İmam Ahmed’in mezhebinin zâhir (kuvvetli) görüşüne göre, Ramazan’da cima etmenin kefareti, zıhâr hükmündeki kefaret tertibiyle aynıdır. İmkânı varsa köle âzâd eder, eğer buna gücü yoksa hüküm (iki ay) oruç tutmasına intikal eder. Buna da gücü yoksa, hüküm yemek yedirmesine intikal eder. Bu, cumhur âlimlerin de görüşüdür. Nitekim Sevrî, Evzâî, İmam Şâfiî ve Rey ashabı da bunu ifade etmişlerdir. Çünkü bu minvalde tertip (sırasıyla) lafzıyla gelen sahih hadis yer almaktadır.
İmam Ahmed’den gelen başka bir görüşe göre ise; “köle, oruç ve yemek yedirme” maddelerindeki bu tertip (sıralama) hükmü tercihe göredir. Dolayısıyla hangisini yapmak isterse bu ona yeterli gelir. Bu ise İmam Mâlik’ten gelen bir görüşü de oluşturmaktadır. Çünkü bu noktada Müslim’in, Ebû Hüreyre’den yaptığı şu rivayet gelmiştir: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Ramazan’da orucunu bozan kimseye köle âzâd etmesini ya da iki ay oruç tutmasını ya da altmış yoksulu yedirmesini emretmiştir.” Hadiste yer alan “ya da” anlamına gelen “ev” edatı ise tercih harfidir.
Şöyle cevap verilmiştir: Tertip (sırasıyla alınmasını) bildiren rivayeti almak daha evlâdır. Çünkü Zührî’nin arkadaşlarının çoğu da bu rivayet hakkında görüş birliğine varmışlardır. Bir de tertip ziyâdedir ve ziyâdeyi almak da kesinlik kazanır. Bunun yanında birinci görüşün ileri sürdüğü hadis-i şerif, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendi lafzıyla gelirken; ikinci görüşün ileri sürdüğü hadisin lafzı ise râvînin lafzıyla gelmiştir. Belki de râvî, “ve” ve “ya da” edatlarını aynı mânâya geliyormuş gibi düşünerek, bu hadiste yer alan lafzı “ev (ya da)” edatı şeklinde nakletmiş olması muhtemeldir.
Köleyi âzâd etmesi mümkün olmazsa peş peşe iki ay oruç tutar. el-Muvaffak der ki: Oruçlu iken yapılan cimanın söz konusu kefarete dahil olması hakkında bir ihtilafın olduğunu bilmiyoruz, sadece sabit olan sünnete muhalif olan bir görüş vardır ki, o da itibar edilmeyen ve kural dışı olarak addedilen bir görüştür. Aynı şekilde hadiste geldiği üzere, peş peşe iki ay orucun tutulması konusunda da bir ihtilaf yoktur.
Cümleten Ramazan ayında cima etme kefaretinde (yoksullara) yemek yedirme noktasında ilim adamları arasında da bir ihtilaf yoktur. Çünkü bu maddeler hadiste yer almaktadır. Bu noktada vacip olan, o ilim adamlarının geneline göre altmış tane yoksulu yedirmektir. Bu da aynı şekilde hadiste vardır.
Onlar, yoksullara ne kadar yedirileceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu noktada İmam Ahmed; her bir yoksula bir müdd buğday ya da yarım sa‘ hurma veya arpa verileceği görüşüne sahip olmuştur. Çünkü ezâ (hastalık, yaşlılık vb. sebeplerle tutulamayan orucun) fidyesi –ihtilafsız olarak– yarım sa‘ hurma veya arpadır. Burada da aynı ölçüdür. Buğdaydan bir müdd verilmesi ise başkasından verilen yarım sa‘ miktarına denk gelmektedir.
el-Muvaffak şöyle demiştir: Zira buğdaydan bir müdd miktarında vermenin yeterli olacağı konusu, İbn Ömer, İbn Abbas, Ebû Hüreyre ve Zeyd’den gelmiştir. Sahabe arasında onlara muhalefet eden de yoktur.
Ebû Hanîfe der ki: Her yoksul için buğdaydan yarım sa‘, başkasından da bir sa‘ verilir. Çünkü Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, Seleme b. Sahr hadîsindeki buyruğu şöyle gelmiştir: “Altmış fakire hurmadan bir vesk (altmış sa‘) miktarı yedir.” el-Muvaffak şöyle der: Seleme b. Sahr hadisi hakkında ihtilaf edilmiştir.
Evzâî ve İmam Şâfiî ise şöyle demiştir: Müdd olarak hangi cinslerden isterse yedirebilir. Çünkü Ramazan ayında cima eden kişi hakkında Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği hadiste: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e içinde on beş sa‘ dolusu (hurma) olan bir arak getirildi.” ifadesi geçmektedir.
el-Muvaffak şöyle demiştir: Şâfiî ashabının ileri sürdüğü hadis çerçevesinde, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e getirilen arakta vacip olan miktardan kasredilmesiyle, başkasına değil de sadece o cima eden adamın kefareti ödeyememe acizliği sebebiyle onun hakkında yeterli gelmiştir.
Şayet köleyi âzâd etmekten, oruç tutmaktan ya da yemek yedirmekten aciz olursa, iki görüşten birisine göre ondan kefaret de kalkar. Çünkü Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem), cima eden adama durumu hakkında sorarken: “O zaman aileni doyur.” buyurmuştur ve başka bir kefarete dair ona bir şey emretmemiştir. Bu ise Evzâî’nin görüşüdür. Burada cima etmesi sebebiyle, kendisine vacip olan kefaret, sırf âcizliğinden dolayı kendisinden düştüğüne itibar edilmiştir.
İkinci görüşe göre ise; kefaret vermesi gerekir. Bu ise Ebû Hanîfe, Sevrî ve Ebû Sevr’in görüşünün kıyasıyla elde edilendir. İmam Şâfiî’den de bu noktada iki mezhebin görüşü doğrultusunda iki görüş gelmiştir.
(Hadiste) zikri geçen durumun, o adama özel bir durum olduğuna dair delil ise; söz konusu maddeleri yerine getirmekte zorlanacağını haber vermesinden önce ona arakı ailesine dağıtmasını emretmesidir ki, bu da kefaretin ondan düşmediğini gösterir.