"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Meryem 11

Sonra mihraptan kavminin önüne çıktı, onlara vahyetti: Sabah akşam tesbih edin.

Diyanet Vakfı
Bunun üzerine Zekeriyya, mabetten kavminin karşısına çıkarak onlara: «Sabah akşam tesbihte bulunun» diye işaret verdi.

Kurtubi Tefsiri
Mabedden kavminin karşısına çıkıp, onlara: “Sabah-akşam tesbih edin” diye İşaret etti.

“Mabedden kavminin karşısına çıkıp onlara: -Sabah-akşam tesbih edin» diye İşaret etti” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:

1- İbadet Yeri (Mihrab):

“Mabed’den kavminin karşısına çıkıp…” Mihrab (ma’bed) onlar için namaz kılınan yerden daha şerefli idi. Mihrab en yüksek yer ve oturulacak yerlerin en şereflisi idi. Onlar yüksek yerlerde mihrab yaparlardı, Buna delil de ileride geleceği üzere Dâvûd (aleyhisselâm)’ın mihrabıdır. (Bk. Sâd, 38/21. âyetin tefsiri) Bu kelimenin iştikakı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir kesim milv rab’dan ayrılmayan bir kimse, şeytana ve şehvetlere karşı Savaş verir gibi ol feslime “harb”den alınmıştır, demektedir. Bir başka kesim de mihiab’tan ayrılmayan bir kimse âdeta yorulup didinen gibi olduğundan dolayı -“re” harfi fethalı olarak- “el-hareb”den alındığını kabul etmektedir.

2- Mihrab’ın Cemaatin Namaz Kıldığı Yerden Yüksek Olmasının Hükmü:

Bu âyet-i kerîme İmâmlık eden kimsenin İmâmlık ettiği kimselerden daha yüksekçe bir yerde bulunmasının namazlarında meşru olduğuna delil teşkil etmektedir.

Bu mesele hakkında çeşitli bölgelerin fakihleri farklı görüşlere sahiptir. İmâm Ahmed ve başkaları mimber kıssasını delil göstererek bunu câiz kabul ederken, Malik az miktardaki yüksekliği değil de çok miktardaki yüksekliği kabul etmemekte, onun mezhebine mensub ilim adamları kabul etmeyişini İmâmın büyükle ne bileceği korkusu ile gerekçelendi rmektedirler.

Derim ki: Ancak bu tartışılır bir konudur. Bu konuda en güzel rivâyet Ebû Dâvûd’un, Hemmam’dan yaptığı şu rivâyettir. Buna göre Huzeyfe, Medâin’de bir dükkanda insanlara İmâmlık yapmıştır. Ebû Mes’ûd onun gömleğinden yakalayarak onu çekmiş, namazını bitirince şöyle demişti: Sen onların bu işi yasakladıklarını -yahut bu işin yasaklandığını- bilmiyor muydun? diye sorunca, Huzeyfe: Biliyordum, sen beni çekince, bunu hatırladım, dedi. Ebû Dâvûd, Salât 66

Yine Adiyy b. Sabit el-Ensarî’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Zannederim Medâin’de Ammâr b. Yasir ile birlikte bulunan bir adam bana anlattı. Namaz için kamet getirildi, Ammâr b. Yasir öne geçti. Bir dükkanın üzerine çıkarak namaz kıldı. İnsanlar ise ondan daha aşağıda bulunuyordu. Huzeyfe öne geçti ve onu ellerinden yakaladı. Ammâr da ona tabi oldu. Nihayet Huzeyfe onu aşağı indirdi. Ammâr namazını bitirince Huzeyfe ona: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinlememiş miydin? “Bir adam bir topluluğa İmâm olacağı vakit onların ayakta durdukları yerden daha yüksekçe bir yerde ayakla durmasın” veya buna yakın bir ifade kullandı. Ammâr dedi ki: İşte sen benim elimden yakalayınca sana uymamın sebebi de budur. Ebû Dâvûd, Salât 66

Derim ki: İşte burada üç tane sahabi bu işin yasaklandığını haber vermektedirler. Onlardan herhangi bir kimse minber hadisini diğerine karşı delil göstermemiştir. Böylelikle bu, o hadisin mensuh olduğunu göstermektedir. Bunun mensuh olduğuna delil teşkil eden hususlardan birisi de şudur: Burada namazdan ayrı olarak fazladan bir amel vardı. Bu da inip çıkmaktır. Namazda konuşma ve selam verip alınanın nesh olunduğu gibi, bu da nesh edilmiştir. Bu ise bizim mezhebimize mensub ilim adamlarının gerekçe diye gösterdikleri, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kibire düşmekten korunmuş idi, şeklindeki gerekçelerinden daha uygundur. Zira pek çok İmâmda kibir bulunmamaktadır. Kimisi de sözü edilen minberin yüksekliğinin az olduğunu da belirtip (Mâlikî mezhebinin görüşüne) delil diye göstermiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Bu Âyet-i Kerîmedeki Vahyin Anlamı:

“Sabah akşam tesbih edin diye işaret etti” âyetindeki; “İşaretetti” kelimesi el-Kelbî, Katade ve İbn Münebbih: Onlara işaret etti, diye açıklamışlardır, el-Kutebî; ima etti; Mücahid, yerin üzerinde yazı yazdı, İkrime bir kitaba yazdı, diye açıklamıştır. Arapça’da “vahiy” yazmak demektir. Zu’r-Rimme’nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

“Sahifelerin iç taraflarında bir yazı (vahiy) kalıntısını

Andıran o dört siyah at dışında…”

Antere de şöyle demiştir:

“Kisra döneminde kalmış sahifelerdeki bir yazı (vahiy) gibi ki

Onları açık-seçik konuşamayan bir Arap olmayana hediye etmiştir.”

“Sabah-akşam” iki zarftır.

el-Ferrâ’ “akşam” anlamındaki kelimenin müennesinin kullanılacağını ve müphem olması halinde müzekkerinin de kullanılabileceğini ileri sürmüş, ayrıca;

“Akşam” şeklinin, şeklinin çoğulu olabileceğini de söylemiştir.

4- İşaret ve Yazının Hükmü:

İşaretin hükmüne dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/41. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İlim adamlarımız bir kimseyle konuşmamak üzere yemin edip de ona bir mektup yazan yahut bir elçi gönderenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Malik dedi ki: Ağızla konuşmayı niyet etmesi hali müstesna, yeminini bozmuş olur. Daha sonra bu görüşünden dönerek: Mektup yazarken niyeı taşımaz. Ancak mektup sahibine ulaşmadan önce onu geri çevirmedikçe, yeminini bozmuş olur.

İbnu’l-Kasım der ki: O şahıs mektubunu okuduğu takdirde yemin edenin yemini bozulmuş olur. Aynı şekilde yemin eden kişi de hakkında yemin olunanın mektubunu okuyacak olursa yine hüküm böyledir.

Eşheb der ki: Yemin eden kişi mektubu okuyacak olursa yemini bozulmaz, bu açıktır. Çünkü onunla konuşmadığı gibi kendisi de konuşmaya başlamamıştır. Ancak yemin ederken onun sözünün manasını da bilmek İstememek kastını gütmüş ise; o takdirde yeminini bozmuş olur. İbnu’l-Kasım’ın görüşü de buna göre açıklanır,

Şayet, mutlaka onunla konuşacağına dair yemin edecek olursa, ağızdan ağıza onunla konuşmadıkça yemininin gereğini yerine getirmiş olmaz.

İbnu’l-Mâcişûn der ki: Eğer şunu bilirse mutlaka ona bildirecek yahut ona haber verecek, diye yemin ederse ve bu maksatla ona bir mektub yazar yahut bir elçi gönderirse, yemininin gereğini yerine getirmiş olur. Şayet o hususu ikisi de öğrenmiş olurlarsa, ona bildirmedikçe yeminini yerine getirmiş olmaz. Çünkü her ikisinin de bilgisi farklı farklıdır.

5- Dilsizin Yazısının Hükmü:

Malik, Şâfiî ve Kûfeliler ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Dilsiz eliyle talâkı yazacak olursa bu, onun için bağlayıcı olur. Kûfeliler derler ki: Ancak bu kimsenin günlerce konuşması engellenmiş olan bir kişi olması müstesnadır. Bu kişi boşamayı yazı i)e bildirecek olursa hiçbir şekilde câiz olmaz.

Tahavî der ki: Dilsizlik ârizî olan konuşamamaktan farklıdır. Nitekim bir hastalık vb. sebebler dolayısıyla ârizî olarak bir gün yahut buna yakın bir süre cimadan âciz olmak cimadan ümit kesilmiş acizlikten farklıdır ve kadının ayrılmayı tercih etmesi hususunda deliliğe benzer.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/meryem-10/,https://kutsalayet.de/meryem-12/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız