"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Maide 3

Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvanın yediği —ancak yetişip kestikleriniz müstesna— dikili taşlar üzerinde kesilen ve fal oklarıyla pay istemeniz size haram kılındı. Bunlar fısktır. Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmiştir; artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum. Kim açlık içinde, günaha meyletmeksizin zor durumda kalırsa, şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Okunuşu ve Kelime Anlamı
Hurrimet (haram kılındı) aleykum (size) el meytetu (ölü hayvan) ved demu (kan) ve lahmul hinziri (domuz eti) ve ma (ve şeyler ki) uhille (adandı) li gayrillahi (Allah’tan başkası adına) bihi (ona) vel munhanikatu (boğulmuş hayvan) vel mevkuzetu (vurulmuş hayvan) vel mutereddiyetu (yüksekten düşmüş hayvan) ven netihatu (boynuzlanmış hayvan) ve ma (ve şey ki) ekeles sebu’u (yırtıcı hayvanın yediği) illa (ancak) ma zekkeytum (kesebildikleriniz) ve ma (ve şeyler ki) zubiha (kesildi) alen nusubi (putlar adına) ve en تستقسموا (pay aramanız/fal çekmeniz) bil ezlam (oklarla) zalikum (işte bunlar) fisk (yoldan çıkmadır) el yevme (bugün) yeisellezine (ümidini kestiler o kimseler ki) keferu (inkar ettiler) min دينكم (dininizden) fe la (o halde korkmayın) tehşevhum (onlardan) vahşevni (benden korkun) el yevme (bugün) ekmeltu (tamamladım) lekum (sizin için) دينكم (dininizi) ve etmemtu (ve tamamladım) عليكم (üzerinize) ni’meti (nimetimi) ve raditu (ve razı oldum) lekumul islame (size İslam’ı) dina (din olarak) femen (artık kim) اضطُرَّ (zor durumda kalırsa) fi mahmesatin (şiddetli açlıkta) gayra (olmaksızın) mutecanifin (meyletmeden) li ismin (günaha) fe innallaha (şüphesiz Allah) gafurun (bağışlayan) rahim (merhametlidir)

Mukatil Tefsiri
Yüce Allah’ın “Size leş haram kılındı” buyruğu, leşin yenmesinin haram kılındığı anlamındadır. “Kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvan” buyruğu da aynı şekildedir. Buradaki “Allah’tan başkası adına kesilen” ifadesi, müşriklerin putları veya Allah’tan başka varlıklar adına kestikleri hayvanları ifade eder. Böyle bir hayvanın kesimine canlı olarak yetişilmiş olsun veya olunmasın, o hayvan kesin olarak haramdır. Çünkü o, Allah’tan başkası adına tahsis edilmiştir.

“Boğularak ölen” buyruğu, koyun, deve, sığır veya başka bir hayvanın boğulup ölmesini ifade eder. “Vurularak öldürülen” ise sopa veya benzeri bir şeyle dövülerek öldürülen hayvandır. “Yüksekten düşerek ölen” buyruğu, dağdan yuvarlanıp düşerek yahut bir kuyuya düşerek ölen hayvanı ifade eder. “Boynuzlanarak ölen” ise bir koyunun başka bir koyuna boynuz vurması sonucu ölmesidir. “Yırtıcı hayvanın parçaladığı” buyruğu da gerek evcil hayvanlardan gerekse av hayvanlarından yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanmış olanı ifade eder.

Daha sonra Allah Teâlâ bir istisna getirerek: “Ancak usulüne uygun olarak kestikleriniz müstesnadır” buyurmuştur. Bunun anlamı şudur: Boğularak ölen, vurularak öldürülen, yüksekten düşen, boynuzlanan ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanan hayvanlardan henüz canlı iken yetişip şer‘î usulle kestikleriniz haram değildir. Eğer bu hayvanlarda hayat belirtisi bulunuyorsa; örneğin göz kırpması, bir damarın atması veya kuyruğunun hareket etmesi gibi canlılık işaretleri görülüyor ve ardından usulüne uygun şekilde boğazlanıyorsa, bu durumda eti helâldir.

“Dikili taşlar üzerine kesilen hayvanlar” buyruğu da haram kılınan şeylerdendir. Buradaki dikili taşlar, cahiliye döneminde insanların dikip tapındıkları taşlardır. Bu taşlar üzerine kesilen kurbanlar kesin olarak haramdır. Kâbe’nin hizmetini yürütenler bu taşlar için kurban keserlerdi. Hatta istedikleri zaman bu taşları başka taşlarla değiştirir, eskilerini atarlardı.

Ardından Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Fal oklarıyla kısmet aramanız da…” Bunun anlamı, işlerinizi fal oklarıyla belirlemeye çalışmanızdır. Fal okları, put evlerinde bulunan iki oktan oluşuyordu. Bir işe girişmek istediklerinde putlarının bulunduğu yere gider ve bu oklarla kura çekerlerdi. Çıkan sonuca göre hareket ederlerdi. Oklardan birinin üzerinde “Rabbim bana emretti”, diğerinin üzerinde ise “Rabbim bana yasakladı” yazılıydı. Bir yolculuğa çıkmak istediklerinde put evine gelir, onun üzerine bir örtü örter ve ardından bu okları çekerlerdi. Eğer üzerinde “Rabbim bana emretti” yazan ok çıkarsa yolculuğa çıkarlardı; “Rabbim bana yasakladı” yazan ok çıkarsa yolculuktan vazgeçerlerdi. İşte ayette kastedilen fal okları bunlardır.

“Bunlar birer fısktır” buyruğu, bunların haram olan birer günah ve Allah’a karşı gelme davranışı olduğunu ifade eder.

“Bugün kâfirler sizin dininizden ümitlerini kesmişlerdir; artık onlardan korkmayın, benden korkun” buyruğu ise kâfirlerden korkulmamasını, Allah’ın emirlerini terk etmekten korkulmasını emretmektedir.

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” buyruğunun Arefe günü nazil olduğu belirtilmiştir. Mukâtil’e göre bundan sonra helâl ve haramla ilgili yeni bir hüküm, yeni bir had, yeni bir farz indirilmemiştir. Sadece Nisâ sûresinin sonundaki: “Sana fetva soruyorlar…” (Nisâ 176) ayeti daha sonra nazil olmuştur. “Dininizi kemale erdirdim” buyruğu, dininizin şeriatını, helâl ve haram hükümlerini tamamladım anlamındadır.

Çünkü Allah Teâlâ müminlere başlangıçta Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik etmeyi, yeniden dirilmeye, cennete ve cehenneme iman etmeyi farz kılmıştı. Ayrıca sabah iki rekât ve akşam iki rekât olmak üzere vakitleri belirlenmemiş namazlar emredilmişti. Peygamber hicret etmeden önce savaşmaktan kaçınmak da farz kılınmıştı. Beş vakit namaz ise Mi‘rac gecesinde, Peygamber henüz Mekke’de iken farz kılındı. Farz zekât Medine’de emredildi. Ramazan orucu, cünüplükten gusül, Beytullah’ın haccı ve diğer bütün farzlar da daha sonra tamamlandı.

Resûlullah veda haccını yaptığı zaman bu ayet Arefe günü nazil oldu. Vahyin inişi sırasında Peygamber’in devesi çöktü. Peygamber bu ayetin inişinden sonra seksen bir gece daha yaşadı. Daha sonra Rebîülevvel ayının başlarında, pazartesi günü vefat etti. Bu ayet helâl ve haram hükümleri konusunda nazil olan son ayettir.

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” buyruğu, dininizin hükümlerini, helâllerinizi ve haramlarınızı tamamladım anlamındadır. “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım” buyruğu ise, hac yaparken artık aranızda müşrik bulunmaması sebebiyle İslâm nimetini tamamladım anlamındadır. “Sizin için İslâm’ı din olarak seçip beğendim” buyruğu da sizin için din olarak İslâm’ı seçtim demektir. Allah katında İslâm’dan daha makbul bir din yoktur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu ondan asla kabul edilmeyecektir ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmrân 85)

Daha sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim şiddetli açlık içinde kalırsa…” Bu ifade, açlık ve yokluk sebebiyle büyük bir sıkıntıya düşen kimseyi ifade eder. “Günaha meyletmeden” buyruğu ise, günah işlemeyi kastetmeyen ve haramı özellikle arzulamayan kimse anlamındadır. Böyle bir durumda kalan kişi için Allah Teâlâ’nın hükmü şudur: “Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” Çünkü Allah ona leş ve domuz eti gibi normalde haram olan şeyleri, hayatını kurtaracak ölçüde yemesi konusunda ruhsat vermiştir. Bu ruhsat yalnızca zaruret halinde bulunan kimse içindir; zaruret bulunmadığı sürece bunlar haram olmaya devam eder.

Taberi Tefsiri
Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Ey müminler! Allah size leşi haram kıldı. Leş, Allah’ın yenmesini mübah kıldığı kara hayvanlarından ve kuşlarından, evcil olsun vahşi olsun, akıcı kanı bulunan ve canı boğazlama olmaksızın kendisinden ayrılan her şeydir. Bazıları da şöyle demiştir: Leş, Allah’ın yenmesini helal kıldığı kara hayvanları ve kuşlarından, boğazlama olmaksızın hayatı kendisinden ayrılan her şeydir. Biz bu konuda söylediğimiz görüşün doğruluğunu gerektiren illeti “Ahkâm Hakkında İnce Söz” adlı kitabımızda açıklamıştık. Kana gelince, haram olan, akıtılmış kandır; akıtılmış olmayan kan değil. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “De ki: Bana vahyolunan şeylerde, yiyen bir kimsenin yiyeceği şeyler arasında, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti olması dışında haram kılınmış bir şey bulmuyorum” (En‘âm 145). Ciğer ve dalak gibi et anlamına geçmiş olan şeyler ile etin içinde olup akıtılmamış bulunan kan ise haram değildir; çünkü herkes bu konuda ittifak etmiştir. “Domuz eti” sözüne gelince, bunun anlamı şudur: Evcil olsun yabani olsun, domuzun eti size haram kılındı. Leş ve kan, zahirde genel ifade biçiminde çıkmış olmakla birlikte bunlarla özel olan kastedilmiştir. Domuz etine gelince, onun zahiri içi gibidir, içi de zahiri gibidir; tamamı haramdır, ondan hiçbir şey özel olarak ayrılmamıştır. “Allah’tan başkası adına kesilen” sözüne gelince, bunun anlamı, üzerinde Allah’ın adından başka bir ad zikredilen şeydir. Bunun aslı çocuğun istihlâlinden gelir; bu, çocuk annesinin karnından düştüğü zaman bağırmasıdır. Hac için ihrama giren kimsenin telbiye getirmesine de bundan dolayı “ihlâl” denir. İbn Ahmer’in şu sözü de bundandır: “Onun binicileri Ferkad yıldızıyla ses yükseltirler; umre yapan binicinin ses yükseltmesi gibi.” Allah’ın “Allah’tan başkası adına kesilen” sözüyle kastettiği ise, ilahlar ve putlar için kesilen, üzerine Allah’ın adından başka bir ad anılan şeydir. Bu konuda söylediğimiz gibi tefsir ehli de söylemiştir; bunu söyleyenlerden rivayetleri daha önce zikrettiğimiz için tekrar etmeyi uygun görmedik.

Yüce Allah’ın “boğulmuş” sözünün tefsirine gelince: Tefsir ehli, Yüce Allah’ın “boğulmuş” sözüyle kastettiği boğulma biçiminin niteliği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den rivayet etti: “Boğulmuş”; dedi ki: Başını bir ağacın iki dalı arasına sokup boğularak ölen hayvandır. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Hâlid el-Ahmer, Cuveybir’den, o da Dahhâk’tan, boğulmuş hakkında rivayet etti; dedi ki: Boğulup ölen hayvandır. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den “boğulmuş” sözü hakkında rivayet etti; boğazının sıkılması içinde ölen hayvandır. Başka kimseler ise şöyle demiştir: O, bağlanıp bağının boğması sebebiyle ölen hayvandır. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Hüseyin’den rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz’ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı “boğulmuş” sözü hakkında şöyle derken işittim: Koyun bağlanır, bağı onu boğarak öldürür; o haramdır. Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bilakis o, davar cinsinden olan hayvandır; müşrikler onu ölünceye kadar boğarlardı, Allah da onun yenmesini haram kıldı. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Boğulmuş”; boğulup ölen hayvandır. Bize Enes rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Boğulmuş”; cahiliye halkı koyunu boğar, öldüğü zaman onu yerlerdi. Bu sözler içinde doğruya en uygun olan, onun ya bağında ya da başını kurtulamayacağı bir yere sokması sebebiyle boğulup ölen hayvan olduğunu söyleyenlerin sözüdür. Bunu diğerlerinden daha doğru görmemizin sebebi şudur: “Boğulmuş”, kendisi boğulma ile nitelenmiş olandır; başkası tarafından boğulmuş olan değil. Eğer bununla kendisine bu fiil yapılmış olan kastedilseydi, sözün anlamı onların dediği gibi olsun diye “boğdurulmuş” denirdi.

Yüce Allah’ın “vurularak öldürülmüş” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah “vurularak öldürülmüş” sözüyle, vurulup ölen hayvanı kastetmektedir. Bundan “onu vurdu, helake yaklaşıncaya kadar dövdü” anlamında “vekazehû yekizühû vakzen” denir. Ferazdak’ın şu sözü de bundandır: “Yavruyu ayağıyla vurup helake yaklaştıran, genç develerin ön ayaklarını savuran bir dişi deve.” Bu konuda söylediğimiz gibi tefsir ehli de söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Vurularak öldürülmüş”; dedi ki: Vurularak öldürülmüş, ağaçla dövülüp sonunda ölünceye kadar vurulan hayvandır. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Vurularak öldürülmüş”; cahiliye halkı onu sopayla döver, öldüğü zaman onu yerlerdi. Bize Muhammed b. Beşşâr rivayet etti, dedi ki: Bize Ravh rivayet etti, dedi ki: Bize Şu‘be, Katâde’den “vurularak öldürülmüş” sözü hakkında rivayet etti; dedi ki: Onu öldüresiye döverler, sonra yerlerdi. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den “vurularak öldürülmüş” sözü hakkında haber verdi; vurulup ölen hayvandır. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Hâlid el-Ahmer, Cuveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti; dedi ki: “Vurularak öldürülmüş”, ölünceye kadar dövülen hayvandır. Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den rivayet etti: “Vurularak öldürülmüş”; dedi ki: O, dövülüp ölen hayvandır. Bana Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz’ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd b. Süleyman haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı “vurularak öldürülmüş” sözü hakkında şöyle derken işittim: Koyun veya davarlardan başka bir hayvan, ilahları için ağaçla vurulur, onu öldürünceye kadar döverler, sonra yerlerdi. Bize Abbâs b. Velîd rivayet etti, dedi ki: Bana Ukbe b. Alkame haber verdi, dedi ki: Bana İbrâhîm b. Ebî Able rivayet etti, dedi ki: Bana Nuaym b. Selâme, Ebû Abdullah es-Sunâbihî’den rivayet etti; dedi ki: Vurularak öldürülmüş olma ancak senin malında olur; avda vurularak öldürülmüş hükmü yoktur.

Yüce Allah’ın “yuvarlanıp düşmüş” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah bununla, dağdan, kuyuya veya bunun dışında bir yere yuvarlanıp düşerek ölen hayvanın size haram kılındığını kastetmektedir. Onun yuvarlanıp düşmesi, yüksek ve aşağıya bakan bir yerden kendisini aşağıya atmasıdır. Bu konuda söylediğimiz gibi tefsir ehli de söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye b. Sâlih, Ali b. Ebî Talha’dan, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Yuvarlanıp düşmüş”; dedi ki: Dağdan yuvarlanıp düşen hayvandır. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Yuvarlanıp düşmüş”; kuyuya düşüp ölür, onlar da onu yerlerdi. Bize İbn Beşşâr rivayet etti, dedi ki: Bize Ravh rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Yuvarlanıp düşmüş”; dedi ki: Kuyuya düşen hayvandır. Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den “yuvarlanıp düşmüş” sözü hakkında rivayet etti; dedi ki: Dağdan veya kuyuya düşüp ölen hayvandır. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Hâlid el-Ahmer, Cuveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti: “Yuvarlanıp düşmüş”; dağdan düşüp ölen hayvandır. Bana Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz’ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd rivayet etti, dedi ki: Dahhâk’ı “yuvarlanıp düşmüş” sözü hakkında şöyle derken işittim: Kuyuya veya dağ başından düşüp ölen hayvandır.

Yüce Allah’ın “boynuzlanmış” sözünün tefsirine gelince: “Boynuzlanmış” sözüyle, başka bir koyunun boynuzladığı ve boğazlama olmaksızın bu boynuzlama sebebiyle ölen koyun kastedilmiştir. Yüce Allah, müminlere onu, ölmeden önce boğazlamasına yetişemedikleri takdirde haram kılmıştır. “Natîha” kelimesinin aslı “boynuzlanmış” anlamındaki “mentûha”dır; “mef‘ûle” kalıbından “faîle” kalıbına çevrilmiştir. Birisi şöyle derse: Arapların benzerlerinde, “natîha” kelimesinin “mef‘ûl” kalıbından “faîl” kalıbına çevrilmesi gibi çevirdiklerinde dişilik “hâ”sını neredeyse hiç sabit bırakmadıklarını biliyorsun; onlar “yağlanmış sakal”, “sürmeli göz”, “kınalı el” derler; “kınalı kadın eli” veya “sürmeli göz” için dişilik hâsı ekleyerek söylemezler. Buna şöyle cevap verilir: Arap dili ehli bu konuda ihtilaf etmiştir. Basra nahivcilerinden bazıları şöyle demiştir: “Natîha” kelimesinde dişilik hâsı sabit bırakılmıştır; çünkü o, “tavîle” ve “tarîka” gibi isim konumuna getirilmiştir. Bu sözü söyleyen kimse sanki “natîha” kelimesini “boynuzlayan” anlamına yöneltmiştir. Onun mezhebine göre sözün tevili şudur: Size boynuzlama sebebiyle ölen hayvan haram kılındı; sanki “boynuzlaması sebebiyle ölen boynuzlayan hayvan size haram kılındı” demek istemiştir. Kûfe nahivcilerinden bazıları ise şöyle demiştir: Araplar “mef‘ûl”den çevrilmiş “faîle” kelimesinden dişilik hâsını ancak onu kendisinden önce gelen bir isme sıfat yaptıkları zaman düşürürler; “kınalı bir el gördük”, “sürmeli bir göz gördük” derler. Fakat el, göz ve “faîl”in sıfat olduğu isim kaldırılıp bunlardan “faîl” ile yetinildiğinde, onun dişile ait bir sıfat olduğu, erile ait olmadığı bilinsin diye dişilik hâsını sabit bırakırlar; “sürmeli kadın”, “kınalı kadın” ve “yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olan” derler. Dediler ki: İşte bu sebeple “natîha” kelimesine hâ dahil edilmiştir; çünkü o dişil bir sıfattır. Hâ ondan düşürülseydi, onun dişil mi eril mi sıfat olduğu bilinmezdi. Bu iki görüşten doğruya daha uygun olanı, tefsir ehlinin yaygın sözlerine göre “natîha”nın “boynuzlanmış” anlamına geldiğini söyleyen görüştür. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan, “boynuzlanmış” sözü hakkında rivayet etti; dedi ki: Koyunun koyunu boynuzlamasıdır. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, Kays’tan, o Ebû İshâk’tan, o da Ebû Meysere’den rivayet etti; o “ve’l-mentûha” şeklinde okurdu. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Hâlid el-Ahmer, Cuveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti: “Boynuzlanmış”; iki koyun birbiriyle boynuzlaşır ve ikisi de ölür. Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den rivayet etti: “Boynuzlanmış”; koyun veya sığırın boynuzlayıp öldürdüğü hayvandır. Diyor ki: Bu haramdır; çünkü Araplardan bazı kimseler onu yerlerdi. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Boynuzlanmış”; iki koç boynuzlaşır, biri ölür, onlar da onu yerlerdi. Bize İbn Beşşâr rivayet etti, dedi ki: Bize Ravh rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Boynuzlanmış”; iki koç boynuzlaşır, biri diğerini öldürür, onlar da onu yerlerdi. Bana Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz’ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı “boynuzlanmış” sözü hakkında şöyle derken işittim: Koyun koyunu boynuzlar ve o ölür.

Yüce Allah’ın “yırtıcı hayvanın yediği” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah’ın “yırtıcı hayvanın yediği” sözüyle kastettiği, avcı olarak eğitilmiş olmayan yırtıcı hayvanların yediği şeyin size haram kılınmış olmasıdır. Tefsir ehli de böyle söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Yırtıcı hayvanın yediği”; dedi ki: Yırtıcı hayvanın yakaladığı şeydir. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Hâlid el-Ahmer, Cuveybir’den, o da Dahhâk’tan rivayet etti: “Yırtıcı hayvanın yediği”; dedi ki: Yırtıcı hayvanın yakaladığı şeydir. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Yırtıcı hayvanın yediği”; dedi ki: Cahiliye halkı, yırtıcı hayvan bunlardan bir şeyi öldürdüğünde veya ondan yediğinde, geriye kalanı yerlerdi. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, Kays’tan, o Atâ b. Sâib’den, o Ebû Rebî‘den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti; o “yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olan” şeklinde okumuştur.

Yüce Allah’ın “ancak yetişip kestikleriniz müstesna” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah “ancak yetişip kestikleriniz müstesna” sözüyle şunu kastetmektedir: Allah’ın temizleyici kıldığı kesimle temizlediğiniz şeyler müstesnadır. Sonra tefsir ehli, Allah’ın “ancak yetişip kestikleriniz müstesna” sözüyle neyi istisna ettiği konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Allah’ın haram kıldığını isimlendirdiği “Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvanın yediği” şeylerin tamamından istisna etmiştir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Ancak yetişip kestikleriniz müstesna”; dedi ki: Bunların tamamından kesimine yetiştiğiniz şeydir; kuyruğu hareket eder veya gözü kırpılırsa onu kes ve üzerine Allah’ın adını an; o helaldir. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Fudayl, Eş‘as’tan, o da Hasan’dan rivayet etti: “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvanın yediği size haram kılındı; ancak yetişip kestikleriniz müstesna.” Hasan dedi ki: Bunlardan hangisinin kesimine yetişirsen onu kes ve ye. Ben dedim ki: Ey Ebû Saîd, bunu nasıl bilirim? Dedi ki: Gözünü kırparsa veya kuyruğunu vurursa. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Ancak yetişip kestikleriniz müstesna”; dedi ki: Domuz eti dışında, Yüce Allah’ın burada isimlendirdiği bütün bu şeylerden gözünün kırptığını veya kuyruğunun hareket ettiğini yahut ayağının çırpındığını yetişip onu kestiğinde, Allah bunu sana helal kılmıştır.

Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den “ancak yetişip kestikleriniz müstesna” sözü hakkında haber verdi; bunların tamamından, gözünü kırpar hâlde veya kulağını hareket ettirir hâlde bulduğun zaman, o sana helaldir. Bize Kâsım rivayet etti, dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Hüşeym ve Abbâd rivayet ettiler, dediler ki: Bize Haccâc, Husayn’dan, o Şa‘bî’den, o Hâris’ten, o da Ali’den haber verdi; dedi ki: Vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş ve boynuzlanmış hayvanın kesimine, elini veya ayağını hareket ettirirken yetişirsen onu ye. Bize Kâsım rivayet etti, dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Hüşeym rivayet etti, dedi ki: Bize Ma‘mer, İbrâhîm’den haber verdi; dedi ki: Yırtıcı hayvan avdan yemişse veya vurularak öldürülmüş, boynuzlanmış ya da yuvarlanıp düşmüş hayvan ise ve kesimine yetişirsen onu ye. Bize Ebû Küreyb rivayet etti, dedi ki: Bize Mus‘ab b. Sellâm et-Temîmî rivayet etti, dedi ki: Bize Ca‘fer b. Muhammed, babasından, o da Ali b. Ebî Tâlib’den rivayet etti; dedi ki: Ayağıyla çırpınırsa veya gözünü kırparsa yahut kuyruğunu hareket ettirirse yeterlidir. Bize İbn Müsennâ ve İbn Beşşâr rivayet ettiler, dediler ki: Bize Ebû Âsım rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Cüreyc haber verdi, dedi ki: Bana İbn Tâvûs, babasından haber verdi; dedi ki: Kestiğin zaman kuyruğunu hızlıca hareket ettirirse veya kıpırdarsa sana helal olmuştur; yahut dedi ki: Bu yeterlidir. Bize İbn Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Haccâc b. Minhâl rivayet etti, dedi ki: Bize Hammâd, Humeyd’den, o da Hasan’dan rivayet etti; dedi ki: Vurularak öldürülmüş hayvan gözüyle kırpıyor, ayağıyla çırpınıyor veya kuyruğunu hızlıca hareket ettiriyorsa onu kes ve ye. Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Haccâc rivayet etti, dedi ki: Bize Hammâd, Katâde’den bunun benzerini rivayet etti. Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Süveyd rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Mübarek, İbn Cüreyc’den, o da Ebû Zübeyr’den haber verdi; o Ubeyd b. Umeyr’i şöyle derken işitmiştir: Gözünü kırparsa veya kuyruğunu hızlıca hareket ettirirse yahut kıpırdarsa sana helal olmuştur. Bana Hüseyin’den rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz’ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd b. Süleyman haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı şöyle derken işittim: Cahiliye halkı bunu yerdi; Allah İslam’da bundan kesilen hariç olanı haram kıldı. Ondan ayağı, kuyruğu veya gözü hareket ederken yetişilip kesilen şey helaldir. Bana Yûnus rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi; İbn Zeyd “Leş, kan ve domuz eti size haram kılındı” sözü ile “boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş ve boynuzlanmış…” ayeti ve “yırtıcı hayvanın yediği; ancak yetişip kestikleriniz müstesna” sözü hakkında şöyle dedi: Bütün bunlar haramdır; ancak bunlardan kesilen müstesnadır. Bu görüşü söyleyenlere göre ayetin tevili şöyledir: Vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş, eğer düşme, vurulma, boynuzlanma ve yırtıcı hayvanın parçalaması sebebiyle ölürse haram kılınmıştır; ancak kesimine yetişir, ölmeden önce ona ulaşırsanız, o zaman yenmesi helal olur.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bu, haram kılınanlardan değil, haram kılma hükmünden yapılan bir istisnadır; Yüce Allah’ın “Leş size haram kılındı” sözünde zikrettiği haram kılınmış şeylerden yapılan bir istisna değildir. Çünkü leşin de domuzun da kesimi yoktur. Dediler ki: Ayetin anlamı şudur: Leş, kan ve bunlarla birlikte adını andığımız diğer şeyler size haram kılındı; ancak Allah’ın kesimle size helal kıldığı şeylerden kestiğiniz şeyler sizin için helaldir. Bunu söyleyenler arasında Medine ehlinden bir topluluk vardır. Bunu söyleyenlerden bazısının zikri şöyledir: Bana Yûnus rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Mâlik dedi ki: Bir yırtıcı hayvanın karnını yarıp bağırsaklarını dışarı çıkardığı koyun hakkında kendisine soruldu. Mâlik şöyle dedi: Onun kesilebileceğini ve ondan kesilen herhangi bir şeyin yenebileceğini sanmıyorum.

Bana Yûnus, Eşheb’den rivayet etti; dedi ki: Mâlik’e, yırtıcı hayvanın koça saldırıp belini kırması hakkında soruldu: “Ölmeden önce kesilirse yenmesini uygun görür müsün?” Mâlik şöyle dedi: Eğer ölüm noktasına varmışsa, onun yenmesini uygun görmem; fakat sadece uç taraflarına zarar vermişse, bunda bir sakınca görmem. Ona denildi ki: Üzerine sıçrayıp belini kırmışsa? Dedi ki: Onun yenmesi hoşuma gitmez; bu hâliyle o yaşamaz. Ona denildi ki: Kurt koyuna saldırıp karnını yarsa, fakat bağırsaklarını yarmasa? Dedi ki: Karnını yardığında onun yenmesini uygun görmem. Bu görüşe göre, “ancak yetişip kestikleriniz müstesna” sözünün kopuk bir istisna olması gerekir. Böylece ayetin tevili şöyle olur: Size leş, kan ve zikrettiğimiz diğer şeyler haram kılındı; fakat size kesim yoluyla helal kıldığım hayvanlardan kestikleriniz helaldir. Bize göre bu iki görüşten doğruya daha uygun olanı birinci görüştür. O da “ancak yetişip kestikleriniz müstesna” sözünün, “Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvanın yediği” sözlerinden yapılan bir istisna olmasıdır. Çünkü bunların her biri, ölüm hâlinden önce de kendisinde bulunan sıfatı hak eder. Müşriklerin ilahlarına yaklaştırdıkları ve onların adına adlandırdıkları şeye, “Allah’tan başkası adına kesilen” denir; yani Allah’tan başkası için kurban diye adlandırılmıştır. Aynı şekilde boğulmuş hayvan, henüz ölmemiş olsa bile boğulmuş sayılır. Yüce Allah’ın “Allah’tan başkası adına kesilen” sözünden sonra, kesim dışında haram kıldığı diğer şeylerin tamamı da ölmeden önce kendisinde bulunan sıfatla nitelenir. Allah onu kullarına, helal kılan kesim olmadıkça, nitelenmiş olduğu sebep ile ölmesi durumunda haram kılmıştır. Durum böyle olunca ayetin tevili şöyledir: Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, şöyle şöyle olan şeyler size haram kılındı; ancak bunlardan yetişip kestikleriniz müstesnadır. Bu tevil böyle olunca, “mâ” kelimesi kendisinden önceki sözlerden istisna olarak nasb konumundadır; bunun ref olması da caizdir. Durum anlattığımız gibi olduğuna göre, canı çıkmadan ve ruhu bedeninden ayrılmadan önce kesimine yetişilen her kuş veya hayvan, Allah’ın kullarına helal kıldığı şeylerden ise, yenmesi helaldir.

Eğer birisi bize şöyle derse: Bu senin yanında böyle bir anlam taşıyorsa, bu ayette “Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş” ve haramlığı tek tek sayılan diğer şeylerin tekrar edilmesinin yönü nedir? Oysa ayet “Leş size haram kılındı” sözüyle başlamıştır. Sen de bilirsin ki “Leş size haram kılındı” sözü, ister kendiliğinden, ister başına gelen bir hastalık sebebiyle, ister bir kimsenin ona vurması sebebiyle, ister boğulma, boynuzlanma veya yırtıcı hayvanın parçalaması sebebiyle ölmüş olsun, bütün leşleri kapsar. Madem durum senin anlattığın gibidir ve bütün bunlarda haram kılınmakla kastedilen, boğulma, boynuzlanma, vurulma, yırtıcı hayvanın yemesi veya başka bir sebep ile ölen hayvandır; yoksa yuvarlandığında, boğulduğunda veya yırtıcı hayvan onu parçaladığında, bundan dolayı ancak az bir hayatla yaşayabileceği bilinen hâle gelmiş olması haram kılınmış değildir; o hâlde “Leş size haram kılındı” sözü, “Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş” ve onunla birlikte zikredilen diğer şeylerin tekrar edilmesine ve tek tek sayılmasına yeterli olmaz mıydı? Buna şöyle cevap verilir: Her ne kadar bunlar kendisiyle nitelenmiş oldukları sebeplerden dolayı öldüklerinde haram olmaları “Leş size haram kılındı” sözüyle daha önce bildirilmiş olsa da, bunların tekrar edilmesinin sebebi şudur: Bu ayetle hitap edilenler, hayvanlardan leş olanı ancak başına gelen bir hastalık sebebiyle ölen; boğulma, yuvarlanma, boynuzlanma ve yırtıcı hayvanın parçalaması dışında bir illetle ölen hayvan sayıyorlardı. Bunun üzerine Allah onlara, bu sayılan sebeplerden ölenlerin hükmünün de başına gelen hastalıklar sebebiyle ölenlerin hükmü gibi olduğunu bildirdi. Çünkü leşin haram kılınmasını gerektiren illet, onun helakinden önce kendisinde bulunan bir hastalık veya eziyet sebebiyle ölmesi değildir; asıl illet, onu kesimi helal olan kimsenin, onunla helal kılındığı anlam üzere kesmemiş olmasıdır. Nitekim: Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den, “boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvanın yediği; ancak yetişip kestikleriniz müstesna” sözü hakkında rivayet etti; dedi ki: Bu haramdır; çünkü Araplardan bazı kimseler bunu yerlerdi ve onu leş saymazlardı. Onlar ancak hastalıktan öleni leş sayarlardı. Allah da bunu onlara haram kıldı; ancak üzerine Allah’ın adını anıp, içinde can varken kesimine yetiştikleri müstesnadır.

Yüce Allah’ın “dikili taşlar üzerinde kesilen” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah “dikili taşlar üzerinde kesilen” sözüyle, dikili taşlar üzerinde kesilmiş olan şeyin de size haram kılındığını kastetmektedir. “Dikili taşlar üzerinde kesilen” sözündeki “mâ” kelimesi, “yırtıcı hayvanın yediği” sözündeki “mâ”ya atıf olarak merfudur. “Nusub”, taştan putlardır; yeryüzünde bir yerde toplanan dikili taşlar topluluğudur. Müşrikler bunlar için kurban keserlerdi; bunlar suretli putlar değildir. İbn Cüreyc onun niteliği hakkında şöyle derdi: Bize Kâsım rivayet etti, dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc rivayet etti, dedi ki: İbn Cüreyc şöyle dedi: Nusub, suretli putlar değildir. Put, şekillendirilir ve nakşedilir. Bunlar ise dikilen taşlardır; üç yüz altmış taştı. Bazıları bunlardan üç yüzünün Huzâa’ya ait olduğunu söyler. Onlar bir hayvan kestiklerinde, Beyt’e bakan tarafına kan serperler, eti parçalar ve taşların üzerine koyarlardı. Müslümanlar şöyle dediler: Ey Allah’ın elçisi, cahiliye halkı Beyt’i kanla yüceltiyordu; biz onu yüceltmeye daha layığız. Peygamber bunu çirkin görmemişti. Bunun üzerine Allah şöyle indirdi: “Onların etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; fakat sizden O’na ulaşacak olan takvadır. İşte Allah, size doğru yolu göstermesine karşılık O’nu yüceltmeniz için onları sizin hizmetinize verdi. Güzel davrananları müjdele” (Hac 37). İbn Cüreyc’in, dikili taşların suretli putlar olmadığına dair sözünü doğrulayan rivayetlerden biri de şudur: Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Uyeyne, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti: “Dikili taşlar üzerinde kesilen”; dedi ki: Cahiliye halkının üzerinde kurban kestiği taşlardı. Bana Muhammed b. Amr rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet etti, dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den, Allah’ın “dikili taşlar” sözü hakkında rivayet etti; dedi ki: Kâbe’nin çevresindeki taşlardı; cahiliye halkı onların üzerinde kesim yapar ve dilerlerse onları kendilerine daha hoş gelen başka taşlarla değiştirirlerdi.

Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe rivayet etti, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den bunun benzerini rivayet etti. Bize Bişr b. Muâz rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Dikili taşlar üzerinde kesilen”; nusub, cahiliye halkının ibadet ettiği ve kendileri için kurban kestiği taşlardır. Allah bunu yasakladı. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den “dikili taşlar üzerinde kesilen” sözü hakkında haber verdi; yani cahiliye dikili taşları. Bize Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Sâlih rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali b. Ebî Talha’dan, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Dikili taşlar üzerinde kesilen”; nusub, üzerinde kurban kestikleri ve onun için ses yükselttikleri dikili taşlardır. Bize İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Hakkâm, Anbese’den, o Muhammed b. Abdurrahman’dan, o Kâsım b. Ebî Bezze’den, o da Mücâhid’den, “dikili taşlar üzerinde kesilen” sözü hakkında rivayet etti; dedi ki: Kâbe’nin çevresinde cahiliye halkının üzerinde kurban kestiği taşlar vardı; dilediklerinde onları kendilerine daha sevimli olan başka bir taşla değiştirirlerdi. Bana Hüseyin’den rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz’ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd haber verdi, dedi ki: Dahhâk b. Müzâhim’i şöyle derken işittim: Dikili taşlar, kendileri için ses yükselttikleri ve üzerlerinde kurban kestikleri taşlardı. Bana Yûnus rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: İbn Zeyd “dikili taşlar üzerinde kesilen” sözü hakkında şöyle dedi: Dikili taşlar üzerinde kesilen ile Allah’tan başkası adına kesilen birdir.

“Fal oklarıyla pay istemeniz” sözünün tefsirine gelince: “Fal oklarıyla pay istemeniz” sözünün anlamı, sizin için taksim edilmiş veya edilmemiş olan şeyi fal oklarıyla öğrenmeyi istemenizdir. Bu, “kısmet istemek” anlamındaki “istaksamtü” fiilidir; rızık ve ihtiyaçların kısmeti anlamındadır. Cahiliye halkından biri yolculuk, savaş veya buna benzer bir işe çıkmak istediğinde, fal okları olan okları çekerdi. Bunlar, bazıları üzerinde “Rabbim beni bundan menetti”, bazıları üzerinde “Rabbim bana emretti” yazılı oklar idi. Üzerinde “Rabbim bana emretti” yazılı ok çıkarsa, istediği yolculuk, savaş, evlilik veya bunun dışındaki işe devam ederdi. Üzerinde “Rabbim beni menetti” yazılı ok çıkarsa, o işe devam etmekten vazgeçer ve dururdu. Bu yüzden “fal oklarıyla pay istemeniz” denildi; çünkü onlar bunu yaptıklarında sanki fal oklarından kendilerine pay ayırmalarını istiyorlardı. Şairin, fal oklarıyla kısmet istemeyi terk etmekle övünerek söylediği şu söz de bundandır: “Ben kısmet oklarına başvurmadım ki, kısmetler beni bekletsin.” Fal oklarına gelince, onların tekili “zelem”dir; “zülem” de denir. Bunlar, durumunu anlattığımız o oklardır. Bu konuda söylediğimiz gibi tefsir ehli de söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bize Muhammed b. Beşşâr ve İbn Vekî‘ rivayet ettiler, dediler ki: Bize Abdurrahman b. Mehdî, Süfyân’dan, o Ebû Husayn’dan, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti: “Fal oklarıyla pay istemeniz”; dedi ki: Bunlar oklardır. Onlar yolculuğa çıkmak istediklerinde oturmak ve çıkmak için oklar koyarlardı; çıkma oku çıkarsa çıkarlardı, oturma oku çıkarsa otururlardı.

Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize babam, Şerîk’ten, o Ebû Husayn’dan, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti: “Fal oklarıyla pay istemeniz”; dedi ki: Beyaz taşlardı, onlarla fal çekerlerdi. Ebû Ca‘fer dedi ki: Süfyân b. Vekî‘ bize şöyle dedi: Bu satrançtır. Bana Ya‘kûb rivayet etti, dedi ki: Bize Hüşeym rivayet etti, dedi ki: Bize Abbâd b. Râşid el-Bezzâr, Hasan’dan “fal oklarıyla pay istemeniz” sözü hakkında haber verdi; dedi ki: Onlar bir iş veya yolculuk istediklerinde üç oka yönelirlerdi. Birinin üzerine “bana emret”, diğerinin üzerine “beni men et” yazılırdı; üçüncüsünü de ikisinin arasında boş bırakırlardı, üzerinde hiçbir şey olmazdı. Sonra onları çekerlerdi. Üzerinde “bana emret” yazan çıkarsa işlerine devam ederlerdi; üzerinde “beni men et” yazan çıkarsa vazgeçerlerdi; üzerinde hiçbir şey bulunmayan çıkarsa, diğer iki oktan biri çıkıncaya kadar onları yeniden çekerlerdi. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Uyeyne, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti: “Fal oklarıyla pay istemeniz”; üzerine yazı yazdıkları taşlardı; onlara oklar derlerdi. Bana Muhammed b. Amr rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Âsım rivayet etti, dedi ki: Bize Îsâ, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den, Allah’ın “fal oklarıyla” sözü hakkında rivayet etti; dedi ki: Her yolculuk, savaş ve ticaret için çektikleri oklardır. Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe rivayet etti, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den bunun benzerini rivayet etti. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Yahyâ b. Âdem, Züheyr’den, o İbrâhîm b. Muhâcir’den, o da Mücâhid’den rivayet etti: “Fal oklarıyla pay istemeniz”; dedi ki: Bunlar, Farsların kumar oynadıkları zarları ve Arapların oklarıdır. Bana Ahmed b. Hâzim el-Gıfârî rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Nuaym rivayet etti, dedi ki: Bize Züheyr, İbrâhîm b. Muhâcir’den, o da Mücâhid’den rivayet etti: “Fal oklarıyla pay istemeniz”; dedi ki: Arapların okları, Farsların ve Rumların kumar oynadığı zarlarıdır. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den “fal oklarıyla pay istemeniz” sözü hakkında haber verdi; dedi ki: Bir adam yolculuğa çıkmak istediğinde oklar üzerine şunları yazardı: “Bu bana kalmayı emrediyor”, “bu bana çıkmayı emrediyor.” Bunların yanına bir de üzerine hiçbir şey yazmadığı boş ok koyardı. Sonra çıkmak istediğinde bunlarla kısmet isterdi. Kalmasını emreden ok çıkarsa kalırdı; çıkmasını emreden ok çıkarsa çıkardı; diğer ok çıkarsa iki oktan biri çıkıncaya kadar onları ikinci kez çekerdi. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Fal oklarıyla pay istemeniz”; cahiliye halkından biri çıkmak istediğinde bir ok alır ve “bu çıkmayı emrediyor” derdi; eğer o çıkarsa yolculuğunda hayır bulacağını düşünerek çıkardı. Başka bir ok alır ve “bu kalmayı emrediyor” derdi; eğer o çıkarsa yolculuğunda hayır bulmayacağını düşünürdü. Boş ok da bu ikisinin arasında bulunurdu. Allah bunu yasakladı ve bu konuda önceden hükmünü bildirdi. Bana Hüseyin b. Ferec’den rivayet edildi, dedi ki: Ebû Muâz’ı şöyle derken işittim: Bize Ubeyd haber verdi, dedi ki: Dahhâk’ı “fal oklarıyla pay istemeniz” sözü hakkında şöyle derken işittim: Onlar işlerinde bunlarla kısmet isterlerdi. Bana Yûnus rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi; İbn Zeyd dedi ki: Fal okları, onların oklarıydı; onlardan biri bu işlerden birini istediğinde, o oklara istediği şeyi yazardı, sonra onları çekerdi. Hangi ok çıkarsa, o kendisine en sevimsiz olan şey olsa bile onu yapar ve onunla amel ederdi.

Bana Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den rivayet etti: “Fal oklarıyla pay istemeniz”; dedi ki: Fal okları, cahiliye döneminde kâhinlerin yanında bulunan oklardı. Bir adam yolculuk yapmak, evlenmek veya bir işe başlamak istediğinde kâhine gelir, ona bir şey verir, o da onun için okları çekerdi. Onlardan hoşuna giden bir şey çıkarsa ona emreder, adam da yapardı; hoşlanmadığı bir şey çıkarsa onu yasaklar, adam da vazgeçerdi. Nitekim Abdülmuttalib Zemzem konusunda, Abdullah ve develer konusunda ok çekmişti. Bize Kâsım rivayet etti, dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den, o da Abdullah b. Kesîr’den rivayet etti; dedi ki: Bize ulaştığına göre cahiliye halkı, göç etmek, kalmak veya istedikleri herhangi bir iş hakkında oklarla fal çekerlerdi. Göç oku çıkarsa göç ederler, kalma oku çıkarsa kalırlardı. İbn İshâk fal okları hakkında şunu söylemiştir: Bunu bana İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Seleme, İbn İshâk’tan rivayet etti; dedi ki: Hübel, Kureyş’in Mekke’deki en büyük putuydu. Kâbe’nin içindeki bir kuyunun üzerinde bulunurdu. O kuyu, Kâbe’ye hediye edilen şeylerin toplandığı kuyuydu. Hübel’in yanında yedi ok vardı. Her okun üzerinde bir yazı bulunurdu. Bir okun üzerinde “diyet” yazardı. Diyet konusunda, onu kimin yükleneceği hususunda ihtilaf ettiklerinde yedi okla fal çekerlerdi; “diyet” oku kimin üzerine çıkarsa, onu o yüklenirdi. Bir okun üzerinde “evet” yazardı; bir iş yapmak istediklerinde onunla fal çekerler, “evet” oku çıkarsa onunla amel ederlerdi. Bir okun üzerinde de “hayır” yazardı; bir iş istediklerinde oklar arasında onu çekerler, bu ok çıkarsa o işi yapmazlardı. Bir okun üzerinde “sizdendir” yazardı. Bir okun üzerinde “iliştirilmiştir” yazardı. Bir okun üzerinde “sizden değildir” yazardı. Bir okun üzerinde de “sular” yazardı; su için kuyu kazmak istediklerinde oklarla fal çekerlerdi ve o ok da onların içinde bulunurdu; nerede çıkarsa ona göre amel ederlerdi. Bir çocuğu nesebe katmak, bir nikâh yapmak, bir ölüyü defnetmek veya içlerinden birinin nesebinde şüpheye düşmek istediklerinde, onu Hübel’e götürürlerdi; beraberlerinde yüz dirhem ve bir deve götürür, bunları okları çeken kimseye verirlerdi. Sonra hakkında iş yapmak istedikleri kişiyi yaklaştırırlar ve şöyle derlerdi: Ey ilahımız! Bu filan oğlu filandır; onun hakkında şöyle şöyle yapmak istedik; onun hakkındaki gerçeği çıkar. Sonra ok sahibine “çek” derlerdi, o da çekerdi. Eğer onun üzerine “sizdendir” oku çıkarsa, o orta hâlli, yani onlardan biri olurdu. Eğer “sizden değildir” çıkarsa, müttefik olurdu. Eğer “iliştirilmiştir” çıkarsa, onların arasındaki konumu üzere kalırdı; ona ne nesep ne de ittifak bağı olurdu. Eğer bunun dışında amel ettikleri şeylerden “evet” çıkarsa, onunla amel ederlerdi. “Hayır” çıkarsa, o yıl onu ertelerler, bir başka defa getirirlerdi. İşlerinde, okların çıkardığı sonuca göre karar verirlerdi. Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Sâlih rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Fal oklarıyla pay istemeniz”; yani oklar. Onlar işlerde bunlarla kısmet isterlerdi.

Yüce Allah’ın “Bunlar fısktır” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah’ın “Bunlar” sözüyle kastettiği, zikrettiği bu işlerdir; yani leş, kan, domuz eti ve bu ayette yenmesini haram kıldığı diğer şeyleri yemektir.

Fal oklarıyla pay istemeye gelince, “fısktır” sözüyle Yüce Allah şunu kastetmektedir: Bu, Allah’ın emrinden ve O’na itaatten, O’nun yasakladığı, engellediği ve masiyet olan şeye çıkmaktır. Nitekim: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Bunlar fısktır” sözü hakkında dedi ki: Bütün bunlardan yiyen kimsenin yaptığı fısktır.

Yüce Allah’ın “Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmiştir” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah’ın “Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmiştir” sözüyle kastettiği şudur: Ey müminler! Şimdi hiziplerin, küfür ve inkâr ehlinin sizin dininizden ümidi kesilmiştir; yani sizin dininizi terk etmenizden, ondan dönüp tekrar şirke dönmenizden ümitlerini kesmişlerdir. Nitekim: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan, “Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmiştir” sözü hakkında rivayet etti; yani onların dinine bir daha dönmenizden umut kesmişlerdir. Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den, “Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmiştir” sözü hakkında rivayet etti; dedi ki: Sanırım dininizden dönmenizden umut kesmişlerdir. Birisi şöyle derse: Allah’ın, inkâr edenlerin müminlerin dininden umut kestiğini haber verdiği bu gün hangi gündür? Ona şöyle denir: Bunun, Peygamber’in veda haccını yaptığı yıl, Arafat günü olduğu zikredilmiştir; bu da Arapların İslâm’a girmesinden sonradır. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bize Kâsım rivayet etti, dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti; Mücâhid şöyle dedi: “Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmiştir”; “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”; bu, Allah bunu yaptığı zamandır. İbn Cüreyc dedi ki: Başkaları da şöyle demiştir: Bu, cuma gününe rastlayan Arafat günüdür. Peygamber baktığında yalnızca tevhid ehli gördü ve müşrik görmedi; bunun üzerine Allah’a hamdetti. Sonra Cebrâil ona indi: “Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmiştir”; yani onların eskiden oldukları hâle dönmelerinden umut kesmişlerdir. Bana Yûnus rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi; İbn Zeyd “Bugün inkâr edenler dininizden umut kesmiştir” sözü hakkında şöyle dedi: Bu, Arafat günüdür.

Yüce Allah’ın “Artık onlardan korkmayın, benden korkun” sözünün tefsirine gelince: Bunun anlamı şudur: Ey müminler! Artık sizin dininizden dönmeniz konusunda umudunu kesmiş olan bu kâfirlerden korkmayın; onların size galip gelip sizi kahretmelerinden ve dininizden geri çevirmelerinden korkmayın. “Benden korkun” sözüyle ise şöyle demektedir: Fakat eğer benim emrime aykırı davranır, bana isyan etmeye cüret eder ve sınırlarımı aşarsanız, size cezamı indirmemden ve azabımı üzerinize göndermemden korkun. Nitekim: Bize Kâsım rivayet etti, dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti: “Artık onlardan korkmayın, benden korkun”; yani onların size galip gelmesinden korkmayın.

Yüce Allah’ın “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözünün tefsirine gelince: Tefsir ehli bunun tevilinde ihtilaf etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Yüce Allah’ın “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözüyle kastettiği şudur: Ey müminler! Bugün üzerinizdeki farzlarımı, sınırlarımı, size emrimi ve yasağımı, helalimi ve haramımı, bunlardan kitabımda indirdiğim vahyimi, elçimin diliyle vahyim yoluyla size açıkladığım beyanımı ve dininizin işlerinden ihtiyaç duyduğunuz her şeye dair sizin için diktiğim delilleri tamamladım. Bütün bunları sizin için tamamladım; bu günden sonra bunlara bir ilave yoktur. Dediler ki: Bu, Peygamber’in veda haccını yaptığı yıl, Arafat gününde olmuştur. Yine dediler ki: Bu ayetten sonra Peygamber’e ne farzlardan bir şey, ne helal kılma, ne de haram kılma inmiştir; Peygamber bu ayetin inişinden sonra yalnızca seksen bir gece yaşamıştır. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözü hakkında rivayet etti; o din İslâm’dır. Dedi ki: Allah peygamberine ve müminlere, imanlarını onlar için tamamladığını, artık hiçbir zaman bir fazlalığa ihtiyaç duymayacaklarını haber verdi; Yüce Allah onu tamamlamıştır, bu yüzden o hiçbir zaman eksilmeyecektir; Allah ondan razı olmuştur, bu yüzden ondan hiçbir zaman hoşnutsuz olmayacaktır. Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den rivayet etti: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”; bu Arafat günü inmiştir. Bundan sonra ne helal ne de haram inmiştir. Allah’ın elçisi döndü ve vefat etti. Esmâ bint Umeys şöyle dedi: O hacda Allah’ın elçisiyle birlikte haccettim. Biz yürürken Cebrâil bineğin üzerinde ona göründü; binek, üzerine inen Kur’an’ın ağırlığını taşıyamadı ve çöktü. Ben de yanına geldim ve üzerimde bulunan bir örtüyle onu örttüm. Bize Kâsım rivayet etti, dedi ki: Bize Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bana Haccâc, İbn Cüreyc’den rivayet etti; dedi ki: Peygamber, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” ayeti indikten sonra seksen bir gece kaldı. Bize Süfyân rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Fudayl, Hârûn b. Antere’den, o da babasından rivayet etti; dedi ki: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” ayeti indiğinde, bu büyük hac günüydü, Ömer ağladı. Peygamber ona, “Seni ağlatan nedir?” dedi. O şöyle dedi: Beni ağlatan şu ki, biz dinimizde bir artış içindeydik; artık tamamlandığına göre, tamamlanan hiçbir şey yoktur ki eksilmesin. Peygamber şöyle dedi: Doğru söyledin. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Beşîr, Hârûn b. Ebî Vekî‘den, o da babasından rivayet etti ve bunun benzerini zikretti.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”; yani haccınızı kemale erdirdim. Artık ey müminler, haram beldede onu müşrikler olmaksızın yalnız siz hacceder oldunuz; haccınızda size hiçbir müşrik karışmıyor. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Yahyâ b. Ebî Utbe, babasından, o da Hakem’den rivayet etti: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”; dedi ki: Onların dinini, müşrik onlarla birlikte hac yapmadan hac yapmalarıyla kemale erdirdi. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den haber verdi: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”; dedi ki: Allah onların dinini kendilerine halis kıldı ve müşrikleri Beyt’ten uzaklaştırdı. Bize Ahmed b. Hâzim rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Nuaym rivayet etti, dedi ki: Bize Kays, Ebû Husayn’dan, o da Saîd b. Cübeyr’den rivayet etti: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”; dedi ki: Haccın tamamlanması ve müşriklerin Beyt’ten uzaklaştırılmasıdır. Bu konuda doğruya en uygun olan söz şudur: Yüce Allah, peygamberine ve ona iman eden müminlere, bu ayeti peygamberine indirdiği gün, onları haram beldede tek başına bırakmakla ve müşrikleri oradan çıkarmakla dinlerini kemale erdirdiğini haber vermiştir; böylece Müslümanlar onları karıştırmadan, müşrikler olmaksızın hac yaptılar. Farzlar ve hükümler meselesine gelince, bunların o gün tamamlanıp tamamlanmadığı konusunda ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs ve Süddî’den daha önce zikrettiğimiz şey rivayet edilmiştir. Berâ b. Âzib’den ise Kur’an’dan en son inen ayetin şu olduğu rivayet edilmiştir: “Senden fetva isterler. De ki: Allah size kelâle hakkında fetva veriyor” (Nisâ 176). İlim sahibi hiç kimse, vahyin Allah’ın elçisi vefat edinceye kadar kesilmediğini inkâr etmez; bilakis vefatından önce vahiy, en çok peş peşe geldiği dönemdeydi. Durum böyle olduğuna ve “Senden fetva isterler. De ki: Allah size kelâle hakkında fetva veriyor” ayeti iniş bakımından son ayet olduğuna ve bu da hükümler ve farzlar kapsamında bulunduğuna göre, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözünün, onu ibadetlerin, hükümlerin ve farzların tamamlanması diye tevil eden kimsenin tevil ettiği anlamın dışında olduğu bilinir (Nisâ 176). Birisi şöyle derse: Bir farzın bundan sonra indiğini söyleyenin sözünü, inmemiştir diyenin sözünden daha üstün kılan nedir? Ona şöyle denir: Çünkü “inmemiştir” diyen, bir farzın indiğini bilmediğini haber vermektedir; olumsuzlama şahitlik olmaz. Şahitlik ise “indi” diyenin sözüdür. Doğru söyleyen bir kimsenin, doğru söylemesi mümkün olan bir konudaki haberini reddetmek caiz değildir.

Yüce Allah’ın “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Ey müminler! Düşmanım ve düşmanınız olan müşriklere karşı sizi üstün getirerek, onları beldenizden uzaklaştırarak, sizin dönüp eskiden üzerinde bulunduğunuz şirke dönmeniz konusundaki umutlarını keserek üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Bu konuda söylediğimiz gibi tefsir ehli de söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti; dedi ki: Müşrikler ve Müslümanlar hep birlikte haccediyorlardı. Berâe suresi inince müşrikleri Beyt’ten uzaklaştırdı; Müslümanlar hac yaptılar ve Beyt-i Haram’da müşriklerden hiç kimse onlara ortak olmadı. İşte bu, nimetin tamamlanmasındandır: “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım…” ayeti hakkında rivayet etti; bize zikredildiğine göre bu ayet Allah’ın elçisine Arafat günü, cuma günü, Allah müşrikleri Mescid-i Haram’dan uzaklaştırıp Müslümanlara haclarını halis kıldığı sırada inmiştir. Bize Ebû Küreyb rivayet etti, dedi ki: Bize İbn İdrîs rivayet etti, dedi ki: Bize Dâvûd, Şa‘bî’den rivayet etti; dedi ki: Bu ayet Arafat’ta, cahiliyenin nişaneleri yıkıldığı, şirk yok olup gittiği ve o yıl onlarla birlikte hiçbir müşrik hac yapmadığı sırada indi. Bize İbn Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdüla‘lâ rivayet etti, dedi ki: Bize Dâvûd, Âmir’den bu ayet hakkında rivayet etti: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım”; dedi ki: Allah’ın elçisine Arafat’ta vakfede dururken indi. İnsanlar etrafını kuşatmıştı; cahiliyenin işaretleri ve ibadetleri yıkılmış, şirk yok olup gitmişti; Beyt’in etrafında çıplak kimse tavaf etmiyordu. Bunun üzerine Allah şöyle indirdi: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.” Bana Ya‘kûb rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Uleyye, Dâvûd’dan, o da Şa‘bî’den bunun benzerini rivayet etti.

Yüce Allah’ın “Sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Sizin için, size koyduğum sınırları, farzları ve alametleri üzere emrime teslim olmayı ve bana itaate boyun eğmeyi din olarak razı oldum. “Din olarak” sözüyle de şunu kastetmektedir: Sizden bana itaat olarak. Birisi şöyle derse: Allah bu ayeti indirdiği güne kadar kulları için din olarak İslâm’dan razı değil miydi? Ona şöyle denir: Allah yaratıkları için İslâm’dan din olarak daima razıydı. Fakat Yüce Allah, peygamberi Muhammed’i ve ashabını İslâm’ın derecelerinde ve mertebelerinde derece derece, mertebe mertebe, hâlden hâle çevirip durdu; ta ki onlar için onun şeriatlarını ve alametlerini tamamladı, onları İslâm’ın en son derecelerine ve mertebelerine ulaştırdı. Sonra bu ayeti onlara indirdiği zaman şöyle buyurdu: “Sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum”; yani bugün onun sahip olduğu nitelik ve sizin bugün onun üzerinde bulunduğunuz hâl üzere din olarak razı oldum; ona sarılın ve ondan ayrılmayın. Katâde bu konuda şöyle derdi: Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti; dedi ki: Bize zikredildiğine göre kıyamet günü her din ehline kendi dini temsil edilip gösterilir. İmana gelince, o kendi sahiplerine ve ehline müjde verir, onlara hayır vadeder; ta ki İslâm gelir. O şöyle der: Rabbim, sen es-Selâm’sın, ben de İslâm’ım. Allah da şöyle buyurur: Bugün seni kabul ederim; bugün seninle karşılık veririm. Sanırım Katâde bu haberle imanın anlamını dil ile tasdik ve ikrar anlamına yöneltmiştir; çünkü Araplara göre imanın anlamı budur. İslâm’ın anlamını ise kalbin tevhidle Allah’a teslim olması ve O’na boyun eğmesi, bedenin de Allah’ın emredip yasakladığı hususlarda O’na itaatle bağlanması anlamına yöneltmiştir. Bu yüzden İslâm’a, “Bugün seni kabul ederim; bugün seninle karşılık veririm” denilmiştir.

Bu ayetin veda haccında Arafat’ta Allah’ın elçisine indiğini söyleyenlerin zikri şöyledir: Bize Muhammed b. Beşşâr ve İbn Vekî‘ rivayet ettiler, dediler ki: Bize Abdurrahman rivayet etti, dedi ki: Bize Süfyân, Kays b. Müslim’den, o da Târık b. Şihâb’dan rivayet etti; dedi ki: Yahudiler Ömer’e şöyle dediler: Siz bir ayet okuyorsunuz ki, eğer o bize indirilmiş olsaydı, onu bayram edinirdik. Ömer şöyle dedi: Ben onun ne zaman indiğini, nerede indiğini ve indiği sırada Allah’ın elçisinin nerede bulunduğunu biliyorum. Arafat günü indi; Allah’ın elçisi Arafat’ta vakfediyordu. Süfyân dedi ki: Cuma günü müydü, değil miydi, bunda şüphe ediyorum. Ayet şudur: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.” Bize Ebû Küreyb ve İbn Vekî‘ rivayet ettiler, dediler ki: Bize İbn İdrîs rivayet etti, dedi ki: Babamı, Kays b. Müslim’den, o da Târık b. Şihâb’dan rivayet ederken işittim; dedi ki: Bir Yahudi Ömer’e şöyle dedi: Eğer biz Yahudiler topluluğu, şu ayetin “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum” ne zaman indiğini bilseydik, o günü bayram edinirdik. Ömer şöyle dedi: Onun indiği günü, saati ve indiği sırada Allah’ın elçisinin nerede olduğunu biliyorum. Cuma gecesi indi; biz Allah’ın elçisiyle birlikte Arafat’taydık. Hadisin lafzı Ebû Küreyb’e aittir; İbn Vekî‘in hadisi de buna yakındır. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize Ca‘fer b. Avn, Ebû Umeys’ten, o Kays b. Müslim’den, o Târık’tan, o da Ömer’den bunun benzerini rivayet etti. Bize İbn Vekî‘ rivayet etti, dedi ki: Bize babam, Hammâd b. Seleme’den, o Benî Hâşim’in azatlısı Ammâr’dan rivayet etti; dedi ki: İbn Abbâs “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” ayetini okudu. Yanında Ehl-i kitaptan bir adam vardı. Adam şöyle dedi: Eğer biz bu ayetin hangi gün indiğini bilseydik, onu bayram edinirdik. İbn Abbâs şöyle dedi: O, Arafat günü, cuma günü inmiştir. Bize Ebû Küreyb rivayet etti, dedi ki: Bize Kabîsa rivayet etti, dedi ki: Bize Hammâd b. Seleme, Ammâr’dan rivayet etti: İbn Abbâs “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum” ayetini okudu. Bir Yahudi şöyle dedi: Eğer bu ayet bize indirilmiş olsaydı, onun gününü bayram edinirdik. İbn Abbâs şöyle dedi: O, iki bayram gününde indi: Bayram günü ve cuma günü. Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Haccâc b. Minhâl rivayet etti, dedi ki: Bize Hammâd, Ammâr b. Ebî Ammâr’dan, o da İbn Abbâs’tan bunun benzerini rivayet etti. Bana Ya‘kûb b. İbrâhîm rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Uleyye rivayet etti, dedi ki: Bize Recâ b. Ebî Seleme rivayet etti, dedi ki: Bize Ubâde b. Nüseyy haber verdi, dedi ki: Bize emirimiz İshâk rivayet etti. Ebû Ca‘fer dedi ki: İshâk, İbn Haraşe’dir. O da Kabîsa’dan rivayet etti; dedi ki: Ka‘b şöyle dedi: Eğer bu ümmetten başka bir ümmete bu ayet indirilmiş olsaydı, onun kendilerine indirildiği günü araştırır ve onu toplanacakları bir bayram edinirlerdi. Ömer şöyle dedi: Hangi ayet ey Ka‘b? O dedi ki: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.” Ömer dedi ki: Onun indirildiği günü ve indirildiği yeri biliyorum: Cuma günü ve Arafat günü. Allah’a hamdolsun, ikisi de bizim için bayramdır. Bize İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Hakkâm, Anbese’den, o Îsâ b. Hârise el-Ensârî’den rivayet etti; dedi ki: Divanda oturuyorduk. Bir Hristiyan bize şöyle dedi: Ey İslâm ehli! Size öyle bir ayet indi ki, eğer bize indirilmiş olsaydı, bizden iki kişi kaldığı sürece o günü ve o saati bayram edinirdik: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.” İçimizden hiç kimse ona cevap vermedi. Sonra Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî ile karşılaştım ve ona bunu sordum. O şöyle dedi: Ona cevap vermediniz mi? Ömer b. Hattâb şöyle demişti: Bu ayet Peygamber’e Arafat günü, dağın üzerinde vakfederken indirildi. Müslümanlardan biri kaldığı sürece o gün onlar için bayram olmaya devam edecektir. Bize Humeyd b. Mes‘ade rivayet etti, dedi ki: Bize Bişr b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Dâvûd, Âmir’den rivayet etti; dedi ki: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum” ayeti, Allah’ın elçisine Arafat akşamı, vakfe yerindeyken indirildi.

Bize İbn Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdülvehhâb rivayet etti, dedi ki: Bize Dâvûd rivayet etti, dedi ki: Âmir’e dedim ki: Yahudiler şöyle diyor: Allah’ın Araplar için dinlerini kemale erdirdiği bu günü Araplar nasıl koruyup hatırlamadılar? Âmir dedi ki: Onu koruyup hatırlamadılar mı? Ben ona dedim ki: Peki hangi gündür? Dedi ki: Arafat günüdür; Allah onu Arafat gününde indirdi. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den haber verdi; dedi ki: Bize ulaştığına göre o, Arafat günü inmiştir ve cuma gününe denk gelmiştir. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Habîb’den, o İbn Ebî Necîh’ten, o da İkrime’den haber verdi: Ömer b. Hattâb şöyle dedi: Mâide suresi Arafat günü indi ve o gün cuma gününe denk geldi. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize İbn Uyeyne, Leys’ten, o Şehr b. Havşeb’den haber verdi; dedi ki: Mâide suresi Peygamber’e, Arafat’ta bineğinin üzerinde vakfede dururken indi; binek, neredeyse ön kolu kırılacak şekilde çöktü. Bize İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Cerîr, Leys’ten, o Şehr b. Havşeb’den, o da Esmâ bint Yezîd’den rivayet etti; dedi ki: Ben Allah’ın elçisinin Adbâ adlı devesinin yularını tutarken Mâide suresi bütünüyle indi. Dedi ki: Surenin ağırlığından devenin kolu neredeyse kırılacaktı. Bana Ebû Âmir İsmâil b. Amr es-Sekûnî rivayet etti, dedi ki: Bize Hişâm b. Ammâr rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Ayyâş rivayet etti, dedi ki: Bize Amr b. Kays es-Sekûnî rivayet etti; o, Muâviye b. Ebî Süfyân’ı minberde bu ayeti okuyup delil getirirken işitmiştir: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözünden ayeti sonuna kadar okudu ve şöyle dedi: Bu, Arafat günü, cuma günü indi. Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bilakis bu ayet, yani “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözü pazartesi günü indi. Onlar Mâide suresinin Medine’de indirildiğini de söylemişlerdir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize İshâk rivayet etti, dedi ki: Bize Muhammed b. Harb haber verdi, dedi ki: Bize İbn Lehîa, Hâlid b. Ebî İmrân’dan, o Haneş’ten, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: Peygamberiniz pazartesi günü doğdu, pazartesi günü Mekke’den çıktı, pazartesi günü Medine’ye girdi, Mâide suresi pazartesi günü “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” ayetiyle indirildi ve zikir pazartesi günü yükseltildi. Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Haccâc b. Minhâl rivayet etti, dedi ki: Bize Hemmâm, Katâde’den rivayet etti; dedi ki: Mâide Medenîdir. Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bu sure, Allah’ın elçisine veda haccı yolculuğu sırasında indi. Bunu söyleyenin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize İshâk rivayet etti, dedi ki: Bize Abdullah b. Ebî Ca‘fer, babasından, o da Rebî‘ b. Enes’ten rivayet etti; dedi ki: Mâide suresi Allah’ın elçisine veda haccı yolculuğunda, o bineğinin üzerindeyken indi; ağırlığı sebebiyle bineği çöktü.

Başka kimseler ise şöyle demiştir: Bu, insanların bildiği belirli bir gün değildir; onun anlamı, “Benim yarattıklarıma değil de yalnızca benim bildirdiğim gün, sizin için dininizi kemale erdirdim” demektir. Bunu söyleyenin zikri şöyledir: Bana Muhammed b. Sa‘d rivayet etti, dedi ki: Bana babam rivayet etti, dedi ki: Bana amcam rivayet etti, dedi ki: Bana babam, babasından, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” sözü hakkında dedi ki: Bu, insanların bildiği belirli bir gün değildir. Ayetin iniş vakti hakkında doğruya en uygun söz, Ömer b. Hattâb’tan rivayet edilen, onun Arafat günü, cuma günü indiği sözüdür; çünkü onun isnadı sahihtir, diğerlerinin isnatları ise zayıftır.

Yüce Allah’ın “Kim açlık içinde zor durumda kalırsa” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah’ın “Kim zor durumda kalırsa” sözüyle kastettiği şudur: Kim kendisine bir zarar isabet eder de “mahmasa” içinde kalırsa; yani kıtlık ve açlık içinde kalırsa. “Mahmasa”, “mecbene”, “mebhale” ve “mencebe” kelimeleri gibi bir kalıptadır; karının “hames”inden, yani içeri çekilmesinden gelir. Sanırım burada bununla, açlık ve şiddetli kıtlık sebebiyle karnın içeri çekilmesi kastedilmiştir. Bu kelime başka bir yerde açlık ve kıtlık olmaksızın, yaratılış bakımından inceliği ve içeri çekilmişliği de ifade edebilir. Nitekim Benî Zübyân’ın Nâbiğası, karnı ince bir kadını tasvir ederken şöyle demiştir: “Karnı kıvrımlı, ince ve yumuşaktır; göğsünü ise dolgun bir memeyle kabartır.” Onun bu sözünde “ince” derken açlık sebebiyle zarar görmüş bir zayıflığı kastetmediği bellidir; bilakis kadının kalçaları ve uylukları üzerindeki etin kıvrımlarındaki inceliği anlatmak istemiştir; çünkü bu kadınlarda övülen bir şeydir. Fakat zorluk sebebiyle içeri çekilme ve zayıflama anlamındaki kullanım, A‘şâ b. Sa‘lebe’nin şu sözündedir: “Kışın siz karınlarınız dolu olarak gecelersiniz; komşularınız ise aç, karınları içeri çekilmiş hâlde geceler.” Bununla, onların açlık, kıtlık ve sıkıntı sebebiyle karınları içeri çekilmiş hâlde gecelediğini kastetmiştir. “Mahmasa içinde” sözü işte bu anlamdandır. Basra nahivcilerinden bazıları şöyle derdi: “Mahmasa”, açlığın onu inceltmesi anlamındaki “hamesahû’l-cû‘” ifadesinin mastarıdır. Arap dili ehlinden başka biri ise onun mastar değil, mastar ismi olduğu görüşündeydi; çünkü “mef‘ale” kalıbı, müenneslik ve müzekkerlik için mastarlarda isim olarak gelir. Bu konuda söylediğimiz gibi tefsir ehli de söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Sâlih rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan rivayet etti: “Kim açlık içinde zor durumda kalırsa”; yani kıtlık ve açlık içinde. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Kim açlık içinde zor durumda kalırsa”; yani kıtlık içinde. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den bunun benzerini haber verdi. Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den rivayet etti: “Kim açlık içinde zor durumda kalırsa”; dedi ki: Leşi ve onunla ilgili hükmü zikretti, sonra onu zorunluluk hâlinde helal kıldı. “Açlık içinde” sözü, kıtlık içinde demektir. Bana Yûnus rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi; İbn Zeyd’i “Kim açlık içinde zor durumda kalırsa” sözü hakkında şöyle derken işittim: Mahmasa, açlıktır.

Yüce Allah’ın “günaha meyletmeksizin” sözünün tefsirine gelince: Yüce Allah bununla şunu kastetmektedir: Ey müminler! Sizden kim kendisine haram kıldığım leş, kan, domuz eti ve bu ayette haram kıldığım diğer şeylerden yemeye açlık içinde zor durumda kalırsa, “günaha meyletmeksizin”; yani günaha yönelmiş olmaksızın. Bu yüzden “günaha meyletmeksizin” sözündeki “gayra” kelimesi mansup olmuştur; çünkü “Kim zor durumda kalırsa” sözündeki isimden çıkmıştır ve “ancak” anlamındadır. Eğer söz “ancak günaha meyleden hariç” şeklinde gelseydi, “meyleden” kelimesinin mansup olacağı anlamla bu da mansup olmuştur. Günaha meyleden kimse ise ona doğru eğilen, ona yönelen kimsedir. Burada bununla, bilerek ona yönelen ve onu kasten isteyen kimse kastedilmiştir. Bu, “topluluk bana meyletti” anlamındaki “cenefe’l-kavmu aleyye” sözündendir. Araplara göre her eğri olan şey “ecnef”tir. Biz “Kim vasiyet edenin bir haksızlık yapmasından korkarsa” ayetinde “cenef” kelimesinin anlamını delilleriyle açıklamıştık; bu yüzden burada onu tekrar etmeye gerek yoktur (Bakara 182). Leş yiyenin ve bu ayette Allah’ın müminlere yemesini haram kıldığı diğer şeyleri yiyenin, yediği sırada günaha meyletmesi ise, başına gelen zorunluluğu gidermek için değil, Allah’a isyan etmek ve onun bu şeyi yemeyi terk etme emrine aykırı davranmak için kasten yemesidir. Bu konuda söylediğimiz gibi tefsir ehli de söylemiştir. Bunu söyleyenlerin zikri şöyledir: Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Sâlih rivayet etti, dedi ki: Bana Muâviye, Ali’den, o da İbn Abbâs’tan, “Kim açlık içinde, günaha meyletmeksizin zor durumda kalırsa” sözü hakkında rivayet etti; yani bu ayetin başında adı anılan haram kılınmış şeylere zor durumda kalırsa. “Günaha meyletmeksizin” sözü hakkında da şöyle dedi: Günahı kastetmeksizin. Bana Müsennâ rivayet etti, dedi ki: Bize Ebû Huzeyfe rivayet etti, dedi ki: Bize Şibl, İbn Ebî Necîh’ten, o da Mücâhid’den rivayet etti: “Günaha meyletmeksizin”; yani günahı kastetmeksizin. Dedi ki: Allah haram kıldığını haram kılmış, zor durumda kalan kimseye, günahı kastetmediği sürece, onu zorluk sebebiyle yemesi konusunda ruhsat vermiştir. Kim taşkınlık eder, sınırı aşar veya Allah’a isyan içinde yola çıkarsa, onu yemesi ona haramdır. Bize Bişr rivayet etti, dedi ki: Bize Yezîd rivayet etti, dedi ki: Bize Saîd, Katâde’den rivayet etti: “Günaha meyletmeksizin”; yani masiyete yönelmiş olmaksızın. Bize Hasan b. Yahyâ rivayet etti, dedi ki: Bize Abdürrezzâk haber verdi, dedi ki: Bize Ma‘mer, Katâde’den haber verdi: “Günaha meyletmeksizin”; yani günahı kastetmeksizin, ona yönelmiş olmaksızın. Bize Muhammed b. Hüseyin rivayet etti, dedi ki: Bize Ahmed b. Mufaddal rivayet etti, dedi ki: Bize Esbât, Süddî’den rivayet etti: “Günaha meyletmeksizin”; dedi ki: Günaha yönelmiş olmaksızın; yani onu şehvet için istemesi yahut yemesinde sınırı aşması anlamındadır. Bana Yûnus rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi; İbn Zeyd “Günaha meyletmeksizin” sözü hakkında şöyle dedi: Bunu günah istemek için ve ona cüret ederek yemez.

Yüce Allah’ın “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” sözünün tefsirine gelince: Bu sözde, zikredilen kısmın delaletiyle yetinildiği için terk edilmiş bir ifade vardır. Sözün anlamı şudur: Kim açlık içinde, bu ayette zikrettiğim haram kılınmış şeylerden yemek zorunda kalır, “günaha meyletmeksizin” onu yerse, şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Burada “onu yerse” ve “ona” ifadeleri zikredilmemiştir; çünkü sözün geri kalanı bunlara delalet etmektedir. “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” sözünün anlamına gelince: Allah, bu ayette yemesini haram kıldığı şeyi açlık içinde, günaha meyletmeden yiyen kimse için çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. Yani yediği o şeyi, onu sorumlu tutmaktan affederek, ondan vazgeçerek ve onun sebebiyle cezalandırmayarak örter. “Çok merhamet edendir” sözü ise şunu ifade eder: O, ona karşı yumuşak davranandır; rahmeti ve yumuşaklığı sebebiyle, kişi canından korktuğu, açlığın şiddeti ve bedenine gelen ihtiyaç zararı sebebiyle, leşten ve bu ayette onunla birlikte zikredilen diğer şeylerden yemesine izin vermiştir.

Birisi şöyle derse: Allah’ın bu ayetle leşe ve onunla birlikte zikredilen diğer haram şeylere mecbur kalan kimseye, onlardan yediğinde bağışlayacağını vadettiği yeme ölçüsü nedir? Ona şöyle denir: Bana Abdüla‘lâ b. Vâsıl el-Esedî rivayet etti, dedi ki: Bize Muhammed b. Kâsım el-Esedî, Evzâî’den, o Hassân b. Atiyye’den, o da Ebû Vâkıd el-Leysî’den rivayet etti; dedi ki: Biz, “Ey Allah’ın elçisi! Biz öyle bir yerdeyiz ki orada bize açlık isabet ediyor; leşten bizim için ne kadarı uygun olur?” dedik. O şöyle buyurdu: Sabah sütü içmez, akşam sütü içmez veya yeşillik bulup da koparamaz hâle gelirseniz, o zaman ona bakın. Bize Ebû Küreyb rivayet etti, dedi ki: Bize Hüşeym, Hasîb b. Zeyd et-Temîmî’den rivayet etti, dedi ki: Bize Hasan rivayet etti: Bir adam Allah’ın elçisine sordu ve şöyle dedi: Haram olan bana ne zamana kadar helal olur? Peygamber şöyle dedi: Ailen sütten kana kana içinceye veya onların azığı gelinceye kadar. Bana Ya‘kûb b. İbrâhîm rivayet etti, dedi ki: Bize Hüşeym rivayet etti, dedi ki: Bize Hasîb b. Zeyd et-Temîmî haber verdi, dedi ki: Bize Hasan rivayet etti: Bir adam Peygamber’e sordu; bunun benzerini zikretti, ancak “yahut onların azığı dirilinceye kadar” dedi. Bize İbn Humeyd rivayet etti, dedi ki: Bize Seleme, İbn İshâk’tan rivayet etti, dedi ki: Bana Ömer b. Abdullah b. Urve, dedesi Urve b. Zübeyr’den, o da kendisine rivayet eden bir kimseden rivayet etti: Bedevilerden bir adam, Allah’ın kendisine haram kıldığı ve helal kıldığı şey hakkında fetva istemek üzere Peygamber’e geldi. Peygamber ona şöyle dedi: Temiz şeyler sana helal olur, pis şeyler sana haram olur; ancak kendi yiyeceğine muhtaç hâle gelirsen, ona ihtiyaçtan kurtuluncaya kadar ondan yersin. Adam şöyle dedi: Beni helal duruma getiren fakirliğim nedir ve bundan beni müstağni kılan zenginliğim nedir? Peygamber şöyle dedi: Eğer hayvanlarının doğumunu bekliyorsan, hayvanlarının etleriyle doğum zamanına kadar idare edersin; yahut elde etmeyi umduğun bir varlık bekliyorsan, ondan bir şeyle idare edersin. Ailene, sana uygun göründüğü kadar yedir; ta ki ondan müstağni oluncaya kadar. Bedevi şöyle dedi: Bulduğumda onu terk etmemi gerektiren zenginliğim nedir? Peygamber şöyle dedi: Ailene gece içeceği sütü doyurucu şekilde verdiğinde, Allah’ın sana malının yiyeceğinden haram kıldığı şeyden uzak dur; çünkü onun tamamı kolaylıktır, onda haram yoktur. Bana Ya‘kûb b. İbrâhîm rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Uleyye, İbn Avn’dan rivayet etti; dedi ki: Hasan’ın yanında Semüre’nin kitabını buldum ve onu ona okudum. İçinde şöyle vardı: Zorunluluk için akşam içimi veya sabah içimi yeterlidir.

Bize Hennâd ve Ebû Hişâm er-Rifâî rivayet ettiler, dediler ki: Bize Yahyâ b. Ebî Zâide, İbn Avn’dan rivayet etti; dedi ki: Semüre b. Cündeb’in kitabında okudum: Zorunluluk veya ihtiyaç hâli için akşam içimi ya da sabah içimi yeterlidir. Bana Ali b. Saîd el-Kindî ve Ebû Küreyb rivayet ettiler, dediler ki: Bize Abdullah b. İdrîs, Hişâm b. Hassân’dan, o da Hasan’dan rivayet etti; dedi ki: Bir adam leşe mecbur kaldığında ondan gücünü ayakta tutacak kadar yer; yani kendisini tutacak miktarı. Bize Hennâd b. Serî rivayet etti, dedi ki: Bize İbn Mübarek, Evzâî’den, o Hassân b. Atiyye’den rivayet etti; dedi ki: Bir adam, “Ey Allah’ın elçisi! Biz açlık bulunan bir yerdeyiz; leşten bize ne helal olur ve leş bize ne zaman helal olur?” dedi. Peygamber şöyle buyurdu: Sabah sütü içmezseniz, akşam sütü içmezseniz ve yeşillik bulup koparamazsanız, o zaman ona bakın. Bize Hennâd b. Serî rivayet etti, dedi ki: Bize Îsâ b. Yûnus, Evzâî’den, o Hassân b. Atiyye’den, o da bize adı söylenen bir adamdan rivayet etti: Bir adam Peygamber’e şöyle dedi: Biz açlık bulunan bir yerde bulunuyoruz; leş bize ne zaman helal olur? Peygamber şöyle buyurdu: Akşam sütü içmezseniz, sabah sütü içmezseniz ve yeşillik bulup koparamazsanız, o zaman ona bakın. Ebû Ca‘fer dedi ki: Bu kelime dört şekilde rivayet edilir: Hemzeli olarak “tehtefiû”; yâ ve hâ harfi hafifletilerek “tehtefiyû”; fâ harfi şeddeli olarak “tehteffû”; hâ ile ve hafifletilerek “tehtefû”; hemzeli okunuşa da ihtimal vardır.

Hz.Ateist Tefsiri
Henüz eklenmedi…

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/maide-2/,https://kutsalayet.de/maide-4/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız