Rikaz’ın mülkiyet durumu şu dört şekilde bulunur:
1) Sahrâlarda ya da kimsenin mâlik olduğu bilinmeyen yerlerde rikazı bulması. Bu durumda, zikri geçen şeyler hariç, bunlardan dolayı beşte bir zekât vermek gerekir; bunda ihtilaf yoktur.
2) Mülkü kendisine intikal etmiş olan toprakta onu bulmak. Bu durumda o bulduğu rikaz, (İmam Ahmed’in) iki görüşünden birine göre kendisine ait olur. Çünkü bu, bir kâfirin malını kazanıp elde etmesi hükmünde sayılacağından, İslam’da o kişiye verilen bir tür ganimet gibi olur. Zira rikazı alan kişi, bunu toprağa mâlik olması gerekçesiyle almış sayılmaz; çünkü o, toprağın üzerinde sadece bir emanetçi gibidir ve o mala sahip olması yalnızca onu bulması sebebiyledir. Dolayısıyla burada bu rikazı bulmuş olduğundan dolayı ona mâlik olması da hakkıdır.
Diğer görüşe göre ise, şayet rikazın olduğunu itiraf edecek olsa da olmasa da, her hâlükârda o rikaz ondan önceki sahibine aittir. O da kendisinden önceki sahibidir; aynı şekilde ilk sahibine ait olması da böyledir. Bu ise İmam Şâfiî’nin mezhebini oluşturur. Çünkü eskiden arazi onun mülkünde idi ve o hâliyle onda bulunan rikaz da dolayısıyla ona aittir. İnşâallahu Teâlâ birinci görüş daha doğrudur. Çünkü rikaz, toprağın mülküne dâhil değildir; haddizatında rikaz, toprağa ait bir parça da değildir. O kişi ise ancak toprağın başında bekleyen bir tür emanetçi gibidir. Dolayısıyla başkasının toprağında bulduğu kenevir, odun ve av gibi mubah eşyalar hükmünde sayılmış olur ve bunları kendisinin alması da hakkıdır.
3) Rikazı bir Müslüman ya da zimmî kimsenin mülkünde bulması.
İmam Ahmed’den, bu bulduğu rikazın toprak sahibine ait olduğuna dair rivayet gelmiştir. Bu, Ebû Hanîfe ve Muhammed b. el-Hasen’in de görüşüdür. Bununla beraber İmam Ahmed’den, bulunan bu rikazın bulan kişiye ait olduğuna dair nakil de vardır. Bu da Ebû Sevr’in görüşüdür ve Ebû Yûsuf bunu güzel görmüştür. Çünkü rikaz –önceki maddede geçtiği gibi– toprağın mülküne dâhil değildir.
İmam Şâfiî der ki: Eğer rikazın olduğunu itiraf edecek olursa, o zaman bu rikaz toprak sahibine aittir; aksi hâlde ilk sahip olana ait olur. Çünkü onun elindedir.
4) Rikazı savaş toprağında (Dâru’l-Harb’te) bulması.
Bu, ancak Müslümanlardan bir topluluğun bulmaları suretiyle elde edilecek olursa, onlara ait bir ganimet sayılır. Kişi tek başına bunu bulmaya gücü yetmiş olursa, o rikaz bulana aittir ve bunun hükmü de Müslümanlara ait boş toprak alanlarında bulunan rikazın hükmüne tâbidir. Çünkü bu yerde mâhrum edecek bir sahibi olmadığından, bu tıpkı mal sahibi bilinmeyen kimseye benzer.
Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî şöyle demiştir: Şayet toprak sahibini bilir ve o toprak sahibi de harbî olursa, yine o rikaz onun için bir ganimet hükmünde olur. Çünkü o, belli mal sahibinin yerinde bulunduğundan dolayı, onun evinden yahut hazinesinden onu alması gibidir.
el-Muvaffak der ki: “Şüphesiz ki İslam diyarında bulunan rikaz, toprak sahibine aittir.” sözümüze ek olarak, onların ileri sürdüğü bu görüşler bizim de lehimize sayılmaktadır.