyiz, fakat o yedi günde bir adadaki bir pınara gelir. Sarhoş olmadıkça da onu ele geçiremeyiz, dediler. Bunun üzerine Süleyman o pınarın suyunu çekti, yerine şarab akıttı. Şeytan o pınara geldiği gün şarap akmakta olduğunu gördü. Allah’a yemin ederim sen güzel bir içeceksin, şu kadar var ki sen akıllı kimsenin aklını başından alır, cahilin cahilliğini arttırırsın, dedi. Daha sonra oldukça susamış olarak tekrar oraya geldi, aynı sözlerini söyledi. Sonra oradan içti ve aklı başından gitti. Ona yüzüğü gösterdiler, o da dinleyip itaat ederek geliyorum dedi. O şeytanı alıp Süleyman’a getirdiler. Onu zincire vurdu ve bir dağa gönderdi. Dediklerine göre bu da Duman dağıdır. Yine dediler ki: Sizin o gördüğünüz duman onun nefesindendir, o dağdan çıkan su da onun sidiğindendir.
Mücahid dedi ki: O şeytanın ismi Asaf idi.
es-Süddî de ismi: Habakik idi, der. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Ancak bu görüş, şeytanın peygamberlerin suretine giremeyeceği belirtilerek zayıf kabul edilmiştir. Diğer taraftan Süleyman ülkesinin insanlarının şeytanı Süleyman’la karıştırmaları ve gerçekte şeytan ile birlikte batıl içinde oldukları halde, peygamberleri ile beraber hakkın içinde bulunduklarını sanacak kadar Süleyman ile şeytanı biribirlerinden ayırdedemeyecek hale gelmeleri, imkansız bir şeydir.
Bir diğer açıklamaya göre sözü edilen “ceset” Süleyman’ın bir çocuğudur. Bu dünyaya geldiğinde şeytanlar bir araya toplandılar ve birbirlerine: Onun bir oğlu yaşayacak olursa, içinde bulunduğumuz bu bela ve bu angaryadan asla kurtulamayız. Gelin onun bu oğlunu öldürelim yahutta aklını başından alalım, dediler. Süleyman durumu öğrendi ve rüzgara emir vererek çocuğunu bulutların üzerine taşıdılar. Şeytanların zarar vermesi korkusuyla oğlu bulutlarda kaldı. Yüce Allah ise şeytandan korktuğundan ötürü ona sitem etti. Bir de baktı ki oğlu tahtı üzerine ölü olarak düşüvermiş. Bu anlamdaki açıklamayı en-Nehaî yapmıştır. İşte yüce Allah’ın:
“Bu sebeple tahtı üzerine bir ceset bırakmıştık” âyetinde anlatılan budur.
en-Nekkaş ve başkalarının naklettiğine göre ise, Süleyman’ın cariyeleriyle ilişki kurmasından maksadı çoğunlukla çocuğunun olması isteği idi. Yarım insan suretinde bir çocuğu oldu. İşte tahtı üzerine bırakılan ceset bu olmuştu. Ebe bu çocuğu getirmiş, tahtı üzerine bırakmıştı. Buhârî ile Müslim’in Sahih’lerinde Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Süleyman: Bu gece doksan tane hanımımı dolaşacağım. Hepsi de Allah yolunda cihad edecek bir atlı doğuracaktır, dedi. Arkadaşı kendisine: İnşaallah de dedi, ancak o inşaallah demedi. Bütün hanımlarını dolaştı, onlardan sadece bir tanesi gebe kaldı. O da yarım bir insan doğurdu. Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim. Eğer inşaallah demiş olsaydı, hepsi de süvari olarak Allah’ın yolunda cihad edeceklerdi.” Buhârî, III, 1038, VI, 2447; Müslim, III, 1276; Nesâî, VII, 25.
Bir başka açıklamaya göre sözü edilen ceset Süleyman’ın katibi Sıddîk Berhiya oğlu Asaf idi. Şöyle ki Süleyman sınandığı vakit yüzüğü elinden düştü. Onun hükümdarlığı yüzüğünde idi. Yüzüğünü tekrar eline geri aldı ise de yine yüzüğü düştü ve böylelikle kesinlikle sınanacağına kanaat getirdi. Asaf da ona: Sen imtihan edilmektesin, yüzüğün elinde durmayışının sebebi budur. Bu işten tevbe ederek yüce Allah’a koş. Yüce Allah senin tevbeni kabul edinceye kadar senin aleminde, senin yerinde ben kalacağım. Bu imtihan edildiğin günden itibaren sana ondört günlük bir süre vardır. Süleyman Rabbine kaçarak gitti, Asaf yüzüğü alıp eline koydu ve yüzük elinde durdu. Asaf kitabın bilgisine sahip bir kimse idi. Süleyman’ın mülkünde ve ailesi arasında kaldı. Onun davranışı gibi davranıyor, uygulaması gibi uygulamada bulunuyordu ta ki Süleyman yüce Allah’a tevbe etmiş olarak evine geridönünceyekadar. Allah da mülkünü ona geri çevirdi. Süleyman Asaf’ı da eski yerinde tuttu, tahtına oturup yüzüğü aldı.
Bir başka açıklamaya göre ceset Süleyman’ın kendisi idi. Şöyle ki o âdeta bir ceset oluncaya kadar çok ağır bir hastalığa yakalandı. Çünkü oldukça yıpranmış ve bitip tükenmiş bir hasta bu şekilde nitelendirilerek: “Bırakılmış ceset gibi” denilebilmektedir.
Süleyman’ın Tahtının ve Mülkünün Niteliği:
İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Süleyman’ın önüne altıyüz taht konurdu. Sonra insanların eşrafı gelir, onun yanında otururlar. Sonra cinlerin eşrafı gelir, insanların yanında otururlar. Sonra kuşlar, çağırır, onlara gölge yapardı. Sonra rüzgarı çağırır, onları taşırdı. Bir sabah vaktinde onları bir aylık mesafeye götürürdü.
Vehb, Ka’b ve başkaları da şöyle demiştir: Süleyman (aleyhisselâm) babasından sonra hükümdar olunca, hüküm vermek üzere üzerinde oturmak için kendisine bir taht yapılmasını emretti. Bu tahtın görülmedik ve oldukça etkileyici bir şekilde yapılmasını da istedi. Öyle ki haksız bir kimse yahut yalancı bir şahit bu tahtı görecek olursa, bu haksızca işinden vazgeçsin ve kalbine korku girsin. O bakımdan bu tahtının inci, yakut ve zebercetten kakmalı fil dişinden yapılmasını altın hurma ağaçları ile örtülmesini istedi. Etrafında altından dört hurma ağacı yapıldı. Bu hurma ağaçlarının salkımları kırmızı yakut ve yeşil zümrütten idi. Bu hurma ağaçlarının ikisinin başında da altından iki tavus, diğer ikisinin başında ise altından iki kartal vardı. Bunlar karşılıklı yerleştirilmişti. Tahtın iki yanında altından iki arslan vardı. Herbirisinin başı üzerinde de yeşil zümrütten bir direk vardı. Hurma ağaçlarının üzerinde kırmızı altından asma ağaçları bağlamışlardı. Bu asma ağaçlarındaki salkımlar kırmızı yakuttan idi. Öyle ki bu asmalar hem hurmaların, hem tahtın üstünü gölgelendirmişti. Süleyman (aleyhisselâm) bu tahta çıkmak istedi mi alt basamağa ayaklarını koyar ve taht içindekilerin tümüyle hızlıca dönen bir değirmen gibi döner, o kartallar ve tavuslar bu arada kanatlarını açar, arslanlar pençelerini yayar, kuyruklarıyla yeri döverlerdi. Süleyman’ın çıktığı herbir basamakta bunlar oluyordu. Tahtının üstüne oturdu mu hurma ağaçları üzerindeki iki kartal Süleyman’ın tacını alır başına koyarlardı. Sonra taht yine içindekilerle birlikte döner, onunla beraber de iki kartal, iki tavus ve iki arslan başlarını Süleyman’a doğru çevirmiş oldukları halde dönerlerdi. İçlerinden ona misk ve anber kokuları saçarlardı. Daha sonra kürsinin üstündeki mücevher direklerinden birisinin üzerinde bulunan altından bir güvercin ona Tevrat’ı uzatır, Süleyman (aleyhisselâm) Tevrat’ı açar, insanlara Tevrat’ı okur ve onları vereceği hükme davet ederdi.
(Kıssacılar) dediler ki: İsrailoğullarının büyükleri de mücevher kakmalı altın tahtlara otururlardı. Bu tahtlar sağ tarafında olup bin tane idi. Cinlerin büyükleri ise yine bin tane olan sol tarafındaki gümüş tahtlara otururlardı. Sonra kuşlar gelir, onları gölgelendirir, insanlar da aralarındaki anlaşmazlıklarda hüküm verilmesi için öne geçerlerdi. Şahitler şahitlikte bulunmak üzere ileri atıldı mı Süleyman’ın tahtı içindeki ve üzerindekilerle birlikte hızlı dönen bir değirmen gibi döner, arslanlar pençelerini yayar, kuyruklarını yere vururlar. Kartallar ve tavuslar kanatlarını açar. Şahitler korkuya kapılır ve ancak hak ile şahitlik yaparlardı.
Yine denildiğine göre bu tahtı bu şekilde döndüren tahtın üzerinde oturduğu altından bir ejderha idi. Bu da cinni Sahr’ın kendisine yaptığı çok büyük bir şey idi. Tahtın altındakinden üstüne kadar üzerinde bulunan kartallar, arslanlar, tavuslar, onun döndüğünü hisseder etmez onlar da o ejderha ile birlikte dönerlerdi. Durdular mı hepsi Süleyman (aleyhisselâm)’ın başı ucunda dururlar, o da tahtı üzerinde oturarak kalırdı. Sonra da hepsi içlerinden misk ve anber kokularını onun üzerine salıverirlerdi. Süleyman vefat ettikten sonra Buht Nassar gönderdiği askeri birlik ile bu tahtı aldı ve onu Antakya’ya taşıttı. Tahtın üzerine çıkmak istedi, ancak bu tahtın üzerine nasıl çıkacağını bilemiyordu. Ayağını koyunca arslan onun ayağına indirdiği bir darbe ile kırdı. Süleyman (aleyhisselâm) tahta çıktı mı iki ayağını birlikte koyardı. Buht Nassar öldükten sonra taht tekrar Beytu’l-Makdis’e taşındı. Hiçbir hükümdar onun üzerine oturamadı. Şu kadar var ki sonunda bu tahtın ne olduğu bilinmemektedir, belki (semaya) kaldırılmış da olabilir. (Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Naşir).
“Sonra o döndü.” Yani yüce Allah’a dönüp tevbe etti. Bu âyetin anlamı daha önce geçmiş bulunmaktadır.