Kim, imanından sonra Allah’ı inkâr ederse —kalbi imanla sakin olduğu halde zorlanan hariç— ama kim inkârı gönülden benimserse, işte onların üzerine Allah’tan bir gazap vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.
Diyanet Vakfı
Kim iman ettikten sonra Allahı inkar ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka- fakat kim kalbini kafirliğe açarsa, işte Allahın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.
Kurtubi Tefsiri
Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere, kim imandan sonra Allah’ı tanımaz ve fakat küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azâb da vardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı yirmi bir başlık halinde sunacağız:
1. Allah’ın Gazabını Hakedenler:
Yüce Allah’ın:
“Kim, imandan sonra Allah’ı tanımaz…” âyeti, daha önce geçen:
“Yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın” (en-Nahl, 16/91) âyeti ile ilişkilidir, Bu şekilde küfre saparak ahidlerini bozanlar, ileri derecede yalancılık vasfına sahip olurlar. Çünkü âyet: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a bey’at ettikten sonra irtidat etmeyiniz, anlamındadır. Yani kim imanından sonra küfre sapar ve irtidat ederse, Allah’ın gazabı onun üzerinedir.
el-Kelbî der ki: Bu âyet, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Şerh, Mikyes b. Subabe ve Abdullah b. Hatal ile Kays b. el-Velid b. el-Muğire hakkında inmiştir. Çünkü bunlar imanlarından sonra kâfir olmuşlardır. Daha sonra ise
“zorlanan müstesna olmak üzere” diye buyurmaktadır. ez-Zeccâc der ki:
“Kim imandan sonra Allah’ı tanımaz” âyeti, (bir önceki âyette sözü edilen) Allah’a yalan uydurup düzenlerden bedeldir. Yani, ancak îman ettikten sonra Allah’ı inkâr eden kimseler, yalan uydurup düzerler. ez-Zeccâc istisnanın sonuna kadar ifadenin tamam olmadığı kanaatine vardığından, bunu makabli ile alakalı kabul etmiştir. el-Ahfeş ise, “(…….): Kim…” ifadesinin mübtedâ olduğunu, haberinin ise mahzuf olduğunu söylemiştir. Bu haberin zikredilmeyerek ikinci; “(……..)-. Kim’in haberi ile yetinilmistir. Bu da bir kimsenin: Kim bize gelir ve kim ihsan ederse, biz de ona ikram ederiz” İfadesine benzemektedir.
2. Zorlama İle İlgili Âyetin Nüzul Sebebi:
Yüce Allah’ın:
“Zorlanan müstesna olmak üzere” âyeti, tefsir âlimlerinin görüşüne göre, Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir. Çünkü Ammâr (radıyallahü anh) kendisinden istedikleri şeylere kısmen yaklaşmış idi. İbn Abbâs der ki: Müşrikler onu, babasını, annesi Sümeyye’yi, Suheyb’i, Bilâl’ı, Habbab’ı ve Salim’i alıp onlara işkence etmeye başladılar. Sümeyye, iki deveye bağlandı ve ön tarafına bir harbe saplandı. Ona, sen erkekler sebebiyle İslâm’a girdin, denildi. Hem kendisi hem de kocası Yâsir öldürüldü. İslâm tarihinde ilk öldürülen (şehid edilen) kişiler bunlardır. Ammâr ise, zor ve baskı altında diliyle onların istediklerini söyledi. Bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a arzedince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona: “Kalbini nasıl buluyorsun?” deyince O, îman ile dopdolu ve huzur bulmuş olarak, diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: “Bir daha aynı şeyi yapmaya kalkışacak olurlarsa, sen de öyle yap” diye buyurdu. Hükim, el-Müstedrek, II, 357.
Mansur b. el-Mu’temir, Mücahid’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İslâm tarihinde ilk kadın şehıd Ammar’ın annesidir. Onu Ebû Cehil öldürmüştür. Erkeklerden ilk şehid İse Ömer (radıyallahü anh)in azadlisı Mihcâ’dır. Yine Mansûr, Mücâhid’den şöyle dediğini nakletmektedir: İslâm’ı (müslüman olduklarını) ilk olarak açığa vuranlar şu yedi kişidir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekir, Bilâl, Habbâb, Suhayb, Ammâr, annesi Sümeyye.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı, Kureyş’ten gelebilecek zararlara karşı Ebû Talib, Ebû Bekr’i kavmi himaye etti. O bakımdan Kureyşliler diğerlerini alarak onlara demir zırhlar giydirdiler. Sonra da güneşte onları bırakıp zırhların kızmasını sağladılar. Nihayet demir ve güneşin aşırı harareti onları alabildiğine bitkin düşürdü. Akşam vakti Ebû Cehil yanında bir harbe ile geldi. Onlara sövmeye, onları azarlamaya koyuldu. Sümeyye’nin de yanına gitti, ona da sövüp saymaya, oldukça çirkin sözler söylemeye başladı. Daha sonra elindeki harbeyi rercinden sapladı ve ağzından çıktı. Böylelikle Hazret-i Sümeyye’yi (radıyallahü anha) şehid etmiş oldu. (Mücâhid devamla) dedi ki: Diğerleri İse, kendilerinden istenen sözleri söylediler. Bilâl müstesna. O, Allah yolunda canını feda etmeyi göze aldı. Ona işkence yapmaya ve: Dininden dön, demeye koyuldular. Kendisi ise “ehad, ehad” deyip duruyordu. Nihayet onun bu direnmesinden usandılar. Sonra, ellerini kollarını bağlayarak boynuna da liften bir ip bağladılar ve kendi çocuklarına teslim ettiler. Onlar da Mekke çevresindeki dağlar arasında onunla oyuncak gibi oynamaya koyuldular. Nihayet onlar da ondan usanıp onu terk ettiler. Ammâr dedi ki: Hepimiz onların istedikleri sözleri söyledik. Allah rahmetiyle imdadımıza yetişmemiş olsaydı (helâk olurduk). Ancak Bilâl, Allah uğrunda canını önemsemedi. Kavmi de onu önemsemeyerek işkenceye maruz kaldı ve sonunda usanıp bıraktılar.
Sahih olan ise, Hazret-i Ebû Bekir’in, Bilâl’i satın alıp onu âzâd ettiğidir.
İbn Ebi Necih’in, Mücahid’den rivâyet ettiğine göre Mekke’de bazı kimseler îman etmişlerdi. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Medine’de bulunan ashabından birisi onlara: Yanımıza hicret ediniz. Bizler sizi yanımıza hicret etmedikçe kendimizden göremeyiz, dediler.
Bunun üzerine Medine’ye gitmek kastıyla Mekke’den çıktılar. Kureyşliler yolda onlara yetiştiler. Onları, işkenceye maruz bıraktılar, bunlar da istemeyerek, zor ve baskı altında kalarak küfrü gerektiren sözler söylediler. İşte bu âyet-i kerîme onlar hakkında nazil oldu.
Bu İki rivâyeti Mücahid’den, İsmail b. İshak nakletmektedir.
Tirmizî ise, Âişe (radıyallahü anha)’dan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ammâr, iki şey arasında muhayyer bırakıldıkça, mutlaka onların en doğru olanını tercih etmiştir.” Bu hadis hasen, garib bir hadistir. Tirmizî, Menâkıb 34.
Enes b. Malik’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şüphesiz cennet üç kişiye hasret duyar: Ali, Ammâr ve Selman b. Rebia.” Tirmizî dedi ki: Bu, garib bir hadistir. Ve biz bunun, el-Hasan b. Salih’in rivâyet ettiği yoldan başka bir yoldan geldiğini bilmiyoruz. Tirmizî, Menâkıb 33- Tirmizînin eldeki baskılı nüshasında sadece: “Selman” denilmekte, bab başlığındn ise: -Menakıbu’s-Selmâni’l-Farisi (radıyallahü anh) denilmektedir,
3. Zorlamanın (İkrahın) Hükme Etkileri:
Yüce Allah, zorlama (ikrah) halinde küfrü, müsamaha ile karşılayıp bundan dolayı sorgulamadığından, ilim adamları da şeriatın bütün t’er’î hükümlerini bu asla göre yorumlamışlardır. Bu fer’î hükümler için zorlama söz konusu olduğu takdirde bundan dolayı kişi sorumlu tutulmaz ve buna herhangi bir hüküm terettüp etmez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan rivâyet edilen meşhur haberde de bu husus ifade edilmiştir: “Ümmetimden hata, unutma ve işlemek üzere zorlandıkları şey (in sorumluluğu) kaldırılmıştır. ” İbn Mâce, Talnk 16.
Bu haberin senedi sahih olmasa dahi, ilim adamlarının ittifakı ile, ihtiva ettiği mana sahihtir. Bunu, Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî ifade etmiştir.
Ebû Muhammed Abdulhak ise, hadisin isnadının sahih olduğunu sözkonusu etmiş ve şöyle demiştir: Ebû Bekir el-Asilî bunu, “el-Fevaid”de, İbnü’l-Münzir de “Kitabü’l-îknâ”da. zikretmiştir.
4. Öldürülmek Korkusuyla (İkrah) Küfrü Gerektiren Sözleri Söyleyenin Hükmü:
İlim ehli icma ile, öldürüleceğinden korkacak kadar küfre zorlanan (İkrah olunan) kimsenin, kalbi Îman ile dolu olduğu halde kâfir olursa, günahkâr olmayacağını, hanımının ondan bâin (boş) olmayacağını ve hakkında küfür hükmü verilmeyeceğini kabul etmişlerdir. Malikin, Kûfelilerin ve Şâfiî’nin görüşü budur.
Ancak, Muhammed b. el-Hasen şöyle demiştir: Bir kimse, şirki açığa vuracak olursa, zahiren o mürted olur. Kendisi ile yüce Allah arasında ise müslümandır. Hanımı ondan bâin talâk ile boş olur, ölürse namazı kılınmaz. Babası müslüman olarak ölürse, babasından da miras almaz.
Ancak, Kitap ve Sünnet bu kanaati reddetmektedir. Çünkü yüce Allah burada: “Zorlanan müstesna olmak üzere” diye buyurduğu gibi, başka yerlerde de şöyle buyurmaktadır:
“Onlardan gelecek bir zarardan korunmaya çalışmanız müstesna” (Ali İmrân, 3/28);
“Nefislerine zulmedenler olarak canlarını alacağı kimselere melekler: Ne işte idiniz? derler. Onlar: Biz, yeryüzünde mustaz’af kimselerdik derler,” (en-Nisâ, 4/97) Bir başka yerde de yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ancak çare bulamayan, yol bulamayan erkek kadın ve çocuklardan mustaz’af olanlar müstesna.” (en-Nisâ, 4/98) Böylelikle yüce Allah, mağlup düşürülmeleri söz konusu olmadıkça Allah’ın emrettiklerini terk etmeyen mustaz’aflan mazur görmektedir. İkrah altında bulunan kişi ise ancak mustaz’aftır ve Allah’ın emirlerini yerine getirmekten imtina etmeyen birisidir. Bu açıklamayı Buhârî yapmıştır. Buhârî, İkrah (89.) bolümün başında dsha geniş açıklamalar için, meselâ, el-Askalânî, Fethu’l-Bâri, XII, 328, vd.ns bakılabilir.
5. Zorlama (İkrah) Dolayıst İle Verilen Ruhsatlar:
İlim adamlarından bir kesimin kanaatine göre (ikrah halinde) ruhsat, yalnızca sözle ilgilidir. Fiil hakkında ise ruhsat sözkonusu değildir. Meselâ, Allah’tan başkasının önünde secde etmek, kıbleden başka bir tarafa namaz kılmak, müslüman bir kimseyi öldürmek yahut vurmak ya da malını yemek, yahut zina etmek, İçki içmek, faiz yemek gibi zorlamalar halinde ruhsat söz konusu değildir. Bu görüş, Hasan-ı Basrî -Allah ondan razı olsun- den rivâyet edilmiştir. el-Evzaî ile bizim (mezhebimize mensup) ilim adamlarımızdan Suhnûn’un kanaati de budur.
Muhammed b. el-Hasen ise der ki: Esir olan bir kimseye: Bu puta secde et, aksi takdirde seni öldürürüz denilecek olursa, eğer put kıble tarafında ise, secde etsin ve yüce Allah’ın önünde secde etmek niyetini taşısın. Şayet kıbleden başka bir tarafa ise, onu öldürecek olsalar dahi secde etmemelidir.
Sahih olan ise, kıbleden başka bir tarafta olsa dahi, secde edebileceğidir. Böyle bir durumda da secde etmek niye uygun olmasın ki? Çünkü Sahih’te İbn Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke’den Medine’ye gelişinde, bineği üzerinde yüzü hangi tarafa dönük olursa olsun (nafile) namaz kılardı. İşte yüce Allah’ın:
“Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (el-Bakara, 2/115) âyeti bu hususta nazil olmuştur. Müslim, Salâtul-Müsafirîn 33; Nesâî, Salat 23; Müsned, II, 20. Bir rivâyette ise: Bineği üzerinde de vitir kılardı. Şu kadar var ki, bineği üzerinde farz namaz kılmazdı, denilmektedir. Müslim, Salatul-Müsâfirîn 39; Nesâî, Saki t 23.
Güvenlik halinde, yolculuk sebebiyle bineğin üzerinden inmenin vereceği yorgunluk dolayısıyla, yolculukta bu şekilde namaz kılma mubah olduğuna göre, böyle bir durumda bu niçin mubah olmasın?
İkrah dolayısıyla ruhsatın yalnız söze münhasır olduğunu kabul edenler, İbn Mes’ûd’un şu sözünü delil gösterirler; Otorite sahibi bir kimsenin bana vuracağı iki kamçıyı Önleyebilecek ise, söylemeyeceğim hiç bir söz yoktur. Burada İbn Mes’ûd ruhsatı söze münhasır olarak dile getirmiş, davranıştan söz etmemiştir. Ancak, İbn Mes’ûd’un bu sözünde delil olacak taraf yoktur. Çünkü burada sözün, misal olarak zikredilmiş olma ihtimali vardır ve o, fiilin de aynı hükümde olduğunu kastetmiş olabilir.
Bir başka kesim de şöyle demektedir: Kişi içten içe imanını muhafaza etmesi şartıyla, fiilî ya da sözlü ikrah arasında fark yoktur. Bu görüş, Ömer b. el-Hattâb ve Meklıul’den rivâyet edilmiştir. Malik ile Iraklılardan bir kesimin görüşü de budur. İbnü’l-Kasım’ın, Malik’den rivâyetine göre bir kimse içki içmeye, namazı terketmeye yahut Ramazan günü oruç açmaya zorlanacak olursa, bu kimseden günah kaldırılmıştır.
6. Çeşitli Fiilleri İşlemek İçin Zorlanma (İkrah):
İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir: Başkasını öldürmek üzere zorlanan bir kimsenin, o kimseyi öldürmeye kalkışması, döverek veya başka bir yolla onun haram olan haklarım çiğnemesi câiz değildir. Böyle bir baskıya maruz kalan kişi, başına gelen bu musibete sabreder, başkasına zarar vermek suretiyle kendisini kurtarmaya kalkışması helâl değildir, dünya ve âhirette Allah’tan esenlik dilemekle yetinir.
Zina konusunda görüş ayrılığı vardır. Mutarrif, Esbağ, İbn Abdi’l-Hakem ve İbnü’l-Mâcişûn derler ki: Hiç kimse bu işi yapamaz. Öldürülecek olsa dahi yapmamalıdır. Yapacak olursa günahkârdır ve ona had uygulamak gerekir. Ebû Sevr ve el-Hasen de böyle demişlerdir.
İbnü’l-Arabî der ki: Sahih olan, böyle bir kimsenin zinaya kalkışmasının câiz olduğu ve böyle bir kimseye haddin -gerekli olduğunu görenlerin aksine-gerekmediğidir. Çünkü bunlar, böyle bir kimsenin şehvetinin hilkatten gelen bir şehvet olduğunu ve bunun için ikrahın düşünülemeyeceğini kabul etmişlerdir. Ancak bunlar, şehveti asıl hareket ettiren sebepten gafil kalmışlardır. Bu ise, böyle bir şeye mecbur edilmektir. Zaten onun hükmünü kaldıran da budur. Had ancak ihtiyarî bir sebebin ortaya çıkardığı şehvet dolayısıyla gereklidir. Bu durumda haddi gerekli görenler, bir şeyi zıddına kıyas etmişlerdir. O bakımdan bunlar, kendiliklerinden doğruya isabet ettirememişlerdir.
İbn Huveyzimendâd da “Ahkâm”ında şöyle demektedir: Mezhebimize mensup ilim adamlarımız, kişinin zinaya ikrah edilmesi halinde, hükmün ne olacağı konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi böylesine had uygulanır demişlerdir. Zira o, bu işi kendi ihtiyarı ile yapmaktadır. Kimisi de buna had gerekmez, derler. İbn Huveyzimendâd dedi ki: Sahih olan da budur. Ebû Hanîfe de şöyle demektedir: Eğer onu zinaya zorlayan kişi sultan (devlet yetkilisi )’nden başkası ise, ona had uygulanır. Onu zorlayan kişi sultan ise, kıyasa göre had vurulması gerekir. Ancak ben istihsanen ona had vurulmaması gerektiği kanaatindeyim. İki arkadaşı (Ebû Yûsuf ile Muhammed) ona muhalefet ederek şöyle derler: Her iki durumda da böylesine had gerekmez. Onlar bu konuda, erkekliğin sertleşmesini göz önünde bulundurmayıp şöyle demişlerdir: Zina işlemekle öldürülmekten kurtulacağını bildiği takdirde bu işe kalkışması câiz olur. İbnü’l-Munzir de der ki: Bu durumda böylesine had gerekmez, bu konuda zorlayan kimsenin devlet yetkilisi olması ile olmaması arasında da bir fark yoktur.
7. Zorlanan Kimsenin (Mükreh) Boşaması ve Kölelerini Âzâd Etmesi:
İlim adamları, zorlama altındaki kimsenin hanımını boşaması ve kölesini âzâd etmesi hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Şâfiî ve mezhebine mensup ilim adamları: Bu konuda ona hiç bir şey düşmez, derler, ibn Vehb’in, ibn. Ömer, Ali ve İbn Abbâs’dan naklettiğine göre onlar, böyle bir kimsenin boşamasının hiç bir hüküm ifade etmediği görüşünde idiler. İbnü’l-Münzir de, İbn ez-Zübeyr, İbn Ömer, İbn Abbâs, Atâ, Tavus, el-Hasen, Şureyh, el-Kasım, Salim, Malik, el-Hvzaî, Ahmed, İshâk ve Ebû Sevr’den de bu görüşü nakletmektedir.
Bir başka kesim ise böyle birisinin boşamasını geçerli kabul etmişlerdir. Bu görüş en-Nehaî, en-Nehaî, Ebû Kilâbe , ez-Zührî ve Katade’den rivâyet edilmiştir. Kufeli ilim adamlarının görüşü de budur. Ebû Hanîfe der ki: İkrah altında bulunan kimsenin boşaması geçerlidir. Çünkü böyle bir kişinin ikrah ile kaybeldği, rızadan daha fazla birşey değildir. Kıza ise boşamada -tıpkı alay olsun diye bu işi yapan kimsede olduğu gibi- şart değildir.
Ancak bu batıl bir kıyastır. Alay olsun diye hanımını boşayan kimse, kendi rızası ile boşamayı gerçekleştirmeyi kastetmiştir. Zorlanan bir kimse ise, hanımını boşamaya razı da değildir, böyle bir niyete de sahip değildir, Hazret-i Peygamber ise: “Ameller ancak niyetler iledir” Bu hadisin zikredildiği bazı yerler: Buhârî, Bed’u’l-Vahy 1, Îman 41. Nikâh 5. Tn 1:11c U…: Müslim, İın:lre 155: Ebû Dâvûd, Tnklk 11; Tirmizî, Fedailu’l-Cihâd 16; Nesâî, TnMrc 59…: İbn Mâce, Zühd 26: Müsned, I. 25. 43… diye buyurmuştur. Buhârî’de de şöyle denilmektedir: İbn Abbâs, hırsızların zorlaması sonucu hanımını boşayan kimse hakkında: Bunun hiç bir kıymeti yoktur, demiştir. Buhârî, Talâk 11. İbn Ömer, İbn ez-Zübeyr, en-Nehaî ve el-Hasen de böyle demişlerdir. en-Nehaî de şöyle der: Hırsızlar, böyle bir kimseyi zorlayacak olurlarsa bu talâk değildir. Eğer devlet yöneticisi (sultan) onu zorlayacak olursa, o takdirde bu bir talaktır. İbn Uyeyne bunu açıklayarak söyle demektedir: Çünkü hırsız, böyle bir kimseyi öldürmeye kalkışır. Devlet yöneticisi ise bu durumda kimseyi öldürmez.
8. Zorlama Altında Yapılan Alış-Veriş:
Zorlama altında bulunan (mükreh) ile baskı altında bulunan (madğût)’ın alış verişinin iki hali sözkonusudur. Birincisi kişinin yerine getirmekle yükümlü olduğu bir hak (vazife) dolayısıyla malını satması halidir. Böyle bir satış geçerlidir, uygundur. Fukahâya göre bu satışta dönüş söz konusu değildir. Çünkü böyle bir kimsenin o sattığı malın dışındaki bir şeyle üzerindeki hakkı hak sahibine ödemesi gerekir. Böyle bir işi yapmadığına göre, onun bu malı satışı, kendi tercihi ile yapmış gibidir ve o bakımdan böyle bir satış onun için bağlayıcıdır.
Zulmen zorlanarak, yahut baskı altında tutulan kimsenin satışı ise, satanın aleyhine olmak üzere câiz değildir. Bu durumda böyle bir kimsenin herhangi bir bedel ödemeden kendi eşyasını alması öncelikle söz konusudur. Bu durumda müşteri de ödediği bedeli gider o zalimden alır. Şayet eşya telef olmuşsa, bu durumda ikrah altında satan, o malın bedelinden veya kıymetinden hangisi daha fazla ise, -eğer müşteri, zalimin yaptığı bu haksızlığı bilmeyen birisi ise- zalimden alır. Mutarrif der ki: Zorlanan kimsenin durumunu bilen müşteriler, satın aldıkları kölelerin ve ticaret mallarının -tıpkı gasıp gibi- tazminatını öderler. Satın alanın, bu satın almadan sonra köleler hakkındaki âzâd yahut tedbir (ölümünden sonra âzâd olmalarını söylemesi) yahud vakıf gibi yeni tasarrufları, zorlanan kimseyi (mükrehi) bağlamaz ve o kendi malını geri almak hakkına sahiptir. Suhnûn der ki: Mezhebimize mensup ilim adamları da, Irak âlimleri de ittifakla mükrehin, zulüm ve haksızlık esası üzere yapılacak satışları câiz değildir, demişlerdir. Bu bir icmadır.
9. Zorlanan Kimsenin (Mükrehin) Nikâhı:
Mükrehin nikâhına gelince, Suhnûn der ki: Mezhebimize mensup ilim adamları, mükıeh erkek ve kadının nikâhının batıl olduğunu icma ile (ittifakla) kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: Böyle bir nikâh üzere devam etmek câiz değildir, çünkü böyle bir nikâh akdi gerçekleşmemiştir.
Muhammed b. Suhnûn der ki: İraklılar, ikrah altındaki kimsenin nikâhını câiz kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Bir kimse bir kadına on bin dirhem mehir ile ödemek üzere nikâhlamaya zorlanacak olnrsa ve o kadının dengi olan diğer kadınların mehri bin dirhem ise, bu nikâh caizdir; fakat onun ödemekle mükellef olduğu mehir miktarı bin dirhemdir, bundan fazlası batıl olur. Muhammed (b. Suhnûn) der ki: Iraklılar bin dirhemden fazlasını iptal ettikleri gibi, zorlama sebebiyle nikâhı da iptal etmeleri gerekir. Onların bu görüşleri, Ensar’dan olan Hizam kızı Hansa yoluyla gelen hadiste sabit olan sünnete Dul bir kadın iken, babası Hansa’yı evlendirdi. Ancak Hansa bu işten hoşlanmadı. Resûlüllah’a arz edince, o da babasının nikâhını geçersiz saydı. (Buhârî, Nikâh 42, İkrah 3, Hiyei 11: Ebû Dâvûd, Nikâlı 25: Nesâi, Nikâh 35; Dârimî, Nikâh 14; Muvatta’, Nikâh 25; Müsned, VI, 328). de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın nikâhlanmaları hususunda kadınlarla İstişare edilmesini emreden sünnete de muhaliftir. Buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. O bakımdan onların bu görüşlerinin bir anlamı da yoktur.
10. Nikâh ve Cinsel İlişki İçin Zorlama:
Nikâh için zorlanmakla birlikte, cinsel ilişki ve nikâha razı olmak için zorlanmayan bir kimse, bu şekilde nikâhlandığı bir kadın ile cinsel ilişkiye geçecek olursa, bize göre miktarı tesbit edilen mehir esas alınarak nikâhı geçerlidir ve ona had uygulanmaz. Şayet: Ben nikâha razı olmayarak onunla cinsel ilişkiye geçtim, diyecek olursa, ona had ve miktarı tesbit edilmiş mehiri ödemek düşer. Çünkü bu kimse miktarı tesbit edilen mehri iptal etmek için iddiada bulunmaktadır. Şayet kadın, erkeğin nikâha zorlandığını bilerek bu işe kalkışacak olursa, ona da had uygulanır.
Nikâhı kabul etmeye ve cinsel ilişkiye zorlanan kadına had düşmez ve onun mehir alma hakkı olur, ilişkiye geçen erkeğe had uygulanır. Bu mesele iyice bellenmelidir. Bunu Suhnûn ifade etmiştir.
11. Kadının Zinaya Zorlanması:
Kadın, zinaya zorlanacak olursa, ona had düşmez. Çünkü yüce Allah:
“Zorlanan müstesna olmak üzere” diye buyurmuştur. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Allah, ümmetimin hata, unutma ve zorlanarak yaptıkları şeylerini affetmiştir.” İbn Mâce, Talâk 16. Yüce Allah’ın:
“Kim onları zorlarsa, şüphe yok ki Allah, onların zorlanmalarından sonra mağfiret ve rahmet edicidir.” (en-Nûr, 24/33) âyeti da bunu gerektirmektedir ki, burada sözü edilenler zinaya zorlanan cariyelerdir.
Köle tarafından zinaya zorlanan cariye hakkında Hazret-i Ömer’in verdiği hüküm de bu şekilde olup, o cariyeye zina cezası uygulamamıştır.
İlim adamları, zinaya zorlanan kadına had uygulanmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Malik de şöyle demektedir: Kadın, kocası bulunmaksızın hamile olduğu görülüp de, ben zina etmek için zorlandım, diyecek olursa, onun bu iddiası kabul olunmaz ve ona had uygulanır.
Ancak bu hususta onun bir beyyinesi bulunuyor yahut kanları akarak gelmiş veya zorlanırken yanına varılmış olması veya buna benzer durumunun tesbit edilmesi hali müstesnadır.
Malik, bu hususta Ömer b. el-Hattâb’ın şu sözlerini delil göstermektedir: Muhsan olmaları halinde ve beyyine bulunup yahut hamilelik görülüp veya itiraf sözkonusu ise, erkek ve kadınlardan zina edenlerin recm edilmeleri Allah’ın Kitabında yer alan bir gerçektir. Buhârî, Hudûd 31; Müslim, Hudûd 15. Muvatta’, Hudûd 8; Müsned, I, 40, 55
İbnü’l-Münzir der ki: Ben, bu hususta birinci görüşü kabul etmekteyim.
12. Zinaya Zorlanan Kadına, Mehrin Gerekip Gerekmediği:
Zorlanarak kendisiyle zina edilen kadına mehir vermenin gerekip gerekmediği hususunda görüş ayrılığı vardır. Atâ ve ez-Zührî derler ki: Böyle bir kadına mehr-i misil verilmesi gerekir. Bu, Malik, Şâfiî, Ahmed, İshak ve Ebû Sevr’in de görüşüdür. es-Sevrî der ki: Onunla zina eden erkeğe had uygulanacak olursa, mehir de söz konusu olmaz. Bu görüş, en-Nehaî’den de rivâyet edilmiştir. Malikin mezhebine mensup ilim adamları da, rey ashabı da bu görüştedirler. İbnü’l-Münzir ise birinci görüş sahih olandır, demektedir.
13. Kocadan Hanımının Zorla Alınmak İstenmesi:
Bir kimse hanımını ellerine vermesi helal olmayan kimselere teslim etmeye zorlanacak olursa, onu verir ve bu uğurda kendisini ölüme bırakmaz. Onu kurtarmak için herhangi bir eziyete de katlanmasına gerek yoktur. Bu görüşe delil gösterilen hadis ile ilgili olarak şu söylenebilir: Bu hadîs, bu görüşe delil olamaz. Çünkü Hazret-i İbrahim’in, Allah’ın bir peygamberi olarak, böyle bir duruma karşı korunacağından emin bir durumda olması ihtimali vardır. Sara da mü’min olarak gösterilebilecek en büyük direnci göstermiş ve karşı koymuştur. Allah’tan bu zorbaya karşı kendisine yardımcı olmasını istemiştir. Sonuç olarak şunu söylemek dalın uygun görülebilir: Böyle bir sınavla karşı karşıya kalan erkek ve kadın, ikrâha boyun eğmemek için bütün güçleriyle karşı koymalıdırlar. Ayrıca Hü:. Peygamberin: “… ailesi (hanımı)ni sallallahü aleyhi ve sellemunurken öldürülen şehiddir,..” (Ebû Dâvûd, Sünne 29: Nesâî, Tahrimu’d-Dem 23; Tirmizî, Diyat 21) diye buyurmuş olması bu uğurda işin nerelere kadar göze nlınabileceğini/ahniMsı gerektiğini işaret çimektedir. Bu konudaki asıl dayanak, Buhârînin, Ebû Hüreyre’den yaptığı şu rivâyettir: Ebû Hüreyre dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İbrahim (aleyhisselâm), Sara ile hicret etti. Onunla bir şehire girdi. Orada krallardan bir kral yahut zorbalardan bir zorba vardı. Bu kral ona, o kadını bana gönder, diye haber gönderdi. Hazret-i İbrahim onu gönderdi. Kral, Sâra’ya gitmek üzere kalktı, o da kalkıp abdest alıp namaz kıldı ve şöyle dua etti: Allah’ım, eğer ben Sana ve senin peygamberine îman etmiş isem şu kâfiri bana musallat etme. Birden hırıltılı nefes almaya başladı ve ayağını yere vurmaya koyuldu.” Buhârî, İkrah 6, Buyu 100: Müsned, II. 404.
Bu hadis, aynı zamanda Sârâ’nın kınanacak bir hali sözkonusu olmadığı gibi, zorlanan bir kadın için kınamanın; halvetten daha büyük işler dolayısıyla da haddin sözkonusu olmayacağına delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
14. Zorlama Altında Yapılan Yemin:
Zorlanarak yemin edenin (miikreh’in) yemini İse Malik, Şâfiî, Ebû Sevr ve ilim adamlarının çoğunluğuna göre hiç bir şey gerektirmez. İbn Mâcişûn der ki: Bir kimse yemin etmeye zorlanacak olursa, ister Allah’a itaat olan bir hususa dair yemin etsin, ister masiyel olan bir hususa dair yemin etsin farketmez.
Mutarrif de şöyle demektedir: Bir kimse, Allah’a isyanı gerektirecek bir hususa yahut da İşlenmesi itaat da olmayan, masiyet de olmayan bir hususa dair yemine zorlanacak olursa, bu husustaki yemin hükümsüzdür. Eğer, mesela yöneticinin fasık bir kimseyi yakalayarak ona talâk ile içki içmeyeceğine dair yemin ettirse, yahut fasıklık etmeyeceğine, yapacağı işinde kimseyi aldatmayacağına dair yemin etmeye zorlasa, yahutl da baba oğlunu terbiye etmek maksadıyla yemin ettirirse, böyle bir yemin bağlayıcıdır, İsterse ikrah altında bulunan kimse yükümlü tutulduğu bu hususlarda hala etmiş dahi olsa farketmez. İbn Habib de böyle demiştir.
Ebû Hanîfe ve Kûfelilerden ona uyanlar ise şöyle derler: Böyle bir kimse bir İşi yapmamak üzere yemin edip de sonradan yapacak olursa, yeminini bozmuş olur. Derler ki: Çünkü zorlanan bir kimse için yapacağı bütün yeminlerde kinayeli ve üstü kapalı ifadeler ile başka şeyleri kastetme imkânı vardır. Bu kişi yemininde, kinayeli ve Üstü kapalı ifadelere başvurmayıp niyeti de zorlandığı şeye muhalif olan başka yönlere kaymadığına göre, o kimse yemini kastetmiş demektir.
Birinci görüşün sallallahü aleyhi ve sellemunucuları ise şöyle detil getirirler: Bir kimse yemine zorlanacak olursa, onun niyeti elbetteki sözüne muhaliftir. Çünkü o, hakkında yemin ettiği şeyi istememektedir. Buna zorlanmış bulunmaktadır.
15. Yeminin Bozulması İçin Zorlamak (Ikrâh):
İbnü’l-Arabî der ki: Garip hususlardan birisi de bizim (Maliki mezhebine mensup) ilim adamlarımızın, yemini bozmaya dair zorlama yapılırsa, bunun sonucunda yemin bozulur mu, bozulmaz mı konusunda farklı görüşlere sahip olmalarıdır. Bu, aslında Irak âlimlerinin ortaya attıkları ve onlardan bize sirayet etmiş bir meseledir. Keşke bu mesele de olmasaydı, onlar da olmasaydı. Ey mezhebimize mensup ilim adamları söyleyin bana, yeminin zorlama sonucu bağlayıcı olmadığı hususu ile, zorlama ile yeminin bozulmayacağı hususu arasındaki fark nedir? Artık Allah’tan korkun, basiretlerinize dönün ve böyle bir rivâyete kanmayın. Çünkü bu, dirayet hususunda olumsuz bir damgadır.
16. Mala Gelecek Zarar İkrah Sayılır mı:
Bir kimse, yemin etmek için zorlanıp da etmediği taktirde onun bir miktar malının alınması söz konusu olursa; -haksızca vergi alımlar, zalim vergi toplayıcılar ve haksızlık yapanların uygulamalarında görüldüğü gibi- bu konuda Malik şöyle demektedir: Böyle bir hususta takiyye (korunma) yoluna gidilmez. Kişi, yemini ile ancak bedenine gelecek zararı defetme yoluna gidebilir, malına gelecek zararı değil.
İbnu’l-Mâcişûn der ki: Böyle bir kimse, kendi malına gelecek zararı def ederek, bedenine gelecek bir zarardan korkmayacak olsa dahi yemin eder. İbnü’l-Kasim ise, Mutarrif’in kanaatini kabul eder ve o da bu görüşü Malik’den rivâyet eder. İbn Abdilhakem ve Esbağ da böyle demişlerdir.
Derim ki: İbnü’l-Mâcişûn’un görüşü sahih olandır. Çünkü kişinin malını savunması, canını savunması gibidir. el-Hasen ve Katade’nin de görüşü budur, ileride gelecektir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Muhakkak kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız size haramdır.” I Veda Haccı hutbesinin bir bölümünü teşkil eden bu âyetlerin geçtiği yerlerin bazdan: Buhâri, Hacc 132. Meğâzi 77…: Müslim, Hacc 147, Kasâme 29. 30; Tirmizî, Tefsir 9. sûre 2, Fiten 2; İbn Mâce, Mennsik 76, Fiten 2: Dârimî, Menâsik 72; Müsned, III. 313. 371… Yine bir başka hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Müslümanın her şeyi müslümana haramdır: Kanı, malı ve ırzı (şeref, haysiyet ve namusu).” Müslim, Birr 32;Ebû Davûd, Ecleb 35: Tirmzî, Birr 18: İbn Mâce, Fiten 2; Müsned, II. 277, 360.
Ebû Hüreyre de şöyle rivâyet etmektedir: Bir adam, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek: Ey Allah’ın Rasulü dedi, ne dersin bir adam gelip malımı almak İsterse (ben ne yapayım)? Hazret-i Peygamber: “Ona malını verme” diye buyurdu. Adam: Peki ya benimle çarpışacak olursa ne dersin? Hazret-i Peygamber: “Sen de onunla çarpış” diye buyurdu. Yine adam: Peki, ya beni öldürecek olursa görüşün nedir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber: “Sen şehidsin” diye buyurdu. Bu sefer adam: Peki, ya ben onu öldürecek olursam görüşün nedir? diye sorunca, Hazret-i Peygamber bu sefer: “O da ateştedir” diye buyurdu. Bu hadisi Müslim rivâyet etmiş olup, Müslim, Îman 225. buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
Mutarrif ve İbnü’l-Mâcişün derler ki: Bir kimse, “kendisinden yemin etmesi istenmeden önce, malına ve bedenine gelebilecek bir zarardan korkarak, zalim yöneticiye karşı kendisinden istenmeden önce yemine başlayıp da ona yemin edecek olursa, bu yemine bağlı kalması icabeder. İbn Abdilhakem ve Esbağ da böyle demişlerdir. Yine İbnu’l-Mâcişûn, zalim bir kimse tarafından yakalanıp da kendisine yemin ettirmeden önce elbette Mâlikîlere göre “belt; kesinlikle koparmak’ lâfzı ile yn fr.ı bir defada yahut ayrı ayrı üç lâfzı ile boşamak; Hanelilere göre üç defa yahut bir bâin talâk ile boşamaktır… (Sn di Ebû Ceyb, el-Kamüsu’l-Fıkkî, Beynıl 1408/1988, s. 31). Ayrıca bk. Buhâri, Talâk 11. 41: Ebû Dâvûd, Talâk 10. İl 39: Tirmizî, Talâk 2, 5: Nesâi, Talâk 8, 10, 22: İbn Mâce, Talâk 19.. talâkı ile yemin edecek olur da bu zalim kişi onu -yalan söylediği halde- bırakacak olursa, yemin eden kişi de dövülmekten ve öldürülmekten, malının alınmasından korkarak yemin etmiş ise, eğer korku ihtimalinin ağır basması ve zulmünden kurtulmak ümidi ile kendiliğinden yemin etmiş ise, bu kimse bu şartlar altında ikrah çerçevesi içerisine girmiş olur ve ona bir şey düşmez. Şayet kurtulmak ümidi ile yemin etmemiş ise, o takdirde o kimse iıânis (yeminini bozmuş) olur.
17. Küfrü Gerektiren Sözleri Söylemek İçin Zorlanan Kimsenin Gözönünde Bulundurması Gereken Hususlar:
Muhakkik ilim adamları şöyle demişlerdir: Zorlanan bir kimse, küfrü gerektiren sözler söyleyecek olursa, bu sözleri ancak kinayeli ifadelerle söylemesi câiz olur. Çünkü bu gibi kinayeli ifadeler kullanmak suretiyle yalandan kaçıp kurtulma imkânı vardır. Bu şekilde söylenmeyecek olursa, kişi kâfir olur. Çünkü zorlamanın kinayeli ifadeler üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu olmaz. Mesela, bir kimseye; Allah’ı inkâr et” denilecek olursa, o da; diye “yâ”yı ilave ederek söyler. (Oyalanan kimseyi inkâr ediyorum demektir.) Aynı şekilde böyle birisine: Nebi’yi inkâr et, denilirse, o da şöyle der: “Nebiyyi inkâr ediyorum” diye şeddeli söyler. Bu da yüksekçe bir yer demektir. Yine, sofrayı andıran şekilde kuru hurma dallarından yapılan şey hakkında da kullanılır. O bu sözü söylerken, kalbiyle bunlardan birisini kasteder, böylelikle küfürden ve küfrün günahından da uzak durmuş olur. Şayet ona hemzeli olarak; Nebî’i inkâr et, denilecek olursa, o da “haber veren kimse”yi kastederek, Nebî’i inkâr ediyorum, der. Yani, Tulayha, Müseylemetü’l-Kezzâb gibi herhangi bir haber veren kimseyi kast eder. Ya da bununla, şairin hakkında şu beyiti söylemiş olduğu Nebî’i de kast edebilir:
“Bir araya toplanmış, un gibi çakıl yığınının yakınındaki yüksekçe yerinde (nebi’)
İnce ve ufalmış çakıl yığınına döndü.”
18. Küfre ve Başka Hususlara Zorlanan Kimsenin Ölümü Tercih Etmesi:
İlim adamları icma ile şunu kabul etmişlerdir: Bir kimse küfür üzere zorlanıp da öldürülmeyi tercih edecek olursa, Allah nezdinde ruhsatı tercih eden kişiden daha büyük ecir alır.
Ancak, işlenmesi helâl olmayan ve öldürülme dışındaki bir fiili işlemeye zorlanan kimse hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Mâlikî mezhebine mensup ilim adamları derler ki: Bu gibi durumlarda, zor olan yolu seçmek, öldürülmeyi ve dövülmeyi tercih etmek, Allah nezdinde ruhsat olanı yapmaktan daha faziletlidir. Bunu İbn Habib ve Suhnûn zikretmişlerdir.
İbn’Suhnûn ise, Iraklılardan şunu nakletmektedir: Bir kimse, öldürülmek yahut bir azasının kesilmesi veya ölümle sonuçlanmasından korkulacak şekilde dövülmek ile tehdit edilecek olursa, bu kimse şarap içmek yahut domuz eti yemek gibi zorlandığı işi yapabilir. Şayet öklürülünceye kadar denileni yapmayacak olursa, bunun günahkâr olacağından korkarız. Çünkü böyle bir kimse muztar (zaruret ile karşı karşıya bulunan) kimse gibidir.
Habbâb b. el-Eret şunu nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a, Kâ’be’nin gölgesinde elbisesine yastık gibi yaslanmış olduğu bir sırada şikayette bulunduk ve ben (Ona) şöyle dedim: Bizim için Allah’tan yardım dilemez misin, bizim için dua etmez misin? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Sizden öncekiler arasından (îman eden adam) yakalanır, yerde ona bir çukur kazılır, o çukura bırakılır. Testere getirilir, başının üzerine konulur ve ikiye bölünürdü. Demir taraklarla taranarak et ve kemiği bir birinden ayrılırdı. Fakat bütün bu yapılanlar, o kimseyi dininden alıkoymazdı. Allah’a yemin ederim ki O, binici, San’a’dan Hadramût’a kadar kalbinde Allah’ın korkusu ile, kurdun koyunlarına saldıracağı korkusundan başka hiç bir şeyden korkmaksızın (güvenlik içerisinde) yol alacağı bir hale kadar bu işi tamamlayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.” Buhârî, Menâkib 25, Menakıbul-Ensâr 29, İkıâh J: Ebû Dâvud, Cihad 97; Müsned, V, 109, 111, vi, 395
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geçmiş ümmetlerden Allah yolunda o, zor şeylere sabretmeleri ve işkenceden kurtulmak kastıyla kalblerinde imanı gizlemeyip zahiren de kâfir olmayışlarından övgü ile söz etmektedir. İşte bu dövülmeyi, öldürülmeyi, hakir düşürülmeyi ve cennetler yurdunda ikâmeti ruhsata tercih edenlerin delilidir. İleride buna dair daha geniş açıklamalar, yüce Allah’ın izniyle Uhdûd (85. Sûre. olan el-Burûc) Sûresi’nde gelecektir.
Ebû Bekir Muhammed b. Muhammed b. el-Ferac b. el-Bağdadî şöyle demektedir: Bize, Şureyh b. Yûnus, İsmail b. İbrahim’den anlattı. O, Yûnus b. Ubeyd’den, o, el-Hasen’den naklettiğine göre, Museylime’nin bazı gözcüleri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ashabından iki kişiyi yakalayıp Museylime’nin yanına götürdüler. Onlardan birisine: Sen Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahidlik eder misin diye sordu, o, evet dedi. Bu sefer: Peki, benim de Allah’ın Rasûlü olduğuma şahidlik eder misin diye sorunca, adamın yine: Evet demesi üzerine onu serbest bıraktı. Diğerine de: Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahidlik eder misin diye sordu o; Evet dedi. Bu sefer: Peki, benim de Allah’ın Rasûlü olduğuma şahidlik eder misin, diye sorunca adam: Ben sağırım, kulaklarım işitmiyor, dedi. Müseylime bunu önüne alarak boynunu vurdu.
Kurtulan kişi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına vanp: Helâk oldum, dedi. Hazret-i Peygamber: “Seni helâk eden nedir?” diye sorunca, başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: “Senin arkadaşın sağlam olan yolu seçti. Sen de ruhsat yolunu seçtin. Şu anda halin ne ise osun.” Adam: Şehadet ederim ki sen Allah’ın Rasulüsün, dedi. Hazret-i Peygamber de: “Şu anda sen, ne üzere isen öylesin” diye buyurdu. Suyûtî, ed-Durru’l-Mensür, V, 172.
Zalim yöneticinin, kişinin kendisi hakkında yahud bir adamı ya da onun malını kendisine göstermesi üzerine yemin ettirmesi ile ilgili olarak el-Hasen şöyle demiştir: O kişiye, yahud da malına zarar geleceğinden korkarsa, (yalan yere) yemin etsin ve yeminin de keftaretini ödemesin. Kendisi yahud kendi malı hakkında yemin etmesi halinde de Katade’nin görüşü budur, ilim adamlarının bu husustaki görüşleri daha önceden geçmiş bulunmakladır.
Mûsa b. Muaviye’nin naklettiğine göre, Malik’in arkadaşlarından Ebû Sa-İd b. Eşres’e Tunus’daki sultan, öldürmek istediği bir adam hakkında o kimseyi evinde barındırmadığına ve onun nerede olduğunu bilmediğine dair yemin ettirdi. Bunun üzerine İbn Eşres de ona İstediği şekilde yemin etti ve o gün İbn Eşres hem o kimsenin bulunduğu yeri biliyordu, hem de yanında barındırmış idi. Sultan ona, üç talâk ile yemin etmesini söyled, İbn Eşres de ona istediği şekilde yemin ettikten sonra hanımına benden ayrı dur dedî. Hanımı da ondan ayrı durdu. Arkasından İbn Eşres bineğine binip Keyrevân’da el-Behlûl b. Râşid’in yanına gitti. Ona olanları anlattı. el-Behlül ona: Malik, senin yeminin yalan olduğu için hanımın senden boş olur der. ibn Eşres ona şöyle dedi: Ben de Malik’i böyle derken dinledim. Eakat ben bu konuda ruhsat istiyorum veya buna yakın, bu anlamda bir söz söyleyince el-Behlül b. Raşid ona şöyle dedi: Hasan-ı Basrî’nin dediğine göre ise, sen yemininde halis değilsin (yemininin hükmü yoktur) demiştir. Bunun üzerine İbn Eşres, el-Hasen’in görüşünü kabul ederek hanımına döndü.
Abdulmelik b. Habib de şunu anlatmaktadır: Bana, Ma’bed, el-Müseyyeb b. Şerik’den anlattı, o da Ebû Şeybe’den dedi ki: Ben, Enes b. Malik’e bir kimseye karşılık yakalanan bir diğer kimsenin durumu hakkında: O kimseyi yemin ederek koruyabilecekse. senin görüşüne göre yemin eder mî? diye sordum, o da: Evet dedi. Yemin ederim ki, yetmiş yalan yemin etmek, bir müslümanın bulunduğu yeri göstermekten bana daha kolay gelir.
İdris b. Yahya da dedi ki: Velid b. Abdulmelik casuslara, casusluk ederek insanlarla İlgili haberleri kendisine getirmesini emrederdi. Bu casuslardan birisi Recâ b. Hayve’nin ders halkasında oturdu. Oradakilerden birisinin Velid’e dil uzattığını gördü. Velid, durumu Reca’ya biîdirerek, ey Reca dedi. Senin meclisinde benden kötü şekilde söz ediliyor ve sen buna karşı çıkmıyorsun öyle mi? dedi. Reca: Böyle bir şey olmamıştır ey Mü’minlerin Emiri deyince, Velid ona: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına yemin eder misin? deyince o: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah adına, dedi. Bunun üzerine Velid, emir vererek casusa yetmiş kırbaç vuruldu. Bu casus, Recâ ile karşılaştığında şöyle dermiş; Ey Reca, benim sırtımda yetmiş kamçının izi durduğu halde, senin yüzün suyu için yağmur İstenir. Recâ da şöyle derdi: Senin için sırtına vurulan yetmiş kamçı, müslüman bir kimsenin öldürülmesinden daha hayırlıdır.
19. Zorlama (İkrâh)’ın Sınırı:
İkrahın sınırları hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir. Kişiyi korkutacak yahut bağlayacak veya dövecek olursan o, kendi nefsi adına emniyette değildir.
İbn Mes’ûd da şöyle demiştir: Benden iki kamçıyı dahi uzaklaştıracağını bilip de söylemeyeceğim hiç bir söz yoktur.
el-Hasen de der ki: Kıyâmet gününe kadar takiyye yapmak mü’min İçin caizdir. Şu kadar var ki, şanı yüce ve mübarek olan Allah, başkasının ölümüne sebep teşkil edecek bir davranışı takiyye olarak kabul buyurmamıştır.
en-Nehaî der ki: Zincire vurup bağlamak ikrahtır, hapse atmak ikrahtır. Mâlik’in görüşü de budur. Ancak Malik şöyle der: Korkutucu tehdit de bir ikrahtır. Velev ki bu haksızlık yapan kimsenin zulmü tahakkuk ettiğinde ve tehdit ettiğim yerine getirdiğinde bu korkutma gerçekleşmese bile. Ancak, Malik ve mezhebine mensup ilim adamlarına göre, dövme ve hapse atmanın belirli bir süre ile sınırlandırılması söz konusu değildir. Bu, acıtacak kadar dövmek ile sınırlandırılmıştır. Hapis ise, zorlanan kimsenin sıkıntıya düşeceği ve dallanacağı süre ile tahdit edilmiştir. Yine Malik’e göre, sultanın (devlet yetkilisinin) da, başkasının da zorlamaları bir ikrahtır.
Kûfeli bilginler çelişkiye düşerek, şarab içmek ve meyteyî yemek için hapse atmayı, zincire vurmayı ikrah kabul etmemişlerdir. Çünkü bu iki sebepten dolayı kişinin telef olacağından korkulmaz Kurtubî nin tercümeye esas aktığımız baskısına göre yapılacak olursa: “… korkulmaz” yerine korkulur’ şeklinde olmalıdır. Ancak bu hem mantıkî değildir; hem de Hanefî Mezhebine dair fıkıh kitaplarındaki (meselâ, el-İlıtiyân II, 106-107) ifadelere uygun değildir. Tercümede bu hıfzın bu şekilde kaydedilmesi bundandır. Oysa Hanefiler, bu iki şekli de kişinin: Filanın bende bin dirhem alacağı vardır, şeklindeki ikrarında ikrah olarak değerlendirmişlerdir.
İbn Suhnûn der ki: Fukahânın ileri derecedeki acı ve ızdırap veren uygulamaları ikrah kabul etmek üzere icma etmeleri, İkrahın kişinin Ölümü ile sonuçlanmayan hususlarda da söz konusu olduğuna delildir. Malik de, bir kimsenin tehdit, hapse atılmak veya dövülmek ile bir yemin etmeye zorlanacak olursa, bu yemini yapıp bundan dolayı yeminini bozmuş olmayacağı kanaatini benimsemiştir, Şâfiî, Ahmed, Ebû Sevr ve ilim adamlarının çoğunluğunun görüşü de budur.
20. Kinayeli İfadeler ve İkrah:
Kinayeli ve üstü kapalı ifadeler (tarizler) arasında, yalana ihtiyaç bırakmayacak olanlar vardır diye sabit olmuş ifade de bu bahsin kapsamındadır.
el-A’meş’in, İbrahim en-Nehaî’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: Adamın birisine senden söylediğine dair bir takım sözler uluşacak olursa, senin: Allah’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz Allah senin hakkında bu kabilden ne söylediğimi Aynı zamanda: “… senin hakkında bir şey söylemediğini bilir” anlamında bilir” demende bir mahzur yoktur. Abdulmelik b. Habib der ki, Bu: Şüphesiz Allah benim söylediğimi bilir anlamındadır. Fakat ifade zahiri itibariyle böyle bir şey söylemediği manasınadır. Bu durumda yemin ederken bu sözleri söyleyenin yeminini bozması (yalan olması) söz konusu olmadığı gibi, bu sözünde yalan söylemesi de mevzubahis değildir.
en-Nehaî der ki: Onların, kendilerine gelecek zararları önledikleri ve değişik anlamlara gelme ihtimali bulunan yemin ifadeleri vardı. Onlar, bu ifadeleri kullanmakla yalan söyledikleri görüşünde de değillerdi ve yalan yemin ettikleri kanaatinde de değillerdi. Abdulmelik dedi ki: Onlar, bu gibi ifadelere; hak hususunda bir hile ve bir aldatmaya dair olmaması şartıyla, tarizli (kinayeli) ifadeler ismini verirlerdi.
Yine el-A’meş der ki: İbrahim en-Nehaî, yanına birisi gelip de karşısına çıkmayı istemiyor idiyse, evinde mescid edindiği yerde oturur ve cariyesine şu talimatı verirdi: Ona git de ki: Allah’a yemin olsun ki o, mesciddedir.
Muğire’nin, İbrahim’den rivâyetine göre, askeri birlik arasında yer alan bir kimseye, komutanlarına arz edildikleri vakit şöyle demesini câiz görüyordu: Allah’a yemin ederim, benden başkasının bana doğruyu göstermesi söz konusu olmadıkça, ben doğru yolu bulamam. Yine benden başkasının beni bineğin sırtında taşıması müstesna, bineğim yoktur ve buna benzer sözleri söyleyebileceğini kabul ederdi. Abdulmelik der ki: O, “benden başkası” sözleriyle yüce Allah’ı kastetmektedir. Çünkü ona doğru yolu gösteren de, bineğin sırtında taşıma imkânı veren de O’dur. Bu gibi bir durumda kişinin yalan yere yemin ettiği ve sözünde yalancı olduğu görüşünde değillerdi. Ancak onlar, bu sözlerin aldatmak, zulüm ve hakkı inkâr etmek uğruna söylenmesini mekruh kabul ederler; bu işi yapmaya kalkışan kimselerin, bu aldatmalarında günahkâr olmakla birlikte, yeminleri dolayısıyla keffarette bulunmalarının vacib olmadığı görüşündeydiler.
21. Küfre Göğüs Açanlar:
“Fakat küfre göğüs açarsa” yani, küfrü kabul için göğsüne genişlik verirse… demektir.
Bunu yüce Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Bu, aynı zamanda Kaderiyyenin görüşünü de reddetmektedir.
“Göğüs” kelimesi mefûl olarak nasb edilmiştir.
“… İşte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azâb” olan cehennem azâbı
“da vardır.”