Şahit olması yanında riddeti sabit olan bir kimse eğer riddete şahitlik eder ve akabinde de bunu inkar ederse, onun bu inkarı kabul olmaz. O zaman tevbeye davet edilir. Tevbe ederse ne ala, aksi halde öldürülür. Çünkü inkarda bulunması beyyineyi yalanlamak demek olur. Dolayısıyla –diğer davalarda olduğu gibi– onun bu sözü dinlenmez. Bir de küfrü sabit olduğundan dolayıdır ki –kelime-i şehadet getirmediği sürece– onun hakkında Müslümanlığına dair bir hüküm de verilemez, yani asli bir kafir gibi değerlendirilir.
Ebu Hanife’nin ashabından bazılarından nakledildiğine göre onun bu inkarı İslam’a dönmesi noktasında yeterli gelir; dolayısıyla kelime-i şehadeti diliyle söylemek zorunda değildir. Zira küfrü ikrar edip ardından inkar etse, bu ondan kabul edilir.
el-Muvaffak şöyle demiştir: Küfrü ikrar edip ardından inkar etse, bu durumda konumuzla ilgili olarak söylediklerimizin aynısını söylemek muhtemel olur. Bunu kabul edecek olursa, o vakit ikisi arasındaki fark gösteriyor ki onun bu kavli sebebiyle had (cezası) gerekli olmuş olur, rücu ettiği şey de kabul görür. Şüphesiz beyyine ile sabit olan şey, kavli ile sabit olmamış sayıldığından, bu durumda rücu ettiği şey –zina gibi– kabul görmez. Kavli ile sabit olur da rücu edecek olursa, ondan el etek çekmek durumundadır ve beyyine ile sabit olursa geri dönüşü kabul olmaz.
Beyyine yahut başkasıyla riddeti sabit kılacak olur ve kendisi de “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah” deyip şehadet getirecek olursa, şahit olduğu durumun sıhhatini açığa vurmuş olmazsa dahi, kendisi serbesttir ve yoluna gider. Nispet ettiği şeyi ikrar etmekle mükellef tutulmaz; zira böyle olduğu vakit asli olan bir kafirin Müslümanlığı sabit olmaktadır. Aynı şekilde mürteci olanın Müslümanlığı da böyle olduğunda söz konusu olur. Bunda ise riddetinin sıhhatini açığa vurmaya dair İslam’ının sabit olması yanında bir hacet yoktur. Bu, Yüce Allah’ın birliğini bilerek inkar eden veya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğine karşı çıkan veyahut da her ikisini inkar eden kafir kimseler hakkında mevzu bahis olan bir konudur. Bunların dışındaki bir şeyi inkar edene gelince, onun da –inkar ettiği şeyi ikrar etmediği sürece– Müslümanlığı hasıl olmaz.
Kafir, namaz kıldığı vakit Müslüman olduğuna dair hüküm verilir. İmam Şafii der ki: Daru’l-Harb’de namaz kılacak olursa, onun Müslüman olduğuna dair hüküm verilir. Daru’l-İslam’da kılacak olursa, Müslüman olduğuna hüküm verilmez. Çünkü o vakit riya veya takiyyeden dolayı kılmış olması muhtemel olur.
Şöyle cevap verilmiştir: Bir defa Daru’l-Harb’de Müslüman sayılan bir kişi, Daru’l-İslam’da da Müslüman sayılır, tıpkı kelime-i şehadet gibi. Bunun yanında namaz, İslam’da özel bir yeri olan ana bir rükündür; dolayısıyla bunu kılmasıyla Müslüman olduğuna dair hüküm verilir, sanki kelime-i şehadet getirmiş gibi kabul edilir.
İhtimal olarak öne sürülen riya veya takiyye’den dolayı namazı kılmış olması, kelime-i şehadet getirmesiyle zaten ortadan kalkmış olmaktadır, ister asli itibariyle kafir olsun veya mürteci olsun, fark etmez. Kıldığı namazın kafirlerin namazlarıyla ayrıştığı bir namaz olmadıkça Müslümanlığı sabit olmaz. Yani bizim kıbleye dönüşümüz, rükumuz ve secdemizden onlarınki ayrı olmadığı sürece Müslümanlığı sabit olmaz. Sadece kıyamda durmakla bu elde edilmiş de olmaz; zira kafirler de kendi namazlarında kıyamda dururlar. Asli olan kafirle mürteci olanın bu hususta bir farkı bulunmamaktadır. Çünkü –kelime-i şehadet getirme de olduğu gibi– asli olan bir kafirde hasıl olabilecek bir Müslümanlık aynı şekilde mürteci hakkında da hasıl olabilmektedir. Ancak riddeti ona, kendisini İslam’a intisap eden bidatçiler gibi farzı, kitabı, peygamberi, meleği vb. gibi şeyleri bilerek inkar etmeye itmiş olursa, bu durumda namaz kılmış olsa dahi Müslümanlığına dair hüküm verilemez. Çünkü o vakit namazın farz olduğuna inanmakta ve amel etmektedir; fakat bunun yanında küfrü mevcuttur, bu yönüyle de namaz kılmıyor gibi kabul edilir.