Ey Yahya! Kitabı kuvvetle al. Biz ona çocukken hikmet verdik.
Diyanet Vakfı
«Ey Yahya! Kitaba (Tevrata) vargücünle sarıl!» (dedik) ve henüz sabi iken ona (ilim ve) hikmet verdik.
Kurtubi Tefsiri
“Ey Yahya, kitabı tam bir kuvvetle al. ” Biz ona hikmeti çocuk iken verdik.
“Ey Yahya! Kitabı tam bir kuvvetle al!” âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır. Anlamı şudur: Sonunda onun bir oğlu oldu. Yüce Allah doğan çocuğa: “Ey Yahya, Kitabı tam bir kuvvetle al” diye emir buyurdu. Bu ise kelâmın delâlet ettiği bir ihtisardır.
“Kitab” tan kastın Tevrat olduğunda görüş ayrılığı yoktur.
“Tam bir kuvvetle” yani tam bir gayret ve ciddiyetle al, demektir. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır.
Şöyle de açıklanmıştır: Maksat o kitabın bilgisidir. Onun iyice bellenmesi, gereğince amel edilmesidir. Bu da emirlerine bağlanmak, onun yasaklarından uzak durmakla olur. Bu açıklamayı Zeyd b. Eslem yapmıştır. Önceden de el-Bakara Sûresi’nde (2/63. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
“Biz ona hikmeti daha çocuk iken verdik.” Bunun şer’î hükümler ve bunları bilmek olduğu söylenmiştir. Ma’mer’in rivâyetine göre çocuklar Yahya’ya: Haydi gel, seninle oyuna gidelim, demişler. O da: Ben oyun oynamak için yaratılmadım, demiş. İşte bundan dolayı yüce Allah:
“Biz ona hikmeti daha çocuk iken verdik” diye buyurmuştur,
Katade de der ki: O sırada iki ya da üç yaşında idi, Mukâtil : Üç yaşında idi, demektedir.
“Çocuk iken” hat olarak nasb edilmiştir.
İbn Abbâs dedi ki: Her kim ergenlik yaşına gelmeden önce Kur’ân’ı okuyabilirse işte o, çocuk iken kendisine hikmet verilenlerdendir.
Bu âyeti kerimenin tefsiri ile ilgili olarak Abdullah b. Ömer yolu ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Kıyâmet gününde bütün Âdemoğulları günah işlemiş olarak geleceklerdir. Ancak Zekeriyyâ’nın oğlu Yahya müstesna. ” Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, V, 4H6
Katade dedi ki: Yahya (aleyhisselâm) küçük olsun, büyük olsun bir günah işleyerek asla Allah’a asi olmadığı gibi, bir kadına da yaklaşmayı içinden geçirmemistir. Mücahid dedi ki; Yahya (aleyhisselâm)ın yediği ot cinsinden şeylerdi. Yanaklarında göz yaşlarının değişmez, sabit aktığı yollan vardı. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah’ın:
“Bir efendi, nefsini sakındıran…” (Âl-i İmrân, 39) âyetine dair açıklamalarda bulunurken geçmişti.
Yüce Allah’ın:
“Katımızdan ona bir kalp inceliği” âyetindeki; Kalp inceliği”; “hikmet” anlamındaki kelimenin üzerine atfedilmiştir.
İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah’a yemin ederim ki ben “el-Hanân (kalp inceliği)”in ne demek olduğunu bilmiyorum.
Müfessirlerin Cumhûru şöyle demişlerdir: el-Hanân şefkat, rahmet ve muhabbet demektir. Bu da kalbî (ruhî) fiillerden bir fiildir.
en-Nehhâs der ki: Hanân kelimesinin manası ile ilgili olarak İbn Abbâs’tan iki görüş nakledilmiştir. Birisine göre bu, yüce Allah’ın rahmet ile atıfette bulunmasıdır. Diğer açıklamasına göre insanları küfür ve şirkten kurtarsın diye onun kalbine verilen insanlara karşı rahmet ve şefkat duygusudur. Bunun aslı dişi devenin yavrusuna şefkat ve özlem duyması demek olan; dan gelmektedir. şekillerinin aynı anlamdaki iki ayrı söyleyiş olduğu söylendiği gibi ikincisinin, birincisinin tesniyesi olduğu da söylenmiştir. Ebû Ubeyde der ki; Araplar rahmetini kastederek aynı anlamda olmak üzere; ile “Rabbim, şefkat ve merhametini dilerim” derler. İmruu’l-Kays’te şöyle demiştir:
“Şemece b. Cennoğulları keçilerini sağmak üzere karşılıksız verirler,
(Bu hallere düştük demek istiyor) Ey merhametliler merhametlisi, bize şefkat ve merhamet eyle!”
Şair Tarafe de şöyle demektedir:
“Ey Ebû Münzir, bitirip tükettin (bizleri) bir kısmımızı
(hayatta bırak) hiç olmazsa;
Artık şefkat ve merhametini dileriz; çünkü kimi kötülük
kimisinden daha hafiftir.”
ez-Zemahşerî der ki: “Kalp inceliği” burada anne babasına ve başkalarına atıfet ve şefkat duyarak, merhamet etmek demektir. Sîbeveyh de şu beyti zikretmektedir:
“Dedi ki: Benim bütün işim şefkat ve merhamet (hanân)dır; senin buraya gelmenin sebebi ne?
Bir akrabalığın mı var? Yoksa sen bu kabileyi tanıyan birisi misin?”
İbnu’l-A’râbî dedi ki: el-Hannân, yüce Allah’ın sıfatlarından birisidir, er-Rahîm demektir. “el-Hannân” ise atıfet ve rahmet demektir. Yine bu kelime rızık ve bereket anlamına da gelir.
İbn Atiyye der ki: Arapça da el-Hannân aynı şekilde yüce Allah için, uğrunda katlanılan, göğüs gerilen, büyük işler, zorluklar demektir. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’in Bilâl hakkındaki sözlerinde de bu tabiri manada kullanmıştır: “Allah’a yemin ederim. Eğer siz bu köleyi öldürecek olursanız. Ben onun kabrini “hannân” edinirim, Bu haberi el-Herevî zikretmiş olup, şöyle demektedir: Bilal ile ilgili hadiste de şöyle denilmektedir: Varaka b. Nevfel onun yanından işkence görmekte iken geçti ve dedi ki: Allah’a yemin ederim. Eğer onu öldürecek olursanız, ben onu hannân edinirim. Yani teberrüken gelir, ellerimi ona sürerim, İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, I, 452
el-Ezherî der ki: Yani ben ona şefkat ve merhamet dilerim, onun için Allah’tan rahmet talep ederim. Çünkü o cennetliklerdendir.
Derim ki: “Hannân” atıfet demektir. Mücahid de böyle demiştir. Yine bu kelime bizim ona atıfetimiz, meylimiz, yönelmemiz yahut la onun bütün mahlukata atıfeti ve meyli demektir. el-Hutay’a da şöyle demektedir:
“Bana merhamet eyle! Herşeyin mutlak maliki sana hidâyet veresice
Şüphesiz her bir konuma uygun söylenecek bir boz vardır. ”
İkrime bunun muhabbet demek olduğunu söylemiştir. Erkeğin hanımına şefkat ve merhamet duyması demek olan: “hanne”, birbirlerine karşı duydukları sevgiden dolayıdır. Nitekim şair de böyle demiştir:
“Şefkat ve merhamet, dedi; ne diye geldin buraya?
Senin bir aksaklığın mı var; yoksa kabileyi tanıyan birisi misin?”